BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -28 Nisan 2026-

Akaryakıtta tabela değişimi: Benzin ve motorine zam geldi 

Ortadoğu’daki gerilim ve Hürmüz Boğazı üzerinden petrol arzına ilişkin endişeler akaryakıt fiyatlarını yukarı çekti. Benzin ve motorine gece yarısından itibaren zam geldi. Motorinde 2,28 TL, benzinde 0,95 TL artış yaşanırken, büyükşehirlerde litre fiyatları yeniden yükselişe geçti.

Benzin ve motorin fiyatlarındaki dalgalı seyir sürüyor. Petrol fiyatlarındaki yükselişin ardından benzin ve motorinin litre fiyatına zam geldi. Ortadoğu'daki savaş gerilimi ve Hürmüz Boğazı'nın kapalı olmasından dolayı petrol sevkiyatlarının gerçekleşmemesi gibi nedenler petrolü yükseltiyor. Benzin ve motorin fiyatlarına peş peşe zam ve indirim geliyor.T24'te yer alan habere göre, motorinin litre fiyatına gece yarısından itibaren geçerli olmak üzere 2,28 lira, benzine ise 0,95 lira zam geldi. Böylece İstanbul'da motorinin litresi 71,66 liraya, Ankara'da 72,70 liraya, İzmir'de 73,08 liraya, Doğu illerinde 74,48 liraya yükseldi. Benzin ise İstanbul'da 63,77 liraya, Ankara'da 64,68 liraya, İzmir'de 64,96 liraya, doğu illerinde ise 66,30 liraya yükseldi.

***

Faili meçhuller -Hüseyin Aygün- 

Gülistan Doku dosyasının açılması ve bazı tutuklamaları, Adalet Bakanlığı bünyesinde 24 Nisan 2026 günü "Faili Meçhuller Araştırma Dairesi Başkanlığı"nın kurulması izlemiştir. Türkiye, "faili meçhul cinayetler"den çok çekmiştir. Bu cinayetlerin bir kısmı, kamuoyunda "gözaltında kayıplar" olarak bilinmektedir.

Bunlar, çeşitli sebeplerle resmi yetkililerce gözaltına alınmış ve bir daha kendilerinden haber alınamamış vatandaşlardır. Bunların önemli bir kısmı, özellikle Bolu Komando Tugayı'nın operasyon icra ettiği 1994 yılı içerisinde gerçekleşmiştir.

Bu cinayetlerin faillerinin devlet görevlileri ya da devlet görevlileriyle bağlantılı paramiliter unsurlar olduğu bilinmektedir. Bu cinayetlerin failleri, 1990'lardan bu yana soruşturulmamış, haklarında dava açılmamış ve yargılanmamışlardır.

2014 yılında başlayan ve kamuoyunda "JİTEM davaları" olarak bilinen davalarda da failler, "dava zamanaşımı süresinin dolduğu" yorumu sonucu "cezasızlık zırhı"na büründürülmüş; davalar birer birer düşürülerek, tüm dosyalar bir kere daha kapatılmıştır. Bu sebeple, söz konusu davalar zincirine, "yüzleşme davaları" diyemeyiz.

Bu davalardan önemli bir dosya, Ayten Öztürk'ün kamuoyunda "Yeşil" kod adıyla bilinen Mahmut Yıldırım ve ekibi tarafından çalıştığı işyerinden kaçırılması, bir kaç gün sonra işkenceyle öldürülmesi ve cesedinin Elazığ Kimsesizler Mezarlığı'na atılması olayıdır. Mehmet Ağar da bu dosyanın sanıkları arasındadır.

Bu cinayetten ötürü, "Yeşil ve diğer cinayet failleri" hakkında 2015 yılında Ankara'da 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde kamu davası açılmışsa da, dosya "dava zamanaşımının sona erdiği" kararı temelinde 2022 yılında düşürülmüştür.

Yalnızca 1990'larda değil, 2000'li yıllarda işlenmiş ve üzeri örtülmüş başka bir dizi faili meçhul dosyası daha vardır. Bunlar, soruşturma dosyaları derdest ya da faillerinin halen aranmaya devam edildiği "devlet cinayetleri"dir.

Bunları sıralamak gerekirse, Ayten Öztürk (Faili Meçhul cinayet, 1992, Takipsizlik Kararı verildi), Nazım Gülmez (Gözaltında kayıp, 1994, Takipsizlik Kararı verildi), Hıdır Işık (Gözaltında kayıp), Hatun Işık (Gözaltında kayıp), Yeter Işık (Gözaltında kayıp), Elif Işık (Gözaltında kayıp), Düzali Serin (Gözaltında kayıp) Gülüzar Serin (Gözaltında kayıp), Dilek Serin (Gözaltında kayıp), Ali Işık (Faili Meçhul, 1994, Takipsizlik Kararı verildi), İmam Boztaş (2004, Takipsizlik Kararı verildi), Hasan Şahin (2004, Takipsizlik Kararı verildi), Bülent Karataş (2007, Faili meçhul, Takipsizlik Kararı verildi), Mesut İlkbahar (2016, Faili Meçhul, Dosya açık), Ersin Demir (2016, Faili Meçhul, Dosya açık), Ercan Güneş (2017, Faili Meçhul, Dosya açık).

Mevcut "dava atağı"nın, siyasi sebeplerle -MHP'nin içini dizayn, Soylu ve ekibine gözdağı, Gürlek'in bozulan imajını tamir vd.) olup olmadığı belirsizdir. Ancak "faili meçhuller"i çözmek isteyen bir siyasi iradenin yukarıda tek tek belirttiğim dosyalarla işe başlaması hayırlı olacaktır.

Failleri asker, jandarma, özel harekatçı vd. resmi devlet görevlileri olan yukarıdaki dosyaların bir kısmı açıktır. Yani soruşturması (cumhuriyet başsavcılıkları veya Anayasa Mahkemesi önünde) devam etmektedir. İşe bunlardan başlanabilir.

/././

Kır emekçilerinin 1 Mayıs’ı -Özge Güneş- 

Tarımsal üretim, üreticinin kendi toprağı üzerindeki söz hakkını giderek yitirdiği, ekonomik ve siyasal bir kuşatma altında sıkıştığı bir süreçten geçiyor. Toprakla kurulan bağın, ondan geçinmenin ve onu savunmanın değersizleştirildiği bu dönemde üreticinin bağımsız hareket etme imkânı ortadan kalkıyor. Yerini borç ilişkileri, sözleşmeli bağımlılık ve piyasa baskısı alıyor. Bu dönüşüm, aynı zamanda toplumsal bir çözülmeyi de beraberinde getiriyor. Bu sebeple 1 Mayıs’ı, işçinin ve emekçinin bayramını karşılarken kırsalın içinde bulunduğu derin krizi, kır emekçilerinin durumunu görmek gerekiyor.

Kırsalda ter döken milyonlar için 1 Mayıs, üretim araçlarından, topraktan koparılma, şirketlerin emrinde güvencesizleşme, fabrikalarda, madenlerde ağır koşullarda köleleşme ya da kentlerde büyüyen işsizler ordusuna katılma tehdidine karşı bir duruş anlamına geliyor. Bugün maden işçilerinin yürüttüğü mücadeleler de bu kopuşun nereye vardığını gösteriyor. Doruk Madencilik işçilerinin hakları için sürdürdüğü direniş, kırsaldan koparılan emeğin ne denli ağır koşullara mahkûm edildiğinin somut örneklerinden biri.

Tarımsal emeğin en yakıcı sorunlarından biri, üreticinin bağımsızlığını kaybedip borç ve piyasa ilişkilerine bağımlı hale gelmesi. Bir zamanlar kendi üretim kararlarını verebilen, sınırlı da olsa kamu destekleriyle ayakta kalabilen üretici profili artık yok. Şimdi girdi maliyetlerini karşılamak için sürekli borçlanan, daha ürün tarladayken kazancını bankalara ya da tedarikçilere kaptıran bir emekçi var. Mazot, gübre, yem ve enerji fiyatlarındaki artış emeğin değerini hızla eritiyor. Üretici ne fiyatı belirleyebiliyor ne de maliyet ile satış fiyatı arasındaki açılan makası kapatabiliyor. Bugün milyonlarca üretici bankalara ve kooperatiflere borçlu. Bunlara desteklerin yetersizliği, geç ödenmesi de eklenince üretim, ancak borçlanabilenlerin faydalanabildiği bir faaliyet haline geliyor.

***

Şirketlerin tarım üzerindeki belirleyiciliği arttıkça emeğin niteliği de dönüşüyor. Sözleşmeli üretim modelleri ve tekelleşmiş alım yapıları, üreticiyi kendi toprağında karar alma gücü sınırlanmış bir işçiye çeviriyor. Dahası, tütün, çay ve fındık gibi ürünlerde yaşanan daralma, aynı zamanda kuşaklar boyunca birikmiş üretim bilgisinin ve kültürünün çözülmesi anlamına geliyor.

Ekolojik kriz bu baskıyı daha da ağırlaştırıyor. İklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık, ani hava olayları ve verim kayıpları zaten kırılgan olan üreticiyi daha da zorluyor. Tarım arazilerinin enerji ve sanayi projelerine açılması, mera alanlarının daralması ve su kaynaklarının gaspı gibi durumlar üretimin maddi zeminini de aşındırıyor.

Ancak bunlar kır emekçilerinin yaşadığı sorunların yalnızca bir bölümü. Kırsalda kadın emeğinin görünmezliği başlı başına bir eşitsizlik alanı. Tarımsal üretim giderek kadın emeğine daha fazla dayanmasına rağmen bu çoğu zaman kayıt altına alınmıyor, sosyal güvenceye erişemiyor ve karşılığı verilmiyor. Emeklilik hakkı, sağlık güvencesi ve çocuk bakımına erişim gibi temel ihtiyaçlar kırsalda yaşayanlar için hâlâ önemli eksiklikler. Mevsimlik işçi ailelerinin barınma koşulları, temiz suya ve sağlığa erişimi, çocukların eğitimden kopması gibi sorunlar yıllardır çözümsüz kalıyor. Bu ailelerle birlikte çalışan çocukların maruz kaldığı çocuk işçiliği ise hem bugünü hem geleceği etkileyen ağır bir gerçeklik olarak varlığını sürdürüyor.

Kır emekçileri ne tek tip ne de bu sorunları bunlardan ibaret… ancak bu başlıklar bile kırsaldaki eşitsizliğin derinliğini göstermeye yetiyor.

***

Çiftçi, neyi çekeceğine ve ürününe ne kadar değer biçeceğine karar veremediği ölçüde, emeği üzerindeki kontrolünü de yitirmektedir. Bu durum, tarımsal emeğin sendikal haklardan ve sosyal güvenceden yoksun, en savunmasız emek biçimlerinden biri haline gelmesine neden olmaktadır. Kır emekçilerinin karşı karşıya olduğu bu sorunlar sadece onların geçim sorunu olarak anlaşılmamalı. Bunlar toplumun tamamının sağlıklı ve erişilebilir gıdaya ulaşma hakkını doğrudan etkiliyor.

Kırsalda yükselen her itiraz, aslında onurlu bir yaşam talebinin, emeğin ve üretim iradesinin savunusudur. 1 Mayıs, tarlada ter dökenlerin, emeği banka faizlerine ve şirket karlarına kurban edilenlerin mücadele günüdür. Toprağın ve onu işleyenlerin kurtuluşu, emeğin birleşik mücadelesinden ve üreticinin kendi kaderini eline almasından geçiyor.

/././

Tekin gizliyor, palalılar okul dolaşıyor 

Milli Eğitim Bakanlığı protokol imzaladığı vakıf ve derneklerin sayısını 672 olarak açıkladı ancak isimleri gizledi. Gizlenen kurumlardan birisi ise Ülkü Ocakları oldu. Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilere palalarla saldıran “Hacettepe Ülkücü Teşkilatı” bu kapsamda Beytepe Ortaokulu’na ziyaret gerçekleştirdi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın çeşitli vakıf ve derneklerle imzaladığı protokoller tartışma konusu olmaya devam ediyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, milletvekillerinin, bakanlığın vakıf ve derneklerle imzaladığı protokollere ilişkin soru önergelerine ortak yanıt verdi.

Yanıta göre 1 Ocak 2026 tarihi itibarıyla, bakanlık ile protokol imzalayan 672 farklı  demokratik kitle örgütü bulunuyor. Yanıtta protokol imzalanan bazı  demokratik kitle örgütlerinin isimlerine de yer verilirken, tamamının listesini vermek yerine sadece bazılarının isimlerini açıklamakla yetindi. Bakanlık, demokratik kitle örgütlerinin “ideolojik duruşuna bakmadıklarını” da savundu.

PALALILAR ORTAOKULDA

Hacettepe Üniversitesi kampüsünde yer alan Beytepe Ortaokuluna "Hacettepe Ülkücü Teşkilatı” (HÜT) 23 Nisan kutlamalarını gerekçe göstererek ziyarette bulundu. 2025 Kasım ayında Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilere palalarla saldıran ve sosyal medyadan okuldaki öğrencileri hedef gösteren paylaşımlar yapan Hüt’ün, 23 Nisan’da Milli Eğitim Bakanlığı ve Ülkü Ocakları arasında imzalanan protokole dayanarak ortaokulda propaganda faaliyeti gerçekleştirmesi tepki topladı.

Evrensel’e konuşan Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Sekreteri Devrim Yardımcı ideolojik hedefleri doğrultusunda kamusal faaliyetlerin dizayn edilmesinin kabul edilemez olduğuna dikkat çekerek “Cumhur İttifakı bileşenlerinin ortak ideolojik hedefleri noktasında toplumun dizayn edilmesinde kullanılan tarikatlar ve Ülkü Ocaklarının eğitime yansımalarını, toplumsal yaşama etkilerini; Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanan silahlı katliamlarla maalesef görüyoruz” dedi.

Yardımcı, MEB ile Ülkü Ocakları arasında imzalanan protokolün şiddet zeminini artırdığını belirtip bu protokolden güç alan şiddet faillerine karşı hiçbir yaptırım uygulanmamasına tepki gösterdi.

***

YARDIMCISI ARKADAŞI

Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz görevden alındı. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gece yarısı kararnamesiyle görevden alınan Yılmaz, Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü olarak görev yaparken 8 Ocak 2022’de bakan yardımcılığına atanmıştı. İmam hatip mezunu Yılmaz, Ensar Vakfı’nda da çalıştı. Sözcü'den Cem Yıldırım'ın aktardığına göre Yılmaz’ın yerine ise Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in kurucusu olduğu Cihannüma Derneği’nden arkadaşı Cihad Demirli getirildi. Aynı zamanda Türkiye Maarif Vakfı kurucuları arasında yer alan Demirli, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı görevini yürütüyordu. Gerici Cihannüma Derneği’nin kurucu genel başkanı, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin. Söz konusu derneğin sitesinde pek çok alanda konferanslar düzenlendiği, rapor ve çalıştaylar hazırlandığı görülüyor. Dernek faaliyetlerini kurs, seminer, konferans ve panel gibi eğitim çalışmaları düzenlemek olarak açıklıyor. Uluslararası faaliyette bulunmayı da hedefleri arasına alan dernek kendini şöyle tanımlıyor: "Varoluşu, bilgiyi ve değerleri kendi medeniyetinin ilkeleri ile tanımlayan ilim, irfan ve hikmet okulunun öğrencileri, yeryüzünde adaletin tesis edilmesi için samimiyetle mücadele eden ve bu yolda birlik ve beraberlikten asla vazgeçmeyen kardeşler topluluğuyuz."

***

Q Yatırım Bankası'na tefecilik operasyonu: 4 yönetici gözaltına alındı 

İstanbul’da Q bank’a yönelik operasyonda bankacılık mevzuatına aykırı tefecilik iddiasıyla 4 yönetici gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele ekiplerinin yürüttüğü soruşturmada, yüksek faiz ve fahiş komisyon uygulamalarıyla haksız kazanç sağlandığı iddia edildi.


İstanbul'da "tefecilik ve aklama" soruşturması kapsamında, bankacılık mevzuatına aykırı faaliyet yürüttüğü belirlenen Q Yatırım Bankası'na yönelik operasyonda 4 şüpheli gözaltına alındı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yaptığı çalışmada, Q Yatırım Bankası'nın bankacılık mevzuatına aykırı şekilde yüksek oranlı faiz ve komisyon uygulayarak tefecilik usulü faaliyet yürüttüğünü, kredi kullandırılan şahıslardan erken kapama işlemlerinde fahiş oranlarda ek komisyon talep edilerek haksız kazanç sağlandığını belirledi.

Bankacılık mevzuatına aykırı faaliyet yürüttüğü tespit edilen Q Yatırım Bankası'na yönelik operasyon düzenleyen ekipler, yönetici konumunda bulunan 4 şüpheliyi yakaladı.

Şüpheliler, işlemleri için emniyete götürüldü.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi ve Aklama Suçu Soruşturma Bürosunca yürütülen "tefecilik ve aklama" soruşturması kapsamında, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) belirlediği oranların üzerinde faizle bazı şirketlere borç para verip haksız kazanç sağladığı iddiasıyla 7 Kasım 2025 ve 3 Ocak tarihlerinde 2 ayrı operasyon düzenlenmiş ve 7 kişi tutuklanmıştı.

***

Müteahhit yolunu buldu: ‘Kestirmeden’ 15,3 milyar TL-Mustafa Bildircin- 

AKP döneminde, “Kaynak transferinin kestirme yolu” olarak nitelendirilen karayolu ihaleleri kapsamında müteahhitlere yapılan ödeme belli oldu. Sayıştay denetimlerinde ortaya serilen rant ilişkilerini akıllara getiren ödemeye göre, Ocak-Mart 2026 döneminde karayolu yapımı için müteahhitlere 15,3 milyar TL aktarıldı.

AKP hükümetleri döneminde kamu projeleri, “Müteahhitlere rant aktarma aracına dönüştürüldüğü” gerekçesiyle tepki çekti. Dev kamu ihalelerinin büyük bölümü iktidara yakın şirketlere verilirken bir türlü tamamlanamayan ve maliyeti katlanarak artan projeler nedeniyle şirketlerin kasası doldu taştı.

Kamuoyunda, “Müteahhitlere kaynak transferinin en kestirme yolu” olarak tanımlanan karayolu ihaleleri de AKP hükümetleri döneminde tartışma yarattı. Sayıştay’ın denetim raporlarına, “Rantın ve kayırmanın belgesi” olarak yansıyan denetim bulgularında altı çizilen karayolları ihaleleri ile müteahhitler adeta ihya edildi.

FAHİŞ ÖDEME

Müteahhitlere, karayolu yapımları ile aktarılan kaynağın büyüklüğü, merkezi yönetim bütçesinden, “Müteahhitlik gideri” adı altında yapılan ödemelerin detaylarına yansıdı. Karayolu yapımlarında, “Müteahhitlik gideri” kapsamında yapılan ödemelerin, 2026 yılının henüz ilk çeyreğinde 15 milyar TL’yi aştığı görüldü.

Merkezi yönetim bütçe giderlerine göre, 2026 yılının Ocak-Mart döneminde 51 milyar 660 milyon 265 bin TL’lik müteahhitlik giderine imza atıldı. Toplam 25 kalemde gerçekleşen 51,6 milyar TL’lik müteahhitlik giderinin yüzde 30’unu, karayolu müteahhitlerine yapılan ödemeler oluşturdu. Verilere göre, 2026 yılının Ocak-Mart dönemini kapsayan ilk çeyreğinde karayolu yapımı için müteahhitlere, 15 milyar 330 milyon 50 bin TL ödeme yapıldı.

2025 yılında gerçekleşen müteahhitlik giderleri içinde, “Karayolu yapım gideri” adı altında sınıflandırılan kaynak da hesaplandı. Karayolu yapımları için müteahhitlere 2025 yılının tamamında ödenen paranın, 196 milyar 929 milyon 200 bin TL olduğu belirtildi.

***

Dört mevsim Diyanet: Yaz Kuran kursu atağı -Mustafa Bildircin- 


Okulöncesi eğitime alternatif model olarak sunulan 4-6 yaş Kuran kursları için milyonlarca liralık kitap bastıran Diyanet, şimdi de “Yaz Kuran kursları” için harekete geçti. Başkanlık, çocuklar için yazın eğitim verecek Kuran kurslarında okutulması amacıyla 21 Nisan’da 26,9 milyon TL’lik kitap bastırdı.

Diyanet İşleri Başkanlığı, iktidarın destek ve yönlendirmeleri ile çocuklar üzerindeki etkisini her yıl daha da artırdı. Küçük yaşta çocuklara dini eğitim verilen 4-6 Yaş Kuran Kurslarının sayısı çok sayıda kentte MEB’e bağlı anaokullarının sayısını geçti.

Diyanet’in, “Okulöncesi eğitime alternatif” olarak sunduğu 4-6 yaş grubu Kuran kurslarının sayısı, resmi anaokullarının sayısını ikiye katladı. 2026’da Türkiye'de faaliyet gösteren 4-6 Yaş Kuran Kursu sayısı 6 bin 271’e ulaşırken MEB’e bağlı anaokulu sayısı 3 bin 910’da kaldı.

Türkiye genelindeki binlerce 4-6 Yaş Kuran Kursu’nun yanı sıra Yaz Kuran Kursları da Diyanet’in çocuklara ulaşma aracı oldu. Yalnızca 2025 yılının yaz aylarında 78 bin 673 Yaz Kuran Kursu’nda 2 milyon 540 bin 557 öğrenciye eğitim verildi.

KESENİN AĞZI AÇIK

Çok sayıda bakanlığın bütçesini geride bırakan dev bütçesi ve gerçekleştirdiği hoyrat harcamalar nedeniyle tepki çeken Diyanet, şimdi de Yaz Kuran Kursları için atağa kalktı. 4-6 Yaş Kuran Kursları için milyonlarca liralık harcama yapan Diyanet, Yaz Kuran kursları için de kesenin ağzını açtı.

Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü, 7 Nisan’da kitap basım ihalesi düzenledi. İhale kapsamında, “Etkinliklerle Dinimi Öğreniyorum” ve “Elifba Kur’an Öğreniyorum” isimli kitaplardan toplam 2 milyon 406 bin adet bastırılacağı belirtildi.

FAHİŞ BEDEL

İhaleye, 18 şirket teklif verdi. Teklifleri değerlendiren ihale komisyonu, “Cem Web Ofset” isimli şirketin teklifini, “En uygun teklif” olarak işaretledi. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Cem Web Ofset arasında 21 Nisan’da 26 milyon 980 bin TL’lik sözleşme imzalandı. Toplam 2 milyon 406 bin adet bastırılacak kitapların, Türkiye'nin 65 ilindeki Yaz Kuran Kurslarına dağıtılacağı bildirildi.

***

Bulunmaz Hint kumaşından kırk yamalı örtüye -Selçuk Candansayar- 

Bugün pek çok muhalif bireyin bilinçdışında, ilk bakışta çocuksu görünen ama derin bir politik felce işaret eden bir rüya yankılanıyor: “Erdemli uzaylılar tarafından kaçırılmak ve zalime karşı savaşmak için insanüstü güçlerle donatılmak”. Bu fantezi, aslında otoriter baskı ve lawfare (yargı tacizi) altında ezilen insanların "radikal çaresizlik" hissiyle baş etmeye çalıştıklarını anlatır. Otoriter yapının yargıyı bir silah olarak kullanması, toplumsal zemini sadece hukuki değil, anlamsal ve duygusal olarak da parçalar. Bu parçalanma karşısında muhalif öznelerin "en güçlü lider" arayışına girmesi, aslında çaresizliğin yarattığı bir ruhsal gerilemedir.

Kuşatılmışlık halinde ve çaresizlikten tıkanan birey, ruhsal olarak "bağımlılık" evresine geriler ve çözümü sistem dışı, metafizik bir güçte (uzaylılar) arar. Bu durum, muhalefetin akla ve iradeye dayalı bir örgüt olmaktan çıkıp, mucize bekleyen bir "inanç grubuna" dönüştüğünü gösterir. Kitle, tüm sorunları çözecek “süper kahraman kurtarıcı” bir lider arzular.  Ancak bu figürün her insani hatası veya sistem tarafından engellenmesi, grupta korkunç bir hayal kırıklığı yaratır. Lider adayı "tam ve kusursuz" koruyucu olamadığı anda, grup onu bir kurtarıcıdan bir "hain"e veya "yetersiz"e dönüştürür. Birey, liderin insani sınırlarını ve reel politiğin engellerini kabul etmek yerine, kendi içindeki "idealize edilmiş kahraman" imgesini ona yansıtır ve lider bu imgeye uymayınca onu cezalandırır.

TAMİR ETME BİÇİMİ

Lidere yöneltilen "Beceremiyorsun!" saldırısı, aslında "Senin yerinde ben olsaydım, o mutlak gücü kullanırdım" diyen gizli bir büyüklenmeci kendiliğin sesidir. Birey, kendi eylemsizliğini ve sistem karşısındaki "delik deşik olmuş" halini kabul edemediği için, tüm yırtıkları sahnedeki lidere atfeder. Fantezinin can alıcı noktası budur: Gücün bizzat bireye verilmesi, yani "bulunmaz Hint kumaşı" olma arzusunun zirvesi. Lideri "Hint kumaşı" olmamakla suçlarken zımnen şunu söyler: "Gerçek kumaş benim zihnimde ama sen o kadar defolusun ki, benim gibi bir cevherin senin arkanda durmasına izin vermiyorsun". Bu "sen beceremezsin" saldırganlığı, aslında kişinin kendi içindeki yetersizlik duygusunun dışsallaştırılmasıdır. Aynı zamanda zalimin zulmünün hedefi olmaktan da kaçınmaktır. Oturduğu yerden konforlu ve güvende hissederek sürekli muhalefeti eleştiren muhaliflerin hali bu korkunun yansımasından öte değildir. Lider adaylarını "benim kadar erdemli değil" diyerek değersizleştirmek, bireyin kendi radikal çaresizlik hissini tamir etme biçimidir.

Bu döngüyü kırmak için lidere düşen görev sadece "siyaset yapmak" değil, bir tür "toplumsal terzi" rolü üstlenmek olmalı. Muhalif kitlenin bu büyüklenmeci saldırganlığına karşı liderin onarıcı adımlar atması şarttır. Lider, kendisine yöneltilen linçleri kişiselleştirmeden kapsayabilmeli, kitlenin çaresizliğini hazmedip dayanışma diline dönüştürmelidir. Ancak bu "kapsayıcılık", lideri tekrar bir süper kahramana dönüştürmemelidir. Aksine lider, kendi "vazgeçilmezlik" iddiasından vazgeçerek kitleye gücünü iade etmeli; "yeterince iyi" bir lider olarak kolektif emeğin sıradan ama devrimci gücünü kutsamalıdır. Eğer lider tüm kararları gizemli bir odada tek başına alıyorsa, muhalif birey de "Ben olsam daha iyi karar verirdim" fantezisine sığınır. Ancak lider süreçleri şeffaflaştırıp sorumluluğu paylaştırdığında, o "büyüklenmeci" fantezi, yerini gerçek bir politik sorumluluğa bırakır. Gerçek sorumluluk kibirli büyüklenmeciliği terbiye eder; çünkü hata yapma riskini ve emeğin ağırlığını bireyin omuzlarına yükler. Lider, kitlenin saldırganlığına (linç girişimlerine) dayanabilecek kadar sağlam, ama onları kendi otoritesi altında ezmeyecek kadar da esnek olmalıdır. Kitle, lideri "yok edemediğini" (yani liderin linçlerle küsüp gitmediğini veya diktatörleşmediğini) gördüğünde dayanışmaya geçer.

TEK BAŞINA KURTARAMAZ

Muhalefetin kurtuluşu, her bireyin kendi "Hint kumaşı" fantezisinden vazgeçip, bir kırkyamanın (patchwork) parçası olmayı kabul etmesinden geçer. Hiç kimse tek başına kurtulamaz; kurtuluş, ezilenlerin ortak üretim faaliyeti içinde örgütlenmesiyle mümkün. İster lider ister sıradan muhalif olsun, ortaklaşacağımız her insanda kusur bularak mükemmel kurtarıcıyı yaratamayız. İhtiyacımız olan şey, onarıcı kırk yamalı örtümüzü hep birlikte dokumak.

Lider/ler/in bu cesareti göstermesi, bireylerin ise kendi rüyalarından uyanıp yanındakinin elini tutması gerekir. Gerçek devrim, uzay gemilerinin gelmesiyle veya kusursuz bir kahramanın belirmesiyle değil; "ben" demekten vazgeçenlerin "biz" diyen kolektif dokuya karıştığı ve o kırk yamalı muhalefet çadırını dokumaya başladığı anda başlar.

/././

40. yılında Çernobil bize ne anlatıyor?-Özgür Gürbüz- 

Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif kirliliğe maruz kalan bölgeye hâlâ girilemiyor ama nükleer lobi hayal satmaya devam ediyor.

Çernobil Nükleer Santral kazası ne ilk nükleer santral kazasıydı ne de son. Öncesinde ABD’de Üç Mil Adası Nükleer Santralı’nda, sonrasında Fukuşima’da, olabilecek en kötü senaryo gerçekleşti ve çekirdek erimesine varan nükleer kazalar oldu. 70 yıllık tarihinde üç büyük nükleer felaket, nükleer enerjinin hesaba katılmayan yüzünü dünyaya gösterdi. 26 Nisan 1986 gecesi saat 11’de soğutma sistemiyle ilgili planlı bir test ile başlayan süreç acil durum kapatma sisteminin çalışmaması nedeniyle 44 dakika sonra felakete dönüştü. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 100 kat fazla radyasyon, başta Belarus, Ukrayna ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya yayıldı.

KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?

Sovyetler Birliği’nin Tass Haber Ajansı kazayı dünyaya iki gün sonra detay vermeden duyurdu. Haberden birkaç saat sonra Danimarka’da bir Nükleer Araştırma Laboratuvarı Çernobil’in en yüksek seviyede bir kaza olduğunu açıkladı, bir gün sonra Avrupa’da televizyonlar kazanın haberini yapıyordu. Kazanın ilk haftasında 1800 adet helikopter kurşun ve kumdan oluşan 5 bin tonluk bir maddeyi reaktördeki yangını söndürmek için kullandı.

Kazaya müdahale eden itfaiyeciler ve çalışanlardan oluşan 31 kişi kısa zamanda hayatını kaybetti. İçinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın da bulunduğu Çernobil Forumu uzun dönemde 4 bin kişinin radyasyon maruziyeti nedeniyle ölebileceğini açıkladı. Bu rapor düşük tahminleri nedeniyle çok eleştirildi. Bağımsız araştırmalar ise ölü sayısının çok daha fazla olacağını belirtiyor. Temizlik çalışmalarında görev alan, çoğu asker 800 bine varan tasfiyecilerin oluşan Çernobil Birliği, 25 bin tasfiyecinin öldüğünü, 165 bininin sakat kaldığını belirtiyor. TORCH raporu, 30 ila 60 bin arasında kanser kaynaklı ölüme işaret ederken çalışmalarından dolayı Nobel ödülü almış, Uluslararası Nükleer Savaşa Karşı Doktorlar Birliği (IPPNW) ise on binlerce tasfiyecinin ölmüş olabileceğini söylüyor. 2006’da hazırladıkları rapor, 10 bin kişinin tiroit kanseri olduğunu ve 50 bin vakanın daha görüleceğini belirtiyordu. IPPNW’ye göre Çernobil, Avrupa’da 10 bin sakat doğuma ve 5 bin ölü doğuma da neden oldu.

350 BİN KİŞİ EVİNE DÖNEMEDİ

Çernobil kazası nükleer enerjiyle ilgili ezberleri bozan bir kaza oldu çünkü ABD’deki kazada radyasyon sızıntısı sınırlı bir alanı etkilemişti. Çernobil sonrası yayılan radyasyon sonrasında İngiltere’deki koyunlardan Türkiye’deki çaya kadar radyoaktif kirlilik olduğu tespit edildi. Bilinen tüm endüstriyel kazalarla kıyaslanamayacak, yüzlerce yıl sürecek bir kirliliğin başlangıcıydı bu. 350 bin insan evlerine bir daha dönemedi. Verimli tarım arazileri terk edildi. Bugün “yeniden canlandı” diye haberlere konu olan yaban hayat, genetik bozuklukların örneklerini taşıyor. Çernobil ve Fukuşima sonrasında “hemen hemen herkes” nükleer santral kazasının tüp patlaması veya bir başka endüstriyel kazayla kıyaslanamayacağını anladı.

Aradan geçen 40 yıla rağmen yarıçapı 30 km olan yasak bölge insan yerleşimine kapalı. Bölgede suyun, toprağın ve havanın sürekli gözlemlenmesi, hâlâ radyasyon yayan reaktörün de lahit adı verilen bir koruma kabı altında tutulması gerekiyor. Ukrayna Rusya savaşı sırasında Çernobil’i koruyan lahdin drone saldırısıyla hedef alınması ve hasar görmesi bu nedenle endişe kaynağı oldu.

GERİ Mİ DÖNÜYOR?

1990’ların başında küresel elektrik üretimindeki payı yüzde 17’lere çıkan nükleer enerji, Çernobil sonrası gözden düştü ve bugün elektrik üretimindeki payı yüzde 9’lara kadar geriledi. Sadece kaza riski nedeniyle artan güvenlik tedbirleri değil, atık sorununun da çözülmemesi nükleer enerjiden elektrik üretmenin maliyetini artırdı. Gaz ve sonrasında yenilenebilir enerjiyle rekabet edemeyen nükleer enerjinin gerilemesi hızlandı.

Fosil yakıtlara kıyasla (petrol, kömür ve gaz) daha az seragazına yol açması ve petrol krizlerinden sonra bazı kesimlerce çözüm olarak gösterilmesi nükleer enerjiyi Çernobil’den 40 yıl sonra yeniden gündeme getirdi. Yeni reaktör yapımı önceki yıllara göre arttı ancak nükleer enerji hâlâ birçok ülke için tartışmalı bir yol ve bu da enerji sektöründeki rakamlara yansıyor. 2025 yılında tüm dünyada, dokuzu Çin’de olmak üzere kurulu gücü 12 bin megavatı bulan 10 yeni nükleer reaktör inşaatına başlandı. Sadece 3 bin megavatlık yeni reaktör açıldı. Aynı yıl tüm dünyada şebekeye nükleer enerjinin yaklaşık 230 katı (692 bin megavat) yenilenebilir enerji kapasitesi bağlandı. Nükleer enerjinin eski günlerine dönmesi çok zor ancak bu hamleler endüstrinin gerilemesini durdurabilir. Doğa açısından bakarsak durum daha da farklı. Bir reaktörün bile kaza yapması halinde verdiği hasar düşünülürse her yeni nükleer reaktörün dünya için yarattığı risk çok büyük. Hele de elektrik üretmek için nükleere mecbur olmadığımız düşünülürse.

***

KİRLENEN TOPRAKLAR

Kaza sonrası esen rüzgârların da etkisiyle Belarus Çernobil’den en çok etkilenen ülke oldu. Belarus’un tarım alanlarının yüzde 22’si, orman alanlarının ise yüzde 21’i kazadan sonra kullanılamaz hale geldi. Santrala bugün ev sahipliği yapan Ukrayna’da ise 53 bin 500 km2 alan kirlendi. Bu dev ülkenin yüzölçümünün onda biri radyoaktif serpintiye maruz kaldı. Rusya’da sezyum-137 kirliliği kilometrekarede 1 Curie’yi geçen alanın büyüklüğü 59 bin 300 km2 ölçüldü.

***

TÜRKİYE’DE ÇERNOBİL

Çernobil’den gelen Sezyum-137 yüklü radyoaktif bulutlar Türkiye’ye 2 Mayıs 1986 sabahı önce Trakya’dan girdi. 3 Mayıs sabahı yoğunluğu daha yüksek radyoaktif bir dalga Sinop üzerinden Doğu Karadeniz’e doğru ilerledi. 5 Mayıs günü ise yeni ama daha yoğun sezyum-137 içeren radyoaktif bulutlar tüm kuzey kıyısını etkisi altına aldı, İç Anadolu ve Ege Bölgesi’ne doğru ilerleyerek tüm Türkiye’yi etkiledi. Yağışla etkisini arttığı, bu yüzden de Karadeniz’i daha derinden etkilediği, özellikle çaylarda radyasyon ölçümleri yapıldığında ortaya çıktı. ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen, Dr. Ali Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence yaptıkları ölçümlerde çayda yüksek seviyede radyasyon tespit etti. Dönemin hükümeti ve Atom Enerjisi Kurumu ise eldeki eski hasat temiz çayla kirli çayı harmanlayarak radyasyon seviyesini düşürdüklerini öne sürdü. Radyasyonla ilgili yayınların Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin onayı olmadan yayımlanmasını yasakladı. Kazadan 20 yıl sonra, Türkiye Tabipler Birliği, Hopa’da yaptığı araştırma sonucu ilçede son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun nedeninin kanser olduğunun belirlendi.

/././

BİRGÜN



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-

Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık- Dün...