33 anayasa bükücü aranıyor! + Apartheid şimdi küresel + Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu -Cumhuriyet-

33 anayasa bükücü aranıyor!-Barış Terkoğlu- 

Anayasa bir insan değil. Ama omzunda insanlık tarihinin yükünü taşıyor. 

Fransa’nın ilk yazılı anayasasının sunuşunda o çarpıcı cümle yazar: “İnsan derisiyle kaplanmıştır”. Mecaz ya da gerçek, Tarık Zafer Tunaya durumu şöyle anlatır: “Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında, hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını, insan bir kere daha anlıyor.” 

Gelgelelim... 

İnsan derisiyle kaplı anayasalar bazen insan gibi eğilir bükülür. Anayasayı yazan insan derisi lime lime edilirken özgürlükleri de birer birer elinden alınır. Esarete mahkûm edilenler dönüp “anayasa” diye bağırdığında elinde sopa olanlar size cümlelerini değil, satırlar arasında kalmış boşluğu gösterir. 

ÜÇ HAFTALIK ANAYASA BÜKÜMÜ 

Elbette “Erdoğan yeniden seçilsin” diye başlayan anayasa eğip bükme çalışmalarından bahsediyorum. 

Biliyorsunuz Türkiye’de cumhurbaşkanı ve Meclis seçimleri birlikte yapılıyor. Sonuncusu 14 Mayıs 2023’te yapıldı. Anayasaya göre beş yılda bir yenileniyor. 13 Mayıs 2028 gecesi beşinci yılını dolduğunu düşünürsek... Her şey kendi haline bırakılsa, kimse anayasayı eğip bükmese cumhurbaşkanı seçimi bir önceki pazar, yani 7 Mayıs 2028’de yapılacak. 

O zaman tartışmaya ne gerek var demeyin. Konuşmamızın nedeni belli. 

Malum, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un yazısı devletin Anadolu Ajansı’nda yayımlandı. Seçim tarihi olarak 7 Mayıs 2028 yerine 16 Nisan 2028’i önerdi. Ona, sık sık seçimler zamanında olmalı vurgusu yapan MHP lideri Devlet Bahçeli de salı günü katıldı: “Seçimlerin zamanında yapılmasıyla cumhurbaşkanımızın danışmanının verdiği tarih arasında saat farkı bile yoktur. Önemli olan seçimlerin zamanında yapılmasıdır.” 

Biraz kafanız mı karıştı? Yani nasıl olacak? Seçim hem zamanında hem de 3 hafta önce nasıl olacak? 

İşte anayasanın eğilip bükülmesi tam da burada başlıyor. Zira anayasada açık bir ifade var: 

“Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” 

Ben veya siz, anayasa kimseye ayrıcalık vermemiş. Kimseye iltimas geçmemiş. Kalemle değil niyetle bakarsanız açıkça her Cumhurbaşkanlığı iktidarına görev süresi biçmiş. 

ERDOĞAN İÇİN EĞİLEN YASA 

Sebepsiz değil... 

İnsan derisiyle kaplı kitapların en büyük düşmanı başta monarşiler olmak üzere sınırsız iktidarlardır. Zira başları belli sonları belirsizdir. Her durumda kendilerini sorumsuz saymakla birlikte süreleri ve yetkileri tanımsızdır. Cumhurbaşkanına “en fazla iki defa” sınırı koymak anayasanın varlık nedenidir. Geç demokratikleşen Afrika’da bile 2005’ten beri 32 ülkede cumhurbaşkanının görev süresi işte bu yüzden iki dönemle sınırlanmış. 

Erdoğan 10 Ağustos 2014’te yapılan seçimde ilk kez cumhurbaşkanı seçildi. 24 Haziran 2018’de ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. Aslında 14 Mayıs 2023’te anayasaya göre bir kez daha aday olamazdı. Ancak o günlerde iktidar hukukçuları, yine bugünkü gibi anayasayı eğip büken bir yorum yaptı. 2017’deki referandumla cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gelmesi nedeniyle “kilometre sıfırlanmış sayılır” dendi. Adı hâlâ cumhurbaşkanıydı, mahkemelerde insanlar hâlâ cumhurbaşkanına hakaretten yargılanıyordu, onu tanımlayan yasalar bile olduğu yerde duruyordu. Ama hükümet sistemi değişince Erdoğan’ın 2014-2018 arası görevi, “sıfırlandı” denerek sayılmadı. 

Üstelik sadece iktidarın kabahati değil. Muhalefet de “Engel olmayacağız” diyerek, “Onu sandıkla göndereceğiz” diyerek, Erdoğan’ın “kilometre sıfırlama” kabahatine ortak oldu. Böylece 2023-2028 arası dönem Erdoğan’ın “kanunsuz 3. dönemi” değil, “kanuna uydurulmuş 2. dönemi” oldu. 

KAPININ DELİĞİNDEN GEÇECEK 

7 Mayıs 2028 günü geldiğinde Erdoğan, 26 yıllık kendi iktidarının 14 yıllık cumhurbaşkanı olmuş olacak. Anayasanın süreleri, kanunun ruhunun sınırları çoktan tamama ermiş olacak. 

Ancak... Anayasada bir açık kapı var. Öyle ya her ne kadar artık bütün yetkilerin sahibi Erdoğan olsa da anayasa devletin yetkilerini yargının dışında yasama ve yürütme arasında dağıtmış durumda. Yani Meclis başka, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başka bir güç. İşte iki güç karşı karşıya gelir, Meclis “Ben seçim istiyorum” der, bu yüzden cumhurbaşkanı kendisine anayasanın verdiği süreyi tamamlayamazsa diye... Anayasa bu olasılığın hakkını vermiş. “Koca cumhurbaşkanısın ama yine de madem hakkın yendi sana bir hak daha” demiş. İşte bugün Uçum’un 14 yıllık cumhurbaşkanı için açmaya çalıştığı zorlama kapı bu. 

Üstelik diyelim seçime bir yıl kala kapı aralık bırakılarak mesele çözülmeye çalışılmıyor. Seçim 7 Mayıs yerine 16 Nisan’a alınarak, yani sadece 3 hafta önceye çekilerek anahtar deliğinden geçilmeye çalışılıyor. “Kilometre sıfırlandı” denerek anayasaya rağmen üçüncü kez cumhurbaşkanı olan Erdoğan, “Meclis yüzünden üç hafta eksik yaptı” denerek dördüncü kez cumhurbaşkanı yapılmaya çalışılıyor. Açıkçası bu; anayasayı sarhoş etmek, gazozuna ilaç atmak, iradesini teslim almak demek. 

MUHALEFET PLANLAMASININ NEDENİ 

Peki bunu kim yapacak? 

Öyle ya tokmak görünürde Meclis’in elinde. “7 Mayıs geç 16 Nisan’da seçim olsun” diyerek seçim yenileme numarası yapmak için 360 milletvekiline ihtiyaç var. Bugün TBMM resmi sitesinde, AKP’nin 276 ve MHP’nin 46 vekilinin olduğu yazıyor. Buna hadi Erdoğan’ı destekleyen HÜDA PAR’ın 4 milletvekilini, DSP’nin 1 milletvekilini de eklerseniz... Toplam 327 ediyor. Yani anayasayı eğip bükecek sayı etmiyor. Az buz değil, halen eksik 33 milletvekili var. 

İşte hem “zamanında seçim”i hem “terörsüz Türkiye süreci”ni hem “CHP’nin paramparça edilmesi”ni hem de “transfer pazarlıkları”nı aynı anda konuşmamızın nedeni bu. Zira Erdoğan ya muhalefetin suyundan rızayla veya sopayla 33 anayasa bükücü çıkaracak. Ya da “10 yıl daha görev yapar” diyenlere bakarsanız şimdilerde süreç nedeniyle kapısı açılan anayasanın arasına özel ya da genel bir madde koyarak kilometreyi yeniden sıfırlayacak. İkincisi için 33 değil, 73 vekil ya da referandum lazım. 

Geçmişin mahkûmu insan yarınının kararını eline alabilirse anayasa ancak o gün yüklerinden kurtulur.

/././

Apartheid şimdi küresel -Ergin Yıldızoğlu- 

Pazartesi günü şöyle bir yazıya rastladım: “İltica Hakkının Sonu- Küresel Kuzeydeki ülkeler kapılarını kalıcı olarak kapatıyor.”(Foreign Policy). Yazı “Küresel Kuzey’de” hükümetlerin sınır kontrollerini sıkılaştırdığını, hak kazanma koşullarını daralttığını, sınır dışı etme işlemlerini hızlandırdığını, gözaltı uygulamalarını genişlettiklerini, aile birleşimini kısıtladıklarını, sorumluluğu üçüncü ülkelere devrettiklerini anlatıyor. Sığınma talebinde bulunma hakkı kâğıt üzerinde hâlâ var ama pratikte hızla anlamsızlaşıyor.

ÇOK UYGUN BİR MODEL

Gerçekten de “Küresel Kuzey’in” sığınmacılar, göçmenlik politikalarına bakınca, günümüzde Apartheid’in Güney Afrika’nın eski (1948- 1994) rejimi olmaktan öte, küresel kapitalizmin işleyiş mantığı haline geldiğini görüyoruz. Apartheid, siyah çoğunluğun emeğini ekonominin beyaz merkezinde sömürüyor ama siyasal haklarını dışlıyor, onları özel alanlarda (Bantustans) yaşamaya zorluyordu. Bu yalnızca ırkçı bir ayrım değildi, emek ile yurttaşlık arasındaki bağın koparılmasıydı. Bugün bu modelin ölçeği büyüdü, biçimi değişti; fakat mantığı aynı kaldı: “Apartheid” düzeni artık sınırların ötesinde küresel düzeyde işliyor.

Biyopolitik emperyalizm kavramı tam bu noktada anlam kazanıyor. Emperyalist birikimin dayandığı kaynakları, artı-değeri üreten halklar, bu değere el koyan karar merkezlerinden, mülkiyet rejiminden, siyasal temsil ilişkisinden dışlanıyorlar. İş gücü çevre ülkelerde tüketiliyor üretilen artı-değer merkez ülkelerde birikiyor.

Bu düzenin en görünür ayaklarından biri ekstraksiyon (maden/mineral çıkartma) emperyalizmidir. Madenler, su havzaları, enerji kaynakları, tarım arazileri ve ucuz işgücü, küresel sermaye için birer “hammadde deposu” olarak görülüyor. Kâr merkezde gerçekleşirken çevresel yıkım, iş kazaları, yerinden edilme (göç), toplumsal çözülme çevrede bırakılıyor. Çözülen toplumlardan kaçarak Küresel Kuzey’e sığınmaya gelenler, düşmanlıkla, ırkçı şiddetle, kapalı kapılarla karşılaşıyorlar. Bu nedenle bugün sömürü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda biyopolitiktir; çünkü hangi bedenlerin çalışacağına, hangi bedenlerin yerinden edileceğine ve hangi bedenlerin korunaksız bırakılacağına, hangi bedenlerin korunacağına “sistem” karar veriyor. Bu bağlamda, Kiarina Kordela’nın günümüzde kapitalizmin, piyasa rasyonalitesini, seküler sermaye mantığını, sonsuz değer üretme potansiyelini norm olarak kabul eden bir “üst-ırk” (posthüman/immortal) ile dini yahut etik-geleneksel değerlere bağlı kalan, sermayenin sınırsız akışına uyum sağlayamayan, dolayısıyla sistemin gözünde yalnızca ölümlülüğü temsil eden bir “alt-ırk” (sadece -biyolojikinsan) arasındaki ayrıma işaret eden “biyo-ırkçılık” kavramı da anlamlıdır.

YENİ ‘ALT-IRK’

Göç rejimlerinde yaşanan son değişimler de bu biyopolitik mantığı açığa çıkarıyor. 2024 itibarıyla dünya genelinde uluslararası göçmen sayısı 304 milyona çıktı; dünya 36.9 milyon mülteci ve 8.4 milyon sığınmacı barındırıyor. Bu koşullarda, bu insanlara yardım etmek yerine, birçok ülke sınırlarını sıkılaştırıyor, sığınma hakkını daraltıyor, başvuruları hızlandırılmış sınır dışı etme mekanizmalarına bağlıyor ve güvenlik söylemiyle göçü kriminalize ediyor. Yani emek, sermaye için dolaşabilir kalırken insan, hak sahibi bir özne olarak değil; denetlenmesi gereken bir risk olarak kodlanıyor.

İklim krizi bu eşitsizliği daha da sertleştiriyor. 2024’te 295 milyondan fazla insan akut gıda güvencesizliği yaşadı; 2 milyar insan güvenli içme suyu güvencesinden yoksundu; 800 milyon kişi ise açlıkla karşı karşıyaydı. Bu durum tesadüf değil. Küresel ısınma, kuraklık, su savaşları, ürün kaybı ve fiyat şokları üzerinden sömürüyü derinleştiriyor; en ağır yükü ise iklim krizine en az katkıda bulunan yoksul toplumlar taşıyor.

Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.

/././

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu -Mehmet Ali Güller- 

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu, “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakârlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

SİYASİ HAZIRLIĞIN NEDENİ

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hâkim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

ANKARA’DA BAĞIMSIZLIKÇILIK EROZYONU

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki... 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle... 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

LONDRACILARIN TASFİYESİ İDDİASI

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler...  

KOMPLO NEYİ ÖRTÜYOR? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte.  Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

/././

Cumhuriyet


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı"-18 Haziran 2026-

Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur - Feray Aytekin Aydoğan -  Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. ...