soL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-

Bilindik öykü, şaşırtıcı olmayan son: Muhsin Yazıcıoğlu dosyası tozlu raflardan neden şimdi indirildi? 

Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

“Muhsin Yazıcıoğlu suikastinde gerçeği arayan kim varsa başına mutlaka bir şey geliyor. Muhsin Yazıcıoğlu suikastini aydınlatan ekip ne oldu biliyor musunuz? Geçen İçişleri Bakanlığı döneminde darmadağın edildi. Hepsi sürüldü."

Bu sözler Nedim Şener’e ait.

Ali Yerlikaya’yı hedefe koyan Şener, “Süleyman Soylu döneminde bu işi çözmeye başını koyanların, başının alındığını” dile getiriyor.

Peki, gerçekten neler oluyor?

Yandaş medyada sürekli olarak bu dosyanın gündeme getirilmesinin nedeni ne?

Daha başlarken altını çizelim, AKP iktidarı belli ki Yazıcıoğlu dosyasını açarken bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefliyor.

Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

Hepsi bu…

Yoksa ortada aydınlatılmayı bekleyen de aydınlatılacak da bir dosya yok.

Hafızayı tazeleyelim: Muhsin Yazıcıoğlu kimdi?

BBP'nin kurucusu ve genel başkanıydı Muhsin Yazıcıoğlu.

Türkiye’de ABD menşeli olarak 1970'lerden bu yana yürütülen kontrgerilla faaliyetleri içinde önemli bir role sahipti.

Ülkede NATO aparatı kontrgerillanın en yoğun faaliyet yürüttüğü sırada, 1977-1978 yılları arasında Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı.

Başta Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı olmak üzere ABD ve düzen tetikçilerinin en yakınındaki isimlerdendi.

1978 yılında Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu Ankara'da gözaltına alınınca emniyete telefon edip "Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı'yı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız" talimatını veren, Çatlı'yı serbest bıraktıran isimdi.

ABD’nin “bizim çocuklar” dediği Kenan Evren cuntası darbe yaptığında zaferlerini ilan ettiler.

İkisinin de ipleri ABD’nin elindeydi ama onlar sadece “tetikçiydi” ve faşist cunta önce kendi evlatlarının kullanım ömrü dolanlarından kurtuldu.

O ise 7.5 yıllık cezaevi sonrası hüküm dahi giymeden özgürlüğüne kavuştu.

Talimatını verdiği ve arkasında durduğu onlarca cinayetten aklandı.

Oysa aynı dönemde idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu açık konuşmuş, Abdullah Çatlı, İsa Armağan, Oral Çelik ve Mehmet Ali Ağca gibi sağcı katillerin Yazıcıoğlu'nun direktifleriyle hareket ettiğini söylemişti.

Yani cunta itirafçı ülkücüyü öldürmüş, talimatları veren, cinayetleri işleten ismi özgürlüğüne kavuşturmuştu.

Cezaevinden çıktıktan sonra 1992’de BBP’yi kurdu, MHP ile yolları birleştirmeyip kendi kanalını açmaya çabaladı.

Aslı varken, ona çok iş düşmedi diye düşünülmesin, Sivas Katliamı sırasında da rolü olduğu tartışmaları yaşandı, Hrant Dink öldürüldüğünde de yine onun partisinin adı gündeme geldi.

Yazıcıoğlu işte tam olarak bu kısa sunuşa sığacak “kanlı” öykünün aktörlerinden biriydi.

Yıllarca ABD’nin ve Türkiye sermaye sınıfının, patronların hizmetindeydi.

Yazıcıoğlu öldürüldü mü?

Mümkün. Yıllarca hizmet ettiği düzenin içindeki farklı kanatlar bu yönde bir adım atmış olabilir.

Kendisi de yıllarca bu işi görev olarak yapan biri olarak, yine böyle bir sonla karşılaşmış olabilir.

Hatırlayalım, nasıl öldüğünü ve hangi iddiaların gündeme geldiğini:

* Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopter, 25 Mart 2009'da Kahramanmaraş'a düşmüştü. Helikopterde Yazıcıoğlu'nun dışında gazeteci İsmail Güneş, BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, İl Başkan Yardımcısı Yüksel Yancı, Belediye Meclis Üyesi Murat Çetinkaya ve pilot Kaya İstektepe bulunuyordu. Hepsi öldü.

* *Kaza sonrası İHA Muhabiri İsmail Güneş’in 112 görüşmesinin kayıtları ortaya çıktı:

-İsmail Güneş: Bacağım kırık olduğu için konuşamıyorum. Erhan ağabey nereden çıkış yapmıştık. Çağlayancerit orada bir yerde düştük. Hangi yere düştüğümüzü hatırlamıyoruz, her taraf sis, göremiyorum. (...) 35 00 benim numaram.


-112 görevlisi: Telefonu kapatmayalım, yerinizi tespit etmeye çalışıyoruz.

-İsmail Güneş: Alo. Sakin olalım da şu anda donuyoruz burada, ayağım da kırık.


-112 görevlisi: Polis ekipleri yerinizi bulmaya çalışıyor. Siz moralinizi yüksek tutun. Zaten sizin yerinizi tespit edecekler. Edemediler daha. Tespit etmeye devam ediyor.


-İsmail Güneş: Herkes öldü herhalde. Yok, yok. Çok kötü ayağım kırıldı. (İnleme) Hanımefendi hâlâ bulamadınız mı yerimizi? Burada donacağız, diğer insanlar öldü herhalde. (İnleme sesleri) Ayağımı oynatamıyorum. Çok pis kırıldı ayağım. Yerimizi ne zaman tespit edeceksiniz hanımefendi?

* O dönem gündem Ergenekon’du, Cemaat-AKP ortaklığıyla önce Ergenekon cinayeti öyküsü yazıldı. 

* Muharrem Tunç, Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopteri kullanan Mustafa Kaya İstektepe'nin Harp Okulu'ndan arkadaşı olduğunu söyleyip, dönemin Özel Yetkili Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak Yazıcıoğlu soruşturmasında gizli tanık olmak istedi. Tunç, pilotun kendisine, “Ergenekon üyesi subayların Elmadağ'da çok sayıda silah ve parayı konteynere gömdüğünü’”söylediğini öne sürdü. Helikopterin düştüğü gün İstektepe'nin kendisini aradığını da iddia eden Tunç, “Beni arayarak istifra ettiğini, zehirlendiğini söyledi. Ben de kendisine 'uçma' dedim. Kendisi de 'bana bir şey olursa konuş' dedi. Bundan maksat bana anlattığı hususları ifade vererek ilgili makamlara bildirmekti” dedi.

* Sonra Tunç’un Cemaat bağlantısı olduğu iddiaları gündeme geldi. Ardından da soruşturmayı yürüten savcıların tamamı ‘FETÖ’cü çıktı, görevden alındı.

* Bu sürecin ardından ikinci tur başladı. Bu kez cinayeti Fethullahçıların işlediği öne sürüldü. Uzun süre Cemaat’in bu cinayetteki payı gündeme getirildi.

* Helikopterin nasıl düştüğü sürekli tartışma konusu oldu. Kimi zaman savaş uçaklarının taciziyle düştüğü, kimi zaman helikopterdekilerin zehirlendiği söylendi.

* Kaza sonrası sağ olan isimlerin Cemaatçiler tarafından öldürüldüğü de öne sürüldü. Hepsinin kaza sonrası donarak ve yaralanarak öldüğü de.

Sonuç olarak Yazıcıoğlu’nun nasıl öldüğü ya da öldürüldüğü bir “sis” perdesinin içinde kaldı.

Tüm hayatı, yapıp ettikleri düşünülünce ortada şaşırtıcı bir şey de yok aslında.

Başa dönersek, peki, bu dosya 2026’da yeniden ve nasıl gündeme geldi?

Cinayetin ve ya da ölümün aydınlatılması için değil, burası kesin. Başta söyledik, bitirirken tekrarlayalım: “Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

***

Ankara'da su faturası soygunu: Faturalar son iki ayda katlandı, tek bir açıklama dahi yok!-Özkan Öztaş- 

Ankara'da su faturalarında özellikle son iki ayda yaşanan fahiş artışlar halkın tepkisine neden oluyor. Az tüketime rağmen gelen yüksek faturalar karşısında şikayet hatları dolup taşarken, yetkililerden açıklama dahi gelmiyor. Ankaralı yurttaşlar fatura soygununa ilişkin çarpıcı örnekleri soL'a anlattı.

Ankara'da su faturaları yurttaşları isyan noktasına getirdi. Özellikle son aylarda az tüketime dahi fahiş fiyatla gelen su faturaları tepkilere neden oluyor. Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi ASKİ'nin şikayet hattı dolup taşarken gelen yanıtlar sorunu geçiştirmekten öteye gidemiyor.

ASKİ'den her ay zamlı gelen faturalara yurttaşlar net bir cevap alamıyor. Kurumun resmi açıklamaları Osman Gökçek'i, Osman Gökçek ASKİ'yi suçlarken arada olan bir kez daha emekçilere oluyor.

'Nisan faturası 49 lira, mayıs 362 lira'

Demet Hanım Ankara Çankaya'da ikamet ediyor. 

Bu iki fiyat farkında değişmeyen tek şey kullanım tutarı. Tek başına yaşadığını ve günlük rutin kullanım dışında özel bir su tüketimine neden olacak döngüsü olmadığını ifade eden Demet Hanım, bu iki aylık farkı göstererek itiraz ediyor.

Demet Hanım tepkisini, "Nisan su faturam 49.95 TL idi, mayıs faturası 362 TL geldi, haziran henüz gelmedi. Birkaç güne de o gelir. Ben yalnız yaşayan biriyim, yemeği genelde dışarıda yiyorum. Yani benim bulaşık dediğim şey evde içtiğim çayın kahvenin birkaç tane kupasıdır. İki haftada bir çamaşır makinesi açarım ve tabii ki öz bakım. Faturayı görünce şok oldum. İçme suyunu zaten marketten alıyorum" sözleriyle dile getiriyor.

Yurttaşların ilettikleri şikayet listelerinde gelen faturalar için "Bir yanlışlık olmalı" imgesi en çok öne çıkanlar arasında yer alıyor.

'Önce 304, sonra 650, şimdi de 750 liralık faturalar geldi'

Bu üç fatura Müsaade Hanım'ın son üç aylık faturaları. 

Müsaade Hanım da tek başına yaşayanlardan. Yani tüketimde artış ya da yoğun kullanıma bağlı artan fiyatlar değil bu rakamların yansıttıkları. Müsaade Hanım emekli, tek başına yaşayan, haftanın bazı günlerini torununa bakmak için kızının evinde geçiren biri. Malum, Ankara içme suları çeşmeden içilemediği için hemen hemen her Ankaralı yurttaş gibi o da suyu hazır tedarik eden, musluktan tüketmeyenlerden. Ancak bu artış oranları haliyle Müsaade Hanım'ın da hem dikkatini çekmiş hem tepkisine neden olmuş.

'Normalde elektrik sudan pahalıydı, şimdi o da eşitlendi'

Necati Bey Mamak'ta yaşıyor. Kendisi özel bir firmada çalışıyor. Su fiyatlarına gelen fahiş zamları şöyle anlatıyor:

"Normalde hani alıştığımız şey nedir? Su 300 gelirse elektrik 500 gelirdi ya da ne bileyim biri 300 ise diğeri 1000 olur. Ama su ucuzdur yahu. Sudan ucuz lafı nereden çıktı sonuçta? Ama şimdi su faturaları elektrikle eşitlendi. Şimdi de alışın buna diyorlar. Kışın da doğalgazı bu su faturalarıyla kıyaslarsak esas o zaman eyvah diyeceğiz."

'Bir metreküp su kullandım, 362 lira ödedim'

Hülya Hanım da suyu az tüketen, günlük rutini evin dışında geçenlerden. Yaşadığı sorunun tekil değil tüm Ankaralı yurttaşların sorunu olduğunu anlatıyor.

Hülya Hanım, "Hepimiz bu sorunu yaşıyoruz. Ayda 1 metreküp su kullanıp 362 TL ödedim. 51 TL'si ASKİ'ye, 311 TL'si diğer kurumlaraymış. ASKİ'den durumu açıklayan SMS de geliyor zaten. Tutarın azı su, çoğu katı atık ve çevre temizlik vergisi falan. Sanırım hepimizin ASKİ faturalarında şu tutarlar sabit, kontrol edilirse görülür zaten. Katı atık toplama bedeli: 175,40 TL, katı atık bertaraf bedeli: 129,60 TL." diyor.

Hem ay başı hem ay sonu iki farklı ödeme talimatı

Harun Bey de derdini yazılı olarak ASKİ'ye iletmeye çalışanlardan. "Ocak ayından itibaren sırasıyla yaklaşık 425 TL, 300 TL, 523 TL, 719 TL ve son olarak 910,65 TL tutarında fatura geldi." diyerek süreci aktarıyor.

Evde tüketimi artıracak hiçbir faaliyet olmadığını, tadilat, misafir ya da başka gündemleri olmadığını ifade eden Harun Bey, "Ayrıca bu ay içinde bir faturanın son ödeme tarihi 05.06.2026, diğerinin ise 29.06.2026 olacak şekilde aynı ay içerisinde iki kez ödeme çıkması da kafamı karıştırıyor. Neden aynı ayın başında ve sonunda iki farklı fatura düzenlendiği konusunda da net bir açıklama alamadım. Bu durum bütçemizi zorlamakta ve aile olarak maddi açıdan sıkıntıya düşmemize yol açıyor." sözleriyle mağduriyetini belirtiyor.

Yedi yüz liraya bir metreküp su

Akın Bey, Ankara Çankaya Ayrancı Mahallesi'ndeki ASKİ aboneliği için 13.06.2026 tarihinde kartlı su sayacına 78758797 işlem numarası ile 700 TL'lik su yüklemesi yaptığını anlatıyor. 

Eve gelip kartı sayaca okuttuğunda, bu tutarın yalnızca 1.2130 metreküp suya karşılık geldiğini gören Akın Bey duruma itiraz ediyor.

Akın Bey yaşadığı süreci, "Bunun üzerine destek hattını aradığımda, yatırdığım 700 TL'nin yaklaşık 670 TL'sinin vergi adı altında kesildiği, bu nedenle karta çok az su yüklendiği bilgisi verildi. Daha önceki hiçbir yüklememde böyle bir durumla karşılaşmadım, bu kadar yüksek vergi kesintisi ilk defa başıma geliyor." diyerek özetliyor.

Yetkililer ve kurumlar arası suçlamalar devam edip somut bir çözüm üretilmezken, her ay daha da kabaran faturaların yükü altında ezilen ve asıl mağdur olan yine Ankara halkı oluyor.

***

Sopalar, çeteler ve ters kelepçeler: Emekçilerin hak arama mücadelesi engellenemiyor -Özkan Öztaş- 

Son dönemde hak arayan işçilere yönelik çete misali saldırılar gündemden düşmüyor. Özşen Madencilik’te madencilere, Ankara’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyelerine ve inşaat işçilerine yönelik şiddet vakaları artarken, emekçiler baskılara boyun eğmeyerek direnişi ve dayanışmayı büyütüyor.

Son zamanlarda hakkını arayan işçilere dönük saldırılar gündemden düşmüyor. Bazen hakkını arayan öğretmenler yerlerde sürükleniyor, kimi zaman açlık grevindeki madencilere saldırılıyor, havaya açılan ateşler gündem yaratıyor. Konya’da tarım işçileri, Tokat'ta Şık Makas işçileri, Ankara ve Antalya’da inşaat işçilerine yönelik saldırılar derken liste uzayıp gidiyor.

Patronların ve kolluk güçlerinin işçilere dönük bu haydutvari yöntemleri neye güvenerek devreye soktuğu sorusunu sona bırakalım. Önce neler yaşandığına ve bu saldırıların arkasındaki nedenlere yakından bakalım. Çünkü hakkını arayan işçinin susması, sesi çıkıyorsa da kimsenin duymaması için başvurulan çetevari yöntemler, işçilerin mücadelesini durdurmaya yetmiyor.

'Aynı renk giyinmiş bir ekip saldırmaya başladı'

Saldırılardan biri geçtiğimiz günlerde Edirne’de, Özşen Madencilik’te haklarını arayan madencilere yönelik oldu. Madencilerden Birol, yaşadıklarını soL’a şöyle anlattı: Bir anda hepsi siyah giyinmiş on beş kadar adam madencilere saldırmaya başladı. Biri havaya üç el ateş etti. Kimisi iki ayrı silahtan üç el ateş edildiğini söylüyor. Valilik hemen adım attı, silah sıkanı içeri almışlar falan diyorlar.

Birol, saldırı anında bir grup madencinin şirketle yürütülen arabuluculuk görüşmesi için Uzunköprü Kaymakamlığı’nda bulunduğunu belirterek şunları söyledi: O an bir grup madenci şirketle arabuluculuk yapanlarla toplantı halindeydi. Saldırı tam o sırada gerçekleşti. Görüşme Uzunköprü Kaymakamlığı’nda yapılıyordu. Saldırı olduğunda orada madencilerin aileleri, kadınlar ve çocuklar da vardı.

Günlerce madende direnen Özşen maden işçileri yer altında açlık greviyle yer üstünde yürüyüş ve dayanışmayla mücadeleyi büyüttü ve kazandı.

Birol, saldırıların doğrudan hak arama mücadelesiyle ilgili olduğunu düşünüyor: "Baktılar, bunların vazgeçmeye niyeti yok. Trakya'da pek fazla maden ocağı yok, olana da sendika girmesin istiyorlar. Biz Bağımsız Maden İş ile kenetlenince bu yöntemlere başvurdular. Böyle mafya kılıklı çete gibi geldiler. Kimisi adam tuttu diyor, kimisi patronun akrabaları diyor. Bilmiyorum o detayı. Ama bizim vazgeçmeye niyetimiz yok." 

Vazgeçmeyen maden işçisi sonunda kazandı. 

Özşen maden işçileri dün haklarını alarak zafer ilan etti ve süreci kazanımla tamamladı. Bu süre boyunca madende açlık greviyle, yollarda yürüyüşlerle, maden üstünde anneleriyle, çocuklarıyla ve eşleriyle mücadeleyi büyüttüler. Patronun saldırıları ise geriye yalnızca direnişi büyüten bir etki bıraktı.

'Saldırılara sessiz kalan herkes bu haksızlığın birer parçasıdır'

Yaşanan saldırılardan bir tanesi de Ankara’da haklarını aramak için gelen Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenlere yönelik oldu. Yerlerde sürüklenen öğretmenler ve ters kelepçe ile gözaltına alınan Eğitim-Sen genel Başkanı Kemal Irmak'ın görüntüleri dışında, bir öğretmen annesinin darp edilmesi akıllarda kalan görüntüler arasında yer aldı.

Peki ne olmuştu?

Ankara’da mülakat mağduru öğretmenler ile özel sektörde çalışan eğitimciler, uzun süredir kendilerine verilen taban maaş düzenlemesi ve özlük haklarının iyileştirilmesi sözlerinin tutulmaması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı önünde bir araya gelmek istemişti.

Ancak haklarını aramak için yola çıkan eğitimciler polis müdahalesiyle karşılaştı.

Yaşanan arbedede Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali de dahil olmak üzere elliye yakın kişi gözaltına alındı. Hafızalarda ise polis tarafından darbedilen öğretmenlerin, yerlerde sürüklenen ailelerin görüntüleri kaldı.

Tüm bu engellemelere rağmen öğretmenler, haklarını alana kadar Ankara’da kalmaya devam edeceklerini vurguladı. Dün kaldıkları otel kuşatılan, sendikalarına gitmelerine izin verilmeyen öğretmenler, bu saldırılar karşısında mücadelenin daha da büyütülmesi gerektiğini ifade ediyor.

Konuya dair soL’a açıklamalarda bulunan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası İstanbul Temsilcisi Burcu Çıra, parka adım atar atmaz polis amirleri tarafından yollarının kesildiğini belirtti.

Çıra, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin açıklaması sırasında yaşananları şöyle anlattı: Cümlesini bitirir bitirmez, polisler büyük bir hınç ve öfkeyle saldırarak başkanımızı sürüklemeye başladılar. Sonra onu bir polis aracının arkasına doğru götürdüler. Arkadaşlarımızı almaya çalışsak da vermediler ve gözaltına aldılar. Arkasından bir arkadaşımızı ve örgütlenme sekreterimizi daha gözaltına aldılar. O saatten itibaren artık direniş alanı bizim için Sakarya değil, Güvenpark oldu.

Alanda yalnızca eylem yapanların değil, o sırada orada bekleyen öğretmenlerin ve destek için gelen ailelerin de şiddet gördüğünü belirten Çıra, mülakat mağduru öğretmenlerin ailelerinin yerlerde sürüklendiğini söyledi. Şiddet görenlerden birinin sendikanın yürütme kurulu üyesi, bir diğerinin ise mülakat mağduru bir öğretmenin annesi olduğunu hatırlatan Çıra, yaşlı kadının polislere direnerek çocuklarını ve alanı terk etmeyeceğini haykırdığını aktardı.

Burcu Çıra

Yaşadıkları psikolojik ve ekonomik şiddete eklenen bu polis müdahalesinin kendilerini yıldıramayacağını vurgulayan Çıra, şöyle konuştu: Biz tam aksine Ankara Valiliği’nin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Çalışma Bakanlığı’nın ve Ankara Emniyeti’nin öğretmenlere topyekûn uyguladığı bu şiddeti kendileri açısından çok olumsuz görüyoruz. Bunların sindirme politikaları olduğunun farkındayız ama işe yaramıyor. Umarım bunu anlarlar. Çünkü biz kararlıyız. Haklarımızı alana kadar Ankara’dan dönmeyeceğiz.

Eğitim sorununun yalnızca öğretmenleri değil, öğrencileri, velileri ve tüm toplumu ilgilendirdiğini belirten Çıra, meselenin toplumsallaşmasını çok önemsediklerini ifade etti. Siyasi parti temsilcilerine ve altı yüz milletvekiline de seslenen Çıra, seçim dönemlerinde oy aparatı olarak görülmek istemediklerini dile getirdi.

Meclis görüşmelerinde iktidarından muhalefetine tüm vekillerin kendilerine hak verdiğini, ancak artık haklı olduklarını duymak değil haklarının verilmesini istediklerini söyleyen Çıra, sözlerini şöyle tamamladı: "Bize destek vermeyen tüm vekiller, tüm siyasi parti temsiliyetleri bu haksızlığın birer parçasıdır. Böyle görüyoruz meseleyi. Biz haklı olduğumuzu duymak istemiyoruz, hakkımızı vermelerini istiyoruz. Bunun için sorumluluk almalarını bekliyoruz. Hem topluma hem de vekillere çağrımızdır, öğretmenlerinin yanlarında olsunlar."

'Yaşanan saldırılar aslında AKP’nin ve sermayenin bu süreci yönetemediğini gösteriyor'

Yaşanan saldırılardan bir diğeri de Ankara’da adalet sarayı inşaatında haklarını arayan inşaat işçilerine dönük oldu. Şirketin tertip ettiği saldırıda işçilere demirli ve çivili sopalarla saldırıldı. Yaralanan işçiler hastaneden taburcu edildikten sonra memleketlerine gitti.

Yaşanan saldırıları soL’a değerlendiren Dev Yapı-İş Sendikası Genel Başkanı Özgür Karabulut, bu yöntemlerin işçi mücadelesini durduramadığını belirtti: Bu tür saldırılara normalde 12 Eylül dönemlerinden aşinayız ama bugün AKP iktidarında tekrar ediyor olması tabii düşündürücü. Tüm saldırılar işçi mücadelesini engellemiyor. Hatta direnç katıyor. Ama bu saldırılar bir yanıyla da patronların ve AKP’nin süreci yönetemediğini, yönetemedikleri için saldırdıklarını gösteriyor.

Ankara’da böylesi bir saldırıyla ilk kez karşılaştıklarını ifade eden Karabulut, inşaat işçilerinin köle gibi görüldüğünü söyledi: İnşaat işçilerini köle gibi görüyorlar. Köle koşullarında yaşamalarını olağan kabul ediyorlar. Diyelim ki yevmiye iki ya da üç bin lira. Oradan sigorta, tazminat, kıdem, özlük hakkı gibi konulara gelince patron inşaat işçisine ‘Siz bizden haraç mı istiyorsunuz?’ diyor. Halbuki bunlar işçinin en temel hakları.

Özgür Karabulut

Patronlara ceza verilmediğini, mülki amirlerin bu saldırıları görmezden geldiğini belirten Karabulut, yaşananları şu sözlerle özetledi: "Yapanın yanına da kâr kalıyor. Köle gibi gördükleri işçiler haklarını aramasın istiyorlar, baktılar baş edemiyorlar sopayla, tehditle, şantajla giriyorlar. 'Sizi şantiyeye sokmayız' diyen de oluyor, işte geçen gün olduğu gibi sopayla saldıran da. Saldırılar sadece inşaat işçilerine yönelik de değil. Konya’da tarım, Edirne'de maden işçileri ve Ankara'da öğretmenler aynı saldırının parçası. Madem öyle direniş ve mücadele de topyekun olmalı." 

Karabulut, patronların yalnızca açık saldırılarla değil, kimi zaman “iyi patron” görüntüsüyle, araya farklı kişileri sokarak da işçilerin mücadelesini kırmaya çalıştığını söyledi: Bazen işçilerin akrabalarından birilerini devreye sokuyorlar. Bazen bölgenin kanaat önderi, başkanı oluyor. Kimi örneklerde hak arama mücadelesi sonlansın diye idari sorumlular devreye giriyor. Hatta birçok örnekte şeyhlerin, imamların devreye sokulduğunu da görüyoruz.

Ancak yaşanan saldırılar direnişleri engellemek şöyle dursun, işçiler arasındaki bağı güçlendiriyor; mücadeleye daha fazla sarılmalarına yol açıyor.

Çünkü işçiler patrondan borç ya da haraç değil, doğrudan alacaklarını talep ediyor. Alın teri döküp emek verdikleri işin karşılığını istiyorlar. Zamanında maaş, güvenli gelecek ve insanca yaşam talep ediyorlar.

Patronların ve kolluğun saldırıları ise yalnızca işçilerin ne kadar haklı olduğunu ve pes etmemeleri gerektiğini bir kez daha gösteriyor.

***

Lezita'da sendika düşmanlığına yargı tokadı: Genel müdüre hapis cezası -Emre Alım- 

Lezita işçilerinin 446 gün süren onurlu direnişi hukukla da tescillendi. Mahkeme, sendikal hakları engelleyen Genel Müdür Mesut Ergül'ü 10 ay hapis cezasına çarptırdı. Karar, sendikal hakları gasp etmeye çalışan tüm patronlara verilmiş bir ders oldu.

Abalıoğlu Lezita işçileri, yasal olarak sendikal yetki almalarına rağmen işverenin toplu sözleşme masasına oturmayı reddetmesi üzerine greve gitmişti. (Fotoğraf: soL)

Önce sen emeğini sömürdüğün insanların vebalini öde. Yanlış söyleyerek 'kadir' azabı var diyor toplantılarda. Biz de yeni bir şey bulduk Mesut Azabı. Mesut Azabından bıktık greve çıkıyoruz, bitti.

Lezita işçileri iki yıl önce bu sözlerle meydan okumuş, Genel Müdür Mesut Ergül'ün türlü ayak oyunlarına rağmen greve çıkmıştı.

Ergül ve ekibi grevi kırmak için Hindistan'dan işçi getirdi, işçilerin sesini bastırabileceklerini düşünerek bangır bangır "Kuzu kuzu" açtı, jandarmanın barikatının ardına saklandı.

Abalıoğlu patronunun daha fazla kâr edebilmesi için verilen bunca çaba işçilere engel olamadı. Tam 446 gün boyunca Lezita'nın kapısında grev çadırı kuruldu.

Grev bitti ama direniş sona ermedi. İşçilerin hukuk mücadelesi geç de olsa sonuçlandı.

Kemalpaşa Asliye Ceza Mahkemesi, Lezita'da sendikal haklarını kullandıkları için işten atılan işçilerle ilgili tarihi bir karara imza attı.

Mahkeme, Genel Müdür Mesut Ergül'ün işçilerin sendikalaşma iradesini kırmak için iş akitlerini feshetmesini, Türk Ceza Kanunu’nun 118. maddesinde düzenlenen "Sendikal Hakların Kullanılmasının Engellenmesi" suçu kapsamında değerlendirdi.

10 ay hapis cezası verildi

Mahkeme, daha önce iş mahkemelerinde kesinleşmiş olan işe iade davalarını ve bu süreçte sunulan delilleri esas alarak, işçilerin işten atılma sebebinin doğrudan sendikal faaliyetleri olduğunu ortaya koydu.

Kararda, Genel Müdür Mesut Ergül'ün fabrika genelindeki yetkisi ve işçi çıkarma konusundaki belirleyici konumu suçun oluşumu için temel dayanak olarak gösterildi.

Mesut Ergül hakkında önce 8 ay hapis cezasına hükmedilirken, suçun birden fazla kişiye karşı işlenmiş olması nedeniyle ceza 12 aya çıkarıldı. Ardından mahkeme "takdiri indirim" uyguladı ve cezayı 10 ay hapis cezasına indirdi. Sanık hakkında "Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması" kararı verildi.

Böylece Genel Müdür Mesut Ergül’ün sendikal faaliyetleri engellediği mahkeme kararıyla tescillenirken, patronun "sendikal nedenle işten çıkarma" pratikleri hukuk önünde mahkûm edildi.

'İşçinin ekmeğiyle oynayan hesap vermek zorunda kalır'

Öz Gıda-İş Sendikası'ndan yapılan açıklamada karar, patronların "ben istediğimi işten çıkarırım, sendikayı fabrikama sokmam" anlayışına verilmiş çok net bir hukuk cevabı olarak değerlendirildi.

Sendika yönetimi, her ne kadar "Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması" kararı verilmiş olsa da bu kararın işlenen suçun varlığını ve anayasal hak ihlalini ortadan kaldırmadığını, aksine tüm işverenlere verilmiş bir uyarı niteliğinde olduğunu belirtti. 

Öz Gıda-İş Sendikası, "Hiçbir güç, işçilerin bir araya gelme, örgütlenme ve insanca çalışma hakkını ellerinden alamaz. Makamına, mevkiine veya ekonomik gücüne güvenerek işçinin ekmeğiyle oynayanlar, sendikal hakları gasp etmeye kalkışanlar er ya da geç hukuk önünde hesap vermek zorunda kalacaktır" diyerek, Lezita işçilerinin haklı mücadelesini desteklemeye devam edeceklerini ilan etti.

https://www.youtube.com/watch?v=Ifct46kBtuU

https://haber.sol.org.tr/haber/lezita-yoksullastirarak-buyudu-ne-fabrikalar-acildi-isciye-verilecek-50-kurus-yadirgandi

***

Adufu'nun ölümü soruşturulmadı, itiraza yanıt verilmedi: 'Delillere, tutanaklara rağmen iddianame hazırlanmadı'-Aslı İnanmışık- 

Savcılık, bilinci kapalı halde "sorgulanıp" hakkında tutuklama kararı verilen, siyah çöp poşetine konulup cezaevine oradan da hastaneye gönderilen Ganalı Michael Adufu'nun ölümü üzerindeki şüpheleri dikkate almadı. Adufu'nun ölümüyle ilgili "kovuşturmaya yer olmadığına" karar verdi. Karara itiraz eden İzmir Barosu'na henüz verilen bir yanıt yok. Baro yaşam hakkının ihlal edildiğini vurguluyor.

Ganalı Michael Adufu'nun 2025 yılında maruz kaldığı işkence ve kötü muameleyi Türkiye soL'dan okudu. 

Afrika'dan 2018'de çalışmak için ülkemize gelmişti. Belki de Avrupa'ya gitmeyi hedefliyordu. Daha önce defalarca kez hak ihlalleriyle, ayrımcılık ve işkence iddialarıyla gündeme gelen İzmir İl Göç İdaresi Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde 2024 yılında tam 8 ay kaldı. Ne olduysa bundan sonra oldu.

Yaşam öyküsünü ve göz göre göre ölüme gönderilişini yeniden hatırlayalım.

Adufu, 2025 yılı Mayıs ayında rahatsızlanarak iki gün arayla Alsancak Devlet Hastanesi'ne başvurdu. İkinci kez gittiğinde yatarak tedavi gördüğü sırada "kamu malına zarar verdiği" iddiasıyla gözaltına alındı. Bir gün boyunca Kantar Polis Merkezi Amirliği’nde gözaltında kaldı. Ardından adliyeye sevk edildi, bilinci kapalı ve ayakta duramayacak haldeyken savcılıkta ifadesi alındı. İzmir Barosu'ndan görevlendirilen avukatının itirazına rağmen o halde tutuklandı. Sonra bir çöp poşetine konularak cezaevi önüne bırakıldı. 

Durumu anlaşılınca cezaevi içerisine hiç alınmadan apar topar yeniden hastaneye kaldırıldı.

Hastanede ölüm döşeğindeyken tahliye kararı geldi. Bilinci kapalı vaziyette tedavi gören Adufu’ya "tüberküloza bağlı beyin enfeksiyonu" tanısı konuldu. Ve Michael Adufu’nun beyin ölümü 21 Mayıs 2025 tarihinde gerçekleşti. 23 Mayıs 2025 tarihinde de yaşamını yitirdi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı haberimizin ardından açıklama yaptı, Adufu'nun başına gelenleri doğruladı. Açıklama ile Adufu'nun hasta şekilde tutuklandığı, cezaevine girişi yapılmadan hastaneye götürüldüğü ve tedavi altındayken hayatını kaybettiği kabul edilmiş oldu. Ama sorular yanıtlanmadı.

Ölümünün üzeri örtülmeye çalışıldı 

Ölümüne dair pek çok karanlık nokta var.

Hastanede ne kadar bakıldı?', 'Neler yaşadı?', 'Gözaltında başına bir şey mi geldi?', 'Adliyede o haldeyken avukatının tutanağına rağmen sorgusu neden yapılmaya çalışıldı?' soruları yanıtlanmadı. Doktordan hakime, gözaltına alan polisten cezaevi önüne bırakan görevlilere kadar bir dizi ismin ihmali var mı, araştırılması gerekiyordu.

Ancak Adufu'nun ölümünün üzerinin örtülmeye çalışıldığı belgelerle ortadaydı. 

Savcı kamera görüntülerini istediğinde, karakol silinmeleri için 1 hafta yanıt vermedi. Adliyedeki görüntülerin de bir bölümü yoktu, adliyenin kamera kayıtlarını yazıya döken memur tahrifat yaptı, Adufu'nun siyah çöp poşetinde taşındığını sakladı.

'Kovuşturmaya yer yok' kararı verildi, Baro itiraz etti

Aylar sonra, 2026 Mart ayında ise beklenen oldu. 

Savcılık bunca tutanak, delil ve iddia ortadayken Adufu'nun "ölümünde kovuşturmaya yer olmadığına" karar verdi. 

İzmir Barosu tepki göstererek savcılık kararına itiraz etti.

Şikayet eden doktor gözaltı çıkışı muayene etti, 'sağlık problemi yok' diye rapor verdi

Baronun açıklamasında 4 soru soruldu, öncelikle Adufu'dan şikayetçi olan doktora dikkat çekildi.

Daha sonra "tüberküloza bağlı beyin enfeksiyonu" tanısı konulacak Adufu'yu muayene eden ve şikayetçi olan doktorun "Herhangi bir sağlık problemine rastlamamıştır" raporu verdiği vurgulandı:

"2 gün boyunca tedavi bekleyen Adufu'yu mala zarar verdiği iddiasıyla şikayet edip gözaltına alınmasına sebep olan doktor aynı zamanda gözaltı çıkışında Adufu'yu muayene edip 'herhangi bir sağlık problemine rastlamamıştır' şeklindeki raporu neye dayanarak vermiştir? Yine aynı soruşturma dosyasında Kantar Polis Merkezi Amirliği'nde sorulan hiçbir soruya cevap veremeyecek halde bulunan Michael Adufu'nun 'ifade vermek istemediği ve susma hakkını kullandığı' tutanaklara
geçmiştir. Bu tutanak nasıl tutulabilmiştir?"

Adufu'nun elimizdeki tek fotoğrafı.

'Hangi sağlık işlemleri yapıldı? Talep ettiği sağlık hizmetinden yararlansaydı hayatta olabilir miydi?'

Adufu'ya hastanede hangi işlemlerin yapıldığını da bilmiyoruz. Baro bunu da sorguladı:

"Tıbbi destek almak için sağlık kuruluşuna başvuran Adufu etkin bir sağlık hizmetinden yararlanabildi mi? Alsancak Nevvar Salih İşgören Devlet Hastanesi‟ne tedavi olmak için 5 Mayıs günü başvurup 8 Mayıs günü tüberküloza bağlı beyin enfeksiyonu sebebiyle bilinci kapanan ve neticesinde yaşamını yitiren Adufu'ya hangi sağlık işlemleri yapılmıştır? Hastane odasından gözaltına, gözaltından adliyeye, adliyeden cezaevine gönderilen Adufu talep ettiği sağlık hizmetinden yararlansaydı ölmeyebilir
miydi?"

'Adufu'yu siyah poşet içinde insanlık onuruna aykırı şekilde taşıyan kolluk görevlileriyle ilgili herhangi bir adli ve idari işlem başlatıldı mı?'

Adufu'nun çöp poşetine konulup taşındığı sabitken, onu bu şekilde tutan devlet görevlileri ile ilgili bir adli ve idari işlem de başlatılıp başlatılmadığına ilişkin yanıt yok. Ama muhtemel cevabı biliyoruz; "Kovuşturmaya yer olmadığına" göre, soruşturulacak bir şey de yok:

"Konuşamayan, tepki veremeyen, ayakta duramayan hatta oturamayan Adufu'yu polis merkezinde ve adliyede bulunduğu süre boyunca siyah poşet içinde insanlık onuruna aykırı şekilde taşıyan kolluk görevlileriyle ilgili herhangi bir adli ve idari işlem başlatıldı mı? İşkence suçunu işleyen kolluk görevlileri açığa alındı mı?"

Bilinci kapalı biri 'sorgulandı', hakkında tutuklama kararı verildi!

Baro Adufu'nun bilinci kapalı şekilde sorgulandığını, yaşananların bir parçası olan hakim ve savcıyı da hatırlattı:

"Aynı gün içinde bilinci bir daha açılmamak üzere kapanan Adufu‟nun, sağlıklı tepki verememesine ve oturamamasına rağmen ifadesini alan, bu ifadeye dayanarak 'mala zarar verme' suçlamasıyla tutuklama talebiyle sevk eden Cumhuriyet Savcısı ve müdafiinin sağlık kuruluşuna sevk edilmesi talebine rağmen bu şartlar altında sorgu yapıp hakkında tutuklama kararı veren Sulh Ceza Hakimi hakkında herhangi bir adli ve idari işlem başlatıldı mı? Anılan Cumhuriyet Savcısı ve Sulh Ceza Hakimi görevine devam etmekte mi?"

Baro'nun itirazına haftalardır yanıt yok: 'Etkin soruşturma yapılmadı'

İzmir Barosu Cezaevi Komisyonu’ndan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Ceren Şen Tosun'a, Savcılığa yaptıkları itiraz sonrası son durumu sorduk.

Ceren Şen Tosun, Baro'nun itiraz kararına haftalardır yanıt verilmediğini belirtti.

Michael Adufu'nun ölümüne ilişkin soruşturmada takipsizlik kararına tepki göstererek, yaşananların ne hukukla ne vicdanla bağdaştığını söyleyen Ceren Şen Tosun, kararı "skandal" olarak nitelendirdi. "Yaşananlar ülkemizde insan haklarının, yaşam hakkının en temel ihlallerinden birisidir" dedi. 

Ortada yalnızca iddia değil; delil, tutanak ve şikayetlerin de olduğunu hatırlatarak, hiçbir görevli hakkında herhangi bir iddianame düzenlenmemesinin, bir şüphelinin dahi ifadesinin alınmamasının, etkin bir soruşturma yapılmamasının hukukla ve vicdanla bağdaşmayacağına işaret etti.

İfadesi bile alınması mümkün olmayacak bir halde bulunan Adufu'nun ölçüsüz bir şekilde tutuklanmasının hiçbir açıklaması olmadığını vurgulayan Ceren Şen Tosun, "Savcılığın 'kovuşturmaya yer olmadığına' dair kararıyla aslında Adufu'nun ölümüne dair Baromuzun sorduğu tüm sorulara bir anlamda yanıt verilmiş durumda" diye konuştu.

***

Demokratikleştirilecek bir cumhuriyet kaldı mı?-Fatih Yaşlı-

2026 Türkiye’sinde Kemalizm’le, onun milliyetçilik anlayışıyla, ulus tasarımıyla bir yerden bir yere varmak hiçbir şekilde mümkün değil ama onun karşısına alternatif olarak konulan şeyin kendisi, yani yeni-Osmanlıcılıkla ve emperyalizmle flört halindeki sol liberalizm bizzat bir yıkım projesi olarak karşımızda duruyor. 

Tarih hep geriye doğru icat edilir; mevcut güç ilişkileri, sistemin ihtiyaçları, siyasi öznelerin stratejileri, hegemonya kurma arayışları, tarihin bugüne getirilip yeniden ve yeniden kurgulanmasını gerektirir. Tarihsel olaylar ve kişiler tarihte oldukları gibi değil, bugün nasıl olmaları gerekiyor ve isteniyorsa, sahneye o kıyafetlerle ve o makyajlarla misafir edilir, öyle ağırlanır.

Türkiye İslamcılığı, Cumhuriyet’e yönelik uzun erimli kavgasında tam olarak bunu yaptı; sahneye düzenli olarak Osmanlı’yı çağırdı, icat edilmiş ve kurgusal Osmanlı, Cumhuriyet’in karşısına kondu. Osmanlı dünyayı yönetiyordu, Cumhuriyet’i kuranlar milleti küçücük bir kara parçasına sıkıştırmışlardı. Osmanlı din ve adalet üzerinde yükseliyordu, Cumhuriyet’in batılılaşma projesi koca bir medeniyeti mahvetmişti. Osmanlı refah, bolluk, bereket demekti, Cumhuriyet’te milyonlar açlık içindeydi. Osmanlı “mutlak iyi”, Cumhuriyet ise “mutlak kötü”ydü vesaire…  

Uzun yıllara yayılmış olarak ve sistematik bir şekilde bunun gibi sayısız karşıtlık kuruldu; kurgusallaştırılmış Osmanlı, İslamcılığın kaldıracı, manivelası, taşıyıcısı oldu, onu aldı ve bugünlere getirdi. 

Buna bir de yalan karşı-tarih yazımı eklendi. Cumhuriyet’in resmi tarihi de zaman zaman yalan söylüyordu ama güya onun yalanlarına karşı inşa edilen karşı tarih-yazımı çok daha büyük bir yalandı. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatında tek bir toprak parçası bile vermediği, Mustafa Kemal’i Milli Mücadele’yi başlatması için Anadolu’ya Vahdettin’in yolladığı, Mustafa Kemal’in başından itibaren İngilizler’in adamı olduğu ve onlara çalıştığı, Lozan’ın 100 yıllık bir ömrü ve gizli maddeleri bulunduğu gibi sayısız yalan toplumun zihnine boca edildi. 

Yüzlerce tarikat ve cemaat, on binlerce camide, Kuran kursunda, öğrenci yurdunda bu yalanları yaydı. Bu yalanlarla dolu vaaz kasetleri, sonrasında vaaz videoları, kitaplar, dergiler, esnaflar arasında, gecekondu evlerinde, varoşlarda, taşranın yüz binlerce köyünde ve kasabasında elden ele dolandı ve İslamcılık buradan örgütlendi, buradan güçlendi, buradan iktidara yürüdü ve nihayetinde iktidar oldu.

Ancak sadece bunlar siyasal İslam’ın tek başına iktidara gelmesi için yeterli olmazdı; eğer sözde bilimsel okuma biçimleriyle ve sözde bilimsel argümanlarıyla sol liberalizm bu yalan karşı-tarih yazımına düşünsel bir destek vermeseydi, İslamcılık iktidar için gereken hegemonyayı öyle kolay kolay kuramaz, iktidara gelemezdi. 

Sol liberalizm neredeyse 40 yıl boyunca Türkiye’ye bir ceberut devlet masalı anlattı; Cumhuriyet daha baştan yanlış kurulmuş, düğme daha baştan yanlış iliklenmişti. Türkiye’de burjuvazi de işçi sınıfı da yoktu, devlet hepsinin üstündeydi ve esas aktördü. Dolayısıyla sınıflar mücadelesi siyasetin başat öğesi değildi; esas kavga, hepsi aynı anlama gelmek üzere devletle toplum, vesayet güçleriyle demokrasi güçleri, merkezle çevre, batıcı elitlerle dindar halk kitleleri arasındaydı.

Tüm bu saçmalıkları geride kalan 22 yılda sadece bilim değil, İslamcıların icraatları da yalanladı; demokrasinin, vesayetin, merkezin, çevrenin ne olduğu anlaşıldı. İslamcıları, sol liberalizmi, merkez-çevre tezlerini yerden yere vuran, tüm o sözde bilimsel iddialarını ve okuma biçimlerini çürüten sayısız bilimsel çalışma yapıldı, makale, tez kitap yazıldı ama esas olarak bizzat hayatın kendisi neyin ne olduğunu gösterdi. 

Yine de şunu söylemek mümkün; İslamcılar bildiğimiz anlamıyla Cumhuriyet’i çökertti, 1923 paradigmasını yıktı, toplumu değilse de devleti ele geçirmeyi, devletleşmeyi, devletleşmiş bir iktidar kurmayı başardı. Bunu yaparken elbette ki dört başı mamur bir rejim inşa edilemedi ama içeride ve dışarıda bizim yıllarca önce adını koyduğumuz bir şekilde yeni-Osmanlıcı bir paradigmayı merkeze alan bir rejim inşası adım adım hayata geçirildi.

Yeni-Osmanlıcılık, Türkiye sağının İslamcı-milliyetçi fantezi evreniyle Türkiye sermaye sınıfının yayılmacı hırs ve arzularının kesişim noktası oldu. Emperyalizmin yaşadığı krizle birlikte uluslararası güç ilişkilerinde yaşanan değişim, kısmen bu fantezi ve arzuların hayata geçirilmesini sağladı. 

Ancak mesele tek başına fetihçilik ya da yayılma değildi; yeni-Osmanlıcılık her şeyden önce bir devlet mimarisine ve bir toplum tasarımına dayanıyordu. Egemenliğin mekânının Meclis’ten saraya, kaynağının ise seküler bir kolektif kimlik olan “ulus”tan dini bir kolektif kimlik olan “millet”e, daha doğrusu “ümmet”e taşınması, yurttaşın, yani hak ve özgürlükler sahibi bireyin yerini, tebaanın, yani bu haklardan yoksun ve biat eden bir toplamın alması, karar alma mekanizmalarının saraya ve “sultan”a doğru daralması, etnik ve dini kimliklerin damgasını vurduğu ulus-devlet olma niteliğini kaybetmiş, parçalı bir ülke… Bunların hepsi yeni-Osmanlıcılığın zihinsel kodlarının birer yansımasıydı.

Bugün Türkiye’nin yönetici sınıfı ile sermaye sınıfı, bu kodların emperyalizmin bölgesel ve küresel hedefleriyle de örtüştüğünü görerek el yükseltiyor; fiilen seçimsiz, fiilen muhalefetsiz, emek rejimi cehenneme çevrilmiş, küresel fabrikanın parçası yapılmış bir Türkiye öngörülüyor. Hatta bununla da yetinilmiyor ve daha şimdiden “veliaht” tartışmaları yapılıyor, tahta Bilal’in mi Berat’ın mı oturması gerektiği hususunda tartışmalar yürütülüyor.

Peki tüm bunlar olurken, tezlerini bilimin de hayatın da yalanladığı, söyledikleri tek bir söz, yaptıkları tek bir analiz doğru çıkmamış sol liberalizm ne yapıyor? 

Doğal hamisi Kürt siyasetinin öncülüğünde düzenlenen “Cumhuriyet’i demokratikleştirmek” toplantılarında çoktan eskimiş, bayatlamış, yalanlanmış tezlerini tekrar tedavüle sokmaya, tekrar kendine zemin bulmaya çalışıyor.

Paradigma aynı; bugüne, son 22 yıla, son elli yıla, 1946 sonrasına hiçbir şekilde bakılmıyor; çünkü düğme 1923’te yanlış iliklenmiş, 1923’te yanlış bir Cumhuriyet kurulmuş, bugün yaşadığımız bütün kötülüklerin kökeninde o Cumhuriyet adlı ilk günah varmış, o ilk günahla bir hesaplaşabilirsek her şeyi çözecekmişiz, memlekette demokrasi ve barış rüzgârları esecekmiş.

Hepsine birden “geçiniz” demek gerekiyor; dünyadaki ulus-devlet kuruluş deneyimlerine bakmayan, Türkiye’yi bir istisna olarak gören, “ilk günah” okuması üzerine kurulu, diyalektikten habersiz, tarihsel bir bakıştan yoksun, sınıfları, sınıf mücadelelerini, emperyalizmi analize dâhil etmeyen, donmuş, kapalı ve tarih-dışı bir bakış açısı bu.

Türkiye’de hâlâ İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan değişmez bir devlet aklı bulunduğuna inanan, Cumhuriyet’i tarihsel bağlamına oturtmaktan uzak, Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve stratejilerine kör, devletle Türk sağı arasında yıllar önce kurulmuş bir antikomünist mutabakat yokmuş gibi yapan, hatalarını ve günahlarını bilimsel bir terazide ölçmeye niyeti olmayan, “Cumhuriyet” diye 100 yıldır değişmeden yoluna devam eden bir “dünya tini”ni analiz nesnesi yapmış, yönetici sınıfın sermaye ve emperyalizmle kurduğu ilişkilerin Cumhuriyet üzerindeki dönüştürücü etkisini görmezden gelen ve artık ortada demokratikleştirilecek bir cumhuriyet dahi kalmadığını görmeyen bir akılsızlık halinden söz ediyoruz.

Peki bu akılsızlık hali ile demokratikleşme, barış, hak ve özgürlükler gibi başlıklarda herhangi bir kazanım elde etmek ve bu akılsızlık hali ile ortaklaşarak bir yerden bir yere varmak mümkün mü? 

Bu iki sorunun da yanıtı açık bir şekilde hayır. 

2026 Türkiye’sinde Kemalizm’le, onun milliyetçilik anlayışıyla, ulus tasarımıyla bir yerden bir yere varmak hiçbir şekilde mümkün değil ama onun karşısına alternatif olarak konulan şeyin kendisi, yani yeni-Osmanlıcılıkla ve emperyalizmle flört halindeki sol liberalizm bizzat bir yıkım projesi olarak karşımızda duruyor. 

Tam da bu nedenle memleketin bir ayağını Cumhuriyet’in kazanımlarına basan, Cumhuriyet’i tarihsel bağlamına yerleştiren, onun gerisine düşmeyi reddeden ama kayıtsız şartsız sınıf siyaseti yapan, kayıtsız şartsız anti-emperyalizm diyen, kayıtsız şartsız bağımsızlıkçı olan, toplumsallaşmaya, büyümeye, güçlenmeye ve kendi ayakları üzerinde durmaya dair kesin iradeye sahip bir siyasete ihtiyacı var. 

Ya böyle bir siyaset ya da fiili monarşi ve liberal akılsızlık!

/././

Tavukçulara operasyonla göz boyanırken, ESK ete zam yaptı: Fiyatlarda yüzde 28'e varan artışa gidildi 

İktidar, beyaz et sektörüne yönelik "fahiş fiyat" soruşturmasıyla göz boyarken, Et ve Süt Kurumu maliyetlerde artış olmamasına rağmen yurttaşlara görece ucuza satılması için ithal edilen ete yüzde 28 zam yaptı.

Beyaz et sektöründe "fahiş fiyat" gerekçesiyle incelemeler sürerken, Et ve Süt Kurumu (ESK) yurttaşların ucuza kırmızı ete ulaşmasını sağlayan PERDER üyelerindeki satış fiyatlarına yüksek oranda zam yaptı.

ESK, yurttaşların ete ulaşımını kolaylaştırmak amacıyla PERDER üyesi marketlerle yaptığı anlaşma kapsamında ithal ettiği etleri indirimli fiyattan satışa sunuyordu.

Tarımdan Haber'in aktardığına göre, kurum bu uygulamada değişikliğe giderek satış fiyatlarına yüzde 24 ile yüzde 28 oranında zam yapma kararı aldı. 

Yapılan bu artış, aynı günlerde beyaz et sektörüne yönelik başlatılan fahiş fiyat denetimlerinin gölgesinde kaldı.

Ne döviz ne maliyet arttı...

Uygulanan zam öncesinde, piyasada 600 ile 1000 lira arasında satılan kıyma, PERDER üyesi marketlerde 485 liradan; 800 ile 1200 lira bandında satılan kuşbaşı et ise 510 liradan tüketiciyle buluşturuluyordu. ESK tarafından yapılan zamla birlikte kıyma satış fiyatı 600 liraya, kuşbaşı etin fiyatı ise 650 liraya yükseltildi.

İthal et fiyatlarına yapılan bu yüksek oranlı artış, döviz kurlarında ve ithalat maliyetlerinde herhangi bir değişim yaşanmadığı bir dönemde gerçekleşmesi nedeniyle dikkat çekti.

ESK’nın uyguladığı bu zam, doğrudan piyasa fiyatlarını yukarı çeken bir etki oluşturma riski taşıyor.

Beyaz et sektörüne yönelik soruşturmayla bir yandan gıda patronlarının denetlendiği havası estirilirken, aynı süreçte Tarım ve Orman Bakanlığı'na bağlı ESK'nın ithal et fiyatlarına yüksek oranda zam yapması iktidarın derdinin enflasyonla beli bükülen halk olmadığını ortaya koydu.

***

soL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-

  Marksizm insan doğasına aykırı mı? -Kavel Alpaslan- “...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz asl...