NATO düşmanımız, Küba dostumuzdur!-Ali Rıza Aydın-
Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.
NATO’nun SSCB ve komünizme karşı kurulması gerçeği bugün tüm dünyada kayıtsız koşulsuz emekçi halk karşıtlığına dönüşmüş durumda. Güvenlik örgütü saçmalığı da buraya kapitalizmin, emperyalizmin, sömürünün güvenliğine oturuyor. NATO ABD’dir, ABD de NATO. CIA’nın olduğu her yerde NATO, NATO’nun olduğu her yerde CIA var.
NATO-ABD ilişkisinde NATO ile bir üye ülke ilişkisinden öte patronluk söz konusu. ABD patronluğu Kuzey Atlantik Antlaşmasında da yazılı.
NATO yalnızca askeri değil ekonomik ve siyasal örgüt. Bu konu Dışişleri Bakanlığının sayfasındaki “NATO 2030: Yeni bir Çağ için Birliktelik” konulu metinde de açıkça belirtiliyor. Metnin girişindeki anlatımla: “NATO Genel Sekreteri, 4 Aralık 2019 tarihinde Londra’da düzenlenen Liderler Toplantısında NATO Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından, İttifakın stratejik ve siyasi rolünün güçlendirilmesine yönelik bir Değerlendirme Çalışması başlatmakla görevlendirilmiştir. Bu çerçevede, Değerlendirme Sürecini yürütmek üzere Genel Sekreter tarafından aralarında Büyükelçi Tacan İldem’in de yer aldığı 10 üyeden müteşekkil bir grup oluşturulmuştur” denilerek, Grup tarafından 25 Kasım 2020 tarihinde Genel Sekretere ve 1 Aralık 2020 tarihinde NATO Dışişleri Bakanları Toplantısına sunulan bir taslaktan söz ediliyor.
Taslak özetinin itiraf niteliğindeki girişi şöyle: “Tarihin en başarılı ittifakı olduğu vurgulanan NATO’nun, geçmişin sınamalarına başarıyla mukabele ettiği, varoluş sebebi olan Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takip eden otuz yıl içerisinde Balkanlarda iki savaşa ve etnik temizliğe müdahale ettiği, Rusya dahil olmak üzere eski rakiplerine işbirliği elini uzattığı, NATO topraklarında ve Afganistan örneğinde olduğu gibi dışarıda, terörizm tehdidine karşı durduğu ve Avrupa-Atlantik coğrafyasındaki Rus saldırganlığına karşı açık, kararlı ve ortak bir yanıt verdiği belirtilmekte; bununla birlikte NATO’nun geleceğin taşıdığı belirsizliklerin yaratabileceği sınamalara ayak uydurması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Askeri açıdan kendini birçok kez kanıtladığı belirtilen İttifak’ın, transatlantik topluluğu için başat siyasi forum olma yeteneğini geliştirmesi gerektiği; bu sayede, üyelerinin güvenliği ile özgürlüğünü korurken, uluslararası düzenin de önemli bir parçası olabileceği kaydedilmektedir.”
Devam eden bölümde; “NATO’nun uzun ömürlü ve başarılı oluşunun, değişen stratejik koşullara uyum sağlama yeteneği sayesinde mümkün olduğu; askeri bir ittifak olarak algılanan NATO’nun her zaman siyasi bir yönünün de bulunduğu; zaman içerisinde NATO’nun siyasi boyutunun giderek güçlendiği; Soğuk Savaş’ın ardından en belirgin adaptasyon sürecinin yaşandığı” belirtiliyor. “2030’a doğru NATO’nun kuruluş misyonunu korumakla birlikte bu misyonu desteklemek için gereken uyumu sağlamakta zorlandığı” söylenen metinde; “NATO bünyesindeki siyasi görüş ayrılıklarının Rusya ve Çin gibi dış aktörlerin müdahalesini mümkün kıldığı; Müttefikler arasında birliğin sağlanamaması halinde NATO üyelerinin sınamalara karşı yalnız başlarına kalacakları; güncel şartların İttifak bünyesindeki siyasi istişarelerin önemini artırdığı” vurgulanıyor.
NATO’ya toz kondurmayanlar, ‘işimiz gücümüz NATO karşıtlığına mı’ kaldı diyenler bu gerçeklere dikkat kesilsin.
Özet metinde doğrudan KÜBA1’dan söz edilmemekle birlikte, “Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takiben” sözcüklerinden de anlaşılacağı gibi her türlü sınıfsal sınamalara, sosyalist tehditlere, komünist örgütsel savaşımlara karşı bir NATO bütünleşmesi açıkça kendini gösteriyor. Terörizmle savaşımın temel görevler arasına açıkça dahil edilmesi, devlet ve devlet dışından kaynaklanan yeni tehditlere karşılık verme yeteneğinin artırılması, 2014 yılından bu yana NATO’nun, bir nesilde yapılabilecek en büyük müşterek savunma tahkimatını gerçekleştirmesi, askeri alandaki bu ilerlemenin siyasi alanda da yakalanabilmesine ihtiyaç duyulması, siyasi uyumun NATO'nun DNA’sında yer almakla birlikte bekası için de temel bir koşul olması gibi gerekçeler KÜBA’ya karşı, koşut olarak devrimci direniş ve savaşımlara karşı saldırganlığın gerekçeleri olarak dünyaya sunuluyor.
Uluslararası sözleşmeyle hukuk kılıfına sokulan NATO, hukuksuzluğun akla gelen/gelmeyen tüm yollarını kullanan bir terör örgütüyken KÜBA’nın terörü destekleyen ülkeler listesine alınmasının hiçbir meşruluğu yok. Bu meşruluk sorunu NATO zirvesinde Ankara halkı için getirilen tüm sınırlamalar ve yasaklar için de söz konusu. NATO ve liderlerinin güvenliği gerekçeli önlemler birçok hakkın özüne dokunuyor ki bu da ciddi bir Anayasa ve hak ihlali. “Hak arama yolları mı, geçiniz” denirse NATO’ya, sömürücü düzene teslim olunmuş demektir.
7 Haziran 2026’da toplanan Cumhuriyetçiler Kurultayının Sonuç Bildirgesinde de vurgulandığı gibi: “Türkiye’yi kuşatan emperyalist savaş tehdidi yaşamsal boyut kazanmıştır. Cumhuriyetçiler Kurultayı, iktidarın silah pazarını büyütmeye dayalı tüccar siyasetine, İsrail ile ticari ilişkileri sürdürmesine ve NATO/ABD bağımlılığını derinleştirmesine karşı mücadele ederken düzen muhalefetinin bütün bunları desteklediğini ya da görmezden geldiğini teşhir etmekten” geri durmayacaktır. Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.
Fidel, durumu çok açık ortaya koyuyor: “Emperyalistler durup düşünmeden saldırganlıktan saldırganlığa koştular. Geriye sadece doğrudan saldırganlık kaldı. Korkacak mıyız? Hayır. Emperyalizmin askerleri de etten kemikten oluşuyor ve kurşunlar onları da delip geçiyor. Ciddi bir direnişle karşılaşacaklarını onlara bildirin. Bu, onları biraz düşünmeye sevk edebilir. Halkımız -erkekler, kadınlar ve çocuklar- bu ruhu korumalı. Silahları olmasa bile, düşen birinin yerine geçebilirler. Korkmayın; sakin olun! Sonuçta, Küba’ya yönelik bir saldırının sonucu, hesaplanamaz sonuçları olan bir yangının başlangıcı olacak ve onlar da etkilenecek.”2
1 Küba’ya güneş toplamaya devam ediyoruz: https://haber.sol.org.tr/haber/kubaya-gunes-topluyoruz-ilk-konteynerler-yaz-basindan-itibaren-yola-cikiyor-409584 ; https://kubadostluk.org/kubaya-gunes-topluyoruz/
2 Ogün Eratalay, “Fidel Diyor ki… 1959-1968 Ateşten Doğan Devrim”, Cilt 1, s.41, Yazılama Yayınevi, 2026.
/././
Mutlak butlan ve işçi sınıfı -Atilla Özsever-
CHP ile ilgili mutlak butlan kararı, esas itibariyle seçme ve seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir saldırıdır. Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir?
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararıyla özünde seçme, seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir müdahale, bir saldırı söz konusudur. AKP iktidarı, ülkeyi daha karanlık, daha otoriter, faşizan bir sürece doğru sürüklemek istemekte, bu sürecin kurumsal adımları atılmaktadır.
Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir? Daha baskıcı, faşizan bir sürecin aslında sendikal hakları da kapsayacak şekilde gelişmesi ve demokrasi kırıntılarının da tamamen ortadan kalktığı bir ortama sürükleniş söz konusu iken işçiler ne yapabilir, bu durumun ne kadar farkındalar?
İşte bu ve benzeri soruları, hem Türk-İş hem de DİSK’ten mücadeleci iki sendika şube başkanı ile konuştuk. Şube başkanları işçi tabanına daha yakın oldukları için görüş ve değerlendirmeleri önemliydi.
Görüşlerini aldığımız sendikacılar: Türk-İş’e bağlı Harb-İş Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak ile DİSK Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın’dı. Necmettin Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin de dönem sözcüsü konumundadır.
Seçim hakkına müdahale
Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak, işçilerin genelde mutlak butlan kararına karşı olumlu bir bakışlarının olmadığını söyledi. Deneyimli bir sendikacı ve aynı zamanda makine mühendisi olan Hasan Atak, görüşünü şöyle açıkladı: “AKP döneminde işe giren arkadaşlar da bu sürece olumlu bakmıyor, siyasetin yargıya müdahalesine karşı çıkıyorlar. Sonuçta sendika seçimlerine de bir müdahalenin olabileceğine işaret ediyorlar. İşçide yargıya güven iyice azaldı ancak sınıfsal açıdan tam bir bilinçlenme yok, bu sürecin sendikal haklar ve demokrasi açısından neye yol açacağı konusunda net bir fikre sahip değiller”.
Hasan Atak, “Çoğu arkadaşımız, daha çok geçim derdiyle ilgili. Keza AKP’nin bu tavrı onları ürkütüyor, ‘işten atılmayalım, hapse girmeyelim’ gibi düşüncelere sahipler” diye konuştu.
Temsilciler duyarlı
Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın da işyeri temsilcileri ve duyarlı işçiler dışında genel kitlenin büyük bir kısmının butlan olayı ile ilgilenmediğini söyledi. Necmettin Aydın, işçinin daha çok geçim derdiyle ilgili olduğunu belirtti. Aydın şöyle konuştu: “Temsilci arkadaşlarımızda daha baskıcı bir ortamın gelişeceği düşüncesi var. Ama genel kitle, butlan olayının CHP’nin iç meselesi olduğu görüşünde. O nedenle işçi pek harekete geçmek istemiyor. Ülke sorunlarından ziyade toplu sözleşme döneminde ücret meselesiyle ilgileri var. Şu an için eylem yapma konusunda pek düşünceleri yok, ‘başıma bir iş gelir’ diye korkuyorlar. Fabrikalarda özellikle tarikatlar da etkili. İşçi sokak eylemlerinden kaçınıyor”.
Şube Başkanı Aydın, “Bizim işçilerimiz sendikalı olduğu için nispeten genele göre ücretleri daha iyi. Çevremizde kapanan fabrikalar var, o nedenle işçi, işsiz kalmaktan da korkuyor. Bu nedenle harekete geçmek istemiyor” dedi.
'Genel greve uzak'
Birleşik Metal-İş Şube Başkanı Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin dönem sözcüsü olduğundan bu konudaki sorumuzu da şöyle yanıtladı: “Birliğimizde butlan kararına karşı ciddi bir tepki gözükmüyor, CHP’nin iç meselesi olarak bakılıyor. Bu süreç sonrasında ülke düzeyindeki miting ve eylemlerde ‘genel grev, genel direniş’ diye sloganlar atıldı ama bizim işçi kitlesinde genel grev yönünde bir düşünce yok”.
37 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği, ülkenin en eski yerel emekçi kuruluşudur. Bünyesinde Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi işçi konfederasyonlarının yanı sıra KESK ve Birleşik Kamu-İş gibi memur konfederasyonlarına üye yerel sendika şubeleri vardır. Ayrıca mimar ve mühendis odalarının temsilciliği de bu birlik bünyesinde bulunuyor.
Gebze Sendikalar Birliği, 1989 Bahar Eylemleri sürecinde oluşmuştur. Sözcüsü Necmettin Aydın’ın ifadesiyle ancak 1989’daki gibi kamu sözleşmelerinin çıkmaza girmesi ve düşük ücret baskısına karşı eyleme geçebileceği yönünde bir kanaat var.
Türk-İş sessiz
Üye sayısı bakımından Türkiye’nin en büyük işçi kuruluşu olan Türk-İş’in mutlak butlan kararına karşı herhangi bir çıkışı olmadı. Türk-İş üst yönetiminin bu tavrı, “AKP iktidarına tamamen teslim olmuş” şeklinde değerlendiriliyor.
Bu arada CHP yönetiminin zaman zaman Türk-İş’e destek vermesi de eleştiriliyor. Sendikal bürokrasi, mücadeleci sendikacılığın önünde büyük bir engel. Yine de iş, yani mücadele, öncü kadrolara, işyeri temsilcilerine, şube yönetimlerine düşüyor.
Öte yandan fabrika işçilerinin ağırlıklı olduğu mavi yakalı işçi kesimi, genelde butlan kararını benimsememesine rağmen demokrasinin tamamen ortadan kalkacağı bir sürecin fazla farkında olmaksızın bir hareketsizlik içinde bulunuyor. Oysa fabrika işçilerinin genel grev anlamında üretimden gelen güçlerini kullanması, demokrasi mücadelesinde çok daha fazla etkili olur.
Beyaz yakalıların, gençlerin ve emeklilerin ağırlıkta olduğu kesimin ise, mitinglere, eylemlere katılımlarda görüldüğü gibi daha mücadeleci bir tavrın içinde bulunduğu dikkati çekiyor.
Kuşkusuz mavi yakalı, beyaz yakalı demeden tüm işçi sınıfının ve emek kesiminin faşizan sürece karşı demokrasi mücadelesinde birlikte hareket etmesi çok daha fazla önem kazanıyor. Ne diyelim, yine de umudu kaybetmeden şairin (Nâzım Hikmet’in) sözleriyle “Sen bakma havanın durgunluğuna / Derya dediğin uyur uyur, uyanır”…
/././
Devlet aklı, müesses nizam, kara düzen -Fatih Yaşlı-
Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor.
“Türkiye’de burjuvazi yoktur!”
Ne hazindir ki çıkarımları ve sonuçları itibariyle büyük bir ahmaklığa işaret eden bu zırvalığı topluma bir ezber gibi kabul ettirenler solun içerisinden çıktı, bu iddia ortaya güya Marksizm adına kondu.
Kapitalizmin şafağındaki Avrupa ticaret kentlerine bakıp, sanat erbabını veya filozofları himayesi altına alan aristokratları burjuva sananlar, burjuva denildiğinde aklına sanat koleksiyonu yapmak, tablo satın almak gelenler, burjuvazinin devlete karşı demokrasi mücadelesi vererek burjuvazi olduğunu zannedenler, Türkiye’ye baktıklarında burjuvazi göremediler.
Görmemeleri normaldi, çünkü baktıkları perspektif Marksist değildi; oysa daha 1960’larda Behice Boran bir ülkedeki sınıfların varlığının başka ülkelerin sınıflarıyla yapılan karşılaştırmalarla değil, o ülkedeki sınıfların birbirlerine karşı konumlarına bakarak anlaşılabileceğini söylemişti, böyle baksalar belki görebilirlerdi.
Boran elbette ki haklıydı; Türkiye Cumhuriyeti bir burjuva devriminin neticesinde kurulmuştu, hedefi bir ulusal burjuvazi, yani ulusal bir sermaye sınıfı ve ulusal pazar yaratmaktı, bu haliyle de 2. Meşrutiyet’in ve İttihat-Terakki’nin mirasını devralmıştı. Bugün Türkiye’nin bir sermaye düzeni var ve o düzenin inşası 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor.
Dolayısıyla bizde de yaklaşık yüz elli yıllık bir sürece yayılacak şekilde ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine ve oradan da finansal burjuvaziye evrilmiş, bugün küresel tedarik zincirleri içerisinde faaliyet gösteren, uluslararası niteliği olan ve sınır ötesi, emperyal hırslara sahip bir burjuvazi olduğunu söylemek ve yola buradan çıkmak durumundayız.
İşte Koç’lar, sermaye büyüklüğüyle, uluslararası bağlantılarıyla, siyasi yönelimleriyle, Türkiye’de burjuvazi aranıyorsa bakılması gereken ilk aile, ilk sermaye grubu, bu sene yüzüncü yaşlarını geride bıraktılar, yüzüncü yaşlarını kutladılar.
Bu kutlamalar, sadece yüzüncü yıl olmasından değil, Türkiye’nin sermaye düzenin en kritik dönemlerinden birine tekabül ettiği için her senekinden biraz farklıydı; buna bir de Rahmi Koç’un anlattığı “fıkra” eklenince, genelde gözlerden uzak kalmayı seçen Koç’lar (Ali Koç’un futbol deliliğini saymazsak tabii) hiç konuşulmadıkları kadar konuşuldular.
Rahmi Koç’un anlattığı fıkradaki müptezellik tartışılmayacak kadar açıktı; ancak mesele tek başına bu değildi. Fıkrayı Amerikan Hastanesi’nin bir şubesini açarken anlatması, yanında Binali Yıldırım olması, onun kahkahaları, kimi gazetecilerin tutumu ve Bahçeli’nin Koç’u savunma açıklaması…
Tüm bunlar Türkiye’nin düzenini, Türkiye burjuvazisini ve burjuvazi-devlet ilişkilerini anlamak açısından adeta bir örnek olay niteliğindeydi.
Ama esas hadise bu değildi; esas hadise kutlamalar çerçevesinde Koç ailesi ile siyasi liderlerin buluşmasıydı. AKP adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, MHP lideri Devlet Bahçeli ve CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel kutlamalar için orada ve bir aradaydı, üstelik aralarından su sızmıyordu, yani hiç de öyle iddia edildiği üzere memlekete darbe yapılıyor havası yoktu.
Hoş Koç’lar 12 Mart’tan, 12 Eylül’den beri darbeciliğin ne olduğunu çok iyi bilirler ve illa bir “devlet aklı” aranıyorsa, tam olarak orada Koç’larda, TÜSİAD’dadır. Daha geçtiğimiz günlerdeki sayısı adeta bir “Koç özel sayısı” gibi çıkan Oksijen gazetesinde yer alan röportajında Koç şöyle demişti:
"Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu 'gücün kadar konuş' dönemi."
Özgür Özel’in gündüz madenci eylemine desteğe, akşamında ise kuruluş yıldönümüne gittiği Koç’un “güç” eksenli vizyonu tam da emperyalizmin ve iktidarın Türkiye’ye biçtiği alt-emperyal vizyona ve ucuz emek cehennemine denk düşüyordu ve işte devlet aklı ya da müesses nizam aranıyorsa buraya bakılmalıydı.
Aynı etkinlikte Özel’in elini tutarak sohbet ettiği ve Rahmi Koç’a anında sahip çıkan Bahçeli ise o sohbetin gerçekleştiği gün partisinin gazetesine röportaj vererek Özel’i “paralel başkan” olmakla suçlamıştı. Bahçeli, en çok korktuğu şey konusunda, yani halkın siyasi denkleme dâhil edilmemesi konusunda Özel’e uyarıda bulunuyor ve “ergen devrimciliği” yapma diyordu. Aynı Bahçeli dünkü grup toplantısında da bir kez daha Özel’i sokakları karıştırmaya çalışmakla itham edecek ve üstelik Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına ilham kaynağı olacaktı.
Kılıçdaroğlu da dün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ister metaforik ister gerçek olarak anlaşılsın, o hesabı artık kimin kullandığını ortaya koyacak şekilde şöyle dedi:
"Topyekün halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!"
Üstelik bununla da yetinmedi, genel merkez binasında yaptığı paralel grup toplantısında iktidarın dış politikasının arkasına hizalanacak şekilde bir yeni-Osmanlıcılık açılımı yaptı:
"Osmanlı'nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı."
“Devlet aklı” tartışmasını Türkiye’nin gündemine Kılıçdaroğlu’nun kırk yılık arkadaşı Bülent Kuşoğlu soktu. Kuşoğlu devleti yöneten ve güya siyaset üstü bir akıldan bahsederek Türkiye’de ve CHP’de yaşanmakta olan sürecin o aklın ürünü olduğunu söylüyor, buradan bir biat ve meşruiyet devşirmeye çalışıyordu.
Kuşoğlu yıllar boyunca Mehmet Ağar’ın DYP’sinde siyaset yapmış, dünyaya güvenlikçi paradigmadan bakan tipik bir merkez sağ siyasetçi profili çiziyordu. Onun bahsettiği “devlet aklı”, polisle birlikte CHP Genel Merkezi’ne girip bozkurt işareti yapanların iplerini ellerinde tutanlardı. O işareti yapanlardan birinin Haluk Kırcı ile fotoğrafı ise kısa süre içerisinde sosyal medyaya düşecekti.
O Kırcı ki 12 Eylül öncesinin namlı katillerindendi ve 1992’de henüz kaçakken bir düğün yapacak, nikah şahitliğini de dönemin Erzurum Valisi, sonradan Kuşçuoğlu’nun genel başkanı, Türkiye’de “derin devlet” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Ağar yapacaktı.
İşte Kuşoğlu’ndan Ağar’a, Ağar’dan Kırcı’ya, Kırcı’dan CHP Genel Merkezi’ne basanlara uzanan bir hat vardı ve işte “devlet aklı” deniliyorsa, işte “müesses nizam” aranıyorsa, tıpkı Koç’lar gibi, bakılması gereken yer burasıydı.
Kırcı emirleri Çatlı’dan alıyordu, Çatlı ise elbette ki Türkeş’ten. Peki Türkeş kimdi? Eski bir NATO subayı, Soğuk Savaş antikomünizminin Türkiye cephesindeki paramiliter yapılanmanın lideriydi. MHP’nin başından beri NATO ile arası iyi oldu. Çünkü NATO’nun illegal kanadı Gladio, Soğuk Savaş boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de komünizme karşı MHP gibi yapılarla birlikte mücadele etti.
Türkiye sermaye sınıfının ve Koç’ların da MHP ile arası hep iyi oldu. Koç’un en önemli yatırımlarının olduğu metal sektöründeki en örgütlü sendika, başından beri başkan Mustafa Özbek üzerinden Türk Metal Sendikası’ydı ve bu sendikanın asli işlevi işçilerin Koç’un huzurunu kaçıracak işlere kalkışmamasıydı.
Bahçeli’nin Koç’ların 100. yıl kutlamalarının baş konuğu olması da Rahmi Koç anlattığı fıkra sonrası yoğun bir tepkiyle karşılaştığında gövdesini derhal siper etmesi de bu nedenle şaşırtıcı değildi.
Bugün Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor.
Tam da bu nedenle kimin kimle kavga edeceğine bir karar vermesi gerekiyor. Bugün en asgari siyasi hak olan seçme-seçilme hakkı gasbedilmek isteniyorsa ve bugün Türkiye’de seçimsiz bir rejim inşası devam ediyorsa, bunun gerisinde Türkiye’nin sermaye düzeni, Türkiye burjuvazisi, Türk sağı ve emperyalizm var.
Seçimsiz bir Türkiye’ye doğru gidişi durdurmak isteyenler, tablonun bütünlüğünü, karşılarındaki cephenin kimlerden oluştuğunu, hasımlarının kim olduğunu, kimlerle mücadele etmeleri gerektiğini bilmek zorundalar. Çünkü ancak bunun bilgisiyle bir yol açılabilir, bunun bilgisiyle yola düşülebilir, bunun bilgisiyle bir yere varılabilir.
/././
Top yuvarlak mıdır?-Engin Solakoğlu-
Körfez’de ve Lübnan’da savaş ve katliam sürer, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkına yönelik sermaye saldırısı devam ederken “bu monşer eskisi neden futbol yazmış?” diye sorabilirsiniz. İki sebebi var. Birincisi kısa adıyla Dünya Kupası ama doğru bir isimlendirmeyle FIFA Dünya Erkekler Futbol Şampiyonası. İkincisi ise ben bu satırları yazarken devam eden Fenerbahçe Kongresi.
Uzun uzun tarihçe anlatmaya gerek yok. Kabaca 150 yıllık tarihi olan futbol ya da ayaktopu dünyanın en yaygın sporu. Bunun nedenleri muhtelif. Bir kere oynaması kolay. Düze yakın bir alanda dört taştan iki kale yaparak oynamak dahi mümkün. “Ofsayt”ı saymazsak -ki arsada oynananında bu da yok- kuralları da çok basit. Topu karşı kaleye sokmak için ayakla ya da eliniz, kolunuz dışındaki herhangi bir organınızla ittirmek yeterli. Bu anlamda izlemesi de kolay.
Karşılaştırmak gerekirse ragbiden çok farklı. İki sporun da kökeni ve kıdemi aynı ama kırk bin tane kuralı olan ragbi aynı ölçüde yaygınlaşmamış. ABD’de oynanan ve “Amerikan futbolu” denen versiyonu başka bir hikâye ama girmeyelim şimdi. Ragbide o kadar fazla kural var ki, hakem her verdiği kararın gerekçesini anlatıp kuralı anımsatmak zorunda kalıyor. Geçen yıl bir turnuva öncesinde konuşan bir Fransız milli takımı oyuncusu “kuralların hepsini aklımızda tutamıyoruz, o yüzden hakemin açıklaması iyi oluyor” demişti. Bir önemli fark da, ragbide topun yuvarlak değil yumurtayı andıran bir biçime sahip olması.
Futbolla ilgili sayısız deyimden birinin “top yuvarlaktır” olduğunu biliyoruz. Burada kastedilen sanırım maçın sonucunun önceden belli olamayacağı. Öyle mi peki? Artık pek değil. Bu olgu ile futbolun Türkiye’deki en güzel adamlarından biri olan Metin Kurt’un “Futbol borsada değil, arsada güzel” sözü arasında çok net bir ilişki var.
Metin Kurt sol kanattan koşarken futbolun ticarileşmesi çoktan başlamıştı ama top hâlâ görece yuvarlaktı. En zengin kulüplere karşı kazanmak mümkündü. Şimdi milyar dolarlık ya da avroluk kulüplere karşı yoksulların şansı çok az. İşin kötüsü bu eşitsizliğin de rol oynadığı ikinci bir çirkinlik daha var futbolun gerçeğinde: Bahis.
Ancak bahis sektörü öyle karar verirse favori olmayan yani yoksul takım zengin takımı yenebiliyor. Yuvarlak denilen futbol topu o noktadan itibaren hileli zarlar gibi köşeli hale gelebiliyor.
Futbolun kapitalizmin elinde görgüsüz, ahlâk yoksunu ve hileli bir sirk gösterisine dönüşmesi sadece sahayla sınırlı kalan bir olgu değil. Seyir kısmı aynı hızla kirlenmiş durumda. İzlemek için de para gerekiyor. İster stadyumda ister ekranlarda maç izlemek için müşteri olmanız şart. Başka bir deyişle izleyici için de top yuvarlak değil, adeta köşeli bir kumbara. İçine para atmazsanız dönmüyor. Yasak!
Siyasetin bu kadar yaygın bir spora bulaşmaması ihtimali yok elbette. Bunun tarihi de eski. Kıvılcımı futbol sahalarından sıçramış savaşlar dahi var. Bir de toplam hacmi trilyon doları aşan bir sektörün “apolitik” kalması olanaksız. O yüzden “Efendim spora/futbola siyaset karışmasın!” diyenler şayet ağır cahil veya çok saf kişiler değillerse sizleri kandırma peşindeki düzen aparatlarıdır. Bundan emin olabilirsiniz.
Futbol bal gibi de siyasidir. Üstelik sadece Türkiye’de değil, bütün gezegende. Bunu sadece olumsuz anlamda yorumlamak eksik olur. Futbolun topladığı kalabalıklar, taraftar dediğimiz kitle düzeni sarsabilecek bir potansiyele de sahip olabilir. Türkiye ve dünyadaki örneklerini biliyoruz. Sermaye düzeninin seyirciyi/taraftarı fişleyecek sistemler icat etmesi ve parası kadar konuşabilecek müşteri haline getirme kaygısı bununla ilgilidir.
Körfez’de ve Lübnan’da savaş ve katliam sürer, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkına yönelik sermaye saldırısı devam ederken “bu monşer eskisi neden futbol yazmış?” diye sorabilirsiniz.
İki sebebi var. Birincisi kısa adıyla Dünya Kupası ama doğru bir isimlendirmeyle FIFA Dünya Erkekler Futbol Şampiyonası. İkincisi ise ben bu satırları yazarken devam eden Fenerbahçe Kongresi.
1974 yılından beri aklım ererek izlediğim bu 14. Dünya Kupası 11 Haziran’da başlıyor. Ev sahipleri ABD, Kanada ve Meksika. Ancak 19 Temmuz’daki finalin yeri ve oynanacak maç sayısına bakarsanız aslında ev sahibi ABD.
Dünya Kupası için seçilen ülke de, elemelerden itibaren turnuvanın bütünü de insan midesinin ve vicdanının kaldıramayacağı çirkinlikler barındırıyor. Bir kere 21. yüzyılın en kapsamlı soykırımını gerçekleştiren, çoluk çocuk demeden on binlerce Filistinliyi dünyanın gözü önünde katleden haydut ülke İsrail, Ukrayna savaşı yüzünden turnuva dışı bırakılan Rusya’dan farklı olarak bu kupanın elemelerine katılabildi. Elemelerdeki diğer takımlar ve şimdi güle oynaya Amerika kıtasının yolunu tutan ülkelerden bir tanesi bile “Alın bu kanlı ve adaletsiz organizasyonu başınıza çalın!” diyemedi. Galata Köprüsü’nde nafile yürüyüşleri yapan malum ekip ile Kudüs Valiliğine adaylığını gururla açıklayan bir bakanın iktidarı da bu toplama dahil.
Ana ev sahibi Trump ABD’si ise FIFA ve üyesi ülkelerin bu soykırım işbirlikçiliğinin üzerine tüy dikmeyi ihmal etmedi. Elemelerde mücadele edip kupaya katılma hakkı kazanan İran ulusal takımına yapmadığını bırakmadı. Epstein çetesinin müteahhitler kolu baş sorumlusu Trump önce “İran turnuvaya katılamayabilir” yollu açıklamalar yaptı. Sonra fikir değiştirdi. “Gelsinler ama ABD’de kalamazlar, gidip Meksika’da gecelesinler” dedi. İranlı futbolcular bakımından ilave bir güçlük ve yorgunluk oluşturacak bu koşula karşı da ne FIFA’nın ne diğer korkak ülkelerin sesi çıktı. Son olarak da, İran ulusal takımına ABD vizesi turnuvaya 6 gün kala çıktı. Teknik ekibin çoğunluğuna ise vize verilmedi.
Ankara’daki ABD Ortadoğu Genel Valisi ve Epstein çetesinin bir başka müteahhit üyesi Tom Barrack çıkıp utanmadan “İranlı futbolculara vize verdiğimiz için gurur duyuyoruz” mealinde kabakça bir lakırdı etti. Vicdan yoksunu, sermaye hizmetkârı ve alabildiğine paragöz güruhun bu skandala da sesi çıkmadı.
2026 Dünya Kupası sadece bu yönleriyle dahi, küresel sermaye diktatörlüğünün insanı insan yapan değerleri nasıl hızla erittiğinin somut göstergesi olarak şimdiden tarihe geçti. Yazıyı uzatmamak için FIFA’nın belirlediği ve on binlerce dolara ulaşan astronomik bilet fiyatlarına değinmedim bile. Özetlemek gerekirse, bu Dünya Kupası daha başlamadan Anglosaksonların “The Beautiful Game (güzel oyun)” diye adlandırdıkları futbolun, küresel düzenin çirkinliğinin ve insanlık dışılığının aynası haline geldiğini gösterdi.
Şimdi gelelim Fenerbahçe Kongresi’ne. Aslında değinmekten bucak bucak kaçtığım bir konu Fenerbahçe. Bunun sebepleri daha çok öznel. Fenerbahçeli bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Babamın kulüp üyeliği neredeyse benimle yaşıt. Benim kongre üyeliğimin ise 10 yılı doldu. Salt futbolla da sınırlı olmayan ve makullük sınırlarını aşabilen bir aidiyet duygusuna sahibim.
Konu Fenerbahçe veya genel olarak futbol olunca beynin köreldiği sabit. Bu yüzden de aklımı korumak için ayağımı hep frende tutuyorum. Son olarak sevdiğim ve saydığım bir gazeteci dostum bir iki hafta önce Kongre hakkında yazar mısın dediğinde hangi taşın ardına saklanacağımı bilemedim. Sonuçta da yazmadım.
Baştan belirteyim. Kongre’ye gidip oy kullanmadım. Üye olduğumdan beri katıldığım tek kongre stadyumda 29-30 bin kişinin katıldığı ve sözde ligden çekilmenin karara bağlanacağı kongreydi. Orada Ali Koç ve ondan hiç farkı olmayan diğer sermaye oligarşisi mensuplarının kulüp üyelerini nasıl enayi yerine koyduğunun tanığı oldum. Düzene payandalık eden o oligarşinin farklı şekilde davranmasını beklemek elbette saflık olurdu ama bir stadyum dolusu insana reva görülen aşağılamanın seviyesi dayanılır gibi değildi.
Belki de safça orada kandırılanların hiç değilse kendisine solcu/sosyalist diyen bölümünün bundan böyle benzer tuzaklara düşmeyeceklerini sanmıştım. Bugün yapılan kongreye giden süreçte fena halde yanıldığımı gördüm. O solcu/sosyalist etiketli Fenerbahçeliler iki patron arasında bölünüp kavgaya giriştiler. Bir NATO müteahhidi ile Cumhuriyeti musalla taşına bırakıp kaçan sözde laik sermayenin en “güzide” temsilcisi arasındaki kayıkçı kavgasında saf tutup birbirlerine sövdüler.
Bu arada futbolun Akepe rejiminde sonuçların, siyasi gerekçelerle olduğu kadar bahis mafyasının çıkarları doğrultusunda önceden belirlendiği bir alan olduğunu da sanırım unuttular. Unuttukları veya dikkate almadıkları bir diğer yön, her iki adayın da “iktidarla en iyi ben uzlaşırım” teması üzerinden propaganda yaptıklarıydı.
“Ne yapsınlar yani, kavga mı etsinler?” sorusunu sorabilenlerin, Süperlig denilen bu çamur deryasından siyasi iktidarın onayı sonucu elde edilecek bir birincilikten mutluluk duyacakları da belli. Ülke halkının yaklaşık yüzde seksenini açlık sınırında gezdiren bir düzene karşı muhalefetin sınırlarını anlaşılan Fenerbahçe erkek futbol takımının şampiyon olup olmaması belirleyecek. Hayırlara vesile olsun ama benden de uzak dursun!
“Fenerbahçe Türkiye”dir diyorlar ya. CHP otobüsünün üzerine çıkıp “yiğidim aslanım” şerbetiyle sarhoş olanlar ile yine sosyalizm ya da tanımı belirsiz bir solculuk adına Ali Koç’a veya Aziz Yıldırım’a canhıraş destek verenleri yan yana koyunca hak vermemek elde değil.
“Top”arlayacak olursak, top uzun süredir Türkiye’de de dünya da yuvarlak değil. Topun yeniden yuvarlanması sağlamak için önce sermaye düzenini yüksekçe bir yerden tarihin derinliklerine yuvarlamak gerekiyor.
/././
Güvenli cennet -Serdal Bahçe-
Şimdi ülkeyi gerçek bir vergi cennetine, sermaye için gerçek bir güvenli cennete dönüştürmek istiyorlar. Tüm ülkeyi talana ve yağmaya açıyorlar.
Güvenli cennet, İngilizcesiyle “safe heaven” bir kaçış yeri, tehditten, karmaşadan ve istikrarsızlıktan kaçış noktası anlamına gelir. Kaçmak sadece bedeni kaçırmak, biyolojik varlığı güven altına almak anlamına gelmez. Aynı zamanda dünyalık malı mülkü de beraberinde güvenli bir vahaya, bir oasise kaçırmayı ifade eder. Mülkiyet özgürlüktür diyenleri teyit edercesine modern dünyada özgürlük önce malını mülkünü güven altına almak anlamına gelir, bedenin özgürleşmesi sonra gelir. Kısacası artık sahip olduğumuz zenginliğin güvenliğini bedenlerimizden, varoluşumuzdan daha fazla düşünür hale eldik. Diğer bir ifadeyle mülkiyet özgürlük değil, tam tersine sahip olunduğunda kalın zincirlerle bağlanmak anlamına gelir. Mülkiyet esarettir.
Örneğin kaosa, bir tür iç savaşa gark olan bir coğrafyadan kaçanlara acırken bile “her şeylerini geride bırakıp gelmişler” deriz. Canlarını kurtardıklarına sevinmeyiz de mallarını mülklerini geride bıraktıklarına üzülürüz. Ancak modern dünyanın bunu aşmak için de bir reçetesi var; malını mülkünü para formunda tutarsan istediğin yere özgürce gidersin. Hem bedenin hem de mülkün özgürce, güvenlik içinde başka bir yere aktarılabilir. Bugünün kapitalizmi buna sonuna kadar izin vermektedir, hatta bunu kolaylaştırmak için sürekli yeni yollar üretmektedir. Para formunda tuttuğun servetini şimdi kendi bedeninden hızlı hareket ettirebilirsin. Paranın ve parasal servetin insanın kendisinden bu ölçüde bağımsızlaşması kuşkusuz çok ürkütücüdür.
Ancak pek tabii ki şimdiye kadar anlatılanlar servetini yüklü paraya çevirebilecekler için geçerlidir, yoksa nüfusun kahir ekseriyeti açısından bu türden bir özgürlüğü dert edecek bir durum yoktur. Çünkü özgürleştirecek derecede mal mülk sahibi değiller. Paraları olmadığı için özgür de değiller.
Para burjuva sosyal ve iktisadi düşüncesinin gizemini bir türlü çözemediği bir muammadır. Belki de çözemediği için ona, kötü ya da iyi, aşkın, ruhani bir rol yüklemektedir. Kimine göre kötüdür, Orta Çağ’ın skolastik düşünürlerinden bazıları parayı şeytanın yeryüzündeki yansıması olarak gördüler. Para, karşısında tüm insani erdemlerin, tarihsel ve toplumsal sabitlerin erdiği bir tür sönmeyen cehennem alevi gibidir onlar için. Ancak bir süre sonra, yani kapitalizm yavaş yavaş, tedrici bir şekilde gelişmeye başlayınca, paranın, itaat etmediği için kanatları koparılarak cehenneme fırlatılmış günahkâr bir melek değil, gerçekten iyi bir melek olduğu keşfedildi. Toplumlar parasallaştıkça para zaman ve mekanı aşmaya yarayan özgürleştirici bir azize dönüştü. Araç olmaktan çıktı, amaç haline geldi. Böylece bol para hem özgürlüğü sağladı hem de bir ilah misali her yerde ve her zaman var olabilmenin anahtarı oldu. Bu noktadan sonra herkes onun peşine düştü.
Bugün, kapitalizmin modern zaman durgunluğunda, paranın bu fetişistik karakteri daha da baskın hale geldi. Bu toplumda para üretilmiş değer ve zenginlik üzerindeki bir hak talebidir, çünkü aslında değerin ifade edilme biçimdir. Neyse, derin konulara girmeyelim. Servetin ve sermayenin giderek para formunda tutulması erken dönemdeki düşünürleri cezbeden paranın “özgürleştirici” ruhunu bir kere daha baskın hale getirdi. Artık arzunun esas nesnesi para haline dönüştü galiba. Bu nedenle dünyanın zenginleri giderek daha fazlasını istiyorlar ve daha fazlası için onu kendi bedenlerinden daha kolay taşınabilir halde tutmak istiyorlar.
Sanırım paranın bu yönüdür ki son günlerde önce Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek’i sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yabancılara ve yurtdışında yaşayan vatandaşlara yönelik "nasıl olursa olsun Türkiye’ye getirin ve 20 yıl hiç vergi vermeyin" mesajları vermeye itti. Bu arada yürütme gücünü elinde tutanların kendilerine seçimle verilmiş süreden daha uzun bir süre içeren bir taahhütte bulunmaları garip tabii. Ama Türkiye garabetler ülkesi olduğundan şaşırmıyoruz. Ülkenin bakanı para simsarı, ya da kurumsal olmayan banker misali para avına çıkmış durumdadır. Neden?
Çünkü öncelikle son 5-6 yıldır uygulanan program beklenen sonuçları vermedi ve Türkiye hâlâ kırılgan kapitalist bir ülke. Dış kaynak ihtiyacı hiç bitmiyor ve ne kadar rezerv biriktirirse biriktirsin ulusal parasının değeri üzerindeki kontrolü neredeyse yok hükmünde. Dahası Türkiye kapitalizmi bütün misafirperverliğine, yabancı sermayeye yönelik tüm kadirşinaslığına rağmen bir türlü göze giremiyor. Dolayısıyla sürekli olarak riskli gibi görünüyor. Türkiye kapitalizminin büyüdükçe ve yürüdükçe derinliği artan yapısal bir kriz içinde olduğunu defalarca yazdık, bir kere daha tekrar edelim. 45-50 yıldır uygulanan sermaye programı sorunları çözmüyor, var olanları derinleştiriyor ve sürekli olarak yenilerini yaratıyor. Bu ortamda kapitalist devlet sadece simsarlığa ve gardiyanlığa soyunabiliyor. SWAPlar, yabancı sermayeye kolaylıklar, ülkeyi bir vergi cennetine çevirecek adımlar (Şimşek’in atmayı düşündüğü adımlar), özelleştirmeler, iç ve dış borçlanmalar; tüm bunlar yapısal bir çaresizliğin ifade ediliş tarzlardır. Bir yanda açlığı doyurulamayacak sermayeye kaynakları akıt, diğer yandan da hâlâ bazı sosyal ve ekonomik işlevleri yerine getirmek zorunda olan bir devlet olmaya çalış; bu ikisi aynı anda olmuyor, olamıyor. Bu nedenle devlet varoluşuna devam edebilmek için emekçiden hamutuyla alıp sermaye vermek zorunda kalıyor. Bu çözülemeyecek bir çelişki ama.
Bu son açıklamalar hem trajik hem de üzücü tabii ki. Koca ülke bir vergi cennetine dönüştürülmek isteniyor. Vergi cennetleri, ya da sermaye ve mülk sahipleri için güvenli cennetler, aslında genellikle küçük, zaten vergi düzenlemesi yürütemeyecek kadar küçük bir devlete sahip ada ülkeleriydi bugüne kadar. Caymanlar, Seyşeller, Karayipler’deki ya da Güneybatı Pasifik’teki küçük ada ülkeleri bu türden ülkelerdi. Bir de zaten varoluşu tarihsel olarak böyle bir role denk düşen İsviçre gibi güvenli kasa türünden ülkeler vardı. Bunlar yeni değil, tarihleri oldukça gerilere giden hikâyelere sahipler. Türkiye anlaşılan onlardan biri olmak istiyor.
Vergi cenneti, küresel dünyada sermaye için bile kabul edilemeyecek bir muhasebe ve yatırım anomalisi sunan bir yerdir. Sermayenin kendi programı uygulanırken mümkün olduğunca denetimden ve kontrolden kaçınma güdüsü anlaşılır bir durumdu. Ayrıca mümkün olduğunca az vergi ödemek de karşı konulamaz içsel bir eğilimiydi. Ama bu durumda bile küresel sermaye akımları belirli bir açıklık ve muhasebatı zorunlu kılmaktaydı. Şimdi çoğunun adını bile duymadığımız bu vergi cennetleri sermayenin güdük muhasebe ve finansman kurallarına göre bile şer odağıdırlar. Kapitalist devletler için ise birer kâbusu yaratan kara delikler. Sermaye parasallaştıkça ve finansallaştıkça bu kara delikler hem vergi vermek istemeyen sermayeyi kendilerine çekiyorlar hem de buradan kontrolsüz ve denetimsiz bir şekilde başka ülkelere akıyorlar. Şimdi Türkiye böyle bir kara deliğe dönüştürülmek isteniyor.
Maliyeciler adına vergi rekabeti diyorlar, rakiplerden daha az vergi koyarak daha fazla sermaye çekmek için verilen yarış aslında. Kim daha fazla şey vaat ederse sermaye oraya akıyor. Vaatlerden en büyüğü sıfır vergi oranı. Yani vergi oranını sıfıra çekerek, daha fazla sermaye çekebilmek için büyük avantaj yakalandığı zannediliyor. Oysa şimdi yabancı sermaye girişine ihtiyacı olan neredeyse her ülke aynı şeyi vaat etmektedir. Bu pek tabii ki finansallaşan ve küreselleşen sermayenin işine gelmektedir. Aslında tüm dünya sermaye için bir vergi cennetine, güvenli bir cennete dönüşmektedir. Türkiye de bu türden vaatkârlık konusunda geri kalmamıştır hani. Dolayısıyla sadece vergi sıfırlaması yetmez. Şimşek bunun bilincinde olacak ki aynı konuşmada Türkiye’yi pazarlamak adına gerçeklikle alakası olmayan başka pek çok şey de söylemiş. Örneğin böyle ülke zor bulunur demiş. Yanılıyor, sayıları ganidir. Bir ülke nasıl pazarlanır? Bakan Şimşek pazarcı esnaf gibi pazarlamaya başlamış.
Bu aslında bir çaresizliğin sonucudur. Olmuyor, dikiş tutmuyor. Başka muhalif iktisatçı üstatlarımız da söylediler, Türkiye kapitalizminin dış kaynak ve yabancı sermaye ile uyuşturucu bağımlılığı benzeri bir ilişkisi var, Gelsin istiyor, geldikçe daha çok gelsin istiyor. Gelmeyince krize giriyor. Başka çaresi de yok, öyle bir yapı var ki başka türlü ilerleyemiyor, büyüyemiyor. Büyüdükçe sorun biriktiriyor, sorun biriktirdikçe daha fazla yabancı sermaye ve kaynak gelsin istiyor. Öyle bir yapı ortaya çıktı ki uzun vadeli planlama yapmak mümkün değil, kısa vadede cari zamanı kurtarmak dışında hiçbir şey yapamıyorlar. Şimdi ülkeyi gerçek bir vergi cennetine, sermaye için gerçek bir güvenli cennete dönüştürmek istiyorlar. Tüm ülkeyi talana ve yağmaya açıyorlar.
/././
Emperyalizmin ev sahipliğinde Dünya Kupası: FIFA’dan birlik masalı, ABD’den savaş rejimi -Can Kuyumcuoğlu-
2026 Dünya Kupası için sahnede “barış” ve “kapsayıcılık” mesajları verilecek. Tribünlerin arkasında ise ABD’nin savaş politikaları, seyahat yasakları, vize engelleri, sınırda aranan takımlar, Meksika’daki öğretmen protestoları ve fahiş bilet fiyatları var.
2026 FIFA Dünya Kupası, 11 Haziran’da Meksika ile Güney Afrika arasında başkent Meksiko’da oynanacak maçla başlayacak. Turnuvanın açılışı bu kez tek bir törenle sınırlı kalmayacak. FIFA, ABD, Kanada ve Meksika’da üç ayrı açılış töreni düzenleyerek Kuzey Amerika’yı “birlik”, “barış” ve “futbolun insanları buluşturması” temalarıyla dünyaya pazarlamaya hazırlanıyor.
FIFA’nın duyurusuna göre Meksiko, Toronto ve Los Angeles’ta yapılacak törenler “kıtasal ve küresel birlik” fikri etrafında kurgulanacak. ABD’deki açılış töreninde Los Angeles, “dünyanın eğlence başkenti” olarak sunulacak; pop yıldızları, dev sahne şovları ve FIFA’nın “ortak ritim” anlatısı öne çıkarılacak.
Ancak bu parlak vitrin, turnuvanın gerçek siyasal zeminini gizlemeye yetmiyor. Dünya Kupası, ev sahibi ülkelerden ABD’nin Trump yönetimi altında savaşı tırmandırdığı, göçmenleri hedef aldığı, vize rejimini siyasal baskı aracına çevirdiği ve güvenlik aygıtını genişlettiği bir dönemde başlıyor.
‘Barış’ turnuvasına savaş damgası
Turnuvanın en çarpıcı kriz başlıklarından biri İran’ın durumu.
İran Milli Takımı, grup aşamasındaki maçlarını ABD’de oynayacak. Ancak Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri saldırganlığı ve seyahat kısıtlamaları, Dünya Kupası hazırlıklarını doğrudan etkiledi.
İran Futbol Federasyonu, İranlı taraftarlara ayrılan Dünya Kupası biletlerinin iptal edildiğini duyurdu. İran tarafı, FIFA’nın normalde her takıma ayırdığı taraftar kontenjanının ABD’deki siyasi koşullar nedeniyle kullanılamadığını vurguluyor. İranlı bazı yetkililere vize verilmezken, takım da hazırlık kampını ABD yerine Meksika’nın Tijuana kentinde yapmaya yöneldi.
İran’dan 15 yetkili ve personele vize verilmedi. Bu tablo, Trump yönetiminin İran’a dönük saldırganlığının yalnızca diplomatik ya da askeri alanda değil, spor organizasyonlarında da doğrudan sonuç ürettiğini gösteriyor.
Böylece FIFA’nın “futbol halkları birleştirir” yalanı, ABD’nin bizzat yarattığı savaş ve yaptırım düzenine çarpıyor. Trump yönetimi bir yandan Dünya Kupası’nı “Amerika’nın dünyayı ağırladığı” büyük bir gösteriye çevirmeye çalışırken, diğer yandan İranlı futbolcuların, yetkililerin ve taraftarların turnuvaya erişimini savaş politikalarının konusu haline getiriyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın turnuvaya katılımına ilişkin soruya “umurumda değil” yanıtını vermesi de bu ikiyüzlülüğü açıkça gösterdi. Bir yanda FIFA sahnesinde “birlik” mesajları, diğer yanda ev sahibi ülkenin başındaki ismin savaştan etkilenen bir ülkenin turnuvadaki varlığına yönelik umursamazlığı var.
İranlı futbolcular ve teknik heyet, Türkiye’den yaptıkları uçuşun ardından Pazar günü Tijuana Havalimanı’na vardı.Göçmen düşmanlığı Dünya Kupası’nın fonunda
Turnuva, ABD’de göçmen karşıtı baskıların sertleştiği bir döneme denk geliyor. Trump yönetiminin seyahat yasakları, sınır politikaları ve göçmenlere yönelik baskıcı uygulamaları, Dünya Kupası’nın “herkese açık küresel şölen” iddiasıyla açık bir çelişki oluşturuyor.
ABD’nin seyahat yasağı ve vize rejimi, Dünya Kupası’na katılan ya da turnuvada görev alacak birçok ülke ve ismi doğrudan etkiledi. İran ve Haiti gibi ülkeler tam giriş yasağı kapsamıyla karşı karşıya kalırken, yasaklardan etkilenen ülke sayısı 39’a ulaştı.
ABD, milyonlarca insanı ekran başına ve stadyumlara çağırırken, aynı anda göçmenleri, sığınmacıları ve bazı ülkelerden gelen taraftarları güvenlik tehdidi gibi kodlayan bir rejimi işletiyor. Dünya Kupası için sınırlar “turist”, sponsor ve sermaye akışı söz konusu olduğunda açılırken; emekçiler, göçmenler ve savaşın mağdurları söz konusu olduğunda duvarlar yükseliyor.
FIFA’nın “kapsayıcı turnuva” söylemi bu nedenle daha baştan aşınıyor. Çünkü turnuvanın en büyük ev sahibi olan ABD, dünyayı ağırlayan taraf olmaktan çok, dünyayı hizaya sokmaya çalışan emperyal bir güç olarak sahnede duruyor.
Somalili hakemden Iraklı futbolcuya: Vize rejimi sahaya indi
ABD’nin güvenlikçi vize rejimi yalnızca İran’ı hedef almadı.
Dünya Kupası’nda görev alacak ilk Somalili hakem olması beklenen Omar Artan’ın ABD’ye girişine izin verilmedi. Miami’de ABD’ye alınmayan Artan, turnuvadaki görevinden çıkarılmak zorunda kaldı. Böylece FIFA’nın “tarihi temsil” diye pazarlayabileceği bir gelişme, ABD’nin sınır rejimine takıldı.
Iraklı futbolcu Ayman Hüseyin ve takım fotoğrafçısı Telal Selah da benzer şekilde ABD giriş sürecinde ağır incelemeye takılan isimler arasında yer aldı. Selah’ın ABD’ye girişine izin verilmedi.
Batı Asya’dan, Afrika’dan ve ABD’nin güvenlik siyasetinde “riskli” kodlanan ülkelerden gelen futbolcular, görevliler, hakemler ve taraftarlar, Dünya Kupası’nın “küresel” iddiasına rağmen sınırda ayrı bir muameleyle karşılaşıyor.
Somalili hakem Omar Artan Senegal ve Özbekistan’a sınırda tepki çeken güvenlik kontrolleri
ABD’nin Dünya Kupası’na ev sahipliği, daha turnuva başlamadan sınır ve güvenlik uygulamalarıyla da tartışma konusu oldu. İran, Somali ve Irak örneklerinin ardından Senegal ve Özbekistan milli takımlarına yönelik güvenlik kontrolleri de “küresel futbol şöleni” anlatısının nasıl ayrımcı bir pratikle iç içe geçtiğini gösterdi.
Senegal Milli Takımı’nın ABD’de pist üzerinde güvenlik kontrolünden geçirildiği görüntüler sosyal medyada tepki çekti. Senegal Futbol Federasyonu, görüntülerin Raleigh’den San Antonio’ya özel uçuş öncesinde yapılan standart bir güvenlik prosedürüne ait olduğunu, takımın terminal işlemlerini hızlandırmak için doğrudan pistten uçağa alındığını açıkladı. Ancak futbolcuların pistte tek tek aranması, ABD’nin ev sahipliği yaptığı turnuvada bazı takımların daha baştan “şüpheli” muamelesi gördüğünü gösterdi.
Benzer bir tablo Özbekistan için de yaşandı. Dünya Kupası’na tarihinde ilk kez katılacak Özbekistan Milli Takımı, Hollanda ile oynayacağı hazırlık maçı öncesinde ABD’de yoğun bir güvenlik aramasından geçirildi. Görüntülerde teknik heyet ve oyuncuların üst aramasından geçirildiği, çantaların yere dizilerek bomba arama köpekleriyle kontrol edildiği görüldü. Özbek basını ve sosyal medyada yer alan haberlerde, Hollanda takımının aynı uygulamaya maruz kalmadığına dikkat çekildi.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-06/ssstwitter.com_1781094364499.mp4
Senegal milli takım oyuncularının havaalanı pistinde güvenlik taramasından geçirilme görüntüleri
Meksika’da öğretmenler sahne dekoru olmayı reddediyor
Dünya Kupası’nın açılışına ev sahipliği yapacak Meksika’da ise öğretmen protestoları turnuva hazırlıklarının önüne geçti. Öğretmen sendikası CNTE, ücret artışı, emeklilik hakları ve çalışma koşulları için eylemlerini Dünya Kupası dönemine taşıdı.
Meksika’da turnuva öncesi kutlama atmosferi toplumsal gerilimlerle iç içe geçti. Öğretmenlerin yanı sıra kayıp yakınları da protestolar düzenlerken, bilet fiyatlarına ve hükümetin vitrin siyasetine yönelik tepkiler de büyüdü.
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum yönetimi turnuvanın planlandığı gibi başlayacağını söylerken, başkentte ve ev sahibi kentlerde güvenlik önlemleri artırıldı. Ancak öğretmenlerin eylemleri, Dünya Kupası’nın yerel halkın sorunlarını görünmez kılan bir uluslararası gösteriye çevrilmesine karşı güçlü bir itiraz anlamı taşıyor.
Öğretmenler ve öğrenciler, dün Meksiko’daki Ciudad de México Stadyumu’na yürüdü.Güvenlik devleti ve pahalı futbol
Turnuvanın bir diğer yüzü de ağır güvenlik önlemleri ve fahiş bilet fiyatları. Meksika’da kartel şiddetinin arttığı Guadalajara gibi kentlerde güvenlik kaygıları büyürken, ev sahibi ülkeler Dünya Kupası’nı dev bir polis ve güvenlik operasyonu eşliğinde düzenlemeye hazırlanıyor.
ABD’de bazı kentler taraftar festivallerine dair planlarını küçültürken, güvenlik harcamaları için federal kaynak arayışı da sürüyor. New York/New Jersey’de planlanan taraftar festivalinin iptal edilmesi, Seattle ve Boston’daki organizasyonların daraltılması, turnuvanın “halkların buluşması” olmaktan çok güvenlik ve maliyet hesabıyla yönetildiğini gösteriyor.
Buna bir de bilet fiyatları ekleniyor. Dünya Kupası, FIFA’nın pazarladığı gibi halkların buluşması olmaktan çok, şirketlerin, sponsorların, turizm sektörünün ve yüksek gelirli taraftarların erişebileceği dev bir pazara dönüşüyor.
FIFA’nın bilet satış süreci de soruşturma konusu oldu. New York ve New Jersey başsavcıları, taraftarların satın aldıkları koltukların yeri konusunda yanıltılmış olabileceği ve FIFA’nın açıklamalarının fiyat artışlarını körüklediği iddiaları üzerine FIFA’ya celp gönderdi. Teksas Başsavcılığı da FIFA’nın bilet satış süreci hakkında ayrı bir soruşturma başlattı.
Teksas Başsavcılığı’nın açıklamasına göre final maçındaki premium koltukların fiyatı 10 bin doların üzerine çıkarken, taraftarların “adil ve şeffaf fiyatlandırma” hakkının ihlal edilip edilmediği araştırılıyor.
FIFA’nın vitrini, ABD’nin gerçeği
FIFA Başkanı Gianni Infantino, 2026 Dünya Kupası’nı “en büyük ve en kapsayıcı” turnuva olarak pazarlıyor. Açılış törenleri de bu iddiayı güçlendirmek için tasarlandı: "Meksika’da kültürel motifler, Kanada’da çok kültürlülük, ABD’de eğlence endüstrisinin parlak dili" öne çıkarılacak.
Ancak turnuvanın merkezinde duran ABD’nin gerçekliği başka: Trump yönetiminin İran’a karşı saldırganlığı, göçmen karşıtı baskıları, vize rejimini siyasi silaha çevirmesi, sınırda yapılan ayrımcı güvenlik uygulamaları ve güvenlikçi politikaları.
Dünya Kupası bu nedenle yalnızca "futbol şöleni" olarak değil, emperyalist siyasetin spor endüstrisiyle nasıl iç içe geçtiğinin de sahnesi olarak başlıyor. FIFA sahnede “birlik” diyecek; ama tribünlerin, sınır kapılarının, vize kuyruklarının ve protesto meydanlarının anlattığı başka bir gerçek var.
/././
soL


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder