Vassallık düzeninin reenkarnasyonu -Nuray Sancar- Tom Barrack’ın Ortadoğu ülkeleri için biçtiği ‘iyiliksever monarşi’ devlet modeli; sultanlık, krallık ve imparatorlukları yıkmak, sömürgecilerinden kurtulmak, halk egemenliği, bağımsızlık ve özgürlük kazanmak için bedeller ödemiş halkların tepkisini çeker. Tek adam yetkesine dayanan feodalizmi kapitalist iktisadi ilişkilere monte eden Barrack’ın yeni sömürgeci zihniyeti tek tek devletlerin ABD’nin çıkarlarına entegre olmuş birer vassal haline gelmesi, monarkların da kendine bağlı vassallarını oluşturmasından başka bir anlama gelmiyor. Türkiye’deki tartışmalara bakılırsa soya bağlı egemenlik bile hortlamak üzere.
Halk için ise istikamet reayalaşmak. Feodal ürün rantın yerini verginin ve yoğunlaşmış artı değer sömürüsünün; kanunla belirlenmiş iş düzeninin yerini modern köleliğin aldığı bir düzenleme içinde giderek yoksullaşmak ve bağımlılaşmak.
Türkiye modern kapitalist iktisadi ilişkilerin üzerine monarşik bir siyasal kalıp geçirmek bakımından doğrusu bir hayli yol katetti. On yıldır müteahhitlerin, sanayicilerin, orta boy sermayenin kâr ve rantı merkezle bölüştüğü bir tek adam rejiminde yaşıyoruz. Bütün bunlar seçimler, referandumlar, hukuk, parlamento gibi burjuva demokrasisinin normlarından geçerek kurumlaştı. Oysa yakın geçmişte normlar ve kurumlar bütün dünyada burjuvanın, ilk doğum yıllarında açıkça, daha sonraları üstü örtülü devam ettiği, kimi zaman kılıfına uydurarak, bazen devlet kararnameleriyle hayata geçirdiği ilksel (ilkel) birikimi terbiye ederek denetim altına alan, bunu görünürde yasadışı hale getiren bariyerlerdi.
Ne var ki durum artık öyle değil. Krallıkları devirmek için vaktiyle epey çaba harcamış olan egemen sınıf, çocukluk dönemine duyduğu nostaljiyi bir fiili durum haline getirmek için uğraşıyor. El koyuyor, mala mülke çöküyor, rakip ve hasımlarının ticari faaliyetlerine set çekebiliyor, vassallaştırmak istediği ekonomik yapılara kayyum atıyor. Siyasi rekabeti butlanla düzenlemeye çalışıyor. Çünkü, halk gücünün ve örgütlerinin geri çekildiği bir tarihsel dönemde bunları yapabiliyor.
2023 yılında çıkarılan rezerv yasasına dayanarak Sarıyer’in ‘mutena’ bir bölgesindeki milyonlarca lira değerindeki evlerinin tapularına el konulduğundan satış sırasında haberdar olan mülk sahiplerinin durumuyla, ana muhalefet partisinin yönetimine mutlak butlanla el konulması arasındaki ilişki hiç de karmaşık değil. Birincisi iktidara bağlı taşeron şirketin (modern prensliğin) yolunu açarken diğeri ise 25 yıllık saltanatı tehdit ediyor.
Tavukçulara önce kayyum atayıp sonra kim bilir hangi pazarlıklar sonucunda geri çekilmesi, akaryakıt sektöründe 10 şirkete kayyum atanmasından sonra bunun yine kim bilir hangi ödünlerden sonra 6’ya düşürülmesi gibi ‘gelişmeler’ kanun, hukuk, kuvvetler ayrılığı, cumhuriyet, demokrasi, seçim gibi modern zamanların normlarıyla şekillenmiş toplumsal zekanın radarlarına arıza sinyalleri gönderiyor elbette. Ama durumun ne kadar tehlikeli hale geldiğini, Tom Barrack’ın giderek yerleşen bu nizama sadece bir ad koyduğunu da görmek lazım.
Barrack’ın, mültezimliğini yaptığı monark, yani Trump ABD’si Venezuela’nın başkanını kaçırarak petrolüne el koydu. İran’ı vassallaştırma girişiminde duvara toslamasına rağmen imparatorluğunu genişletmekten vaz geçmedi; Küba’ya saldırmaya hazırlanıyor. Avrupa Birliği ülkelerini haraca bağlıyor, Ortadoğu’ya diz çöktürmenin keyfini sürüyor. İtalya ve İspanya’yı cezalandırıyor.
Orta Çağ’ın düzeni de böyle işliyordu zaten. Vassalların veya Osmanlıda olduğu gibi mültezimlerin bağlılıkları ve sağladığı askeri güç karşılığında teb’alarını istedikleri kadar ezme yetkisinin verildiği derebeylik düzeni, başını Trump’ın çektiği yeni sömürgeciliğin siyasi modeli haline geldi. Ne yazık ki kapitalistlerin birkaç yüzyıldır, büyük ölçüde işçi sınıfı ve bağımsızlık mücadeleleri sayesinde gemlenmiş olan vahşi kâr güdüsü, araziye ve mala çökme pratiği zincirlerinden boşalmış; rekabet, kanun, nizam tanımaz hale gelmiş durumda. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiği yüzsüzlük süper sonic füzeler ve ağır silahlarla donatılarak dünyadaki üretici güçleri tehdit ediyor.
Günün kralları ve imparator kopyaları, asıllarının geçmişte tarihin karanlığına nasıl gömüldüğünü hatırlamalılar. Tarihin kendilerine yeni bir şans tanıdığına inanarak eski egemenlik ilişkilerini reankarne etmeye çalışırken deneyimin sadece onların çıkınında olmadığını, ekmek, onur ve özgürlük için önlerindeki siyasal engeli yıkıp geçmeye kalkan milyonların da hafızasında kayıtlı olduğunu bilmeliler.
/././
Tatil Hazzı: Adana’da bilim, araştırma, sanat hevesi sokağı -Adnan Gümüş-
Okullar tatile giriyor. Hem öğrenciler hem aileler için yaz tatili büyük bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Serbest zaman değerlendirilebilecek mi, yoksa boş boş avare avare salınan salımını belirsiz bir süre, anne babalar için kaygı, öğrenciler için belirsiz verimsiz boş beleş bir zaman mı olacak? Güncel durumda, maalesef her hanemize hepimize sirayet ettiği üzere, sanal medya mı bu boşluğu ve zihinlerimizi, hatta bedenlerimizi işgal edecek?
Haz mutluluk dinlenme eğlenme tatil merakla, dinlemeyle, araştırmayla, denemeyle, teoriyle, hayalle birleşse nasıl olur acaba, böyle bir sentez çok mu zor yoksa biz kolay olanı mı zorlaştırıyoruz?
Özgürlük zamanı en çok da merak etme, hayal etme, üzerine düşünme, deneme, yeni ufuklara açılma zamanı mıdır?
Vakit Nasıl Geçirilir, Sokak veya Kişi Nesinden Anlaşılır?
Aslan yattığı yerden anlaşılırmış. Ya bir mahalle, bir sokak, bir hane, bir kişi nesinden anlaşılır? Buna verilecek yerinde yanıtlardan biri eğitiminden anlaşılır olurdu. Çünkü hem düşünce/kafa gelişimi hem de karakter/kişilik gelişimi, kısaca uygarlık gelişimi en çok da eğitime bağlıdır.
Peki, bir toplumun, bir kentin, bir sokağın, bir bireyin eğitimli olup olmadığı nesinden anlaşılır?
Bu sorunun yanıtı eğitim tanım tarifinde bulunabilir. Eğitim nedir diye sorulsa, kişisel ve toplumsal potansiyelleri/yetileri geliştirme, çocuğun ve tolumun bireysel ve toplumsal yetilerinde olumlu yönde değişim dönüşüm yaratma sanatı denebilir. Eğitimli toplum, kent, sokak, hane veya birey olumlu yetilerini geliştirmiş ve sürekli geliştirenlerdir; ne kadar yeti geliştirmişse ve bunları ne kadar derinleştirmişse o kadar eğitimlidir.
Bu durumda şunu sormamız gerekmektedir: Eğitimin ana amaçları nelerdir sorusunun yanıtını da içeren eğitimin geliştireceği, edinmemiz gereken olumlu yetiler nelerdir?
Bu yetiler nasıl geliştirilir?
Bu yetilerin geliştirilmesinde okulların, müzelerin, laboratuvarların yanında kentin, mahallenin, sokağın hanenin yeri rolü nedir, ne olmalıdır?
Yetişkinlerin, gerçek veya tüzel kişilerin yeri rolü ne olur?
Bir toplum, kent, sokak veya hane neler yaparsa tersini, neler yaparsa uygun olanını yapmış olur? En çok yapılan hatalar nelerdir, doğrular nelerdir?
Hevesini Merakını Kırıma Uğratma, Soğutma Hatası
Bir anne baba veya öğretmen için en üzücü yargılardan biri herhalde “Bu çocuğun hevesi merakı yok” yargısı olur, “okulundan soğudu” olur. Heves, merak, yönelim, eğilim yoksa, eğitim sözcüğünün de kökeni olan eğilim yaratmadan bunu olumlu yönde daha da geliştirmek çok zor olacaktır.
Aristoteles’in insan olmanın başına yerleştirdiği “insan doğası gereği merak eder” ve “insan akıllı siyasal bir varlıktır” savları, insanın, toplumların yönelimsel olduğunu tarif etmektedir. Yönelme; hevesle merakla tasavvur edebilmeyle hayal edebilmeyle başlar.
Ayrımcı toplumlar, eşitsizliğe baskıya dayalı hane, kent, devlet veya toplumlar tam da hevesi merakı hegemonyası altına almaya çalışır, halkı “at gözlüğü” ile bakmaya zorlar, merak/sorma coşkusunu, buna heveslenmeyi/arzuyu ve bundan haz almayı öldürür.
Merak Heves Kırıcılar: Küçümseme, Norm Dayatma, Korkutma, Rekabet, Ayrıştırma…
Birilerini küçümsediğinizde, alaya aldığınızda, başarısız saydığınızda, normlara sıkıştırdığınızda, yeteneksiz hissettirdiğinizde, dahası dayak şiddet korku baskıyla hevesini merakını kırmış olursunuz.
Okullarımız, devletimiz böyle yapmıyor, böyle yapmaz, ben böyle yapmıyorum diyebiliyoruzdur umarım.
Mahalle okulu-puanlı (niteliksiz-nitelikli, başarısız-başarılı) okul ayrıştırmasını tek başına dikkate alırsanız ne yaptığımızı, hele de resmi düzeyde ne yapıldığını, sadece bu örnekten bile büyük oranda anlayabiliriz.
Tüm Yetilerin Başı Sorma Araştırma Hevesi/Merakı/Yetisi
Bir çocuk yetiştirmek, bir toplum yetiştirmek, kenti sokağı geliştirebilmek için en başta heves, merak, ilgi, duyarlılık, yönelim, eğilim, motivasyon yaratmak gerekmektedir.
Bir kişi, hane, sokak, kent, toplumda bu eğilim yönelim nasıl oluşturulabilir?
Eğer böyle bir heves merak oluşturulacaksa hayatın, dünya ve evrenin, sokakta yaşananların merak edilmesi, araştırma sorularına dönüştürülmesi önemli başlangıç oluşturacaktır.
Çukurova Sanat Girişimi, Yazarlarevi taşıyıcılığında, büyük bir hevesle, merak heves yaratmak, merakımızı hevesimizi derinleştirmek üzere Bilim Matematik Felsefe Sanat Sokağı oluşturmaya, sokağı buna dönüştürmeye, başta çocuk ve gençler olmak üzere ama yaş ayrımı yapmaksızın tüm sokağın, tüm kentin merakını denemesini araştırmasını desteklemeye, böyle yönelimlere kaynaklık etmek üzere sokağa çıkılmıştır.
Hevesle Mutlulukla Gidilecek, Üzülerek Ayrılınılacak Okul ve Sokak
Eğitim ile ilgili ütopya değil iki amaç; okulların koşularak heyecanla girileceği çıkış saatinde çıkmaktan üzüntü duyulacağı yerler, sokakların da her noktasıyla merak estetik güzellik hissini artırdığı yaşam ve gelişim mekanları olmasıdır.
Okulun da sokağın da tatillerin de özgürlüğü -irade ve deneyimi- derinleştirici olması çok daha istenir.
Yani vazgeçilmesi kayıp haline gelinecek sokak ve okul, ancak farklı bir evresi veya çeşidi için yer değiştirilecek okul ve sokak yaratmalıyız.
İstenmeyen değil istendik kentleri, sokakları, kişileri, toplumları yaratmalıyız. Hevesle merakla mutlulukla yaşanacak okul ve sokağın bunları yaratan okul ve sokak olacağı açıktır.
Okul ve sokak araştırma ve yaratma sokağı olabilirse, kendisi ince işlenmiş bir sokak olursa yaşanır meraklı heyecanlı bir sokak olacaktır.
Adana’da Bizzat Sokağında Merak, Araştırma, Deneme, Teori Hevesi Zamanı
Yaşam hazzı ve mutluluğu en çok da merak ile, deneme araştırma ile, teori ile sanat ile beraber gider. En yüksek haz merak etme, merak ettiğini hayal etme, araştırma, deneme, açıklama, anlama, yeniden şekillendirme, bulma yaratmadır. İnsan hayal ettiğinde, merak ettiğinde, bizzat denediğinde yaptığında yarattığında en çok yaşar, haz alır, mutlu olur, gelişir, derinleşir.
Yüksek maliyetlerden daha çok eşgüdüm, merak/istendiklik, kararlılık, buna uygun hane, sokak, okul ortamı sorunudur eğitim, bilim, araştırma.
Türkiye’de bu konudan en başarılı örneklerden biri Nesin Vakfı ve Şirince Matematik Köyü. Daha da artarak devam etmesi önemlidir.
Ancak günümüzde bu tür etkinliklerden belli bir düzenli geliri, dahası ailesinin de genelde eğitimli olduğu gruplar daha çok yararlanabiliyor. Ayrıca konaklama da olduğundan Vakfa da çok ağır sorumluluklar yüklüyor.
Benzer başarılı örnekler bizzat en yoksul sokaklarda o kentin emekli öğretmeni akademisyeni mühendisi sakini desteği ile gerçekleştirilebilir. Bu ayrı bir kamp yeri ile aynı anlama gelmeyecektir ama yerinde çok geniş kesimlere ücretsiz çok daha masrafsız ulaşır olacaktır. Bizzat sokağı öğrenme öğretme ortamına dönüştürmek, Adana’daki denenen model tüm mahallelere, tüm kentlere yaygınlaştırılabilir bir model oluşturabilme amacını taşımaktadır.
İçerikli amacı da özellikle merak, sorma araştırma hevesi yaratılmasıdır.
Temel anlayışı; bilim, matematik, felsefe, jimnastik ve sanatın birbiriyle süreklilik, hayatın hepsi ile birlikte bir bütün oluşturduğudur.
Bu merakın hevesin, deneyim ve araştırma yöneliminin en yoksul sokaklarda bile oluşması oluşturulabilmesidir.
Öğrenen Öğreten Sokaklar: Bilim Matematik Felsefe Jimnastik Sanat Sokağı
Çukurova Sanat Girişimi, Yazarlarevi'nde Fen Matematik Sosyoloji etkinliklerinin ilki 29 Haziran – 1 Temmuz arasında üç günlük 4 etkinlikle başlıyor:
* 29 Haziran Saat 13:30 – 17:00 Fizik: Basit Sarkaç (Değişkenlerini Ölçme, Hesaplama ve Grafikleştirme) ve Newton’un Evrensel Çekim Yasası – Prof. Dr. Metin Özdemir
* 30 Haziran Saat 13:30 – 17:00 Matematik: Fonksiyon, Ters Kare Fonksiyonu, Logaritma – Matematik Öğretmeni Aynur Koç
* 1 Temmuz Saat 13:30 – 15:30 Sosyoloji: Demografik Sarkaç (Kentin Özgül Ağırlığı ve Toplumsal Çekim) – Prof. Dr. Adnan Gümüş
* 1 Temmuz Saat 15:30 – 17:30 Biyoloji: Yerçekiminin İnsanın Bedensel Yapılanması Üzerindeki Etkisi – Dr. Suat Kahveci
Etkinlikler ücretsizdir (İletişim: cukurovasanatgirisimi@gmail.com).
Bu etkinliklerin amacı bizzat yaşadığı sokağında merak yaratma, merakı hayatla ilişkilendirme, değişkenlerini bulma, bu değişkenler üzerinden hesap yapabilme, yorumlama senteze kavrama ulaşma denemeleri oluşturmadır. Teorisi de bunlarla birlikte oluşacaktır.
İşe basit bir sarkaçla, bir ipe bir silgi bağlayarak, salınımın nasıl başladığını, salınımı sağlayanın ne olduğunu sorarak araştırarak, dahası salınım mesafesi ve zamanını nasıl ölçebiliriz, gerçek bir ölçümünü yapabilir miyiz, nasıl diye başlayabilirsiniz. İpin uzunluğu 30 cm olursa ne oluyor, 50 cm veya farklı uzunluklarda olursa ne oluyor?
Bu salınımın matematiği nedir, hesaplanabilir mi?
Salınım nelere işaret ediyor? Evrendeki yeri nedir?
Bir bebeğin gelişimi, salınımı nasıl oluyor?
Bir şehrin nüfus gelişimi, salınımı hesaplanabilir mi?
/././
Ankara Zirvesi öncesinde önemli hamle: ‘Avrupa NATO’su mu? -Yücel Özdemir-
7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ev sahibi Türkiye’de güçlü bir protestonun olmaması için NATO karşıtlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Saray rejiminin hazırlık anlamında yaptığı “temizlik” Avrupa devletleri tarafından memnuniyetle izleniyor. Zirveye haftalar kala yapılan operasyonlar Erdoğan’ın misafirleri en iyi şekilde karşılamak istediğini gösteriyor.
Bunun bir nedeni, Türkiye’nin küresel rekabette bir rol kapmak istemesi. Özellikle NATO ülkeleriyle sürdüreceği iyi ilişkiler, silah satışını artırma öncelikleri arasında yer alıyor. Türkiye, resmi rakamlara göre 2002’de 248 milyon dolar olan silah ihracatını geçen yıl 10 milyar dolara çıkardı. Türkiye en fazla silahı Pakistan, BAE ve Ukrayna’ya satarken, hedefte NATO üyesi ülkeler de bulunuyor. Bu nedenle pazar payının özellikle Avrupa’da arttırılması hedefleniyor. Erdoğan, bu nedenle zirveyi silah satış pazarı olarak değerlendirmenin gayreti içerisinde olacak.
Avrupa ülkelerinin hedefi ise NATO içinde daha etkili olmak. Bu açıdan Ankara zirvesine büyük anlamlar yükleniyor. Daha önce NATO ve Avrupa konusunda olumsuz mesajlar veren, tehditler savuran ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna ve İran savaşlarındaki başarısızlığı nedeniyle eleştiri dozajını düşürmüş görünüyor. En son Fransa’daki G7 Zirvesi’nde göstermiş olduğu “uyum” pek çok kesimi şaşırtmıştı. Bunun uzun sürmeyeceği basındaki yorumlarda sıkça ifade ediliyor.
Bu arada Avrupa ülkeleri NATO içindeki etkilerini artırmak için harekete geçti. Çarşamba günü Berlin’de başbakanlıkta yapılan “E5” (Europa 5) toplantısında Ankara zirvesindeki hedefler beş madde şeklinde sıralandı.
Toplantıya Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Polonya Başbakanı Donald Tusk ve pazartesi günü istifasını açıklayan İngiltere Başbakanı Keir Starmer katıldı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de ABD Başkanı Donald Trump ile aynı gün yaptığı görüşme öncesinde “E5” toplantısına Washington’dan video konferans yoluyla katıldı.
“E5” toplantısında Ankara Zirvesi için belirlenen beş hedef Merz tarafından düzenlenen basın toplantısında şu şekilde sıralandı:
1- Güçlü ve birleşik bir NATO için ortak tutum.
2- NATO’nun “Avrupa ayağını” güçlendirmek için “E5” ülkeleri savunma alanında büyük yatırımlar yapmaya devam etmesi.
3- NATO içinde ülkelerin tek başına hareketinin önüne geçilmesi.
4- Ukrayna’ya desteği arttırarak Ankara’da Rusya’ya güçlü bir mesaj vermek.
5- İran-ABD arasındaki barış sürecine destek vermek
Avrupa’daki en büyük beş NATO üyesi ülkenin Ankara Zirvesi için belirlediği bu beş hedefin tümünde, NATO’yu kendi politikalarına yedeklemeye çalışan ABD’ye ince mesajlar var. Geçen yıl Lahey’de yapılan zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin toplam bütçelerinin yüzde 5’yle askeri harcama yapmaları karar altına alınmıştı. Bu temelde hızla silahlanan Avrupa ülkeleri, birinci maddede yer aldığı gibi “güçlü bir NATO’dan yana olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla Trump’ın NATO’yu zayıflatma hamlelerine karşı çıkılıyor. Üçüncü maddede ise açık olarak üye ülkelerin tek başına hareket etmesi eleştiriliyor ve bunun önlenmesi isteniyor. Bundan tam olarak neyin kast edildiği ifade edilmemekle birlikte, örneğin ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırmasına bir itiraz olarak okunabilir. Gelecekte bir NATO üyesinin benzer şekilde savaşlara katılarak, ittifakın tümünü doğrudan ya da dolaylı etkileyecek tutumlardan kaçınılması hedefleniyor. Dolayısıyla, girilecek savaşlara NATO ülkelerinin birlikte karar vermesi amaçlanıyor. Hatırlanacağı gibi, E5 ülkeleri başta olmak üzere, çok sayıda NATO üyesi ülke İran savaşına karşı çıkmış, İspanya ve İtalya ABD’ye üsleri kullandırmamıştı.
Görünen o ki; Trump’ın Ukrayna ve İran’daki başarısızlıkları Avrupa ülkelerinin elini NATO içerisinde güçlendirdi. Bu havayla Ankara’da pazarlık masasına oturacaklar. Türkiye ise Avrupa ile ABD arasında NATO düzleminde yaşanan gelişmelere göre tutum almanın, aracılık yapmanın hesabını yapıyor. İran’da E5’e, Ukrayna’da ABD’ye yakın bir politika izleyen Erdoğan’ın bölge üzerindeki güç çatışmalarının ortasında kaldığı söylenebilir. Avrupa’nın Ortadoğu’da aradığı güvenli bir partner olma konusunda verdiği mesajlar, Almanya ile yeniden canlandırılan “Stratejik Diyalog Mekanizması” ve kusursuz ev sahibi hazırlıkları bir planın parçası olarak okunabilir.
NATO’nun Ankara Zirvesi’nde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları, güç dengeleri ve bunlara bağlı yapılacak hamleler; Avrupa’nın kendi ortak askeri gücünü (Avrupa NATO’su) yaratma arzusunun mu yoksa ABD’nin kendi çıkarlarını dayatıp yeni bir kopuşa mı kapı aralayacağı bakımından Ankara zirvesinin sonuçları belirleyici olacaktır.
2004’te İstanbul’da olduğu gibi bu kez Ankara’da savaş örgütüne karşı ortaya konulacak güçlü direniş, maskenin düşürülmesi ve planların boşa çıkarılması açısından önemli olacaktır.
/././
İngiltere’nin yeni başbakanı olması beklenen Burnham: Kapitalizm dostu ‘sosyalist’ -Arif Bektaş -
Starmer’in istifasıyla İngiltere’nin yeni başbakanı olması muhtemel Andy Burnham kendisini “sosyalist” olarak adlandırıyor. Ancak sermaye çevrelerinin de desteklediği Burnham, başbakanlığa liberal ekonomistlerle hazırlanıyor.***
Londra- Yaklaşık iki yıllık başbakanlığı döneminde sağcı politikalar uygulayan İşçi Partisi Lideri ve Başbakan Keir Starmer, üst üste yaptığı hatalar ve uyguladığı politikalar nedeniyle eleştirilerin hedefi oldu ve baskılara dayanamayarak istifasını açıkladı.
Eski Başbakan Tony Blair’in sağ kolu olan Peter Mandelson’ı, Amerika’yı sarsan Epstein skandalıyla bağlantısı olmasına rağmen ABD büyükelçisi olarak atamasıyla başlayan eleştiriler, İsrail destekçiliği ve attığı “sosyal devlet” karşıtı adımlarla birlikte yoğunlaştı ve partisinden gelen baskılar Starmer’a istifadan başka yol bırakmadı.
Andy Burnham nasıl sahneye çıktı?
Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Starmer’in suyunun ısınmaya ve İşçi Partisi içinde bir lider değişikliği tartışılmaya başlamıştı. 26 Şubat günü Manchester yakınlarındaki Gorton ve Denton’da milletvekili ara seçimleri için adı geçen Manchester Belediye Başkanı Andrew Murray Burnham, (Andy Burnham) Starmer’ın çabalarıyla engellendi. Ara seçimi Yeşiller Partili inşaat işçisi bir kadın olan Hannah Spencer kazandı. Bu hezimet de Starmer üzerinde ciddi baskılara neden oldu.
Başbakan olabilmek için milletvekili olmanın ve en az 33 milletvekilinin de desteğini almanın zorunlu olduğu sistemde, Burnham engellenmiş oldu. Fakat Starmer üzerindeki baskılar bu süreçte daha da arttı ve Burnham’ı engellemiş olması tartışma konusu oldu.
İşçi Partili Milletvekili Josh Simons’ın istifa etmesi nedeniyle Liverpool yakınlarındaki Makerfield’de de ara seçim yapılması gerekti. Starmer, yoğun baskılardan dolayı, bu sefer Burnham’ın adaylığına engel olamadı. Burnham’ın 18 Haziran’daki seçimi kazanmasının ardından, Starmer’e istifa çağrıları arttı, bakanlar istifa etti. Starmer, 22 Haziran’da bu baskılara dayanamadı ve istifasını gözyaşlarıyla açıkladı. Blairci ve İsrail dostu Starmer’ı, sadece parti içindeki baskılardan değil, aynı zamanda izlediği politikalar karşısında halkın tepkileri de koltuğundan etti.
Andy Burnham neyin nesi?
Tony Blair ve Gordon Brown iktidarlarında, genç bir milletvekili olarak bakanlar kurulunda görev yapan Burnham, 2010 yılında kaybedilen genel seçimler sonrası kapağı Manchester’a attı. 4 Mayıs 2017 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimini büyük oy farkıyla kazandı. Sonraki seçimi de kazanan Burnham, “başarılı” bir belediye başkanı olarak öne çıktı.
Kovid-19 salgını döneminde, başta Manchester United’lı futbolcular ve Manchester halkının baskıları sonucu, yoksul çocuklara karşılıksız yardımlar yapmasıyla daha görünür oldu. Muhafazakar Parti iktidarı dönemlerinde, başta sağlık konuları olmak üzere birçok konuda sendikalarla birlikte eylemlere de çıktı. Verdiği mesajlar, genel olmakla beraber, iktidarın halkın ihtiyaçlarına daha fazla ödenek ayırmasına yönelik oldu.
Bu tutumlarıyla beraber Burnham için “sosyalist” diyenler bile oldu. Hatta kendisi de sosyalist olduğunu sıkça iddia etti.
İngiltere’de, “İşçi ailesinden geliyorum” sözü hemen hemen tüm İşçi Partililer tarafından söylenmiştir. Çünkü işçi sınıfı hâlâ çok rağbet görür durumda. Burnham, işçi sınıfının adını sıkça dile getirse de, ona uygun davrandığı söylenemez.
Başbakan olmasına kesin gözüyle bakılan Burnham’a ilk destek, Sağlık Bakanlığından istifa eden Wes Streeting’den geldi. Blairci olduğu bilinen Streeting’e, Burnham tarafından tekrar kabinede görev verileceği konuşuluyor. Aynı zamanda şimdiki Maliye Bakanı Rachel Reeves de Burnham’a desteğini açıkladı. Eski parti lideri Ed Miliband da destek açıklayanlar arasında ve adı yeni enerji bakanlığında geçiyor.
Sermaye çevreleri destekliyor
Öte yandan bazı sermaye çevreleri de açıktan, “kapitalizm dostu sosyalist Burnham” ya da “büyük işletmelerle barışık sosyalist” tanımlamaları yaparak Burnham’a destek veriyor. Nitekim Burnham’ın da ilk işi, ekonomi konusunda bazı kişilerden fikir almak oldu. Danışman olmalarına kesin gözüyle bakılan bu kişiler, İngiltere Merkez Bankası Eski Baş Ekonomisti Andy Haldane, Bütçe Düzenleme Kurulu Maliye Uzmanı Richard Hughes ve Goldman Sachs Ekonomisti, Eski Hazine Bakanı Jim O’Neill.
Danışmanlardan da anlaşılacağı gibi, “sosyalist” olma iddiasındaki Burnham da kapitalizmin hizmetinde olacak.
/././
Londra- Yaklaşık iki yıllık başbakanlığı döneminde sağcı politikalar uygulayan İşçi Partisi Lideri ve Başbakan Keir Starmer, üst üste yaptığı hatalar ve uyguladığı politikalar nedeniyle eleştirilerin hedefi oldu ve baskılara dayanamayarak istifasını açıkladı.
Eski Başbakan Tony Blair’in sağ kolu olan Peter Mandelson’ı, Amerika’yı sarsan Epstein skandalıyla bağlantısı olmasına rağmen ABD büyükelçisi olarak atamasıyla başlayan eleştiriler, İsrail destekçiliği ve attığı “sosyal devlet” karşıtı adımlarla birlikte yoğunlaştı ve partisinden gelen baskılar Starmer’a istifadan başka yol bırakmadı.
Andy Burnham nasıl sahneye çıktı?
Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Starmer’in suyunun ısınmaya ve İşçi Partisi içinde bir lider değişikliği tartışılmaya başlamıştı. 26 Şubat günü Manchester yakınlarındaki Gorton ve Denton’da milletvekili ara seçimleri için adı geçen Manchester Belediye Başkanı Andrew Murray Burnham, (Andy Burnham) Starmer’ın çabalarıyla engellendi. Ara seçimi Yeşiller Partili inşaat işçisi bir kadın olan Hannah Spencer kazandı. Bu hezimet de Starmer üzerinde ciddi baskılara neden oldu.
Başbakan olabilmek için milletvekili olmanın ve en az 33 milletvekilinin de desteğini almanın zorunlu olduğu sistemde, Burnham engellenmiş oldu. Fakat Starmer üzerindeki baskılar bu süreçte daha da arttı ve Burnham’ı engellemiş olması tartışma konusu oldu.
İşçi Partili Milletvekili Josh Simons’ın istifa etmesi nedeniyle Liverpool yakınlarındaki Makerfield’de de ara seçim yapılması gerekti. Starmer, yoğun baskılardan dolayı, bu sefer Burnham’ın adaylığına engel olamadı. Burnham’ın 18 Haziran’daki seçimi kazanmasının ardından, Starmer’e istifa çağrıları arttı, bakanlar istifa etti. Starmer, 22 Haziran’da bu baskılara dayanamadı ve istifasını gözyaşlarıyla açıkladı. Blairci ve İsrail dostu Starmer’ı, sadece parti içindeki baskılardan değil, aynı zamanda izlediği politikalar karşısında halkın tepkileri de koltuğundan etti.
Andy Burnham neyin nesi?
Tony Blair ve Gordon Brown iktidarlarında, genç bir milletvekili olarak bakanlar kurulunda görev yapan Burnham, 2010 yılında kaybedilen genel seçimler sonrası kapağı Manchester’a attı. 4 Mayıs 2017 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimini büyük oy farkıyla kazandı. Sonraki seçimi de kazanan Burnham, “başarılı” bir belediye başkanı olarak öne çıktı.
Kovid-19 salgını döneminde, başta Manchester United’lı futbolcular ve Manchester halkının baskıları sonucu, yoksul çocuklara karşılıksız yardımlar yapmasıyla daha görünür oldu. Muhafazakar Parti iktidarı dönemlerinde, başta sağlık konuları olmak üzere birçok konuda sendikalarla birlikte eylemlere de çıktı. Verdiği mesajlar, genel olmakla beraber, iktidarın halkın ihtiyaçlarına daha fazla ödenek ayırmasına yönelik oldu.
Bu tutumlarıyla beraber Burnham için “sosyalist” diyenler bile oldu. Hatta kendisi de sosyalist olduğunu sıkça iddia etti.
İngiltere’de, “İşçi ailesinden geliyorum” sözü hemen hemen tüm İşçi Partililer tarafından söylenmiştir. Çünkü işçi sınıfı hâlâ çok rağbet görür durumda. Burnham, işçi sınıfının adını sıkça dile getirse de, ona uygun davrandığı söylenemez.
Başbakan olmasına kesin gözüyle bakılan Burnham’a ilk destek, Sağlık Bakanlığından istifa eden Wes Streeting’den geldi. Blairci olduğu bilinen Streeting’e, Burnham tarafından tekrar kabinede görev verileceği konuşuluyor. Aynı zamanda şimdiki Maliye Bakanı Rachel Reeves de Burnham’a desteğini açıkladı. Eski parti lideri Ed Miliband da destek açıklayanlar arasında ve adı yeni enerji bakanlığında geçiyor.
Sermaye çevreleri destekliyor
Öte yandan bazı sermaye çevreleri de açıktan, “kapitalizm dostu sosyalist Burnham” ya da “büyük işletmelerle barışık sosyalist” tanımlamaları yaparak Burnham’a destek veriyor. Nitekim Burnham’ın da ilk işi, ekonomi konusunda bazı kişilerden fikir almak oldu. Danışman olmalarına kesin gözüyle bakılan bu kişiler, İngiltere Merkez Bankası Eski Baş Ekonomisti Andy Haldane, Bütçe Düzenleme Kurulu Maliye Uzmanı Richard Hughes ve Goldman Sachs Ekonomisti, Eski Hazine Bakanı Jim O’Neill.
Danışmanlardan da anlaşılacağı gibi, “sosyalist” olma iddiasındaki Burnham da kapitalizmin hizmetinde olacak.
/././
Emeğin gücü -Arif Nacaroğlu-
Emekçi olmasaydı,
Mısır piramitleri yapılamazdı.
Babil’in asma bahçeleri yeşeremezdi.
Mayalar’ın kuleleri gök yüzünün en üst katına ulaşmak için yükselemezdi.
Mezopotamya’nın uçsuz, bucaksız toprakları sürülemez, ekilemezdi.
Emekçi olmasaydı demirden mızraklar, zırhlar, kılıçlar, demirden arabalar yapılamaz, gözü dönmüş aç gözlü krallar dünyayı kana bulayamazdı.
Emekçi olmasaydı,
İnsanı yaşatan ilaç, insanlığı öldüren atom bombası, bombayı taşıyan uçak, yapılamazdı.
Bir başka emekçiydi, emeği, emekçiyi esir eden, öldüren. Emekçi olmasaydı kim yapacaktı Eyfel kulesini, Çanakkale Köprüsünü, Silivri zindanlarını? Kim boğacaktı şehzade Mustafa’yı, Genç Osman’ı? Kim asacaktı Deniz’i, Yusuf’u, İnan’ı?
Kahrolası “ekmek parası(?)” için kim dövecekti sokak ortasında gencecik öğretmeni? Kim satacaktı yoldaşını, sınıf kardeşini?
Kim üretecekti tranzistörü, kundurayı, uzay aracını, misket bombasını?
Kim bulacaktı bilgisayarları, robotları, yapay zekayı?
Nasıl milyarder olacaktı milyarder olanlar emek olmasa, emekçi olmasa? Nasıl yoksullukla, açlıkla sömürecek, hükmedecekti sermaye, sermayedar emekçinin ürettiği para olmasa?
Her şeyin sebebi gücünü bilmeyen, birlik olamayan, en büyük ortak paydanın din, dil, ırk değil emek olduğunun farkına varmayan emekçi.
Bir durdursalar dünyayı, ne savaş ne sömürü ne sömürücü kalacak ortada. Bir durdursalar hayatı ne kral ne padişah ne reis ne kan ne bomba ne yoksulluk kalacak dünyada.
/././
“AK”lanma -Koray R. Yılmaz-
Anlaşılan o ki Kemal Kılıçdaroğlu butlan kararına meşruiyeti “arınma” kavramı üzerinden sağlamaya çalışıyor. Bu kavrama öyle bir sarılmış ki davalar, mahkemeler, tutuklamalar konularında birçok şeyden bihaber bir görüntü vermek bile tamamen önemsiz bir ayrıntı gibi durabiliyor onun için. Süreçteki tutumuna gelen ve gelebilecek olan itirazların şiddetini bastıracak bir itfaiye hortumu gibi kullanıyor bu kavramı. En ufak bir eleştiri mi baş gösteriyor, hemen “arınma” söylemi. Son sığınak, son kale, son kurşun gibi, diğer yandan da hiç bitmeyecek bir cephane… haklılığının apaçık kanıtı. Sanıyorum bu şekilde ikna edebileceğini düşünüyor kitleleri. Kendin ne kadar inanır ne kadar kuvvetli bir şekilde dile getirirsen insanları da o kadar inandırabilirsin.
Oysa ne söylediğinizden daha çok ne zaman ve hangi toplumsal ve tarihsel bağlam dahilinde söylediğiniz belirler sözün asıl anlamını. Ortaya attığınız söz, zaman ve bağlam bakımından kuvvetli yan anlamlar taşıyorsa ikna etmekten çok soru işaretleri üretmeye başlar. Böylesi bir konjonktürde “arınma” kavramının sözlük anlamı değildir artık önemli olan, neden şimdi, neden bu bağlamda, neden bu aktör tarafından söylendiği soruları çok daha fazla önem taşır.
Siyasette arınma ahlaki bir yeniden doğuş, yanlışlardan temizlenme, meşruiyetin yeniden tesisi gibi çağrışımlar üretir. Kılıçdaroğlu da bu çağrışımları arkasına alarak arınma kavramını kurultay tartışmalarının gölgesinden çıkmak, kaybedilen genel başkanlığı yeniden almak, yitirilen itibarı tesis etmek veya bilemediğimiz daha “akli” amaçlar için tercih etmiş gibi görünüyor. Yapılan şey aslında "arınma" kavramını kullanarak, hukuki görünümlü siyasi bir tartışmayı, ahlaki bir anlatıya dönüştürme çabası olarak beliriyor.
Ancak Türkiye siyaseti açısından ortaya çıkan tablo başka bir soruyu daha gündeme getiriyor: Muhalif olduğunu dile getiren, iktidarla müzakere değil mücadele gerekir diyen bir siyasetçinin attığı adımlar, niyeti ne olursa olsun, sonuçları itibarıyla iktidarın işine yarıyorsa asıl arınmaya ihtiyacı olan kişi kimdir?
Düşünmek gerekmez mi? Muhalefetin aylar boyunca kurmaya çalıştığı siyasal dengeyi bozan, parti içi tartışmaları yeniden alevlendiren ve iktidarın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi, yani muhalefetin kendi içine kapanmasını sağlayan her hamle, pratik sonuçları bakımından kimin hanesine yazılıyor? Bunun cevabı öyle çok da âlim olmayı gerektirmiyor. Şüphesiz Kılıçdaroğlu da bunun ne anlama geldiğinin farkındadır. Kimin, hangi tarihsel anda, hangi sözleri söylediği onun iktidarla kurduğu ilişkinin boyutları hakkında bilgi verir. Ben değil Foucault söylüyor.
O halde bu tartışma bağlamında öne çıkarılması gereken mesele arınma değil bir tür “AK”lanmadır. Bugüne kadar birçok siyasetçinin, liderin, belediye başkanının vb. yaptığı gibi, yaşanan süreç bir tür “AK”lanma olarak değerlendirilmelidir. Kılıçdaroğlu iktidara katılarak değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu işi yaparak onun bir parçası haline geliyor, “AK”lanıyor.
Bugün iktidarın temel stratejisi ilk şaibesiz seçimde kaybedeceği iktidarı, genel başkanıyla, cumhurbaşkanı adayıyla, belediye başkanlarıyla ana muhalefeti itibarsızlaştırarak elinde tutmaya çalışmak değil midir? Ekonominin, yoksulluğun, işsizliğin, baskının, tutuklamaların konuşulmaması değil midir? Muhalefetin dönüp dolaşıp kendisini tartışarak, enerjisini kendi içine harcaması değil midir? Belki de en önemlisi kurulmakta olan güçler birliğine dayalı rejiminin konsolidasyonu değil midir?
İşte tam da bu oluyor.
Kılıçdaroğlu bunun farkında olmayabilir mi? Eylemleriyle yeni bir AKP iktidarının taşlarını döşerken, daha da ötesi güçler birliğine dayalı rejimin kalıcılaşmasının önünü açarken son seçimlerde ona oy verenlerin asıl arınmayı ondan beklemesi çok mu yanlış olacaktır. Etik bir söylemi politika için araçsallaştırmak tam da arınılması gereken esas mesele değil midir?
Sormak gerekmez mi: Üyesi olduğunuz, hatta uzun yıllar genel başkanı olduğunuz bir parti yıllar sonra ilk kez kendi gündemini kurmaya, oyunu artırmaya başlamışken, anketlerde birinci parti olarak çıkıyorken, hele ki Türkiye böylesi bir dönemeçteyken yeniden kurultay, yeniden mahkeme, yeniden iç kavga süreçlerini ateşleyecek bir pozisyon almak nasıl açıklanabilir ki… “AK”lanma’dan başka.
/././
EVRENSEL.
Emekçi olmasaydı,
Mısır piramitleri yapılamazdı.
Babil’in asma bahçeleri yeşeremezdi.
Mayalar’ın kuleleri gök yüzünün en üst katına ulaşmak için yükselemezdi.
Mezopotamya’nın uçsuz, bucaksız toprakları sürülemez, ekilemezdi.
Emekçi olmasaydı demirden mızraklar, zırhlar, kılıçlar, demirden arabalar yapılamaz, gözü dönmüş aç gözlü krallar dünyayı kana bulayamazdı.
Emekçi olmasaydı,
İnsanı yaşatan ilaç, insanlığı öldüren atom bombası, bombayı taşıyan uçak, yapılamazdı.
Bir başka emekçiydi, emeği, emekçiyi esir eden, öldüren. Emekçi olmasaydı kim yapacaktı Eyfel kulesini, Çanakkale Köprüsünü, Silivri zindanlarını? Kim boğacaktı şehzade Mustafa’yı, Genç Osman’ı? Kim asacaktı Deniz’i, Yusuf’u, İnan’ı?
Kahrolası “ekmek parası(?)” için kim dövecekti sokak ortasında gencecik öğretmeni? Kim satacaktı yoldaşını, sınıf kardeşini?
Kim üretecekti tranzistörü, kundurayı, uzay aracını, misket bombasını?
Kim bulacaktı bilgisayarları, robotları, yapay zekayı?
Nasıl milyarder olacaktı milyarder olanlar emek olmasa, emekçi olmasa? Nasıl yoksullukla, açlıkla sömürecek, hükmedecekti sermaye, sermayedar emekçinin ürettiği para olmasa?
Her şeyin sebebi gücünü bilmeyen, birlik olamayan, en büyük ortak paydanın din, dil, ırk değil emek olduğunun farkına varmayan emekçi.
Bir durdursalar dünyayı, ne savaş ne sömürü ne sömürücü kalacak ortada. Bir durdursalar hayatı ne kral ne padişah ne reis ne kan ne bomba ne yoksulluk kalacak dünyada.
/././
“AK”lanma -Koray R. Yılmaz-
Anlaşılan o ki Kemal Kılıçdaroğlu butlan kararına meşruiyeti “arınma” kavramı üzerinden sağlamaya çalışıyor. Bu kavrama öyle bir sarılmış ki davalar, mahkemeler, tutuklamalar konularında birçok şeyden bihaber bir görüntü vermek bile tamamen önemsiz bir ayrıntı gibi durabiliyor onun için. Süreçteki tutumuna gelen ve gelebilecek olan itirazların şiddetini bastıracak bir itfaiye hortumu gibi kullanıyor bu kavramı. En ufak bir eleştiri mi baş gösteriyor, hemen “arınma” söylemi. Son sığınak, son kale, son kurşun gibi, diğer yandan da hiç bitmeyecek bir cephane… haklılığının apaçık kanıtı. Sanıyorum bu şekilde ikna edebileceğini düşünüyor kitleleri. Kendin ne kadar inanır ne kadar kuvvetli bir şekilde dile getirirsen insanları da o kadar inandırabilirsin.
Oysa ne söylediğinizden daha çok ne zaman ve hangi toplumsal ve tarihsel bağlam dahilinde söylediğiniz belirler sözün asıl anlamını. Ortaya attığınız söz, zaman ve bağlam bakımından kuvvetli yan anlamlar taşıyorsa ikna etmekten çok soru işaretleri üretmeye başlar. Böylesi bir konjonktürde “arınma” kavramının sözlük anlamı değildir artık önemli olan, neden şimdi, neden bu bağlamda, neden bu aktör tarafından söylendiği soruları çok daha fazla önem taşır.
Siyasette arınma ahlaki bir yeniden doğuş, yanlışlardan temizlenme, meşruiyetin yeniden tesisi gibi çağrışımlar üretir. Kılıçdaroğlu da bu çağrışımları arkasına alarak arınma kavramını kurultay tartışmalarının gölgesinden çıkmak, kaybedilen genel başkanlığı yeniden almak, yitirilen itibarı tesis etmek veya bilemediğimiz daha “akli” amaçlar için tercih etmiş gibi görünüyor. Yapılan şey aslında "arınma" kavramını kullanarak, hukuki görünümlü siyasi bir tartışmayı, ahlaki bir anlatıya dönüştürme çabası olarak beliriyor.
Ancak Türkiye siyaseti açısından ortaya çıkan tablo başka bir soruyu daha gündeme getiriyor: Muhalif olduğunu dile getiren, iktidarla müzakere değil mücadele gerekir diyen bir siyasetçinin attığı adımlar, niyeti ne olursa olsun, sonuçları itibarıyla iktidarın işine yarıyorsa asıl arınmaya ihtiyacı olan kişi kimdir?
Düşünmek gerekmez mi? Muhalefetin aylar boyunca kurmaya çalıştığı siyasal dengeyi bozan, parti içi tartışmaları yeniden alevlendiren ve iktidarın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi, yani muhalefetin kendi içine kapanmasını sağlayan her hamle, pratik sonuçları bakımından kimin hanesine yazılıyor? Bunun cevabı öyle çok da âlim olmayı gerektirmiyor. Şüphesiz Kılıçdaroğlu da bunun ne anlama geldiğinin farkındadır. Kimin, hangi tarihsel anda, hangi sözleri söylediği onun iktidarla kurduğu ilişkinin boyutları hakkında bilgi verir. Ben değil Foucault söylüyor.
O halde bu tartışma bağlamında öne çıkarılması gereken mesele arınma değil bir tür “AK”lanmadır. Bugüne kadar birçok siyasetçinin, liderin, belediye başkanının vb. yaptığı gibi, yaşanan süreç bir tür “AK”lanma olarak değerlendirilmelidir. Kılıçdaroğlu iktidara katılarak değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu işi yaparak onun bir parçası haline geliyor, “AK”lanıyor.
Bugün iktidarın temel stratejisi ilk şaibesiz seçimde kaybedeceği iktidarı, genel başkanıyla, cumhurbaşkanı adayıyla, belediye başkanlarıyla ana muhalefeti itibarsızlaştırarak elinde tutmaya çalışmak değil midir? Ekonominin, yoksulluğun, işsizliğin, baskının, tutuklamaların konuşulmaması değil midir? Muhalefetin dönüp dolaşıp kendisini tartışarak, enerjisini kendi içine harcaması değil midir? Belki de en önemlisi kurulmakta olan güçler birliğine dayalı rejiminin konsolidasyonu değil midir?
İşte tam da bu oluyor.
Kılıçdaroğlu bunun farkında olmayabilir mi? Eylemleriyle yeni bir AKP iktidarının taşlarını döşerken, daha da ötesi güçler birliğine dayalı rejimin kalıcılaşmasının önünü açarken son seçimlerde ona oy verenlerin asıl arınmayı ondan beklemesi çok mu yanlış olacaktır. Etik bir söylemi politika için araçsallaştırmak tam da arınılması gereken esas mesele değil midir?
Sormak gerekmez mi: Üyesi olduğunuz, hatta uzun yıllar genel başkanı olduğunuz bir parti yıllar sonra ilk kez kendi gündemini kurmaya, oyunu artırmaya başlamışken, anketlerde birinci parti olarak çıkıyorken, hele ki Türkiye böylesi bir dönemeçteyken yeniden kurultay, yeniden mahkeme, yeniden iç kavga süreçlerini ateşleyecek bir pozisyon almak nasıl açıklanabilir ki… “AK”lanma’dan başka.
/././
EVRENSEL.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder