halkTV "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


Bu Nasıl Bir Harita! Memleketi Eski AKP’li Vekile mi Ruhsatladınız?-Bahadır Özgür-

Şu sıra Ankara’da aylardır maaşlarını alamayan Doruk Madencilik işçileri açlık grevinde. Parayı ödemeyen maden şirket Yıldızlar SSS Holding bünyesinde faaliyet yürütüyor. Sahibi ise üç dönem AKP’den milletvekilliği yapmış olan Sabahattin Yıldız.

Yıldız, 2004 yılında Eti Gümüş Kütahya tesislerini özelleştirmeden almasıyla beraber hızla büyüdü. Bu özelleştirme o dönem ‘büyük soygun’ olarak nitelendirilmiş, tartışılmıştı. Çünkü stoklarındaki cevherin değeri ve kasasındaki para bile satılan rakamın üzerindeydi.

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-05-261.jpeg

Sabahattin Yıldız’ın ana işi madencilik. Bir ‘ruhsat zengini’ o. Özellikle kendi adına aldığı çok sayıda altın madeni ruhsatı bulunuyor. Holdingin elindeki ruhsatlar ise oldukça fazla. Toplam 2364 adet ruhsata sahip. Bunun 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme. Ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler, 205’i de enerji madenleri.

Şu harita şirketin kendi faaliyet raporundan alındı:

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-07-12.jpeg

İnsan sormadan edemiyor: Bu nasıl bir harita? Memleketi eski AKP’li vekile mi ruhsatladınız?

Hemen her madeninde sorun çıkan, işçilerin maaşlarının ödenmediği şikayet konusu olmuş, özelleştirme ihalelerindeki taahhütlerini yerine getirmemiş, defalarca cezalar kesilmiş birisi nasıl oluyor da sürekli maden ruhsatı toplayabiliyor?

Üstelik bu kişi Türkiye’nin en büyük çevre felaketlerinden birisine yol açtı.

18 Kasım 2021 günü, Yıldızlar SSS Holding’in bünyesindeki Nesko Madencilik’e ait atık havuzu göçtü. Ve ağır metalleri içeren 4 bin 500 ton zehirli atık Şebinkarahisar’ın verimli tarım arazilerine aktı. Bu madene ait atık havuzlarının yol açtığı tehlike sebebiyle 2014 yılında faaliyet durdurma kararı verilmişti. Ama işler durdurulmadı. Yeni atık havuzları inşa edildi. 2021’deki facia sebebiyle şirkete 12 milyon lira para cezası kesildi. Ve faaliyetin süresiz durdurulduğu açıklandı. Elbette sonra hemen faaliyet yeniden başlatıldı.

Yani Yıldızlar SSS Holding’in sicili epey kirli. Bugün işçilerin maaşlarını göz göre göre ödemeyen bir şirket olarak karşımıza çıktı. Ancak bu şirketin verdiği zarar görünenden çok daha fazlası. Çünkü Yıldız en fazla altın madeni ruhsatına sahip birisi. Trabzon’dan Kaz Dağları’na, Kayseri’den İzmir’e, Ankara’dan Hatay’a aklınıza gelebilecek her türlü cevherle ilgili binlerce ruhsatı bulunuyor.

/././

Abdülhamit'in Saatine 1.1 Milyon Veren Patron -Ayşenur Arslan- 

Dertlerini anlatmaya Ankara’ya yürüyen.. Ankara’da bırakın dert anlatmayı, tartaklanıp gözaltına alınan.. Son çare açlık grevine başlayan.. Dün de Enerji Bakanlığı’na yürümek isteyince üzerlerine biber gazı boca edilen madencileri biliyorsunuz. Madenin sahibi demiş ki, “Söylenenler doğru değil. Beş değil üç maaş ödeyemedik.”

Madenin patronu, Sebahattin Yıldız, AKP eski milletvekili. 2010 yılında Meclis’ten  “ÜSTÜN HIZMET ÖDÜLÜ” almış.

Böyle nadide bir şahsiyete “ar damarı çatlamış” falan denmez elbette. “Yuh” demek de uygun kaçmaz!

Öyle ya.. Kim bilir nasıl büyük hizmetlerde bulunmuş ki, Meclis’ten ödül almış. Yani şerefse şeref.. İnsanlıksa insanlık..

Hele biyografisinde bir bölüm var ki, cümle alemi kıskançlıktan çatlatır.

***

Beyefendi Ankara’da kendi adını taşıyan bir müze açmış. Arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği müzeye anlaşılan bir servet dökmüş. Müzenin en gözde parçası ise, 2010 yılında bir müzayedede kıran kırana yarışarak aldığı köstekli bir saat: 2. Abdülhamit’in saati.

Açılış fiyatı 180 bin lira.

Satışı ise 2010 yılının parasıyla 1 milyon 100 bin lira.

2q.jpeg

Haber, Hürriyet’te “Abdülhamit’in saatine rekor ücret” başlığıyla şöyle verilmiş:

“Çalışır durumdaki 18 ayar altın damgalı saat, eski Türkçe rakamlı beyaz mineli kadranlı ve ön kapağının merkezinde, lacivert mine işçilikli "Sultan II. Abdülhamid" tuğrası bulunuyor. Bordürleri ve arka kapak yüzeyi ince kalem işçiliğiyle yapılmış bitkisel motiflerle süslü.”

Ama Sebahattin Bey’in koleksiyonu bu kadarla kalmıyor. Mesela Wikipedia’ya bile konu olacak müzesindeki koleksiyon için şu bilgilere rastlıyoruz:

“ Osmanlı döneminden kalma maden işlemeleri, Sultan II. Abdülhamid'e ait bazı eşyalar ile Yıldız'ın kişisel saat ve tespih koleksiyonları sergileniyor.”

Saate verilen 1 milyon lira, hiçbir şey değil! Baksanıza Yıldız Sarayı’ın bütün cicilerine çökmüş Sebahattin Bey.

Bu arada sadece süs eşyası koleksiyonu yaptığı zannedilmesin. Maden ruhsatı konusunda da tam bir koleksiyoner. Kimi kaynaklara göre 2 bin 229 ruhsatla tam bir rekortmen.

***

İşte bu ADAM işçileri ya tazminatsız kapıya koyuyor ya da maaşlarının üzerine yatıyor ey okur!

sdds.jpeg

Üstelik, sorun sadece kaç gündür üç aylık mı beş aylık mı diye konuşulan maaşlar değil. Bağımsız Maden İş Sendikası’nın son açıklaması, açmış kutuyu, anlatmış kötüyü:

“• Türkiye kamuoyunun yanıltılmasını istemiyoruz. Doruk maden işçileri hukuka aykırı bir şekilde ücretsiz izne çıkartılıyorlar. Sadece 3 aylık alacaklarından ibaret değil bu alacaklar. 3 ay, 5 ay, 6 ay; biz bunların her birini birer birer işçi arkadaşlarla görüşerek tespit ettik. Sadece bunlarla sınırlı değil. TMSF devrinden sonra işçi arkadaşların içerideki çalışmış ve birikmiş yılları var, kıdem alacakları var. Yani tüm özlük hakları diye bahsettiğimiz alacaklar var.

“• Bu işletme TMSF'den devrediliyorken 800 işçi burada bulunmaktaydı. Burada işçiler Kod 4'ten, yani SGK'ya 4. koddan çıkışlar bildirildi. Bu, işverenin hiçbir haklı neden göstermeksizin işten çıkardığı anlamına gelir. Açılmış davalar kazanılmasına rağmen hiçbir tahsil yapılamadı. Dolayısıyla buradaki sorumluluk sadece 3 aylık işçilik alacağından ibaret değildir. İçeride yani devir öncesi Adularya işletmesinden çalışan, Adularya'dan sonra TMSF döneminde 6 yıl çalışmış olan, en son Doruk Maden İşletmesi'nde de devirden sonra 3 yıl çalışmış olan arkadaşlarımız var. Dolayısıyla bu arkadaşların talebi tüm özlük haklarının kendilerine ödenmesidir. “

Başta alnı secdeye değen adam, tüm Türkiye’ye duyurulur!

/././

‘Kafir polisler kafama sıkın’ dedim, sıkmadılar -İsmail Saymaz- 

İsrail’in İstanbul Konsolosluğu’na yönelik saldırının iki numarası Onur Çelik, binaya girmek için polislere ateş ede ede ilerlerken, vurularak yakalandı. Çelik, düştüğü yerde, “Kafir polisler, kafama sıkın” diye bağırarak, kendisi öldürtmek, sözde ‘şehit’ olmak istedi. “Kafir” diye hakaret ettiği polisler yaralı saldırganı hastaneye kaldırdılar.

Konsolosluğa 7 Nisan’da gerçekleştirilen saldırıda Yunus Emre Sarban ölü, Onur Çelik ve Ahmet İmrak ise yaralı olarak ele geçirildi.

Tedavisi tamamlanan Çelik’in 14 Nisan’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadesi alındı.

Uyuşturucu bağımlısı.

Çelik, incelenmeyi hak eden bir profil. Kocaeli’nde 2001’de doğdu. Van nüfusuna kayıtlı. 10 yaşındayken, anne ve babası ayrıldı. Annesiyle sığınma evinde kaldı. Okuyamadı. Dini eğitimi de yok. Babası cinsel istismar suçundan yedi yıldır tutuklu. Kendisi uyuşturucudan sabıkalı. Ve halen bağımlı.

Oto yıkamacılık, araç kaplamacılık işleri ve tır şöförlüğü yaptı. Silah ticareti, hatta tarihi eser kaçakçılığı işine girdi. Üç ay önce 25 sikkeyi satmak üzere geldiği Edirne’de yakalanmıştı.

Hizbuttahrir

İki yıl kadar önce Hizbuttahrir örgütüne bağlı Köklü Değişim Dergisi’nin Gebze Temsilciliği’ne gidip gelmeye başladı. Derginin çağrısı üzerine İsrail Konsolosluğu önündeki protestoya katıldı. Gebze ve Yalova’da Gazze eylemlerinde de vardı. Çelik, ifadesinde, IŞİD üyesi olmadığını iddia etti. Türkiye’yi kafir gördüğünü belirterek, şöyle dedi: “DEAŞ, Hizbuttahrir ve El Kaide’yi terör örgütü görmüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni benimsemiyorum. Türkiye’yi kafir görmekteyim. Oy kullanmam ve okula çocuklarımı göndermem.”

Çelik, konsolosluk saldırısını birlikte planladığı Ahmet - Murat İmrak kardeşlerle Köklü Değişim Dergisi bürosunda tanıştı. Murat, dernekten ayrıldıktan sonra açtığı dükkanda haftada bir dini sohbet veriyordu. Çelik, sohbetin müdavimiydi. İmraklarla üç aydır samimiydi. Geçmişte IŞİD üyeliğinden tutuklanan Sarban’ı bir kadar önce Ahmet İmrak vasıtasıyla tanıdığını söylüyor, Çelik.

Uyuşturucu müptelasının rüyası

Çelik ve İmrak kardeşler sıklıkla araçla gezip sohbet ediyordu. Bir yolculuk sırasında sohbet İsrail’in Gazze’deki devlet terörüne bağlandı. Çelik: “Her buluşmamızda İsrail’in Filistin’e yaptığı soykırımı konuşuyor, İsrail’e ders vermemiz gerektiğini düşünüyorduk. İsrail’in hapisteki insanları idam etme olayı son nokta oldu. Bu beni çok etkiliyordu. Eylemden 3-4 hafta önce rüyamda Ahmet-Murat İmrak ve Yunus Emre Sarban’la Filistin’de İsrail ile savaştığımı gördüm. Şehit olduğumuzu görmedim.” Anlaşılan, uyuşturucu müptelasının rüyasıyla başlamış her şey.

Bir hafta önce planladılar

31 Mart.

Çelik ve İmraklar Darıca’da araçla dolaşırken, İsrail veya ABD Konsolosluğu’na saldırıyı planladılar. Diplomatları rehin alarak, taleplerde bulunacaklardı. ABD Konsolosluğu’na saldırmaktan, güvenliği aşamayacaklarını görüp hemen vazgeçtiler. İmraklar kilise ve sinagoglara saldırmayı teklif etti. Ancak ibadethanelere saldırı yanlış olacağını düşündüler. Haliyle İsrail Konsolosluğu’nda karar kıldılar.
Çelik, gece eşine “İsrail zulmüne karşı eylem yapacağım” diye haber verdi. Eşi Cansel, İmrakları kastederek, “Uyma onlara!” dedi. “Sizi polise şikayet edeceğim” diye tehdit etti.
Çelik, anlatıyor: “Eşime Ahmet ve Murat’ın yanlış yolda olduklarını, cihad için başımızda komutan olması gerektiğini söyledim. Eylem yapamayacağım anlattım. Eşim de sevindi.” Aslında yalan söylemişti. Aynı gece eşi ve çocuklarını, Konya’daki kayınpederinin evine bıraktı. Ertesi sabah Gebze’ye döndü.

İlk keşif

1 Nisan.

Çelik ve İmrak kardeşler keşif için İstanbul’a doğru yola çıktı. Polis barikatlarının yanında yürüdüler. Bir durakta oturdular. TOMA araçlarına ve nöbetçi polislere baktılar. Araçla konsolosluğun yakınına kadar gelebileceklerini gördüler. Murat İmrak, dönüş yolunda, saldırıya katılmaktan vazgeçtiğini söyledi. Zaten konsolosluğun boş olduğunu, içeride diplomat bulunmadığını anlattı. Diğer iki kişi ise Murat’ın kendilerini vazgeçirmek için yalan söylediğini düşündü. Onlar eylemde kararlıydılar.

İkinci keşif

2 Nisan.

Çelik ve Ahmet İmrak, gündüz keşfi için Gebze’den yola çıktı. Planın tekrar üzerinden geçtiler. Çelik, silah almak için Ataşehir’deki bir oto satıcına gidip 350 bin TL’lik aracını 230 bin TL’ye sattı. Araçsız kaldıkları için ilçeye Marmaray’la döndüler.

Silah temini ve atış talimi

3 Nisan.

Çelik ‘şehit olursa borçlu gitmemek için’ bazı borçlarına ödedi. Saldırıda kullanacakları aracı kiraladı. Ahmet İmrak, cep telefonunu 4 bin TL’ye sattı. Silah bulmaya giriştiler. Erdoğan Alaca’dan 50 bin TL karşılığında iki tüfek aldılar.

4 Nisan.

Çelik, İmrak ve Sarban buluştu. Sarban, “Silahları ayarladıysanız ne zaman saldırıya gidiyoruz” diye sordu. Çelik’ten tüfekleri ve 10 fişeği aldılar. Hereke’nin Tavşancıl mevkisindeki ormanlık alanda atış talimi yaptılar. Gece 50 bin TL ödeyip iki silahı satın aldılar.

5 Nisan.

Çelik, Erdoğan Alaca’dan 150 mermiyi aldı. Evde silahlarını denedi. Biri bozuktu. Gece kaçakçılarla buluşup bozuk silahı verdi, sağlamını teslim aldı.

6 Nisan.

Saldırı için bugünü seçmişlerdi. Ancak silahları temin edemedikleri için sonraki güne bıraktılar. Ahmet İmrak’ın cep telefonunu 4 bin TL’ye sattılar. Gebze’de iki av bayisine gittiler. Üç tüfek askısı, bir kamuflajlı pantolon, iki kemer, 450 domuz mermisi, 50 saçma, altı uzun namlulu tüfek şarjörü, bir bıçak, hücum yemeği, çanta ve eldiven temin ettiler. Gece Köşklüçeşme Mahallesi’ndeki mezarlıkta buluştukları bir kişiden üçüncü tüfeği aldılar. Osmangazi Köprüsü’ne gidip manzarayı seyrettiler.

‘Allahuekber’ diyerek…

7 Nisan.

Saldırı sabahı. Çelik’in evinden silahları aldılar. Çelik, iki adet taşı siyah bantla bantlayıp el bombası görüntüsü verdi. Sahte el bombaları ‘konsolosluğa girerken dikkati dağıtmak' içindi. Taşları yeleğinin ceplerine koydu. Saat 10’da yola çıktılar. Şöför mahallinde Çelik oturuyordu. Saat 12.30’da konsolosluk sokağına girdiler.
Çelik, bu saati seçmelerinin sebebini şöyle açıklıyor: “Konsolosluktan 12.30’da öğlen arasına çıkanları rehin alarak binaya girmenin daha kolay olacağını düşündük.” Aracı sağa çekip indiler. Bagajdan uzun namlulu tüfekler ve mermileri aldılar.

Polisler sıkmadı

Çelik, çatışan iki saldırgana “Önden ben gideceğim, arkamdan siz gelin” dedi.
Çelik, şöyle devam ediyor: “Uzun namlulu tüfeği aldıktan sonra direkt servis otobüslerinin bulunduğu yerdeki şahıslara ‘Allahuekber’ diyerek ateş ettim. Servis aralarında üniformalı polisler vardı. Polislere doğru beş-altı el ateş ettim. Vurulan polis olup olmadığını bilmiyorum. Arkamdan gelen İmrak ve Sarban’ın da Allahuekber diye tekbir getirdiğini duydum. Yolun solundaki konsolosluğa ateş ederek koşmaya başladım. Dört-beş kere tüfekle ateş ettim. Kimseyi vurup vurmadığım hakkında bilgim yok.” Çelik, polislerce vurularak, yere düşürüldü. Polisler yaralı saldırganı öldürmediler. Çelik ise “Kafir polisler kafama sıkın” diye bağırdı. Saldırgan anlatıyor: “Yaralıyken bana yardıma gelen polislere ‘Kafir polis’ diyerek, kendimi öldürtmek istedim. Kafama sıkmalarını istedim, sıkmadılar. Beni hastaneye getirdiler.”

Kanlı plan

İçeri girebilselerdi, - tabi binada diplomatların görev yaptığını zannediyorlar-, kanlı bir eylem yapacaklardı. Çelik’e göre plan şöyleydi: “Konsolosluğa girmeyi başarsaydım Filistin’de idam edilenler için video çekip içeridekileri rehin alacaktık. Video çekip rehineleri öldürecektik. Ancak çocuk ve yaşlıları öldürmeyecektik.”

/././

Laf başka icraat başka -Mehmet Tezkan- 

Meclis Başkanı Kurtulmuş’un 23 Nisan nedeniyle Meclis’te yaptığı konuşmayı dinlediniz mi? Veya bir yerlerde görüp okudunuz mu?

Defalarca okudum, ağzım bir karış açık kaldı. Bu ifadeler Numan beyin olamaz dedim. Danışmanları yazıp önüne koymuş o da okumuştur diye düşündüm…

Niye mi böyle düşündüm…Önce Meclis Başkanı’nın ifadelerine bakalım.

Dedi ki… Anayasa ve içtüzük çerçevesinde yeni bir reform perspektifine ihtiyacımız olduğu açıktır. Temsili genişleten, denetimi derinleştiren, yasama kalitesini yükselten, komisyonları daha etkili hala getiren, milletvekilliğini daha tesirli kılan ve vatandaşla temas kanallarını çoğaltan bir yaklaşım, siyasi sistemimizin önündeki şüphesiz en makul istikamettir.

Ve devam etti…Kastettiğim reform arayışı bir metin değişikliğinin ötesinde, siyaset tarzı meselesidir. Amaç, milletin sesinin daha çok duyulduğu, farklı kanaatlerin daha sağlıklı konuşulduğu ve uzlaşının daha sistemli üretildiği bir Meclis düzenini yaratmaktır.

Son noktayı şöyle koydu… Meclisler işlevsizleştiğinde toplumlar sokaktaki gerilimle idari katılık arasında sıkışıp kalır. Oysa milli irade siyasi farklılıkların meşru zeminde konuşulmasını sağlayan en meşru zemindir."

Bu ifadeler Kurtulmuş’a ait alsa, içselleştirmiş olması gerekir. Hayaya geçmesi için caba sarf etmesi gerekir. Siyasi hayatını bu fikirler çerçevesinde şekillendirmesi gerekir…

Ama Meclis Başkanı’nın sözleriyle yaptıkları birbirine uymuyor…

Mesela işlevsizleşen Meclis’in yaratacağı tehlikeye dikkat çekiyor ama Meclis onun döneminde tarihinin en işlevsiz dönemini yaşıyor. Yasama organının adı var kendi yok…

Denetimin derinleşmesinden söz etmiş Meclis’in denetim yetkisi yok ki!.. Bırakın denetlemeyi Meclis’in hükümete (tek kişi) soru sorma yetkisi bile yok. Sayıştay denetim bile Meclis tarafından kısıtlandı.

Komisyon desen AKP/MHP oylarıyla reddediliyor. Komisyon kurma adeti rafa kaldırıldı…

Yasama yürütmenin etkisi altına girdi…

Yasama yürütme ne isterse onu yapar hale geldi…

Kurtulmuş başkanlığını yaptığı Meclis’e sahip çıkmadı/çıkamadı. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadı. Anayasa Mahkemesi’ni yok saydı. Hapisteki milletvekilini oradan alıp Meclis’e getiremedi. Getirmeye teşebbüs dahi etmedi…

Onun döneminde bir milletvekili milletvekilliğini hücrede geçirmek zorunda kaldı…

Neden böyle davrandı diye soracaksınız?

Konforu bozulmasın diye olabilir mi? Lüksü kaçmasın diye olabilir mi? Oturduğu koltuk altından kaymasın diye olabilir mi? Başı ağrımasın diye olabilir mi?

Meclis Başkanı’nın icraatları ortadayken söylediklerine inanmak aklı zorlamak olur.

Bu sebeple diyorum ki; bu konuşmayı Kurtulmuş yazmadı. Birileri yazdı önüne koydu o da okudu…

İnanmayarak okuduğu o kadar belliydi ki!...

/././

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif 


Gümüşhane’nin Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri, yapılması planlanan kampüs tipi cezaevi için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi bedelsiz olarak devlete hibe etmeyi teklif etti.


Gümüşhane’de Adalet Bakanlığı tarafından inşa edilmesi planlanan kampüs tipi ceza infaz kurumu için yer arayışları sürerken, Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri projeye talip oldu. Köy halkı ve muhtarlık, cezaevinin kendi köylerine yapılması için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi devlete bedelsiz hibe etmeye hazır olduklarını açıkladı.

HAVALİMANI YAKINLIĞI AVANTAJ OLARAK GÖRÜLÜYOR

Salyazı Köyü Muhtarı Nurettin Karakoç, teklif ettikleri arazinin yapımı devam eden Gümüşhane-Bayburt Havalimanı’na sadece 3 kilometre mesafede bulunduğunu belirtti. Bölgede ekonomik bir hareketlilik yaratmayı hedeflediklerini ifade eden Karakoç, cezaevi projesinin bölgenin kalkınmasına büyük katkı sağlayacağını savundu.

"DEVLETİMİZE YÜK OLMAYACAK"

Muhtar Karakoç, projeye yönelik fedakarlıkları hakkında şunları söyledi:"200 dönümlük arazimizi hibe etmeye hazırız. Bu arazinin değeri yaklaşık 35 milyon lira civarında. Devletimiz tasarruf tedbirleri uygularken, böyle bir arazi teklifinin devlete fazla bir yük olmayacağını düşünüyoruz. Cezaevi buraya yapılırsa, yaz aylarında zaten yoğun olan köyümüz, yıl boyu canlı kalacaktır."

gumushane.jpg

KÖY HALKI YATIRIMI DESTEKLİYOR

Köy sakinleri de cezaevi projesinin köye getireceği nüfus artışı ve ekonomik canlanma beklentisiyle yatırımı destekliyor. Bölgede ulaşım sorununun havalimanı sayesinde aşılacağını belirten vatandaşlar, projenin Salyazı köyü için büyük bir avantaj olduğunu ifade etti. Bazı vatandaşlar ise arazinin 300 dönüme kadar çıkarılabileceğini belirterek, yetkililere çağrıda bulundu.

***

halkTV

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi + Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü + İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek -Mustafa K.Erdemol/halkTV-

Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi  Bir çok açıdan “ilk”lerin adamı olan ABD Başkanı Donald Trump’ın, öfke duyduklar...