Yasak ve gözaltı cumhuriyeti -Gökçer Tahincioğlu-
Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar… Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak. Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira... Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…
Osmanlı Dönemi'nde Maarif Nazırlığı yapmış Emrullah Efendi’nin, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözleri sıkça anımsatılır… Belki bu kadar sık anımsatılması da hemen hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesidir.
Sözün gerçek sahibinin kim olduğu çok belirgin değil esasen. Emrullah Efendi mi bir başka bakan mı?
Yoksa kimse bu sözü söylemedi de bir anlayışı ifade etmek için bu hikâye mi uyduruldu, belirsiz.
Ancak bugünü de çok iyi anlattığından yana kuşku yok…
* * *
Ankara, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Aslında zirve 7-8 Temmuz’da yapılacak ancak tarih aralıkları geniş tutuluyor.
Hatta Ankara’da yasakların bir bölümü 28 Haziran’dan itibaren başlatılacak.
Kamu personeli zirvenin olduğu hafta boyunca idari izinli sayıldı. Zaten normal karşılanabilecek tek tedbir de bu…
Gerisi yasaklar listesinden ibaret…
Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar…
Tam dokuz ilçe merkezindeki ana caddelerin neredeyse tamamı kapalı olacak.
Eğlence, şenlik, toplu organizasyon yasak.
Ankara’nın kalbi olarak nitelendirilebilecek noktaların tamamı trafiğe kapanacak.
Esnaf dükkanına, insanlar işlerine nasıl mı gidecek?
Önemi yok, maksat trafik aksın, liderler beklemesin…
Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde liderlerin kalacağı oteller bulunuyor. Diyelim ki işe o otelin bulunduğu caddeden gitmeniz gerekiyor. Öyle kolay değil, buralarda yürümek de yasak!
* * *
NATO’yu ve zirveye gelen liderleri protesto hakkı da var insanların değil mi?
Hayır, yapamazsınız.
Anayasal bir hak olan basın açıklaması bile Ankara Valiliği’nin kararıyla yasaklandı. Anayasal bir hak valiliğin idari kararıyla nasıl yasaklanır sorusunu yöneltebilirsiniz elbette ama kimsenin yanıt vermeyeceği de ortada.
Uçakla, otobüsle seyahat de kolay değil. Zaten uçuşlar da seferler de kısıtlandı. Bir biçimde önceden plan yapanların da burnundan gelecek…
* * *
Kırmızı bölgedeki apartmanların önüne araç bırakmak yasak. Arabanızı nereye koyacağınız sizin bileceğiniz iş… Ama AVM otoparklarına da koyamazsınız, o da yasak…
Hastaneden randevunuz var ya da ani gelişen ancak ambulans da gerektirmeyen bir rahatsızlık yaşadınız. Kolay gelsin, hastaneye gitmek hiç de kolay değil. Gitseniz de dönüşünüz kolay değil. Yollar kapalı…
Peki esnaf ne yapacak ne yiyecek ne içecek bu kadar süre içerisinde… O da esnafın problemi önlem alanlara göre… Ne yaparlarsa yapsınlar.
Bütün bu yasaklardan bıkıp parklarda hava mı almak istediniz, bu da kolay değil. Macron’un koşması muhtemel parklar kapanacak, başka sportif liderler varsa onlar için de parkların tamamı kapatılacak.
Maksat, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek.
* * *
Elbette toplantılara gidip gelecek olan liderler, makam araçlarından dışarıyı izlerken, “Bu Ankaralılar nerede, kaç milyonluk şehir” diye sorabilirler.
Onlara da Ankara’nın ne ferah feza bir kent olduğunu söylersiniz, olur biter.
Aslında evine kapanmak zorunda kalanların dışındaki Ankaralıların da gözaltına alındığını söylemeye gerek yok elbette.
Sabahın köründe onlarca insanın kapılarının kırılarak yapılan operasyonların nedenini yakında göreceğiz.
Ancak belli ki “başı bozuk” bulunanlar tek tek toplanıyor, olur ya anayasal bir hakkı kullanmak isterler.
Yetmiyor, gözaltına alınan, aralarında meslektaşlarının da bulunduğu insanları emniyette görmek, dosyalarını incelemek isteyen avukatlar da işkence şikayetinde bulunuyor.
Çağdaş Hukukçular Derneği’nin açıklamasına bakın inanmıyorsanız. Emniyetin yalanlayacağına kuşku yok ama herhalde ismi cismi belli avukatlar yüzlerce kez gittikleri emniyette karşılaştıkları bu muameleyi durup dururken uydurmadılar.
* * *
Ama devletin kutsallaştırıldığı, insanların varlığının bütünüyle devlete bağlandığı sistemlerde böyledir. İnsanların gündelik hayatının neyden nasıl etkileneceğinin hiçbir önemi yoktur. En iyi bilinen yöntem yasaklamak, engellemektir.
Pandemi dönemini anımsayın.
Dönemin İçişleri Bakanı’nın sokağa çıkma yasağını bile son dakika duyurarak büyük bir iş yapıyormuş gibi davranmasını. Sonradan tepkilerden bunalınca olayın duygusal bir yanı varmış gibi istifa etmesini. Bir de istifasının kabul edilmemesi komedisi var elbette. Oysa aldığı en doğru karardı…
Bizimki gibi ülkelerde iki insan tipolojisinden yasaklayanı, engelleyeni, kural icat edeni, tuzak kuranı makbuldür. İyi yönetici bunlar sayılır.
Halkı önceleyen, özgürlüğü önceleyen, gerçekten halkın refahı için hareket edeni pek bulamazsınız.
Hatta bu anlayış öylesine yerleşmiştir ki on, yirmi insanın çalıştığı şirketlerde de yöneticiler benzer yöntemleri taklit eder. Yasak koyar, engel oluşturur. Bunu da düzenli olmakla, düzene koymakla açıklamaya çalışır.
Oysa olan biten ortada…
Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak.
Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira...
Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…
* * *
Haftanın kitabı: “Avram’ın Yolculuğu”
Hatice İkinci, uzun yıllar çok önemli haberlere imza atmış olan bir gazeteci. Bu kimliği fazla bilinmese de aynı zamanda arkeolog olan İkinci’nin, yıllar boyu profesyonel olarak gazetecilik yapmasına rağmen arkeolojiden de uzak kalmadığını romanıyla anlıyoruz. İkinci, kaleme aldığı romanla bu sıfatlarına yazar kimliğini de ekledi. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Avram’ın Yolculuğu” adlı romanında İkinci, Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor.
Romanda, Mezotopamya’nın kadim topraklarında tanrıların gölgesinde büyüyen bir çocuğun hikayesi anlatılıyor. Avram, gerçekliği sorguluyor, çamurdan yapılan kutsalların arasında, yolunu arıyor. Avram’ın hikayesi aslında İbrahim’in hikayesi… İbrahim’in hikayesi dinlerin, nasıl doğduğunun hikayesi… İkinci, romanında hem sırlarla dolu bir macerayı anlatıyor hem de bu tarihi… Kendisini yazar değil “anlatıcı” olarak ifade ediyor ancak kaleme aldığı roman anlatıcılığın ötesine geçiyor.
/././
Güzel günler göremeyeceğiz çocuklar -Mine Söğüt-
Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?
Nazım Hikmet Nikbinlik şiirini 1930 yılında yazdı. Sol ideallerin, sanattan politikaya kendine geniş alanlar bulabildiği ve insanların gelecekle ilgili umut dolu hayalleri büyük bir güvenle devrimci bir inanca dönüştürdüğü bir çağda, bugünkü rezil dünyayı inşa eden o iki korkunç savaşın tam ortasında…
Şiirinde “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyordu şair. “Güneşli günler göreceğiz”
O zamanlar nikbinlik yani iyimserlik bir şairin kaleminde bedbinliğin yani kötümserliğin karşısına dimdik dikilebiliyordu. İnsanlar savaşların, açlığın, eşitsizliğin çok yakın bir zamanda biteceğine ve iyiliklerle dolu bir dünyaya doğacak çocukların nihayetinde “güzel günler” göreceğine gerçekten inanabiliyordu. O dize, o tek bir dize güzel günler görmeyi bir ideale dönüştüren ve umuda inançla sarılan insanların bu ülkedeki en güzel laik duasıydı.
O dizenin yazılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti.
Ve çocuklar bu ülkede güzel tek bir gün bile göremedi.
Çünkü umut gerçek hayatta şiirde durduğu gibi durmaz. Sadece hayal edilerek güzel günlere kavuşulmaz.
Siyasal ya da dinsel gelenekte geleceğe umutla bakmak bir kurtuluşu “beklemek” anlamına gelir. Yani durağan ve pasif bir haldir. Oysa kurtuluş denilen şey beklentiye değil eyleme bağlı bir olasılık hesabıdır.
Eylem yerine beklenti temelli bir umut üzerine inşaa edilen politik heyecanlar kalabalıkların bir lidere, bir partiye, bir devlete bel bağlamasına ve o insanların ya da kurumların birgün onları içinde bulundukları kabustan çekip çıkarma olasılığına sırt dayamasına yol açar.
Oysa meseleleri sırtlanmak yerine bir şeylere sırt dayamayı tercih eden kalabalıkları bekleyen mutlak son umut değil umut kaybıdır.
Adaleti, eşitliği, özgürlüğü bir liderin becerisine ya da beceriksizliğine, iyi ya da kötü niyetine, aklına ya da akılsızlığına emanet ederek sistemin çarklarına hiç çomak sokmadan, konforlu alanlarda sağ kalmaya çalışarak ve başlarına gelen her kötü şeyde köhne bir umut geleneğine sığınarak bekleşen bir halkın kaderini devrimci komünist şairler değil vahşi kapitalistler yazar.
Pasif bir beklentiyi umut olarak kodlayarak beklenti hımbıllığına kapılmak yerine kolektif bir ezber bozma enerjisi yaratmayı beceremeyen halklar kötü politikacıların birinin kucağından kalkar diğerinin kucağına konarlar.
Bunun değişmesi için insanın öncelikle bir umuda değil kendi aklına ve becerisine değer vermesi gerekir. Her gün on binlerce uçağı düşürmeden milyonlarca insanı gökyüzünde hızlıca oradan oraya taşımayı beceren incelikler ve marifetlerle dolu teknik bir sistemi kusursuza yakın bir şekilde işletebilen aklın, yeryüzünde insanları birbirine düşürmeden güvenli bir sosyal sistem kuramaması bir kader değil bilinçli bir tercihtir.
Güzel günler görmek için insanın önce başındaki zorlayıcı otoritelere olan yersiz güveninden vazgeçmesi akabinde de başında zorlayıcı otoriteler olmadan hayatta kalabileciğine olan güvenini hızlıca kazanması gerekir.
Umudu geleceğe havale etmek, bir kurtarıcı tarafından kurtarılmayı beklemek, ütopyalarla oyalanmak yerine bugün, şu an, hemen neler yapılabileceğine, otoritelerin sarsılmazlığının üstesinden nasıl gelinebileceğine, hızlı ve beklenmedik bir değişimin tüm planları nasıl alt üst edebileceğine odaklanan bir kalabalığın önünde hiçbir engel duramaz. Ama hesaplanamaz reflekslerle iktidarı şaşırtmayı göze alamayan bir muhalefet makus kaderinden kaçamaz. Çaresizlik öğretilen bir şeydir. İsteyen öğrenir, isteyen öğrenmez. Bir şeyleri değiştirmek için o yüzden önce isteklere bakmak gerekir.
Mesela gerçekleri görmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?
Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?
Gökyüzündeki o muazzam trafiği en az riskle idare edebilen akılla yeryüzündeki politik trafiği idare ederken ortalığı kan gölüne çeviren aklın aynı olmasından kuşku duyduğumuz anda olaylara bakış açımızın değişmesi nelere mal olacak bunu hesaplayacak mıyız, yoksa böyle şeylerle hiç uğraşmayacak mıyız?
Bu ve bunun gibi sorulara dürüstçe cevap vermediğimiz sürece güzel günler göremeyeceğiz çocuklar. Güneşli günler göremeyeceğiz. Motorları uçurumlara süreceğiz çocuklar. Karanlık uçurumlara… Ve umudu uzun süre külliyen gömeceğiz şairle aynı mezara.
/././
KKTC’de yeni nesil siyaset; Ankara’ya baş eğmeyen ama kavga da etmeyen -Barçın Yinanç-
KKTC’nin solda yer alan genç kuşak siyasetçileri, hem Ankara ile ilişkilerini hem çözüm sürecine dair tutumlarını geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında şekillendiriyor. Ankara’daki iktidarla her konuda mutabık olmasalar da Türkiye ile kavga etmeden ilişkileri yönetmeye önem verdikleri anlaşılıyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guiterres aralık ayında görev süresi dolmadan Kıbrıs sorununu çözmek için son bir girişimde bulunmak istiyor. Genel sekreterin özel temsilcisi Maria Holguin’in bu ay başında adada yaptığı temaslar sonrasında BM’nin kafasındaki planın kabaca bazı ayrıntıları Rum basını sayesinde ortalığa döküldü.
Kıbrıs’ta barış görüşmelerinin 2017’den sonra tekrar başlaması ihtimâlinin Türkiye’de kamuoyunu heyecanlandırmayacağının farkındayım.
Ada’nın kuzeyinde heyecan düşük
İlginç olan, diplomatik hareketlenmenin yıllardır izolasyon altında yaşayan, çözüme en fazla ihtiyaç duyan Kuzey Kıbrıs’ta da heyecan yaratmamış olması.
Daha da ilginci, genelde çözüm için barış görüşmelerinden yana olan merkez solda yer alan liderlerin de son derece temkinli bir duruş içinde olmaları.
KKTC’de yeni nesil siyasetçilerin, geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında; gerek Ankara gerekse uluslararası toplumla ilişkilerde diplomatik taktikleri elden bırakmadan akılcı ve pragmatik bir konumlanma içine girdiklerini söylemek mümkün.
Bu söylediğimin altını doldurmam gerek.
Önce, KKTC’nin görevinde 200 günü geride bırakan yeni cumhurbaşkanından başlayayım.
KKTC’nin galeyana gelmeyen genç lideri
Tufan Erhürman, lideri olduğu Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yanı sıra Toplumcu Demokrasi Partisi’nin (TDP) de desteğiyle, geçen ekimde 53 yaşında cumhurbaşkanı seçildi.
Çözüm konusunda Ankara ile farklı çizgide dursa da Türkiye ile kavga etmeyeceği mesajını inandırıcı şekilde vermesi, rakibine karşı seçimi açık ara kazanmasını sağladı.
Çözüm yanlısı-federasyoncu olarak bilinen muhalefetin ortak adayının karşısında iki devletli çözümü savunan, Ankara’nın “tam saha pres” desteklediği Ersin Tatar vardı.
Bir önceki seçimlerde, iki sol partinin desteklediği Mustafa Akıncı MİT tarafından tehdit edilmiş; Ankara’nın olağanüstü müdahaleleriyle Ersin Tatar üç buçuk puan farkla seçilmişti.
Bu ciddi travmanın gölgesinde yapılan seçimlerde, Erhürman’ın Ankara’yla “kavga etmeme stratejisi” cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturana kadar izlediği geçici bir taktik olabilirdi.
Bir Kıbrıslı meslektaşın ifadesiyle, “kendi yol arkadaşı Abdullah Gül’e bile aday olmaması için ağır baskı yapan; bahçesine neredeyse asker indiren bir liderliğin” aslında istese Erhürman’ı seçtirmeyebileceği elbet hatırda tutuluyordu.
Erhürman, seçim kampanyası sırasında Türkiye karşısında “ezik” kalmakla eleştirildi.
Ancak Erhürman’ın tutumunu belirleyen Ankara’daki koalisyonun gücünden çekinmesi değildi. Tersine, seçimlerden önce görüşme fırsatı bulduğum Erhürman’ı oldukça özgüvenli bulmuştum.
Erhürman’ın yakın çevresine göre Ankara da Tatar’ın kaybedeceğini anlamıştı. Tam saha pres yapmasının ardında Tatar’ın oy kaybını sınırlı tutma amacı vardı. Bir de sahaya inenlerin koalisyonun MHP kanadı olduğunun da altını çizenler var.
Ankara geçmişi olan, Siyasal Bilgiler mezunu Erhürman, seçim döneminde yakın çevresine de aktardığı gibi galeyana gelmemeye, kışkırtıcı tuzaklara düşmemeye dikkat etti.
Erhürman’ın Ankara siyaseti seçim taktiği değildi
Genç siyasetçinin Ankara’yla iyi geçinme yoluna gitmesinin bir seçim taktiği olmadığı, gerçekçiliğin dikte ettiği bir zorunluluk olduğuna inandığı, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonraki performansıyla da ortaya çıktı.
Seçimden sonra da Ankara’ya karşı dik durmamakla eleştirildi. Yine de çok dikkatli bir söylem kullandı. Örneğin, eski partisi CTP’nin kardeş partisi CHP’nin uğradığı baskılar konusunda sessiz kalmayı tercih etti.
Erhürman Ankara ile aynı sayfada olmadan, uluslararası toplum tarafından ciddiye alınmayacağını bildiği için Türkiye ile bir orta yol bulma yolunu seçti.
Erhürman elbette iki devletli çözümü savunmuyor. Ancak genelde adadaki sol partilere hâkim olan bir an önce masaya oturma naifliğinde de değil.
Görüşmelerin yeniden başlaması için hevesli görünmemesi, onu önceki sol kuşak liderlerden ayırıyor.
Maria Holguin’le temaslar konusunda temkinli bir dil kullandı. “Ne dışarı çok hevesliymişim gibi bir izlenim vermek isterim ne de içeride içini dolduramayacağım beklentilerin altına girerim,” dedi.
BM Genel Sekreteri'nin aralık ayında görev süresi dolmadan soruna çözüm bulunması gerektiği şeklinde bir baskı altında da hissetmiyor.
Yeni nesil siyasetçiler geçmişten ders çıkarmışlar
Geçmişte yaşananlardan ders aldığı için, yine aynı fasid daire içine girmek istemiyor.
“Görüşmelerin ucu açık olmasın; başarısızlıkla sonuçlanırsa, status quo’ya dönülmesin,” diyor. Masaya oturmadan şart koşuyor. Ama bence çok akıllıca bir taktikle, KKTC tarafını olumsuz göstermemesi için bunlara şart değil, metodoloji diyor.
Zira şart dediğiniz anda, Rum tarafına “biz masaya oturmaya hazırız; şart koşan, görüşmeleri aslında istemeyen Türk tarafı” şeklinde aleyhte propaganda yapma imkânı vermiş oluyorsunuz.
Bir yandan, sol partilerin geneldeki tavrının tersine masaya oturmak için çok istekliymiş görüntüsünü vermekten kaçınıyor. Ama diğer yandan sağ partilerin, “varsın uluslararası toplum masaya oturmamakla bizi suçlasın” şeklindeki diplomatik taktikten uzak, nobran vurdumduymazlığına da kapılmıyor.
Erhürman bu hafta içinde yaptığı açıklamada Genel Sekreter’in çabalarını desteklediklerini söyledikten sonra, “Bizi başa döndürecek bir sürece girmeyeceğimizi bütün taraflar biliyor. Sakiniz, soğukkanlıyız, sabırlıyız. 2004’te ve 2017’de büyük hayal kırıklıkları yaşadı bu halk. 2026’da yeni bir hayal kırıklığı yaşamasına asla izin vermeyiz. Ne umutsuzluk satacak ne de umut tacirliğine soyunacağız,” dedi.
Bu taktik ve “metodoloji” önerisiyle, bu aralar Batı’yla iyi geçinmeye çalışan Ankara’nın çizgisini kendisine doğru çekmiş görünüyor.
Ankara da Erhürman’a “boş” değil. Ankara’nın tutumlarını beğenmediği Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye sokmamak gibi son derece nahoş bir uygulaması var. Son dönemlerde bu listeyi küçülttüğü söyleniyor.
Erhürman uluslararası dengeler konusunda da hassas. Örnek vermek gerekirse; son dönemde KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci üye olması için yapılan ısrarlı girişimlerin Türkiye’ye Orta Asya devletleri nezdinde kaybettirdiği zeminin farkında.
Selefi Ersin Tatar’ın KKTC’nin ilişkilerinin derinleşmesi, doğrudan uçuşların başlamasına dönük sözlerinin, bu ülkeleri gereksiz yere gerdiği saptamasından yola çıkıp onları sakinleştirme yoluna gitti.
Orta Asya cumhuriyetleri ile toplantılarda, Kıbrıs Türkleri olarak beklentilerini gerçekçi bir zeminden belirlediklerini, BM ve AB’nin çeşitli kararlarının ekonomi, eğitim, kültürel alanlarda işbirliğine meşru zemin oluşturduğunu hatırlattı. Bir nevi onları rahatlatmaya çalıştı.
Başbakan adayı Sıla Usar İncirli
Tıpkı Erhürman gibi CTP’nin liderliğine seçilen ve bir sonraki başbakan gözüyle bakılan Sıla Usar İncirli ve ekibi de Kıbrıs sorununu uluslararası dengelerin perspektifinden okuyor. CTP gibi Toplumcu Demokrasi Partisi Genel Başkanı Zeki Çeler ve ekibi de Ankara’yla ilişkileri germeden, dikkatli yönetmekten yanalar.
Kıbrıs siyasetinin bu genç yüzleri ayrı bir yazıyı hak ediyor.
/././
Siyasetçi davranışları ve ülkemiz insanının mutsuzluğu -Ercan Uygur-
Türkiye’de iktidardaki siyasetçiler ve hatta genel olarak siyasetçiler, ülkenin ekonomik ve siyasi sorunlarının kaynağı durumundadırlar. Dolayısıyla aynı siyasetçiler ülkede önemli bir mutsuzluk kaynağı oluşturuyorlar.
1950 öncesi ana akım iktisatta iktidardaki siyasetçiler, tarafsız ve bilgili teknokratlar olarak varsayılırdı. 1949-1950’den başlayarak oluşan “Siyasi İktisat” yazınına göre ise, iktidarda olsun olmasın, her siyasetçinin kendi siyasi çıkarları, tercihleri vardır.
Bu tercihler, siyasetçinin en çok oy alabilmesına göre belirlenir. İktidardaki siyasetçi, toplumun refahını veya mutluluğunu yükseltebildiği ölçüde, oylarını yükseltebilir veya yüksek tutabilir. Bu durumda toplumun / ülkenin tercihi veya çıkarı ile siyasetçinin tercihi veya çıkarı uyum içindedir.
Ancak bazı durumlarda siyasetçi çıkarı ülke çıkarı ile ters düşebilir ve siyasetçi çıkarı öne geçebilir.
Aynı sonuçlar iktidarda olmayan siyasetçi için de geçerlidir. Muhalefetteki siyasetçi de toplumun refahını/mutluluğunu yükseltebileceğini söyler ve seçmenlerden oy ister. Akılcı (rasyonel) seçmenler böyle bir muhalif siyasetçiye inandığı ölçüde ona oy verirler. Muhalefetteki siyasetçinin de çıkarı ülke çıkarının önüne geçebilir.
Toplumun refahını arttırabilecek birçok ekonomik unsur veya hedef vardır. Bunlardan en çok bilinenleri yüksek büyüme ve yüksek istihdam sağlayan, düşük enflasyon ve istikrar içinde bir ekonomik işleyiştir. Siyasetçi, seçmeni bu hedeflerine inandırabilirse yüksek oy alabilir.
Diğerlerini biliyoruz, istikrarsızlık kavramı içinde neler yer alır? Hükümet bütçesi veya daha geniş olarak kamu kesimi bütçesi açıkları, özel kesim ve kamu kesimi dış açıkları, bu dış açıkları yansıtan cari açıklar vardır. Bu dengesizliklerle birlikte gelen iç ve dış borçlar vardır.
Dengesizlikler bir yandan borçlanma yaratırken, diğer yandan başta döviz kurları olmak üzere fiyatlarda da, gecikmeli de olsa, hızlı hareketler yaratır. Bu hareketleri gözleyen toplumda beklentiler de bozulur.
Siyasetçi ekonomide yüksek büyüme ve istihdam ile düşük enflasyon ve istikrarı sağlayamazsa, seçimlerde de oy kaybına uğramamak için ne yapar? Örneğin değişik yollarla enflasyonu düşük gösterebilir. Enflasyonu en çok etkilediğini düşündüğü döviz kurunu baskı altına alabilir.
Bunun yanında veya seçenek olarak, enflasyonun hızlı artmayacağını varsayarak, büyüme ve istihdamı seçim öncesi yükselten politikalar uygulayabilir. Bunun bir sonucu, gözlenen enflasyonun ve enflasyon beklentisinin açıklanan resmi enflasyondan sürekli olarak yüksek olmasıdır.
Türkiye’de tüketici enflasyon beklentisinin açıklanan resmi enflasyondan sürekli yüksek olmasının önemli nedeni yukarıda belirttiğimiz unsurlardır. Buna karşılık iktidardaki siyasetçiler ve ilgili kurumlar yüksek beklentilerin nedenlerini ortadan kaldırmak yerine bu beklentileri düşük gösterme yoluna girebilirler.
Kişilerin ve toplumların refahını genellikle düşük enflasyon, yüksek ve istikrar içinde büyüme ve istihdam gibi değişkenlerle yükseltiriz diyoruz. Peki, refahı daha geniş şekilde mutluluk olarak alırsak nasıl bir görüntü ortaya çıkar?
Yazıda bu sorudan yola çıkıyorum ve şu sonuca varıyorum: Anketler gösteriyor ki, Türkiye’de başta iktidardakiler olmak üzere siyasetçiler siyasi çıkarları uğruna ülkenin ekonomik ve siyasi sorunlarının ve birlikte gelen mutsuzlukların kaynağı olabiliyorlar. İşte toplumsal sorunlar ve işte Kılıçdaroğlu olayı.
Gallup anketleri ve mutluluk endeksleri
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Temmuz 2011’de “Mutluluk: Kalkınmanın Bütüncül Bir Tanımına Doğru” başlıklı bir karar ile mutluluk konusunu gündemine aldı. Bu kararla üye ülkelere vatandaşlarının mutluluğu için standart bir ölçüt oluşturmalarını ve aldıkları politika kararlarında bu ölçütü dikkate almalarını istedi.
Bu karar doğrultusunda ilk “Dünya Mutluluk Raporu” 1 Nisan 2012’de yayımlandı. 2016 yılından başlayarak bu raporlar her yıl Dünya Mutluluk Günü olarak ilan edilen 20 Mart’ta (veya bazen 19 Mart’ta) yayımlandı. Bu raporlardaki veriler ve elde edilen mutluluk endeksleri, önemli ölçüde Gallup kurumunun mutluluk konusunda tüm ülkelerde yaptığı anketlere dayanıyor.
Mutluluk endeksleri oluşturulurken; kişi başına Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH), sağlıklı yaşam beklentisi, hükümette-iş dünyasında yolsuzluk, kişinin yaşamı için seçim yapma özgürlüğü, sosyal destekler, eşitsizlik, gülme-eğlenme-yapılandan zevk alma gibi olumlu duygular, bağış yapma-cömertlik, gönüllü yardım gibi birçok konuda bilgiler derleniyor.
Bu raporların her birinde ülkelerin mutluluk endeksleri yanında bir tema üzerinde araştırmalar da yer alıyor. Örneğin, son 2026 raporunda “Sosyal Medyanın Mutluluk Üzerinde Etkisi” konusu işlendi. Bu çerçevede özellikle sosyal medya ve gençlerin mutluluğu ilişkisi ele alındı ve bulgu şuydu: Sosyal medyada harcanan zaman, gençlerin mutluluğunu ters yönde etkilemekte.
Bir ilginç bulgu da şudur: Sosyal medyada daha çok zaman geçiren gençlerin PISA gibi sınavlardaki başarısı daha düşüktür. Neden sosyal medyada çok zaman geçirdikleri sorulduğunda, gençler “çünkü arkadaşlarımızla böyle iletişim sağlıyor, zaman geçiriyoruz” yanıtını veriyorlar.
2026 Mutluluk Raporundan aldığım bazı bilgiler Tablo 1’de yer alıyor. Bu rapora göre Finlandiya son 9 yıldır olduğu gibi, mutluluk endeksi en yüksek ülkedir,1. sırada, Meksika 12., Türkiye ve Irak 94. ve 95., Zimbabwe 144., Afganistan ise 147. ve sonuncu sıradalar. Bu sıralama 2023, 2024 ve 2025 yılları mutluluk endeksleri ortalamasına göre yapılmıştır.

Türkiye’nin en yüksek sıralamaları “kişi başına GSYH” ve “sağlıklı yaşam”dan geliyor. Sıralamada en gerilerde olan iki mutluluk unsuru “Olumlu duygular” ve “Yaşam için seçim yapma özgürlüğü”dür. Bu konularda sıralamada en sonlardadır.
Türk vatandaşları ekonomik olarak rahat gibi görünseler de gergin bir sosyal yaşamları var ve yaşam biçimlerini seçme özgürlükleri yok. Bunlar en büyük mutsuzluk kaynaklarıdır.
Dünya Mutluluk Raporlarında yer alan mutluluk endeksleri hem gecikmeli yayımlanıyor hem de son üç yılın ortalaması olarak veriliyor. Bu nedenle daha güncel anketler yapıp yayımlayan ve daha çok ve farklı mutluluk unsurunu dikkate alan İPSOS anketlerine de baktım.
IPSOS anketleri ve 30 ülkede mutsuzluk oranları
İPSOS anketleri daha çok batı ülkelerini kapsıyor. 30 ülkede yapılan bu anketlerden Türkiye dahil 5 ülke için elde edilen mutsuz olanlar oranı 2013’den 2026’ya Tablo 2’de yer alıyor.
Mutluluk/mutsuzluk unsurları içinde; finansal durumum, zihinsel sağlığım-esenliğim, fiziksel sağlığım, yaşam koşullarım, sevmem-sevilmem, yaşamımı kontrol edebilmem, işim, ailem ve çocuklarım, dini inancım, ülkemin ekonomik durumu, ülkemin siyasi ve sosyal durumu gibi 17 unsur var.

2011’de yetişkin nüfus içinde mutsuzlar oranı Türkiye’de ve İsveç’te yüzde 13’tür ve 30 ülke içinde en düşük orandır. Türkiye mutlu ülke izlenimi veriyor. 2013’te Türkiye’nin mutsuzlar oranı yüzde 17 ile en düşüklerden birisidir. Diğeri de ABD’dir. Aynı yılda Arjantin ve Macaristan’ın mutsuzlar oranları en yüksektir.
2017’de mutsuzlar oranı Türkiye’de hızla yükseliyor. Bu sonuçta Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine geçiş en önemli nedenlerden biridir. Çünkü büyük bir yönetim belirsizliği yaşanmıştır. Bu oran, benzer siyasi nedenlerle ve enflasyonda yükselişle Arjantin’de de artıyor.
2018 ve 2019’da döviz kuru kaynaklı bir ekonomik bunalım Türkiye’de mutsuzlar oranını daha da yükseltiyor. Bunların üstüne 2021’de ünlü faiz indirme kararları ve yine bir döviz kuru sıçraması yaşıyoruz. Büyük bir ekonomik kargaşa ve belirsizlik oluşuyor. Bu yılda Türkiye’nin mutsuzlar oranı 30 ülke içinde yüzde 58 ile en yükseğe çıkıyor. Arjantin yüzde 52 ile ikinci sıradadır.
Türkiye’de mutsuzlar oranı yüksek kalmaya devam ediyor. IPSOS anketlerinde ekonomik ve siyasi durumun ve dini inançların mutsuzluk üzerindeki etkisini de soruluyor. Diğer ülkelerde mutsuzlukta kişisel nedenler öne çıkıyor, Türkiye’de ekonomik ve siyasi sorunlar mutsuzluk kaynağı oluyor.
Tablo 3’te 2026 yılı için IPSOS mutsuzluk sıralaması yer alıyor; Macaristan en mutsuz ülkedir, 30. sıradadır. Türkiye 28., ABD 21., İsveç 16. sıradadır. Mutsuzluk üzerindeki en büyük etkiyi Türkiye’de yüzde 60 ile kişisel finansman sorunları yapıyor. Bu etki, yüzde 62 ile en çok ABD’de olmak üzere diğer ülkelerde de yüksektir.

Dini inancın mutsuzluk ve mutluluk üzerinde etkisi tüm ülkelerde çok düşüktür. Örneğin, Türkiye’de dini inancın mutsuzluk üzerindeki etkisi yüzde 4, mutluluk üzerindeki etkisi yüzde 8’dir.
Gelelim en önemli konuya. İktidarların yarattığı veya çözemediği ekonomik sorunlar yüzde 37 ile Türkiye’nin en önemli ikinci mutsuzluk kaynağıdır. Siyasetçilerin çıkarları için giriştikleri siyasi oyunlar da ülkede yüzde 27 ile üçüncü en büyük mutsuzluk kaynağıdır. Diğer ülkelerde bu sorunların mutsuzluk üzerindeki etkisi çok daha düşüktür.
Şu sonuca varabiliriz: Türkiye’de başta iktidardakiler olmak üzere siyasetçiler ülkede ekonomik ve siyasi sorunlar yaratarak veya bu sorunları çözemeyerek mutsuzluk kaynağı durumundadırlar.
Örneğin, Kılıçdaroğlu sorununu yaratan iktidardaki Erdoğan ve Bahçeli ve muhalif gibi görünen Kılıçdaroğlu, siyasi çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Halbuki Türkiye bu kaosla ekonomik, siyasi ve sosyal bedeller ödüyor; vatandaşlar büyük mutsuzluk yaşıyor.
Anketlere göre Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Erdoğan Türkiye için mutsuzluk kaynağı olarak görülüyorlar.
/././
Wall Street ilk kez yapay zekâ harcamalarını sorgulamaya başladı: Yapay zekâ balonu patlıyor mu?-Füsun Sarp Nebil-
Uzmanlar yaşananları "YZ balonu patlıyor" olarak değil, "YZ ekonomisinin ilk gerçek muhasebesi başlıyor" olarak tanımlıyor. 2023'te soru "Yapay zekâ mümkün mü?" idi. 2026'da soru "Yapay zekâ ne zaman kâra geçecek?" oldu.
Yapay zekâ yarışı ilk ciddi ekonomik sınavıyla yüzleşiyor. ABD borsalarında yaşanan son sert satış dalgaları yarı iletken (çip) ve veri merkezi şirketlerini vururken, yatırımcılar artık "YZ teknolojik olarak çalışıyor mu?" değil, "YZ ekonomik olarak işe yarıyor mu?" diye soruyor.
Piyasalarda ne oldu?
Nasdaq yüzde 2'nin üzerinde gerilerken, yarı iletken şirketlerini izleyen Philadelphia Semiconductor Endeksi (SOX) yaklaşık yüzde 8 düştü. Kayıplar sektörün tamamına yayıldı: Micron yüzde 13, Marvell yüzde 9, Qualcomm yüzde 8 değer kaybetti. Yapay zekâ altyapısının simge ismi Nvidia ise yüzde 4'ün üzerinde gerileyerek piyasa değerinde yüz milyarlarca dolarlık erime yaşadı.
Sadece yapay zekâ şirketleri değil, bağlı teknoloji şirketleri de düşüyor
Satış dalgası doğrudan yapay zekâ işinde olmayan şirketlere de sıçradı. Kısa süre önce halka açılan SpaceX hisseleri sert baskı altında kalarak bir ara halka arz fiyatının altına geriledi. Oracle, elektrik şirketleri ve fiber altyapı oyuncuları da aynı baskıdan payını aldı. Çünkü piyasa şu anda sadece yapay zeka şirketlerini fiyatlamıyor.
Örneğin SpaceX konusuna bakalım; son 2 yılda oluşan hikâye yapay zeka büyüyecek, daha fazla veri merkezi kurulacak, daha fazla elektrik tüketilecek, daha fazla çip satılacak, daha fazla ağ ekipmanı alınacak, daha fazla fiber döşenecek ve daha fazla uydu kapasitesi gerekecek şeklindeydi. Dolayısıyla yapay zeka teması, teknoloji sektörünün çok geniş bir bölümünü yukarı taşıdı. Şimdi onları tersine geri taşımaya başladı.
Mesela Oracle neden etkilendi diye sorarsak, Oracle'ın son iki yıldaki yükselişinin önemli nedeni, OpenAI, xAI ve yapay zeka veri merkezleri oldu. Oracle klasik veritabanı şirketi olmaktan çıkıp yapay zeka altyapı sağlayıcısına dönüştü. Dolayısıyla yapay zela veri merkezi yatırımları yavaşlarsa Oracle'ın büyüme hikâyesi de zayıflıyor.
Hatta Amerikalı elektrik şirketleri bile etkileniyor. Çünkü yapay zeka veri merkezleri çok elektrik tüketecek mantığı ile yükseldiler. Şimdi yatırımcılar veri merkezi talebinin abartılmış olabileceğini düşünürse ABD'de bu hisseler de baskı görüyor.
Yani Wall Street'in "Second-order effect" dediği etki ortaya çıkıyor. OpenAI büyürse, Nvidia GPU satar, Micron bellek satar, Broadcom ağ çipi satar, Vertiv soğutma sistemi satar, Oracle veri merkezi kurar, SpaceX Starlink kapasitesi satar diyerek sepetin hepsi birlikte büyüyorsa, şimdi tersine dönüyor. Satış kararı geldiğinde fonlar yalnızca Nvidia'yı değil, sepetteki her şeyi birden satıyor.
Son iki yılda fon yöneticileri teknoloji hisselerini "AI Trade" başlığı ile tek bir tema altında toplamaya başladı. Bu sepette, Nvidia, AMD, Broadcom, Micron, Oracle, Arista, Vertiv, SpaceX ve bazı enerji şirketleri birlikte yer alıyor. Fonlar satışa geçtiğinde, "Sadece Nvidia'yı satayım" demezler. Bütün AI sepetini satarlar. Bu yüzden bazen yapay zeka ile doğrudan ilgisi zayıf görünen şirketler bile düşer.
Asıl mesele: Yatırımın geri dönüşü
Teknolojik tartışma büyük ölçüde kapandı. OpenAI, Google Gemini, Claude, Copilot gibi ürünler artık deneysel olmaktan çıktı, şirketler, devletler ve geliştiriciler bunları aktif olarak kullanıyor. "Yapay zekâ çalışıyor mu?" sorusu artık gündemde değil.
Gündemdeki soru şu: "Tamam, çalışıyor; ama ne kadar sürede ekonomik değere dönüşecek?"
2023–2025 arasında OpenAI, Microsoft, Google, Meta ve Amazon başta olmak üzere teknoloji devleri veri merkezleri, çipler ve enerji altyapısına yüz milyarlarca dolar yatırdı. Morgan Stanley'nin tahminlerine göre yalnızca 2025–2028 döneminde küresel veri merkezi yatırımları 3 trilyon dolara ulaşabilir. Yatırımcıların bugün sorduğu soru basit: bu harcamalar gerçekten gelir yaratacak mı?
Bir şirket 50 milyar dolar veri merkezi yatırımı yaptıysa, 10 milyar dolar Nvidia GPU'su satın aldıysa, yatırımcı artık net bir cevap arıyor: "Bu bana hangi sürede ve ne kadar gelir getirecek?" Cevap net olmadıkça, o şirketin hisse fiyatları düşmeye devam ediyor.
Yüksek faizin eklediği baskı
Durumu daha da karmaşıklaştıran bir etken de faizler. ABD Merkez Bankası'nın beklenenden daha sıkı para politikası sürdürebileceği beklentisi, zaten yüksek değerlemelerle işlem gören teknoloji hisseleri üzerinde ek baskı yarattı. Yapay zekâ yatırımlarının büyük bölümü uzun vadeli projelere dayandığından, yüksek faiz bu projelerin finansman maliyetini doğrudan yukarı çekiyor. SpaceX'in yeni borçlanma planları haberleri yatırımcıların risk iştahını daha da kırdı.
Balon patlaması mı, muhasebe mi?
Bazı analistler mevcut tabloyu 2000 yılındaki dot-com balonuyla kıyaslıyor. Ancak karşı görüş de güçlü: dünün internet şirketleri — Nvidia, Microsoft, Alphabet, Amazon — gerçek gelir ve kârlılık üretiyor.
Tarihsel benzetme nüanslı bir ders veriyor. 1998–2000 arasında da kimse internetin önemini tartışmıyordu; internet gerçekten dünyayı değiştiriyordu. Yatırımcıların hatası "İnternet dünyayı değiştirecekse, internete dair her şirket çok değerli olmalı" düşüncesiydi. Sonuçta Amazon hayatta kaldı, Google doğdu — ama binlerce şirket battı. Patlayan balon internetin kendisi değil, değerlemelerdi.
Yapay zekâ için aynı risk konuşuluyor. Teknolojinin dönüştürücü olması, mevcut veri merkezi kapasitesinin, çip siparişlerinin ve şirket değerlemelerinin tam doğru olduğu anlamına gelmiyor. Son günlerde Nvidia, Micron, Broadcom, Marvell, Oracle ve hatta SpaceX etrafındaki satışların ortak noktası bu. Piyasalar ilk kez AI'ın teknik potansiyelinden çok ekonomik verimliliğini sorgulamaya başladı. Bu da yapay zeka çağıının ikinci evresine girildiğini gösteriyor.
Uzmanlar yaşananları "YZ balonu patlıyor" olarak değil, "YZ ekonomisinin ilk gerçek muhasebesi başlıyor" olarak tanımlıyor. 2023'te soru "Yapay zekâ mümkün mü?" idi. 2026'da soru "Yapay zekâ ne zaman kâra geçecek?" oldu.
Bu sorunun cevabını önümüzdeki birkaç çeyrekte açıklanacak finansal sonuçlar verecek. Wall Street'teki son satışlar, teknoloji devriminin değil, yatırımcı sabrının test edilmeye başlandığını gösteriyor. Dolayısıyla son satış dalgası önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Wall Street'teki son hareketler, yapay zekâ ekonomisinin artık yalnızca teknoloji değil, finans dünyasının da en kritik sınavlarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Belki de asıl soru yapay zekâ balonunun patlayıp patlamayacağı değil. Asıl soru, bugün veri merkezlerine, çiplere ve enerji altyapısına yatırılan trilyonlarca doların gelecekte gerçekten ekonomik değer üretip üretemeyeceği. Önümüzdeki birkaç çeyrek boyunca açıklanacak finansal sonuçlar, bu sorunun cevabını belirleyecek.
/././
Mali tatil 1 Temmuz Çarşamba günü başlıyor…-Murat Batı-
Mahkeme kararı veya Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine ya da Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre yapılan aramalı incelemeler hariç olmak üzere, mali tatil süresince inceleme amacıyla defter ve belgelerin ibrazı istenemez ve mükellefin işyerinde incelemeye başlanamaz.
Vergi idaresi, mükelleflerin ve vergi sorumlularının yükümlülüklerini belirlenen süreler içinde yerine getirmelerini bekler. Bu süreler kimi zaman kanunla, kimi zaman da idari düzenlemelerle belirlenir. Beyanname verme, vergi ödeme ve başvuru süreleri bunların en bilinen örnekleridir.
Ancak bazı durumlarda bu süreler uzayabilmekte hatta işlememektedir. Mükellefler lehine sonuç doğuran bu uygulamalardan biri de mali tatildir.
5604 sayılı Malî Tatil İhdas Edilmesi Hakkında Kanun (MTİEHK), kamuoyunda çoğu zaman vergiyle ilgili işlerin durduğu bir “dinlenme dönemi” olarak algılansa da gerçekte durum bundan farklıdır. Mali tatil süresince vergi sistemi işlemeye devam eder; ancak bazı vergisel yükümlülüklere ve hak arama yollarına ilişkin süreler durur ya da uzar.
Kural olarak mali tatil her yıl 1 Temmuz'da başlar ve 20 Temmuz'da sona erer. Bununla birlikte 5604 sayılı Kanun’un 1’inci maddesine göre, haziran ayının son gününün resmî tatile rastlaması halinde mali tatil, temmuz ayının ilk iş gününü izleyen günden itibaren başlar.
Bu yıl haziran ayının son günü olan 30 Haziran salı gününe denk geldiğinden mali tatil 1 Temmuz Çarşamba günü başlayacak ve 20 Temmuz Pazartesi günü sona erecektir.
Mali tatil yalnızca beyan ve ödeme sürelerini etkilemez. Uzlaşma başvuruları, vergi mahkemelerinde dava açma süreleri ve bazı bilgi verme yükümlülükleri bakımından da önemli sonuçlar doğurur.
Bu nedenle mali tatilin hangi süreleri uzattığının ve hangi sürelerin bu dönemde işlemediğinin bilinmesinde fayda vardır.
Mali tatil nedeniyle aşağıda yazılı süreler uzar
5604 sayılı Malî Tatil İhdas Edilmesi Hakkında Kanun'un 1'inci maddesinin ikinci fıkrasına göre, son günü mali tatile rastlayan bazı süreler, mali tatilin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.
Bu kapsamda;
* Beyana dayalı tarhiyatta kanuni süresinde verilmesi gereken beyannamelerin verilme süreleri,
* İkmalen, re'sen veya idarece yapılan tarhiyatlarda vadesi mali tatile rastlayan vergi, resim ve harçlar ile vergi cezaları ve gecikme faizlerinin ödeme süreleri,
* Uzlaşma talebi veya cezada indirim hükümlerinden yararlanmak amacıyla yapılacak başvurulara ilişkin süreler,
* Devamlı bilgi verme hükümleri kapsamında verilmesi gereken bilgilere ilişkin süreler, mali tatil nedeniyle uzayan süreler arasında yer almaktadır.
Buna göre, yukarıdaki işlemlere ilişkin sürenin son günü 2026 yılında 1-20 Temmuz tarihleri arasına rastlıyorsa, ilgili süre 27 Temmuz 2026 tarihine kadar uzamış sayılacaktır. Bununla birlikte mükelleflerin mali tatilin sona ermesini beklemeleri zorunlu değildir. Dileyen mükellefler beyannamelerini mali tatil süresinde verebilir, vergi borçlarını da süresinden önce ödeyebilirler.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu sürelerin uzaması için sürenin son gününün mali tatil dönemine rastlaması gerekir.
Örneğin, 10 Haziran 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı uzlaşma başvurusunda bulunmak isteyen kişinin, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde başvuru yapması gerekir. Bu durumda başvuru süresinin son günü 10 Temmuz 2026 tarihine denk gelmektedir. Son gün mali tatil içinde kaldığından, uzlaşma başvurusu için son tarih 27 Temmuz 2026 olacaktır.
Buna karşılık aynı ihbarname 30 Haziran 2026 tarihinde tebliğ edilmiş olsaydı, uzlaşma başvurusunun son günü 30 Temmuz 2026 tarihine denk gelecekti. Bu tarih mali tatil süresi içinde yer almadığından başvuru süresi uzamayacak ve başvurunun en geç 30 Temmuz 2026 tarihinde yapılması gerekecekti.
21 ilã 25 Temmuz’da biten sürelere ilişkin
5604 sayılı Kanun'un 1'inci maddesinin altıncı fıkrasına göre, mali tatilin sona erdiği günü izleyen beş gün içinde sona eren kanuni ve idari süreler, mali tatilin son gününü izleyen tarihten itibaren beşinci günün mesai saati bitiminde sona ermiş sayılır.
Buna göre, 2026 yılında son günü 21-25 Temmuz tarihleri arasına rastlayan kanuni ve idari süreler, 25 Temmuz 2026 günü mesai saati sonuna kadar uzamış olacaktır.
Örneğin, 23 Haziran 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine ilişkin uzlaşma başvurusunda bulunmak isteyen kişinin normal koşullarda en geç 23 Temmuz 2026 tarihinde başvuru yapması gerekir. Ancak başvuru süresinin son günü mali tatilin bitimini izleyen beş günlük süre içerisinde kaldığından, başvuru süresi 25 Temmuz 2026 tarihine kadar uzayacaktır.
Dolayısıyla mükellef ister 23 Temmuz'da isterse 25 Temmuz günü mesai saati sonuna kadar başvurusunu yapabilecektir.
Beyanname verme süresi mali tatil nedeniyle uzamış olan vergilerde ödeme süresi
Mali tatil yalnızca beyanname verme süresini değil, bu beyanname üzerine tahakkuk eden verginin ödeme süresini de etkileyebilmektedir. Nitekim 5604 sayılı Kanun'un 1'inci maddesinin sekizinci fıkrasına göre, beyana dayanan ve beyanname verme süresi mali tatil nedeniyle uzayan vergilerde ödeme süresi de uzayan beyanname verme süresinin son gününü izleyen günün mesai saati bitimine kadar uzamış sayılır. Ancak bu uzamanın aynı ay içerisinde kalması gerekmektedir.
Örneğin, normal şartlarda 20 Temmuz 2026 tarihinde verilmesi gereken ve mali tatil kapsamında bulunan bir beyannamenin verilme süresi mali tatil nedeniyle 27 Temmuz 2026 tarihine uzamışsa, bu beyanname üzerine tahakkuk eden verginin ödeme süresi de 28 Temmuz 2026 günü mesai saati sonuna kadar uzayacaktır.
Mali tatil nedeniyle işlemeyen süreler
5604 sayılı Kanun'un 1'inci maddesinin üçüncü fıkrasında, mali tatil nedeniyle işlemeyen süreler düzenlenmiştir. Burada sürelerin uzamasından değil, belirli sürelerin mali tatil boyunca işlememesinden söz edilmektedir. Bu nedenle aşağıda belirtilen işlemlerde sürenin son gününün mali tatile rastlaması şart değildir.
Sürenin herhangi bir kısmının mali tatile denk gelmesi halinde, mali tatile isabet eden günler hesaba katılmaz ve süre mali tatilin sona ermesinden sonra kaldığı yerden işlemeye devam eder.
Bu kapsamda;
* Muhasebe kayıt süreleri,
* Vergi Usul Kanunu'nun 153 ila 170'inci maddeleri arasında düzenlenen bildirme süreleri,
* Vergiyle ilgili işlemlere ilişkin dava açma süreleri, mali tatil süresince işlemez.
Örneğin, 9 Haziran 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı vergi mahkemesinde dava açma süresi, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 30 gündür. Bu durumda dava açma süresinin son günü 9 Temmuz 2026 tarihine denk gelmektedir. Ancak 1-9 Temmuz tarihleri arasındaki dokuz günlük süre mali tatile rastladığından işlemez. Bu nedenle dava açma süresi, mali tatilin sona erdiği 20 Temmuz tarihini izleyen dokuzuncu günün sonuna kadar uzar ve son gün 29 Temmuz 2026 olur.
Üstelik bu tarih adli tatil dönemine rastladığından, dava açma süresi bu kez adli tatil hükümleri nedeniyle 7 Eylül 2026 tarihine kadar uzayacaktır.
Ancak burada önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. Mali tatil nedeniyle işlemeyen süreler, vergi mahkemelerinde dava açma sürelerini kapsamakta; istinaf ve temyiz başvuru sürelerini kapsamamaktadır.
Nitekim Danıştay 7. Dairesinin 10.12.2020 tarih ve E.2020/3698, K.2020/5076 sayılı kararında, mali tatil süresince temyiz başvuru süresinin işlemeye devam edeceği, kanun hükmünün temyiz sürelerini kapsamadığı belirtilmiştir.
Bu nedenle istinaf ve temyiz başvuru süreleri bakımından mali tatile dayanılarak ek süre hesaplanmamalıdır.
Tüm vergilere mali tatil uygulanır mı?
Mali tatil her vergi türü bakımından uygulanmaz. 5604 sayılı Kanun kapsamında bazı vergiler ve kamu alacakları bu düzenlemenin dışında bırakılmıştır.
Bu kapsamda; özel tüketim vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi, özel iletişim vergisi, şans oyunları vergisi ile gümrük idareleri, il özel idareleri ve belediyeler tarafından tarh ve/veya tahsil edilen vergi, resim ve harçlar bakımından mali tatil hükümleri uygulanmamaktadır.
Mali tatil süresince inceleme olabilir mi?
Mahkeme kararı veya Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine ya da Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre yapılan aramalı incelemeler hariç olmak üzere, mali tatil süresince inceleme amacıyla defter ve belgelerin ibrazı istenemez ve mükellefin işyerinde incelemeye başlanamaz (MTİEHK m.1/4).
Ancak bu düzenleme, Vergi Usul Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonrasında tartışmalı hale gelmiştir. 7338 sayılı Kanun ile değiştirilen VUK m.139 hükmü uyarınca vergi incelemesinin esas olarak dairede yapılması esası benimsenmiştir. Bu nedenle, “mükellefin işyerinde incelemeye başlanamaz” şeklindeki ifade uygulama bakımından eski anlamını büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir.
Bu çerçevede, mali tatilde inceleme yasağının kapsamı, mevcut yasal çerçeve dikkate alındığında daralmış bir alan olarak değerlendirilmektedir.
/././
“Müjde Kuşu”: Siluetler üzerinden bizlerle Silivri arasında uçuyor -Yalçın Doğan-
Nefes almanın zorlaştığı bu ülkede “Müjde Kuşu” herkese kendi dünyasında Silivri’yi yaşatıyor. İlerde sizler de, çocuklarınıza, torunlarınıza “ben Silivri’ye gitmedim ama, Silivri’yi yaşadım” diye anlatabilmeniz için!.. Çünkü, İBB Dizisi gibi davalar zinciri yüz yılda bir kez yaşanıyor.
“İstanbul müstesna bir şehirdir ama, biz bu şehrin kıymetini bilemedik, biz İstanbul’a ihanet ettik, hâlâ da ediyoruz, bundan ben de sorumluyum”.
Bu cümleler Tayyip Erdoğan’a ait. Ekim 2017’de bir üniversitedeki konuşması. O konuşma birkaç gün önce Silivri’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi yargılamalarında mahkeme heyetine yeniden hatırlatılıyor. Hatta, kanıt olarak sunuluyor.
Silivri yargılamalarında her savunma tarihten bir kesit, sağlam gerekçeler, çöken iddialar, ailevi dramlar, insanlık adına ne varsa!..
Hukuk hariç!..
Ramazan Gülten
İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanı, şehir plancısı Ramazan Gülten geçen hafta o sağlam savunmalardan birine örnek, duruşmada slaytlarla İstanbul siluetlerini gösteriyor: “Şu gördüğünüz Zeytinburnu ve Ataköy’deki siluetler. Sultanahmet ve Ayasofya’nın minareleri arasında görünen, yüksek yapılara sınırlama getirilmesi tartışmalarına yol açan proje. Milletvekilleri, o zaman Başbakan, Erdoğan’a binadan yakınıyor, Erdoğan ‘sahibiyle konuştum, tıraşlamıyor, kırıldım, konuşmuyorum’ diyor. Milletvekilleri, biz sizin izniniz olduğunu düşündük, diyorlar. Sonraki süreçte, Erdoğan’ın ‘biz İstanbul’a öyle ihanet ettik ki’ açıklaması geliyor”.
Zeytinburnu’nda 151 bin metrekare inşaat alanı, en yükseği 132 metre, üç adet kule!..
Dokuz yıl geride kalıyor, “küsmekle” ülke mi yönetilir?.. O ve diğerleri, siluet bütün çirkinliği ile ortada.
Üsküdar saldırısı
Ramazan Gülten İstanbul’un siluetini korumak isterken, üç yıl önce Üsküdar’da saldırıya uğruyor.
O tarihte Üsküdar sahilinde kaçak kafeler var, imara aykırı, silueti bozuyor. İBB’nin kararıyla, Gülten ve beraberindekiler kafeleri yıkmak için Üsküdar’a gittiklerinde bir grup onlara saldırıyor. Gülten’in burun kemiği kırılıyor.
O serseriler yakalanıyor, dava açılıyor. Gülten Silivri’de:
“O davada yedinci duruşma yapıldı. Ben tutukluyum, saldıranlar serbest, kamu arazisi üzerinde ticaret yapmaya devam ediyorlar. Her şey ortada, kamera görüntüleri var ama, duruşma 15 Aralık’a ertelendi”.
Dava üç yıldır bitmek bilmiyor.
Gülten Silivri’de savunmasını o çok tartışılan siluetler üzerinde topluyor.
Arabayı sattı
Erdoğan “İstanbul’a ihanet ettik” diyor, İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Ramazan Gülten de, “o ihaneti” engellemek için elindeki yetkiler ve yasalarla, silueti korumaya çalışıyor.
Erdoğan’ın sözü bir kanıt, bir gerekçe!..
Mahkeme şimdi nasıl karar verebilir?.. Erdoğan’la ters düşmek var işin içinde!.. Yargıçlar için zor bir durum.
Gülten hakkında ayrıca “dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırmak” gibi iddialar var. İddianame orada da çöküyor. Gülten: “Yirmi yıllık meslek hayatımda Maltepe’de krediyle edindiğim bir evim ve bir aracım var. Borç ve krediyi ödemek için tutuklandıktan sonra evimi satışa çıkarmak zorunda kaldım.Ancak, hakkımda çıkan karalamalar nedeniyle alıcılar vazgeçti. Evi satamadım, aracımı sattım. Tüm mal varlığım bundan ibarettir. Evimizde yapılan aramada yalnızca bir çeyrek altın ve yüz dolar bulunmuş, evi arayan polisler bunu tutanağa geçirmemiş”.
Bu savunmadan sonra...
Dolandırıcılıkla elde edilen paralarla ilgili savcılık kanıt göstermeli.
İki masal kitabı
2025 Nisan sonunda Ramazan Gülten gözaltına alındığında eşi altı aylık hamile. Kızı Maya bugün on bir aylık. Babası kızının doğumunu avukatından öğreniyor.
Gülten hapiste iki tane masal kitabı yazıyor. İlk kitabı “Müjde Kuşu”.
“Kapalı Kapılar Ülkesi”nden yola çıkan kuş kızının doğumunu müjdelemek için yaptığı yolculuğu anlatıyor.
Henüz yayınlanmayan ikinci kitap ise, kızının “Sık Ağaçlar Ülkesi”inden “Kapalı Kapılar Ülkesi’ne yolculuğunu, babasını ilk ziyaretini anlatıyor. Gülten: “Bu iki kitap bir babanın özlemi, bir annenin fedakarlığı ve bir ailenin birbirine tutunma çabasıdır. Biz birlikte yaşayamadığımız anlar unutulmasın diye, masallara dönüştürme zorunda kaldık”.
Kitap çok satıyor
Kapıların kilitli olduğu “Kapalı Kapılar Ülkesi”nde ailesine kavuşmak isteyen bir insan yaşıyor ancak, oradan ayrılmak o kadar kolay değil.
Onun avlusunu ziyaret eden yavru serçe sevgisini, umudunu, özlemini ailesine götürmek için küçük kanatlarını açıyor, büyük bir maceraya atılıyor.
“Müjde Kuşu” ilk gün iki bin tane satıyor. Şu anda herkes birbirine “sen aldın mı” diye soruyor.
Nefes almanın zorlaştığı bu ülkede “Müjde Kuşu” herkese kendi dünyasında Silivri’yi yaşatıyor.
İlerde sizler de, çocuklarınıza, torunlarınıza “ben Silivri’ye gitmedim ama, Silivri’yi yaşadım” diye anlatabilmeniz için!..
Çünkü, İBB Dizisi gibi davalar zinciri yüz yılda bir kez yaşanıyor.
/././
Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? (IV) (Dördüncü nesil kriz modelleri)-Binhan Elif Yılmaz-
Krizler, finansal sistemin evrimiyle birlikte sürekli mutasyona uğruyor. Küresel ekonomi dijitalleştikçe, kripto varlıklar, algoritmik işlemler ve sınır ötesi sermaye hareketleri hızlandıkça, gelecekte "Beşinci Nesil Kriz Modelleri" de konuşulmaya başlanabilir, şaşırmamak gerek.
2008 Küresel Krizi ve sonrasındaki gelişmeler, önceki yazılarımda ele aldığım kriz modellerinin sınırlarını zorladığından iktisatçılar da boş durmadı ve yeni modeller geliştirdi.
Üçüncü neslin bir adım ötesi olarak gelişen dördüncü nesil kriz modelinin odağında gevşek para politikası, asimetrik bilgi, denetim dışı kalan karmaşık finansal mekanizmalar, balonlar ve küresel likidite akışları yer alıyor. Ayrıca kriz kapitalizmin anavatanında bir gelişmiş ülkede patlak veriyor.
Dördüncü nesil kriz modelleri
Dördüncü nesil kriz modeline örnek olarak gösterilen 2008 Küresel krizi, kapitalizmi ve finansal sermayeyi uzun yıllar sorgulattı.
Şöyle ki, kapitalist sistemde sermayenin amacı üretimden çok “kârlılığa” odaklanırken kârın kaynağı da önemini yitiriyor. Kapitalizmin içinde bulunduğu kârlılık krizi ile birlikte sermaye birikimi sürecinin finansallaşmasının giderek yaygınlaşması ön plana çıkıyor.
O nedenle kapitalist sistem günümüzde sermaye birikimini reel sermaye üzerinden değil, finansal sermaye üzerinden devam ettiriyor. Finansal sermaye ise yeni kârlılık alanları bulmak üzere reel sermayeden daha hareketli ve hızlı.
Ancak finansallaşmayla beraber iktisadi temellerden kopuk balonlar kısa vadeli rantlara yönelince istikrarsız ve kırılgan bir yapı ortaya çıkarıyor.
Piyasada alınıp-satılan menkul değerlerin fiyatları bu varlıkların gerçek değerini yansıtmazsa, varlığın fiyatı, varlığın gerçekte olması gereken değerinden saparak ekonomik temellerle açıklanamayacak derecede yükselirse balonlar oluşur. Bu modelde asimetrik bilgi ve ondan türeyen ahlaki tehlike ile ters seçim olguları piyasada fiyatlara yönelik bilgilere güven duyulmasını önler. Ardından bir şekilde çöküş gelir.
2008 Küresel Krizi
Ekonomik ve mali krizlerin yalnızca gelişmekte olan ülkelere özgü olduğu genellemesi, 2007 yılından itibaren başlayan ve etkileri uzun yıllar devam eden 2008 Küresel kriziyle birlikte geçerliliğini yitirmişti. Çünkü bu defa kriz, gelişmiş bir ülke olan ABD’de baş göstermişti.
Küresel krize giden süreçte düşük faiz ortamı vardı. Hatta böyle bir gevşek para politikası yaklaşık yirmi yıl önce başlamıştı. Gevşek para politikasını hem 2001 dot-com krizinin hem de 11 Eylül saldırılarının ekonomiyi resesyona sürüklememesi gerekçesiyle savunan da eski Fed Başkanı Alan Greenspan’den başkası değildi.
(Ben bu satırları kaleme alırken A. Greenspan finans tarihine yön vermiş yaşayan bir efsaneydi. Ancak kaderin garip bir cilvesidir ki, yazı yayınlanana kadar, eski Fed Başkanı 22 Haziran 2026'da 100 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
Greenspan’i 2008 küresel krizine giden süreçte uzun süre düşük faiz politikası uygulamış bir başkan, yani o meşhur "gevşek para politikasının mimarı" olarak tarih zaten çoktan yazmıştı. Şimdi ise...R.İ.P.)
Küresel krizden önce düşük faiz oranları aşırı iyimserliğe ve risk alma eğilimine yol açmış ve piyasa disiplini, finansal düzenleme, makroekonomik politikalar ve küresel gözetim alanlarında çeşitli aksamalar ortaya çıkmıştı.
Küresel krizin temel nedeninin ABD’de konut piyasasında ortaya çıkan spekülatif balon olduğu, popüler kanaattir. Ancak bu devasa kriz süreci, o kadar basit değil.
Düşük faiz politikası ortamında kredi piyasasında hareketliliğin başladığı, uzun vadeli konut finansman sisteminde düşük ancak değişken faizli mortgage kredilerinin hacmini ve konut talebini arttırdığı, doğrudur.
Ancak ayrıca hükümetin popülist politikalarla konut sahipliğini teşvik etmesiyle ipotekli konut kredisine olan talep yoğunlaşmıştı. Üstelik Fannie Mae ile Freddie Mac gibi kamu destekli kurumların üzerinden yüksek riskli ve düşük gelirlilere denetimsizce eşikaltı krediler açtırması, konut piyasasında bir fiyat balonuna yol açmıştı. İzleyen aylarda Fed'in enflasyonist kaygılarla faizleri arttırmasıyla konut kredileri geri ödenememeye başlamış, milyonlarca kişinin konutlarına bankalar tarafından el konulmuş ve bu şekilde oluşan konut arzı fazlası konut fiyatlarını düşürmüştü. Artık konut balonu patlamıştı. Geri dönmeyen krediler nedeniyle finansal kurumlar kredi arzını daraltmaya başlayınca konut fiyatları daha da gerilemişti.
Küresel krize zemin hazırlayan nedenler sadece kamu sektörü kaynaklı değildi. Özel sektör de finansal mühendislikle likit olmayan konut, araç ve kredi kartı borçlarını menkul kıymetleştirerek (CDO ve CDS gibi karmaşık türev ve sentetik ürünlere dönüştürerek), riski tüm dünyaya yaymıştı. Bu süreç, denetimlerin ve merkez bankalarının likidite imkanlarının tamamen dışında faaliyet gösteren Gölge Bankacılık Sistemini yaratmıştı. Yatırım bankalarının aşırı yüksek kaldıraç oranlarıyla bilanço dışı işlemlere kaçması, sistemin kırılganlığını en üst seviyeye taşımıştı.
Tüm bu gelişmeler üzerinde asimetrik bilgi kaynaklı ahlaki tehlike ve ters seçim sorunları da etkili olmuştu. Kredi derecelendirme kuruluşları toksik türev ürünlere sahte notlar dağıtmış ve likidite risklerini gizlemişti. Ancak krediler daralmaya başlayınca panikle notları düşürmeye başlamış, "teminat tamamlama sarmalı" tetiklenerek küresel sistem çöküşe sürüklenmişti.
Ayrıca finans sektöründeki kısa vadeli kârlara dayalı bonus (prim) sistemleri, yöneticileri ahlaki tehlikeye teşvik etmişti. Geliri faizi bile ödemeye yetmeyen "Ponzi borçluların" sisteme dolması, yani ters seçim gerçekleşmişti.
Küreselleşmeyle ülkelerarası artan entegrasyon, krizin dünya piyasalarına hızla yayılarak büyük oranda diğer gelişmiş ülkelerde kredi daralmasıyla finansal ve reel sektörlerini etkilemişti.
Görüldüğü gibi riskler türev ürünlerle tüm dünyaya kontrolsüzce dağıtılıyor, finansal sermaye spekülatif bir şekilde aşırı birikiyordu. Finansal piyasalarda balonlar da, kredi patlaması dönemlerinde ortaya çıkıp, denetim ve gözetiminin yetersizliğinde daha ciddi hale geliyorlardı. O nedenle menkul kıymetlerin fiyatlarında yaşanan hızlı düşüşler bu alana yatırım yapmış her ülkeden yatırımcıyı etkiliyordu.
Kriz ve onunla mücadele; işsizlik, yüksek bütçe açıkları ve kamu borcu riskleriyle beraber büyük miktarda fonlama ihtiyacı yaratarak bu ülkelerin kırılganlıklarını arttırdı. 2009 yılında Euro Alanı yüzde 4,4 oranında küçüldü. PIIGS (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan, İspanya) ülkeleri kamu borç batağındaki ülkeler olarak literatürde yerini aldı.
Sonuçta bu kriz pek çok ülkede birden fazla kez “dip” yaptı, başta rezerv paraya sahip ülkeler olmak üzere uygulanan ekonomi politikaları, durgunluktan çıkış için gevşek maliye politikalarından kemer sıkma politikalarına kadar savruldu.
Son söz
Krizler, finansal sistemin evrimiyle birlikte sürekli mutasyona uğruyor. Küresel ekonomi dijitalleştikçe, kripto varlıklar, algoritmik işlemler ve sınır ötesi sermaye hareketleri hızlandıkça, gelecekte "Beşinci Nesil Kriz Modelleri" de konuşulmaya başlanabilir, şaşırmamak gerek.
(Ekonomik kriz modelleri yazı dizisi bitti…)










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder