Fail Safe’in kehaneti - Tuğçe Madayanti Şen / BİRGÜN

Her şey değişiyor ama gerekçeler tuhaf biçimde aynı kalıyor. 1964’te Fail Safe, bugün hala bizi uyarıyor; Ortak kaderimiz, aptalca güvenimizde saklı.

Korkunç bir hafta daha geçirdik. Sayılı ömrümüzle alay eder gibi, gezegenin üzerinde söz sahibi olan bir avuç adamın kararlarıyla kimsenin tam olarak sahip çıkmadığı bir kaos büyüyor.

Bu tablo yeni değil belki. Ama ilk kez, mağara önündeki o ilk kavgadan bugünkü füze rampalarına kadar uzanan o devasa şiddet hafızası bu kadar sıkışmış, bu kadar hızlanmış halde önümüzde akıyor.

Gerçek zamanlı, durmaksızın bir felaket akışının içindeyiz. Ve onca yüzyıl sonra bu şiddet sadece politik ya da ekonomik değil. Hâlâ kendini kutsal anlatılarla, mitolojilerle meşrulaştırıyor.

Biz dijital bir çağda yaşadığımızı sanırken, birileri adeta kadim ve ezoterik takvimlerin ritmiyle hareket ediyor. Her şey değişiyor ama gerekçeler tuhaf biçimde aynı kalıyor. Bu yüzden olan bitene 3. Dünya Savaşı demek bile hafif kalır.

Daha çok, yeni bir çağın eşiğinde yaşanan uzun bir kırılma gibi. İşte tam bu ruh halindeyken 1964 yapımı Fail Safe’i izledim. Sidney Lumet’in bu unutulmaz gerilimi, sanki dün çekilmiş gibi çarptı.

MUTLAK SAVAŞ

Aynı yıl, aynı korku, neredeyse aynı hikâye. Ama iki film birbirine hiç benzemiyor. Dr. Strangelove ve Fail Safe. Birini izlerken gülüyorsun. Diğeri seni susturuyor. Sidney Lumet seni mesafesiz bırakıyor.

Odaya sokuyor. Başkanın yanına, o telefonu tutan adamın karşısına. Kokpite kadar götürüyor seni. Emir bekleyen, sorgulamayan bir pilotun zihnine. Ve orada kalıyorsun. Siyah-beyaz çekim, müziksiz bir soundtrack, boğucu yakın planlar ve tiyatrovari bir minimalizm.

1960’lar Amerika’sı bugünle sandığımızdan daha yakın. Küba Füze Krizi dünyanın ne kadar kolay yok olabileceğini göstermişti. Vietnam Savaşı ise devlet aklına olan güveni paramparça etmişti. Sokakta öfke vardı, merkezde panik ve inkar. Hollywood bu atmosferde eleştirisini çoğunlukla hicivle kurdu. Bugünden bakınca şunu hissediyorum; Hiciv bazı şeyleri hafifletiyor. Gülmek, olan biteni sindirilebilir hale getiriyor. O yüzden Fail Safe, Dr. Strangelove’dan daha dürüst ve daha cesur geliyor.

MOSKOVA VURULURSA

Her şey küçük bir hatayla başlıyor. Stratejik Hava Komutanlığı’nın kusursuz olduğu düşünülen sistemlerinden biri yanlış bir saldırı emri gönderiyor. Nükleer yüklü uçaklar Moskova’ya doğru ilerlemeye başlıyor.

Pilotlar sorgulamıyor. Çünkü sorgulamamaları gerekiyor. Geri çağırma sinyalleri sistem tarafından geçersiz sayılıyor. ABD kendi uçağını durdurmak için her şeyi deniyor. Savaş jetleri gönderiliyor. Kendi pilotlarını vurma ihtimali bile masaya konuyor. Yetmeyince Sovyetlerle iletişime geçiliyor. Soğuk Savaş’ın bütün mantığı çökmeye başlıyor. “Biz ve onlar” ayrımı bir anda anlamsızlaşıyor. Ortak bir felaketi önlemek için birlikte hareket etmek zorunda kalıyorlar.

Ama zaman daralıyor. Filmin en ağır kısmı Henry Fonda’nın oynadığı başkanın telefon görüşmeleri. Lumet’in dar, klostrofobik odalarında geçen bu sahneler, Fonda’nın sakin ama içten içe parçalanan ifadesiyle ağırlaşıyor. Sesini yükseltmiyor. Panik yapmıyor. Sadece hesap yapıyor. Moskova vurulursa, dengeyi sağlamak için New York’un da vurulması kabul ediliyor. Bu bir tehdit değil. Bir strateji değil. Soğuk bir matematik. Film nefes aldırmıyor. Belki kurtulurlar hissi Fail Safe’de yok. Baştan beri bir çaresizlik var.

APTALCA GÜVENMEK

Filmde kimse deli değil. Kimse kontrolünü kaybetmiyor. Herkes görevini yapıyor, herkes mantıklı ve profesyonel davranıyor.

Ama sistem çalışıyor. Sorun, aynı zamanda kusursuz çalıştığı düşünülen bir sistemin kendi kendine felaket üretmesi. Hatırlarsınız, 1983 yılında Sovyet subayı Stanislav Petrov, bilgisayar sisteminin verdiği yanlış nükleer saldırı alarmını kendi sezgileriyle reddederek dünyayı tek başına bir yok oluştan kurtarmıştı.

Makinenin “kesin” dediği yerde, Petrov’un insanın şüphesi, tecrübesi ve içgüdüsü hayat kurtarmıştı.

Bugün kararlar hızlanıyor, süreler kısalıyor. Yapay zekâ hizalanması ve varoluşsal risk gibi terimler kullanıyoruz ama çekirdekteki gerçek 1964’ten beri değişmedi. Sistem ne kadar karmaşıklaşırsa, insanın kontrolü o kadar azalıyor.

Sonuçta geriye çok basit ama derin bir gerçek kalıyor: Asıl felaket, teknolojinin akıllı hale gelmesi değil; bizim ona aptalca güvenmemiz. Filmin sonu ise unutulmaz bir darbe gibi iniyor. Lumet, New York’un günlük hayatından sıradan anları hızlı hızlı gösteriyor, insanlar yürürken, konuşurken, gülürken ve her kare donuyor. O anda bombalar düşüyor.

Tuğçe Madayanti Şen / BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Fail Safe’in kehaneti - Tuğçe Madayanti Şen / BİRGÜN

Her şey değişiyor ama gerekçeler tuhaf biçimde aynı kalıyor. 1964’te Fail Safe, bugün hala bizi uyarıyor; Ortak kaderimiz, aptalca güvenimiz...