T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Haziran 2026-


Vergi daireleri vergi matrahından girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye yönlendiriyor!-Erdoğan Sağlam-

Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi olarak Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına sermaye olarak konulması veya girişim sermayesi yatırım fonu paylarının satın alınması amacıyla, ilgili dönem kazancından veya beyan edilen gelirden girişim sermayesi fonu ayrılabilir.

Değerli okurlar, girişim sermayesini destekleyen iki önemli vergisel teşvik vardır. Bunları aşağıda kısaca açıklayacağım. Önce girişim sermayesinden neyi anlamak gerektiğini belirtmek isterim.

"Girişim sermayesi", Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan, gelişme potansiyeli taşıyan ve kaynak ihtiyacı olan şirketleri ifade eder.

1- Ar-Ge ve tasarım indirimi ile teknopark istisnasından yararlananlara getirilen girişim sermayesine yatırım yapma zorunluluğu

Birincisi 2021 yılından itibaren yıllık kurumlar vergisi beyannamesi üzerinde belli bir tutarı aşan Ar-Ge ve tasarım indirimi ile teknopark istisnasından yararlanan mükelleflere belli oranda fon ayırma ve girişim sermayesine yatırım yapma zorunluluğu getirilmiş olmasıdır.

Bu uygulamaya ilişkin oran ve tutarlar Cumhurbaşkanınca artırılmış olup, güncel oran ve tutarlar şöyledir:

Uygulama kapsamında yukarıdaki tabloda belirtilen oran ile asgari ve azami tutarlar dikkate alınarak hesaplanan tutarlarda (istisna ve indirimler için ayrı ayrı) fon ayrılması ve bu tutarlar kadar fonun oluşturulduğu yılın sonuna kadar Türkiye'de yerleşik girişimcilere yatırım yapmak üzere kurulmuş girişim sermayesi yatırım fonu payının satın alınması veya girişim sermayesi yatırım ortaklıkları ya da 4691 sayılı Kanun kapsamındaki kuluçka merkezlerinde faaliyette bulunan girişimcilere sermaye konulması zorunludur.

Bu sürede yatırım şartı sağlanamazsa, yararlanılan istisna ve/veya indirim konusu edilen kazançların yüzde 20'sinin istisna ve indirim hakkı kaybedilecek ve yüzde 20'ye tekabül eden tutarlar nedeniyle zamanında alınmayan vergiler vergi ziyaı cezası uygulanmaksızın mükelleflerden tahsil edilir.

Bu konuda ayrıntılı açıklamalara 8 Şubat 2021 tarihli yazım ile 22 Mart 2021 tarihli yazımdan ulaşabilirsiniz. (Oran ve tutarlardaki değişikliklere dikkat!)

2-Girişim sermayesi fonu ayırma imkânı

Girişim sermayesini teşvik amacıyla getirilmiş ikinci vergisel düzenleme ise zorunlu olmayıp gönüllü bir uygulama olan, bilanço esasına göre defter tutan mükelleflere “girişim sermayesi fonu” ayırma ve bu fon tutarını kurumlar vergisi beyannamesi üzerinde Kurumlar Vergisi Kanunu Madde 10/1-g kapsamında “indirim” olarak matrahtan düşme imkânının getirilmiş olmasıdır.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi olarak Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına sermaye olarak konulması veya girişim sermayesi yatırım fonu paylarının satın alınması amacıyla, ilgili dönem kazancından veya beyan edilen gelirden girişim sermayesi fonu ayrılabilir. 

Bu fon, kurum kazancının veya beyan edilen gelirin yüzde 10'unu ve öz sermayenin yüzde 20'sini aşamaz. (Vergi Usul Kanunu Md.325/A)

Girişim sermayesi fonunun vergi matrahından indirim konusu yapılabilmesi için;

- İlgili yıl için ayrılan fon tutarının[1] beyan edilen gelirin yüzde 10’unu ve toplam fon tutarının ise öz sermayenin yüzde 20’sini aşmaması (İki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir),

- Fonun ayrıldığı yılın sonuna kadar Türkiye’de kurulmuş veya kurulacak olan ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun düzenleme ve denetimine tabi girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına veya fonlarına yatırım yapılması,

- Ayrılan fon tutarının ilgili yılın kurumlar/gelir vergisi beyannamesinde ayrıca gösterilmesi gerekmektedir.

Buna göre 2025 yılına ilişkin fon tutarı 2025 yılı bilançosuna göre belirlenmiş, hesap dönemi takvim yılı olanlarda 2026 Nisan ayı sonuna kadar fon kaydı yapılmış olmalıdır. Yatırım şartı da 2026 sonuna kadar gerçekleştirilmelidir.

Girişim sermayesi yatırım fonuna ilişkin ayrıntılara 19 Mart 2025 tarihli yazımdan ulaşabilirsiniz.

3-Vergi daireleri beyannamelerinde girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye zorluyor!

Bugünkü yazımda, “Ar-Ge/Tasarım İndirimi” ile “Teknopark İstisnası” için yapılması gereken yatırım zorunluluğu kapsamında gerçekleştirilen yatırımların girişim sermeyesi fonuna ilişkin olarak da kullanılıp kullanılamayacağını irdeleyeceğim.

Vergi dairelerinin, tek bir girişim sermayesi yatırımının bu iki uygulama için de gerekli yatırım şartını sağlamadığı görüşünde olduğu için düzeltme talep ettiği anlaşılıyor.

Sayın Murat Softa, “Bir Koyundan İki Post Çıkar Mı?” başlıklı blog yazısında, farklı kanunlarda düzenlenen iki uygulamanın girişim sermayesini desteklemek amacıyla getirilmiş farklı uygulamalar olduğunu, birisi taahhütten doğan diğeri ise yükümlülükten doğan iki ayrı girişim sermayesi yatırımı gerektirdiği yönünde görüş belirttikten sonra; bir koyundan iki post çıkarmaya çalışmanın, buna dair resmi bir açıklama/izin olmadığı sürece riskli bir işlem olacağı sonucuna ulaşmış bulunuyor.

Bu tahmininde haklı çıktı Sayın Softa; çünkü vergi daireleri, girişim sermayesi fonuna ilişkin ayrı yatırım yapmayan mükellefleri bu indirimi iptal ederek düzeltme beyannamesi vermeye zorlamaya başladı.

Kişisel görüşüm, VUK Md. 325/A kapsamında ayrılan girişim sermayesi fonu ile indirim ve istisnadan yararlananların ayırdıkları fonlar farklı yasal düzenlemelere dayandığı için ilgili düzenlemelerde aranan şartlar her ikisinde de sağlandığı sürece uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

İlgili düzenlemelerde her iki uygulama bakımından da ayrı yatırım yapılması şartı aranmadığı gibi, Ar-Ge/tasarım indirimi ile teknopark istisnası nedeniyle yapılmış olan yatırımların girişim sermayesi fonu indirimi için gerekli yatırım şartı için kullanılamayacağına dair açık bir yasaklayıcı hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle girişim sermayesi fonu indiriminin ayrı bir yatırıma gerek kalmaksızın yapılması mümkündür.

Eğer kanun koyucu bunun engellemek isteseydi, kanuna açık bir hüküm koyarak bunu sağlardı.

Örneğin, 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunun 4/5 inci maddesinde, bu Kanun kapsamındaki indirim, istisna, destek ve teşviklerden yararlananların 193 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin birinci fıkrasının (13) numaralı bendi, 5520 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi hükümleri ile 4691 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi hükümlerinden ayrıca yararlanamayacakları açıkça hükme bağlanmıştır.

Kaldı ki indirim ve istisna için yapılan yatırımın elden çıkarıldığı ve yeni yatırıma yönlendirilmediği durumlarda yatırım şartı ihlal edilmiş sayılmamaktadır. Oysa girişim sermayesi fonu indiriminin yapılabilmesi için, yapılan bu yatırımın elden çıkarılması halinde girişim sermayesi fonu olarak ayrılan tutarların altı ay içinde aynı amaçla yeniden kullanılması şarttır.

Görüldüğü üzere, iki uygulama birlikte yapılması yatırımın devamlılığı ve girişim sermayesinin teşvikini tam olarak sağlamaktadır.    

[1] Fonun ilgili dönem gelir veya kurumlar vergisi beyannamesinin verildiği tarihe kadar ayrılması gerekir. Bu tarihe kadar fon ayrılmaması durumunda indirimden yararlanılamaz.

/././

Türkiye yapay zekâ stratejisinde yeni dönem: Dijital egemenlik merkeze yerleşti, peki bu yeterli mi?-Füsun Sarp Nebil- 

Türkiye'nin yeni Yapay Zekâ Eylem Planı'nın en önemli tarafı, ilk kez açık biçimde "dijital egemenlik" kavramını merkeze yerleştirmesi. Bu, dünyadaki jeopolitik gelişmelere uyumlu. Ancak dijital egemenlik yalnızca yerli dil modeliyle sağlanamaz. Bugünün yapay zekâ savaşında asıl güç; veri merkezleri, enerji, çip erişimi ve insan kaynağında yatıyor. Türkiye'nin önündeki asıl soru artık "yerli model geliştirebilir miyiz?" değil, "yerli yapay zekâ ekonomisi kurabilir miyiz?" sorusu. Umarız bu sefer açıklanan strateji başarılı olur…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı 2026-2030 Türkiye Yapay zekâ Vizyonu ve Eylem Planı, önceki stratejilerden farklı olarak "dijital egemenlik" kavramını merkeze koyuyor. Plan, "Fark Et", "İstifade Et", "Üret" ve "Yönet" olmak üzere dört temel eksen üzerine inşa edilirken, yerli büyük dil modeli  (LLM) "Bilge", Türkiye'de kurulacak yapay zekâ altyapıları stratejinin omurgası olarak sunuluyor. Hedef ise Türkiye'yi yapay zekâ alanında dünyanın ilk 20 ülkesi arasına taşımak.

Bu yaklaşım, dünyada ortaya çıkan yeni eğilimlere paralel gözüküyor. ABD yapay zekâyı ulusal güvenlik meselesi ilan ederken, Avrupa Birliği "teknolojik egemenlik" söylemini güçlendiriyor, Çin ise kendi dil modellerini ve çip ekosistemini kuruyor. Türkiye'nin de ilk kez açık biçimde "yapay zekâ bağımsızlığı" ve "veri egemenliği" hedefi koyması stratejik açıdan önemli bir değişim anlamına geliyor.

Strateji belgesinin tam metni henüz yayımlanmadığı için bütçe, yönetişim modeli, Bilge'nin teknik mimarisi ve performans göstergeleri gibi kritik başlıklarda kesin değerlendirme yapmak mümkün değil. Bu nedenle mevcut analizler, Cumhurbaşkanı'nın açıkladığı hedefler ve kamuoyuna yansıyan bilgiler üzerinden yapılabiliyor.

Bir yandan da hatırlatalım, bir önceki yapay zekâ stratejisi 2021-2025 arasını kapsayacak şekilde, o zamanlar var olan (şimdi çoğu çalışanı siber güvenlik başkanlığı altına geçen) Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi tarafından yayınlanmıştı. O zamanki en önemli eleştirilerimiz altyapı ve eğitim konusundaydı.  2024 yılında ne kadar uygulandığına dair bir analiz de yapmıştık.

Stratejinin güçlü yanları

Yeni yayınlanan planın en güçlü tarafı, yapay zekâyı yalnızca yazılım meselesi olarak değil, bir altyapı ve egemenlik meselesi olarak ele alması. Bilge gibi yerli bir büyük dil modelinin geliştirilmesi de önemli. Bilge;

  • Türkçe'nin korunması,
  • Kamu verilerinin yurtdışına çıkmaması,
  • Kritik sektörlerde yabancı modellere bağımlılığın azaltılması,
  • Savunma ve kamu uygulamalarında milli çözümler geliştirilmesi

açısından önemli avantajlar sağlayabilir. Ayrıca kamunun "ilk müşteri" rolü üstlenmesi de dikkat çekici. ABD'de Palantir, OpenAI ve Anthropic'in büyümesinde, Pentagon ve federal kurumların etkisi büyük olmuştu. Türkiye de benzer bir modeli uygulamaya çalışıyor.

Eksik olan ne?

Ancak planın en büyük açığı, dünya yapay zekâ yarışının artık yalnızca model geliştirmekten ibaret olmaması. Bugün OpenAI, Google, Anthropic, Meta ve xAI'ın rekabet ettiği alanlarda başarıyı belirleyen üç unsur var: Çip, Veri merkezi, Elektrik.

Türkiye'nin stratejisinde yerli model ve uygulama tarafı anlatılırken, bu üç başlıkta yeterince somut hedefler yok.  Oysa yapay zekânın geleceğini belirleyen unsur artık algoritmadan çok hesaplama gücü (compute). ABD'de ve Körfez ülkelerinde yüz milyarlarca dolarlık veri merkezi yatırımları yapılırken Türkiye'nin bırakın hiper ölçekli veri merkezi kapasitesini, --BTK'nın vizyonsuzluğu sonucu-- normal veri merkezleri sektörü bile oluşamadı ve büyüyemedi. Bu nedenle stratejinin güçlü yönleri dediğimiz ifadeler, aynen 2021-2025 stratejisi gibi  "lafta" kalabilir.

Bir diğer önemli eksik ise insan Kaynağı. Türkiye'nin güçlü mühendisleri var ancak küresel ölçekte rekabet eden araştırmacı sayısı hâlâ sınırlı. Türkiye’de bugün, OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, Meta AI seviyesinde model geliştirecek araştırma yoğunluğu henüz yok. Bunu bir soru ile ifade edelim; Türkiye'de son 5 yılda kaç araştırmacı NeurIPS, ICML, ICLR gibi en üst konferanslarda temel model geliştirme alanında lider yazar olarak yer aldı? Bu soru stratejinin insan kaynağı tarafındaki açığını ortaya koyuyor.

Diğer yandan yerli model geliştirmek kadar o modeli geliştirecek araştırmacıları ülkede tutmak da kritik. Türkiye'de dünya ölçeğinde tanınan LLM araştırmacıları vardı ancak önemli bir kısmı artık Türkiye dışında çalışıyor. Örneğin:

Bu araştırmacılar Türkçe LLM değerlendirmeleri, benchmark'lar ve Türkçe dil modelleri üzerine uluslararası literatürde görülen isimler arasında yer alıyor. Ayrıca bugün OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, Meta veya xAI seviyesinde model geliştiren ekiplerde Türkiye kökenli araştırmacılar olsa da, Türkiye'nin içinde faaliyet gösteren ve dünya sıralamasında ilk ligde yer alan bir LLM araştırma merkezi henüz yok.

Bilge başarılı olabilir mi, TÜBİTAK Bilge ekibi ne durumda?

Türkiye'nin en ciddi girişimi şu anda TÜBİTAK BİLGEM Yapay zekâ Enstitüsü tarafından yürütülen “Bilge projesi”. Amaç Türkçe odaklı temel modeli geliştirmek ve kamu uygulamalarında kullanmak olarak veriliyor.  Fransa'nın Mistral'i, Almanya'nın Aleph Alpha'sı veya Çin'in DeepSeek'i de tam olarak bu nedenle geliştirildi. Hiçbiri OpenAI'ı tamamen yenmek için değil, ülkelerinin dijital egemenliğini korumak için ortaya çıktı.

Yani Bilge sadece bir "Türkçe fine-tuned model" olacaksa başka, sıfırdan eğitilmiş gerçek bir "foundation model" olacaksa bambaşka bir yatırım ve araştırma ölçeği gerekiyor. Bu ayrım henüz kamuoyuna net anlatılmış değil.

TÜBİTAK son birkaç yıldır Türkçe LLM, tokenizer ve veri setleri üzerinde çalışıyor. Fakat burada kritik soru şu: "Bilge, GPT-5 ile mi yarışacak, yoksa Türkiye'nin kamu ve özel sektör ihtiyaçlarını mı karşılayacak?"

Yani haberleri okuduğumuzda "Türkiye kendi GPT'sini yapıyor" izlenimi oluşuyor. Ama hedefler, bütçeler, altyapı ve takvim incelendiğinde daha çok, "Türkçe ve kamu odaklı egemen yapay zekâ altyapısı" hedefine işaret ediyor.

Stratejide bu konuda iki farklı ifade aynı anda kullanılıyor. Kamuya verilen mesaja bakarsak, Türkiye kendi LLM'ini geliştiriyor, dijital bağımsızlık geliyor, Bilge yerli GPT olacak. Bu söylem siyasi olarak anlaşılır çünkü kamuoyunun ilgisini çekiyor. Teknik metinlerde görünen hedefe bakarsak ise, kamu hizmetleri, e-Devlet, hukuk, eğitim, sağlık, savunma, Türkçe veri egemenliği çok daha fazla vurgulanıyor. Bu da ikinci senaryonun ağır bastığını düşündürüyor.

Bilge'nin başarısı, teknik özelliklerinden çok konumlandırılmasına bağlı olacak. Eğer Bilge'nin amacı, GPT-5'i geçmek, Claude'u yenmek, Gemini ile yarışmak olarak tanımlanırsa başarı ihtimali düşük. Çünkü öyle bir kaynak (araştırmacı, altyapı vs) yok. Birinci hedef gerçekçi olsa yani "OpenAI, Anthropic, Google ile yarışacağız" deniyorsa stratejide şu başlıkların olması gerekirdi:

  • 50-100 bin GPU hedefi
  • Birkaç milyar dolarlık compute yatırımı
  • Türkiye AI Cloud
  • Ulusal veri merkezi programı
  • Uluslararası araştırmacı transfer programı
  • Çip erişim stratejisi

Ama özellikle hesaplama yeteneği (compute) konusu neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bugün GPT-4, Claude Opus, Gemini Ultra seviyesinde yarışın temel belirleyicisi algoritma değil, GPU.

Ama ikinci hedef için mantıklı görülebilir. Yani "Türk kamu sektörünün OpenAI'a bağımlı olmaktan çıkarılması" güzel bir hedef. Örneğin, SGK, Adalet Bakanlığı, Gelir İdaresi, e-Devlet, Sağlık Bakanlığı, Savunma Sanayii için GPT-5 seviyesinde bir model gerekmiyor. Gereken şey, Türkçe'yi iyi anlaması, mevzuatı bilmesi, veriyi Türkiye'de tutması ve güvenilir olması olacaktır. Bu açıdan Bilge'nin başarı şansı var.

Ama stratejiye yönelik açıklamalar şu soruya cevap vermiyor, "Bilge bir ürün mü, Bir araştırma projesi mi, Bir ulusal platform mu?" Bu net değil. Mesela Fransa'da Mistral, Çin’de DeepSeek birer şirket. OpenAI zaten şirket. Bilge ise devlet projesi mi, vakıf modeli mi, ekosistem mi tam belli değil. Bu nedenle yatırımcı da, üniversite de, özel sektör de nerede konumlanacağını tam anlayamayabilir.

Üniversitelerde eğitim yeterli mi?

Bence en büyük sorun burada. Türkiye'de, ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi, Koç Üniversitesi, Bilkent Universitesi, Sabancı Universitesi, Ege Üniversitesi gibi kurumlarda güçlü makine öğrenmesi ve doğal dil işleme ekipleri bulunuyor. Ama dünya artık yalnızca algoritma öğretmiyor. Bugün bir frontier model geliştirmek için, 10.000+ GPU, petabaytlarca veri, yüz milyonlarca dolar bütçe ve çok disiplinli araştırma ekipleri gerekiyor.

Türkiye'deki üniversitelerin çoğunda öğrenciler hâlâ, PyTorch kullanmayı, model fine-tune etmeyi, RAG kurmayı öğreniyor. Ama bildiğim kadarı ile henüz OpenAI veya DeepMind ölçeğinde temel model eğiten araştırma altyapısı yok.

Ayrıca bu tür bir çalışma için, hesaplama gücü (GPU kümeleri), veri merkezi kapasitesi, uzun vadeli araştırma fonu, akademi-sanayi ortaklığı, araştırmacıyı ülkede tutacak ücret ve kariyer sistemi eksik. Bugün Türkiye'den çıkan iyi araştırmacıların önemli kısmı birkaç yıl sonra, OpenAI, Google DeepMind, Nvidia, Meta, Microsoft, Amazon, gibi şirketlere gidiyor.

Yani Türkiye'nin LLM alanında yetenek sorunu değil, ölçek sorunu var. Üniversiteler iyi mühendis yetiştiriyor. Fakat dünya ile rekabet edecek temel model geliştirmek için gereken altyapı ve sermaye henüz yeterli değil. Bilge projesinin başarısı da büyük ölçüde model mimarisinden çok şu soruya bağlı olacak: "Türkiye, araştırmacıyı, veriyi, GPU'yu ve enerjiyi aynı çatı altında toplayabilecek mi?"

Eğer bunu başarabilirse Bilge, Türkçe ve kamu uygulamalarında başarılı olabilir. Eğer başaramazsa, Bilge teknik olarak başarılı olsa bile OpenAI, Anthropic veya Google'ın gölgesinde kalacaktır.

Açıklanan yapay zekâ strateji uygulanabilir mi?

Planın uygulanabilirliği teknikten çok finansmana bağlı. Türkiye'nin önümüzdeki beş yılda, yüksek kapasiteli veri merkezleri, bugünkünden daha yüksek enerji altyapısı, GPU kümeleri, araştırma fonları ve uluslararası yetenek çekme programları oluşturması gerekiyor.

Eğer strateji yalnızca Bilge ve birkaç kamu projesiyle sınırlı kalırsa beklenen dönüşüm gerçekleşmez. Ancak Bilge'nin etrafında, veri merkezleri, ulusal bulut altyapısı, yapay zekâ çip erişimi, kamu alımları, özel sektör teşvikleri oluşturulabilirse Türkiye ilk kez gerçek anlamda bir yapay zekâ ekosistemi kurabilir.

Özetle, Türkiye'nin yeni Yapay Zekâ Eylem Planı'nın en önemli tarafı, ilk kez açık biçimde "dijital egemenlik" kavramını merkeze yerleştirmesi. Bu, dünyadaki jeopolitik gelişmelere uyumlu. Ancak dijital egemenlik yalnızca yerli dil modeliyle sağlanamaz. Bugünün yapay zekâ savaşında asıl güç; veri merkezleri, enerji, çip erişimi ve insan kaynağında yatıyor.

Bilge önemli bir başlangıç olabilir. Fakat Bilge'nin başarısı, onu çevreleyen ekosistemin ne kadar güçlü kurulacağına bağlı olacak. Türkiye'nin önündeki asıl soru artık "yerli model geliştirebilir miyiz?" değil, "yerli yapay zekâ ekonomisi kurabilir miyiz?" sorusu. Yani stratejinin başarısı Bilge'nin parametre sayısı ile değil; Türkiye'nin veri merkezi, enerji, GPU ve araştırmacı ekosistemini aynı anda oluşturup oluşturamayacağı ile  anlaşılacak.

Umarız bu sefer açıklanan strateji başarılı olur…

/././

NATO Zirvesi: Ankara’da 44 bin polis görev yapacak, yabancı konuklar “Ankara oyun havaları”yla tanışacak, Trump 1400 kişiyle geliyor!-Tolga Şardan- 

Zirve sırasında Ankara’da tam 44 bin polis görev yapacak. Bu sayının 24 bini Ankara Emniyeti kadrosundan. Diğer 20 bini ise ülke genelinden Ankara’ya taşınacak. Hemen her kentin emniyet müdürlüğü kadrosundan -o kentin güvenliğinin aksatılmaması göz önüne alınarak- az ya da çok sayıda polis, geçici olarak başkentte gönderilecek. Heyetlerin kent içindeki taşınma işlemleri sırasında Ankaralılar sık sık kapatılan güzergahlarla karşılaşacak. Yine toplantıların ve konaklamaların yapılacağı batı ve güney bölgelerindeki ana caddeler ile ara sokaklar heyetlerin geçişleri sırasında araç trafiğine kapatılacak. Bazı güzergahların tamamen kapatılması yönünde karar alınacağı ifade ediliyor.

İç siyasette gelişmeler hız kesmeden devam ederken; başkentin diğer ana gündem maddesi, hiç kuşkusuz NATO Zirvesi.

2026 Liderler Zirvesi’nin Ankara buluşmasına üç hafta kaldı.

Cumhurbaşkanlığı’nın koordinesinde ve Dışişleri Bakanlığı’nın planlamasında yürütülen diplomatik çalışmalar son aşamaya geldi.

Etimesgut’taki askeri havaalanı, NATO Zirvesi için gereken yeni düzenlemeden sonra dün Cumhurbaşkanı Erdoğantarafından “Ankara Havalimanı” adıyla hizmete açıldı.

Ayrıca zirve öncesinde, sırasında ve sonrasında gerek Ankara gerekse ülke genelinde alınacak güvenlik önlemlerinden sorumlu İçişleri Bakanlığı’nda güvenlik bürokrasisi harıl harıl çalışıyor son günlerde.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, son günlerde arka arkaya zirveyle ilgili alınacak güvenlik önlemleri konusunda toplantılar gerçekleştirdi. Emniyet Genel Müdürlüğü koltuğuna oturan Ali Fidan da yine geçen hafta Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü ziyaret etti. Fidan, ziyarette hem kentin asayiş ve kamu güvenliği hem de NATO zirvesinde uygulanacak güvenlik önlemlerine yönelik son gelişmeler hakkında bilgi sahibi oldu.

17 yıl sonra ABD Başkanı Ankara’da!

Ankara’daki NATO Zirvesi; katılımcılarının yerküre üzerindeki konumlarının yanında Ukrayna – Rusya savaşı ile ABD’nin İran’a askeri müdahalesinin gölgesinde kritik takvimde gerçekleşecek.

Türkiye daha önce 2004’te İstanbul’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, zirve programı kapsamında önce Ankara’ya geldi, sonrasında İstanbul’a geçti.

Sonraki ABD Başkanı Barack Obama, 2009’da kısa çalışma ziyareti çerçevesinde başkente geldi. 2015’te ise, Antalya’da G-20 Liderler Zirvesi’ne katıldı.

Obama’dan sonra başkanlık koltuğuna oturan ABD Başkanı Donald Trump, görev süresi boyunca Türkiye’ye gelmedi. Keza 2014’te ABD Başkan Yardımcısı görevindeyken Türkiye gelen Joe Biden, ABD Başkanı seçildikten sonra Türkiye’ye hiç gelmedi.

Şimdi Trump, NATO Zirvesi sebebiyle yaklaşık 17 yıl sonra Ankara’ya gelecek ilk ABD Başkanı olacak!

Tabii bu programda, “ABD Başkanı’nın gelişten vazgeçmesi” olasılığını da göz önünde bulundurmak gerek. Her ne kadar ABD Başkanı’nın Türkiye ziyareti, hem ABD hem de Türkiye Dışişleri bakanlıklarınca açıklanmış olsa da Trump’un ne zaman ve nasıl hareket edeceğini kestirmek güç.

Zirve takviminin bir hafta öncesi, bir hafta sonrası var

ABD Başkanı Trump başta olmak üzere NATO üyesi ülkelerin liderleri 7-8 Temmuz’da Ankara’daki temaslara katılacak.

NATO Zirvesi’nde sadece liderler değil; yine üye ülkelerin savunma bakanları, dışişleri bakanları hatta askeri ordularının tepe yöneticileri yani genelkurmay başkanları temaslarda bulunacaklar. Bazı ülkelerin liderleri başka bakanlarını da getirebilecek.

Hâl böyle olduğunda 100’den fazla heyet olacak Ankara’da. Heyetlerin, kendi görev ve sorumluluk konularına göre farklı çalışma programına katılacağı düşünülürse, kentin günlük yaşamında nasıl bir hareketlilik ya da kaotik saatler yaşanacağını tahmin etmek zor değil.

Tabii bir de iki günlük zirvenin öncesi ve sonrası var! Zirvenin katılımcılarının tamamı doğal olarak aynı gün gelip aynı gün Ankara’dan ayrılmayacak. Üst düzey heyetlerin Ankara’daki çalışma programlarını kendilerine göre takip etmekle yükümlü alt düzey ekipler ve heyetler şimdiden başkente gelmeye başladı.

Ankara Valiliği, her ne kadar 6-12 Temmuz arasını “özel takvim” olarak açıklamışsa da aslına bakarsanız yabancı heyetlerin gelişleri dünden beri sıklaştı. 15 Temmuz’a kadar Ankara’da göreceli ölçüde yoğunluk yaşanacak.

Organizasyonun hacmini anlatmak için şöyle bir bilgi aktarayım. Alınan ya da alınacak önlemler; yabancı heyetlerin Ankara’ya ulaşımı, şehir içinde bir yerden bir yere güvenli şekilde taşınma planları, konaklamaları ve yakın korunmaları ile sınırlı değil.

Hastanelerden nöbetçi eczanelere, eğlence mekanlarından kafeler, barlar ve içkili/içkisiz restoranlar ile lokantalara kadar güvenlik önlemleri, alışveriş merkezlerinde güvenli alışveriş yapılmasının sağlanması, başkentin üç haftalık gündelik yaşamında fazlasıyla hissedilecek.

Polis alarmda: 44 bin polis görevde!

Zirvenin organizasyonu ve sorumluluğu Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nda olmakla birlikte en önemli paydaş elbette İçişleri Bakanlığı.

Sıra geldi İçişleri Bakanlığı’nın planlamalarına.

Öncelikle, zirve sırasında Ankara’da tam 44 bin polis görev yapacak. Bu sayının 24 bini Ankara Emniyeti kadrosundan. Diğer 20 bini ise ülke genelinden Ankara’ya taşınacak. Hemen her kentin emniyet müdürlüğü kadrosundan -o kentin güvenliğinin aksatılmaması göz önüne alınarak- az ya da çok sayıda polis, geçici olarak başkentte gönderilecek.

Ankara dışından gelenler sadece polis memuru değil. Amir ve müdürler de yine sorumlu oldukları resmi ve sivil polislerle birlikte Ankara’da görev başında olacak. Farklı şehirlerden gelen polis ekiplerinin beraberinde resmi ve sivil ekip araçları, silah ve mühimmatları, TOMA benzeri araç ve ekipmanları da Ankara’ya getirilecek.

Sadece polis değil, jandarma da özellikle kentin giriş ve çıkışlarında planlanan güvenlik önlemlerinde görev alacak.

Diğer güvenlik önlemleri arasında yabancı heyetlerin kalacağı oteller var. Otellerin kurumsal özel güvenlik personelinin yanı sıra sivil ve resmi polisler otellerin güvenliğinden sorumlu olacak.

Kentteki alışveriş merkezleri, heyetlerin güzergahlarında olmamak kaydıyla açık kalacak. Ancak, kentin batısı ve güneyindeki büyük alışveriş merkezilerinin geçici olarak faaliyete ara vermesi gündemde.

Esenboğa Havalimanı’ndan tamamen faaliyete ara vermesi gündeme geldi. Fakat daha önceden planlanan uçuşlara ait satılan biletlerin sahiplerinin, uluslararası sivil havacılık kuralları nedeniyle uçuşlarını yapması zorunluluğu, Esenboğa Havalimanı’nın kapanmasına engel oldu.

Alınan karar gereğince faaliyete ara vermesi yerine Esenboğa Havalimanı, yüzde 20 kapasite ile çalışacak. 

Bu arada akaryakıt yüklü tankerlerin şehir merkezine girişi, zirve boyunca kısıtlandı. Benzinliklerin çalışma kuralları ise, henüz netlik kazanmadı.

Öte yandan zirvenin güvenliğinde hem Ankara’nın hem de ülkenin tamamının hava sahasının güvenliğinin sağlanmasında polisle birlikte Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın da görev olacağı kaynaklarca belirtildi. Ankara’nın hava sahası, helikopterler, insansız hava araçları ve dronlarla kontrol altında tutulacak.

Heyetlerin kent içindeki taşınma işlemleri sırasında Ankaralılar sık sık kapatılan güzergahlarla karşılaşacak. Yine toplantıların ve konaklamaların yapılacağı batı ve güney bölgelerindeki ana caddeler ile ara sokaklar heyetlerin geçişleri sırasında araç trafiğine kapatılacak. Bazı güzergahların tamamen kapatılması yönünde karar alınacağı ifade ediliyor.

Şehir hastaneleri başta olmak üzere tedavi olanakları geniş hastaneler de zirve sırasında görev alacak.

Zirveyle ilgili güvenlik sisteminin ana komuta ve kontrolü öncelikle Ankara Emniyeti’nde. Emniyet Genel Müdürlüğü, gelişmelere göre destek verici konumda.

Yabancı konuklar, “Ankara oyun havaları” ile tanışacak!

Böylesi yoğun diplomatik çalışmalar içinde, sürecin bir de sosyal hayat boyutunu unutmamak gerekiyor.

Alınan güvenlik önlemleri arasında başkentin ünlü eğlence merkezleri de var.

Zirveye katılacak resmi ve özel heyetlerde görevli yabancıların özellikle Ulus, Maltepe, Kızılay ve Çankaya bölgelerindeki eğlence merkezlerinde internet üzerinden rezervasyon yaptığının anlaşılmasıyla işletmelerde yüksek dereceli güvenlik önlemi alınacak.

Tabloya bakıldığında, özellikle Ulus ve Maltepe bölgesindeki eğlence merkezlerinde rezervasyon yaptıran yabancıların, başkentin ünlü “Ankara oyun havaları” ile tanışması kaçınılmaz olacak.

Diğer yandan, internet üzerinde gerçekleştirilen aramalar sonrasında bulunan Ankara’nın gece hayatına ait mekanların, Avrupa’daki ünlü eğlence mekanlarına oranla “farklılık” gösterdiğini hatırlatmak lazım yabancı konuklara!

Toplantılar üç ana merkezde

NATO Zirvesi kapsamındaki sivil ve askeri diplomatik çalışmalar ile görüşmeler üç ana merkezde yoğunlaşacak.

Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi ile ATO Congresium’daki çalışmaların yanı sıra Genelkurmay Başkanlığı’nın inşaatı devam eden yeni yerleşkesinde kullanıma açılan bir alanda da zirve çalışmaları yürütülecek.

Bir küçük ekleme yapmak gerekecek. Her ne kadar zirvenin ana katılımcıları liderler, bakanlar ve askeri üst düzey olmakla birlikte bir de gizli servislerin buluşması var. Üye ülkelerin gizli servislerinin üst düzey yöneticileri zirve çerçevesinde bir araya gelecek.

Trump ve 1400 kişilik ekibi!

NATO’nun Ankara zirvesinin en kalabalık ekibi ABD ekibi olacak. Başkan Trump’la birlikte siyasetçi, diplomat, askeri yetkili ile Merkezi Haberalma Teşkilatı’ndan (CIA) yaklaşık 1400 kişilik heyet Ankara’ya gelecek. Sayının gelişmelere göre değişmesi mümkün. Gruplar halinde başkente gelen/gelecek heyetler, görev ve sorumluluk alanlarına göre çalışmalar yürütecek.

ABD heyeti, Ankara’da yeni büyükelçilik bölgesindeki otellerde konaklayacak. ABD Başkanı’nın konaklayacağı otelde, ABD Gizli Servisi ile başkanı korumakla yükümlü özel ajanlar, Türk polisi ve otel güvenliğiyle birlikte görev alacak.

Trump’un konaklayacağı otel tamamen ABD heyetine ayrıldı. Otelde bir haftadan bu yana özel araştırma ve inceleme yapılıyor. Sadece başkanın kalacağı oda değil, tüm otelin elektrik ve su tesisatlarının yanında havalandırma ile yangına müdahale sistemi detaylı araştırmaya tabi tutuldu.

Daha önceki ABD başkanlarının ziyaretleri sırasında uygulanan bir güvenlik yöntemi, yine kullanılacak. Başkanın yakın koruma görevini üstlenen ABD Gizli Servisi (USSS), Trump’a ait tuvalet sistemini de beraberinde getirecek. ABD Başkanı’nın kullandığı tuvaletin atıkları, ABD’ye götürülecek.

Ayrıca, Trump’ın Ankara’da bineceği makam aracı ABD’den getirilecek. Makam aracının yanında yine dar alanda güvenliği sağlayacak drone’lar da yine ABD Gizli Servisi tarafından başkentte kullanılacak. Drone’ları kullanabilme olanağı olacak mı, orası şimdilik belirsiz.

Sonuç olarak; Ankara’da hayat, üç hafta boyunca olağan akışının dışında yaşanacak.

/././

Top hep sende sanıyorsun, ama karşında duvar var!-Umur Talu-

“Bizim çocuklar”sın sen de. Ne umutlarla, ne gazlarla başladığın hayatta, onca uğraş didin, sonunda yeniksin. Çünkü önünde duvar. Senden azlar ama karşında ne çoklar. “O duvar, duvarınız… Vız gelir, vız” demekle de olmuyor. Vız gelmiyor çünkü. Üstüne geliyor. Umudunun enkazına biniyor. Seni tüketiyor. Yeniksin!

Milyonlarca insanın hayatı da biraz “Milli Takım”ın Avustralya maçındaki haline benziyor sanki.

Koşuyorsun, topu koşturuyorsun, nefes nefese kalıyorsun, hayatına yüzde 70 hâkim olduğunu sanıyorsun, hayallerin ve ideallerin için bir sürü şut atıyorsun, kan ter içinde kalıyorsun…

Fakat karşında bir duvar. Ceza sahası senin kalenin önüne kurulmuş. Cezalandırılıyorsun. Hayat gülmüyor. Aşamamışsın engelleri. Aşamadığın gibi golü kendi kalende görüyorsun. Bir kere değil; bir daha da!

Ankara’ya yürüyen, aldatılan, hakları verilmemiş, devletin patronu korumak adına önünde duvar olduğu madenciler mesela.Ya da başka madenciler. Açlık grevinde. Kendilerini madene kapatmış. Bildiği hayatı boyu ölümün kıyısı bir yana, ölümün kuyusunda yaşamış. Soma’yı Soma’da yaşayıp ölmemişse bile, Soma’yı hayatının her anında yanı başında hissetmiş.

Patron duvar örüyor, devlet ve iktidar duvar örüyor. Sen daha kalabalık, daha çoksun ama, tek patron, tek iktidar yetiyor. Çünkü onlar senden güçlü değil aslında ama “daha uzun!”

Öğretmenler mesela. Senin de başkentin orası. Senin de Meclis’in ya da devletin veya öyle sanıyorsun. Coplanıyor, sürükleniyor, gazlanıyorsun. Madenci gibi hayatının manası alın teri. Yüzde 70’i emek, çalışmak, biraz umut etmek, mücadele etmek, durmadan topu koşturmaya çalışmak. Ama duvar, işte duvar var!

Ciddi hasta bir küçük çocuğun babasısın. Yaşamak onu yaşatmak senin için. Sabır, endişe, mücadele, çaresizlik. Duvarları aşamıyorsun. Hayatın elinde sanmışsın ama değil. Çocuğun sayende yaşayacak sanmışsın ama öyle değil. Koşturmaktan, acıdan, umutsuzluktan bunalıyorsun. Evladının “fişini çekip” kendini yok ediyorsun. Çünkü onca umut çökmüş, onca mücadele tükenmiş, sen bitmişsin. Çünkü önünde bir duvar, hiçbir topun hanene skor olarak yazılmamış.

TBMM önünde basın açıklaması yapmak isteyen özel sektör öğretmenlerine polis müdahalesi

Madenciye duvar, öğretmene sopa bir polis de olabilirsin mesela. Onları ezmeyi, aşağılamayı, onlara şiddet kusmayı hayat sanıyorsun. Hayatının yüzde 70’ten fazlası öyle belki. Ama esas hayatın “gaileler”in elinde tutsak. Orada dayak yiyen sensin. Milyonlarca insan gibi. 90 dakika uzatmalarla bitiveriyor bir an. Belki de bir yılda intihar eden 40 polisten birisin!

“Bizim çocuklar”sın sen de. Ne umutlarla, ne gazlarla başladığın hayatta, onca uğraş didin, sonunda yeniksin. Çünkü önünde duvar. Senden azlar ama karşında ne çoklar. “O duvar, duvarınız… Vız gelir, vız” demekle de olmuyor. Vız gelmiyor çünkü. Üstüne geliyor. Umudunun enkazına biniyor. Seni tüketiyor. Yeniksin!

Not: “Bir futbol, Dünya Kupası yazısı” ya bu, sahanın ortasından bildireyim bir notla: Fransa, biliyoruz, kupanın favorilerinden. Kopa gibi birkaç yıldızın istisnai yıllarından sonra uzun süre Avrupa’nın “sıradan” bir ligi, fazla iddialı olmayan bir futbol ülkesiydi. Sonra, şimdi faşoların beğenmediği “göçmen çocuklar” ya da “göçmen çocukları” ortaya çıktı. Ama esas sabırlı, yaygın bir “altyapı” ortaya çıktı. Hollanda örneği gibi. Sonradan Belçika’nınki gibi.

Bakın bugün durum ne: Fransa futbol altyapısı ve kulüpleri kendi milli takımındaki 26 futbolcudan 23’ünü yetiştirmiş. Bunların çoğu Afrika, Mağrip kökenli çocuklar. Diğer üçü de öyle zaten. Elbette sömürge tarihi yazmış bu talihi de. Ama yetmemiş: Cezayir takımının 13 futbolcusu Fransa doğumlu ve orada yetişmiş. Haiti’nin 12 oyuncusu, Demokratik Kongo’nun 11, Senegal’in 10, Fildişi Sahili’nin 8, Tunus’un 7, Fas’ın 6 oyuncusu da böyle.

“Futbol ülkesi” sadece transferlerle, fanatik bağlılıklarla, başkan kim olsunlarla, Sergen gelsin Sergen gitsinlerle, Ahmet Dursun Seba gitsinlerle, yine Aziz Başkan olsunlarla, gazla, togglarla, bahisle, Var ve yok tartışmalarla, medyada futbol geyikleriyle tam olmuyor. Heyecanlı olsa da.

Notu, İsveç’in Tunus’a iki gol atan oyuncusu Yasin Ayari’nin de Tunus ve Faslı anne babadan İsveç’te doğma olduğunu, ama bütün eğitimini İsveç’te altyapıda aldığını ekleyerek bitireyim. Haydi “Bizim çocuklar!”  

/././

Özel’in kuracağı parti başarılı olur mu?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Ekrem İmamoğlu’nun karizması, Özel’in geniş kitleler ile kurduğu samimi ilişki, Mansur Yavaş’ın çok geniş bir kitleyi etkileme gücü bir partiyi kurmaya yeter belki ama tek başına iktidarı sağlamaya az gelir. Evet, Türkiye’de liderlik karizması çok önemlidir, bunu inkâr etmek mümkün değil. Ama bir siyasi parti bundan çok daha fazlası olmak zorunda. Böyle bir hicret sırasında bugünün seçilmiş belediye başkanlarının, milletvekillerinin hangi tarafta kalacakları da önemli bir mesele. Ve elbette unutulmaması gereken bir şey de Türkiye’de de siyaset yapmanın artık çok para gerektiriyor olması.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim korkusunu yenebilmesi için Saray yargısı tarafından CHP’nin başına tayin edilmesiyle başlayan süreçte, yargı silahının sonuna kadar kullanılacağına kuşkum yok.

Özgür Özel ve ekibi kuşkusuz ki kanunlardan ve CHP tüzüğünden kaynaklanan haklarını savunmak için yargı yolunu deneyecektir ancak Saray’ın kontrolündeki yargının ani bir zihin açıklığına kavuşmasını beklemek gerçekçi değil.

Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere karşı başlatılan ve sonunda CHP’nin seçilmiş yönetimini hedef alan bu tezgâh, Erdoğan’ın bir kez daha seçilebilmesine zemin sağlamak için yapıldı. Bundan geri dönmeyeceklerini bugünden söyleyebilirim.

Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına tayin eden mahkeme kararından bir hafta sonra (1 Haziran) bu köşede “yeni bir partide toplanmanın kaçınılmaz olduğunu” yazmıştım.

Nitekim o günlere geldik.

Bu artık sıkça konuşulan ve üzerine araştırmalar yapılan bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Gazeteci İsmail Saymaz, Halk TV’deki programında bu konuda yapılmış bir araştırmanın sonuçlarını paylaştı.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın son çalışmasında “Özgür Özel, CHP’den ayrılıp kendi partisini kursa…” sorusu yöneltilmiş.

26 şehirde 2 bin kişiyle yapılan araştırma sonucuna göre Özgür Özel ve arkadaşlarının kuracağı yeni parti, CHP tabanının üçte ikisine yakınını yanına alıyor.

Araştırmayı yürüten şirketin yöneticisi Can Selçuki’nin değerlendirmesine göre böyle bir senaryoda yeni parti yalnızca CHP’den değil, muhalefetin farklı partilerinden ve merkez seçmenden de oy topluyor, hatta AKP’den bile seçmeni yanına çekebiliyor.

Araştırma sonucuna göre Özel’in kuracağı varsayılan parti, tek başına en büyük siyasi parti olarak AKP’yi de geçiyor.

Siyaset söz konusu olduğunda “araştırmalara inanma ama araştırmasız da kalma” diye düşünürüm.

Kuşkusuz ki bu araştırmayı yürütenler de işinin ehli insanlardır, onun için bunun genel bir eğilimi yansıttığını söylemek mümkün.

Ancak sonucun oldukça iddialı olduğunu söylemeliyim.

Elimde tersini gösteren bir araştırma olduğu için değil, siyasi parti denilen “şeyin”, kuran ve yöneten insanlardan bağımsız olarak bir kişiliği olduğunu, olması gerektiğini düşündüğüm için.

Bu kişilik, ideolojisinden, programından kaynaklanır ve toplumsal bir ihtiyaçtan doğmalıdır ki kurulacak partinin bir tabanı olabilsin, kendisine siyasi yelpazede güçlü bir yer edinebilsin.

Bizim memlekette isimler, ideolojilerin önünde gibi görünür ancak bugüne kadar yaşanılan başarısız yeni parti deneyimleri de bir başka gerçek.

İsmail Cem’in, Ahmet Davutoğlu’nun, Ali Babacan’ın kendileri de birlikte hareket ettikleri isimler de önemli ve tanınmış siyasetçilerdi ancak bunlar yeterli olmadı.

Çünkü bir toplumsal talebi yanıtlamak için kurulmamışlardı ve içinden çıktıkları partiden niye koptuklarını net olarak söyleyemiyorlardı.

12 Eylül sonrasında kurulan partilerden sadece AKP bunu başarabildi çünkü içinden çıktığı partinin “yeni versiyonu” olmadığını, bambaşka bir toplumsal talebe yanıt verecek vizyona ve ideolojiye sahip olduğunu gösterebilmişti.

Evet muhafazakâr olduğunu saklamıyordu ancak “gömlek değiştirdiğini” açıkça söyleyebiliyordu.

İçinden çıktığı partinin tersine batı sistemi ile sorunu olmadığını söyleyebiliyor, o günlerin toplumsal talebine yanıt verebiliyordu: Yolsuzlukla mücadele edecekti, yoksulluğu bitirecekti, yasakları kaldıracaktı.

Bu durum bize bir şeyler anlatıyor olmalı.

CHP’nin seçilmiş yönetimi, Kurultay’ı kazanıp işbaşına geldikten sonra 7 Kasım 2023 günü yazdığım yazının başlığı şöyleydi: CHP ve “değişim” bilmecesi!

Bugün yeni kurulacak partinin önündeki temel mesele de budur:

Bu yeni parti Kılıçdaroğlu CHP’sinin bir türevi mi olacak, yoksa günün toplumsal taleplerine yanıt verecek bir ideolojik çizgiyi mi benimseyecek?

CHP’nin 100 yıla ulaşan tarihi içinde aslında son derece kısa bir döneme (1973 – 1980) tekabül eden “sosyal demokrat” hedeflere yönelme yönünde bir değişim mi olacak, yoksa terk etmek zorunda kalacakları CHP’nin “iki arada bir derede” çizgisi mi izlenecek?

12 Eylül sonrası yeniden kuruluş sırasında Deniz Baykal ile başlayıp, Kemal Kılıçdaroğlu ile devam eden ve Özel seçildikten sonra da çok esnemeyen “devletçi ideolojiye” alternatif bir söylem geliştirilebilecek mi?

Yeni parti, Baykal – Kılıçdaroğlu çizgisinde “neo liberal politikaları daha tutarlı uygulamayı vaat eden” partiye mi benzeyecek, yoksullukla, Türkiye’nin artık kronikleşen üretememe sorunuyla ve buna bağlı olarak işsizlikle mücadelede başı sonu belli sosyal demokrat programlar mı önerecek?

Yoksa “sağ popülizme” karşı önereceği şey “sol popülizm” mi olacak?

Vaktiyle Bülent Ecevit’in CHP’sinin ve Turgut Özal’ın ANAP’ının başardığını başarıp, geniş tabanlı bir toplumsal koalisyonu oluşturacak bir söylemi geliştirebilecek mi?

Kürt meselesinde tutumu ne olacak?

AKP’den memnun olmayan muhafazakâr kitlelere ne söyleyecek?

Artık hep birlikte “yoksul” tanımının içine giren memura, işçiye, köylüye ne vaat edecek?

Bunlar yanıtları kolayca verilecek sorular değil ve sihirli bir formül de yok.

Daha da ötesi Baykal – Kılıçdaroğlu çizgisinin CHP’ye biçtiği “siyasetsizlik” rolüne karşı hazırlığı olan bir kadro yapısının da olduğunu söylemek mümkün değil.

Ekrem İmamoğlu’nun karizması, Özel’in geniş kitleler ile kurduğu samimi ilişki, Mansur Yavaş’ın çok geniş bir kitleyi etkileme gücü bir partiyi kurmaya yeter belki ama tek başına iktidarı sağlamaya az gelir.

Evet, Türkiye’de liderlik karizması çok önemlidir, bunu inkâr etmek mümkün değil.

Ama bir siyasi parti bundan çok daha fazlası olmak zorunda.

Böyle bir hicret sırasında bugünün seçilmiş belediye başkanlarının, milletvekillerinin hangi tarafta kalacakları da önemli bir mesele.

Ve elbette unutulmaması gereken bir şey de Türkiye’de de siyaset yapmanın artık çok para gerektiriyor olması.

Bizim memlekette siyasetin, devlet ve belediye ihaleleriyle finansmanı gibi bir derin sorun da var ve yeni kurulacak parti böyle imkanları da kullanamayacak.

2026 bütçesinde CHP’ye yapılacak hazine yardımı 1,5 milyar lira olarak belirlenmişti.

Böyle bir bütçeyi, üye aidatları ve yardımlarla denkleştirebilmek güç olabilir ama mümkündür.

Bu temel sorulara verilecek yanıtları görmeden “yeni parti şu kadar oy alır, bunları peşine takar” gibi çıkarımlar yanıltıcı olabilir.

Siyaset düz bir çizgide ilerlemez, bunu da ayrıca akılda tutmakta yarar var.

/././

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Haziran 2026-

Vergi daireleri vergi matrahından girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye yönlendiriyor!-Erdoğan Sağla...