Başkentte utanç verici önlem: NATO liderlerinin göz zevki için binaların ve gecekonduların önüne set çekiyorlar -Yalçın Çuğ-
AKP NATO zirvesi öncesi kenti açık hava hapishanesine çevirmeye hazırlanırken, bir yandan da utanç verici "önlemler" almaya devam ediyor.
NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.
Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.
Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.
Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.
soL’un havalimanı yolunda çektiği utanç verici o görüntüler şöyle:
https://twitter.com/i/status/2069781073190388126
***
Ankara'da hastanelere talimat: NATO Zirvesi'ne gelenlere VIP hizmet verin, izole edin, vatandaşla karıştırmayın -Özkan Öztaş-
Dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun liderleri gelecek diye Ankara'da alınacak tedbirlere bir yenisi eklendi. İl Sağlık Müdürlüğü, hastanelere gönderdiği genelgeyle zirveye katılacak konuklara VIP muamelesi yapılmasını, acil servislerde izole alan oluşturulmasını ve stokların tamamlanması istedi.
NATO Zirvesi kapsamında Ankara'yı açık hava hapishanesine dönüştüren ve yurttaşlarımızın onurunu ayaklar altına alan uygulamalar hastanelere de sıçradı.
Ankara Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Başkanlığı tarafından hastanelere ulaştırılan genelgede NATO Zirvesi için bazı talimatlar yer aldı.
5-11 Temmuz arasında tüm hastanelerin, zirveye katılacak konuklara "VIP muamelesi" yapmaları istenildi.
Bunun için hastanelerde yöneticilerin 24 saat usulüne göre çalışmaları gerektiği ve idarecilere olası durumlarda ulaşılamaması durumunda yedek bir telefon belirlenmesi gerektiği ifade edildi.
Genelgede "Kamu, üniversite hastanelerimizde tüm kliniklerde yeterli sayıda deneyimli, akademisyen hekim, sağlık ve destek personeli planlanarak nöbetler güçlendirilmeli" talimatı yer alırken NATO Zirvesi kapsamında nöbetçi personelin de İl Sağlık Müdürlüğüne kimlik numaralarının iletilmesi gerektiği kaydedildi.
Zirveye gelenlere izole alan, hastaya VIP muamelesi
Genelgede dikkat çeken detaylardan biri de "Acil servislerde zirve kapsamındaki katılımcılar için ayrı bir alan tahsis edilerek özellikle ambulansla gelen hastaların izole şekilde acil müdahale, tanı ve tedavilerinin gerçekleştirilmesi ve bu süreçlerin sağlık personeli refakatinde yapılması sağlanmalıdır" ifadeleri oldu. Genelgenin 5. maddesinde yer alan bu ifadeyle zirveye gelenlerin rutindeki hastalardan izole edilerek muayene edilmesi emredildi.
Ayrıca "Zirve kapsamındaki katılımcıların kamu, vakıf üniversite hastaneleri ve özel hastanelere başvurmaları durumunda VIP hasta kabulü ve takibi şeklinde yapılması sağlanmalı" talimatı da dikkat çekti.
"Kamu, vakıf üniversiteleri ve özel hastanelerde İngilizce bilen yeterli sayıda personel bulundurulmalıdır" denilen genelgede aynı zamanda hastanelerin üst seviye alarm durumuna geçmesi, tüm stokların ve kan rezervlerinin tamamlanmasının yanı sıra olası acil durumlarda 112 ambulanslarının kullanılmaması gelen talimatlar arasında yer alıyor.
***
NATO'dan medyaya abluka: Çok sayıda kurumun akreditasyon talebine gerekçesiz ret
Ankara'da 7-8 Temmuz'da düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesinde kenti eylem yasakları, "Kırmızı Alan" uygulamaları ve yoksulluğu gizleme çabalarıyla fiili bir OHAL alanına çeviren AKP iktidarının ardından, NATO da zirveyi takip etmek isteyen çok sayıda medya kuruluşunun akreditasyon talebini gerekçe sunmadan reddetti.
Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye'den zirveyi yerinden takip etmek üzere başvuruda bulunan çok sayıda basın ve yayın organına engelleme geldi.
Halk TV, Sözcü TV, Cumhuriyet, ANKA Haber Ajansı, Medyascope, T24, YetkinReport, Nefes ve İlke TV'nin de aralarında bulunduğu geniş bir medya ağının akreditasyon talepleri reddedildi.
Kapsamlı bir medya ablukasına dönüşen ret kararı, başvuruda bulunan gazetecilere NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından e-posta yoluyla bildirildi.
NATO gerekçe açıklamadı
NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından basın mensuplarına gönderilen resmi bilgilendirmede, alınan kararın "nihai" olduğu vurgulanırken, engellemeye dair herhangi bir argüman sunulamayacağı belirtildi. Gönderilen e-postada şu ifadelere yer verildi: “Ankara'da gerçekleşecek zirveyi takip etmek amacıyla yaptığınız başvuru için teşekkür ederiz. Üzülerek belirtiyorum ki medya akreditasyon talebiniz bu sefer karşılanamıyor. Nihai olan bu kararın gerekçelerini açıklayamıyorum. Toplantının kamuya açık bölümlerini NATO web sitesinden takip edebilir ve NATO'nun çalışmalarıyla ilgili sorularınız için web sitemizdeki form üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.”

soL yazmıştı: Egemenlik 'kırmızı halı' oldu
Ankara, NATO'nun ulusal egemenliği yok saymasına da çanak tutuyor.
Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı tarafından basın akreditasyonu verilen gazeteciler NATO tarafından "uygunsuz" bulunup zirveyi takip etmekten men ediliyor.
7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek zirveyi takip etmek için basın akreditasyonları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yok sayılarak doğrudan NATO tarafından veriliyor.
Başkentte utanç verici önlemler
NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.
Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.
Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.
Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.
13 gün boyunca her türlü eylem, etkinlik ve protestoyu yasaklayan Valilik, ana arterleri kapsayan "Kırmızı Alan" uygulamasıyla başkentin ulaşımını durma noktasına getirmeye hazırlanıyor.
Ankara Valiliği tarafından önceki gün ilan edilen ve Ankara’yı her anlamıyla kilitleyecek kararlara karşı Türkiye Komünist Partisi tarafından yürütmeyi durdurma talebiyle dava açıldı.
***
Küçük düşürülmenin sınırı yok: Macron sabah koşacak diye Ankaralılar parka gidemeyecek!
Dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun liderleri gelecek diye Ankara’yı açık hava hapishanesine çevirmeye kalkan AKP, Macron sabah koşusu yapacak diye Dikmen Vadisi veya Botanik Parkı’nı halka kapatacak.
AKP, kendi iktidarının geleceği açısından büyük önem verdiği NATO Zirvesi öncesi ardı ardına skandal kararlar aldı.
Önce 6-12 Temmuz arasında kentte sıkıyönetim ilan eden, düğünleri ve mezuniyet törenlerini dahi iptal ettiren AKP, önceki gün ise kentte 13 günlük bir OHAL ilan etti.
Bu OHAL’in ayrıntılarına dün soL’da ayrıntılarıyla yer vermiştik.
OHAL’i hayata geçirmek adına kenti adeta felç edecek bir dizi kararı da peşi sıra alan iktidar partisi, NATO liderlerinin keyfi talepleri için de harekete geçti.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un sabah saatleri için koşu pisti talep ettiği haberlerinin ardından iktidarın Dikmen Vadisi ve Botanik Parkı’nda Macron için koşu parkurları ayarladığı iddiası gündeme geldi. Daha önce de Eymir’in Macron için düzenleneceği iddia edilmişti.
Söz konusu yerler Ankara’da binlerce yurttaşın nefes alma alanları.
Macron gelecek diye bu alanların onun için rezerve edilmesi durumunda binlerce Ankaralı için kent her anlamıyla açık hava hapishanesine dönecek.
TKP dava açmıştı
Ankara Valiliği tarafından önceki gün ilan edilen ve Ankara’yı her anlamıyla kilitleyecek kararlara karşı Türkiye Komünist Partisi tarafından yürütmeyi durdurma talebiyle dava açıldı.
TKP açıklamasında “Ankara Valiliği 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO zirvesine ilişkin kentte 13 gün sürecek utanç verici bir yasaklama kararına imza attı. Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun liderleri Ankara’ya gelecek diye başkentte NATO karşıtı eylem ve etkinliklerin yasaklanmasını öngören bu karara karşı partili avukatlarımız bugün yürütmenin durdurulması ve iptali talebiyle dava açmıştır. Bu ülkenin sahibi ne NATO temsilcileri ne de onların işbirlikçileridir. Bu vesileyle bir kez daha ülkemizin tüm yurtseverlerini, cumhuriyetçilerini, onurlu halkını emperyalizme karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz” denilmişti.
/././
74 milyar dolarlık çelişki: Üreten Türkiye neden dünyanın en pahalı gıdasını tüketiyor?-Özkan Öztaş-
Türkiye 74 milyar dolarlık tarımsal hasılasına rağmen yüzde 34,5 gıda enflasyonuyla boğuşuyor. İhraç kapılarından dönen zehirli ürünler ise halkın sofrasına iniyor. Tarım ekonomisi uzmanı Burak Öztornacı ile ülkenin tarımsal krizini ve küçük üreticiyi bitirecek B-Reçete sistemini konuştuk.
Türkiye, yaklaşık 74 milyar dolarlık tarımsal hasılasıyla Avrupa'da birinci, dünyada ise ilk yedi tarım üreticisi arasında yer alıyor. Hatta 2026 yılının sonunda tarımsal üretimin 80 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Peki buna rağmen neden gıda enflasyonunda bu kadar üst sıralardayız? Üreten bir ülkenin pahalı gıda tüketmesi devasa bir çelişki değil mi?
Türkiye bir yandan en pahalı meyve ve sebzeleri üreten diğer yandan da Avrupa'ya ya da Rusya pazarına ilettiği meyve ve sebzelerde çıkan kimyasallar nedeniyle ürünleri iade edilen bir ülke. Bir yanda üretimde zirveleri zorlayan rekolteler diğer yanda en pahalı gıda ürünleri, bir yanda artırılan üretim kapasitesi diğer yanda iade edilen ürünler.
Tüm bu çelişkileri Tarım Ekonomisi Uzmanı Burak Öztornacı ile soL okurları için konuştuk.
Fotoğraf: Havva NurTürkiye emperyalist ülkelerin meyve bahçesi
Tarım-gıda sistemlerinin 21. yüzyılla birlikte radikal bir dönüşüm geçirdiğini belirten Öztornacı en başta tarımsal gıda ürünlerinin artık sermayenin kâr hırsıyla şekillendirdiği bir üretim alanına dönüştüğünü ifade ediyor.
Gıda artık küresel ölçekte bir temel hak olmaktan çıkıp, uluslararası sermayenin kâr mekanizmalarına göre şekillenen bir sanayi koluna dönüştü. Bu yeni küresel iş bölümünde Türkiye gibi geç kapitalistleşen ve ılıman iklim kuşağında yer alan ülkelere ise kritik bir rol biçildi: Merkez kapitalist ülkelerin meyve bahçesi olmak. Küresel tarım tekellerinin yönlendirmesiyle Türkiye, son yıllarda buğday ve bakliyat gibi stratejik tarla ürünlerinin üretimini arka plana iterek, büyük kapitalist pazarlar için yüksek katma değerli meyve üretimine yönlendirildi. Ancak kendi gıda güvenliğini boş ver, ihraç et mantığına dayanan bu model, Türkiye tarımında geri dönülmesi zor bir yapısal krizi de beraberinde getirdi."
Burak ÖztornacıŞirketleşme ve göçmen işçiliği el ele
Peki bu üretim alanının meyve üreticiliğine kayması tesadüf mü? Tarımsal üretimin büyük şirketlerin kontrolüne geçmesiyle ve göçmen işçiliğiyle doğrudan bir bağlantısı var mı?
Durumun tamamen bu yönde seyrettiğini ifade eden Burak Öztornacı üretim maliyetlerini düşürmek isteyen şirketlerin ucuz işgücü arayışına girdiğini vurgulayarak şunları söyledi:
Meyvecilik, doğası gereği endüstriyel ve kapitalist tarım modeline en elverişli üretim şekli olarak biliniyor. Tarla tarımından meyveciliğe kayış, Türkiye genelinde tarımsal üretimin büyük şirketlerin kontrolüne geçmesini hızlandırdı. Küçük köylünün payı azalırken, büyük sermayeli tarım işletmelerinin sektördeki ağırlığı arttı. Öte yandan meyveciliğin yoğun emek gerektiren yapısı, üretim maliyetlerini düşürmek isteyen şirketleri ucuz işgücü arayışına itti. Bugün Türkiye'deki büyük meyve bahçeleri, güvencesiz ve yoğun göçmen işçiliğinin sömürüsü üzerinden yükselen bir çark haline gelmiş durumda."
Fotoğraf: Çiğdem BilginAvrupa'nın reddettiği zehirli ürünler iç pazara mı sunuluyor?
Bu noktada toplum sağlığını çok yakından ilgilendiren vahim bir iddia var. Avrupa'nın, ABD'nin ya da Rusya'nın yüksek kimyasal kalıntı veya yasaklı pestisit gerekçesiyle reddettiği tonlarca meyve ve sebze iç pazara mı sunuluyor?
"Olabilir" diyen Öztornacı, pazar odaklı büyüme modelinin duvara tosladığı çok ciddi bir tıkanma noktası olduğuna dikkat çekerek şunları aktardı:
Merkez kapitalist ülkelerin talep ettiği düşük kimyasal kalıntılı standartları yakalamak, endüstriyel tarım yapan şirketler için giderek büyük bir krize dönüşüyor. Neredeyse her ay Avrupa Birliği ülkelerinden, ABD'den veya Rusya'dan tonlarca meyve ve sebze yüksek kimyasal kalıntı veya yasaklı pestisit gerekçesiyle sınır kapılarından Türkiye'ye iade ediliyor.
Sektör temsilcileri ve uzmanlar, sınırda reddedilen bu tonlarca ürünün imha edilmek yerine büyük oranda iç pazara sürülmüş olabileceğini belirtiyor.
Bu durum, Türkiye'de sessiz sedasız büyüyen ve tüm toplumu tehdit eden devasa bir halk sağlığı sorununu gündeme getiriyor. İhracat kalitesini tutturamayan zehirli ürünler, halkımızın sofrasında yer buluyor olabilir."
Fotoğraf: Elkhan Ganiyev'Mesele ne kadar değil kim için ürettiğimiz'
Dünyada gıda enflasyonu yıllık ortalama yüzde 7,6, OECD ülkelerinde ise yüzde 4 seviyesindeyken, Türkiye'de bu oran yüzde 34,5.
Şu an savaşta olan ve ağır ambargolar altındaki İran ile aynı gıda enflasyonunu yaşıyoruz.
Öte yandan 2025 yılında 36,4 milyar dolarlık tarım ve gıda ihracatı gerçekleştirildi. İçeride ise 88 milyon vatandaşın ve yılda 68 milyonu aşan turistin gıda ihtiyacı var. Peki tüm bu rakamlar bize ne anlatıyor?
Bu verilerin ülkemiz tarım politikalarının içine düştüğü rasyonalite kaybını açıkça gözler önüne serdiğini belirten Burak Öztornacı, meselenin ne kadar ürettiğimiz değil, bu üretimin kimin için yapıldığı olduğunu vurguluyor:
Bu tablo, üretemeyen bir ülkenin çaresizliği değil; bilinçli bir kaynak transferinin sonucu. Türkiye, yaklaşık 74 milyar dolarlık tarımsal hasılasıyla Avrupa’da birinci, dünyada ilk yedi tarım üreticisi arasında. Hatta 2026 yılında tarımsal üretimin 80 milyar dolar olması bekleniyor.
Ancak mesele ne kadar ürettiğimiz değil, bu üretimin kimin için yapıldığıdır.
2025 yılında 36,4 milyar dolarlık tarım ve gıda ihracatı gerçekleştirilmiş olması, Türkiye'deki toplam üretim değerinin neredeyse yarısının doğrudan dünya pazarlarına yöneldiğini gösteriyor. Elbette ihracat bir ülkenin stratejik gücüdür; ancak planlamasız ve kontrolsüz bir ihracat fetişizmi, iç pazardaki arz güvenliğini dinamitliyor.
Tarım şirketleri en kaliteli ve temiz ürünü döviz kazanmak amacıyla dışarıya akıtırken, içeride 88 milyon vatandaşın ve yılda 68 milyonu aşan turistin gıda ihtiyacı ikinci plana itiliyor. İç piyasada azalan arz ve artan girdi maliyetleri, halkın temel gıdaya ulaşmasını bir lüks haline getiriyor. Kendi halkının gıda güvenliğini koruyamayan, arzı dengeleyemeyen bu ihracat odaklı model, gıda enflasyonunun da en birincil, en yapısal nedenidir."
Fotoğraf: Canan YaşarB-Reçete sistemi kimin için çözüm olacak?
Peki Tarım ve Orman Bakanlığı dış pazarda yaşanan bu kalıntı krizini aşmak için ne yapıyor?
Gündemde olan B-Reçete sistemi adındaki yeni uygulamanın küçük üreticiyi tasfiye edeceğine dair endişeler var. Üstelik bu sistemin çözüm getirip getirmeyeceğini yine önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmeler belirliyor olacak.
Bakanlığın B-Reçete sistemi ile ihraç edilen ürünlerdeki kimyasal kalıntı oranını düşürmeyi umduğunu ifade eden Öztornacı ancak madalyonun diğer yüzünün oldukça karanlık olduğunu belirterek sözlerini şu şekilde tamamladı:
Tarım ve Orman Bakanlığı, şirketlerin dış pazarda yaşadığı bu kalıntı krizini aşmak için yeni bir hamleye hazırlanıyor: B-Reçete Sistemi.
Bu sistemle birlikte, insan ilaçlarında uygulanan reçete sistemine benzer şekilde, üreticilerin zirai kimyasal ve tarım ilacı kullanımları sıkı bir reçete şartına bağlanacak. Bakanlık, bu yolla ihraç edilen ürünlerdeki kimyasal kalıntı oranını düşürmeyi ve kapılardan dönen ürün krizini çözmeyi umuyor.
Ancak madalyonun diğer yüzü oldukça karanlık.
Uzmanlar, B-Reçete Sistemi'nin tarım şirketlerinin ihracat sorunlarını belki çözeceğini, ancak küçük üretici için tam bir yıkım olabileceğini vurguluyor: Zaten yüksek mazot, gübre ve tohum maliyetleri altında ezilen küçük köylü, şimdi bir de bürokratik reçete süreçleri ve ek maliyetlerle karşı karşıya kalacak.
Bu durum, zaten zor durumda olan küçük üreticinin tarımdan kopuşunu trajik bir şekilde hızlandırabilir.
Sonuç olarak Türkiye tarımında son yıllarda yaşanan derin kapitalistleşme dalgası, bu yeni uygulama ile ivmelenebilir. Siyasi mekanizmalar halk sağlığını korumak ya da küçük üreticiyi desteklemek yerine, tarım tekellerinin ihracat kapılarındaki kalıntı problemlerini çözmek için kolları sıvamış durumda.
Yeni sistemin şirketleri kurtarıp kurtarmayacağı belirsizliğini korurken, üreticiyi toprağından etmeye çoktan aday olduğu görülüyor."
***
Halil Ergün neden yalan söylüyor?
Oyuncu Halil Ergün, "Her haltı Atatürkçü olanlar yapıyor" ifadesini kullandığı konuşmasında, 12 Eylül referandumunda “yetmez ama evet değil, direkt evet” dediğini söyledi. Referandumla Fethullahçıların bağına dair soruya Gülen’in adını hatırlamıyor gibi yanıt veren Ergün, Cemaat için "Dünyaya mal olmuş bir hareket" demiş biri.
“Türkiye’de işin gerçeğini yakalama anlamında kafa yormadan, dikkatsizce birtakım yorumlar yapılıyor. ‘Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçiriyor’ görüşüne kesinlikle katılmıyorum. Burada şunu soruyorum: Peki cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirecek de ne yapacak? Ayrıca bu ele geçirme lafı da hizmet hareketiyle yan yana getirilemeyecek bir söz. Ben bir takımın bu sözle anılmasını, ‘bir yerde ele geçirmek sözü varsa orada bir şey var.’ Demek anlamına geldiğini düşünüyorum. ‘Demek ki oralarda bir sorun var da ele geçirilmek isteniyor’ şeklinde anlarım. Madem cemaat ele geçiriyor da neden Fenerbahçe yönetiminde cemaatten kimse yok? Yok böyle bir şey. Dünyaya mal olmuş bir hareketi bu tür tartışma ortamlarına çekmek hoş olmuyor.”
Bu sözler Halil Ergün’e ait, Fethullahçıların gazetesine “şike operasyonu” sırasında söylenen bu sözler kayıtlarda duruyor.
Aynı Ergün, kısa süre önce katıldığı bir programda, Fethullahçıların AKP desteğiyle tüm kurumları ele geçirmesinde kritik bir yeri olan 12 Eylül referandumuna ilişkin soruya ilginç bir yanıt veriyor:
“Onlar hesap verecekler, öldü ya gitti Amerika’da… (Hatırlamıyor gibi yapıyor, gazetecinden -FETÖ- yanıtı geliyor) He o benim anam da bilmem ne babam da bilmem ne, geçelim onları. Yargılanamazlar maddesi kaldırıldı (12 Eylül darbecileri için olan maddeden söz ediyor), yetmez ama evet değil, doğrudan evet dedim. Ben Cumhuriyetçiyim, ben Atatürkçü falan olmadım. Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları diyorum. Atatürk adını üç sene kullandı. Her haltı Atatürkçü olanlar yapıyor. Mustafa Kemal dahil hepimiz imparatorluk çocuğuyuz. Gökten zembille inmedi.”
Ergün, hatırlamıyor gibi yaptığı Fethullahçıların gazetesine, “Dünyaya mal olmuş bir hareketi bu tür tartışma ortamlarına çekmek hoş olmuyor” demiş bir isim.
12 Eylül referandumu da Fethullahçıların tüm kurumları ele geçirmesinde en kritik dönüm noktalarından biriydi. Aradan geçen 16 yılın ardından herkes bu gerçekleri unuttu sanınca Ergün de hafızasızlığa güvenip açıkça gerçekleri eğip büküyor.
O referandumla ne darbeciler yargılandı ne de 12 Eylül’le hesaplaşıldı, AKP iktidarının kendisi 12 Eylül’ün devamıydı ve bugün o ruh, o düzen hâlâ iktidarda ve bu nedenle Ergün’ün keyfi de hayli yerinde.
***
Sunucularını soğutup gezegeni ısıtıyorlar: Yapay zeka şirketleri sıcak hava dalgalarını büyütüyor mu?
Avrupa rekor sıcaklarla boğuşurken yapay zeka şirketlerinin veri merkezleri yeniden tartışma konusu oldu. “Teknolojik ilerleme” diye pazarlanan yapay zeka altyapısı, devasa elektrik ve su tüketimiyle iklim krizini derinleştiriyor. Bedeli ise şirketlere değil, emekçilere ve kamusal kaynaklara kesiliyor.
Avrupa’nın batısı yeni bir sıcak hava dalgasıyla boğuşurken, iklim krizinin sorumluluğuna ilişkin tartışmalara yeni bir başlık daha eklendi: Yapay zeka şirketlerinin veri merkezleri.
El Cezire'nin haberine göre, yapay zeka sistemlerini ayakta tutan veri merkezlerinin enerji ve su tüketimi sıcak hava dalgalarıyla birlikte yeniden gündeme geldi.
Fransa’da sıcaklıklar 44 derecenin üzerine çıkarken, ülkede 40 kişi serinlemek için girdikleri sularda boğularak yaşamını yitirdi. Avrupa’nın birçok ülkesinde sağlık uyarıları yapılırken, aşırı sıcaklar kent yaşamını, işçi sağlığını ve kamu hizmetlerini doğrudan etkileyen bir kriz başlığına dönüştü.
Ancak tartışma yalnızca sıcaklık rekorlarıyla sınırlı değil. Yapay zeka şirketlerinin büyüyen veri merkezi altyapısı, elektrik şebekeleri, su kaynakları ve yerel yaşam üzerinde giderek daha ağır bir yük oluşturuyor.
Şirketler serinliyor, kentler ısınıyor
Yapay zeka sistemlerinin çalışabilmesi için devasa veri merkezlerine ihtiyaç duyuluyor. Bu merkezlerde binlerce sunucu aynı anda çalışıyor, yüksek miktarda elektrik tüketiyor ve sürekli soğutma gerektiriyor.
Teknoloji şirketleri bu altyapıyı çoğunlukla “verimlilik”, “inovasyon” ve “geleceğin teknolojisi” söylemleriyle pazarlıyor. Ancak yapay zeka sistemlerinin arkasındaki fiziksel altyapı, yüksek enerji tüketimi ve soğutma ihtiyacı nedeniyle iklim sorununun parçası haline geliyor.
Veri merkezlerinin çalışması için gereken enerji arttıkça, elektrik şebekeleri üzerindeki baskı da büyüyor. Sıcak hava dalgalarında zaten klima kullanımı ve soğutma ihtiyacı nedeniyle elektrik talebi yükselirken, aynı şebekeye yapay zeka şirketlerinin büyüyen veri merkezi talebi de ekleniyor.
Bu tablo, teknoloji tekellerinin “dijital” olarak sunduğu büyümenin aslında son derece maddi bir yük ürettiğini gösteriyor: Daha fazla enerji, daha fazla soğutma, daha fazla kaynak tüketimi.
Veri merkezleri yalnızca elektrik değil, su da yutuyor
Yapay zeka altyapısının çevresel maliyeti yalnızca karbon salımıyla sınırlı değil. Veri merkezleri, özellikle sunucuların soğutulması için büyük miktarda suya da ihtiyaç duyuyor.
Birleşmiş Milletler Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü’nün Haziran 2026 tarihli raporuna göre, yapay zeka sistemlerini besleyen küresel veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030’a kadar yılda 945 teravatsaat düzeyine çıkması bekleniyor. Bu miktar, birçok ülkenin toplam elektrik tüketimini geride bırakacak ölçekte.
Raporda, yapay zekaya bağlı su tüketiminin de önümüzdeki yıllarda ciddi biçimde artacağına dikkat çekiliyor. Buna göre, yapay zeka altyapısının su ayak izi, on yılın sonunda yüz milyonlarca insanın temel evsel su ihtiyacıyla kıyaslanabilecek düzeye ulaşabilir.
Akademik çalışmalarda da benzer bir tablo çiziliyor. Yapay zeka talebinin büyümesiyle birlikte veri merkezlerinin su çekiminin milyarlarca metreküpe ulaşabileceği hesaplanıyor.
Bu durum özellikle kuraklık riski altındaki bölgelerde daha büyük bir sorun yaratıyor. Su kaynakları üzerindeki baskı artarken, bu kaynakların teknoloji şirketlerinin soğutma sistemlerine tahsis edilmesi, iklim krizinin sınıfsal boyutunu daha görünür hale getiriyor.
‘Temiz teknoloji’ söyleminin ardındaki kirli altyapı
Büyük teknoloji şirketleri, veri merkezlerini çoğu zaman “yeşil enerji”, “sıfır karbon hedefi” ve “sürdürülebilir yapay zeka” başlıklarıyla savunuyor. Ancak yapay zekanın büyüme hızı, bu vaatlerin sınırlarını açığa çıkarıyor.
Bir veri merkezinin yenilenebilir enerji kullandığını açıklamak, tek başına çevresel yükün ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Çünkü bu merkezler yalnızca elektrik tüketmiyor; su, arazi, altyapı ve kamu yatırımı da gerektiriyor.
Üstelik veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu enerji, çoğu ülkede hâlâ fosil yakıtlara dayalı şebekelerden karşılanıyor. Bu da yapay zeka şirketlerinin büyümesinin, doğrudan veya dolaylı olarak karbon salımını artırması anlamına geliyor.
Teknoloji tekelleri yapay zekayı “soyut” bir ilerleme olarak sunarken, bu sistemleri ayakta tutan altyapı son derece somut sonuçlar yaratıyor: Yeni enerji santralleri, genişletilen şebekeler, su tüketimi, arazi kullanımı ve yerel halk üzerinde artan baskı.
Kamusal kaynaklar teknoloji tekellerine açılıyor
Yapay zeka şirketlerinin büyümesi yalnızca şirketlerin kendi yatırımlarıyla gerçekleşmiyor. Veri merkezleri çoğu zaman kamu kaynakları, altyapı yatırımları, enerji teşvikleri ve yerel yönetimlerin sağladığı kolaylıklarla büyüyor.
Elektrik şebekeleri şirketlerin talebine göre genişletiliyor, su altyapısı veri merkezlerinin ihtiyacına göre planlanıyor, araziler teknoloji yatırımı adı altında şirketlere açılıyor. Böylece kamu kaynakları, toplumun ortak ihtiyaçları yerine teknoloji tekellerinin büyüme hedeflerine tahsis ediliyor.
Sıcak hava dalgaları sırasında bu çelişki daha da belirginleşiyor. Bir yanda serinlemek için kamusal alanlara, gölgeliklere, sağlıklı konutlara ve erişilebilir enerjiye ihtiyaç duyan milyonlar var. Diğer yanda ise yapay zeka şirketlerinin kesintisiz çalışması gereken sunucuları.
Kamusal kaynakların hangi ihtiyaç için kullanılacağı sorusu, bu nedenle teknik değil, sınıfsal ve siyasal bir mesele haline geliyor.
Yapay zekanın iklim yükünü kim taşıyacak?
Yapay zeka şirketleri kârlarını büyütürken, bu büyümenin çevresel ve toplumsal maliyeti halka yükleniyor. Artan enerji talebi, baskı altına alınan su kaynakları ve ısınan kentler, en çok emekçi sınıfları etkiliyor.
Klimalı ofislerde, güvenli konutlarda ve özel sağlık hizmetlerine erişimi olanlar sıcak hava dalgalarını daha kolay atlatabilirken, güvencesiz işlerde çalışanlar, yetersiz konutlarda yaşayanlar ve kamusal hizmetlere bağımlı olanlar iklim krizinin sonuçlarıyla doğrudan karşı karşıya kalıyor.
Kentlerdeki ısı adası etkisi de bu eşitsizliği derinleştiriyor. Yeşil alanı az, betonlaşmanın yoğun olduğu, altyapısı zayıf mahalleler sıcak hava dalgalarından daha ağır etkileniyor. Bu mahallelerde yaşayanlar için iklim krizi, yalnızca geleceğe ilişkin bir tehdit değil, bugünün yaşamsal sorunu haline geliyor.
***
Sayıştay Başkanı Metin Yener tekrar seçildi: Sayıştay ne işe yarar?
TBMM'de CHP'nin boykot ettiği oylamayla, Sayıştay raporlarına yönelik 'sansür' genelgeleriyle tanınan mevcut başkan Metin Yener yeniden göreve seçildi. 2024 yılında kaybettiğimiz soL yazarı, eski Sayıştay denetçisi ve Devlet Denetleme Kurulu üyesi Kadir Sev, kurumun evrensel denetim ilkelerini reddederek AKP iktidarının usulsüzlüklerini örtbas etme ve idareyi aklama işlevi gördüğünü anlatmıştı.
TBMM Genel Kurulu’nda yapılan seçimle Sayıştay Başkanlığına mevcut başkan Metin Yener yeniden seçildi. Yener'in seçimi kazandığı oylamaya CHP katılmadı.
TBMM Genel Kurulu, bugün gerçekleştirilecek gizli oylamayla yeni Sayıştay Başkanını belirledi.
Başkanlık için mevcut Sayıştay Başkanı Metin Yener ile Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı Bütçe Genel Müdürü Bahtiyar Sazlık yarıştı.
Yapılan seçimle Sayıştay Başkanı yeniden Yener oldu.
CHP oylamaya katılmadı
Oylama öncesinde parti grubu adına söz alan CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, partisinin seçime yönelik tutumunu ve boykot kararını Meclis kürsüsünden duyurdu. Sayıştay'ın, TBMM adına kamu kaynağı kullanan tüm yürütme organlarını denetleyen en üst kurum olduğunu hatırlatan Emir, bu denetimin doğası gereği muhalefetin süreçte etkin olması gerektiğini vurguladı. Oylamaya geçilmeden önce, CHP milletvekilleri Genel Kurul salonundan ayrıldı.
Görev süresi beş yıl
Mevzuata göre bir kişi en fazla iki kez Sayıştay Başkanı seçilebiliyor. Başkanlık görev süresi ise beş yıl olarak uygulanıyor. Görev süresi sona eren başkan, yeni başkan göreve başlayıncaya kadar görevini sürdürmeye devam ediyor. Ayrıca görevden ayrılan başkan, boş kadro şartı aranmaksızın Sayıştay üyesi olarak görevine devam edebiliyor ve boşalan ilk üyelik kadrosu kendisine tahsis ediliyor.
Sayıştay ne işe yarar?
Sayıştay, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Sayıştay tek dış denetim organı olarak belirlenmiş bir kurum. "Kamuda hesap verme sorumluluğu ile mali saydamlığa katkı sağlamak üzere denetim, yargılama ve rehberlik yapmak" amacıyla denetleme görevi olan Sayıştay, yürütme organı denetlensin, kesin hesaplar çıkarılsın diye bu raporları hazırlıyor. Öte yandan yeni sistemle artık bir yürütme erki haline gelen Cumhurbaşkanı'nın denetlenmesi mümkün değil.
Sayıştay'ın hazırladığı raporlar, "Denetim Bulgularımız" ve "Denetim Görüşümüzü Etkilemeyen Bulgular" diye ikiye ayrılıyor.
Sayıştay'ın denetlediği yürütmenin başı Cumhurbaşkanı yani AKP'li Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan'ın Meclis'e karşı bir sorumluluğu bulunmuyor. Ayrıca Bakanlar da Meclis'e karşı sorumlu değil. Dolayısıyla hazırlanan raporlar da, yargıya gitmiyor. Zaten Sayıştay'ın böyle bir görevi yok.
İdareyi aklama işlevi görüyor
2024 yılında kaybettiğimiz soL yazarı, eski Sayıştay denetçisi ve Devlet Denetleme Kurulu üyesi Kadir Sev'e göre, Sayıştay, özellikle 2010 yılından bu yana idareyi aklama işlevi görüyor. Denetim yetkisi kısıtlanan kurumun denetçilerinin yazdığı raporlar, çeşitli süzgeçlerden geçirildikten ve sakıncalı olabilecek bulgulardan ayıklandıktan sonra Meclis'e gönderiliyor.
Sayıştay AKP yanında saf tuttu
Kadir Sev 2019 yılındaki yazısında Sayıştay'la ilgili önemli 3 noktaya değinmişti. "Sayıştay AKP yanında saf tutmuştur" başlıklı yazıda dikkat çekilen noktalar şöyleydi:
"Üç önemli evrensel saptamayla başlayalım:
1- Sayıştaylar, kapitalist düzene ait kurumlardır. Devletin örgütsel yapısının, düzenin gerektirdiği yetkinlik ve anlayışla yönetilip yönetilmediğini denetlemek, iyileştirilmesi için öneriler geliştirmekle görevlidirler.
2- Siyasal iktidarlar, düzenin sorunsuz işlemesinden sorumludur. Kendilerinden, kamu kurum ve kuruluşları ile kaynaklarını etkin, tutumlu ve verimli bir anlayışla yönetmeleri beklenir.
3- Düzenin bekasıyla, siyasal iktidarların bekası farklı şeylerdir. Sayıştaylar, siyasal iktidarların değil, düzenin bekçileridir. Bunun içindir ki raporları parlamentolarda, muhalefetin ağırlıkta olduğu kurullarda görüşülür ve karara bağlanır.
Türk Sayıştay’ı bu üç evrensel ilkeyi reddettiğini ilan etmiş, varlık nedeniyle çelişmiştir."
Raporlara sansür: Yetkililer yasaya aykırı şekilde müdahale edebiliyor
2022 yılına gelindiğindeyse Sayıştay Başkanlığı’na seçilen Metin Yener'in imzasıyla denetçilere gönderilen genelge sonrası sansür tartışmaları gündeme gelmişti.
Yener'in Meclis'e sunulan raporlar üzerindeki sansürü sıkılaştırmak amacıyla kurum içi bir genelge çıkardığı öğrenilmiş, genelgede rapora alınması planlanan bulguların, Sayıştay Başkanı'nın da katıldığı kamu idaresi üst yetkilileriyle yapılacak toplantılarda değerlendirilmesi öngörülmüştü.
Kadir Sev, Sayıştay Yasası'nda böyle toplantılar öngörülmediğini hatırlatmış ve "Genelgeyle, denetim sürecine bir ara basamak eklenmiş. Tamamen yasaya aykırı" demişti.
Öngörülen yöntemin Meclis'e sunulan Sayıştay raporlarının söz konusu yetkililer eliyle biçimlendirilmesine yol açacağına dikkat çekmişti.
Dolayısıyla aslında o dönemden beri Sayıştay Başkanı'nın da yasaya aykırı olarak yetkisi artmış oldu.
Sev, atılan adımları şöyle değerlendirmişti: "(Metin Yener) Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürü iken Sayıştay Başkanlığına seçildi. Kurum dışından, birlikte çalıştığı kadroları yeterince tanımıyor. Belki de Sayıştay raporlarının basında AKP’yi olanca eleştirel biçimde yer almasında önceki dönemde oluşturulmuş kadroların payı olduğunu düşünüyor, onları sorumlu tutuyor ve gecikmeden önlem almaya çalışıyor."
Raporların nihai haline geldiği noktada hükümeti gerçekten zorlayacak bazı şeylerin ayıklandığı kesin olarak anlaşılıyor. Bir yandansa tespit edilen usulsüzlüklerin üzerine gitmenin imkansız olduğu bir tablo yaratılıyor.
Metin Yener kimdir?
Metin Yener, 1972 yılında Ankara'da doğdu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunu olan Yener, Başbakanlıkta uzman yardımcısı olarak meslek hayatına başladı. Başbakanlık uzmanı, daire başkanı, kanunlar ve kararlar genel müdür yardımcısı, personel ve prensipler genel müdürü olarak Başbakanlıkta görev yapan Yener, 3 Ağustos 2018'de Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürü olarak atandı.
Gazi Üniversitesinde İktisat Politikası, Indiana Üniversitesinde Kamu Yönetimi alanlarında yüksek lisans eğitimini tamamlayan Yener, aynı zamanda Türk Devletleri Sayıştaylar Birliği Başkanı.
Yener, 22 Haziran 2021 tarihinde TBMM Genel Kurulunda Sayıştay Başkanlığına seçilmişti.
***
Hak ve özgürlük: NATO’nun mu halkın mı?-Ali Rıza Aydın-
NATO Zirvesi ve Ankara’nın kapısına vurulan kilit sınıfsal, karşı devrim araçları… “NATO olsun, zirvesini de yapsın ama yasaklar olmasın” demek sömürücü düzenin sürmesini istemektir. NATO ve yasaklar özdeştir, siyasal ve ideolojiktir; karşı çıkış da özdeştir, siyasal ve ideolojiktir, suç sayılamaz.
Bir yanda NATO Zirvesi, diğer yanda ANKARA’da on üç gün boyunca yasaklı yaşam…
NATO… Militarist, politik, ideolojik, ekonomik uluslararası örgüt. Emperyalizmin ve kapitalizmin istek ve gereksinmelerini karşılayan, üye ülkelere ve sermaye sınıfına karşı her şeyi tehdit olarak gören, ulusal ve uluslararası hukukla sınırlı kalmayan, emperyalist haydutluğun baş uygulayıcısı, her türlü güvenlik adı altında saldırgan ve kıyımcı, işgalci, tüm alanlarda aktif devasa bir organize işler topluluğu.
ANKARA… Emperyalizme, saltanata ve hilafete karşı kurtuluş savaşının merkezi, Cumhuriyet’in başkenti.
Sömürücülerin hak ve özgürlüğü için Başkent Ankara’nın ve milyonlarca insanın (yalnızca Ankara’da nüfusa kayıtlı oturanların değil Başkent olmanın özelliği gereği Ankara’ya seyahat hakkını kullananların) hak ve özgürlüğü yasaklanıyor.
Bu tür yasaklı zirvenin bir başka adı işgaldir: Başkent’in geçici işgali.
“Birinci Büyük Savaş’ın ardından saltanat yenildiği için esir edilen İstanbul. Haliç’e demirleyen gemiler, şehrin tüm köşelerini tutan yabancı askerler, mülki idareyi eline alan ‘düvel’i muazzama’dan amiraller, generaller. İliklere kadar hissedilen işgal.” (Kaya Tokmakçıoğlu, Mütareke İstanbulu’ndan Manzaralar, Yazılama Yayınevi, 2024).
Sevgili Kaya’nın “tüm çelişkileriyle döneme damgasını vuran işgal, menfaat ve irade”yi resmettiği Mütareke İstanbulu’nu, 1919 Mayısıyla başlayan ilk adımı, Trakya ve Anadolu’nun dört bir yanında filizlenen kongre, meclis ve cemiyetleri, Sevr Antlaşmasını, emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşını, kuruluşu, Cumhuriyet devrimlerini, Cumhuriyetten günümüze gericiliği, 1940’ların ikinci yarısından başlayarak emperyalist örgütlerle işbirliğini, 1952 NATO üyeliğini, sermayenin karşı saldırısını ve emekçiler üzerindeki sınırsız baskısını, ekonomik ve siyasal bağımlılığı, liberalizmi, 12 Eylül 1980’i, AKP’li yılları ve Yeni Osmanlıcılığın yükselişini anlatmadan ve anlamadan 2026 NATO Zirvesi'nin ve Başkent Ankara’daki yasaklı yaşamın anlamı eksik kalır.
Tam anlamıyla sömürücü düzenin sömürülenler üzerindeki egemenliğini, sermaye sınıfıyla işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gösteriyor yaşadıklarımız.
Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen (suç işlemesinin önlenmesi, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi) sınırlama sebeplerinin yasada yinelenmesi bile yasayla sınırlama anlamına gelmezken önlem adı altındaki soyut gerekçelere dayalı valilik yasaklarının yasalara ve Anayasaya aykırılığı açık. Bu konuda Türkiye Komünist Partisinin 5 Temmuz NATO karşıtı Tandoğan mitingini de konu ederek açtığı dava gibi hukuksal hak arama yolları kullanılıyor. Hukuk devletiysek bunlar ortada duruyor. Ama hukuktan çok hukuksuzluğun konuşulduğu ve yaşandığı da açık. Yasaklı zirveyi bunlarla birlikte bir de ve asıl olarak sömürücü egemenlik ve çelişkiyle okumak gerekiyor. Zirve ve yasaklar birbirinden ve düzenden soyutlanamıyor.
Halkı kamu düzeni ve güvenliği gerekçesiyle sermaye sınıfının egemenliğine, NATO ve işbirlikçiliği düzenine sıkıştırmanın kabul edilemez olduğunu cümle alem biliyor. Sömürücüler “her şey” bizim derken, burjuvazinin hak ve özgürlük, demokrasi ve eşitlik yanılsamalarına kananlar, burjuva hukukunun üstünlüğünü kayıtsız koşulsuz sayanlar ise düzene bilerek ya da bilmeyerek payanda oluyor. Bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükler sömürücülerin çıkarı için kötüye kullanılabiliyor, sınırlandırılabiliyor, yok edilebiliyor. Cumhuriyet’in tüm ilkeleri tepetaklak edilmiş durumda.
Sermaye sınıfının istek ve gereksinmelerinin halkın yararınaymış gibi gösterilmesi burjuvazinin etkin yollarından. Halktan kamusal harcamalar için toplanan vergilerin, güvenlik için istenen hak ve özgürlük yoksunluklarının, hukuk ve adalet adına yapıldığı söylenen reformların, ağızlardan düşürülmeyen demokrasinin kamu düzeni, güvenliği ve yararı amaçlı olmadığının en açık delili sömürücü düzenin keskinleşerek sürmesi.
Zirve günleri, liberallerin çok sevdiği bireysel hak ve özgürlüğün, yasal/biçimsel eşitliğin dahi garanti olmadığını gösteriyor. Onların sorunu diye kestirip atılamayacak bir durum söz konusu.
Sömürü zincirlerini kolye sanarak takanları gerçekleri görmeye çağırmak, NATO’ya karşı çıkmayıp zirve yasaklarından yakınanlara NATO ve emperyalizmin sömürü gerçeğini anlatmak temel görevler arasında.
NATO Zirvesi ve Ankara’nın kapısına vurulan kilit sınıfsal, karşı devrim araçları… “NATO olsun, zirvesini de yapsın ama yasaklar olmasın” demek sömürücü düzenin sürmesini istemektir. NATO ve yasaklar özdeştir, siyasal ve ideolojiktir; karşı çıkış da özdeştir, siyasal ve ideolojiktir, suç sayılamaz.
NATO’sundan IMF’sine, ABD’sinden AB’sine, AKP’sinden düzen içi siyasi partilerine, gericisinden laik gözükenine, hukukundan devletine… Ekonomi politiği sömürü olan düzen sorgulanmaz, vazgeçilmez ve seçeneksiz değildir, yaşamın bir parçası gibi kayıtsız koşulsuz kabullenilemez.
Sınıfsallığı, işçi sınıfının örgütlü savaşımını, devrimi unutmanın/unutturmanın ortaya çıkardığı dağınıklık bir yandan çürütüyor diğer yandan uzlaşmacılığı, suskunlaşmayı, hareketsizleşmeyi yaygınlaştırıyor ki bu da düzen içini, sömürücüleri ve siyasal iktidarlarını, emperyalistleri, liberalleri besliyor.
Halkın olanın sömürücülere verilmesi ve işgal bir an önce durdurulmalı.
Sömürücü egemenlerin karşısına onlardan eşitlik, özgürlük, hukuk ve adalet bekleyerek değil sınıfsız, sömürüsüz ve bağımsız toplum hedefli sosyalist devrim savaşımıyla çıkılır. Yaşasın yaşam, bağımsızlık, sosyalizm!
/././
Türk-İş’ten ‘çıt’ yok!-Atilla Özsever-
Türk-İş’in temmuzda asgari ücrete ara zam yapılması konusunda herhangi bir sesi çıkmadı. 2025’te komisyon toplantılarına katılmayacağını açıklayan Türk-İş, en fazla üyeye sahip işçi örgütü olarak baskı unsuru görevini de yerine getirmiyor. Asgari ücret 25 aydır açlık sınırının altında bulunuyor.
Türkiye’nin en fazla üyeye sahip işçi kuruluşu olan Türk-İş, Temmuz 2026'da asgari ücrete ara zam yapılması konusunda şimdiye kadar herhangi bir açıklamada bulunmadı. Türk-İş, Aralık 2025’te Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısının adil ve demokratik olmadığı gerekçesiyle bundan böyle komisyon toplantılarına katılmayacağını açıklamıştı.
Bu işçi konfederasyonu, böyle bir karar almasına rağmen görevi, işlevi ve temsiliyeti açısından ortalama ücret haline gelen asgari ücret konusunda bir baskı gücü olduğunu ortaya koymalıdır.
Sadece komisyon toplantılarına katılmamak yeterli değildir, halen 28 bin 75 liralık asgari ücretin yüzde 20 altı ve üstünü dikkate aldığınızda çalışan kesimin yaklaşık yüzde 60’ı bu ücretle geçinmeye mahkum oluyor. O nedenle Türk-İş’in bu konuda bir çağrı yapmaması, etkinlik düzenlememesi, bir baskı gücünü ortaya koymaması, kabul edilemez.
Türk-İş neden ilgilenmiyor?
Peki, Türk-İş asgari ücret konusunda neden yeterli bir baskı gücü olamıyor? Öncelikle şunu ifade edebiliriz ki Türk-İş ve benzeri sendikalar, toplu sözleşme yoluyla asgari ücretin üstünde ücret gelirleri elde ettiklerinden üyeleri açısından bu konuya çok fazla ağırlık vermiyorlar. Amiyane tabiriyle “Bizim asgari ücretli üyemiz yok, o nedenle niçin bu konuyla fazla uğraşalım” diyorlar.
Oysa ülkemizin içinde bulunduğu duruma bakacak olursak; asgari ücret ortalama bir ücret haline gelmiş durumdadır. Bunun ötesinde eğer asgari ücret ne kadar yüksek belirlenirse toplu sözleşmelerde de o ücretin üstünde bir pazarlık gücü söz konusu olabilecektir.
Yani, asgari ücret ne kadar yükselirse toplu pazarlıkta da o ücretin üstüne çıkmak mümkün olabilir. Asgari ücret düşükse sendikaların toplu pazarlıktaki gücü de o oranda zayıflayabilir. O nedenle sırf kendi üyeleri açısından da olsa “asgari ücretli işçimiz yok, o nedenle bu konuyu niçin bu kadar fazla mesele edelim” mantığının tutarlı bir yanı yoktur, denebilir.
Öte yandan sendikalar madem bir sınıf örgütüdür, bu çerçevede de asgari ücret meselesine “sınıf mücadelesi” açısından bakılması, işçi sınıfının genel çıkarları açısından sağlıklı bir tutum olacaktır. Asgari ücret meselesindeki sınıfsal kazanımlar, diğer mücadele alanlarındaki kazanımları da tetikleyip etkileyecektir.
Türk-İş üst yönetimi, AKP döneminde uyguladığı politikayla hükümetle fazla çatışmaya girmeden uyumlu bir süreç izledi. “Sendikal bürokrasi” dediğimiz anlayış, “etliye sütlüye karışmadan”, sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getirmeden ve tabanın mücadeleci girişimlerini de engelleyerek iktidarlarının devamını amaçlıyor.
AKP: Ara zam yok
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler başta olmak üzere iktidarın ekonomi yönetimi, Temmuz ayında asgari ücrete ara zam yapılmasına yönelik herhangi bir çalışmanın gündemde olmadığını daha önce açıklamıştı.
AKP’nin “ara zam yok” açıklamasına karşın Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçileri temsil eden Türk-İş’in de sesi çıkmayınca çeşitli parti ve inisiyatifler temmuz ayında yeniden zam konusunu gündeme getirdiler.
EHP’nin (Emekçi Hareket Partisi) Haziran 2026 Raporu’nda, asgari ücretin tam 25 aydır açlık sınırının (35 bin 174 TL) altında kaldığı belirtilerek TÜİK verilerine göre bile yılın ilk 5 ayında enflasyonun yüzde 16,61’e ulaştığı, asgari ücretlinin 4 bin 663 TL, en düşük emekli aylığının ise 3 bin 322 TL alım gücü kaybettiği vurgulandı.
Üç büyükşehirde ortalama kiraların asgari ücreti geride bıraktığı ve barınma masraflarının son 23 yılın zirvesine çıktığı ifade edilen raporda, ekonomi büyürken işçi sınıfının milli gelirden aldığı payın eridiği, o nedenle ücretlerin yılda en az dört kez güncellenmesi gerektiği ifade edildi.
Şişli’deki eylem
Geçen cumartesi günü de (20 Haziran 2026) Asgari Ücret İnisiyatifi adlı platform, İstanbul Şişli’de temmuzda ara zam yapılması konusunda bir etkinlik düzenledi. Eylemde asgari ücretle birlikte emekli aylıklarına ve diğer tüm ücretlere zam yapılması talebi dile getirildi. İnisiyatif, taleplerini şöyle sıraladı:
1-Asgari ücret, işçi ve ailesinin geçimini esas almalı, insan onuruna yaraşır bir düzeye çıkarılmalıdır.
2-Ücretler; millî gelir ve gerçek enflasyon baz alınarak yılda dört kez güncellenecek şekilde belirlenmelidir.
3-Gelir dağılımında adaleti gözeten bir ekonomi politikası derhâl izlenmelidir.
İnisiyatif, Temmuz'da ücretlere yeniden zam yapılana kadar sesini her hafta bir başka meydandan yükseltmeyi sürdüreceğini bildirdi. “'Gündemimizde yok” diyenlere karşı emeğiyle geçinenlerin derin bir yoksulluk yaşadığını belirten Asgari Ücret İnisiyatifi, “Asgari ücrete, tüm ücretlere ve emekli aylığına yeniden zam!” talebini ısrarla vurguladı.
Özel sektörü etkiler
Asgari ücrete yapılan zam, özel sektör çalışanlarını da doğrudan ilgilendiriyor. Özel sektör patronları, asgari ücrete yapılan zamma göre büyük çoğunluğu örgütsüz olan özel sektör çalışanlarına o oranda ya da biraz altında zam yapıyor.
Ocak 2026’da asgari ücrete yüzde 27 oranında zam yapılırken özel sektördeki ücret artış oranları da yüzde 20 ile yüzde 25 arasında değişti. Temmuz ayında asgari ücrete ara zam yapılmaması halinde özel sektör çalışanlarına da bir ek zam yapılması pek mümkün gözükmüyor.
Çok kısa bir süre kalmasına rağmen asgari ücrete temmuz ayında ara zam yapılması talebini güçlendirmek, sendikaların da bu konuda aktif bir tavır almasını istemek, önümüzdeki süreç açısından da gerekli olabilir. Bu anlamda somut sorunlar üzerinden yükselecek bir mücadele, AKP iktidarını zorlayabilir.
Asgari ücretin yükselmesi, diğer tüm ücretlerin yükseltilmesine yol açacağı gibi düşük tutulması da bütün ücretleri aşağıya çekecektir. O nedenle tüm emek kesiminin böyle bir anlayışı benimsemesi, sınıfsal mücadele açısından da yararlı olacaktır...
/././
soL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder