EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Eşitsizlikten hiper-eşitsizliğe: Dünya sistemi nasıl dolar ‘trilyoneri’ yarattı? -Kansu Yıldırım-

Kapitalist dünya sistemi her zaman eşitsiz ve adaletsiz bir yer oldu. Ne var ki, son yıllarda gelir ve servet dağılımında gözlemlenen bireyler ve ülkeler arası uçurumu tanımlamak için “eşitsizlik” ifadesini kullanmak mevcut tabloyu açıklamaya yetmiyor. Ultra zenginlerin kişisel servetlerinin ulaştığı devasa boyut makroekonomik ölçekleri sarsarken, küresel servetten aldıkları pay milyarlarca insanın toplam varlığına eşitlenmiş durumda. Hiper-sömürü ve hiper-eşitsizlik sarmalına sıkışmış geniş halk kitlelerinin sefaleti derinleşirken, küresel zenginlik daha hızlı şekilde bir azınlığın elinde yoğunlaşıyor. Bu durum, 1920’lerden bu yana benimsenmiş ekonomik parametreleri de yapısal olarak değiştiriyor.

Forbes’un mart 2026 verileri, küresel servet yoğunlaşmasının tepesinde bizzat Elon Musk’ın yer aldığını gösteriyor. Musk’ın serveti, kendisini takip eden Larry Page ve Sergey Brin’in varlıklarının toplamından 3 kat fazla. Bu sermaye yoğunluğunun ivmesini anlamak için tarihsel bir karşılaştırma yapmak açıklayıcı olacak: 1916 yılında tarihin ilk dolar milyarderi olan John D. Rockefeller öldüğünde, serveti ABD gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 1.5’ine tekabül ediyordu. Günümüzde ilk dolar trilyoneri konumuna erişen Musk’ın serveti ise ABD GSYİH’sının yüzde 3’üne, yani Rockefeller’ın ulaştığı tarihsel oranın tam iki katına karşılık geliyor.

Musk’ın tekno-oligarşik imparatorluğunun doğası, burjuvazinin geleneksel çeşitlendirilmiş yatırım portföylerinden farklı bir mülkiyet yapısı sergiliyor. Kişisel serveti, doğrudan SpaceX ve Tesla gibi kendi kurduğu ve yönetimindeki şirketlerin hisselerinde yoğunlaşıyor. Ancak bu mülkiyet ilişkisi, söz konusu servetin finansallaşma çağının spekülatif dinamiklerinden bağımsız olduğu anlamına da gelmiyor. Trilyon dolarlık eşiği mümkün kılan piyasa değerlemeleri, temelde borsa spekülasyonlarına ve geleceğe yönelik kâr beklentilerine dayalı fiktif sermaye türevleridir. Küresel finansal likiditenin daraldığı ya da teknolojide beklentilerin krize girdiği dönemlerde spekülatif değerlerin de hızla erime riski mevcuttur. Dolayısıyla Musk’ın serveti, doğrudan emek sömürüsüne dayanan köklü mülkiyet biçimleri ile finansal piyasaların fiktif karakterinin hibrit bileşimidir.

Güncel kurumsalcı analizlerinde Musk’ın sahibi olduğu SpaceX’in konumu, 17. ve 18. yüzyıllarda küresel ticaret yollarını askeri zor yoluyla kontrol eden Doğu Hindistan Şirketine benzetiliyor. SpaceX, roket üreten ticari bir girişim olmanın ötesinde, yörüngesel iletişim altyapısını oluşturan Starlink ile uzay ulaştırma ağını kontrol ederek stratejik bir tekel alanı oluşturdu. Dünya yörüngesine gönderilen ticari ve askeri yüklerdeki payının 2014’lerde yüzde 10’lardan 2025’lerde yüzde 80 seviyesine çıkması, şirketi ulaştırma ve iletişim alanında başlıca tekelci konumuna kavuşturdu.

Doğu Hindistan Şirketi karşılaştırması burada anlam kazanıyor. Şirket, nasıl ki İngiliz Kraliyetinin gücünü ve ordusunu arkasına alarak devlet organı gibi çalışmışsa, ulus üstü sermaye konumuna erişen modern tekno-oligarşi tekelleri bile devletlerden bağımsız ve azade birer güç değildir. SpaceX ve benzeri yapılar; Pentagon’un milyarlarca dolarlık askeri ihaleleri, NASA’nın teknoloji ve bilgi transferleri, devlet sübvansiyonları ve hukuksal boşluklardan yararlanarak tekelci konumunu pekiştirir. Küresel operasyonlara çıkarken egemen bir devlet gücünün refakatinde hareket ederler.

Tam bu noktada ulus-devletlerin teknolojik güçler karşısında pasifleştiğini ya da edilgen hale geldiğini düşünmek yerine, merkez kapitalist devletlerin tekno-oligarşi şirketleri ile kurduğu stratejik iş birliğini ve ortak üretim (co-production) ilişkisini gözetmek gereklidir. Bu ilişkinin bir ucunda, emperyalist sistemde hegemon olmak isteyen devletlerin askeri ve teknolojik kaynakları kontrol politikaları bulunurken; diğer ucunda büyük iç ve dış pazarlar oluşturarak devasa kârlanma alanları yaratma planı yer alır. Özgür Orhangazi’nin dikkat çektiği üzere finansallaşmanın ardından teknoloji tekellerinin rant yaratma ve el koyma kapasitelerinin artması, kapitalist sistemde rantın ağırlığını ve belirleyiciliğini ciddi bir biçimde artırmıştır: “Dijital tekellerin yarattığı önemli dönüşümler, kapitalizmin sona erdiğini değil, daha yoğun bir tekelci-rantiye kapitalizme evrildiğini gösteriyor.” Bu da servetin yoğunlaşmasını ve transferini hızlandıran bir etkendir.

Sermayenin oldukça kısa sürelerde çok fazla coğrafyada yüz milyarlarca dolarlık seviyelere ulaşması klişeleşmiş “başarı öyküleriyle” açıklanamaz. Hiper-eşitsizliğin arkasında ABD dolarının küresel rezerv para birimi olmasından kaynaklı küresel finansal yapı bulunur. Dolar hegemonyası ve buna bağlı finansal mekanizmalar (SWIFT, IMF ve Dünya Bankası endeksli yapı), servetlerin ve gelirlerin Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru akışkanlığını sağlayan ve güvence altına alan yasal-kurumsal mekanizmalardır. Tam bu nedenle Musk’ı trilyoner yapan borsa değerlenmesi, ABD merkezli dolar hegemonyası sisteminin sağladığı ayrıcalıklı konumdan bağımsız değildir. Küresel sermaye akışlarının ve tasarrufların ABD finansal varlıklarına yönelmesi, S&P 500 gibi endekslerin değerini ve dolayısıyla bu şirketlerin piyasa değerini şişiren yapısal bir zemin oluşturur. Bunun bir sonucu da küresel kaynak transferidir.

Oxfam raporuna göre; ABD, İngiltere ve Fransa gibi Küresel Kuzey ülkelerindeki en zengin yüzde 1’lik kesim, 2023 yılında finansal sistem aracılığıyla Küresel Güney ülkelerinden saatte 30 milyon dolar elde etti. Küresel Kuzey ülkeleri, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 21’ini oluştururken küresel servetin yüzde 69’unu, aralarında Musk’ın da olduğu milyarder/trilyoner servetinin yüzde 77’sini ve milyarderlerin yüzde 68’ini barındırıyor.

Dünya eşitsizlik veri tabanının (WID) hesaplamalarına göre, küresel kalkınma yardımının neredeyse üç katına eşit bir miktar, küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 1’i her yıl yoksul ülkelerden zengin ülkelere net gelir transferleri yoluyla akıyor. Düşük ve orta gelirli ülkeler, ulusal bütçelerinin ortalama yaklaşık yarısını borç geri ödemelerine ayırırken, bu ödemelerin büyük kısmı New York ve Londra merkezli zengin finans sahiplerine ve alacaklılara gidiyor. Global Financial Integrity verileri de gelişmekte olan ülkelerden çıkan yasa dışı finansal akışların büyük ölçüde ABD, İngiltere, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin bankalarına ya da Britanya Virjin Adaları ve Singapur gibi vergi cennetlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

Küresel Kuzey’deki zenginler küresel üst dilimde yoğunlaşırken, Küresel Güney’deki üst gelir grupları da -daha küçük ölçekte- aynı küresel hiyerarşinin parçasıdır:

* Dünyada en zengin yüzde 10’luk kesim küresel servetin yüzde 75’ine sahipken, en yoksul yüzde 50’lik kesim servetin sadece yüzde 2’sini elinde tutuyor!
* 8.3 milyarlık dünya nüfusunda yaklaşık 60 bin kişiye karşılık gelen en zengin binde 0.001’lik dilim, en yoksul yüzde 50’nin toplam servetinden 3 kat fazlasına sahip!
* Dünyanın neredeyse her bölgesinde, en zengin yüzde 1’lik kesim tek başına en yoksul yüzde 90’ın toplam servetinden daha fazlasına sahip!

Kaynak: WID, Küresel Eşitsizlik Raporu, 2026

Günümüz dünya sisteminde servet yoğunlaşmasının hızını belirleyen en güncel dinamik, finansal piyasaları kuşatan yapay zeka yatırım dalgasıdır. Michael Roberts’ın dikkat çektiği üzere, finansal piyasalar adeta “ABD ekonomisi üzerine yapılan tek bir büyük bahse” dönüşmüş durumdadır. Microsoft, Alphabet, Amazon ve Meta gibi teknoloji devlerinin yapay zeka altyapılarına ve veri merkezlerine yaptığı sermaye yatırımları, tarihsel olarak 19. yüzyıl demir yolu çılgınlığını ve dot-com döneminin zirvesini geride bırakmıştır.

Ancak bu kurumsal büyüme dairesel ve kırılgan bir finansman modeline dayanır. S&P 500 endeksinin piyasa değerinin yaklaşık yüzde 40’ının ve ABD kurumsal kâr artışının yüzde 80’inin yapay zeka bağlantılı bir avuç hisseye (başta Nvidia ve hiper ölçeklendiricilere) dayanması finansal yapıyı kırılganlaştırarak riskleri artırır. Şirketlerin kendi kârlarını birbirlerine yaptıkları çapraz yatırımlarla (“dairesel finansman”) ve borsa spekülasyonlarıyla büyütmesi, fiktif sermayenin sınırlarına işaret eden bir olgudur. Reel üretim ile kârlılık artışına dayanmayan, finansal operasyonlarla şişirilen bu teknoloji balonunun daha önceki balonlar gibi patlaması beklenmektedir.

Yapısal riskler ve kırılganlıklar devam ederken, ekseriyeti teknoloji alanında faaliyet gösteren dolar milyarderleri bugün pek çok ülkenin GSYİH’sinden daha fazla bir parayı mülk edinmiş haldedir. Sadece bununla kalmayarak küresel kaynak çekimini, dağıtımını, teknoloji-servet-gelir transferini de belirleyici pozisyondadır.

Tarihsel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bu sermaye yoğunlaşması birkaç yıllık değil; sömürgecilikten bu yana süregelen, finansal ve askeri zor mekanizmalarıyla tahkim edilmiş emperyalist kaynak aktarım zincirinin güncel uğrağıdır. Musk’ı dolar trilyonerliğine çıkaran, fiktif sermaye balonlarıyla şişen, milyarlarca insanın ve Küresel Güney’in zenginliklerini merkez kapitalist ülkelerde toplayan, askeri ve güvenlik teknolojileri alanında denetimi eline almak isteyen emperyalist dünya sisteminin ta kendisidir. Emperyalizm ve sömürü kavramlarıyla düşünmeden bu zenginliği ve hiper-eşitsizliği kavramaya çalışmak boşunadır.

Kaynakça
------------
* Alessio Terzi & Stefano Marcuzzi, “SpaceX Is the New East India Company”, https://www.project-syndicate.org/commentary/spacex-as-modern-day-east-india-company-could-escape-sovereign-control-by-alessio-terzi-and-stefano-marcuzzi-2026-06
* Michael Roberts, “AI: just one big trade”, https://thenextrecession.wordpress.com/2026/06/06/ai-just-one-big-trade/
* Özgür Orhangazi, “Birikim, rant ve teknofaşizm”, https://www.evrensel.net/yazi/97903/birikim-rant-ve-teknofasizm
* World Inequality Report 2026 – “Inequality persists at a very extreme level”, https://wid.world/news-article/world-inequality-report-2026-inequality-persist-at-a-very-extreme-level/
* Illicit Financial Flows, https://gfintegrity.org/issue/illicit-financial-flows/
* The Number of Millionaires Keeps Rising, https://www.statista.com/chart/30671/number-of-millionaires-and-share-of-the-population/
* Elon Musk’s Wealth Now Dwarfs The GDP Of 83% Of Countries, https://finance.yahoo.com/news/elon-musks-wealth-now-dwarfs-023049834.html
* Billionaire wealth surges by $2 trillion in 2024, three times faster than the year before, while the number of people living in poverty has barely changed since 1990, https://www.oxfam.org/en/press-releases/billionaire-wealth-surges-2-trillion-2024-three-times-faster-year-while-number

/././

Milyarderlerin savaş vurgunu-(Evrensel Manşet)
ABD, İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya, Japonya ve Kanada ile Avrupa Birliğinin temsil edildiği G7 ülkeleri liderleri bugün Fransa’da bir araya gelecek. Toplantı öncesi rapor açıklayan Oxfam’a göre, G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi ABD ve İsrail’in İran’a savaş açtığı dönemde servetini 23.5 milyar dolar artırdı. Bu rakam saniyede 3 bin 500 dolar kazandıkları anlamına geliyor. Petrol ve gübre tekellerinin de kârlarını katlaması bekleniyor.

***
Savaşların kan emicileri: Enerji milyarderlerinin serveti 6 yılda 10 trilyon dolar arttı -Dicle Sezen Öz-
Oxfam raporuna göre, G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaştan bu yana servetlerini 23.5 milyar dolar artırdı. Genel tabloda ise 2020’den bugüne milyarderler servetlerine 9.8 trilyon dolar daha ekledi
***

Dünya genelinde yoksulluk, açlık ve eşitsiz artarken Oxfam, Fransa’da düzenlenecek G7 zirvesi öncesi küresel servet dağılımındaki eşitsizliğe dikkat çeken bir rapor yayımladı. Rapora göre, 2020’den bugüne milyarderlerin serveti yaklaşık 10 trilyon dolar arttı.


Almanya, ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada ile Avrupa Birliğinin temsil edildiği G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaştan bu yana servetlerini 23.5 milyar dolar artırdı.

Saniyede 3 bin 472, bir göz kırpma süresinde en az 1000 dolar kazanıyorlar. Günde ise 300 milyon dolara denk geliyor. Genel tabloda ise 2020’den bugüne milyarderler servetlerine 9.8 trilyon dolar daha ekledi.

Petrol ve gübre devlerinden rekor kâr beklentisi
Oxfam, Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar ve ABD ile İsrail’in İran’a açtığı savaş sonrası enerji ve gıda fiyatları hızla artmaya devam ederken, savaş öncesi tahminlere kıyasla altı büyük petrol şirketinin kârlarının yüzde 80 yani 68 milyar dolar oranında yükseleceğini öngördü.

Altı petrol devinin kârlarının 2026 yılında, günde 416 milyon dolara, toplamda ise 152 milyar dolara ulaşması beklenirken, bu zenginleşmenin gübre şirketlerinde de yaşanacağı tahmin ediliyor.

Dünyanın en büyük üç gübre şirketinin kârlarının, savaş öncesi tahminlere kıyasla yüzde 23 yani 928 milyon dolar artması bekleniyor. Genel tablo ise, G7 merkezli bazı şirketlerin toplam kârının, savaş öncesi beklentilerin 413 milyon dolar üstüne çıkması yönünde.

Yoksullara kesilen fatura milyarderlere kalkan oldu
Raporda, G7 ülkelerinin kestiği resmi kalkınma yardımlarına dikkat çekildi. Aralarında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Kanada’nın bulunduğu G7 ülkeleri, kendi milyarderleri zenginleşirken, 2024 ile 2025 yılları arasında resmi kalkınma yardımlarında tarihinin en büyük kesintisini gerçekleştirerek yoksul ülkelere giden bütçeyi 48 milyar dolar azalttı. Bu kaynak ise G7 milyarderlerinin sadece 9 günde ceplerine indirdikleri servete eşit.

Oxfam Uluslararası Yönetici Direktörü Amitabh Behar savaş ekonomisine ilişkin “Çatışmalar ülkeleri yıkıma uğratıyor ve sayısız hayata mal oluyor, ancak bazıları için olağanüstü derecede kârlı. Bu, serveti yukarıya doğru; işçilerden hissedarlara, en yoksullardan en zenginlere, en az güce sahip olanlardan zaten fazlasıyla güce sahip olanlara doğru yeniden dağıtan acımasız bir sistemdir. Aileler öğün atlarken ve hükümetler hayat kurtaran yardımları keserken, bizler grotesk bir milyarder patlamasına tanıklık ediyoruz” ifadelerini kullandı.

/././

ABD 2026: Mussolini kupalarından sonraki en kötü kupa -Aras Coşkuntuncel-

Batılı birçok haber ve spor sayfası bilmem ne tarihinin enleri diye listeler yapmayı çok sever. Dünya kupası tarihinin en kötüleri listesine de ya çok az takım katıldı diye 1930’da Uruguay’ın ev sahipliği yaptığı ve kazandığı ilk kupayı gösterirler ya da işte az gol atıldı gibi uyduruk bir sebeple başka bir tarihi. Oysa dünya kupaları tarihinin en kötüleri listesi yapılacaksa Mussolini İtalya’sının ev sahipliği yaptığı ve kazandığı 1934 kupası ve sahada siyah tişörtlerle Mussolini selamı veren İtalya takımının kazandığı 1938 kupası hâlâ en başta gelir. Ancak ABD 2026 Kupası daha başlamadan Mussolini kupalarından sonra tarihin en kötüsü oldu ve ilerledikçe bu kötü şöhrette Mussolini kupalarını da geçebilir.

Dünya Kupası ev sahipliğinin açıklandığı günlerde ABD’nin ayrımcılık yapmayacağı garantisi veren ve sonra da Trump için uydurdukları ‘barış ödülü’nü Trump’a büyük yalakalıklarla veren FIFA, ABD’nin daha kupa başlamadan ne kadar ırkçı ve ayrımcı olduğunu tüm dünyaya iştahla gösterdiği uygulamalar sorulunca “Ülkeye kimin girip çıkacağına biz karışmayız” diye geçiştirdi. Halbuki 2023 yılında 20 yaş altı Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak Endonezya turnuvaya İsrail’i almama fikrini dile getirince bile ev sahipliği elinden alınıp apar topar Arjantin’e verilmişti. Beyaz Saray’da fink atan FIFA Başkanı Infantino, halihazırda gerici ve rüşvetçi FIFA’nın hâlâ daha da alçalacak yeri olduğunu kanıtlayan bir başkanlık yürütüyor.

Daha maçlar başlamadan ABD neler yapmış, ilk maçlarda neler olmuş sıralayacağım.

İran’a bomba, ulusal takımına eziyet
ABD önce İran takımının can güvenliğini garanti edemedi, ardından da İran kafilesinin ülkeye girmesini istemedi. İran takımının Meksika’da kalıp maçlarını ABD’de oynayacağı bir formül bulundu, ama diğer takımlardan farklı olarak İran’ın aynı gün gelip, maçtan sonra yine aynı gün Meksika’ya geri dönmesi zorunluluğu getirildi. Son olarak da İranlı seyircilere ayrılan kota kaldırılarak ABD’ye girmeleri engellendi. İlk gün maçları oynandığında İran kafilesinden hâlâ vize alamayanlar vardı. Açılış gününden bir gün önce ABD “İran’ı anlaşmaya zorlamak” gerekçesiyle bombaladı; ertesi gün de Trump daha önce yaptığı gibi ‘anlaşma yakın’ diyerek savaşın bittiğini ilan etti. Trump savaşın tamamen tekrar başlamasının maliyetini karşılayamayacağını biliyor. Ancak dünya kupaları tarihinde ağırladığı ülkelerden birini açılıştan bir gün önce bombalayan başka ev sahibi ülke yok. FIFA, İran’ın maçlarını Meksika’ya alabilirdi, ancak tıpkı ABD’ye girişi engellenen hakemi Meksika ya da Kanada’da başka bir maça atayamadığı gibi, bunu da yapmadı.

Somalili hakeme 11 saat sorgu ve sınır dışı

Afrika Futbol Federasyonunun kıtanın en iyi hakemi seçtiği ve FIFA’nın önemli maçlara atadığı Somalili Hakem Omar Abdulkadir Artan, ABD vizesi ve tüm evrakları tam olmasına rağmen sırf Somalili diye 11 saat sorgulanıp telefonuna el konulduktan sonra vizesi iptal edilip Türkiye üzerinden sınır dışı edildi. FIFA da hiçbir şey yapmadığı gibi Artan’ın “Vize sorunları sebebiyle kupada olmayacağını” açıklayıp ne kadar yoz ve çifte standartlı bir örgüt olduğunu bir kez daha gösterdi. Trump mayıs ayında Somalililer için “Bunlar dolandırıcı” demiş, geçen yıl da Senatör Ilhan Omar’a “Ülkemde bunları istemiyorum, bunların ülkeleri iğrenç… hepsi çöp” sözleriyle saldırmıştı.

Çifte standart: Fas, Fildişi, Haiti, Senegal, Irak, Ürdün…
İran kafilesinde teknik ekipten ve federasyon yetkililerinden birçok kişi hâlâ vize alamadı ve maçlar için ABD’ye giremeyecek; Iraklı forvet Ayemn Hussein 7 saat sorguya çekilirken takımın fotoğrafçısı 10 saat sorgudan sonra ülkesine geri gönderildi; Haiti takımının Orta Saha Oyuncusu Woodensky Pierre’ye vize o kadar geç çıktı ki turnuva öncesi hazırlık maçlarını kaçırdı; Güney Afrika kafilesinin neredeyse yarısı vizelerini kafilenin kalanı kamp yerinde antrenmanlara başladıktan sonra alabildi.

Uluslararası Spor Yazarları Birliği birçok İranlı ve Afrikalı gazetecinin de vize alamadığını, bazı gazetecilere ise tek girişlik vize verildiğini (yani Meksika ve Kanada’da yapılacak maçları izlemek için çıkarlarsa ABD’ye geri dönemeyeceğini) ilan edip FIFA basın ilişkileri direktörüne durumu bir yazı ile protesto etti. Sadece gazeteciler değil, İranlı seyircilerin yanı sıra Faslı, Fildişili, Haitili, Senegalli, Iraklı ve Ürdünlü seyircilere de sebepsiz yere vize verilmiyor. Trump ise ülkeye “Doğru kişilerin girmesini” sağlamaya çalıştıklarını ilan etti. Afrika ve Asyalılar ABD için “doğru kişi” tanımına uymuyor. Eleştirileri yanıtlayan Infantino özetle bir şey yapamayacaklarını söyleyip pişkince herkese “sakinleşip, rahatlamaları” gerektiğini tembihledi.

FIFA ve Infantino bozuk plak gibi “Futbol dünyayı birleştirir” vb. sloganları tekrarlayıp duruyor ama örgütün kendisi de ABD barbarlığının bir parçası. Haiti’nin milli takım formaları ülkenin köleciliği bitirip bağımsızlığını kazandığı devrimi simgeleyen motifler var diye “çok politik” bulundu ve yasaklandı. Gazze’deki soykırımı aklayıp paklamaya Trump ile birlikte Mısır’a giden Infantino’nun başkanlığını yaptığı FIFA, Rusya’yı men eden ama İsrail ve ABD’yi men etmek bir yana sürekli taltif eden FIFA, kölecilik karşıtı motifleri “fazla politik” bulmuş.

Biletler çok pahalı, toplu ulaşım yok

Burada bana en yakın stadyumda önümüzdeki herhangi bir grup maçını izlemek istesem en ucuz bilet 1000 dolar. Sahayı iyi gören bir bilet almaya çalışsam 2 bin 500 dolar. Belki iki ay önce sahayı görmeyen bir yerden 400 dolara bir koltuk bulabilirdim, ama artık bu tip koltukları çeşitli firmalar çekilişle veriyor. Zaten ilk maçlardaki boşluklar da sponsorlu biletler dışında çok ilginin olmadığının kanıtı. ABD’de birçok şehirde toplu taşıma sorun: Ya yok denecek kadar zayıf ya da altyapı çürük ve otobüsler, metrolar zamanında geçmiyor. Bir de dünya kupası fırsatçılığıyla ulaşıma yüzde 300’lere varan zamlar yapıldı.

ABD’de statlar da adeta futbol maçı için değil otopark için yapılmış. Bir stadın çevresinde binlerce arabalık park alanları var. Amerikalılar maçtan önce park alanına gidip güneşin altında ve asfaltın, betonun üstünde arabalarının arkasında sosis yiyip bira içsinler diye stat yapıyorlar.

Bu dünya kupasından önce su molası diye tanıtılan kuralların aslında reklam arası olacağını herkes tahmin etmişti ve maçlar başlayınca gördük ki futbol maçları artık dört çeyrekten ibaret oynanıyor. Yıllardır futbol maçlarında daha çok nasıl reklam alırız diye formül arayan FIFA ve yayıncı kuruluşlar, sonunda formülü bu basit oyunu iki devre olmaktan çıkarıp dört çeyreğe dönüştürmekte buldu. Üstelik reklamlar molalardan uzun sürdü.

Bütün yukarıda saydıklarım elbette bu basit ve güzel oyunun bugün ABD ve Batı’nın başını çektiği yükselen kapitalist barbarlık ortamında alabildiğine ticarileştirilmiş, endüstriyelleşmiş olmasından dolayı. Futbolun ekonomi politiği başka bir yazının konusu. Bugün beklentimiz tüm bu rezilliğin ‘ev sahibi’ olan ABD’nin bir an önce elenerek hayal kırıklığına uğraması.

/././

Skandalların gölgesinde Dünya Kupası -Kavel Alpaslan-

Özü itibarıyla dünya kupası uzun yıllar beklemeye değecek heyecanlı bir turnuva. Futbola meraklıysanız farklı oyun stillerine sahip ülkelerin birbirleriyle karşılaşması dehşet keyiflidir. Yeşil sahanın içinden çok dışıyla ilgiliyseniz de yine sizi çekecek çok detay bulabilirsiniz: Her kıtadan onlarca bayrak altında yarışan takımlar karşı karşıya geliyor. Maça çıkan yüzlerce oyuncunun her birinin ayrı bir hikayesi var...

Fakat hikayenin bir de karanlık tarafı söz konusu: Ulusal ayrımlarla ilerleyen rekabetin bu çerçevede ister istemez milliyetçi hezeyanları körükleyişi gibi. Özellikle ‘kompleksli’ ulusal devlet anlatılarının hakim olduğu yerlerde şovenizm futboldan yanan ufak bir kıvılcımla hemen alevleniyor.

Dahası da var... Dünya kupaları sadece çarpık bir ‘biz’ ve ‘onlar’ algısını tahkim etmekle kalmıyor; aynı zamanda korkunç bir endüstriyi besliyor: Bilet fiyatları, konaklama, ulaşım vb. masraflar nedeniyle maçlar sadece mikroskobik bir azınlığın takip edebileceği etkinliklere dönüşüyor. Gerçek futbol ruhu maçı oynayan ülkenin memleketinde mahalle arasında kurulan bir televizyonda yaşarken turnuvalar seçkinlerin podyumuna dönüşüyor.

Peki hep mi böyleydi? Bugün nasıl bir hava soluyoruz? Değişen nedir? Bugünden geriye doğru giderek bu soruları yanıtlamaya çalışalım.

Sermaye ve ikiyüzlülük
Kapitalist futbol endüstrisi ve öne çıkarılan milliyetçi unsurlar günümüz futbolunun ‘normalini’ oluştururken FIFA, turnuvayı daha da ‘karartmak’ için elinden geleni yapıyor. Her şeyden önce ikiyüzlü politikası göze batıyor: Ukrayna savaşının başlamasından sadece iki hafta sonra Rusya’nın tüm spor müsabakalarından men edildi. Fakat aynı talimat İsrail’in Gazze’de başlattığı, halen de sürdürdüğü soykırım savaşında gelmedi. FIFA Başkanı Gianni Infantino, İsrail’in boykot edilmesine dair talebi yıllarca ‘düşündü.’ Sonuç olarak “FIFA jeopolitik sorunları çözemez” gibi skandal bir açıklama yaptı.

Aynı FIFA, turnuvanın düzenleneceği ülkeleri seçerken ‘futbol kültürünü’ öncelik listesinde epey gerilere iterken ‘ticari’ çıkarı her şeyin önüne koydu. Futbol geleneği tartışmalı, köleliğinse yasal şekillerde devam ettiği petrol zengini iki ülke (Katar 2022’de, Suudi Arabistan 2034’te) böylece turnuvaya ev sahipliği yapma hakkı kazandı.

Ne soykırım savaşını bölgesel bir çatışmaya çekerek neredeyse tüm komşularını işgal eden İsrail, ne de bir yılda 5 ülkeyi bombalayan ABD herhangi bir yaptırımla karşılaşmadı. Hatta tam tersine, İran’a savaş açarak binlerce sivili katleden ABD, aynı yıl dünyanın en prestijli spor organizasyonuna türlü sportmenlik kuralını ihlal ederek ev sahipliği yapıyor. (Turnuva her ne kadar üç Kuzey Amerika ülkesinde düzenleniyor olsa da maçların ezici çoğunluğu ABD’de oynanacak).

Hoş, spor olarak futbola epey mesafeli ABD’nin sırf bu nedenle bile neden ev sahipliği sorgulanabilir. Ancak nasıl ki Katar Dünya Kupası, Arjantin’in şampiyonluğundan çok, boş kalacak stadyum inşatlarında ölen göçmen işçilerle hatırlanacak, bu turnuva da ABD’nin emperyalist ve ırkçı politikalarıyla akıllarda yer edecek gibi duruyor.

Haitililer ve İranlılar stadyuma gelemiyor

Henüz daha topa dokunulmadan ABD Devlet Başkanı Donald Trump bir sürü skandala imza attı. Onlarca ülkeye uygulanan vize yasağı bunların başında geliyor. Haitililer ve İranlılar, turnuvaya katılmaya hak kazanmış takımlarını desteklemek üzere stadyumlara gelemeyecekler.

İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaş bu ayrımcı uygulamaları çok daha vahim seviyelere çekti. İran takımı ‘ABD vizesi’ belirsizliğiyle yüzleşti. Trump oyuncuların ‘Güvenliklerini garanti edemeyeceğini’ söylediği için İran Milli Takımı kampını Meksika’ya kurmak zorunda kaldı. Yeşil-Beyazlılar maçlarını ABD’de oynayacağı için her maç öncesi yüzlerce kilometre yol katedecek ve büyük ihtimalle pasaport kontrolünde türlü oyalama ve aşağılanmaya maruz kalacak. FIFA, İran’ın maçları Meksika’da oynama talebini defalarca reddetti. Tüm bunlar etik ve sportif anlamda ciddi bir soru işareti olarak göze çarpıyor.

Şimdiye kadar ABD’ye gelen pek çok kafile ırkçı kontrollere maruz kaldı. Senegalli oyuncular ‘uyuşturucu kaçakçısı’ gibi aramaya tabi tutuldu, Irak Milli Takımı Oyuncusu Ayman Hüseyin ise saatlerce gözaltında kaldı. Gerekçe Hüseyin’in telefonunda Iraklı Şii lider Mukteda es-Sadr’ın fotoğrafı olması...

Geçmişin diktatör aklamaları

Bunlar gibi büyüklü küçüklü pek çok olay yaşandı, görünüşe göre daha da çok yaşanacak. Bugün FIFA turnuvalarının sporun özünden kopuşu çok daha bariz bir şekilde gözümüze batıyor. Ancak geçmişteki organizasyonlarda da organizasyonun siyasi yükü hiç de az değil. Çeşitli dönemlerde dünya kupası faşistlerden darbecilere pek çok baskıcı rejim için ‘meşruiyet tacı’ görevi görür.

Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz üzere İtalya’nın ev sahipliğindeki 1934 Dünya Kupası, faşist Lider Benito Mussolini’nin gövde gösterisine sahne olur. Tüm futbolcular Roma selamıyla diktatörü karşılarken tribünler “Du-çe, Du-çe!” tezahüratlarıyla inler.

Tarihler 1978’i gösterdiğindeyse Arjantin’de düzenlenen turnuva, ülkedeki askeri cuntanın lideri Jorge Videla’nın kanlı uygulamalarını aklamasına vesile olur. Binlerce komünist ve demokrat, cuntacılar elinde gördükleri ağır işkencelerin ardından ‘kaybedilirken’ futbol protokolde oturanların koltuklarını biraz daha sağlamlaştırmasına yarar. Kaybedilen ve/veya öldürülenlerin sayısının 30 bin olduğu düşünülüyor. Sadece 1978 Kupasından bir yıl önce tam 5 bin kişi kaçırılır.

Kaldı ki dünya kupasını, sanki başından beri tüm ülkelerin katılımına eşit bir şekilde açıkmış gibi de düşünmemek gerek. Örneğin Sovyetler Birliği FIFA’ya 1946 yılında dahil olurken turnuvaya ilk kez 1958’de katılabilir.

Bir de ‘sömürgeci karakter’ perdesi var... Afrika ülkelerine 1970’e kadar doğrudan katılım hakkı tanınmaz. Kıtada güçlenen Pan-Afrikan hareketle birlikte 1960’larda geniş çaplı boykot örgütlenir. Asya, Afrika ve Okyanusya’nın tek kontenjan için mücadele ettiği 1966 Dünya Kupası’nı boykota Gana öncülük eder. Bu sayede onlarca ülkenin bulunduğu Afrika, 1970 yılında tek bir kota kazanır.

Breitner, Maradona, Socrates, Ergiç…

Her şeye rağmen ‘eski’ dünya kupalarında meselenin endüstriyel boyutu şüphesiz bugünkü gibi çığırından çıkmış değildir. Yine de asıl ‘heyecan’ veren, organizasyonun kendisinden ziyade futbolcuların kendileridir. Örneğin 1978 Dünya Kupası sadece cuntacılarla değil; aynı zamanda ona karşı duranlarca bilinir: Sıkı bir Maoist olan Federal Almanya Milli Takımı’nda forma giyen defans Paul Breitner. Arjantin’de yaşananlar nedeniyle 1978 Dünya Kupası’na katılmayı reddeder ve bunu yapan tek futbolcu olarak tarihe geçer.

Brezilyalı Sócrates, 1986 Meksika Kupası’na katıldığında turnuva boyunca her maça alnında alnına bağladığı kuşakta yazan mesajlarla çıkar. Meksika’daki depremzedelerle dayanışarak ya da ABD’nin Libya’yı bombardımanını protesto ederek futbol sahasını eylem alanına dönüştürür. Bu sebeple Sócrates’in bandanalı fotoğrafı hâlâ herkesin aklındadır.

Ya da bugün Diego Maradona’yı ‘Maradona’ yapan şeyin sadece futbol yeteneği olmadığını, aynı zamanda siyasi duruşu olduğunu gayet iyi biliyoruz. Öyle ya, mart ayında bir başka Arjantinli Lionel Messi, Trump’ın İran ve Küba’ya savaş ve ölüm saçan sözlerine alkış tutarken tarihte hiçbir zaman Maradona’nın kapladığı yere yaklaşamayacağını kanıtlamış oldu.

Tabii listede sadece Maradona ya da Socrates gibi dünyaca ünlü efsaneler yok. Türkiye’de forma giydiği Bursaspor’dan tanıdığımız Sırbistanlı Oyuncu İvan Ergiç, Sırbistan Milli Takımı kariyerine sırf taraftarın aşırı milliyetçi ve şovenist tavırlarına tepki olarak son verir.

Bugüne gelirken
Temelde aynı yozlaşmış çarka sahip olsa da FIFA bugün çok daha açık bir şekilde sermayenin siyasi etki alanı içerisinde hareket ediyor. Zenginlerin daha çok zenginleştiği, yoksullarınsa daha çok yoksullaştığı neoliberal kuşatma çağında futbol endüstrisi toplumsal refahla ters orantılı bir şekilde büyüyor. Futbolcular bu devasa organizma içerisinde sermaye çarkının giderek daha da yontulmuş dişlileri haline geliyor.

Elbette herkes tamamen ‘makineleşmiş’ değil. Hikayeleri ve açıklamaları çarpıcı sporcular da var. Ülkesinde sol tonlu açıklamalarıyla tanınan İspanya Milli Takımı Oyuncusu Borja İglesias ya da Filistin’e verdiği destekle ses getiren Avustralyalı Oyuncu Jackson Irvine. Belki ‘aşırı-sağa oy vermeme’ çağrısı yapmış dünya yıldızı Kylian Mbappé de bu ‘iyimser’ listeye girebilir.

Belki siyasi çizgileri Breitner kadar net, sözleri Maradona ya da Socrates kadar keskin değil ancak herkes de Messi kadar alçalmıyor. Bu sene çarpıcı çıkışlar olacak mı göreceğiz. İran, Senegal ya da Haiti gibi takımların ABD kibrine karşı alacakları tavır da aynı şekilde. Sözün özü gözümüz organizasyonun kendisinde değil; savaş yanlısı, ırkçı ve ayrımcı söylemlere karşı gelme cesareti gösterecek futbolcularda ve takımlarda olacak.

/././

Beyaz et, uyuşturucu ve siyaset operasyonlarını birlikte düşünmek -Yücel Demirer-

Birkaç gün önce beyaz et sektöründe piyasa işleyişini bozarak haksız fiyat artışına yol açma iddiasıyla sekiz ilde kapsamlı bir operasyon düzenlendi. Soruşturma altındaki 13 şirkete ‘denetim kayyımı’ atandı. Suçlamalar arasında Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve örgüte üye olma” iddiası da var.

Adalet Bakanı Gürlek sosyal medya hesabından konuya ilişkin yaptığı paylaşımda; “Yürütülen soruşturma kapsamında; serbest rekabet ortamını ihlal ederek fiyatları tüketici aleyhine yönlendirdiği değerlendirilen 32 şüpheli hakkında gözaltı, arama ve el koyma işlemleri uygulanmıştır” dedi.

İktidar medyasının her zaman olduğu gibi en ince ayrıntısına kadar detayları vererek duyurduğu gözaltılar, güncel siyaset sözlüğümüze “denetim kayyımı” kavramını eklediği gibi, yürütülen adli operasyonların kapsamını tavukçuluk sektörüne kadar genişletmiş oldu.

Bu operasyon aynı gün Silivri Belediyesine yapılan operasyonun ve CHP’li grup başkan vekillerinin partiye atanan kayyım tarafından görevden alınmasının gölgesinde kaldıysa da önemi büyük.

Siyasete piyasa üzerinden ayar vermek

Otoriter rejimlerin çoğalıp etkisini artırdığı bir dönemden geçiyoruz. Burjuva demokrasisinden bile geriye gidilen bu süreçte, özel mülkiyet ve kâr amaçlı üretim kayırılmaya devam ediliyor. Ancak bu ülkelerde yatırım fırsatlarına ve devlet destekli finansmana erişim, yönetime sadakat gösterenlerle sınırlandırılmış durumda. Ekonomi politikalarının önceliğinin toplumsal faydayı en üst düzeye çıkarmak yerine rejimi güçlendirmek ve ömrünü uzatmak olduğu her yeni kamu ihalesinde, vergi muafiyetinde ve teşvikte izleniyor. Firmaların ekonomik fırsatlardan faydalanması en tepedekinin iradesine kalmış durumda.

Piyasanın ekonomik büyümenin birincil itici gücü olduğu yaklaşımı ve devletin ne kadar müdahale etmesi gerektiğinin kapitalist akıl tarafından saptandığı model burada geçerli değil. Bu gibi ortamlarda ekonomiye müdahalenin

1) Tepesinde otoriter bir lider,
2) Zemininde milliyetçilik ve militarizm,
3) Hedef tahtasında mutlaka hakkından gelinmesi gereken bir düşman yer alıyor.


Öte yandan müdahale yalnızca ekonomik rant üretimi ve siyasal destek sağlama hedefiyle sınırlı değil. Siyasal ve ekonomik alanlar arasındaki sınır çizgisinin burjuva demokrasilerinde rastlanmayan bir düzeyde buharlaşmış oluşu ve ekonomik fırsatların yönetici elitlerle sınırlı kalışı, içerdiği kayırmacılık yanında, iktidara destek vermemeyi aklından geçirenlere bir ön uyarı anlamını da taşıyor.

Sol siyasal aktörleri terörist, sendikaları bozguncu, sivil toplum kuruluşlarını dış müdahalenin ajanı olarak nitelendiren akıl, böylelikle ekonomik gücü elinde tutanlara da “Ayağınızı denk alın, servetinizi nerede edindiğinizi unutmayın” demiş oluyor. Kapitalistlerin tekelci gidişattan hoşnut olmayan kesimi bu yöntemle susturuluyor. İktidarın hiddetinin kurbanı olmaktan kaçınmanın tek yolu sisteme uyum sağlamak ve düşük profilli kalmak oluyor. Piyasa reformları, ekonomik dönüşüm kararları, eski elitin egemenliğini kırmak ve halka karşı hesap verebilirlik mekanizmalarını inşa etmek için atıldığı iddia edilen adımlar, yolsuzluk ve siyasal kayırmacılık için yeni fırsatlar yaratacak şekilde inşa ediliyor.

Kontrolü sağlamlaştıran bir güç mimarisi

Otoriter rejimler, tabana dayalı örgütlü girişimleri zayıflatma ve tek taraflı kontrollerini sağlamlaştırma amacına uygun bir güç mimarisi oluşturmaya büyük önem veriyor. Bu yüzden otoriter yöntemlerle yürütülen bir devlet yönetimi ile piyasa arasındaki bağlantı, görece demokratik devlet ile piyasa arasındaki bağlantıdan farklı biçimde şekilleniyor. Otoriter yönetimlerin ekonomiyi siyasal ihtiyaçlarına göre düzenledikleri ülkelerde kapitalizm hem yurtiçinde hem de küresel ölçekte ekonomik bağımlılığı artırıyor, ülke içi baskıyı koyulaştıracak bir işlev de yükleniyor. Ekonomiye ilişkin kararların önceliklerinden biri rejime bağlılık düzeyini artırmak oluyor.

Tıpkı otoriter rejimler tarafından seçimlerin sakatlanması için seçim öncesinde yapılan müdahalelerde olduğu gibi ekonomik alandaki uygulamalar da otokratın ve onun yönettiği otoriter devletin ihtiyaçlarını karşılamak için şekillendiriliyor. Otoriter yöneticiler piyasayı ve ekonomik kurumları sadece gelir elde etmek için değil, aynı zamanda iktidarda kalma sürelerini uzatacak bir iklim yaratmak için de seferber ediyor.

Büyük fotoğrafı görmek

Bir süredir ‘uyuşturucu operasyonları’ başlığı altında özellikle iktidara uzak duran ünlülerin gözaltına alındığına, uyuşturucu testine yönlendirildiğine tanık oluyoruz. Buraya kadar olan gelişmeler iktidar medyası tarafından abartılı detaylarla halka sunuluyor. Ancak gözaltına alınanların büyük bölümünün test sonuçları sonrasında aklandığını aynı kaynaklardan duyamıyoruz. “Neden uyuşturucunun kaynağını kurutmaya yönelik operasyonlar yapılmıyor?” sorusu ise her zaman cevapsız bırakılıyor.

İktidarın kendisini meşrulaştıracak ve sürekliliğini kabul ettirmesine katkıda bulunacak muhalefet oluşturma çabalarına ilişkin gelişmeleri de her gün bütün detayları ile iktidar medyasında takip ediyoruz. Ancak siyasal davaların duruşmalarında, ‘sanık’ sıfatıyla ifade veren kadınların anlattıkları iktidar medyasınca görmemezlikten geliniyor.

İfade özgürlüğünü sınırlamak ve toplumsal kontrolü sağlamak için ceza ve ödüllerin iktidarın siyasal ihtiyacına göre yapılandırıldığı ülkemizde, beyaz et üretimi, uyuşturucu ve siyaset bağlamında yapılan operasyonları birlikte düşünmek, bunlardan yalnızca birine odaklanma hatasına düşüp, otoriter güç mimarisinin bütününü gözden kaçırmamak gerekiyor.

/././

Kiraz mevsimi -Özer Akdemir-

Her bir yanı ayrı bir güzellik taşıyan “tanrıların dağı İda”nın, Kaz Dağı’nın en güzel yerlerinden birisi olan Ayazma Tabiat Parkı’na geçtiğimiz günlerde, bir öğle sonrası gittik. Avustralya’dan gelen misafirimizin öğleye kadar uzaktan çalışmasının bitmesini bekledik. Onun işinin bitimi sonrası iki araç ile yola düştük. Bayramiç’in kenar mahallelerinden geçip girdiğimiz yolun iki yanı yemyeşil ormanlar, bahçeler, tarlalar ve bodur tepelerle kaplıydı. Yol, Tabiat Parkı girişine birkaç kilometre kala devam eden genişletme çalışmasını saymazsak, dar ama arada manzaraya dalıp gitmenize bile izin veren, trafiği az olan bir yoldu. Yol boyunca gözümüze sağlı sollu meyve bahçeleri ve en uç dallarına kadar yüklü kiraz ağaçları çarptı çoğunlukla. Gidiş geliş tek şeritli yolun genişleyen kısımlarına köylüler derme çatma tezgahlar açarak kiraz, çilek, domates, bakla, salatalık gibi kendi yetiştirdikleri ürünleri satıyorlardı.

Geyikli Dalyan’dan bir saatlik bir sürüşün ardından Ayazma Pınarı Tabiat Parkı’nın giriş kapısına geldik. Upuzun çınar ve çam ağaçlarının gölgelediği Tabiat Parkı giriş kapısında bizi genç bir görevli durdurdu. Araç başına 185 liralık otopark ücreti ödedikten sonra içeriye girdik. Girişte kesilen biletler yakınlardaki Evciler Köyü Muhtarlığının kasasına gidiyormuş. Kapıdaki 20-25 yaşlarında gösteren genç görevli de bu köylülerden birisiydi.

Öğleden sonra geldiğimizden mi, hafta için olduğundan mı ya da turizm mevsimi buralarda daha başlamadığı için mi son derece sessiz, sakindi Ayazma. Bir iki aile, kayaların arasından akıp, küçük bir çağlayandan zıplayarak köpüre köpüre mavi-yeşil bir gölcüğe düşen derenin kenarında, ahşap kameriyelerdeki masalara oturmuş, dinleniyor, bir şeyler yiyip içiyordu. Mangal yakmanın yasal olduğuna dair birçok yerde bilgilendirme tabelaları asılı olmasına rağmen alabalık tesislerini geçtikten sonra, otoparkın hemen karşısındaki tepede, çamların arasında “illa da mangal”cılar için küçük barbekü benzeri bacası, ocaklığı olan yerler vardı. Birkaç kişi de burada bol dumanlı mangallarını yelliyordu.

Biz, mangalla falan uğraşmadık. Bu güzelim ormanın içinde, tertemiz havayı ciğerlerimize doldurduk. Buz gibi suyun kenarındaki masalarımızda yanımızda getirdiğimiz yiyecek, içecekler ve küçük piknik tüpünde demlediğimiz çay bize yetip de artmıştı bile.

Yemekten sonra ahşap korkuluklar ve merdivenleri takip ederek dere boyunca kısa bir yürüyüş yaptık. Onlarca metre uzunluktaki yaşlı ağaçların koyu gölgeleri arasında, yanımızda şarkılar söyleyerek akan derenin serinliğinde yaptığımız yürüyüş bizi ağaçsız boş bir düzlüğe çıkardı. Kocaman, dalları neredeyse gökteki tek tük mavi bulutlara uzanan kiraz ve erik ağaçları boş alanı çevrelemişti. Bazısı kızarmaya yüz tutmuş, bazıları henüz yeşile çalan meyveleri olan erik ağacının dibinde tehditkar vızıltıları ile arı kovanları bulunuyordu.

Yemek yediğimiz yerden on beş dakikalık yürüyüş mesafesinden sonra çıktığımız düzlüğün girişinde bulunan tabela burasının “kamp-karavan” alanı olduğunu gösteriyordu. Bakımsız, bazı bölgeleri insan beline kadar gelen otlarla kaplanmış alanın kenarından ilerleyerek Tabiat Parkı’nın ilk giriş kapısına çıktık tekrar. Biraz önce araçlarımıza otopark bileti kesen genç adam karşıladı bizi yine. “Ne o, girmek için de yeniden mi para mı ödeyeceğiz?” dedim, gülerek. Dikkatlice yüzümüze bakıp tanıdı bizi. “Ha abi siz miydiniz? Yok yok buyurun, ne demek” diye girişi gösterdi eliyle. Masamıza gitmeden, oracıkta tanıştığımız Evciler köyünden İsmail’le ayak üstü 10-15 dakika kadar sohbet ettik.

Saat 17.00’ye geliyordu ve bizi gördüğünde mesaisinin bittiğini, köye gitmek için hazırlık yaptığını söyledi. Kısa boylu, tıknaz, kırmızı yanaklı, şehla gözlü bir adamdı İsmail. “Köyde düğün var, ona yetişeceğim” dedi. Çok gelen giden olmuyormuş parka ama gene de hafta içi gelip kapıda bilet kesiyormuş. Hafta sonunun daha kalabalık olduğunu, ama o günler köyden başkalarının kapıda durduğunu anlattı.

“Durumlar nasıl, meyveler ağaçlarda epey bol görünüyor?” sözlerim üzerine sanki nasırına basmışım gibi yüzü düştü. “Püeehhhh” deyip elini salladı. “Kirazlar dalda kaldı. Alan eden yok” dedi, şehla gözlerini devirerek. Şaşırdım, bizim pazarda 150-200 lira vererek aldığımız kirazları toptancı 30-40 TL verip almak istemiyormuş. Haliyle durumlarının hiç iyi olmadığını söyledi. “Valla bilmiyorum abi, kiraz mevsimi böyle giderse halimiz duman bu sene” dedi ellerini iki yana açıp.

Akşama doğru ayrıldık Ayazma’dan. Yolumuzun üzerindeki Evciler köyü çıkışında, köylülerden birisinden kiraz aldık. Akşam yerken, bizim bu kirazları aldığımız yere bir saat kadar uzaklıktaki Kirazlı köyü yakınında maden şirketinin hummalı çalışmalarını gösteren videolar düştü sosyal medyadan önümüze. İstanbul’un keşmekeşine dayanamayıp Bayramiç’in bir köyüne yerleşen Kazdağı Ekoloji Platformundan tanıdığımız Füsun Kayra, maden sahasının dibine kadar gitmiş, harıl harıl çalışan iş makinelerinin doğayı nasıl büyük bir hızla tahrip ettiğini anlatıyordu, görüntüleri çekerken.

Yaklaşık 7 yıl önce, 300-400 bin ağacın katledilmesinin ardından ortaya çıkan o korkunç fotoğraf sonrası on binlerin ağaya kalkması, ülkede Gezi eylemlerini andıran tepkilere neden olmuştu. Sanatçısından politikacısına, sporcusundan, bilim insanına, işçisinden, köylüsüne kadar farklı meslek ve yaşlardan yurttaşların dinmeyen tepkileri sonrası orman katliamının sorumlusu Kanadalı Alamos Gold şirketinin izinleri bakanlık tarafından uzatılmamıştı. Şirket de bunu gerekçe göstererek, zarar ettiğini ileri sürüp uluslararası tahkim mahkemesinde Türkiye’ye 1 milyar dolarlık tazminat davası açmıştı. Bu davanın sonuçlanmasına yakın, altıncı şirket Kaz Dağı sınırları içinde bulunan Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt sahalarını Nurol Holdinge ait TÜMAD şirketine 470 milyon dolara satarak Türkiye’den ayrılırken, bunun karşılığında da tahkim davasını geri çekmişti.

O günlerde, on binlerin tepkisini yatıştırmak için Kirazlı’daki o korkunç ekolojik yıkım görüntülerinin olduğu sahanın “rehabilite edileceği” sözünü veren Orman Genel Müdürlüğü yıllarca bu sözünün üzerine yatmış, bölgede rehabilitasyon namına tek bir adım atmamıştı. Alamos Gold gittikten sonra sahayı Kanadalılardan alan Nurol Holdingin TÜMAD şirketi ise hemen çalışmalara başladı. Kanadalıların Doğu Biga Madencilik’inin adını “Altınkale” olarak değiştirip, yeni ÇED süreci bile başlatmaya gerek görmeden apar topar işe giriştiler. Kuşkusuz yeni bir Kirazlı direnişinden, yeni bir su ve vicdan nöbetinden ödleri kopuyordu.

Sahadan son gelen görüntüler, şirketin madeni bir an önce işletmeye geçirmek için hummalı bir çalışma yürüttüğünü gösteriyor. Bir zamanlar yüzlerce insanın nöbet tuttuğu Kirazlı Balaban Tesislerinin bulunduğu alana girişler kapatılmış, Çan Çanakkale yolundan sahaya girişlerde jandarma bölgeye gelen hemen herkese GBT yaparak tedbirlerini sıkılaştırmış.

Çanakkale kent merkezine 20 kilometre uzaklıkta bulunan Kirazlı köyü, maden buralara gelmeden önce şifalı suları ve kütür kütür tatlı kirazları ile gündeme gelirdi kiraz mevsiminde. Bugün ise köyün çevresi şimdiden büyük bir maden şantiyesine dönmüş durumda. Ayazma’da “Kirazlar dalda kaldı” diye kederlenen Evciler köylüsü İsmail, Kirazlı’daki talanı, tahribatı görse, “Püeehhhh, bizimki de dert miymiş” der, şehla gözlerini belertirdi.

/././
EVRENSEL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-

Eşitsizlikten hiper-eşitsizliğe: Dünya sistemi nasıl dolar ‘trilyoneri’ yarattı? - Kansu Yıldırım- Kapitalist dünya sistemi her zaman eşitsi...