I-(Birinci nesil kriz modelleri)
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.
Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.
O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.
1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.
Ekonomik kriz modellerini, dünyadan ve Türkiye’den örneklerle dört bölümlük yazı dizisinde ele alacağım.
Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:
Birinci nesil kriz modelleri
Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.
Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.
Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.
Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.
1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.
Türkiye'de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi
Türkiye'nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.
1990’lar Türkiye’sinde birinci nesil kriz modelinin her aşaması yaşanarak, nasıl koşar adım ekonomik krize gidildiğini anlatalım şimdi de:
Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.
İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.
1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.
Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.
1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.
İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.
Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994'te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.
Bütçe açığı yüzde 6,7’ye kadar tırmandı. Bozulan kamu dengeleri ileriye dönük olumsuz beklentiler kısır döngüsü ile enflasyonu üç hanelere taşıdı. 1990’da yüzde 60,4 olan enflasyon oranı 1994’te yüzde 125,5’e çıktı. Ekonomi yüzde 5,5 oranında küçüldü. Sadece iç borç faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranı 1994’te yüzde 60’a ulaştı.
1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].
Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.
Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.
5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.
[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.
/././
II (İkinci nesil kriz modelleri)
AKP 2002 Kasım’da iktidara geldiğinde yürürlükte bir IMF programı vardı, hükümet ekonomik kararlarda IMF’ye bağımlıydı. Dolayısıyla iktidara geldiğinde acı ilacı halka içirilmiş ve istikrar sürecine sokulmuş bir ekonominin kurumsal ve mali altyapının doğrudan yararlanıcısı oldu.
Krizleri ve dönemsel dönüşümleri tanımlamak, geçmişin ekonomik krizlerinden ders alıp-almadığımızı anlamak için bu yazı dizisinin ikincisinde de kriz modellerini incelemeye devam ediyorum. Sırada ikinci nesil kriz modeli var. 1992’de Avrupa para-döviz krizi ve kısmen de Türkiye’nin 2000-2001 krizi ikinci nesil kriz modeli ile açıklanıyor.
İkinci nesil kriz modelleri
Obstfeld (1986, 1994)[1] tarafından geliştirilen bu modelde, ekonomik göstergeler tamamen bozulmamış olsa da politikaların hedefleri arasında yaşanan çelişkiler ya da ekonomik, politik gerilimler gibi tetikleyici bazı şoklar beklentileri bozmaya başlıyor.
İkinci nesil kriz modellerinde yatırımcıların devalüasyon beklentileri spekülatif saldırıları tetikleyebiliyor ve hükümetin kur rejimini terk etmesine yol açarak kendi kendini gerçekleştiren bir krize dönüşüyor. Dolayısıyla bozulan beklentiler ve spekülasyon (kendi kendini gerçekleştiren kehanet) kriz yaratıyor.
Hükümetler sabit kuru, enflasyonun kontrolüne yardımcı olması nedeniyle korumak isterler. Ancak bu kur rejiminin maliyetinin bazen yüksek faiz oranları ve işsizlikte görülür. Hükümet sabit kuru korumanın faydasının maliyeti aştığına inandığı sürece kuru korumaya devam eder. Fayda-maliyet arasındaki bu değiş-tokuş da çoklu denge ihtimalini arttırır.
Birinci tür dengenin oluştuğu noktada ulusal paraya karşı herhangi bir atak olmaz, ekonominin temel dengelerinde bir değişme yaşanmayan bu ortamda kur korunmaya devam eder. İkinci tür denge durumunda ise ulusal paraya karşı spekülatif bir atak meydana gelir, bu atak sonucu ekonomik temellerde meydana gelen değişmeler sonucunda yatırımcıların beklemekte olduğu döviz kuru değişimi gerçekleşir. Bu çoklu denge olasılığı, kendi kendini besleyen krizlerin temelini oluşturup beklentilerde küçük bir değişme, büyük bir spekülatif atağın tetikleyicisi olur.[2]
Dolayısıyla spekülatif hareketlerin yokluğunda mevcut kur rejimi sorunsuz devam ederken, spekülatif ataklar, mevcut kur sisteminin çökmesine yol açmaktadır.
Ayrıca kuru sürekli korumak, devalüasyon beklentisini de arttırıcı bir durumdur. Beklenti bu yönde arttıkça faizler üzerinde baskı oluşturacak, bu da iç talebi olumsuz etkileyecektir. Diğer yandan sabit kuru terk etmenin hükümet açısından kredibilite maliyeti olduğunu da unutmamak gerekir.
ERM para-döviz krizi olarak bilinen 1992’de İngiltere’de ortaya çıkan kriz, bu modele verilen en klasik örnektir. İngiltere’nin Avrupa Para Sistemi’nden çıkmasına neden olmuş ve tarihe "Kara Çarşamba" (Black Wednesday) olarak geçmişti.
Türkiye'de ise 2000-2001 krizi beklenti etkilerinin güçlü biçimde hissedildiği birinci-ikinci ve bazen de ikinci-üçüncü nesil krizi modeline dayandırılır. İkinci nesil kriz modeline benzerlik, sürdürülemez kur rejimi ve beklentilerin bozulması mekanizmasıyla tetiklenen kriz nedeniyledir. Ancak bankacılık sektörünün döviz açık pozisyonu ve bilanço yıkımı ile sonuçlanması da üçüncü nesil kriz modeliyle açıklanabilir (Üçüncü nesil kriz modeli bu yazı dizisinde bir sonraki yazını konusu).
Dolayısıyla Türkiye’nin 2000-2001 krizi, melez kriz örneğidir.
1992 Avrupa para-döviz krizi
Avrupa Para Sistemi içinde ERM (Döviz Kuru Mekanizması) adı verilen sistemde İngiliz sterlini Alman markına endekslenmişti. Amaç, ileri bir tarihte Euro'ya geçmekti. Önde gelen hedge fonlardan Soros ve ekibi spekülatif atak başlatınca ellerindeki ve borçlandıkları milyarlarca Sterlin'i piyasaya satıp karşılığında Alman Markı almaya başladılar.
Uygulanan sabit kur rejiminde İngiltere, ERM sisteminde kalabilmek için faiz yükseltmek zorunda kaldı. Aynı anda spekülatif atak ile yüksek faize ve işsizliğe daha fazla dayanılamayacağı, sterlinin değerinin düşürülüp sistemden çıkılacağı beklentisi yayıldı. Faiz kısa sürede ve hızla yüzde 15’e yükseldi. İngiltere’de siyasal kriz yaşandı, Avrupa Para Sistemi'nden çıkıldı, sterlin dalgalanmaya bırakıldı.
Türkiye’nin 2000-2001 krizi
Türkiye 1998-1999’da IMF reçeteleriyle istikrar programı uyguluyor, program kur çıpasına dayanıyordu. Program uygulanırken sıkı para politikasına geçiş ve Merkez Bankası’nın piyasaya IMF kuralı gereği likidite verememesi faiz oranlarını yükseltti.
Yatırımcıların kur çıpasının sürdürülemeyeceği yönündeki beklentileri bankacılık sektöründeki zayıflıklar ile birleşince DİBS piyasasında panik ve likidite sıkışıklığıyla dövize hücum başladı. Yabancı yatırımcılar ellerindeki DİBS’leri hızla ellerinden çıkarıp döviz taleplerini arttırdı. Hazine iç ve dış piyasadan borçlanmada zorlanırken faizler daha da yükseldi.
Burada kötüleşen beklentiler, zaten var olan kırılganlıkları hızlandırarak krizi derinleştirdi. 11 milyar $ düzeyinde kısa vadeli sermaye ülkeden çıktı, rezerv kaybı arttı ve sonunda sabit kur rejimi terk edilerek dalgalı kura geçildi.
19 Şubat 2001’de bir de anayasa kitabı fırlatılınca, bir siyasi kriz ile ikinci bir spekülatif atak başladı. Dövize yönelik talepte patlama yaşandı, Türkiye’nin kredi notu düşürüldü, TL dolar karşısında yüzde 50 devalüe edildi. Ekonomi 2001 yılında yüzde 6 küçüldü, bütçe açığının GSYH’ye oranı da yüzde 11,6’lık rekor düzeye yükseldi.
2001 krizinin ardından Şubat 2002’de IMF ile üç yıllık bir Stand-by anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Kemal Derviş’in "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı"na yaklaşık 12,8 milyar SDR’lık finansal dayanak sağladı.
Derviş politikalarının temel bileşenleri; Merkez Bankasının bağımsızlığının sağlanması, bankacılık sektörünün BDDK ile güçlendirilmesi, dalgalı kur sistemine geçiş, sıkı maliye politikası, “15 Günde 15 Yasa” olarak bilinen yapısal reformlardı.
Derviş politikalarının popülizmi dışlayan, piyasa ekonomisini merkeze alan, kurumların gücüne inanan teknokratik yaklaşımı ve işsizliği arttıran, yoksullaştıran kemer sıkma programıyla ekonomiye yön veriliyordu. “Kötü polis” işlerini Derviş üstlenmişti.
Enflasyon 2002’de yüzde 30’lardan 2004’te tek haneye indi. AKP de 2002 Kasım’da iktidara geldiğinde yürürlükte bir IMF programı vardı, hükümet ekonomik kararlarda IMF’ye bağımlıydı. Dolayısıyla iktidara geldiğinde acı ilacı halka içirilmiş ve istikrar sürecine sokulmuş bir ekonominin kurumsal ve mali altyapının doğrudan yararlanıcısı oldu.
[1] Bkz. Obstfeld, Maurice (1986); “Rational and Sel-Fulfilling Balance of Payments Crises”, The American Economic Review, Vol: 76, No: 1, pp. 72-81 ve Obstfeld, Maurice (1994); “The Logic of Currency Crises”, NBER Working Paper, No: 4640, pp. 1-54.
[2] Karaçor, Zeynep ve Korhan Gökmenoğlu (2011); “Finansal Kriz Modelleri”, Ed. by. Murat Çetinkaya, Küresel Ekonomik ve Finansal Kriz, Türkiye Ekseninde Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Ankara, Nobel Yayınevi, s. 43.
Binhan Elif Yılmaz/T24
(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek...)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder