T-24 "Köşebaşı + Gündem" -27 Nisan 2026-

Kara (harekâtı) göründü!-Akdoğan Özkan- 

'2003 Irak İşgali’nden bu yana bölgeye en büyük yığınağı yapan ABD ordusunun bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içerebilecek yeni bir evresinin eşiğinde olduğumuza ve dünya enerji denkleminin yeniden yazılabileceğine işaret ediyor.

İki hafta kadar önce bu köşede kaleme aldığım “İran Savaşı asıl şimdi mi başlıyor” başlıklı yazımda, İran Savaşı’nda Trump tarafından ilan edilmiş ateşkesin, kontrolden çıkma noktasına ramak kalmış küresel piyasaların elektriğini bir süreliğine alıp rahatlatmak ve Hürmüz’ün ve/veya İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun kontrolünü hedefleyen kapsamlı kara operasyonları için de ihtiyaç duyulan yığınağı artırıp zaman kazanmak amacıyla zorunlu ve geçici bir durak olarak kurgulamış olma ihtimalinin yüksekliğinden söz etmiş ve şu tip senaryolardan en az birinin yakın zamanda yürürlüğe konulabileceğini dile getirmiştim:

ABD & İsrail’in olası hedefleri

  • İran'ın petrol ihracatının tahmini yüzde 90'ını karşılayan Harg Adası'nın ele geçirilmesi veya abluka altına alınması;
  • Küresel petrol arzının yüzde 20’sinin aktığı Hürmüz Boğazı'nın İran kontrolünden çıkarılmasına dönük olarak İran kıyı şeridinin temizlenmesi;
  • İran'ın Natanz, Fordov ve İsfahan nükleer teknoloji merkezleri gibi kilit tesislerini hedef alan operasyonların düzenlenmesi ya da, daha spesifik olarak söylersek, İran'a ait yüzde 60 oranında zenginleştirildiği ileri sürülen ve 440 kg ağırlığında olduğu tahmin edilen uranyumun ABD güçlerince “güvence altına alınması”, yani açıkça sahibinden çalınması.

ABD’nin yukarıda sıraladığımız senaryolardan en az birini yürürlüğe koyabilmesi ve kapsamlı kara harekâtları gerçekleştirebilmesi için ihtiyaç duyduğu askeri yığınağını tamamlama noktasına geldiğine tanık oluyoruz. CENTCOM’dan aktarılan bilgiler ve paylaşılan görüntüler ABD Donanması’na ait üç uçak gemisi saldırı grubunun da CENTCOM bölgesinde olduğunu ve abluka faaliyetini desteklediklerini teyit ediyor. USS Gerald R. Ford 304 gündür bölgede. USS Abraham Lincoln 91 gündür bölgede. USS George H.W. Bush ise 4 gündür.

Bir diğer deyişle, bu üç uçak gemisi 2003 Irak işgali öncesindeki hazırlık sürecinden bu yana ilk kez Orta Doğu'da eş zamanlı olarak faaliyet gösteriyor. Sayıları 200’ü aşan sayıda uçak, 12 savaş gemisi ve 3 uçak gemisi (USS Abraham Lincoln, USS Gerald R. Ford, USS George H.W. Bush) 15 bin denizci ve deniz piyadesi ile birlikte ABD’nin Orta Doğu sularındaki Irak Savaşı'ndan bu yana en büyük yığınağını gerçekleştirmiş durumda.

Aynı şekilde, İsrail’in Ben Gurion Havalimanı, bugünlerde Amerikan ordusuna ait KC-135 ve KC-46A tipi tanker uçaklardan geçilmiyor. Sayıları son günlerde giderek artan bu onlarca havadan yakıt ikmal uçağı kendilerine görev verilmesini bekliyorlar. Bu arada, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Amerikalılara topraklarında önemli miktarda hava kuvvetleri birlikleri konuşlandırma izni verdiği bildirilirken, bölgeye ilave ekipman taşıyan ABD Hava Kuvvetleri’ne ait çok sayıda nakliye uçağının Orta Doğu'ya doğru yola çıktığı görülüyor.

ABD ordusunun bölgedeki bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içeren yeni bir fazının eşiğinde olduğumuzun en temel göstergesi. Tüm göstergeler, Pentagon’un İsrail ile birlikte İran’a karşı yeni bir saldırı hazırlığını tamamlamış olduğunu gösteriyor.

İran’ın hedefleri

Öte yandan, İran Devlet Televizyonu, çatışmaların yeniden başlaması halinde hedef alınacak yeni enerji tesislerinin bir listesini yayınladı. Liste’de Körfez monarşilerindeki şu kritik noktaların yer aldığı dikkati çekiyor:

- Savaştan önce dünyanın en büyük LNG ihracatçısı konumunda olan Katar'ın, küresel enerji güvenliği açısından kritik rol oynayan ve geçen ay vurulduğunda doğal gaz fiyatlarında yüzde 40'a varan artışlara neden olan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) üretim tesisi Ras Laffan.

- Birleşik Arap Emirlikleri'nin kuzeybatısındaki Das ve Zirku Adaları ile açık deniz petrol ve doğal gazı için önemli merkezler.

- Suudi Arabistan'ın enerji altyapısının “incileri” olarak kabul edilen Abkaik, Sefaniya ve Kureyş gibi kritik petrol tesisleri. Yaklaşık 7 milyon varil/gün işleme kapasitesine sahip, dünyanın en büyük petrol işleme ve stabilizasyon tesisleri olan Abkaik ve Kureyş'e Eylül 2019'da da koordineli insansız hava aracı/füze saldırıları düzenlenmiş; bu saldırılar sonucunda küresel petrol üretiminin yüzde 5'inden fazlasını temsil eden günlük 5,7 milyon varillik bir arz düşüşü yaşanmıştı. Ülkenin ikinci büyük petrol sahasını içeren ve 2019 saldırılarında Abkaik ile birlikte hedef alınan büyük petrol kompleksi Sefaniya de, Suudi Arabistan’ın kritik altyapısının önemli bir bileşeni olarak kabul ediliyor.

- Dünyanın en büyük bitümlü şeyl yatağı olarak bilinen Kuveyt'teki Burgan petrol sahası.

Silahlar daha sert konuşabilir

Özetle, şimdi silahların yeniden ve daha sert bir biçimde konuşacağı; hem Körfez petrolünün akışının değişimiyle hem de dünya enerji denkleminin yeniden yazılmasıyla sonuçlanma potansiyeline sahip bir çatışmanın eşiğinde gibiyiz. Şu ana kadarki aksiyonun küresel yansımalarına baktığımızda, Avrupa, Körfez ve Rusya'dan uzaklaşırken ABD’ye olan bağımlılığı artıyor. Asya ise, özellikle Çin ve Japonya ile, yeni akışın gerçek çekim merkezi haline gelmiş durumda.

Bu arada, benzin fiyatları açısından bakıldığında, İran Savaşı’nın başladığı 28 Şubat’tan bu yana fiyat artışlarının en yoğun olduğu ülkelerin, yüksek rezerv tutmayan Güneydoğu Asya ülkeleri olduğu görülüyor. Benzin fiyatları Kanada’da yüzde 28, ABD’de yüzde 35 artarken, Laos’ta yüzde 45, Malezya’da yüzde 68, Filipinler’de yüzde 72, Myanmar’da ise yüzde 101’in üzerinde artmış durumda.

Rafineriler alev alev

Öte yandan, dünya genelinde petrol rafinerileri ile enerji santrallarında küresel enerji denkleminin yeniden yazılmasına katkı (!) anlamında değerlendirebileceğimiz esrarengiz birtakım patlamalar meydana geliyor, yangınlar çıkıyor. Rafineriler alev alev yanarken, “Bütün bunlar belirli bir plan dahilinde yürütülen sabotaj eylemleri olabilir mi?” sorusu da akla geliyor. Bakın son haftalarda çok az bir kısmı bölgesel çatışmalar kapsamında görülebilecek neler oldu:

2-3 Nisan’da Kuveyt’in Mina el Ahmedi rafinerisi bir dron saldırısı sonucu vurulunca yangın çıktı ve tesis hasar gördü.

5 Nisan’da Çin’in doğusunda önemli bir endüstriyel merkez olan Jinan’daki bir kimya endüstrisi tesisinde büyük bir patlama meydana geldi.

9 Nisan’da Meksika’nın 20 milyar dolarlık yatırımla inşa edilen amiral gemisi enerji tesisi konumundaki Dos Bocas Rafinerisi’nde yangın çıktı. Günlük 340 bin varil işleme kapasitesiyle ülkenin en büyük rafinerilerinden biri olan Dos Bocas’ta daha önce de 17 Mart’ta benzer bir kâbus yaşanmıştı.

13-14 Nisan’da Hindistan’ın Chhattisgarh eyaletinde bulunan Vedanta şirketine ait Singhitarai enerji santralinde patlama meydana geldi ve 20’nin üzerinde insan hayatını kaybetti.

15-16 Nisan’da Avustralya’nın günde 120.000 varile kadar petrol işleme kapasitesine sahip Geolong rafinerisinin kritik ünitelerinde büyük yangınlar çıktı.

16 Nisan’da Pakistan’ın kuzeybatısındaki Pahtunhva eyaletine bağlı Haripur bölgesindeki Hattar Sanayi Bölgesi'nde gaz botu hattında meydana gelen patlama 8 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.

16 ve 19 Nisan’da Rusya’nın Krasnodar bölgesinde bulunan ve ülkenin Karadeniz kıyısındaki tek rafinerisi olarak bilinen Tuapse rafinerisinin rezervuar alanına dron saldırıları akabinde yangın çıktı.

18 Nisan’da ABD’nin Seattle kentinin kuzeyindeki BP Cherry Point rafinerisinde dört kişinin yaralandığı bir patlama meydana geldi.

20 Nisan’da Hindistan'ın Racastan eyaletinin Balotra bölgesinde yer alan, Hindustan Petroleum Corporation Limited’e (HPCL) ait Pachapadra rafinerisinde büyük bir yangın çıktı.

20 Nisan’da Romanya'nın Bükreş Batı Enerji Santrali'nde meydana gelen patlamanın ardından CET Vest tesisindeki 3 trafo alev aldı.

22 Nisan’da Irak’ın Erbil kentindeki Lanaz Petrol Rafinerisi'nin depolarında bir İHA saldırısı sonrası yangın çıktı.

25 Nisan’da Vietnam Hanoy’daki bir petrol depolama tesisinde meydana gelen bir patlamanın akabinde yangın çıktı.

Bütün bunlar, belirli bir plan dahilinde ve İran Savaşı’na paralel sayılabilecek bir hatta, hibrit savaş yöntemleri çerçevesinde yürütülen sabotaj eylemleri olmasa bile, küresel enerji haritasını bozmak ya da yeniden şekillendirmek isteyen kimi güçlerin kaotik planlarına destek verebilecek bir içerik taşımıyor da değil. Ama tabii şu aralar neyin ne olduğunu tam olarak anlamak için biraz zamana sıklıkla gereksinim duyuluyor.

Umalım ki, tüm bu kaotik manzara içinde yürünen barış karası olur!

/././

Gelişmişler liginde "pahalı" bir ortaklık: Türkiye’nin vergi takozu çıkmazı -Murat Batı- 

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir.

OECD’nin yeni yayımlanan 2026 "Ücretlerin Vergilendirilmesi" raporu, Türkiye’yi vergi yükü söz konusu olduğunda yine o meşhur "gelişmiş ülkeler ligine" dahil etti; ancak bu zirve ortaklığı, çalışanların cüzdanı için pek de şampiyonluk tadı vermiyor. Kağıt üzerinde dev ekonomilerle benzer vergi oranlarına sahip olsak da bu tablonun ardında yatan gerçekler, "gelişmiş" bir sistemden ziyade, hem çalışanı hem de işvereni aynı anda sıkıştıran bir yapıyı işaret ediyor.

2025 yılı verilerine göre, Türkiye’de ortalama bir ücretlinin vergi takozu yüzde 40,3 olarak kaydedilirken, OECD ortalaması yüzde 35,1 seviyesinde kaldı. İşverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki bu makasın OECD ortalamasından 5,2 puan daha geniş olması, emeğin maliyetini yukarı çekerken çalışanın reel gelirini baltalıyor. Yani Türkiye, vergi yükü sıralamasında en üst gruba yakın konumuyla "zenginler kulübüyle" yarışsa da bu yükün yarattığı tahribat yerel ölçekte çok daha sert hissediliyor.

İşte asıl kontrast tam bu noktada, yani "yükün karşılığında ne alındığı" sorusunda gizli. Belçika ve Almanya gibi listenin en tepesindeki ülkeler çok daha yüksek vergi takozu oranlarına sahip olsalar da bu yükün karşılığında vatandaşa sunulan güçlü sosyal devlet hizmetleri ve yüksek satın alma gücü bir denge oluşturuyor. Türkiye’de ise satın alma gücünün düşüklüğü ve kamusal hizmet kapsamındaki farklılıklar, benzer vergi oranlarını bile çalışanlar için OECD ortalamasının çok üzerinde, taşınması güç bir ağırlığa dönüştürüyor.

Vergi takozu; işverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki farkın toplam maliyete oranıdır. Bu yapının üç temel bileşeni vardır: gelir ve damga vergisi, çalışanın ödediği sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası primleri ile işverenin ödediği primler. Türkiye’deki vergi takozu oranının yüksekliğini anlamak için bu bileşenlerin dağılımına bakmak gerekir.

Türkiye’de toplam yük içinde özellikle işveren primlerinin önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Gelir vergisi ise artan oranlı yapısı nedeniyle gelir seviyesine göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle tek bir oran üzerinden değerlendirme yapmak her zaman sağlıklı sonuç vermemektedir

Bununla birlikte Türkiye’de sistemin yalnızca gelir vergisi üzerinden değil, ağırlıklı olarak sosyal güvenlik primleri üzerinden yük oluşturduğu söylenebilir. Bu durum Türkiye’yi birçok OECD ülkesinden ayrıştıran temel özelliklerden biridir.

Mevcut durumu daha iyi anlamak için diğer ülke uygulamalarına bakmak yararlı olacaktır.

Ülke karşılaştırmaları

Karşılaştırma yapmak tabloyu daha net gösterecektir.

Şöyle ki Danimarka’da vergi takozu Türkiye’ye yakın seviyede, ancak neredeyse tamamen gelir vergisinden oluşuyor. Sosyal güvenlik primleri yok denecek kadar düşük. Yani Danimarka’da yük, vergi üzerine kurgulanmışken; Türkiye’de prim + vergi üzerine yüklenilmiş durumdadır.

ABD’de vergi takozu yaklaşık yüzde 30 seviyesinde. Hem gelir vergisi hem de sosyal güvenlik primleri OECD ortalamasına kıyasla daha düşük tutuluyor.

İsviçre’de ise bu oran yüzde 23’e kadar geriliyor. Bu ülkelerde ortak uygulama: ücret üzerindeki toplam yükü düşük tutmak ve sosyal güvenlik sistemini yalnızca ücretler üzerinden finanse etmemek.

Japonya’da tablo daha dengeli. Vergi takozu yüzde 33,1. Gelir vergisi görece düşük, buna karşılık sosyal güvenlik primleri orta düzeyde. Ancak toplam yük, yine de Türkiye’nin altında kalıyor. Bunun nedeni yalnızca oranlar değil, vergi sisteminin daha düşük artan oranlı yapısı ve vergi kredisi denilen indirim yani destek mekanizmalarının varlığının etkinliği.

Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerde ise yalnızca oranlara bakmak yanıltıcı olur. Bu ülkelerde vergi kredileri, gelir düzeyine göre değişen indirimler ve özellikle ailelere yönelik nakit transferler, efektif vergi yükünü aşağı çekiyor. OECD raporunun da ortaya koyduğu gibi, vergi takozunu belirleyen yalnızca alınan vergiler değil, aynı zamanda verilen desteklerin fazlalığıdır. Türkiye’de ise bu tür mekanizmalar oldukça sınırlı. Örneğin başta Avusturya olmak üzere birçok OECD ülkesinde traffic (commuting) tax credit yani işe gidip gelen ücretlilere yol vergi indirimi uygulanmakta. Bu da vergi takozunu aşağıya çekebilmektedir.

İsrail de benzer bir örnek sunuyor. Vergi takozu yüzde 26,1 seviyesinde. Bunun arkasında düşük gelir gruplarına yönelik yaygın vergi kredileri ve destekler bulunuyor. Yani sistem yalnızca vergi toplamakla kalmıyor, aynı zamanda etkin bir geri dağıtım mekanizması kuruyor.

Öte yandan OECD’nin en üst seviyesinde yer alan Belçika ve Almanya’da vergi takozu çok daha yüksek. Bu ülkelerde hem gelir vergisi oranları hem de sosyal güvenlik primleri oldukça yüksek seviyede. Ancak bu yükün karşılığında güçlü bir sosyal devlet yapısı var. Emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi sistemler büyük ölçüde ücretler üzerinden finanse ediliyor. Türkiye ile aradaki temel fark da burada ortaya çıkıyor. Benzer oranlar söz konusu olsa bile, bu yükün karşılığında sağlanan kamusal hizmetlerin kapsamı farklı.

Türkiye’de önemli bir sorun: Vergi dilimlerinin enflasyon oranında güncellenmemesi

Ücretler enflasyon nedeniyle nominal olarak artsa da vergi dilimleri aynı hızda güncellenmediğinde çalışanlar farkında olmadan daha üst vergi dilimlerine geçmektedir. Bu durum, reel gelirlerinde anlamlı bir artış olmaksızın daha yüksek oranda vergi ödemeleri sonucunu doğurur. OECD raporlarında birçok ülke için vurgulanan bu etki, Türkiye’de yüksek enflasyon nedeniyle çok daha belirgin ve sert hissedilmektedir.

2022 yılından bu yana uygulanan asgari ücrete kadar gelir ve damga vergisi istisnası, başlangıçta vergi yükünü azaltıcı bir işlev görmüştür. Ancak ücretler arttıkça bu etkinin zayıfladığı görülmektedir. Belirli bir gelir seviyesinin aşılmasıyla birlikte çalışanlar hızla üst vergi dilimlerine girmekte ve toplam vergi yükü artmaktadır. Üstelik söz konusu istisna yalnızca gelir ve damga vergileri açısından geçerli olup sosyal güvenlik primlerini kapsamamaktadır. Bu nedenle ücretin bir kısmı vergiden istisna olsa bile prim yükü tam olarak devam etmektedir.

Türkiye’de vergi takozunu yükselten temel unsurlardan biri de gelir vergisi dilimlerinin enflasyona karşı yeterince güncellenmemesidir. Vergi oranları nominal olarak değişmese dahi, artan ücretler nedeniyle fiili vergi yükü artmaktadır. Literatürde fiscal drag veya OECD’nin raporunda kullanılan ifadeyle bracket creep olarak tanımlanan bu durum, vergi sisteminin enflasyon karşısında bireyleri otomatik olarak daha yüksek dilimlere taşıması anlamına gelir.

OECD verilerine göre Türkiye vergi takozu açısından en üst sıralarda yer almamakla birlikte ortalamanın üzerinde ve üst gruba yakın bir konumdadır. Ancak bu oran tek başına yeterli bir değerlendirme ölçütü değildir. Çünkü vergi yükünün hangi gelir düzeyi üzerinde oluştuğu da en az oran kadar belirleyicidir.

Türkiye’de ücretlerin satın alma gücü OECD ortalamasının oldukça altındadır. Bu nedenle benzer oranlara sahip bir vergi takozu bile çalışanlar açısından çok daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Sorun yalnızca vergi oranlarının düzeyi değil, aynı zamanda bu yükün düşük gelir seviyeleri üzerinde yoğunlaşmasıdır.

Görüldüğü üzere vergi takozunu belirleyen üç temel unsur öne çıkmaktadır: sosyal güvenlik primlerinin ağırlığı, enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri ve ücret artışlarının çalışanları otomatik olarak daha yüksek vergi dilimlerine taşıması. Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, işverenin katlandığı maliyet ile çalışanın eline geçen net gelir arasındaki fark giderek açılmaktadır.

Sonuç olarak

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir. Bu artış çoğu zaman açık bir politika tercihinden ziyade sistemin kendi işleyişi içinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Daha teknik bir ifadeyle bu durum, Hazine açısından gelirleri otomatik olarak artıran bir mekanizma, yani bir tür otomatik stabilizatör etkisi yaratmaktadır.

En nihayetinde Türkiye’nin OECD sıralamasındaki konumunu belirleyen temel faktörler yüksek sosyal güvenlik primleri ve enflasyon karşısında eriyen vergi dilimleridir. Buna karşılık daha düşük vergi takozuna sahip ülkelerde vergi kredileriyle yük hafifletilmekte, sosyal güvenlik daha dengeli yapılandırılmakta ve en önemlisi enflasyon kontrol altında tutulmaktadır.

/././

Faili meçhuller ve Beyaz Toroslar-Fikret İldiz- 

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar… Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır? Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak?

Acaba siyaset; kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına geçiş midir?  

Faili meçhuller ve dosyaları….

Faili meçhul siyasal cinayetler….

Hangilerinden söz ediliyor acaba?

Her ikisi de şiddette dayanır, failleri vardır ama yoktur, bulunamazlar.  

Hangisi?

Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hiçe sayılmaya başlandığı zaman şiddetin düzeni başlar. Demokrasi ve hukuk yok olur. Tarih, kaçınılmazlık ve sonsuzlukları yazar. 

Amerikalı tarihçi Timoty Snyder’e  göre; kaçınılmazlık politikaları başlar ve geçmişe bakmanın en eski yolu “sonsuzluk politikası” olur.  

Ne demektir? Bu politikalar nedir ve neye yarar?

Her iki politikayla tarihi gerçekleri gizleyebilirsiniz.

Her iki politikada tarihi gerçekleri gizleme eğilimi vardır. Bu eğilim toplumda “mağduriyetlerle yaşama alışkanlığı” ve unutma  yaratır.  

Siyaset, insanları gerçeklerin tartışılmasından uzaklaştırılır. Hafıza silinir.

Hep kriz vardır ve kalıcıdır. Siyasete göre; düşman, kapı önünde beklemektedir. Dış güçler, dış mihraklar, içimizdeki düşmanlar her gün çoğalır.

Snyder’e göre; “Şu anda karşı karşıya olduğumuz tehlike, kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına doğru bir geçişten; yani saf, ama kusurlu bir demokratik cumhuriyet kategorisinden, şaşkın ve alaycı bir faşist oligarşi biçimine geçişten oluşuyor.

Ancak kaçınılmazlık politikası yaşadığı şoka karşı çok savunmasız bir halde. Alışkın olduğumuz efsane parçalanıp, zaman ortak bir biçimde akmadığında deneyimlerimizi organize etmenin başka bir yolunu bulmaya çabalıyoruz. En az direnç isteyen yol da bizi kaçınılmazlıktan ayırıp, doğruca sonsuzluğa götürür.

Şayet bir kez, önünde sonunda her şeyin iyi olacağına inandıysanız, şimdi de asla hiçbir şeyin iyi olmayacağına ikna edilebilirsiniz, ya da gelişimin kaçınılmaz olduğuna inandığınız için şimdiye dek hiçbir şey yapmadıysanız, tarihin kendini tekrarlayacağını düşünüp bundan sonra da hiçbir şey yapmamaya devam edebilirsiniz”[i] 

Adalet Bakanlığı’nın 2020 verilerine göre 4 milyon 226 bin 101 faili meçhul dosyasından yalnızca 7 bin 238’inin faili bulundu (13.10.2021). Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nce yayımlanan adli istatistikler, Cumhuriyet başsavcılıklarında bulunan toplam 8 milyon 995 bin 141 dosyanın yüzde 47’sinin faillerinin meçhul olduğunu gösteriyor.

Geçmişte “faili meçhuller”/“siyasi cinayetler” üzerine Rapor yazıldı.

Adıyla analım; “TBMM DYP Grup Başkanvekili ve Zonguldak Milletvekili Güneş Müftüoğlu, ANAP Grup Başkanvekili ve Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli, SHP Grup Başkanvekili ve İçel Milletvekili Aydın Güven Gürkan, RP Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve CHP Grup Başkan Vekili ve Ankara Milletvekili H. Uluç Gürkan’ın,  Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergesi ve (10/90) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu”[ii] 

Komisyon, 12.10.1995 tarihli “Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) Raporu”, Meclis Başkanlığına sundu.[iii]   

Rapor 186 sayfa. 1000 adet basıldı. Meclis Genel Kurulunda görüşülemedi. TBMM’nin tozlu raflarında duruyor. Üzerinde “Rapor Görüşülmedi (Hükümsüz)” yazılıdır. 

Faili meçhul siyasal cinayetler Raporu sonsuzluk politikasına teslim edildi. Tozlu raflara konuldu ve sonsuza gönderildi. Kaçınılmazlık politikası gereği Rapor yok…

Faili meçhul siyasal cinayet; “siyasal düşüncesinden ötürü cinayet eylemine kurban gidenleri veya siyasal nedenden dolayı gerçekleştirilen cinayet eylemlerinin faillerinin bilinmemesi hali” olarak tanımlanmıştır. 

Sonuç olarak Komisyon  en çok zararın “hukuka” olduğunu belirtiyor. Rapor devlet hakimiyetinin kurulmasını şart görmektedir:

“…Devletin vatandaşın Anayasal hakkını tüm kuruluşları ile teminat altına aldığını göstermesi gerekmektedir. Seçilmişler kendilerinden beklenilen sorumluluk duygusuyla hareket ederek, Devletin kurumlarına hâkim olmalı Devletin içerisinde bulunduğu izlenimi komisyonumuzca tespit edilen birtakım odakların devlet içerisinden temizlenmesi ve hukuk kurallarının hâkim kılınması için otoriteyi eline almak zorundadır. Bu yapılmadığı takdirde komisyonumuzun çalışmaları sırasında karşımıza çıkan odaklar Devlete hakimiyetlerini devam ettirecekler ve hukuka aykırı davranışlarını devam ettireceklerdir.

Şu bilinmelidir ki; hukuk devletlerinde hukuk dışı hiçbir oluşumdan medet umulmaz ve ortaya çıkan her türlü hukuk dışı oluşumda fark edildiği anda ortadan kaldırılması gerekmektedir. Eğer hukuk devletinin yetkili kuruluşları hukuk dışı oluşumların faaliyetlerinin devam ettirilmesine göz yumarlarsa bundan en fazla zararlı çıkacak hukuk devletidir.”

Akılda kalsın. Unutulmasın…

05 Mart 2023 tarihinde Bursaspor-Amed Beyaz Grup futbol maçında  tribünlerde "Beyaz Toros" ve "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım pankartları açılmıştı.

Maçta çıkan olaylar ve kamuoyunda tepki çeken görsellerin stada sokulmasında ihmali görülen kamu görevlileri hakkında Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmıştı… Acaba soruşturma ne oldu?  Failleri kimler? Yoksa failleri meçhul müdür?

Bursa’da oynanan maçta pankartları açılan “Beyaz Toros” ve “Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım” Susurluk kazasının kalıntılarıdır.

Beyaz Toros aydınlatılmamış faili meçhul siyasal cinayetlerin polis aracı süsü verilmiş suç aracıdır.

Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) ve Susurluk Raporlarındaki bilgiye göre; Raporda adı geçen (Yeşil Kod“siyasal cinayetlerin” faillerindendir ve devlet tarafından kullanılmıştır.

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar…

Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır?

Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak? 

Önce soralım; faili meçhuller neden bu kadar çok ve ne zaman, neden bu kadar çoğaldılar?

Bir yanda faili meçhuller var.

Hemen yanı başında faili meçhul siyasal cinayetler…

Ve ikisinin tam ortasında “Beyaz Toroslar...”

-----

[i] Tiranlık Üzerine. Timoty Snyder. Olvido Yayın. 4 Bası 2018.

[ii] Dönem: 19- Yasama Yılı: 5, TBMM S. Sayısı 897.

[iii] Esas No: 10/90. Sayı No: A.01.1.GEÇ/300-554

/././

Metro İstanbul duyurdu: Taksim metro ve füniküler hattı, Valilik kararıyla kapatıldı

İstanbul Valiliği'nin kararı ile M2 Hacıosman metrosunun Taksim durağı ve Taksim-Kabataş füniküler hattı kapatıldı. 

İstanbul'da metro seferlerine düzenleme: İki durak arasında ücretsiz İETT seferleri başlıyor

Metro İstanbul'dan yapılan açıklamada Valilik kararıyla M2 Hacıosman metrosunun Taksim durağı ve füniküler hattının kapatıldığı belirtildi. 

Metro İstanbul'dan konuya ilişkin olarak yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"İstanbul Valiliği'nin aldığı karar doğrultusunda bugün ikinci bir duyuruya kadar;

- M2 Yenikapı-Hacıosman Metro Hattımızın Taksim istasyonu ve
- ⁠F1 Taksim-Kabataş Füniküler Hattımız işletmeye kapatılmıştır.

Araçlarımız Taksim istasyonunda durmayarak seferine devam edecektir."

Kazancı anmasına "yasak"

Kapatma kararı ardından Taksim'e polis barikatları konulduğu görüldü. Taksim 1 Mayıs İnisiyatifi'nin 1977 ve 1989'ta hayatını kaybedenleri anmak için yapmak istediği Kazancı Anması'na izin verilmeyeceği belirtildi. İnisiyatiften yapılan açıklamada anmanın yapılacağı belirtildi. 

https://www.dailymotion.com/video/xa7590u

***

Çağrı cazip ama şartı var: Hukuk, istikrar, hukuk, istikrar!..-Yalçın Doğan- 

Celal Bayar’ın Amerika gezisi; Türkiye’ye Amerikan üsleri, Amerikan füzeleri, ekonomide, orduda, dış politikada Amerika’ya bağımlılık olarak geri döndü, yabancı sermaye getirmedi. Demokrat Parti örneği bugün için iyi bir ders. İlan edilen program ekonomik açıdan cazip ama cazibeden önce hukuka güvenin sağlanması gerek.

3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1954'te ABD Kongresi'nde

Demokrat Parti iktidarında (1950 - 1960) Cumhurbaşkanı Celal Bayar, tarihte ender görülen resmi bir gezinin kahramanı!..

1954 yılında Demokrat Parti “Yabancı Sermaye Kanunu” çıkartıyor, kanunu Amerika hazırlıyor.

Bir anlamda ekonomik bağımsızlığı temsil eden böyle önemli bir yasayı hazırlayan Amerika “bonus olarak” Bayar’ı Amerika’ya davet ediyor.

Yasa 18 Ocak 1954 günü Meclis’te kabul ediliyor, Bayar aynı gün Amerika’ya hareket ediyor. 18 Ocak’ta başlayan gezi 27 Şubat’ta sona eriyor. 28 gün süren böyle resmi bir gezinin benzeri yok.

Bayar, Amerika’da kentten kente dolaştırılırken, kendisine altın anahtarlar, hukuk doktorası, liyakat nişanı, şeref madalyası armağan ediliyor. Ziyareti izleyen dönemin anlı şanlı yazarları, isim vermiyorum, hayalleriniz yıkılır, vıcık vıcık yazılarıyla geziyi öve öve bitiremiyor.

DP iktidarı Bayar’ın Amerika gezisini “milli gurur” ilan ediyor, yurda döndüğü gün okullar ve devlet daireleri Bayar’ı karşılamak amacıyla tatil ediliyor.

Birkaç yatırım, asıl anlaşmalar

Sen neymişsin be Yabancı Sermaye Yasası!..

Yabancı sermayeye vergi bağışıklığı, yurt dışına kar transferi, çalışanlara sigorta kolaylıkları, yer seçimi önceliği gibi imtiyazlar tanınıyor. İktidarla ilişkileri fıstık gibi!..

Sonuç?...

O kadar imtiyaz ama...

İki kibrit fabrikası, turizm ofisleri, iplik fabrikası, kimya sanayi ve zincir market MİGROS, belki bir iki yatırım daha.

Türkiye yabancı sermaye beklerken, Amerika büyük siyasi ödünler kopartıyor.

İkili anlaşmalar, Amerikan Üsleri, Türkiye’ye ilk füzelerin girişi, bazı tarım anlaşmaları, komşu ülkelerle Amerika’nın katıldığı anlaşmalar bu yasadan sonra.

AKP’nin yabancı sermayesi

DP örneğini hatırlamanın sebebi var.

Üç gün önce yandaş basın yine davul zurna çalıyor:

“-Yabancı yatırımın adresi Türkiye olacak,

-Uluslararası yatırımcılara vergi müjdesi,

-Yabancı yatırıma süper teşvik.”

“Adres” gerçekten Türkiye olacak mı?..

AKP, yabancı sermayeyi çekebilmek amacıyla bir adım atıyor.  

İstanbul Finans Merkezi’nde (IFM) faaliyet gösteren firmaların Türkiye’ye getirmeden yurt dışına sattıkları mallarda yüzde 50 oranındaki vergi indirimi yüzde 100’e çıkartılıyor, yani hiç vergi yok.

Yönetim merkezlerini İFM’ye taşıyan firmaların yurt dışı kazançları 20 yıl Kurumlar Vergisi’nden muaf tutuluyor. Burada çalışacak personele özel ücret istisnaları getiriliyor.

İmalatçı- ihracatçıların vergi oranı yüzde 20’den yüzde 9’a indiriliyor. Sadece ihracat yapanlara vergi oranı yüzde 14 olarak belirleniyor.

Yurt dışındaki döviz

Bu girişimin başka bir amacı, AKP’nin 2008’de denediği formül:

Yurt dışında yaşayanların birikimlerini ülkeye getirmeleri teşvik ediliyor. Getirecekleri yurt dışı kaynaklı gelirden, yani dövizden yirmi yıl boyunca vergi alınmayacağı ilan ediliyor. Bu kişilerin Veraset ve İntikal Vergisi yüzde 1 gibi sembolik orana düşürülüyor.

Yeter ki, dövizlerini Türkiye’ye getirsinler!..

Birinci soru şu:

Türk firmalar yurt dışına taşınırken yabancı sermaye gelir mi?..

İkinci soru ise:

Yurt dışında yaşayan Türkler birikimlerini (dövizlerini) yurda getirir mi?..

Hukuk, hukuk, hukuk

Her iki sorunun ortak iki şartı var.

1-Ekonomik istikrar, düşük enflasyon, ekonomiye güven.

2-HUKUKA GÜVEN!..

Hem doğrudan yabancı sermayenin...

Hem yurt dışındaki Türklerin dövizlerini yurda getirmelerinin vazgeçilmez iki koşulu bu.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi sermaye, kendini güvende hissettiği bir hukuk sistemi arar, o güven yoksa, para da yok.

İlan edilen program ekonomik açıdan cazip.

Ama, o cazibeden önce...

Hukuka güvenin sağlanması gerek.

1954’te neden gelmedi?

Yabancı sermaye yasası 1954’te bekleneni neden vermiyor?..

1955’ten sonra ekonomik ve siyasi istikrar kayboluyor.

O istikrarsızlık 1958’de anormal bir devalüasyona yol açıyor, dolar 2.80 TL’den yüzde 220 gibi akıl almaz bir devalüasyon oranıyla 9 liraya yükseliyor.

Celal Bayar’ın Amerika gezisi; Türkiye’ye Amerikan üsleri, Amerikan füzeleri, ekonomide, orduda, dış politikada Amerika’ya bağımlılık olarak geri dönüyor, yabancı sermaye getirmiyor.

Demokrat Parti örneği bugün için iyi bir ders.

Ekonomik istikrar için “senden - benden” ayrımcılığı değil liyakat, şeffaflık, düşük enflasyon, gelir dağılımında adalet, adil bir yönetim...

Demokrasi ve...Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü!..

İçeriden yurt dışına giden sermayeye de...

Dışarıdan beklenen sermayeye de...

HUKUK, HUKUK, HUKUK!..

/././

Moralinizi bozmak istemem ama İstanbul “o yer” değil -Mehmet Y.Yılmaz-

Yabancı sermaye hukuki güvence arar, öngörülebilir bir hukuk düzeni ister. Paralarını pullarını toplayıp İstanbul’a taşınacaklar, bir sabah kalktıklarında savcı kararıyla mallarına mülklerine el konulmayacağını bilmek isterler. Yoksa yerli ve milli iktidarımız, yerliye başka yabancıya başka hukuk uygulamayı mı tasarlıyor?
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde düzenlenen Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı'nda

Haberlere bakılırsa memleketimizi yönetenler tatlı bir telaş içindeler.

İsrail ve ABD’nin, İran’ı devirme hevesiyle birlikte Türkiye için yeni bir fırsat penceresi açıldığını düşünüyorlar.

Bunun için bir dizi önlem alınacağı da açıklandı. Vergi avantajlarından tutun da İstanbul Finans Merkezi’ne taşınacak şirketlere 20 yıl boyunca vergi muafiyeti sağlamaya kadar bir dizi önlem.

Yöneticilerimizin şu ya da bu nedenle Türkiye’nin menfaatini de düşünmeye başlamaları iyi bir şey tabii.

Ancak doğrusunu isterlerse kendilerine önerim o kadar ümitli olmamalarıdır.

İstanbul Finans Merkezi denilince hep yazıyorum: İstanbul, küresel finans merkezleri endeksinde AKP iktidarının ilk yıllarında iyi bir durumdaydı, ne zaman ki Reis “hukuk falan da neymiş” diye aklından geçirmeye başladı, o iş yattı.

Yabancı sermayenin derdi bir ülkenin demokrasi olması falan değildir.

Öyle olsaydı Çin, Arap Emirlikleri falan bu kadar yabancı yatırımcı ve şirketi çekemezdi.

Demokrasi aramıyor olmaları anlaşılabilir bir şey. Ne kadar az demokrasi olursa, yabancı sermaye için yapılacak olanlara itiraz edenlerin sesi o kadar az duyulur.

Zaten bizim demokrasi derdimizden el oğluna ne?

Ancak unutulan şey şu ki yabancı sermaye hukuki güvence arar.

Öngörülebilir bir hukuk düzeni ister, ki hangi adımı atabileceğini hangisini atamayacağını bilsin. Sadece kendisi değil, rakipleri için de öngörebilir olması gerekir.

Türkiye maalesef hukuki öngörülebilirlik konusunda sınıfın en tembel çocuğundan daha kötü.

Paralarını pullarını toplayıp, İstanbul’a taşınacaklar, bir sabah kalktıklarında savcı kararıyla mallarına mülklerine el konulmayacağını bilmek isterler.

Yoksa yerli ve milli iktidarımız, yerliye başka yabancıya başka hukuk uygulamayı mı tasarlıyor?

Bu da mümkün tabii!

Öte yandan İstanbul eskisi gibi bir çekim merkezi değil.

Bir kere neşesini yok ettiniz. Hadi diyelim ki yabancılar kendi aralarında eğlenmenin yolunu bulurlar.

Ev kiraları, ev fiyatları Avrupa’nın önde gelen merkezleriyle yarışıyor. Gıda enflasyonu çıldırmış durumda. Trafik sorununu vs. geçiyorum.

Şirketinin merkezini İstanbul’a taşımak isteyenlerin iki, belki de üç kere düşünmelerine neden olacak bir şey bu.

Türkiye, 2025 yılı başı itibarıyla Speedtest verilerine göre dünyada internet hızında 101. sırada. Mobil internet hızımız dünyada 60.

Birleşik Arap Emirlikleri geniş bantta dünya ikincisi, mobilde dünya birincisi. Valilerin; bakanların keyfine göre internette bant daraltılması da söz konusu değil.

Yani hayallerinizi yıkmak istemem ama İstanbul, şirket merkezlerini taşımak için pek matah bir yer sayılmaz.

Memleketi önce biz vatandaşlar için yaşanabilir ve öngörülebilir hâle getirirseniz, zamanla yabancı sermayenin de gelmeye istekli olacağını görürsünüz.

***

Nutuk atmak iyi de yetmez!

Anayasa ve kanunlar yazılırken kimsenin aklına günün birinde ilk derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını sallamayacakları gelmemiş. Bu durumda AYM Başkanı’nın bir köşede, “Kararlarımı uygulamıyorlar” diye içli içli ağlamasını beklemiyoruz elbette ama hiçbir şey yapmadığını da görüyoruz…
AYM Başkanı Kadir Özkaya

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kuruluşunun 64. yılı kutlanıyor.

Âdettendir, böyle günlerde yetkililer açıklamalar yaparlar. 64 yılı deviren kurumun Türkiye’nin tarihindeki öneminden, başarılarından falan dem vururlar.

Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya da bu nedenle bir mesaj yayınladı,

“Mahkememiz, bireysel başvuru mekanizmasıyla da bireyin hak arama özgürlüğünün en etkili güvencelerinden biri hâline gelmiştir. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesi, hak ve özgürlüklerin yaşayan koruyucusu durumundadır” dedi.

Kusura bakmasın ama olaylar, hiç de öyle söylediği gibi olmadığını gösteriyor.

Seçilmiş milletvekili Can Atalay hakkında bir karar verdiler; mahkeme umursamadı bile.

Sadece mahkeme değil, TBMM Başkanı falan da sallamadı.

AYM, Can Atalay ile ilgili kararın “yok hükmünde olduğuna” karar verdi ama Mahkeme Başkanı, TBMM Başkanı’na bu kararı TBMM’de okutturup, milletvekilliğinin düşürülme kararını geri aldırtamadı.

AYM, Tayfun Kahraman için iki kere hak ihlali kararı verdi, Kahraman hâlâ hapiste.

Başkan Bey, mahkemenin “hak arama özgürlüğünün en etkili güvencesi” olduğunu söylüyor ama boşa konuşuyor.

Şimdi diyeceklerdir ki şu kadar ihlal kararı verdik, bunun yüzde bu kadarı uygulandı, demek ki hak arama özgürlüğünün teminatıyız.

Konu özgürlükler olduğunda yarım hamilelik olmuyor.

İstatistik diye söylenen rakamların her biri bir insanın hayatı.

Hukuksuzluğun somutlaşmış hali.

Şu kadar karardan sadece bu kadarı uygulanmıyor diye mahkeme görevini yerine getirmiş sayılmaz.

Denilebilir ki AYM Başkanı ne yapsın, Anayasa ve kanunlar yazılırken kimsenin aklına günün birinde ilk derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını sallamayacakları gelmemiş.

Evet bu doğru.

Ama görülüyor ki 12 Eylül darbecilerinin bile aklına gelmeyen,  memleketin siyasal İslamcıları için rutin uygulama olmuş,

Bu durumda AYM Başkanı’nın bir köşede, “Kararlarımı uygulamıyorlar” diye içli içli ağlamasını beklemiyoruz elbette.

Ama hiçbir şey yapmadığını da görüyoruz.

Cumhurbaşkanı’nı, Adalet Bakanı’nı, HSK yetkililerini, Yargıtay Başkanı’nı sıkıştırıyor mu?

Onları ziyarete gidip, çıkışta AYM kararlarının uygulanmamasının kabul edilemez olduğunu bıkmadan tekrarlıyor mu?

Hakları ihlal edilenleri hapishanede ziyaret edip, kararları uygulamayanları mahcup ediyor mu?

Bu işler sadece demeç vererek olmuyor.

O makam size ait olduğuna göre, makamın gereklerini yerine getirmek ve mahkemenin etkilerine sahip çıkmak boynunuzun borcu olmalı.

Yoksa böyle yazılı açıklamalarla hak ve özgürlükler korunmuyor.

/././

9 maddede Gülistan Doku soruşturması -Eray Özer- 

Gülistan Doku soruşturmasında öyle çarpıcı bilgiler var ki, bu bilgilerin nasıl olup da bunca yıl sümenaltı edildiğine insan inanamıyor. İstedim ki, muhabir arkadaşların haberleştirdiği bu bilgileri tek bir başlıkta bir araya toplayayım. Ortaya dokuz maddelik bir liste çıktı...

Bir dizi izliyorum şu aralar.  İsmi “Mare of Easttown”. Kate Winslet başrolde döktürüyor. Bir polisiye ama dramatik yanı da güçlü. En etkileyici yanı da hayata tutunmaya çalışan insanların, en çok da kadınların hikayesini anlatması.

Evlatları için çırpınan, onları korumak için her şeyi göze alan kadınlar var dizide. Yorgun ama yılgın olmayan kadınlar. Toplumu saran çürümeye meydan okuyorlar. İsyan ediyorlar. İnat ediyorlar.

Tıpkı Gülistan’ın ablası Aygül Doku gibi. Dimdik, belli ki yorgun ama kararlı bir inatla kardeşinin katillerinin peşine düşen Aygül Hanım’ı izlerken dişlerimi sıkıyorum. “Uyandırmaya kıyamadığım” diye bahsediyor, mezar yerini bile bilmediği kardeşinden. “Bize yardım ettiğini sandğım insanlar meğer katillermiş” dediğinde uyuşuyor zihnim.

Gülistan Doku 5 Ocak 2020’de kayıplara karıştı ve bir intihar vakası olarak geçti kayıtlara. Şimdi dosyası yeniden açıldı ve bu kez güçlü deliller var. Konuyla ilgili çok sayıda haber yapıldı, yapılıyor. İstedim ki, bu haberlerde bahsi geçen delilleri derli toplu listeleyeyim. Haberlerde parça parça okuyunca güçlünün nasıl bir küstahlıkla hareket ettiğini tam anlamıyoruz çünkü. Bir arada okuyunca insan ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırıyor.

gülistan doku

  1. SIM kart meselesi

Soruşturmanın en acayip aşamalarından biri bu SIM kart meselesi. Şöyle: Gülistan kaybolduktan bir süre sonra ablası Aygül Doku “Yahu,” diyor “Biz Gülistan’ın SIM kartını bir telefon bayisine gidip niçin çıkartmıyoruz? Belki içinden bir delil çıkar.” Kart annelerinin üstüne olduğu için rahatça çıkarıyorlar. Yine ablasının verdiği bilgiye göre kartı çıkarır çıkarmaz valilikten kendilerine ulaşıyorlar: “Siz ne yaptınız?” diyerek… Vali aileyi makamına çağırıyor ve kartı istiyor. Gerekçesi; “Siz şimdi çok beklersiniz savcılıkta kartın incelenmesi için. Bana verin, biz süreci hızlandıralım.” Ne bir resmi tutanak tutuluyor ne başka bir şey. Sadece sonradan abla savcılığa dilekçe veriyor, “Ben SIM kartı teslim ettim” diye.

  1. Gülistan’ın SIM kartı Ankara’dan baz veriyor

SIM kart valiye teslim edildikten sonra Gülistan’ın telefonu Ankara’dan baz veriyor. Zaten bugün soruşturmayı yürüten Tunceli Başsavcısı da bu soruşturmada dikkatini ilk çeken şeyin Gülistan’ın telefonunun kaybolduktan üç gün sonra Ankara’dan baz vermesi olduğunu söylüyor.  Soruşturma derinleşince anlaşılıyor ki, SIM kart Ankara’da meslekten ihraç edilmiş bir polise verilmiş. Savcılığa haber bile verilmeden. SIM kartı alan kişi de telefonu açtıktan sonra “Şifremi unuttum” seçeneğini kullanarak Gülistan’ın sosyal medya hesaplarına ulaşmış ve Gülistan’ın hesabından iki hesabı engellemiş. Bu engelleme kısmını valinin savcılık sorgusunda sorulan sorulardan anlıyoruz. Sonrasında bu kişi telefonu uçak moduna almış ve savcılığın tahminine göre toplamda üç saat boyunca veri transferi yapmış. Ayrıca Whatsapp gibi uygulamalardan verilerin bu işlemler esnasında bilerek silinerek bir anlamda temizlik yapıldığı değerlendiriliyor.

  1. Validen SIM kartı kullanan kişiye 30 bin TL

Şu an tutuklu durumdaki eski Tunceli Valisi, SIM kartı gönderdiği kişiye kartın Ankara’da baz vermesinden bir ay sonra 5 bin TL göndermiş. 7 Şubat 2020 tarihinden söz ediyoruz. Asgari ücret 2300 küsur lira. Bugünle kıyaslasak 100 bin lira civarı bir para demek bu. Bir ay sonra bir o kadar daha göndermiş. 1,5 sene sonra Kasım 2021’de bu defa 20 bin lira göndermiş. Kaba hesap bugünün parasıyla 500 bin lira gitmiş SIM kartın üzerinde işlemler yapan bu insana.

gülistan doku

  1. Hastane kayıtlarının silinmesi

Tutuklananlar arasında bir başhekim de var. Tunceli Devlet Hastanesi’nin o dönemki başhekimi bu kişi. Çünkü polis kayıtlarına göre Gülistan Doku adına 31 Aralık 2019’da sabah saat 09.09’da devlet hastanesine kayıt yaptırılmış. Fakat hastane kayıtlarında bu giriş görünmüyor. Yani kayıtlar silinmiş. Zaten başhekim de ifadesinde “Silinmiştir” diyor ama topu yazılımla ilgilenen şirkete atıyor. Tarihin Gülistan’ın kaybından 5 gün öncesi olmasına dikkat! Bu gelişmeler üzerine hastaneden başka isimler de gözaltına alındı.

  1. Gizli tanığın söylediği yerde şüpheli bir çukur

Bu da çok acayip bir gelişme. Soruşturmada “Şubat” adı verilen bir gizli tanık var. Bu gizli tanık Gülistan’ın “bir araç içinde öldürüldükten sonra Pertek ilçesine bağlı bir köyün girişinde, mezarlığa yakın bir bölgede bulunan türbenin yanındaki büyük ağacın altına gömüldüğü” bilgisini vermişti. Yine gizli tanığın ifadesine göre Gülistan’ın bedeni 1-2 yıl sonra buradan çıkarılıp başka yere gömülmüştü. Bunun üzerine sözü geçen alanda araştırma yapan jandarma bahsedilen bölgede gerçekten de bir insanın gömülmüş olabileceği bir çukur tespit etti. Hazırlanan raporda ilgili jandarma personeli şu ifadeleri kullandı: “Tespit ettiğim boşluğa bir şahsın gömülüp belli bir süreden sonra çıkarıldığı, bu sürenin yaklaşık 1-2 yıl arasında olabileceği; boşluğa cesetle birlikte sırt çantası tarzında bir cisim ve silahın da gömülmüş olabileceği, boşlukta meydana gelen oksitlenmenin bu sebeple oluştuğu değerlendirilmektedir.” Aynı çukurda bir pet şişeyle siyah poşet parçası da bulundu. Ceset emaresineyse rastlanmadı

6. Beş yıldızlı otelde konaklama

Gülistan’ın kaybolduğu esnada arasının bozuk olduğu, buna rağmen bir gece önce evine gittiği bir erkek arkadaşı var. Bu kişi aynı zamanda Rusya vatandaşı. Gülistan kaybolduktan sonra Rusya’ya gidiyor. Tunceli’deki üvey babası daha sonra verdiği ifadede, oğlu Rusya’dayken valinin isteği üzerine Türkiye’ye döndüğünü, daha sonra ailecek Antalya’da beş yıldızlı bir otele yerleştirildiklerini ve bu otelde hiçbir kayıt yaptırmadan üç ay boyunca konakladıklarını söylüyor. Bu öyle bir konaklama ki, aileyi görmek isteyen misafirler gelip gidiyor mesela. Sonra onlarla beraber bir de polis kalıyor otelde. Onun da misafirleri gelip gidiyor. Öyle kısa bir süre filan da değil. Toplamda üç ay kalıyorlar burada. Zarfla validen para geliyor. İnanılır gibi işler değil.

gülistan doku

  1. “K Noktası” meselesi ve delil karartma şüphesi

Memleketimizde yaygın ve medyaya da fena halde sirayet etmiş bir alışkanlık var: Bir bilgi biri tarafından yanlış yazılıyor. Sonra bir daha kimse “Ya burada bir yanlış ifade olabilir mi” demiyor. Tutuklanan valiye savcılık sorgusunda “K Noktası” kameralarının değişimiyle ilgili bir soru soruldu. Sonra bu K Noktası “kör nokta” diye yazıldı, bu bilgi de aldı başını gitti. Oysa “K Noktası” kör nokta demek değil. “Koruma Noktası” demek. Hatta aslında literatüre göre “Keşif ve Gözetleme Noktası” demek. Yani bir şehrin belli noktalarını daha yüksekten gören, daha geniş bir alanı gözetleme imkanı sunan noktalar… Bu kullanımı başka haberlerde de görüyoruz. Mesela bir haberden alıntılayayım: “Tunceli'de polis özel harekat koruma noktasına (K noktası) PKK'lılar tarafından taciz ateşi açıldı.” Keza başka bir kamu raporunda hedeflerden bahsederken şöyle kullanılmış: “2008 yılı sonuna kadar K noktası ve diğer koruma noktalarının ihtiyaca cevap verecek şekilde modernizasyonu sağlanacaktır.”

Zaten savcının valiye sorduğu soru da “kör nokta” anlamını saçma hale getiriyor. Şöyle diyor savcı sorusunda: "Gülistan Doku köprüde ve barajda aranırken neden tüm şehri tepeden hakim gören ve Gülistan'ın akıbetini aydınlatmaya yarayabilecek olan K noktalarındaki kamera kayıtları alınmadığı gibi, iki gün sonra da değiştirilmesine karar verildi? Bu kararı kim verdi, talimatı veren kimdir?" 

Sorudan meseleyi de anladınız. ASELSAN’dan bir görevli Gülistan kaybolduktan sadece iki gün sonra K Noktası kameralarının değiştirilmesi talebiyle 155’i arıyor. Emir nereden ve kimden geldi, savcılık bu bilgiye ulaştıysa da biz henüz bilmiyoruz. Ama çok şüpheli bir karar olduğunu vurgulamaya gerek yok. Ayrıca bir tuhaflık daha var. Gülistan’ın son tespit edildiği köprüyü gören kameranın aslında o yönü görmediğine dair 17 Ocak’ta bir tutanak düzenleniyor ve tutanakta deniyor ki; “kamera üniversiteyi gösteriyordu”. Oysa öyle değil. Sanki kamera görüntülerini yok eden birileri sonradan sorun çıkmasın diye işi tutanağa dökmüş gibi.

gülistan doku

  1. HTS kayıtları

HTS kayıtları da önemli. Yani telefonun kullandığı baz istasyonlarından yaklaşık konum tahmini. Bu kısım karmaşık ve uzun. Şöyle özetleyebiliriz: Gülistan’ın telefonundan son alınan sinyallere göre en son Sarı Saltuk Viyadüğü ve buradaki köprüde baz veriyor. Sonra sinyal kesiliyor. Bu bölgede aynı günün akşam saatlerinde üç kritik ismin telefonu sinyal veriyor: Valinin oğlu, onun şimdi Amerika’da bulunan ve cinayetle ilişkisi soruşturulan arkadaşı ve bir de valinin koruması. Ayrıca Gülistan’ı öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan bir de İl Özel İdaresi çalışanı var. Onun telefonu Gülistan’ın telefonundan sinyallerin kesildiği saatlerde viyadük civarından baz veriyor.

  1. PTS kayıtları

Bir de PTS yani “Plaka Tanıma Sistemi” kayıtları var. Basına yansıyanlara göre 5 Ocak’ta, yani Gülistan’ın kaybolduğu gün valinin oğlu ve Amerika’ya kaçan arkadaşı PTS’yle aynı araçta tespit ediliyor. Üstelik viyadüğün olduğu bölgede. Akşam saatinde de viyadükten Pertek’e, Gülistan’ın ilk gömüldüğü öne sürülen bölgeye gidiş kayıtları yok ama ilginç bir şekilde şehre giriş kayıtları var. Yani araç için Pertek yönüne çıkış kaydı dosyada görünmüyor; buna karşılık 22.07’de kente giriş kaydı var. Bu da savcılığın ‘çıkış kaydı neden yok?’ sorusunu sormasına yol açıyor.

NOT: İsimleri bilerek dahil etmedim yazıya. Üst üste isimler yığılınca okumak zorlaşıyor, kim kimdir karışıyor. O yüzden bir liste halinde yazıda ismi geçenleri ve tutuklu yargılanma gerekçelerini buraya aldım.

Tuncay Sonel (Dönemin Tunceli Valisi): Tutuklandı. Gerekçe, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme; bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme veya erişilmez kılma; kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme veya yayma; resmî belgeyi bozma, yok etme veya gizleme.

Mustafa Türkay Sonel (Tuncay Sonel’in oğlu): Tutuklandı. Gerekçe nitelikli cinsel saldırı ve kasten öldürme.

Umut Altaş (Türkay’ın arkadaşı): ABD’de firari. Suça karıştığı değerlendiriliyor.

Erdoğan Elaldı (Dönemin İl Özel İdare personeli): Tutuklandı. Gerekçe kasten öldürme.

Gökhan Ertok (Meslekten ihraç eski polis): Tutuklandı. Suç delillerini yok etme/gizleme.

Şükrü Eroğlu (Tuncay Sonel’in koruma polisi): Tutuklandı. Gerekçe suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme.

Çağdaş Özdemir (Eski Başhekim): Tutuklandı. Gerekçe resmi belgeyi bozmak, gizlemek veya yok etmek.

Zeynal Abakarov (Gülistan’ın eski erkek arkadaşı): Tutuklandı. Gerekçe suç delillerini gizleme ve yok etmek.

Engin Yüceer (Zeynal’ın babası, eski polis): Tutuklandı. Suç delillerini gizleme ve yok etmek.

/././

GKRY lideri Hristodulidis açıkladı: Erdoğan'ı AB Zirvesi'ne davet ettik, reddetti .

hristodulidis

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, 23-24 Nisan'da Güney Kıbrıs'ta yapılan AB Gayriresmi Zirvesi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı davet ettiklerini ancak Erdoğan'ın daveti reddettiğini açıkladı. 

Yunan SKAI TV'ye konuşan Hristodulidis, Güney Kıbrıs'ın AB Dönem Başkanlığı'nı "Ankara ile aradaki boşluğu kapatmak için kullanma" çabaları olduğunu ileri sürerek buna karşın Türk yetkililerin adada düzenlenen üst düzey zirvelere katılma konusunda dirençli olmaya devam ettiğini söyledi. 

Türkiye ile yakın bağları olan çeşitli AB üyesi devletlerden arabulucuların da Türkiye'yi GKRY'deki zirveye davet etme sürecine dahil olduğu öğrenildi. Bunun sebebi, resmi bir davet yapılmadan önce Ankara'nın ilgisini ölçerek kamuoyu önünde bir reddedilme durumunun önüne geçmekti.

*** 

T-24




 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -27 Nisan 2026-

Kara (harekâtı) göründü!-Akdoğan Özkan-  '2003 Irak İşgali’nden bu yana bölgeye en büyük yığınağı yapan ABD ordusunun bu güçlendirilmiş ...