BİRGÜN "Köşebaşı"-18 Haziran 2026-


Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur -Feray Aytekin Aydoğan

Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. Halkın, emekçilerin payına düşen de daha fazla yoksullaşma, güvencesizleştirilme, kamusal hakların daha da fazla budanması oldu.

Eğitim başlığı altında her kalkınma planında ana hedef özel okul oranının artırılmasıydı. Son kalkınma planında da kamu okullarının kapatılması, dönüştürülmesi öne çıkarılan maddelerdendi.

Yalnızca son bir yılda 1775 devlet okulu kapandı. 348 yeni özel okul açıldı.

Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin 2014’te taban maaş hakkı ellerinden alındı. Öğretmen emeği sömürüsü ile birlikte 2014 sonrası özel okul sayıları devasa oranlara ulaştı.

Devlet okullarının sayısı azaltılırken özel okullar zirve sayılara yükseldi. Okul öncesinde özel öğretimin oranı yalnızca son bir yılda yüzde 36’dan yüzde 41’e fırladı. Liselerde ise bu oran yüzde 24,81’e yükseldi. 2001-2002’de 1887 özel okul varken 2024-2025’te bu sayı rekor artışla 14 bin 700’e ulaştı. 2002-2003’te özel okul oranı yüzde 2 olurken 2024-2025’te yüzde 19,85’e yükseldi. Artık 5 okuldan 1’i özel okul.

***

2002-2003’te özel okullarda çalışan öğretmen sayısı 25 bin 180 iken 2025’te öğretmen sayısı 177 bin 738’e dek ulaştı. On binlerce öğretmen açlık, yoksulluk sınırı altında güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm ediliyor. İdeolojik, politik hat adım adım adım işletiliyor. Özel okul patronları rantlarına rant katsın eğitim kamusal hak olmaktan çıkarılsın diye tüm çabaları.

Mülakat mağduru, atama bekleyen öğretmenlere, öğretmensiz bırakılan öğrencilere cevap olarak “Bütçe yetersiz” dediler. Teşvik, destek adıyla özel okul patronlarına ise kamu kaynakları sınırsızca aktarıldı. Yalnızca 2014-2016’da özel okul patronlarına toplamda 1 milyar 695 milyon TL verildi. Kamu kaynaklarının sınırsızca aktarımı teşviklerle de sınırlı kalmadı. KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, arazi tahsisi, vergi indirimi, sigorta primi işveren hissesi desteği, faiz veya kâr payı desteği adıyla ne istedilerse verdiler.

***

Öğretmenler şimdi eylemde, açlık grevinde. Yaşamı boyunca eğitim emekçileri, öğrencilerimizin eğitim hakkı mücadelesini kesintisiz sürdüren Eğitim Sen Başkanı Kemal Irmak yere yatırılarak, darbedilerek, ters kelepçe ile gözaltına alındı. Taban maaş hakkı, öğretmen hakları mücadelesi veren Öğretmen Sendikası Başkanı Eren Edebali ters kelepçe ile gözaltına alındı. Hakları için mücadele eden öğretmenler, öğretmenlerin sesine ses olmak için gelenler gözaltına alındı.

O ters kelepçeler onların utancı bizim onurumuzdur, dayanışmamızdır.

Öğretmenler hak mücadelesini sürdürürken hiçbir açıklama yapılmadan proje okul görevlendirme takviminde değişiklik yapıldı.

Proje okullarına yönetici ve öğretmen görevlendirmelerinin 16 Haziran’dan itibaren açıklanacağı 26 Haziran’da da tebligat ve ilişik kesme işlemlerinin yapılacağı açıklanmıştı. Proje okullarına yönetici görevlendirmeleri açıklandı ancak öğretmen görevlendirmeleri 26 Haziran’a karne sonrasına ertelendi. Geçtiğimiz eğitim yılında proje okullarında fiili öğretmen sürgünleri dalga dalga eylemlere dönüşmüştü. Proje okullarda yaşanılanlar ve proje okul yönetmeliği değişikliği birlikte düşünüldüğünde öğretmen görevlendirmelerinin açıklanmaması öğretmenler, öğrenciler ve veliler için yeni soru işaretleri anlamına geliyor.

Özel okul öğretmenlerinin de mülakat mağduru öğretmenlerin de proje okulu öğretmenlerinin de meselesi hepimizin tüm öğretmenlerin meselesidir.

Öğretmenlerin birlikte mücadelesi öğretmenlik mesleğini yaşatma mücadelesidir. Öğretmenlerin birlikte mücadelesi; öğretmenlik mesleğini, adaleti, liyakati, öğrencilerimizin kamusal, bilimsel eğitim hakkını yaşatma mücadelesidir.

Ve bu mücadele mutlaka kazanacak.

/././

Cepeda’nın zaferi tüm Latin Amerika’yı etkiler -İbrahim Varlı- 

Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağın eline geçerken gözler solun son kalelerinden biri olan Kolombiya’da. Pazar günkü seçime dair konuşan Kolombiyalı aktivist Capote, aradaki farkı kapatan solcu Cepeda'nın kazanmasının tüm Latin Amerika'yı etkileyeceğini kaydetti.


Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağcıların eline geçerken gözler son kalelerden Kolombiya’da. Yüz yıl sonra ilk kez solun geçen seçimde yönetime geldiği ülkede 21 Haziran’da kritik bir seçim var. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun desteklediği solcu Iván Cepeda ile sert güvenlik politikaları vaat eden aşırı sağcı Abelardo de la Espriella hafta sonunda kozlarını paylaşacak.

Trump yönetiminin açık destek sunduğu Espriella devlet başkanlığı seçiminin ilk turunda oyların yüzde 43,7’sini Cepeda ise yüzde 40,9’unu almıştı. Trump ve ekibi ikinci tur öncesinde Espriella için oy çağrısında bulunurken solun sandıktan çıkmaması için açık-örtülü her türlü yola başvuruyor. Seçim Kolombiya’nın güvenlik, barış, ekonomi ve ABD ile ilişkilerde nasıl bir yol izleyeceği konusunda kritik önemde.

HESAPLAR ŞAŞABİLİR

Kolombiya’daki kritik seçimlere dair konuşan Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) Kıtasal Koordinatörü Laura Capote ikinci tura dair net bir tahminde bulunmanın zor olduğunu kaydederek farklı kesimler arasındaki hareketliğin devam ettiğini bunun da ucu açık bir senaryoya kapı araladığını belirtti.

Capote, sağ kanadın adayı Espriella'nın ilk turdaki zaferinin ardından aradaki farkın daha da açılacağı ve Espriella'nın bir şekilde bu yolu çok daha kolay yürüyeceğine dair erken okumaların yapıldığını ancak solun adayı Cepeda'nın kampanyasındaki değişiklikler ve halkın stratejiyi sahiplenmesi sayesinde durumun değişmeye başladığını söyledi. Ülkenin farklı bölgelerinde insanların kendi kendilerine organize ettiği, tabandan gelen girişimlerin Cepeda'yı daha görünür kıldığını ve daha iddialı bir süreç ortaya çıkardığını ifade eden Capote, iyimserliğini koruyor.

MERKEZ SAĞIN OYLARI HEDEF

Birkaç unsuru göz önünde bulundurmak önemli diyen Capote, şunları söylüyor: “Birincisi, oy kullanma yerlerine gidemeyen kişiler. Buralar zaten Cepeda'nın kazandığı bölgeler. Bunlar, iç kesimlerde yer alan ve coğrafi özellikleri, siyasi yapısı ya da silahlı çatışma dinamikleri nedeniyle bazı toplulukların oy kullanma merkezlerine ulaşmasının oldukça zor olduğu bölgeler. Bu nedenle, şu anda Cepeda'nın kampanyasının önceliklerinden biri, insanların oy kullanma haklarını yerine getirebilmelerini sağlamak. Bu çok önemli bir unsur, çünkü ilk turda Cepeda'nın kazandığı birçok yerde sandığa gitmeme oranı oldukça yüksekti.”

Ülkede başkanlık yarışı kıyasıya sürerken aradaki oy farkı azalıyor. İlk turda Sergio Fajardo ve Claudia López gibi adaylara giden merkez oyların kazanılması mücadelesinin yoğunlaştığını söyleyen Capode, ikinci turda bu oyların, ideolojik bir yakınlıktan ziyade, aşırı sağcı aday Espriella'ya duyulan tepki nedeniyle Iván Cepeda'nın tarafına çekilmesinin amaçlandığını kaydetti.

Seçime günler kalırken siyasi atmosferin çok gergin olduğunu ve kutuplaşmanın net bir şekilde görüldüğünü belirten Kolombiyalı aktiviste göre özellikle alt sınıflar, halk kesimleri Cepeda'nın kampanyasını sahiplenmiş durumda.

Sınıfsal farkın kampanyalara da yansıdığına işaret eden Capode şöyle diyor: “Espriella’nın destekçileri büyük lüks araçlarla konvoy yaparken —aralarında daha mütevazı olanlar olsa da— genel olarak ülkenin önde gelen ekonomik çevrelerini arkasına alan, çok para harcanan kampanyalar yürütüyorlar. Cepeda'nın kampanyasında ise toplumun genelini oluşturan sıradan insanların, kazanmak için kampanyayı bizzat sahiplendiği bir süreç yaşanıyor.”

Kolombiya'yı gelecekte nelerin beklediğine yönelik soruya ise şöyle yanıt veriyor capote: “Bir yanda aşırı sağ seçeneği var. Ülkemiz tarih boyunca her ne kadar egemen sınıflar, sağcılar, ulusal burjuvazi ve oligarşi tarafından yönetilmiş olsa da Pacto Histórico'nun ve Cumhurbaşkanı Gustavo Petro'nun zaferinden bu yana geçen son 4 yılda dengelerde bir değişim yaşandı. Önceliğin halk kesimlerine verildiği bir gerçek. Mevcut veriler de bunu kanıtlıyor. Asgari ücretteki artış, açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik rakamlarındaki önemli düşüşler, halk kesimlerinin ve en çok ihmal edilmiş olanların hükümetin önceliği olduğunu gösteriyor.”

KOLOMBİYA YOL AYRIMINDA

Aşırı sağcı Espriella’nın saldırdığı ve tam olarak yıkmak istediği şeyin bu durum olduğunun altını çizen Laura Capote sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tarihsel Pakt’ın değişim projesini destekleyen halk sınıflarını cezalandırarak egemen sınıflara ayrıcalık tanımak istiyor. Ayrıca bununla bağlantılı olarak, ideolojik olarak ABD dış politikasıyla tam bir uyum içinde. Trump'a açık bir hayranlık besliyor ve hatta Benjamin Netanyahu'ya da hayranlık duyuyor. Netanyahu'nun İsrail'de yaptıklarını, kendi ifadesiyle Kolombiya'da yapmak istedikleriyle bağdaştırma niyetinde. ‘Düşman’ olarak gördüğü unsurlara karşı bir yok etme politikası geliştirmek istiyor. Çeşitli fırsatlarda solun kökünü kazımayı ve kendi hükümetine muhalif olan kesimleri bir şekilde ortadan kaldırmayı amaçladığını belirtti. Konuşurken "destripar" kelimesini kullanıyor —bu “içini deşmek" yani "katletmek" anlamına geliyor.”

Seçim sonuçlarının bölgesel etkilerine dair ise Capote şunları ifade ediyor: “Kolombiya şüphesiz tüm bölge ve bölgenin genel siyasi dinamikleri için çok önemli. Bugün ilerici bir hükümete sahip olmamız, bölgesel tabloyu büyük ölçüde değiştiriyor. Kıtanın en büyük üçüncü ekonomisiyiz ve bu durum şüphesiz ülkemizin bölgesel düzeydeki siyasi yönelimlerini de etkiliyor. Bu çerçevede, bu ilerici hükümetin devam etmesi durumunda, kıta genelindeki alternatif kesimlerin güçlenmesi önemli olacak. Kolombiya'nın da dahil olduğu, Meksika ve Brezilya'nın liderlik ettiği bu bloğun güçlenmesi, Kolombiya özelinde ABD'nin emirlerini takip etmenin ötesine geçen bir egemenlik ve bölgesel entegrasyon vizyonunun güçlenmesini sağlayacak. Espriella'nın seçilmesi durumunda, Iván Duque ve öncesinden bu yana ülkemizdeki eski yönetimlerin yaptığı gibi, tamamen ABD dış politikasının takipçisi olan bir çizgiye dönüş yapılacaktır. İlerici ittifakın adayı Haliyle ilerici ittifakın ve Cepeda’nın kazanması bölge için kritik bir öneme sahip.”

***

HABERLER YALAN, PETRO GÖREVİNİN BAŞINDA

Gazeteci Monica Valdes ise solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun görevden alındığına ilişkin geçen günlerde yayılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını kaydetti. Valdes şunları söyledi: Hızla yayılan o haberlerin anayasal, yasal bir dayanağı yok. Petro’nun görevden alınması yönünde bir karar alınmadı. Bu, sadece bir milletvekilinin Petro’yu 21 Haziran saat 16:00’ya kadar, yani cumhurbaşkanlığı ikinci tur oylamasının sona ermesine kadar, görevden uzaklaştırmaya yönelik başarısız bir talebiydi. Milletvekili Gloria Arizabaleta cumhurbaşkanının (devlet Başkanı) siyasete müdahale etmemesi için görevinden geçici olarak uzaklaştırılması talebi sundu. Bu talebin yürürlüğe girebilmesi için, komisyonda kabul edilmesi ve sonrasında da iki meclisli sisteme göre son sözü söyleyen kurum olan Senato’ya gitmesi gerekirdi. Ancak öyle olmadı. Görevden azletme talebinin anayasal hiçbir dayanağı yok. Suçlama Komisyonu bu talebi görüşmedi ve nihai kararı da vermedi.”

/././

Tavukta kayyum, ekonomide çaresizlik -Güldem Atabay- 

Beyaz et sektörüne yönelik operasyon ve 13 şirkete kayyum atanması, ilk bakışta “tüketiciyi koruma” amacıyla yapılmış bir rekabet soruşturması gibi sunuluyor. Ancak dosyanın kapsamına ve kullanılan yöntemlere bakıldığında ortaya çıkan tabloda durum ekonomik bir sorundan çok siyasi ve idari bir tercih.

Yapılan açıklamada suçlama; “Fiyatı birlikte belirlemek, arz ve satış fiyatlarını tüketici aleyhine yönlendirmek, serbest piyasayı bozmak ve haksız kazanç elde etmek”. Eğer ortada gerçekten rekabet hukukunu ilgilendiren bir ihlal varsa, bunun soruşturulması elbette devletin görevi. Ancak piyasanın yaklaşık yüzde 90’ını temsil eden şirketlere aynı anda denetim kayyumu atanması, iddia edilen suçla kullanılan yöntem arasındaki ölçüsüzlüğün göstergesi.

Her şeyden önce, serbest piyasayı bozduğu iddia edilen şirketlere hukuk eliyle müdahale ederek sektörün tamamına yakınını kamu denetimi altına almak, bizzat piyasa işleyişine doğrudan müdahale demek. Mülkiyet hakkını zedeleyen bu yaklaşım hukukta karşılığı olan “ölçülülük” ilkesiyle bağdaşmıyor.

Üstelik şirket yöneticilerinin “örgütlü suçlar” kapsamında gözaltına alınması ve bu kapsamda yargılanacak olmaları son yıllarda Türkiye’de giderek yaygınlaşan tehlikeli bir anlayışın devamı. Neredeyse aynı sektörde faaliyet gösteren birkaç kişinin bir araya gelmesi, bilgi paylaşması, piyasa koşullarını değerlendirmesi veya sektör hakkında görüş alışverişinde bulunması dahi “örgüt” kavramı içine sokulabiliyor. Oysa piyasa ekonomisi tam da bu bilgi akışları, beklentiler ve rekabet süreçleri üzerine kurulu.

Ekonomide işleri bu şekilde sürdürmek mümkün değil.

Bir yatırımcı zaten her yatırım kararında sermayesini riske atar. Fabrika kurar, kredi kullanır, istihdam yaratır, üretim yapar. Ancak aldığı riskin ekonomik sınırları aşarak bir gün kendisini örgütlü suç kapsamında soruşturulan bir sanık haline getirebileceğini düşünürse, ülkede yatırım iştahı hızla kaybolur. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri zaten özel sektör yatırımlarındaki zayıflama ve sonucunda genç işsizliğin ve geniş tanımlı işsizliğin kalıcı biçimde yüksek seyretmesi.

Ana faaliyet alanı hakkında kulis yapan, bilgi toplayan, maliyetlerini analiz eden ve buna göre rekabet stratejisi geliştiren şirketleri potansiyel suç örgütü gibi gören bir anlayışın ülkeye yeni yatırım çekemez. Bu yaklaşım yalnızca mevcut yatırımcıyı korkutmakla kalmaz, uluslararası sermayeye de Türkiye’de hukuki öngörülebilirliğin giderek zayıfladığı mesajını verir.

Peki neden çok daha tartışmalı olan kırmızı et piyasası ortada dururken devlet beyaz et sektörünün üzerine gidiyor? Cevabı, halkın zorunlu tüketim tercihlerindeki değişimde yatıyor.

2005’te Türkiye’de kişi başına yıllık beyaz et tüketimi yaklaşık 13,5 kilogramken bugün 27 kilogram seviyesinde. Bunun nedeni insanların daha fazla tavuk sevmesi değil, alım güçlerinin düşmesi.

AKP döneminde gelirler enflasyon karşısında eridikçe milyonlarca vatandaş protein ihtiyacını kırmızı et yerine çok daha ucuz olan tavuk etiyle karşılamak zorunda. 2021-2025 döneminde kuzu eti fiyatları yaklaşık yüzde 660, dana eti fiyatları ise yüzde 617 artarken tavuk eti fiyatlarındaki artış yaklaşık yüzde 242 seviyesinde kaldı.

Bu oranlar elbette çok yüksek. Ancak ortada göz ardı edilen: gerçek maliyetler.

Aynı dönemde yem maliyetleri yaklaşık yüzde 500, enerji maliyet yüzde 300 civarında, işçilik maliyeti ise yüzde 627 yükseldi.

Tarım Bakanlığı ve TÜİK verilerine göreyse tavuk eti üretimi bu zorlu 2021-2025 döneminde yaklaşık yüzde 31 arttı. Tüketim sadece 2025’te yüzde 12’ye yakın artarken arzın sürekli genişlediği, üretimin rekor seviyelere ulaştığı ve maliyet şoku yaşayan bir sektörü üretimi kısmak ve fiyatları yapay biçimde yükseltmekle suçlamak ekonomik açıdan yanlış.

Veriler maliyet şokuna rağmen üreticilerin arzı kısmadığını, tam tersine artırdığını gösteriyor. Dolayısıyla ortada üretim kaynaklı bir kriz değil, maliyet kaynaklı bir sorun bulunuyor. Şimdi burada kartel/tekel nerede o zaman?

Eğer birkaç şirket hakkında soruşturma açılsaydı, rekabet ihlali iddiaları daha ciddi tartışılabilirdi. Ancak sektörün tamamına yakınının aynı anda “örgüt” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılması farklı bir tabloyu ortaya koyuyor.

Bu tabloyu daha önce de patates ve soğan depolarına yapılan baskınlarda, sebze-meyve fiyatlarındaki artışların “stokçulara” bağlanmasında gördük.

İktidar, yıllardır uyguladığı ekonomi politikalarının yarattığı enflasyonla mücadele etmekte başarısız oldukça sorunun kaynağını üreticilerde, marketlerde, komisyoncularda ya da şimdi olduğu gibi tavuk üreticilerinde aramaya devam etsin. Oysa yüksek gıda enflasyonunun temel nedeni Saray’ın tam merkezinde.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insan açlık sınırının altında kalan ücretlerle, emekli aylığıyla yaşam mücadelesi veriyor. Tarım sektörü ayrı, sanayi sektörü ayrı bir maliyet krizi içinde.

AKP iktidarı ise tükenmişlik içinde bu sorunlara giderek daha fazla polisiye yöntemler ve hukuk baskısı ile çözüm peşinde. Bütçeden milyarlarca lira faiz ödemesine ayrılırken hayat pahalılığının gerçek nedenleriyle mücadele edilmiyor.

Tavuk üreticilerine yönelik operasyonun asıl anlamı da burada zaten. Bu dosya yalnızca beyaz et sektörüyle ilgili değil. Bu dosya, ekonomik sorunları çözmek yerine sorumlular arayan bir yönetim anlayışının yeni örneği. AKP yatırımcıyı suçlu ilan ederek, hukuku ekonomik yönetimin yerine koyarak ve maliyet enflasyonunu polis operasyonlarıyla bastırmaya çalışarak refaha ulaşamaz.

/././

Nükleer tehdit ve Akdeniz’in geleceği -Gözde Bedeloğlu- 

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Kadın Örgütü’nün Kuzey Kıbrıs’ta düzenlediği ekopolitik konferansında, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti ve sermaye talanı masaya yatırıldı. Türkiye ve Kıbrıs’tan siyasetçi, yazar ve akademisyenleri bir araya getiren etkinlikte ekoloji mücadelesinin, sosyal adalet mücadelesinin tam merkezinde yer aldığı vurgulandı.

Kuzey Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşım savaşlarının ve ekolojik yıkımın ortasında önemli bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. CTP Kadın Örgütü tarafından Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) salonunda düzenlenen “Enerji Jeopolitiği ve Ekolojik Talan: Türkiye’den Doğu Akdeniz’e Ekopoilitik ve Hak Mücadeleleri” başlıklı konferansta, bölgede yaşanan ekolojik tahribat, madencilikten nükleer projelere uzanan geniş bir çerçevede ele alındı. CTP Kadın Örgütü Başkanı ve Milletvekili Doğuş Derya’nın moderatörlüğünü üstlendiği panelde, ada kıyılarına yalnızca 90 kilometre uzaklıkta bulunan Akkuyu Nükleer Santralı’nın ve bölgedeki madencilik faaliyetlerinin yaratacağı sınır aşan ekolojik yıkım kapsamlı bir şekilde değerlendirildi. Türkiye’den Yeşil Sol Parti ve DEM Parti temsilcileri ile uzmanların katıldığı etkinlik, doğa talanının bir çevre meselesi değil, doğrudan bir sistem ve güvenlik sorunu olduğunu ortaya koydu.

“BUZULLARIN ERİMESİ ŞİRKETLERİN SUÇUDUR”

Konferansın açılışında konuşan Doğuş Derya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gerilimlerin ve enerji savaşlarının faturasını doğrudan halkların ödediğine dikkat çekti. Ekoloji mücadelesinin ana akım siyaset tarafından “tali” bir konuymuş gibi gösterilmesini eleştiren Derya, iklim krizinin kapitalist sistem tarafından bireysel bir suçluluk duygusuna indirgendiğini vurguladı:

“Bugün buzulların erimesi bireysel hata değil, şirketlerle ilgilidir. Kapitalizm ve sosyal medya dünyası bu krizi kişiselleştirerek perdelemeye çalışıyor. Gerçek bir küresel mücadele, ancak bu sistemi deşifre ederek mümkündür.”

FOSİL YAKIT KUŞATMASI VE ENERJİ DEMOKRASİSİ

Panelin ilk sunumunu yapan Araştırmacı-Yazar Yeşil Sol Parti MYK Üyesi Dr. Ecehan Balta, Doğu Akdeniz’deki kaynak savaşlarının perde arkasını aktardı. Bölgedeki rekabetin sadece petrol ve doğalgazdan ibaret olmadığını; askeri varlık ve savaş, şirketlerin ve devletlerin pazarlık masalarıyla örülü bir denklem olduğunu belirten Balta, Kıbrıs’ın da bu denklemin tam merkezinde yer aldığını ifade etti. EastMed ve Türkiye’nin gündemindeki boru hattı projelerinin deniz ekosistemine geri dönülmez zararlar vereceğini hatırlatan Balta, bölgedeki gerilimlerin tek çıkış yolunun “enerji demokrasisi” yaklaşımı olduğunu savundu.

TALAN MADENCİLİĞİ VE DOĞA GASPI

Yeşil Sol Parti Eşsözcüsü Didem Göçer ise madencilik yasaları eliyle yürütülen “ekstraktivizm” modeline odaklandı. Doğanın ve emeğin gasp edilerek sermayeye aktarıldığı bu sömürü modelinin yaşam alanlarını insansızlaştırdığını belirten Göçer, yeni maden yasalarının çevresel denetimleri tamamen işlevsiz kıldığını söyledi. Göçer, doğanın sadece bir ham madde deposu olarak görülmesine karşı işçilerin, köylülerin ve kentlilerin yerelliği aşan, uluslararası bir dayanışma zemini kurması gerektiğinin altını çizdi.

AKKUYU’NUN SINIR AŞAN TEHDİDİ

Konferansın en somut ve ürkütücü verilerinden biri, Yeşil Sol Parti MYK Üyesi Aykut Alyanak’ın Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na dair yaptığı sunumla ortaya kondu. Akkuyu’nun Kıbrıs’a sadece 90 kilometre mesafede olduğunu hatırlatan Alyanak, santralın Akdeniz ekosistemine vereceği zararı şu çarpıcı rakamlarla açıkladı:

“Santral, soğutma amacıyla saatte yaklaşık 1 milyon metreküp deniz suyunu çekecek ve bu suyu 40 derece sıcaklıkla yeniden Akdeniz’e bırakacak. Deniz çayırları 30 derecenin üzerinde yaşayamaz. Akdeniz’in ormanları sayılan deniz çayırlarının yok olması, balıkçılığı ve kıyı ekosistemini bitirir. Bu yıkımdan Kıbrıs doğrudan etkilenecektir.”

“BİZİ TOROSLAR KORUYOR, KIBRIS’I KORUYAN HİÇBİR ŞEY YOK”

Konferans öncesinde adaya gelerek temaslarda bulunan Yeşil Sol Parti MYK üyesi Aykut Alyanak ve Ankara İl Eşsözcüsü Aydın Şimşek, Bugün Kıbrıs gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ayşemden Akın’a verdikleri röportajda meselenin siyasi ve coğrafi vahametini çıplak bir şekilde ortaya koymuştu.

Akkuyu’nun Girne kıyılarına olan yakınlığına dikkat çeken Aykut Alyanak, adanın açık bir tehdit altında olduğunu şu sözlerle vurgulamıştı:

“Kıbrıs, Akkuyu’dan Ankara’dan daha doğrudan etkilenir. Olası bir kazada bizi Toroslar koruyor; ama Kıbrıs’ı koruyan hiçbir doğal engel yok. Kıbrıs’ın kuzeyindeki resmi sessizlik teknik bir bilgisizlikten değil, tamamen siyasi bir irade yoksulluğundan kaynaklanıyor. Açık havada Toroslar’dan Beşparmak Dağları görünebiliyorken bu yakınlığı ve tehlikeyi görmemek imkânsızdır. En kötü senaryoda rüzgâr güneye estiğinde Kıbrıs doğrudan serpinti hattında kalacak ve kaçacak hiçbir yeriniz olmayacak.”

Aydın Şimşek ise projenin “yerli ve milli” olduğu yönündeki resmi propagandayı eleştirerek, Türkiye’nin enerji altyapısının “yap-sahip ol-işlet” modeliyle 60-80 yıllığına Rusya’ya teslim edildiğini belirtti. Sürecin şeffaf yürütülmediğini ve Kıbrıs halkının karar mekanizmalarından dışlandığını ifade eden Şimşek, projenin özünde gelişmiş ülkelerde ömrü tükenmiş nükleer teknolojilerin bağımlılık ilişkileri üzerinden pazarlanması olduğunu ve meselenin teknik olmaktan ziyade anti-demokratik ve politik bir dayatma olduğunu vurguladı.

AKDENİZ’İN İKİ YAKASINDAN ORTAK MÜCADELE ÇAĞRISI

Ekolojik krizlerin teknolojik filtrelerle ya da yüzeysel yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğini belirten Yeşil Sol Parti Eşsözcüsü Ahmet Asena, ekolojinin sol siyasetin asli merkezinde yer alması gerektiğini vurguladı. Kıbrıs’taki enerji meselesinin bir planlama sorunu olduğunu ifade eden Asena, şirket kârı yerine toplumun ihtiyaçlarını gözeten yeni bir ekonomik modele ihtiyaç olduğunu söyledi.

Son olarak söz alan DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın ise Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi’nin iktidar tarafından bir prestij ve şirketlere yeni alan açma projesi olarak kullanılacağını belirtti. Akın, bu ranta karşı Kıbrıs’ın her iki yakasından, Türkiye’den ve bölge ülkelerinden temsilcilerin katılımıyla alternatif bir “Halkların İklim Zirvesi” örgütleyeceklerini duyurarak, gerçek iklim politikasının ancak tabandan gelen ortak bir halk baskısıyla inşa edilebileceğini vurguladı.

📌 Nükleer Karşıtı Platform İstanbul’da Buluşuyor: “Yaşamı Savunuyoruz”

Yarım asırdır nükleer enerji ve silahlara karşı mücadele yürüten Nükleer Karşıtı Platform (NKP) bu yıl olağan kongresini “Yaşamı Savunuyoruz” temasıyla İstanbul’da gerçekleştirecek.

NKP tarafından yapılan açıklamada, Çernobil felaketinin 40. yılında Akkuyu’nun devreye alınma çabaları ile Sinop ve İğneada projelerinin iklim kriziyle mücadele kılıfı altında meşrulaştırılmak istendiğine dikkat çekildi. Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek olan BM İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde nükleer enerjinin “iklim dostu” bir çözüm gibi pazarlanacağını vurgulayan platform, şu uyarıları paylaştı:

• Geleceğimiz İpotek Altında: Yüksek fiyattan uzun vadeli elektrik alım garantileriyle çocukların geleceği ipotek altına alınıyor. Nükleer yatırımlar enerjide bağımsızlık değil, daha fazla dışa bağımlılık getiriyor.

• Kalıcı Atık Çöplüğü: Dünyada hâlâ kalıcı bir çözümü bulunmayan nükleer atıklar nedeniyle Türkiye bir radyoaktif atık çöplüğüne dönüştürülme riskiyle karşı karşıya. Su, toprak ve hava kirlenirken kanser vakaları tırmanacak.

• Savaş Tehdidi: Ortadoğu’da savaş ve kan dökülürken, bölgeye nükleer santraller kurmak barıştan hızla uzaklaşmak anlamına geliyor.

Kongre Bilgileri: NKP, tüm çevre örgütlerini, bileşenlerini ve yaşam savunucularını nükleersiz bir dünya için ses çıkarmaya davet ediyor. Kongre, 27 Haziran Cumartesi günü saat 13.00-17.00 arasında TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde (Karaköy) gerçekleşecek.

Kaynaklar: 

www.ozgurgazetekibris.com

www.bugunkibris.com

www.mersinhaberci.com

/././

Hayat Kadıköy olsa!-Nazım Alpman- 

Türkiye’nin atlatmak zorunda olduğu badirelerin biri bitmeden diğeri kapıyı çalıyor. Ali Ekber Çiçek’in derlediği Pir Sultan Abdal’ın ünlü türküsü “milli marşımız” olsa yeridir:

-Derdim çoktur hangisine yanayım?

Ülkenin başına gelenlerin müsebbipleri kenara çekilmiş keyifle seyrediyorlar. Atatürk’ün koltuğunda 12 yıl oturan adam Atatürk’ün partisini imha etmek için hunharca taarruzların işbirlikçi komutanlığı görevini onursuzca üstleniyor.

Bu koşullarda ne yazılabilir?

Eskiden gazetelerde bir haber çıktığında iş başında olanlar kendilerine çeki düzen verirlerdi. Hele bir köşe yazarı konuyu gündemine alırsa hükümetler hızlı refleks göstererek “görevden alma” ile başlayıp hapse atmaya kadar giderdi.

Artık o günler geçti. Teflon derili siyasetçilerin dönemindeyiz:

-Hiçbir eleştiriden etkilenmiyorlar!

O halde yazıp çizmeyi bırakacak mıyız? Tabii ki hayır!

***

İyi şeyler de var. Biraz onlardan söz edelim.

Mesela Kadıköy’den…

12 Haziran’da başlayıp 21 Haziran’a kadar sürecek olan “10. Kadıköy Kitap Günleri” topluma şifalı ilaç gibi geldi. Kadıköy Belediye Başkanlığı binası çevresiyle birlikte “kitap bahçesi” haline geldi. Kadıköy Belediyesi’nin genç Başkanı Mesut Kösedağı’nın makam odası da dahil her yer kitap şenliğine armağan edildi.

Kadıköy’de bir önceki kitap günleri 2017 yılında Haydarpaşa Garı’nda yapılmıştı. Kitap Günleri’nin Onur Konuğu Firuzan idi, bu yıl ise Ayşe Kulin! Tren vagonlarının kitapçı olduğu o etkinlik unutulmadı. Tadı damaklarda kaldı. Aradan dokuz yıl geçti. Haydarpaşa Garı Kadıköylülere kapatıldı. Araya Covit salgını girdi. Bu yıl Kadıköy’ün genç Başkanı Mesut Kösedağı “Haydarpaşa yoksa biz varız” diyerek Belediye’yi kitapçılara ve kitapseverlere açtı. Halkçı belediyeciliğin yaratıcı örneğini verdi. İstanbul’un en kolay ulaşılan kitap etkinliğini hayata geçirdi. Gebze’den ve Halkalı’dan tek araçla (Marmaray) Söğütlüçeşme’ye gelindiği gibi metrobüs ile Beylikdüzü ve Avcılar’dan da tek araçla Kadıköy kitap şenliğine ulaşmak mümkün. İstanbul’un Rumeli yakasından 15 dakikada bir kalkan vapurlar Kadıköy iskelelerine yanaşıyor.

Kadıköy Belediyesi’nin sitesinde sevilen yazarların söyleşileri ve imza günleri yer alıyor. Açılış günü de çok renkliydi. İBB Başkan Vekili Nuri Aslan “Silivri’deki İBB Başkanımız Ekrem İmamoğulu’nun sevgilerini getirdim sizlere” diyerek başladığı sözlerini edebiyat dünyasını selamlayarak bitirdi.

Dizindeki beş dikişle sahneye çıkan Onur Konuğu Ayşe Kulin “ben bu yere kolay gelmedim” diyerek yazarlıktaki ilk parlama yıllarını neşeli bir anekdotla paylaştı:

-Benim henüz iki kitabım çıkmıştı. Halit Kıvanç’ın televizyon programına davet edildim. Diğer konuk da Gönül Yazar idi. İkisi derin bir sohbete başladılar. Beni unuttular. Programın bitiş dakikaları geliyordu. Kıvanç beni hatırladı. Söyle bakalım Ayşe Kulin ne yazar? Aman efendim dedim, Gönül Yazar varken Ayşe Kulin ne yazar?

***

Kulin bu güne kadar 42 kitap yazmıştı. Şimdi son kitabını yazacağını söyledi. Hatta “Çok güldüreceğim sizi” diyerek kitabın adını da verdi:

-Bir Bunağın Hatıra Defteri!

Dinleyici sıralarından çok güçlü “estağfurullah” itirazı yükseldi. Ayşe Kulin ise “Yazacağım” diyerek indi kürsüden. Zeynep Oral “80 Yaşım Merhaba” kitabını imzaladı.

Kadıköy sadece bu son Kitap Günleri ile değil, yıl boyu süren renkli etkinliklerle insanların ve “insanlığın” nefes alıp verebildiği masal şehri gibi. Özellikle gençlerin gençliklerini yaşayabildikleri İstanbul’un en özgür parçası. Bir başka anlatımla sahici İstanbul!

Kalamış hâlâ Münir Nurettin Selçuk’un ünlü şarkısındaki gibi huzur vermeye devem ediyor. Aralık-mart arası Kalamış Kış Festivali, şu sıralar Dünya Kupası futbol karşılaşmaları ardından Kalamış Yaz Festivali, Plak Günleri, Tiyatro ve Sinema Festivalleri, klasik müzik mabedi Süreyya Operası, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi Caz konserleri, Sinamatek’teki kült filmler… Hepsini alt alta koyunca, yaşadığımız ülke ile ne kadar farklı olduğu ortaya çıkıyor. Yaşayanların ve misafirlerin ortak dileğiyse farklı değil:

-Hayat Kadıköy olsa!

Beykoz cezalandırılıyor!-Nazım Alpman- 


Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 5 Haziran 2026 Cuma günü İstanbul Kartal’daki “Dünyanın En Büyük” Anadolu Adliye Sarayı’nda dördüncü kez mahkeme önüne çıktı. Adalet sarayları büyüdükçe adil yargılanma hakkı da gelişmiyor, tam tersi irtifa kaybediyor.

Türkiye’de öyle şeyler yaşanıyor ki, bir ilçe belediye başkanının tutuklanıp yargılanmasının ne önemi olabilir? Böyle düşünenler kesinlikle yanılıyorlar.

Fetullah Gülen Cemaati’nin “icat” ettiği yargılama sistemi, yargılananlarda yabancı güç tarafından işgal edilmiş ülke hissiyatı oluşturuyor.

Bu bakış açısıyla yargılananlar da sanık değil, “esir” gibi olduklarını düşünüyorlar. Bu sistem AKP’nin iktidar yılları içinde yerleşti. Aynı şekilde AKP’nin iktidar yılları içinde kaldırılırsa ülke adına büyük bir artı olabilir. Herkesin geleceği güvence alınabilir. Tabii ki ülkemizin de…

Şimdi geliyorum Beykoz Belediyesi’nin kadersizliğine… Alaattin Köseler daha önce 1999-2004 arasında da Beykoz Belediye Başkanı olarak görev yaptı. Ondan önce de Beykoz Basketbol takımının yıldız oyuncularından biriydi. Babası da Beykozludur, dedesi de…

Tutuklu olarak yargılanan Alaattin Köseler’in savunması tarihi bir belge niteliğindeydi. Önce uğradığı haksızlığın fiziki boyutunu ortaya koydu:

-Bugün itibarıyla 15 aydır tutukluyum. 463 gün ediyor. Bir başka anlatımla 11 bin 112 saattir Silivri’de tek kişilik hücremdeyim!

Tek kişilik hapisliğin hiç düşünemediğimiz boyutunu eşi Firdevs Köseler’e izah etmiş:

-Sesimi unuttum!

Köseler “esas suçu” konusunda mahkeme heyetini şöyle aydınlattı:

-Benim suçum yirmi yıl sonra Beykoz Belediye başkanlığını kazanmamdır!

Mimar olmasına karşın çok yetkin bir hukukçu niteliğine sahip olduğunu ince ayrıntılarla örnekledi:

-Beykoz savcısı beni yargılamak için İçişleri bakanlığından izin talep ediyor. O izin hâlâ gelmedi… 2020-2024 yıllarını incelemek üzere belediyemize gelen müfettiş sadece son altı aya ait dosyaları istiyor. Belli ki denetlemeye değil “kafa kopartmaya” geliyor! Ayrıca şunu da ekleyeyim Beykoz belediyesi 2012-2020 arasında AKP döneminde tek denetim görmedi!

Alaattin Köseler hakkındaki iddialardan biri de “evrakta sahtecilik” konusunda. Ama orada da “minik” bir eksiklik olduğunu yine Köseler işaret etti:

-Yargıtay içtihatları gereğince düzenlenen belgenin aldatma niteliğine sahip olması gerekir. Dava dosyamızda bu niteliğe sahip tek evrak yok! Benim imzaladığım bir belge de bulunmuyor. Ama (olmayan) evraktan sahtecilikten yargılanıyorum!

Bir başka iddia ise “nitelikli dolandırıcılık” suçlaması… Böylesi bir suç için “mükerrer ödeme” yapılmış olması gerektiğini yine Alaattin Başkan söyledi:

-Geçmiş dönemde yapılmış işlerin parasını istediler, dosyası yok ödeyemem dedim. Ödemedim. Bu iddianın da bir belgesi yok koca dosyada… Ama ben içerde tutuluyorum.

Peki bu “olmayan suçlar” üzerinden nasıl bir iddianame düzenlenebiliyor?

Soruşturma aşamasında kimseye örgüt sorusu yöneltilmiyor. Sonra kısa süre başkan yardımcı olarak görev yapan Fidan Gül gözaltına alınıyor. Sonrasını Köseler özetliyor:

-Fidan hanım kendisiyle arasında husumet olanları örgüt diyerek ifade veriyor. Önce özel kalem müdürüne lider diyor, sonra da beni itham ediyor! İlk defa Silivri’de volta atarken gördüğüm insanlarla örgüt kurmaktan yargılanıyorum.

Fidan Gül de AKP’ye geçen başkan vekili Özlem Vural gibi “güçlü” referanslarla geliyorlar Beykoz’a… Ama CHP’ye ve seçim kazandıran Alaattin Başkan’a en büyük zararı verdikleri partide ve kamuoyunda kabul ediliyor.

Bir de AKP döneminden görevde kalan üst düzey isim var. Yıldız Güneş’in 38 adet ihale belgesinde imzası bulunuyor. 17. Ağır Ceza Mahkemesindeki savcı bu hanım için “tutuklama” talep ediyor. Bir üst mahkeme 18. Ağır Ceza Mahkemesi bu talebi reddediyor.

AKP’li belediye bürokratının tutuklanmasını isteyen savcı başka bir görev yerine atanıyor, sorumlu hanım serbest, Başkan ise tutuklu!

Beykoz davasında “kamu zararı” oluştuğu varsayılıyor.

Bu zararın hacmi ne kadar?

Üç milyon lira!

Kamu zararı yaratmak konusunda kim AKP’nin eline su dökebilir ki? Havaalanları, şehir hastaneleri, otoyollar, köprüler vb. gibi devlete ağır ödeme koşulları getiren hatalı yatırımlar… Milyarlarla ifade edilen kamu zararları bir yanda suç kanıtı ortaya konulamadan rehin alınmış belediyeler diğer yanda…

Orada yaşayan herkes kabul ediyor ki, sadece seçilmiş Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler yargılanmıyor:

-Beykoz halkı cezalandırılıyor! 

/././

BİRGÜN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı"-18 Haziran 2026-

Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur - Feray Aytekin Aydoğan -  Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. ...