EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-


 Marksizm insan doğasına aykırı mı? -Kavel Alpaslan-

“...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür.”

Karl Marx


Şimdiki zamanın hızında savrulan herkes bir ölçüde zamanın ta kendisine yabancılaşır. Kendimizi bildiğimiz andan beri tanıklık ettiğimiz hayatın düzeni sanki hep böyleydi ve hep böyle kalacakmış gibi gelir insana. Alarmla uyanmak, işe gitmek, otobüse binmek, çalışmak, yemek yemek, aç kalmak, alışverişe çıkmak, para, devlet... sanki tüm bunlar hava ya da su gibi bu dünyanın bir parçasıdır.

Kağıt üzerinde farklı toplumsal düzenlerin gerçekliğini bilsek dahi yaşanılan çağın büyüsü içerisinde geçmiş ve gelecek kolayca bükülür: Sanırız ki ‘mutlak’ ve ‘doğal’ olan sadece bugünün kurallarıdır.

Kapitalizm değirmenini döndürmek isteyenler, emek sömürüsünü ‘tek seçenek’ göstermek için işte bu sanrıya yaslanırlar. Ne de olsa kuralsızlığın tek kural, en kurnazın en becerikli sayıldığı bu vahşet düzenini parlatarak satamayacaklarına göre, rıza üretimini ‘alternatifsizlik’ üzerinden kurmak zorundadırlar. Ellerinde insanlığa umut verecek yalan da olsa bir fikir olmadığı için tek yapabilecekleri olası bir değişimin önüne geçerek çürümüş bir devrin bekçiliğini yapmaktır.

Tam da bu yüzden aynı safsatalar sakız yapılıp önümüze koyuluyor: “İnsanın doğasında açgözlülük var, başkası için fedakarlık yapmaz. Ne de olsa insan hep daha fazlasını ister. Hükmetmek, iktidar altında ezilmek bizim hayvani gerçekliğimiz. Serveti paylaşarak komünal bir hayatı savunan Marksistler doğayı hesaba katmıyorlar.”

Peki insan doğası gerçekten böyle bir şey mi? İnsanı hayvandan ayıran ne? İnsan değişmez bir davranış kalıpları modelini mi takip eder; yoksa tüm bunlar değişen çevresel sosyoekonomik evrenin bir yansıması mıdır?

Hepimiz, okul sıralarından başlayarak defalarca bu lafları işittik. Tıpkı “Sosyalizm pratikte güzel ama gerçekte olmaz” hikayesi gibi bilimle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu hurafeler, kapitalizmin pazarlamasını yapan kalemlerin elinde kalan aciz bir sığınaktan başka bir şey değil. Kâr hırsından başka hiçbir desturu olmayan bir sisten insanlığın önünde koca bir yok oluştan başka bir şey bırakmamışken, bıçak altına yatmanın tek gerçek olduğunu çocukça gerekçelerle yinelemekten başka sunabilecekleri ne var? İtaate güzel neden bulmaktan başka bu dünyaya verebilecekleri bir şey, söyleyebilecekleri bir söz var mı?

Kapitalist masal tacirleri, bilimden çok performans sanatlarına yakın sayılırlar. Kibirli üslupla söylenen iyi ezberlenmiş birkaç tekerleme onlara söz söyleyebilecekleri bir kürsü veriyor. Böylece sırtlarına geçirdikleri sahte bir alim cübbesiyle sık sık gürültü kopartabiliyorlar. Parazit yaratmalarına izin vermemek için, şu insanın doğasının ne olduğunu yanıtlayarak kağıttan argümanlarını bir nefesimizle yere serelim.

‘İnsan kendini yapar’

‘Komünizm insan doğasına aykırı’ gibi bir zavallı söylemi uzun uzun tartışmak için önce okuyucunun sabrına sığınmak gerekiyor. Yaklaşık 200-300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son 10 bin yılında sınıflı toplumların var olduğunu hatırlamak bile bu tartışmayı sonlandırmaya yeter.

İnsanlık, Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun geldiği ormanla temsil edilen o ‘vahşi’ hayatta yaşarken ne parayı tanıyordu, ne hiyerarşiyi, ne sistematik emek sömürüsünü ne de cinsiyet eşitsizliğini. İlkel komünal toplumların izini süren sayısız arkeolojik ve antropolojik çalışma var. Bugün artık tartışmaya kapalı bir bilimsel gerçek var: ‘Çıplak’ haliyle insan toplum içerisinde yaşayan bir canlı olarak paylaşım ve dayanışma temelli organize oluyordu. Hayatta kalmak ancak iş birliğiyle mümkündü. İnsan denen tür bu gezegende yaşadığı zamanın yaklaşık yüzde 95’lik ezici kısmında ‘sömürü’, ‘hiyerarşi’, ‘devlet’, ‘baba’, ‘para’ ne demek bilmeden yaşadı.

Bugünün geçer akçesi ‘rekabet’ ya da ‘açgözlülük’, tarım toplumuna geçişten beri üretim araçları üzerinde yaşanan kesin değişimle birlikte yeni devrin ‘doğasını’ yarattı. Ne de olsa Arkeolog Gordon Childe’ın dediği gibi: “İnsan kendini yapar”. Doğuştan aktarılan hazır bir özle dünyaya gelmez. Özü üreten içinde yaşadığı toplumsal ve ekonomik koşullardır. Kapitalist çığırtkanlar bugünün ‘gerçeğini’ tüm zamana genel bir kabul gibi yaymaya çalışarak bilime açıkça meydan okuyor.

Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse ‘insan doğası’, içinde yaşanılan üretim ilişkileri tarafından şekillendirilen değişken bir bütündür. Yani bugün bize ‘doğal’ görünen şeyleri yaratan bugünün toplumsal dinamikleridir. Üretim ilişkileri yeniden düzenlenirse eğer zorunlu olarak ‘doğal’ gördüğümüz unsurlar da yeniden anlamlanacaktır. Bu bir varsayım falan da değil: Sağlamasını yapmak isteyen merceğini Neolitik Devrimden bugüne ‘değişimin’ yaşandığı dilediği izleğin toplumsal ilişki dinamiklerine odaklayabilir.

Uzağa gitmek istemeyenlerse günümüzün toplumsal ‘doğasını’ düşünebilirler: İnsan doğasıyla açıklanılmaya çalışılan ‘açgözlülük’, ‘ataerki’, ‘devlet’, ‘rekabet’ ya da ‘hiyerarşi’ tepeden tırnağa kapitalizmin ‘doğasıyla’ nasıl uyum içerisinde var olabiliyor? Kapitalizm, herkesi açgözlü davranmaya zorlar. “En az masraf, en fazla kâr” üzerine kurulu bir modelin ahlaki dönütü kurnazlık değil midir? Aç kalmamak için sistem içerisindeki tüm işçiler rekabete zorlanıyorken bu durumun toplumsal çıktısı yozlaşmış bir açgözlülükten başka ne olabilir? Tek amaç insanın ‘doğasında’ var olmayan ihtiyaçlar yaratarak bu alanlarda tüketimi pompalamaksa insan neden arsızca daha fazlasını istemesin? Emek hırsızlığıyla dönen çarkta bildiğimiz anlamda ‘hırsızlığın’ kökeni nerededir?

Para karşılığı çalışmak bizim için en doğal hatta tek gerçek model. Çünkü bugünün dünyasındaki üretim ilişkileri başka bir modeli var edemez. Hiyerarşi bize ‘makul’ geliyor çünkü iş yerinde, evimizde, ailemizde referans gördüğümüz şablon baştan sona mevcut sosyoekonomik yapıdan besleniyor.

Dolayısıyla insanı açgözlü yapan kapitalizmin kendisidir: Çünkü komünizmin aksine bu sistemde rekabet etmezsen aç kalırsın, işsiz kalırsın ve nihayet ölür gidersin. İşin kötüsü sen ne kadar tırmalarsan tırmala, voliyi vurarak doğuştan gelen adaletsiz sınırların dışına çıkmak sadece bir avuç insana nasip olur. Yani bu sistemin ‘doğası’ seni en iyi ihtimalle ‘hayatta tutar.’

Primatlar kapitalistlerden daha ‘insandır’

İlkel komünal toplumların yüz binlerce yıllık varlığıyla kolayca duvara toslayan kapitalistler hikayelerine ‘bilimsel’ bir hava katmak için ‘hayvanlar alemi’ kartına baş vurmayı pek severler. Bir bakarsınız aslanların yaşam tarzıyla ataerkiyi meşrulaştırmaya kalkarlar, bir bakarsınız primatların ‘Aralarında mücadele ettikten sonra lider seçtiğini’ hatırlatarak ‘Baskının ve hiyerarşinin insana içkinliğinden’ söz ederler.

Kapitalist sömürüden fayda sağlayanların türettiği bu cılız argüman iki ayrı şekilde çürütülebilir:

Birincisi hayvanları ya da primatları yeterince iyi tanımıyorlar. Primatlar ‘paranın’ teşvikiyle çalışmıyor. Birbirlerinin sırtında kırbaç şaklatarak tek bir kişiye mezar olacak bir piramit inşa ettirmiyorlar. Grubun tek bir üyesi, kolektif toplanan zenginliğin hepsini alıkoymuyor. Dişiler topluluk içerisinde sadece ‘çocuk yaparak’ var olmaya zorlanmıyor. Kendi aralarında milyonlarca primatın hayatına mal olacak emperyalist paylaşım savaşları da başlatmıyorlar. Emek sömürüsüne dair en ufak bir fikirleri yok. Primatların bir lider seçmiş olması gibi ‘yaptıklarını’ ibret almaya meraklı olanlar, ‘yapmadıklarına’ da bir göz atabilirler -tabii bilime ellerindeki cımbızla yaklaşmaktan vazgeçmeye hazırlarsa. Primatların dünyası bizim kapitalist gerçekliğimize oranla çok daha insaniyken bunu ‘hayvani gerçekliğimiz’ diye pazarlamak ciddi bir art niyet göstergesidir.

İkincisi, bu argümanlarda insanı hayvandan ayıran asli unsuru kasten hesaba katmayıp tartışmayı bilimden zeminden uzaklaştırmaya özellikle gayret ediyorlar. Ancak insanın alametifarikası ‘sadece kendisine bahşedilmiş bir bilinçte’ değil, asıl ‘parmaklarında’ saklıdır. Childe’ın da vurguladığı üzere onu hayvandan farklı kılan üretim araçları yaratabilme yeteneğidir. İnsan da hayvan da doğaya uyum sağlamadığı sürece yok olur. Fakat insan zorlukları yarattığı araçlarla aşar.

Mesela Buzul Çağı’nda üşüdüğünde hayvanlar gibi evrimsel sürecin tamamlanmasını bekleyerek vücudundan ‘Kalın tüyler çıkartmak’ yerine ‘kürk’ giyer. Havalar ısındığında kürklü hayvanlar yeni koşullara adapte olamazken insan üzerindekileri çıkartmakla yetinir. Bu da dış koşullara neredeyse sınırsız uyum sağlama yeteneği demektir. Friedrich Engels’in ifadesiyle, “Hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir.”

Kapitalizm insan doğasına terstir

Her cepheden savunmasız ‘marksizm insan doğasına ters’ iddiasını daha pek çok şekilde ele alabiliriz. Fakat bu önerme asıl kapitalizmin ‘insan doğasına’ ters olduğu gibi net bir gerçeği, tam tersi yönde çamur atarak gizlemeye çalışıyor. Neyi söylediği kadar, neyi örtmeye çalıştığını da konuşmalıyız.

Kapitalizm, insanın iş birliği yapma, dayanışma kurma ve yaratıcılığını özgürce kullanma potansiyelini köreltir. İnsanın ‘fabrika ayarlarındaki’ paylaşımcı, eşitlikçi ilkel toplum yapısının aksine rekabet, birikim ve bencillik dayatır. Kapitalizm, insanı kendi emeğine, ürettiğine, kendi türüne ve nihayet kendisine yabancılaştırır. İnsan doğasına aykırı olan tam da budur: İnsanı, kendi yarattığı dünyada bir yabancıya dönüştürmek.

‘Doğamız’ gereği rekabetçi bir toplumdansa paylaşımcı, iş birliğine dayanan bir yapımız var. Bu öyle ne destanların satır aralarında aranacak bir masal ne de arkeologların bir akademik çalışması. Tam şimdi, şu anda bu yapımızı görebiliriz: Hakkımız yendiğinde örgütlenip hep beraber kavga ediyoruz, dara düşene elimizi uzatıyoruz, ekmeğimizi ve acımızı paylaşıyoruz, zorbaya öfkemizi kınında saklıyoruz -yeri geliyor “Gayrık yeter!” diyoruz...

Tüm bunlar “Sana göre öyle, bana göre böyle” denebilecek konular değil. Bu, insanlığın 300 bin yıllık birikiminin, arkeolojinin, antropolojinin ve emeğin bize söylediği bir şey: Engels’in ifadesiyle, “Emek, insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda, emek, insanı bizzat yarattı diyebiliriz.” Kapitalizmin gerçekliği hepimizin hissettiği bu ‘doğayı’ yozlaştırıyor. İnsanın kendini yapmadığını öne sürerek bireyin iradesini öldürüyor. Kaderci, edilgen bir bakışı dayatıyor.

Dünyanın sonunu hayal etmek
Kendi arsızlıklarına gerekçe arayanlar korkakça tarihi ve doğayı bu işe alet ediyorlar. Teslimiyetin, itaatin, sömürünün gönüllü defterdarlığını yapıyorlar. Küçük bir azınlık elinde toplanan servet, onu üreten milyarlarca insanın elinden çalınıyor. Ve bunu ‘normal’ karşılamamızı bekliyorlar.

Üstelik kapitalist felaketin getirdiği yıkım o kadar büyük ki, artık ‘geleceğin güzel günlere gebe olduğu’ palavrasına bile başvuramıyorlar. Eskiden burjuva-liberaller süslü laflarla bezedikleri bu barbarlığın hüsnütalilini yapabiliyorlardı: ‘Reformlar insanlığı küçük adımlarla da olsa kurtuluşa götürecekti’. Çok geçmeden bu dizgini kopan sermayenin yok oluştan başka bir yere gitmediği anlaşıldı. Şimdi size verebilecekleri tek şey, “insan doğasına ters” gibi laflarla teslimiyetin beceriksizce teorisini yapmak.

Çürümüş bir sistem gezegeni yok etme pahasına sermaye iktidarını korumaya çalışıyor. Geleceğin en puslu göründüğü dönemlerin içerisinden geçiyoruz. İklim felaketi ya da nükleer savaşlarla dünyanın sonu ihtimali sanki gündelik bir haber gibi olasılığı değerlendiriliyor. Ama siz farklı bir geleceğin ve hayatın son derece bilimsel ve gerekli ihtimalinden söz ettiğinizde bunu ‘gerçek dışı’ buluyorlar. Hepimiz dünyanın nasıl kıyameti yaşayacağını kafamızda canlandırabiliyoruz, fakat başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağını hayal bile edemiyoruz!

Oysa insan her koşula uyum sağlayabilir. Kapitalizm, onu uyum sağlamaya zorladığı koşullardan sadece bir tanesidir. Komünist toplum da başka bir uyum biçimidir. Bu koşullara paralel insanın ilişkileri, ihtiyaçları, arzuları, kültürü ve ahlakı da değişir. Kendini yaratan insan, yine kendi yarattığı kapitalizm gibi bir koşul altında ezilmeye mahkum değildir. Onu değiştirebilir. Bizse somut toplumsal gerçeklikten aldığımız güçle, bilimin ışığında kendi gerçekliğimizi kendi ellerimizle yaratacağız. İnsan kendini yapar. Biz de yapacağız.


/././


BYD, Togg, Hyundai örnekleri otomotiv sanayi için ne anlatıyor? -Ceren Ergenç-


Türkiye otomotiv ekosisteminin çeperinde olan ülkelerden, küresel tedarik zincirlerine bağlı, ama o zincirlerin oluşturulduğu yer değil. Teknoloji ve tasarım aşamalarına değil, üretim sürecine dahil, ama onun da düşük teknolojili oto parçalarında. Kendi bölgesindeki diğer çeper ülkelerine kıyasla avantajı, sadece Almanya’nın tedarik zincirlerine bağımlı değil, ABD’den Asya’ya uzanan bir ortak yatırım geçmişi var.

Bu konumda olan bir ülke için, Çinli elektrikli araç üreticisi BYD’yle 2024’te yapılan ve geçen hafta BYD’nin tek taraflı olarak askıya aldığı anlaşmada olduğu gibi, doğrudan yabancı yatırımı “Ne pahasına olursa olsun” çekmek uzun soluklu bir sanayi politikası olamaz. Sanayi politikası, gelen yatırımın ülkeyi o sektördeki değer zincirinde nereye konumlandıracağına göre karar vermek, bunu önceden planlayıp anlaşma şartlarını bu doğrultuda şeffaf bir şekilde müzakere etmeyi gerektirir. BYD vakasında bunların hiçbiri yaşanmadı. Nihayetinde yatırım gerçekleşmediğinde, kamuoyunda, Çinlilerin hainliğinden Gümrük Birliğinin vatana ihanet oluşuna kadar bir seri yorum yapıldı. Ama, sanayi politikası eksikliği yine gündeme gelemedi.

Bir sektörün çeperindeki bir ülkenin sanayileşme için iki seçeneği var. Ya kendi markasını ve dikey değer zincirini kurmak için adımlar atılır, ya da mevcut zincirde daha yüksek teknolojili bir noktaya tırmanmak için adımlar atılır. Dünyadan örnekler, aslında ikincisi olmadan birincisinin neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin elektrikli araç sektöründen pay alma macerası da bu yönde ilerliyor.

Togg, hükümetin ilk yolu deneme çabası. “Yerli ve milli” dikey değer zinciri yaratılıp sektörün devlerine kafa tutulacak. Marka değeri yaratıldı, fabrika da Gemlik’te. Ama bataryanın kalbi olan hücre kimyası Çinli Farasis’e ait. Siro ortak girişimi modül ve paket üretiyor, esas kritik olan hücre teknolojisi ise Çin’den transfer edilen bir teknoloji. Yani, marka yerli ve milli, ama bağımlılık ilişkisi değişmiyor. Togg örneği şunu söylüyor: İkinci yola, yani teknolojik kademe atlamayı garantilemeden, birinci yolu, gerçek dikey entegrasyonu gerçekleştirmek çok zor. Hücre üretimi milyarlarca dolarlık sermaye, kimya mühendisliği birikimi ve yıllar süren kalibrasyon istiyor. Markayı kurmak, o teknolojiye sahip olmak anlamına gelmiyor.

Koreli Hyundai, ikinci yolun örneği, eğer verilen yatırım sözü tutulursa. İzmit fabrikası ağustostan itibaren elektrikli araç üretecek. Bu, Togg’dan sonra Türkiye’de üretilen ikinci elektrikli araç olacak. Batarya hücreleri Kore ve Macaristan’dan geliyor, Mobis İzmit’te paketi monte ediyor. Paket montajı hücre üretimi değil. Ama geleneksel motor montajından daha ileri teknolojili bir süreç çünkü yüksek gerilim güvenliği, termal yönetim, batarya yönetim sistemi yazılımı gibi konularda yerel personelin eğitilmesini gerektiriyor. Teknoloji transferi ve iş gücü dönüşümü sağladığı için, paket montajı hücre üretimine doğru atılmış bir adım. Yerel tedarikçi ağını ve iş gücünü bir üst teknoloji kademesine taşır, bir sonraki yatırımın zeminini hazırlayabilir. Ancak Hyundai’nin bir sonraki adım olan hücre üretimi fabrikası halihazırda Macaristan’da ve Macaristan ve Türkiye arasında git gel yapmak bile Türkiye’de hücre üretimine geçmekten daha düşük maliyetli.

Çinli BYD ise katılımcı ve şeffaf olmayan süreçlerle alınan yabancı yatırım kararlarının akıbetini gösteriyor. Manisa’da bir milyar dolarlık fabrika sözü verildi, Ttemmuz 2024’te imza töreni yapıldı, yüzde 40 ek gümrük vergisinden muafiyet tanındı. İnşaat hiç başlamadı. BYD önceliğini Macaristan’a kaydırdı, Ankara 2026 basında teşvikleri askıya aldı. İnfial yaratan yatırımı durdurma kararı, iş ve emek örgütlerine, denetlenebilir taahhütlere, bürokratik denetim mekanizmalarına kapalı bir yatırım kararının nasıl boşa düştüğünü gösteriyor. Şeffaflık olmadan verilen muafiyet, sonradan geri alınması zor olan bir kayba dönüşüyor.

Ama BYD’nin kararını tümüyle siyasi okumak, Uygurlar veya Çin karşıtlığı üzerinden anlatmak da yanlış. BYD’nin geri çekilmesi büyük ölçüde ticari mantıkla açıklanabilir. Macaristan AB içinde, AB’nin Çin’e karşı uyguladığı menşe kurallarına takılmıyor. Bu yüzden, BYD’nin AB içinde üretim yapması hem daha güvenli hem daha düşük maliyetli. Buna karşın, Hyundai Çin’i hedef alan menşe kurallarına takılmıyor ve bataryanın hücresini Macaristan’daki fabrikasından getirip Türkiye’de montajlayıp geri Avrupa pazarına taşımak daha az maliyetli oluyor.

Bu üç örnek de sanayi politikası eksikliğine işaret ediyor. Değer zincirinde yukarı çıkış, sermayenin iç dinamiklerinden kendiliğinden çıkmaz. Togg transferle yetinir çünkü kendi üretim kapasitesini üretmek pahalı; Hyundai paket montajında kalır çünkü hücreyi Macaristan’dan almak daha kârlı. Yani, şirket mantığına bırakıldığında ikisi de en düşük riskli, en kârlı kademede durur.

Teknoloji kademesi atlama, piyasa dengelerinin bir sonucu değil, sanayi politikası getirisidir. Hyundai’yi paket montajından hücre üretimine, Togg’u transferden kendi üretimine taşıyacak olan şey, şirketin kârlılık hesabı değil, kamunun koyduğu koşulluluktur. Yatırımı çekerken hangi kademenin şart koşulduğu, yerli katma değer eşiklerinin nasıl tanımlandığı, teşvikin hangi koşullara bağlandığı gibi faktörler ülkenin küresel/bölgesel üretim ağlarının neresine konumlanacağını şekillendirir. Yani, neoliberal “Ne pahasına olursa olsun dış yatırım çek” yaklaşımının antitezi: Yatırımı hangi kademeye oturtacağına ve bir sonraki kademeyi nasıl zorlayacağına dair bilinçli, denetlenebilir, katılımcı bir sanayi politikasıdır.

Türkiye’de sanayi politikası kapalı kapılar ardında, taahhütleri denetlenemeden, emek ve sermaye örgütlerinin dışında belirleniyor. Hangi yolun seçileceği, hangi yatırımın hangi kademeye oturacağı teknik bir soru değil, siyasi bir karardır. İhtiyaç duyulan şey, katılımcı bir sanayi politikası yapımı.


/././

Fıkradan sonra…-Koray R.Yılmaz-

Son günlerde bir “fıkra”dır aldı başını gidiyor. “Fıkra”nın kendisi bir yana, anlatıldığı ortam, anlatan kişi, dinleyen kişiler özellikle de anlatılan dönem düşünüldüğünde insanın gülesi, ağlayası, şaşırası hepsi birden geliyor. Bu olayın kendisi kötü bir fıkra gibi. Başka söze ne hâcet…

Ben bugün bir fıkra değil de bir masal anlatmayı tercih edeceğim, takip edenler bilir daha önce de Evrensel’de masal anlatmışlığım vardır…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, doğrunun eğriye, eğrinin doğruya karıştığı zamanlarda, kimsenin adını ve yerini tam olarak bilemediği ama herkesin hakkında çok şey duyduğu bir ülke varmış.

Bu ülkede aynalar yüzleri, yüzler aynaları tanımazmış… Dün söylenen sözler ertesi gün sahibini inkâr eder, bugün alkışlamak için kalkan eller yarın yuhalamak için kalkarmış... Dünün kahramanları bugünün sanıkları, bugünün sanıkları yarının kahramanları olurmuş... Değişen şey insanlar mı yoksa hakikat mi kimse bilmez, sorgulamazmış… Bu ülkenin insanları sabah başka bir dünyaya uyanmaya, akşam başka bir dünya bulmaya alışkınmış. Dün kesin doğru olan bugün şüpheli, bugün şüpheli olan yarın tartışılmaz oluverirmiş...

Günlerden bir gün, bu tuhaf ülkenin insanlarını bile hayrete düşüren büyük bir hadise yaşanmış.

Rivayet olunur ki, yıllar boyunca bu ülkeye hükmeden, omuzlarında parlak yıldızlar taşıyan kudretli kimseler birer birer yüksek surların ardına gönderilivermiş. Dün saygıyla anılanlardan, ertesi gün mahkeme meydanlarında hesap sorulmaya başlanmış. Memleketin tellalları bunun yeni bir devrin başlangıcı olduğunu ilan etmiş. Kahvelerde, çarşılarda, hanlarda ve kervansaraylarda herkes bu olayı konuşur olmuş.

Sonra yıllar geçmiş… Gerçek değişivermiş... Yahut insanlar gerçeğin değiştiğine inanmış... Mahkeme salonlarında okunan kararlar başka kararlarla yer değiştirmiş... Suçlular masum olmuş… Masumlar mağdur… Bir zamanlar taşlara kazınmış gibi görünen hükümler buhar olup uçmuş; dün kesin olan bugün tartışılır, bugün tartışılır olan yarın inkâr edilir olmuş.

Zaman böylece akarken, bir sabah memleket yeni bir hikâyeye uyanmış... Herkes memleketin damarlarına kadar işlemiş görünen bir örgütten söz etmeye başlamış… O kadar görünmezmiş ki yıllarca kimse görememiş... O kadar güçlüymüş ki en yüksek yerlere kadar ulaşmış. Sonra bir gece gökyüzü alçalmış… Köprüler kapanmış… Silah sesleri evlere kadar ulaşmış. Sabah olduğunda ülke artık başka bir ülkeymiş… Binlerce kapı çalınmış... Kimileri gerçekten suçluymuş... Kimileri belki değilmiş... ama kalabalıklar koşarken kimin kimin peşinden koştuğunu nasıl bileceksin ki?

Bir zamanlar adaletin kılıcı sayılan eller de suçlamaların hedefi hâline gelivermiş. O koca koca büyük adamları yargılayanların kendileri değil miymiş asıl suçlu? Onlar da bu örgütten değil miymiş? Böylece ülke bir sabah uyandığında, dün kurtarıcı diye alkışladıklarının bugün nasıl hain olduğunu öğrenivermiş... Nasıl da kandırıldık demişler… nasıl da kandırıldık…

Ama masal burada bitmemiş. Çünkü bu ülkede hiçbir şey bir kez olmazmış. Her şey mutlaka ikinci kez yaşanırmış. Bazen üçüncü, bazen dördüncü kez.

Tam herkes fırtınanın dindiğini zannederken, rüzgâr bu kez başka bir yöne esmeye başlamış. Saraylardan, mahkemelerden, kışlalardan geçen hikâye üniversitelerin avlularına uğrayıvermiş. Birdenbire koridorlar sessizleşmiş. Işıklar azalmış… her taraf biraz daha karanlık hale gelmiş… Birçok akademisyen, üniversite hocası işlerinden uzaklaştırılmış… Odaların kapılarındaki isimlikler sökülmüş... İnsanlar bir anda kendilerini yıllardır yaptıkları işlerden uzaklaştırılmış halde bulmuşlar... ama ülke bu ya yıllarca verdikleri mücadeleden sonra hakları iade edilmiş, pardon demişler: ifade özgürlüğü engellenmiş… bazıları geri dönebilmiş sonuçta… bazıları “henüz” dönememiş. Ama geçen yıllar hakkında hiçbir mahkeme karar verememiş... Çünkü kaybedilen zamanın temyizi olmazmış.

Ülkenin siyaset meydanları da değişmiş zamanla… Seçim meydanlarında başlayan mücadele sarayın kapılarında, mahkeme koridorlarında ve eski defterlerin arasında sürmeye başlamış. Böylece masal ülkesinde insanlar, geçmişin de gerektiğinde yeniden yazılabileceğini öğrenmiş. Nedendir bilinmez, herkes diplomasını, tapusunu, ehliyetini filan sık sık yoklar hale gelmiş...

Sonra ilginç bir şekilde herkesin gözü önünde olan şeyler aslında hiç olmamış ilan edilmiş. İnsanlar orada olduklarını söylüyor, alınan kararlar yıllardır uygulanıyor, seçilenler görev yapıyor olmasına rağmen bazıları bütün bunların aslında hiç yaşanmamış sayılabileceğini ileri sürmüş.

Böylece masal ülkesinde insanlar bir şeyin hem olmuş hem olmamış olabileceğini keşfetmişler.

Zamanla aynı masada oturanlar birbirlerine düşman olmuş… Dün düşman olanlar aynı masada buluşmuş... Birbirlerine söylenmiş sözler unutulmuş... Unutulamayan sözler yeniden yorumlanmış... Yeminler edilmiş... Yeminler bozulmuş... Kırmızı çizgiler çekilmiş... Sonra o çizgilerin üzerinden sessizce yürünmüş...

Ama masal bitmemiş…

Çünkü her son yeni bir başlangıcın giriş cümlesiymiş.

Bir gün çok güçlü biri bir fıkra anlatmış, kimi gülmüş, kimi üzülmüş, kimi kızmış… Gökten üç kişiye üç elma düşmüş biri elmayı alıp yemek istemiş hiçbir elma bir diğerinden farklı değildir diye, biri yedirmem demiş elmayı, bu elma o elmalardan değil, biri de stratejik bir sessizlik içinde karşılamış elmayı… derdi başından büyük…


/././


Karaman’da tarım işçilerinin otomobili devrildi: Üç çocuk hayatını kaybetti

Karaman’da tarım işçilerinin otomobilinin devrilmesi sonucu meydana gelen kazada 3 çocuk hayatını kaybetti, 4 kişi yaralandı.

***

Karaman — Karaman merkeze bağlı Kızık köyünde M.İ. idaresindeki 63 EA 265 plakalı otomobil, köprüden geçtiği sırada şarampola yuvarlanarak dereye uçtu. Haber verilmesi üzerine olay yerine 112 Acil ekipleri sevk edildi.

Çevredekilerin yardımıyla araçta bulunan anne ve baba ile 2 çocuk çıkarılarak, kurtarıldı. Ancak araçta sıkışan diğer çocuklar Mehmet Mustafa İzol (4), Ramazan İzol (12) ve Mehmet Sinan İzol’un (5) cansız bedenleri araçtan çıkarıldı.

Yaralılar, sağlık ekiplerince olay yerinde yapılan ilk müdahalelerinin ardından Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı.

Hayatını kaybeden çocukların cenazeleri, cumhuriyet savcısının olay yerinde yaptığı incelemenin ardından otopsi yapılmak üzere aynı hastanenin morguna kaldırıldı.

Ailenin Urfa’dan Karaman’a tarım işçisi olarak gittiği, tarladan çadırlarına dönerken kazanın meydana geldiği öğrenildi.

***


Erkunt Sanayi’de işçi sağlığı alarm veriyor: Çalışırken iş güvenliği, atılırken ise tazminat yok!
4-5 ay önce arsenik, cıva, kurşun içeren zehirli metal atıklarını fabrika bahçesinde biriktirip çevreyi zehirlediği için ceza alan Erkunt Sanayi'nin içerisi de işçiler için SOS veriyor.
***

https://www.youtube.com/watch?v=GNi5ICCzmBI

Ankara – Erkunt Sanayi AŞ’de işçilerin sağlığı tehlikede. Motor blokları, silindir kafaları gibi ağır metal içeren döküm ürünlerini üreten Erkunt’un Sincan ve Etimesgut’ta 4 fabrikasında 1200’den fazla işçi çalışıyor. Ağır metal, toz ve kirin fabrikanın her yerine sirayet ettiği fabrikada, işçiler alınmayan önlemlerin yanı sıra üretim baskısı altında çalışmaya zorlanıyor. Çok değil daha 4-5 ay önce arsenik, cıva, kurşun içeren zehirli metal atıklarını fabrika bahçesinde biriktirdiğini gazetemizin manşetinden duyurmuştuk. Büyük cezalar alan Erkunt, Sincan’daki döküm fabrikasını 4 günlüğüne kapatmak zorunda kalmıştı.

Erkunt’ta zehirli atık dağları bitti ancak işçilerin çalışma koşulları büyük ölçüde değişmedi. Türkiye’nin en büyük 654. sanayi şirketi olan şirket, üretim baskısıyla işçi başına yıllık 2.5 milyon TL gelir elde ediyor. İşçilerin başında “Hadi hadi” diyen yöneticiler, sürekli sipariş yetiştirme kaygısıyla çalışan işçiler ve güvensiz çalışma koşulları...

Tazminattan kurtulmak için kod oyunu
Son iki yılda işçilerin mücadelesi ile gündeme gelen Erkunt’ta bu 2 yılda en az 30 işçi farklı kodlar ile işten atıldı. Birçoğunda fabrika yönetimi, işçilerin açtığı davalarla karşılaştı. Bu davalarda yürütülen ara bulucu süreçlerinde işçilerin hakkından daha düşük miktarlara anlaşarak yüksek tazminat miktarlarından kurtuldu. Ortalama ücretin aylık 45 bin TL olduğu Erkunt’ta, görüştüğümüz işçiler, ‘‘Aylık 60 bin TL’nin üstünde ücret alan herkesten kurtulmaya çalışıyorlar’’ dedi.

Etimesgut’taki fabrikadan tazminatsız işten çıkarılan bir işçi, “Hakkımda türlü yalan uydurdular, bir makinenin başından diğerine, her yerde çalıştırıldım. Hiçbir kanıtları olmadan benim sorun çıkarttığımı söylediler ve sonuçta tazminatsız işten çıkarıldım” diye belirtti. Her türlü soruna “Üretim devam etsin ne olursa olsun” denilerek izin verildiğini anlatan işçi, “Ancak amire en ufak bir itiraz atılma sebebi sayılıyor. Kısaca Erkunt’ta çalışırken istedikleri sayıda parçayı çıkardığın sürece kimin ne yaptığı ne koşulda çalıştığının önemi yok!” diye konuştu.

Fabrikadaki ağır çalışma koşullarını ise işçi şöyle tarif etti: “İçeride havalandırmalar çalışmıyor. Tozun ortasında nefes alamayacak şekilde çalışıyoruz. Tuvaletler iğrenç. Vardiya bitimine 5 dakika kala kişisel temizlik için duşa gitsen fotoğrafını çekip ihbar ediyorlar. Kendime işten atıldıktan sonra ancak gelebildim. Tekrar nefes almaya başladım. Verilen maskeler yetersiz, herkes maskelerin işe yaramadığını biliyor. Böylesi kirin ve tozun ortasında nasıl çalışılsın?’’

‘Türk Metal işten çıkışımıza imza attı’

Türk-Metal’in örgütlü olduğu Erkunt’ta, sendika temsilcilerinin tutumu da işçilerin yakındığı noktalardan biri. İşçi, “Her ay bir yevmiyemi sendikaya veriyorum. Karşılığında ne oluyor? Çalışma koşullarını söylüyoruz. ‘Çalışmayın o zaman’ deniyor. Ayakkabı çekleri, ramazan çekleri.. Hepsi geç yattı. Hiçbir adım atmadılar. İşten atılacağımız zaman da sendika bize sormadan gidip işten çıkış kağıdına imza atıyor. Sen beni temsil ediyorsan, benden habersiz nasıl imza atıyorsun? Sen beni temsil etmeyecek isen ben sana niye her ay para verdim?’’ diyerek tepki gösterdi. (Evrensel)

‘Sessiz ilerleyen meslek hastalıklarının habercisi’
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek, Erkunt işçilerinin anlattıklarını ve kamuoyuna yansıyan görüntüleri gazetemize değerlendirdi. Fabrikadaki tabloyu “Sessiz ilerleyen meslek hastalıklarının habercisi” olarak nitelendiren İpek, “Bir işçinin ‘işten atılınca nefes almaya başladım’ demesi sıradan bir şikayet değil, güçlü bir alarmdır” dedi.

Erkunt Sanayi’nin döküm, metal işleme, talaşlı imalat ve montaj gibi ağır sanayi süreçlerini barındırdığına dikkat çeken Deniz İpek, işçilerin havalandırma yetersizliği ve yoğun toz ve verilen maskelerin yetersiz kaldığına dair şikayetlerine ilişkin şu ifadeleri kullandı: “İşçi sağlığı ve güvenliğinin temel ilkesi işçiye maske dağıtmak değil, tozun, dumanın ve gazın ortaya çıktığı noktada kontrol altına alınmasını sağlamaktır. Çalışma ortamında gözle görülür hale gelen toz ve kir, çoğu zaman işçinin akciğerine ulaşan risklerin yalnızca görünen kısmını oluşturuyor. Meslek hastalıkları sessiz ilerler. Bugün öksürük, nefes darlığı, göz yanması veya solunum şikayeti olarak ortaya çıkan sorunlar, yıllar sonra geri dönüşü olmayan sağlık kayıplarına dönüşebiliyor.”

Sosyal alanlar da işçi sağlığına dahil
Tuvaletlerin içler acısı durumuna da değinen İpek, patronun sosyal alanlardan da sorumlu olduğunu belirterek “İşçilerin kullandığı alanların bu durumda olması, emeğin yalnızca üretim sürecindeki çıktısıyla değerlendirilmesinin ve işçinin insani ihtiyaçlarının ikinci plana itilmesinin bir sonucudur. Sadece bir hijyen değil en temel sağlık koşullarına ve insan onuruna yakışır çalışma hakkına ilişkin bir sorun olarak ele alınmalıdır” dedi.

***

BES-AR: Açlık sınırı 48 bin lirayı, yoksulluk sınırı 119 bin lirayı aştı

BES-AR'ın Haziran 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir memur ailesinin açlık sınırı 48 bin 619 TL'ye, yoksulluk sınırı ise 119 bin 344 TL'ye yükseldi. Bekâr bir çalışanın yaşam maliyeti 77 bin lirayı aştı.
***

Büro Emekçileri Sendikası (BES), Haziran 2026 dönemine ilişkin açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Açıklamayı yapan BES Genel Başkanı Özer Avanaş dört kişilik bir memur ailesinin sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcamasının 48 bin 619 TL’ye ulaştığını, tek bir bekâr çalışanın yaşam maliyeti 77 bin 197 lirayı geçtiğini vurguladı.

Avanaş, “Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması gereken aylık harcama tutarı 119 bin 344 lirayı aşmıştır. Sağlıklı beslenmenin günlük maliyeti ise 1600 lirayı geçmiştir.İktidarın biz kamu emekçilerine dayatmış olduğu sefalet zammı, yılın ilk üç ayında erimiş; ortalama bir kamu emekçisinin aylığındaki kayıp 11 bin 400 lirayı geçmiştir” diyerek kamu emekçilerinin yaşadığı mağduriyete dikkat çekti.

“Gerçek bir TİS masasını kurun”
Avanaş kamu emekçilerinin yoksullaştırıldığı düşük ücret politikalarından vazgeçilmesi çağrısında bulundu ve “Buradan iktidara bir kez daha sesleniyoruz: Bizleri yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden bu düşük ücret politikalarından bir an önce vazgeçin. Ekonomik kayıplarımızın ortadan kaldırılması için grev hakkını ve tarafların eşit temsiliyetini sağlayan yeni bir yasal düzenleme yapın ve gerçek bir toplu sözleşme masasını bir an önce kurun”ifadelerine yer verdi.

***
EVRENSEL.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-

  Marksizm insan doğasına aykırı mı? -Kavel Alpaslan- “...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz asl...