BİRGÜN "Köşebaşı" -25 Haziran 2026-


Yenikapı çağrısı monarşi davetidir -Yaşar Aydın- 

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde "Tek Adam 2.0" versiyonunu devreye sokacak. Bunun için "Yenikapı 2.0"ı inşa etmek istiyor. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcılaştırılmak istenen rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Ve Erdoğan, kendisini yeniden iktidara taşıyacak formülü açıkladı. Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhur İttifakı'nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreci, “Yenikapı Ruhu”nun yeniden vücut bulacağı zemin olarak tanımladı.

Erdoğan; 15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidarın ve düzen muhalefeti temsilcilerinin bir araya geldiği mitingden adını alan “Yenikapı Ruhu” arayışında olanları, “çözüm süreci”nde birleşmeye çağırdı. Erdoğan'ın sözleri tam olarak şöyle:

“Tekrar Yenikapı ruhu aranıyorsa, vücut bulması gereken süreç Terörsüz Türkiye sürecidir. Cumhur İttifakı olarak Meclisimizin de desteğiyle inşallah bu hayırlı süreci tamama erdirecek, tarihe gururla anacağımız bir kayıt düşeceğiz.”

Peki nedir bu Yenikapı Ruhu? Hatırlanacağı gibi İstanbul Yenikapı'da, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, 7 Ağustos günü aralarında AKP, CHP ve MHP'nin de bulunduğu bir miting düzenlenmiş ve sonrasında ülke tam anlamıyla bu rüzgârla yönetilmişti. Uzun süren OHAL süreci, 16 Nisan 2017'de yaşanan referandum ve bir yıl sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ülkeyi adım adım bu noktaya taşıdı.

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde “Tek Adam 2.0” versiyonunu devreye sokacak. Bunun için “Yenikapı 2.0”ı inşa etmek istiyor.

YENİ İTTİFAK GEREKİYOR

Erdoğan on yıl önce Kürtleri ve sol-sosyalistleri dışarıda bırakarak yol aldı. Aslında sosyal demokrat taban da böyle bir yolculuğa "hayır" diyordu. Ama dönemin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu o gün de Yenikapı'ya kimseye sormadan koşarak gitti. Yine gönüllü olacaktır.

Erdoğan'ın istediği yeni partner, 10 yıl önce düşman olarak konumlandırdığı Kürt siyaseti oldu. “Terörsüz Türkiye” adı verdikleri bu yeni düzlemde, Orta Doğu'daki gelişmeleri de arkalarına alarak Kürt siyasetini de kapsama alanı içine almaya çalışıyorlar.

Erdoğan dün Meclis çıkışında yaptığı değerlendirmede Temmuz ayına işaret ederek “Gelişme yaşanacak” dedi. Kürt seçmenin giderek meseleden uzaklaşmasını ve Erdoğan'a olan güvensizliğin kalıcı hâle gelmesini önlemek için yapılan açıklamalardan biri olarak da bunu değerlendirmek mümkün. Ama öte yandan Kürt seçmenin önümüzdeki günlerde en azından muhalefet cephesinden ayrılıp üçüncü bir odak olmasının istendiği sır değil. Çözüm süreci zemininde Cumhur İttifakı, butlancılar ve Kürtler olsun istiyorlar. Bu fotoğrafın aynı zamanda Erdoğan'ı bir kez daha iktidara taşıyacak siyasal atmosferin yaratılmasında başat rol oynayacağını düşünüyorlar.

Bugünün BirGün'ü

KURGUNUN ÖN ŞARTI: CHP'NİN DAĞILMASI

Erdoğan ve Saray bileşenleri Kürt seçmenini “cepte” olarak görebilir. Ama hem DEM'den gelen açıklamalar hem de Kürt halkının eğilimleri meselenin pek de öyle olmadığını gösteriyor. Siyasi parti düzleminde de seçmen düzleminde de demokrasi talebi hâlâ çok üst perdeden ifade ediliyor. Saray rejimi, Kürt siyasetinden gelen itirazların arkasında AKP'ye güvensizlikten çok CHP ile yaşanan fikrî ortaklık olduğunu düşünüyor. Ömer Çelik'in DEM'e yaptığı “CHP'den uzaklaş” çağrısının arkasında da bu anlayış var.

Hem “Terörsüz Türkiye” sürecinin ilerlemesi hem de ülkede toplumsal muhalefetin geriletilmesi için CHP'yi ciddi bir sorun alanı olarak gördüler. Bu nedenle de tüm güçleriyle CHP'ye saldırdılar.

Erdoğan'ın dün yaptığı konuşmada akılda kalması gereken bir diğer cümle de, “Ülke meselelerinin çözüm noktasında muhalefet de iktidar kadar yapıcı davranmalı” oldu. Bu sözle bir kez daha CHP'ye alan çizilmiş oldu. Çok açık; “Ya bizim istediğimiz siyaset içerisinde olursun ya da başına olmaz işler gelir” denildi. Açıkça; yeni Yenikapı ittifakında evet dedikleri için butlancılara, evet derlerse de Kürtlere yer vardı. Diğerleri yine dışarıdaydı.

BUTLAN SİYASETİ MEŞRU KILINAMAZ

Bu denklemde CHP kritik bir yerde duruyor. Özgür Özel liderliğinde CHP'nin izlediği siyaset ciddi anlamda kurguyu bozuyor. Değişmesi şarttı ve yolculuğa bildik bir isimle devam edilmeliydi. İşte tam da bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun “istediği meşruiyet”, bizzat Erdoğan tarafından yargı yoluyla kendisine verilmişti. Barrack'tan Erdoğan'a, oradan Kılıçdaroğlu'na uzanan, Saraylar eliyle sağlanan meşruiyet yeni rejimin kimliğini oluşturuyordu.

Özetle; CHP'de yaşanan butlan tartışmasıyla Yenikapı Ruhu'yla hedeflenen yeni tip monarşik rejim, iç içe geçmiş matruşkadan başka bir şey değil. “Terörsüz Türkiye”yi kaldırınca Yenikapı Ruhu, onu kaldırınca da Barack'ın merhametli monarşisi çıkacaktır.

Bu yüzden CHP'deki mutlak butlan tartışması bir iç mesele ya da siyasetin olağan gündemi olarak değerlendirilemez. Mutlak butlanla birlikte iktidar-muhalefet denklemi bir kez daha değişti. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun, meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcı hâle getirilmek istenen otoriter rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

/././

Gazetecinin yolu -Nazım Alpman 

İletişim Yayınları arasından çıkan “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” adlı kitap Ekin Kadir Selçuk’un ilk romanı. Kitapta okurları usta işi bir metin karşılıyor. İlk sayfadan itibaren alıp götürüyor. Zaten İletişim Yayınları’nın amatörlüğe tevessül etmediği de yayıncılık dünyasında biliniyor. Kitaba yeniden döneceğim. Ama ilk olarak başarılarıyla beni çok gururlandıran yazarından ve onun uzun yolundan söz etmek istiyorum.

∗∗∗

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin pek çok ünlü gazeteci yetiştiren değerli dekanı Suat Gezgin beni arayarak şöyle dedi:

-Sana çok çalışkan bir öğrencimi yolluyorum!

Kara gözlerinden ışıklar saçan güler yüzlü bir gazeteci adayı geldi. 2003 yılıydı, Akşam gazetesinin ilk kadın genel yayın yönetmeni Nurcan Akad, yaptığı yayınlarla gazeteye prestij kazandırıyordu. Beni de gazeteye o çağırmıştı. Pazar röportajları yanında, dizi yazıları, siyasi miting izlenimleri dahil geniş bir çalışma alanım vardı.

Suat Hoca’nın öğrencisi Ekin Kadir Selçuk tam bu dönemde geldi staj için… Bir daha hiç ayrılmadık. Ekin ile birlikte İstanbul’un renkli gece hayatından Anadolu ve Trakya kasabalarına kadar her yerde gazetecilik yaptık.

Daha sonra üç kitaplık Beykoz Sözlü Tarihi’ne imza attık. Bu tür çalışmaların en ağır bölümü yüzlerce sayfa tutan söyleşi bantlarının çözümüdür. Ekin inanılmaz bir tempo ile bu işi de kotarıyordu.

Okulu bitirince, gazetecilik aşkıyla yanan pek çok genç için acıklı olan durumu sordu Ekin:

-Nazım Abi, gazeteciliği çok seviyorum ama istikrar yok. Ben ne yapayım?

Gazetecilik birinci tercihiydi ama B planı da vardı. Akademiyi seçti. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) İletişim Fakültesi’nde başladı. Şimdi Bolu İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi hocaları arasında Doç. Dr. Ekin Kadir Selçuk kimliğiyle derslerini veriyor.

Ekin daha önce üzerinde hiç çalışma yapılmamış  “Mücadele Birliği” adlı yapıyı doktora tezinde ortaya çıkardı. 1960 ile 1980 yılları arasında çok aktif olan sağ siyasi bu hareketin içinde Aykut Edebali, Taha Akyol, Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce, Ahmet Taşgetiren gibi sağın önemli isimleri yer alıyordu. Bu tez aynı adla İletişim’den yayımlandı.

Ekin akademik hayatı ile birlikte gazeteci-yazarlığını da geliştirdi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 12 Eylül 1980’de genel sekreteri olan daha sonra da Halkın Emek Partisi (HEP) genel başkanı görevinde bulunan Fehmi Işıklar ile nehir söyleşi yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 100. yılında çok kapsamlı bir kitabı İletişim Yayınları Ekin’in koordinatörlüğünde 2023’te yayımladı.

Ekin gibi okuyup yazmayı çok seven biri elbette başka alanlara yönelecekti. Dersler, okul kantinleri, kafeler, sokak köpekleri arasında geçen çok renkli öyküleri “Gençlik Güzel Şey” adıyla 2022’de İletişim’den okurlarına ulaştı. Sait Faik Hikâye Ödülü yarışmasında finale kalan eserler arasına girdi.

Ekin ile yollarımız iki buçuk yıl süren Fikri Sağlar’ın siyasi biyografisi olan “Mücadelenin Onurlu Yolu Fikri Sağlar” kitabında yeniden kesişti. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu çalışmada artık kaptan Ekin olmuştu!

∗∗∗

Yazının girişinde sözünü ettiğim “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” bir üniversite içinde ve yerleşkenin bulunduğu küçük şehirde geçen olayların örgüsü… Bir hocanın kendisine hayranlık duyan öğrencisiyle olan ilişkisi… Roman kahramanının köpeği… Sempozyum kaçamaklarında yaşanan aşklar… Siyasete olan soğukluk kadar gençlerin inatçı örgütlenme çabaları ve politikaya davet toplantıları… Kitabı okuyanlar ilk önce şaşırarak şunu soruyorlar:

-Akademi dünyasında bu kadar renkli hayat kaldı mı?

Ekin yazdığına göre kalmış demektir. Bu da gelecek için umut verici bir tohum.

Kitabı bir çırpıda okuyup bitirenlerin yazarın yeteneğine hayran kalmalarına saygı duymak lazım… Ama buraya gelene kadar geçtiği aşamaları da teslim etmeliyiz. Bu zorlu kulvarın bir adı var:

-Gazetecinin yolu!

/././

Yapay zekâ kapitalizmin yeni sınavı -Güldem Atabay- 

Kapitalizm, yaklaşık iki yüz yıldır kendi sonunu getireceği düşünülen her büyük teknolojik dönüşümden çıkmayı başardı. Buhar makinesi, elektrik, seri üretim, bilgisayarlar, internet ve dijitalleşme... Her biri çalışma hayatını kökten değiştirdin ve büyük servetler yarattı.

Buna rağmen kapitalizm çökmek yerine evrilerek devam etti.

Bugün yapay zekâ etrafında yürüyen tartışmaların önemli bölümü teknolojinin kendisine odaklı. Oysa tarihe bakınca görünen kapitalizmin geleceğini belirleyenin hiçbir zaman yalnızca teknoloji olmadığı. Aksine; teknolojinin yarattığı ekonomik değerin nasıl paylaşıldığı ve bu paylaşımın toplum tarafından meşru kabul edilip edilmediği.

Bu nedenle yapay zekâ çağında konu teknolojik olmaktan ziyade siyasi.

Yeni zenginliğin paylaşımı nasıl olacak?

Sanayi Devrimi'nin ilk dönemleri bugünkü tartışmalara çok benzer. Fabrikalar üretkenliği olağanüstü artırırken işçiler uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında. Çocuk işçiliği yaygın, iş güvenliği neredeyse yok. Üretim artarken yarattığı refah toplumun geniş kesimlerine yansımıyordu.

Kapitalizmin ilk büyük meşruiyet krizlerinden biri bu nedenlerle ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren işçi hareketlerinin yükselmesi, sendikaların güçlenmesi, sosyalist partilerin kitleselleşmesi ve emek mücadelelerinin yaygınlaşması tesadüf değildi. Çalışma saatlerinin sınırlandırılması, toplu pazarlık hakları, sosyal güvenlik sistemleri ve kamusal eğitim yatırımları piyasanın kendiliğinden ürettiği sonuçlar arasında değil emek hareketlerinin uzun mücadeleleri sonucunda kazanıldı.

Kapitalizmin ayakta kalmasını sağlayan da aslında bu oldu.

Sistem yalnızca teknolojik yenilik üreterek değil, aynı zamanda emekçi sınıfların baskısıyla tavizler vererek yaşamını sürdürdü.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan refah devleti düzeni bunun en açık örneği. 1945 ile 1980 arasında Batı ekonomilerinde yaşanan hızlı büyüme teknoloji ve güçlü sendikalar, yüksek vergiler, genişleyen sosyal devlet uygulamaları ve kamusal hizmetlerin sonucuydu.

Verimlilik artıyorsa ücretler de artıyordu. Sermaye kazanıyorsa emek de artan değerden payını artırabiliyordu. Bu sayede orta sınıf büyüyebildi.

1980 sonrasında denge yeniden sermaye lehine bozuldu. Küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal politikalar emeğin pazarlık gücünü zayıflatırken sermayenin hareket alanını genişletti. Sendikalaşma geriledi. Ücretlerin milli gelirden aldığı pay küçüldü. Servet yoğunlaşması hızlandı. Petrol krizlerinin yarattığı yüksek enflasyon, artan bütçe açıkları kadar küreselleşme ve Çin’in ekonomik değişimi de bunda etkili oldu. Makas sermaye lehine açılırken, artan gelir adaletsizliği ve servetin yoğunlaşması sonucunda siyasi dalgalanmalar baş gösterdi.

Bugün yapay zekâ bu tarihsel zeminin üzerine geliyor.

Önceki teknolojik dönüşümlerin çoğu fiziksel emeği etkilerken yapay zekâ doğrudan zihinsel emeğin alanında. Muhasebeciler, gazeteciler, çevirmenler, yazılımcılar, hukukçular, araştırmacılar ve birçok beyaz yakalı çalışan ilk kez bu ölçekte otomasyon baskısıyla karşı karşıya.

Yapay zekâ yalnızca aynı zamanda muazzam bir değer üretme potansiyeli taşıdığından 200 yıl önceki soru yine gündemde. Bu değerin paylaşımı nasıl olacak?

Bugün üç farklı gelecek senaryosundan söz etmek mümkün.

Teknoloji oligarşisi devam ederse, yapay zekâ altyapısı birkaç küresel şirketin kontrolünde kalırken, veriler, algoritmalar ve bilgi işlem kapasitesi büyük teknoloji tekellerinde yoğunlaşabilir. Verimlilik artışlarının büyük bölümü şirket kârlarına ve hissedar gelirlerine dönüşür. Emek üretim sürecinde giderek daha zayıf bir konuma düşeceğinden ücretlerin milli gelirden aldığı pay gerilerken servet eşitsizliğinin daha da büyümesi kaçınılmaz olur.

Bugün görülen eğilimler dikkate alındığında sermayenin tercih ettiği yol büyük ölçüde bu.

İkinci senaryo sosyal demokrat düzeltme. Bu modelde yapay zekânın yarattığı verimlilik artışlarının bir kısmı kamusal mekanizmalar yoluyla yeniden dağıtılır. Güçlü vergilendirme sistemleri, eğitim yatırımları, aktif işgücü politikaları ve sosyal koruma programları aracılığıyla teknolojinin kazançları daha geniş toplumsal kesimlere aktarılmaya çalışılır.

Üçüncü senaryo ise yeni bir emek uzlaşması olabilir. Bu yaklaşımda tartışma yalnızca yeniden dağıtım meselesi olmaktan çıkar. Yapay zekânın yarattığı değerin mülkiyeti ve kontrolü doğrudan gündeme gelir. Çalışma sürelerinin kısaltılması, üretkenlik kazançlarının ücretlere yansıtılması, çalışanların teknoloji şirketlerinde daha fazla söz sahibi olması ve kamusal ya da kooperatif temelli yapay zekâ modelleri gibi öneriler öne çıkar.

Bu üç senaryodan hangisinin seçileceğinin belirlenmesi için de devletlerin yapay zekâyı insanları işsiz bırakmak için mi kullanılacağına yoksa insanların daha az çalışıp daha iyi yaşayabilmesi için mi değerlendireceğine karar vermesi gerekli.

Aslında önümüzdeki dönemin en kritik politik mücadelesi de burada şekillenecek.

Çünkü teknoloji kendi başına ne özgürleştirici ne de baskıcı. Toplumsal etkisi, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda kullanıldığına bağlı.

Kapitalizm son iki yüz yılda her teknolojik devrimi atlattı. Ancak bunu yalnızca “inovasyon” ile başarmadı. Her büyük krizde emek hareketlerinin baskısıyla yeni uzlaşmalar üretmek zorunda kaldı.

Yapay zekâ çağında da belirleyici olacak olan algoritmaların gücü değil, çalışanların bu yeni teknolojik düzen içinde ne kadar söz sahibi olacağı.

Yapay zekânın ne kadar değer yaratacağı değil, yaratılan değerin kime ait olacağı.

/././

Kayyum ve İş Bankası(I)-Fikri Sağlar- 

Kurban Bayramından bu yana AKP’nin oynağı oyun nedeniyle, Türkiye’nin gündemini CHP dolduruyor…

Medyada, “Hayat pahalılığından, açlıkla karşı karşıya kalan çocuklardan, üretemeyen çiftçinin sorunundan, ters kelepçeyle yerlerde sürüklenen öğretmenlerin haklı taleplerinden, bir günde öldürülen 3 kadından, dağılan ailelerin dramlarından, akran katillerinden ve yol ortasında ya da trafikte şiddete uğrayan sade yurttaşlardan velhasıl, “çıldırma noktasına gelmiş toplumun” bunalımından kimse bahsetmiyor…

Varsa yoksa CHP…

“Fırsat bu fırsattır” diyen, “kendini paparazzi zanneden bir takım kifayetsiz muhterisler” ekranları, yapay magazin konularıyla dolduruyorlar…

Çektikçe uzayan don lastiği gibi uydurdukları haberleri yayıyorlar…

Onlara göre, “Yeni parti, CHP’yi bölen Kılıçdaroğlu, halkın desteklediği Özgür Özel,” gündemin ilk maddesini teşkil ediyor…

Bu tutum sadece CHP’ye zarar vermiyor, çok partili demokrasinin, etik siyasetin, ahlaklı bir toplumun varlığının ve de en önemlisi, vicdanları, hak, özgürlük ve adaleti koruyacak gelecek kuşakların oluşmasını, yok ediyor…

***

Bu arada AKP’nin oynadığı oyunları, sanki resmi basın sözcüleri gibi haberler veren kalemlerden okuyoruz…

Örneğin; “Neden baskın seçim olmaz…” diyen ve olmazın 8 maddesini sıralayanlar yazılarında, iktidarı koruduğunu zannederken, sinsice planlanmış oyunları ifşa ediyor…

AKP, Mecliste 38 milletvekilini transfer ederse, “baskın seçimin” yapılabileceğini, hatta yeni anayasanın böylece oluşturulacağını, yani hepten, hak, özgürlük, refah ve güven ortamının yok olacağını bile çekinmeden yazabiliyor

Dayandıkları nokta belli; “iktidara meşruiyet veren Trump…”

İzleyecekleri düzen de belli; “merhametli Monarşi. Osmanlı sistemine dönüş…”

***

Bizler CHP’ye yoğunlaşmışken Türkiye’de, Bülent Arınç’ın ABB eski Başkanı Melih Gökçek’e söylediği gibi,” toprakları parsel parsel, yeraltı ve yer üstü değerleri yok pahasına satılıyor. İnsanlarının emeği sömürülüyor. Kurumları kuruluşları, sanayisi, fabrikaları peşkeş çekiliyor…

Son iddiaları dile getirmekte yarar var!

***

Tüpraş ve Yapı Kredi Bankası…

İktidar yetkilileri, geçen sene para bulmak için Körfez turuna çıktığında, BAE Emiri; "Nakit borç vermeyiz ama şirket satın alımı yaparız. Siz de bu dövizi kullanırsınız" demişti…

BAE heyeti ile yapılan görüşmelerde, Araplar banka satın almak istediklerini iletmişler ve İş Bankası ile Yapı Kredi Bankası’nı istediklerini bildirmişlerdi…

Hatırlarsınız AKP, yeniden İş Bankası’nı ele geçirmek için harekete geçmişti, iddia o ki bu hamle BAE’nin talebi üzerine yapmış ama amacına ulaşamamıştı…

Sebebi belliydi… “Banka sahiplerinin kimlikleri…”

Çünkü; Türkiye İş Bankası hisselerinin %28,09 oranındaki payı, bankanın kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Atatürk’ün vasiyeti gereği bu hisseler, CHP tarafından temsil edilir. Hisselerin kâr payıysa doğrudan, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na aktarılır

Banka hisselerinin %38,66 oranındaki çoğunluk hissesi ise banka çalışanları ve emeklilerine ait olan İş Bankası Munzam Sandık Vakfı’nındır…

Hisselerin %33,25’lik kısmı Borsa İstanbul’da işlem gören halka açık paylardan oluşur…

***

İş Bankası hissedarları nedeniyle BAE, bankayı alamayacağını anlamış, bu kez iktidarın, Koç Holdinge bağlı Yapı Kredi Bankası’nın BAE tarafından alınması için Koç Grubu’na yoğun baskı yaptığı iddia edilmişti…

BAE yetkilileriyle mecburen masaya oturan KOÇ yetkilileri, Bankaya bağımsız kuruluşlar tarafından 8.5 milyar dolar değer biçilmesine karşı çıktığı, dolayısıyla %61 hissesi karşılığında BAE’nin 5.5 milyar dolarlık teklifini kabul etmediği, kendilerine göre bankanın 14 milyar dolar değerinde olduğu ve buna göre, hissesi karşılında 8.5 milyar dolar verilmesi talebinde bulunduğu iddiaları piyasada yer almıştı...

Bu nedenle görüşmeler tıkandı…

***

Birkaç ay önce, ABD’nin yönlendirmesiyle dünyanın en büyük fonu olan Blackrock fonunun yöneticilerinin, Türkiye’ye davet edildiği ve Türk şirketlerinin satın alınması istendiği iddiaları basına yansıdı...

Yayılan haberlere göre Blackrock CEO’su, “Tüpraş, T. İş Bankası, Aselsan ve bir-iki savunma sanayi şirketini istemiş…”
Türk yetkilileriyse; “Aselsan falan tamam da Tüpraş ve İş Bankası için biraz zaman verin” cevabını verilmişler…

***

CHP’deki Butlan gelişmesinin biraz erkene çekilmesinin sebeplerinden birinin de CHP’nin Atatürk adına yönettiği İş Bankası’ndaki hisselerinin olduğu iddia ediliyor…

CHP, “göz yumar ve teşvik ederse hem yönettiği hisseleri hem de İş Bankası Munzam Sandığı hisselerinin Hazine’ye devredilebilmesi kolaylaşır” hesabı yapılıyor…

Bu arada, Tüpraş ve Yapı Kredi Bankası için Koç Grubu sıkıştırılıyor.

Şimdiki yaygın iddia ise; CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin kayyum eliyle Hazine’ye devredilmesi…

***

Bu gibi işler, parlamenter sistemlerde olamaz…

Ancak merhametli monarşide tevessül edilir…

Demokrasi askıya alınıp, yargı da taraflı ve bağımlı olunca ülkenin tüm değerleri keyfi bir şekilde peşkeş çekilebilir…

***

Ancak bir şeyin farkın değiller, bu ülkede “Kuvayi Milliye” genleri taşıyan yurttaşlar “Vatanlarını” kolay kolay gericiliğe teslim etmezler…

Ve bu sandık er ya da geç halkın önüne konacak!

Ve bu ülkeye ihanet edenler yaptıklarının hesabını seçim sonrası,  “yurttaşlara ve hukuk devletine” verecekler!

/././

Kayyum ve İş Bankası(II)-Fikri Sağlar- 

Seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel, salı günü yaptığı grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu…

Konuşmasında doğrudan Kılıçdaroğlu'na seslenen Özel, "kurultay" çağrısı yaparak, "Bu ülkeye sandığı, demokrasiyi getirmiş bir partinin bu ayıptan derhal ama derhal kurtulması lazım. Kemal Bey'e partimiz adına bu tarihi çağrıyı yapıyorum" ifadelerini kullandı… Özel, kürsüden inerken "Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız!" diyerek gelecek planına atıfta bulundu…

∗∗∗

Bu sözlerin söylenmesinin nedeni, SONAR’ın  29 ilde 2 bin 80 kişiyle gerçekleştirdiği “Türkiye'nin Tercihleri" araştırmasıydı…

Araştırmada; butlan kararıyla CHP’ye atanan Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP seçmeninin yüzde 89,7’si desteklemiyordu…

Dahası, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında yapılacak olası bir genel seçimde CHP’nin oy oranı yüzde 9,1 olurken, Özgür Özel’in liderliğinde bu oran yüzde 29,8’e yükseliyor…

∗∗∗

AKP iktidarının değirmenine su taşımak için CHP’ye kayyum olarak atanan Kılıçdaroğlu, görevini layıkıyla yapıyor…

Ülke üzerindeki boğucu baskıdan kurtulmak için CHP’ye sığınan yurttaşlarımızı iktidarın istediği gibi çaresiz bırakmanın yollarını açıyor…

Seçilmiş CHP örgütlerini görevden alarak yerine atadığı kişilerin, CHP ilkelerine uyacakları, daha doğrusu partili oldukları bile tartışmalı…

İktidarın polisi gibi kapı kırıp, parti başkanlarına ve üyelerine şiddet uygulayanlar gerçek CHP’li olamazlar…

Ayrıca Kılıçdaroğlu, CHP’nin genlerini değiştirmek için 13 yıl boyunca uğraştı ancak başarılı olamadı…O günlerden beri, Cumhuriyet'in tüm kurum ve kurallarının siyasal İslamcılar tarafından değiştirilmesine destek olduğu da bilinen bir gerçek…

Kılıçdaroğlu'nun mevcut yönetimle yaşadığı “kurultay geriliminin” parti içindeki zorlama bir ayrışma yaratma politikası gereği olduğu belli…

SONAR anketi de bu düşüncenin teyididir…

∗∗∗

Kayyum Kılıçdaroğlu, Atatürk ve arkadaşlarının emperyalistlere karşı kazandığı “Kurtuluş Savaşı” sonrası kurulan barış temelli, demokratik parlamenter sistem yerine Siyasal İslamcıların, “Türkiye’nin laik demokratik sosyal hukuk devletinin yok edilmesini sağlayan, ucube tek adam” rejimine katkı sundu…

Böylece, ilke ve kurumlarının dağıtılmasına, dokunulmazlıkların kaldırılmasına, anayasal egemenlikten vazgeçilmesine, teokratik otokrasiye geçit verdi…

Üstelik kayyum Kılıçdaroğlu, milletin vergileriyle kurulma cüretine kalkışılan, başkenti İstanbul olan ASRİKA adlı bir devleti var etme çalışmalarına göz yumdu ve böylece, “Büyük Ortadoğu Projesine” destek verdi…

Kaldı ki, “Atanmış Kılıçdaroğlu’nun” ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack’la aynı düşüncede olması ve CHP’nin temel ilkelerine karşı duruşu, BOP’un destekçisi olduğunu gösterir…

∗∗∗

Dokunulmazlıkların “TBMM de kaldırılması” sonrası, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 10 yıldır haksız yere hapis yatmaktadır…

AYM’ye başvurmak için imza toplayanları “kulağından tutup atarım “tehdidiyle engelleyen Kılıçdaroğlu’nun, “pişkince Demirtaş’ı ziyaret edeceğim” açıklamasına, Demirtaş’ın “gelme” diyerek reddetmesi, umarım Kılıçdaroğlu’nun onurunu zedelemiştir…

∗∗∗

İş Bankası tartışması Cumhuriyet'in mirası!

Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullar, iktidarın yeni kaynak arayışlarını da beraberinde getiriyor…

Bu nedenle son yıllarda sık sık gündeme gelen konulardan biri de İş Bankası ve Atatürk hisseleridir.

Tartışma yalnızca bir banka tartışması değildir; önemli olan Cumhuriyet'in mirası, hukuk devleti ve kurumların bağımsızlığı meselesidir…

∗∗∗

İş Bankası, Türkiye'nin en köklü ve en büyük finans kuruluşlarından biridir…

Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, vasiyetinde sahip olduğu hisselerin yönetimini CHP'ye bırakmış, gelirlerinin ise Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'na aktarılmasını istemiştir…

Bu nedenle söz konusu hisseler, yalnızca ekonomik bir değer değil, aynı zamanda tarihsel ve hukuki bir emanet niteliğindedir!

∗∗∗

Bugün çeşitli çevrelerde zaman zaman bu hisselerin Hazine'ye devredilebileceği yönünde iddialar dile getirilmektedir…

Hatta Atatürk’ün hisselerinin “mutlak Butlan’la” yönetilen CHP tarafından hazineye bırakılacağı iddiaları da ortaya atılıyor…

Kılıçdaroğlu’na verilen gizli görevlerden birinin de bu olduğu iddiası, siyasiler arasında konuşuluyor…

∗∗∗

İddia odur ki, CHP yönetimindeki Atatürk hisselerini hazineye devrettiği takdirde, İş Bankası çalışanlarının elinde bulunan çoğunluk hissesinin de bir yolla, hazineye devredilebileceği söyleniyor…

Eline geçen hisselerle hazine, “İş Bankası’nın sahibi “olacak…

İktidar cephesinin planlarına göre, “İş Bankası’nın “yeni sahibi’ olan Hazine tarafından Cumhurbaşkanı’nın yönettiği “Varlık Fonu’na aktarılacağı” söylentileri, Meclis kulislerinde “yüksek sesle” dillendiriliyor…

∗∗∗

Böyle bir girişim Atanmış Kayyum eliyle gerçekleşirse, mesele yalnızca bir mülkiyet değişikliği olmayacaktır!

Aynı zamanda Atatürk'ün vasiyetinin ve hukuk devletinin temel ilkelerinin korunup korunmayacağıdır…

∗∗∗

Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, köklü kurumlar üzerinde yeni tartışmalar yaratmak değil; üretimi artırmak, hukukun üstünlüğüne inanan bir devlet olduğunu kanıtlamak, can ve mal güvenliğini güçlendirmek ve ekonomik istikrarı sağlamaktır…

Cumhuriyet'in yüz yılı aşan kurumları günlük siyasi hesapların konusu haline geldiğinde, zarar gören yalnızca muhalefet ya da iktidar olmaz!

∗∗∗

Kayyum Kılıçdaroğlu’nun yaptıklarından zarar gören yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal birikimi ve geleceğe olan güveni olacaktır…

Cumhuriyet'in başta CHP olmak üzere mirasları, günü kurtarmak için değil, geleceği inşa etmek için korunmalıdır!

Gerçek CHP’liler düşen görev budur! Bu anlamlı görevi yerine getirmek için hemen “CHP Kurultayı” yapılmalıdır

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Haziran 2026-

Başkentte utanç verici önlem: NATO liderlerinin göz zevki için binaların ve gecekonduların önüne set çekiyorlar -Yalçın Çuğ- AKP NATO zirves...