soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Şimdi de ODTÜ'de hazırlık yaz okuluna NATO Zirvesi engeli: TKG'den açıklama ve çağrı 

NATO Zirvesi için Ankara’da hayatı durdurmaya çalışan iktidarın adımlarına bir yenisi eklendi. ODTÜ’de normalde 4 hafta olan Hazırlık Yaz Okulu 2 haftaya düşürüldü. Eğitim hakkının hiçe sayıldığını belirten TKG ODTÜ’den yapılan açıklamada “Bağımsızlığımız, emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken bu ülkenin yurtsever gençleri oturdukları yerde oturmayacaklar” denildi.

Başkent Ankara’da NATO liderlerinin toplanacağı zirve için hayatı durdurmaya hazırlanan iktidarın adımlarına bir yenisi ODTÜ’de eklendi.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da dört hafta sürmesi beklenen Hazırlık Yaz Okulu’nun süresi iki haftaya indirildi, ders sayısı da yarıya düşürüldü.

Türkiye Komünist Gençliği (TKG) ODTÜ’den yapılan açıklamada “Yaz Okulu için yapılan ilk planlamanın 7-8 Temmuz tarihleri ile çakışması açıkça gözler önüne seriyor ki bu karar, NATO Zirvesi'ne dönük tedbirlerin bir parçasıdır” denildi.

'Rektörlük hesap vermeli'

İktidarın NATO temsilcilerini ağırlamak adına öğrencilerin eğitim hakkını hiçe saydığı vurgulanan açıklamada “Rektörlük bu hak gaspını açıklamalı ve hesap vermelidir” denildi.

TKG ODTÜ’den yapılan açıklamada ülkenin bağımsızlığı emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken memleketin yurtsever gençlerinin oturdukları yerde durmayacakları vurgulanarak “Dünyanın bütün kaynaklarını yağmalayan katil sürüsünü hak ettikleri gibi ağırlamaya biz de hazırlanıyoruz” denildi.

TKP’nin 5 Temmuz’da Tandoğan’da düzenleyeceği mitinge çağrı yapılan açıklamada "NATO'yu ülkemizden kovacak, bağımsızlığa sosyalizmle kavuşacağız" denildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

Hazırlık Yaz Okuluna NATO Zirvesi Engeli

Dünyanın en büyük terör örgütü NATO'nun 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştireceği zirve öncesinde AKP, hayatı durdurma çalışmalarına devam ediyor. Eli kanlı katilleri kırmızı halılarda ağırlamak için yapılan düzenlemeler ve üst üste duyurulan yasaklarla kentimizi adeta bir hapishaneye dönüştürmeye hazırlanıyorlar.

İktidarın bu onursuz çabalarına bir yenisi de ODTÜ'den eklendi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da dört hafta sürmesi planlanan Hazırlık Yaz Okulu, hiçbir gerekçe gösterilmeden iki haftaya düşürüldü. Yaz Okulu için yapılan ilk planlamanın 7-8 Temmuz tarihleri ile çakışması açıkça gözler önüne seriyor ki bu karar, NATO Zirvesi'ne dönük tedbirlerin bir parçasıdır.

Bu uğursuz örgütün temsilcilerini en iyi şekilde ağırlayabilmek adına öğrencilerin eğitim hakkı hiçe sayılmakta, alınan kararla beraber ders sayısı yarıya düşmektedir. Rektörlük bu hak gaspını açıklamalı ve hesap vermelidir.

Ankara'da hayatı durdurmak için hazırlıklar sürerken soruyoruz: NATO'yu temsil eden katiller; milyonlarca yurttaşımızın yaşamından, haklarından daha mı değerlidir?

Sözde vatan savunmasından başka hiçbir derdi olmayanlar zirve süresince çıkacak en ufak "pürüze" karşı dehşete düşüyor, emperyalist merkezlerle kurdukları ilişkilerin zarar görmesinden başka hiçbir kaygı taşımıyor. Okulumuzda yaşanan, bu pervasızlığın bir yansımasıdır.

NATO'nun emir kulları planlarını değiştirmekte, uçan kuştan korkup yasaklar getirmekte haklılar. Bağımsızlığımız, emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken bu ülkenin yurtsever gençler oturdukları yerde oturmayacaklar. Dünyanın bütün kaynaklarını yağmalayan katil sürüsünü hak ettikleri gibi ağırlamaya biz de hazırlanıyoruz.

Sözümüze kulak veren herkesi bu onursuzluğa karşı 5 Temmuz'da yaşamı savunmak için Tandoğan'da düzenlenecek mitinge çağırıyoruz. NATO'yu ülkemizden kovacak, bağımsızlığa sosyalizmle kavuşacağız!”

https://x.com/tkgodtu/status/2066112876591362487?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E2066112876591362487%7Ctwgr%5Ea7e357fbc20557b1d14aa1f39b95b0672c66fb7a%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fhaber.sol.org.tr%2Fhaber%2Fsimdi-de-odtude-hazirlik-yaz-okuluna-nato-zirvesi-engeli-tkgden-aciklama-ve-cagri-410642

***

ABD yenilince onlar da yenildi: İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere’den İran açıklaması 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı İran’ın direnişi ve imzalanan anlaşmayla sona erdi. Anlaşmanın hemen ardından ABD saldırganlığının en büyük destekçilerinden de ilk çözülme emareleri gelmeye başladı.

İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere, İran'a yönelik yaptırımların hafifletilme olasılığına işaret eden bir açıklama yaptı.

İran'ın nükleer programına yönelik açık ve doğrulanabilir adımlara karşılık, ilgili yaptırımları kaldırmaya hazırız” denilen ortak açıklamada “ABD, İran ve bölgesel ortaklarla yoğun bir şekilde çalışarak bu anı değerlendirecek, ivmeyi koruyacak ve uzun vadeli bir diplomatik çözüm elde edeceğiz” ifadesi kullanıldı.

ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptının memnuniyetle karşılandığı belirtilen açıklama aslında İran’ın zaferinin bir diğer cephede daha teyidi niteliğinde.

Yıllardır ABD’nin talimatlarıyla İran’a yönelik hukuksuz onlarca yaptırıma imza atan bu ülkeler, ABD ve İsrail’in İran’daki yenilgisi sonrası bu noktaya gelmiş oldu.

***

Cumhuriyetçiler Kurultayının ardından -Aydemir Güler- 

Birlik siyasi bir iştir. Cumhuriyetçiler kurultayı önümüzdeki süreçte siyasette sözünü söyleyerek, pozisyon alarak Cumhuriyetçilerin birliğine dönüşmelidir, dönüşecektir.

Sol okurlarının hatırı sayılır bir bölümü, 7 Haziran Cumhuriyetçiler Kurultayını sosyal medya paylaşımlarından, en azından soL’un haberinden ve sonuç bildirisinden izlemiş olmalı. Başarılı bir toplantı olduğunu söyleyerek başlayayım… 

İlk olarak Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi 2025’e girerken cumhuriyetçilerin birliğini gündem yapmıştı. Sonrasında, her zaman sıkışık ve sürprizli yaşamaya alışık olduğumuz ülke siyasetinin, yeni başlıklara alan bırakmayan fırtınalara sahne olduğu olağanüstü bir zaman dilimi geçti. Cumhuriyetçiler Kurultayı 19 Mart tarihiyle anılan o hara gürenin içinde iğneyle kuyu kazarak hazırlandı. 24 Mayıs’ta çeşitli kurumların temsilcilerinin yaptığı açış konuşmalarından oluşan bir oturum ve ertesi gün Kurultay... 

Bu kez 7 Haziran’dan bir önceki gün, Kurultay’ı hazırlayan Danışma Kurulundan kişiler ile THTM üyelerinden oluşan bir heyet, Birinci Meclis’in bugün müze olan binasının önünde buluştular. Aşağı yukarı bir yıl geçmişti.

Bu süre ilkiyle yarışabilecek şiddette sürprizlerle dolu yaşanırken 2026 toplantısının hazırlıkları, bu kez “Cumhuriyetçiler Kurultayı” Danışma ve Koordinasyon kurulları tarafından yürütüldü. Cumhuriyetçilerin birliğinin mutlaka gerektiği görüşünün, siyasi iktidarın oluşturduğu merkezden açılmaya başlar başlamaz sıradanlaşacak ölçüde yaygın kabul gördüğünü söylemeye gerek bile yok. Ancak bu birliğin ideolojik ve politik bir ortak paydaya sahip olmaması halinde yaşanan fiyaskoları saymaya da gerek yok! Bunlar çoğunlukla, bugünlerde ihanet kısaltması ile damgalanan Kılıçdaroğlu CHP’sinin deneyimleri. 

Konumuz onlar değil. Bizi ilkesiz, derinliksiz, programsız hareket tarzının yalnızca karşı cepheye katkı sunması ilgilendiriyor. 

Birinci kurultay emperyalizme, gericiliğe ve sömürüye karşı, yurtseverliğin, laikliğin ve emekçilerin bayraklarını yükseltmek gereğini vurgulayarak bunları cumhuriyetçilerin birliği için zorunlu ilkeler olarak tanımlamıştı. Ancak ilkeden programa giden yol kısa değildir… 

Kurultay’ın organları çetrefil başlıklardan yola çıkıp ülkenin temel başlıklarının büyük çoğunluğunu kapsayan bir dizi çalışmayı örgütlediler. Aradan geçen bir yıl esasen böyle değerlendirildi. Elimizde onlarca başlıkta yüzlerce aydın ve emekçinin elbirliğiyle oluşturulmuş, kitle toplantılarında paylaşılıp tartışılmış programatik belgeler var. 2026 Kurultayının zeminini bu çalışma ve ürünleri oluşturdu.

Çok güzel. Ve henüz yolun başı!

Cumhuriyetçilerin birliği programsız olduğunda ilk kavşakta duvara çarpılması, kanıtlanmış bir siyaset yasasıdır. Ancak icat edilmiş en gelişkin programın bile cumhuriyetçileri birleştirmeye yeteceğini varsaymak da görülmemiş bir saflık olur! 

Programın işe değil söze takılıp kalmak olduğunu, hatta birleştirmeye değil ayrıştırmaya neden olacağını düşünenler kuşkusuz vardır. Oysa birincisi, söz iş içindir. İkinci olarak ayrışmaksızın ileri atılmak mümkün değildir. Son olarak da, tıkanıklığı aşmak için ihtiyaç duyulan, yönsüz, rotasız bir kalabalığın gelişigüzel yığılması değildir. Somut konuşalım, yurtseverliği NATO’ya karşı mücadeleye taşımak, laiklik savunusunu amalardan fakatlardan kurtarmak, bunları emekçilere mal etmeyi temel görev bellemek, hedeflenen birliğe güç katacak ayrışma başlıklarıdır. Ayrışırsınız ve çoğalırsınız. 

2026 Kurultayı 2025’in tekrarı veya daha iyisi olarak tasarlanmadı ve öyle olmadı. İlkinin bir tür paneller dizisi, diğerinin delege kürsüsü olarak kurgulanması, özü yansıtan bir biçimdir. Bir programa yakınız. Bu demektir ki, sözü cebimize koyup iş yapmaya başlayabiliriz. Cumhuriyetçilerin birliği ancak siyaset üreterek, bir siyasal merkez kurarak gerçekleştirilebilir. Özetin özeti, asıl şimdi başlama çizgisine gelmiş bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Cumhuriyetçilerin birliğine doğru, başlangıç noktası…  

Birlik siyasi bir iştir. Cumhuriyetçiler kurultayı önümüzdeki süreçte siyasette sözünü söyleyerek, pozisyon alarak Cumhuriyetçilerin birliğine dönüşmelidir, dönüşecektir.

Birlik kitlesel bir iştir. Siyasetin dar alanlarda, kapalı kapıların ardında veya alçak sesle konuşulan kulislerde yapılmasına alışılan bir çağdayız. Cumhuriyetçilerin birliğinin başarıya ulaşması değil, varlık kazanması için bile siyasetin yeniden kitlelerle buluşturulması gerekmektedir. 

Başta söylendiği gibi birlik ilkelerin, programın işidir. Ama önümüzdeki süreçte programla ilgili her adım, her toplantı cumhuriyetçilerin toplam güçlerinin yükseldiği bir eylem niteliği kazanmalıdır.

/././

Cumhuriyetçilerin programı hangi ilkelere ve ittifaka dayanmalı? -Erhan Nalçacı-

Emekçi sınıfların siyasi özneleri emekçilerin sömürüsü devam edeceği bu programı peşinen kabul etmeyeceklerdir. Ancak ittifak yapacak sermaye sınıfına dair devrimci öznelerin varlığında böyle bir program söz konusu olabilir. 

Antik çağlardan bu yana Cumhuriyetlerin devrimlerle kurulduğu ve karşı-devrimlerle yıkıldığı önemli bir tarihsel genelleme olarak karşımızda duruyor.

Yakın tarihimizdeki çok kritik ve cumhuriyetçilerin birliğini anlamlandıran saptama ise 1923’te kurulan Cumhuriyet’in sermaye sınıfı siyaseti tarafından yıkıldığına dayanıyor.

Eğer cumhuriyetinizi bir karşı-devrimci sürece karşı kaybettiyseniz, tekrar kazanmak için ne yapacağınızı bilmek çok kritik hale gelir. Cumhuriyet’i bir devrimle tekrar kazandığınızda nasıl bir yaşam kurulacak? Ekonomik ilişkiler neye yaslanacak? Uluslararası ilişkiler yeniden nasıl inşa edilecek?

Bu sorulara verilen yanıtlar aynı zamanda hangi toplumsal kesimlerin ittifak ilişkisi içinde olacağını da belirler.

Geçen hafta sonu Ankara’da toplanan Cumhuriyetçiler Kurultayı güncel siyasete Cumhuriyetçilerin nasıl müdahale edeceğini tartıştı. Ayrıca Kurultay bir yıla yakın bir süredir yüzlerce uzman ve alandan emekçinin katılımıyla hazırlanan bir emekçi cumhuriyetinde yaşamın nasıl olacağına dair Kurtuluş Programını ele aldı. 

Genel olarak kabul gören ve Kurultay delegelerinin ilettiği geri bildirimlerle zenginleşen 150 sayfaya ulaşan programı burada ele almak mümkün değil, ancak ana hatlarını vurgulayabiliriz.

Eğer Cumhuriyet’i yıkan esas olgu sermaye sınıfının açgözlü yağması ile ülkenin bütün zenginliklerini, sanayi, maden, liman, yollar, akarsular, hastaneler demeden kendi mülkü haline getirmesiyse ve sermaye diktatörlüğü rejimi sınır tanımayan bir sömürü üzerine inşa edildiyse o zaman Cumhuriyetin bütün bu yağmalanmış zenginliklerin toplumsallaştırılmasıyla kurulabileceği ortaya çıkar. 

Program bu toplumsallaşmanın çok önemli iki ayağını tanımlıyor: İlki, kırsal kesimde kooperatifleşme, ikincisi ise sermaye sınıfının gücünü aldığı üretim araçlarının ve bankaların devletleştirilmesi.

Program diğer bütün hedeflerini böyle bir kamulaştırma üzerine kuruyor. Ancak böylesine bir toplumsallaştırmadan sonra tekrar sömürü nesnesi değil, yurttaş haline gelebiliriz, planlı bir ekonomi mümkün olur ve planlama halkın siyasi iradesinin yansıması haline gelir, tarım emekçileri ilaç, gübre, tohum tekellerinin elinde ezilmekten kurtulur, tarımsal alanların ranta kurban edilmesi sonlanır, emekçi kesimler sendikalar başta olmak üzere kitle örgütlerine kavuşabilir ve her seviyede yönetime katılabilir, kadınların toplumsal eşitliği sağlanabilir, ülkenin emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırılabilir.

Halkın dini duygularını suiistimal ederek bu yağma düzenini koruyanlar yenildiği için din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması mümkün olur, çevre korunabilir, iklim değişikliğine karşı kamu olanakları ile önlem alınabilir. Sağlığın bayrağına piyasanın kiri bulaşmaz ve halkın sağlığını korumak ve geliştirmek yazılabilir, eğitim böyle bir toplumun gereksindiği yeni insanı, yani çok yönlü, bilimi ve tekniği bütünleştirmiş, aydın ve ülkesine karşı sorumlu, devrimini koruma konusunda bilinçli insanları yetiştirebilir. Tekellerin elindeki yapay zekânın yabancılaştırıcı etkisi kırılabilir ve tüm teknolojik yenilikler halkın refahı ve mutluluğu için kullanılabilir. Bilim, sanat ve spor kolektif bir gelişmenin, ilerlemenin araçlarına dönüşebilir.

Buraya kadar tamam, ancak program yazımında bir alternatif daha vardı:

Sermayenin el koyduğu zenginlikleri vergilendirmek ve buradan elde edilen gelirle emekçilerin daha çok pay alacağı bir sosyal devleti inşa etmek.

Bu programın mülk değişimini içermediği için daha kolay uygulanabilir bir hedef olduğunu düşünenler olacaktır. Emekçiler sömürülmeye devam edecekler ama yaşam seviyeleri bir miktar yükselecek. Ayrıca belki bazı idari, demokratik reformlar yapılabilecek.

Bu programın altına girecek devrimci özneler söz konusu olsaydı, cumhuriyetçilerin birliği için ittifak ilişkisi burada oluşturulabilirdi. 

Ancak böyle özneler yok. Bu nedenle bu ikinci programı uygulamak ilkinden çok daha güç, hatta imkânsız gözüküyor.

Emekçi sınıfların siyasi özneleri emekçilerin sömürüsü devam edeceği bu programı peşinen kabul etmeyeceklerdir. Ancak ittifak yapacak sermaye sınıfına dair devrimci öznelerin varlığında böyle bir program söz konusu olabilir.

Bugün büyük veya tekelci sermayenin kendi açgözlü çıkarları doğrultusunda laikliği ortadan kaldırdığı, emperyalizmle işbirliğini derinleştirdiği ve emekçi sınıfların örgütlülüğünü ve yönetime katılımını önemsiz hale getirdiği biliniyor.

Peki, büyük sermaye dışında orta ve küçük sermayeye dair siyasi oluşumlar var mı diye bakmamız gerekiyor.

Bir kere geçen yüzyılın başlarındaki çeşitli ülkelerde devrimci mücadeleye katkı veren köylü/çiftçi partilerinden günümüzde bahsetmek mümkün değil.

Yine Türkiye’de çok partili siyasete 1950’lilerde geçilmesiyle küçük ve orta burjuvazinin farklı siyasi parti ve programlarından bahsetmek mümkündü. Ancak bugün bunu da görmüyoruz. Büyük sermaye taşeron şirketler, bayilikler ve banka kredileri aracılığıyla sermayenin bütün kesimlerini kendine bağımlı hale getiriyor ve gericileştiriyor.

Düzene bağlı bütün siyasi partiler dolayısı ile gerektiğinde büyük sermaye için işlev gören İsviçre çakısının aletlerine dönüyorlar. Bırakın devrimci bir duruşu, programlarında özünde bir farklılık gözükmüyor.

Örneğin, kamulaştırmanın k’sına bile programında yer vermeyen CHP’nin esas rolünün kitlelerin devrimci bir kalkışmaya kaymasını engellemek olduğu anlaşılıyor. Ne laik ne emekten yana ne de emperyalizme karşı duruşu olan CHP kendisine yapılan saldırılar karşısında bile yükselen sokaklardaki kitle eylemlerini zayıflatmayı ve dikkat dağıtmayı tercih ediyor.

Her seçim döneminde CHP veya DEM’den milletvekili çıkarmak için sıraya giren sol partilerin de bir emekçi cumhuriyeti için devrimci tavır alabileceği çok şüpheli gözüküyor.

Dolayısı ile iş Cumhuriyeti ayağa dikerken Kurtuluş Programını benimseyen devrimci bir ittifakı örmeye dayanıyor.

Ne yapmak istediklerini net bir şekilde bilenler devrimlerine de Cumhuriyet’e de emekçi halkı örgütleyerek ulaşacaklar. 

Devrimci bir cumhuriyetçi kimliği inşa etmek günümüzün temel meselesi olarak duruyor.

/././

Siyasetin hukuku çiğneme ilkesi -Cangül Örnek- 

Türkiye’de yasa tanımazlık, artık yeni hukuktur. Böyle bir ortamda hukuki mücadele kayyımı sıkıştırmak ve zaten zayıf olan toplumsal meşruiyetini daha da zayıflatmak için kullanılabilir. Ancak bu yöntem mücadelenin esasıysa, seçilmiş yönetime şimdiden geçmiş olsun.

Türkiye'nin yakın tarihinde kırılma üzerine kırılma yaşıyoruz. CHP’nin hukuksuz bir biçimde Asliye Hukuk Mahkemesi eliyle esir alınmaya çalışılması bu kırılmaların son halkası. Neden tarih bu kadar hızlandı ve yolcularını bu derece sarsıyor? İki nedenle: Çokça söylendiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları ortadan kaldırılıyor. Birincinin de nedeni olarak ikincisi, Türkiye kapitalizmi içeride eşitsizliği çok hızlı bir şekilde derinleştirirken elde ettiği muazzam sermaye birikimiyle dışarıya yayılmak istiyor. Biriken karlarla tetiklenen bu kabına sığmazlık, siyasi aktörünü AKP’de buldu. Birbirlerini tamamlamalarının arkasında bu hakikat var.

Her yıkılma ve yeniden kurulma momenti en fazla hukuk kurumunu vurur. Çünkü hukuk; hayatın hızla akan siyasal, sosyal ve iktisadi gerçekleri karşısında işlevsel ve prosedürel olarak muhafazakardır. Bugün otoriterliği ve keyfi iktidarı açıklamak için en sık referans verilen isimlerden biri olan Carl Schmitt, sağcı bir hukuk ve siyaset teorisyeniydi. Bu iki alanı güç temerküzünü gerekçelendirmek üzere bir araya getiren bu ismin son yıllarda daha fazla okunması ve tartışılması tesadüf olmasa gerek. Yalnız, onun tutuculuğu değişim alerjisinden değil karşı-devrimciliğinden geliyordu.

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda da değişim arzusu ile statükoculuğun eş zamanlı olarak işlediğini görüyoruz. Bir yandan, yayılmacılık ve Cumhuriyet yıkıcılığı tüm yerleşik normlara ve kaidelere takılmaksızın yol alsın isteniyor. Diğer yandan ise, bu dönüşümün, sınıf ilişkilerinde ve Türkiye’nin emperyalist sistemdeki yerinde radikal bir altüst oluşa yol açmaması için tedbir alınıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu süreçte sınıfsal bir statükoculuk güçlü bir damar olarak var olabiliyor.

Bunun gibi hızlı akan karşı-devrimci yıkılma ve yeniden kurulma momentlerinde eski düzene temelini veren hukuki kaidelerin üzerinden silindirle geçilir. Çünkü böyle bir momentte, yani siyasi iktidar ile sermayenin eş zamanlı diktatörlük arayışında olduğu dönemlerde eskiyi yıkmak kanun dışına çıkmayı gerektirir. Aslında yaşadığımız tam olarak budur.

Bakmayın, her şeyin siyasi otoriterleşme ile açıklanmaya çalışılmasına. Siyasi otoriterleşme, biraz kestirme biçimde ifade etmem mazur görülürse, bir araç ve sonuçtur. Açıklamaya oradan başlayamayız.

Türkiye’nin yaşadığı bu dönüşüm sürecini durdurabilecek ya da yüzde 90’ın lehine işleyen bambaşka bir rotaya sokabilecek olan tek etken, halkın siyasete müdahalesidir. Muğlak bir şekilde de olsa halk egemenliği bilincini ve sınıfsal talepleri içinde barındıran bu tür bir müdahale her şeyi değiştirebilir.

Halkın siyasete müdahalesinin bizzat kayyım Kemal Kılıçdaroğlu tarafından kriminalize edilmesi ve egemenlere ihbar edilmesi de bundan. Kayyım da kendisine bu görevi verenler gibi kaide kaide üstünde kalmasın ama halk da yerinden kalkmasın istiyor.

Tabloyu böyle okuduğumuzda daha iyi anlıyoruz ki son 25 yılda siyasi sorunları yargıya havale eden tüm politik çıkışlar bu nedenle de yenilgiye mahkumdu. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tür momentlerde eski paradigmayı muhafaza etmeye adanmış hukuk, eninde sonunda çiğnenir.

Ne yazık ki sadece ana akım siyaset değil, toplumsal mücadeleler de bu yolu izleyerek zayıfladı. Mücadele işyerlerinden, meydanlardan, okullardan mahkeme salonlarına taşındı; ilk zamanlarda kazanımlar böylece korunabildi ancak yıkım, yargı mekanizmasını dağıtmaya başlayınca önce bu yol tıkanmaya başladı, daha sonra ise yeni fiili “hukuk”, yukarıda bahsettiğim yıkım ve yeniden kuruluş sürecinde çok sert kullanılan bir araca dönüştü.

Toplumsal mücadelelerin hukuka sıkıştırılmasının sonuçlarına iki başlıkta örnek vereyim: Grev yasakları ve kadın hakları.

Türkiye tarihinde grev hakkını kullandırmamak için yasa dışına çıkmayan hiçbir iktidar yoktur. O yüzden önemli grevlerin yasaklanması bu ülkede bir siyaset kanunudur. Önceki yıllarda sendikalar, iktidarların grev yasağı kararlarını Danıştay’a götürüp kararları bozabiliyor ve böylece grevleri sürdürebiliyorlardı. Sonra ne oldu? AKP önce 2010 referandumuyla sonra 2015’te yargıya yaptığı örgütlü bir müdahaleyle Danıştay’ın yapısını değiştirdi ve Danıştay’dan işçi sınıfı lehine karar çıkmasını olabildiğince zorlaştırdı. Bugünün Türkiye’sinde kazanımla sonuçlanan işçi eylemlerinin, meşruiyetlerini topluma kabul ettirebilen ve toplumsal desteği arkasına alabilen eylemler olması, mahkeme koridorları yerine yürünmesi gereken yola dair derslerle dolu.

Kadın mücadelesine bakalım. Kadın örgütleri; taciz, şiddet ve cinayet davalarında mücadelenin toplumsal meşruiyetini artırdıkça ve konuya dair toplumsal bilinci yükselttikçe sınırlı da olsa sonuç alabiliyorlar. Ancak eldeki imkanların da sınırlılığı nedeniyle mahkemelere daralan mücadele, hak kayıplarına engel olamıyor. Bu nedenledir ki iktidarın hakları geri alan saldırısının önüne geçilemiyor. İstanbul Sözleşmesi ile yeni bir aşama kaydeden kadınların hukuki güvencelerden arındırılması süreci, Anayasa Mahkemesi kararıyla nafaka hakkının kadınların elinden alınmasına kadar uzandı. Bunu durdurabilecek tek şey, büyük bir toplumsal tepki ve hareketlilikti.

Bunları söylerken gelmeye çalıştığım bir nokta da şu: Bugün iktidarın doğrudan el attığı CHP’de de kayyım yönetimi ile seçilmiş yönetim arasında özellikle CHP parti tüzüğüne ve TBMM içtüzüğüne dayanan bir düelloya tanık oluyoruz. Kayyım, tüzüğü açık olarak çiğnerken kendisini oraya getirip oturtan yetkisiz mahkemeden çıkan karara yaslanıyor. Çünkü Türkiye’de yasa tanımazlık, artık yeni hukuktur. Böyle bir ortamda hukuki mücadele kayyımı sıkıştırmak ve zaten zayıf olan toplumsal meşruiyetini daha da zayıflatmak için kullanılabilir. Ancak bu yöntem mücadelenin esasıysa, seçilmiş yönetime şimdiden geçmiş olsun.

Tekrar edelim: Türkiye’de artık yasalar yok; fiili hukuk çok sert bir yıkım ve yeniden kuruluş aracına dönüşmüş bulunuyor. Dikkat ederseniz bir kez bile “hukuk devleti” kavramını kullanmadım. Gerek yok.

Yukarıda açmaya çalıştım: Bu tabloyu değiştirecek tek faktör halkın siyasetteki ağırlığı olduğu için CHP kayyımı Genel Merkez’deki alternatif grup konuşmasında “halk ayaklanması” iddiasıyla ihbarcılık yaptı. Dahası, kayyım, bu sürecin esas dinamiğinin siyasi ve iktisadi yayılma olduğunu iyi bildiği için, Cumhuriyet'in irredentizmi reddeden kuruluş ilkesini terk ederek Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasında yeniden var olmasını bir siyasi hedef olarak dile getirdi. Yani kayyım Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında bu yıkım ve yeniden yapım sürecinin kodları vardı. Yasaların yok sayılması da zaten bu sürecin bir gereği.

Siyasetle yakından ilgilenen insanlar olarak ne yazık ki CHP tüzüğünün bize hiç lazım olmayan maddelerini bile öğrendik ama CHP’nin seçilmiş yönetiminin bu başlıklarda kararlı bir siyasi tavır aldığını görmedik. Son olarak Özgür Özel gazetecilere “Benim ve ekibimin suçu, ABD ve İsrail’in planladığı nizama uyum gösterecek bir aktör olmayı reddetmek” dedi. O halde, Newsweek’e yazı yazıp NATO’nun güvenliğini en iyi kendinizin sağlayacağını neden vadettiniz?

/././

Okul güvenliği mi?-Rıfat Okçabol- 

Çocuklarımızın dijital radikalleşmesi de, çeteleşmesi de, şiddet kültürünü yaşaması da, ağırlıklı olarak AKP iktidarının karar ve uygulamalarından kaynaklanıyor. İçişleri Bakanı'nın açıklaması, insana bile bile bozuk gıda yedirip ardından mide tedavisine kalkışılmasına benziyor.

İçişleri bakanı, “Çocuklarımızı dijital radikalleşmeden, çeteleşmeden, şiddet kültüründen korumak istiyoruz” deyip “7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı”ndan söz ediyor. Bakanın açıklamasına göre bu kalkan, “Risk ve tehdit analizi, fiziki güvenlik, davranışsal erken uyarı, psikososyal destek, rehberlik-güvenlik koordinasyonu, kurumlar arası iş birliği ve kriz farkındalığı eğitimi” konularını içeriyor.

Bakanın bu açıklaması, AKP’nin strateji belgelerinde ve müfredat açıklamalarında olduğu gibi, okuyana ilk anda olumlu gelen, ancak çoğu kez içi doldurulamayan ve gerçeklerle bağdaşmayan bir açıklama oluyor.

Çünkü bu açıklama, bir yanıyla çocuklarımız dijital radikalleşirken, çeteleşirken ve de şiddet kültürüne maruz kalırken, iktidarın bu olumsuz gelişmelerin zamanında ayrımına varamadığını ya da bunları önemsemediğini gösteriyor.

Öte yandan bu açıklama, insana güven vermiyor. Çünkü ümmetçi ve II. Abdülhamit hayranı olup Kudüs’ün gelecekte Türkiye topraklarına katılacağını düşleyerek gerçeklerden kopuk olduğu anlaşılan bir kişinin, sorunları sağlıklı olarak irdeleyip çözümler üretmesi pek mümkün görünmüyor.

Oysa çocuklarımızın dijital radikalleşmesi de, çeteleşmesi de, şiddet kültürünü yaşaması da, ağırlıklı olarak AKP iktidarının karar ve uygulamalarından kaynaklanıyor. İçişleri Bakanı'nın açıklaması, insana bile bile bozuk gıda yedirip ardından mide tedavisine kalkışılmasına benziyor. AKP tutum değiştirmedikçe (ki değiştirmeyeceği biliniyor), çocuklarımızın dijital radikalleşmesini önlemenin mümkün olamayacağını görmek gerekiyor.

Çünkü ülkemizde gençlerin dijital radikalleşmesine yol açan olaylar, hemen her gün yaşanıyor. İletişim olanakları nedeniyle ortaokul ve lise öğrencileri de yetişkinler gibi neredeyse tüm olaylardan haberdar oluyor ve etkileniyorlar.  

  • Barışçıl ve demokratik bir biçimde tepkilerini gösteren Gezi Direnişi'nde bulunan gençlere karşı, polisin tazyikli su, gaz, cop ve plastik mermi kullanmasını;
  • Gezi eylemcilerinin yanında ekmek almaya giden çocuğun bile öldürüldüğünü;
  • “Gezi Direnişi'ni örgütledi” savıyla tutuklananların, Anayasa Mahkemesi ile AİHM kararlarına karşın serbest bırakılmamasını,
  • Gezi Direnişi sırasında öldürülenleri anmak için toplananlara polisin saldırmasını;
  • Kayyım rektör atanması üzerine demokratik tepkilerini dile getiren Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) öğrencilerine, polisin acımasız saldırılarını ve onları tutuklamalarını,
  • Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının, ilgili fakülte resmen “Bir sorun yok” dese de, yetkisiz kişilerin hukuk dışı kararıyla iptal edilmesini; 
  • İptal kararına barışçıl tepkilerini gösteren gençlere karşı polisin tutumunu;
  • Akranlarının etnik kökenine, inancına, cinsiyetine, ailesinin varlık düzeyine ya da siyasal tercihine göre farklı davranıldığını;
  • Akranlarının aç açına okula gitmesini, MESEM’lerde sömürülmesini ve istismar edilmelerini, 

…görüyor, duyuyor ve genelde mağdur olanların duygularını paylaşıyor. Ortaokul ve lise öğrencileri ayrıca,

  • Otel yangını, maden faciası, deprem gibi iktidarın sorumluluk payı olan olaylarda olduğu gibi, yandaşların karıştığı olaylara da haber yasağı konması; 
  • Madenciler ödenmemiş ücretlerini alabilmek için Ankara’ya barışçıl bir şekilde yürüyüş yapınca, jandarma/polisin her fırsatta onların yürüyüşünü engellemeye çalışması;
  • Bazı siyasal parti liderlerinin, televizyonlarda birbirlerine akıl-almaz şeyler söylemesi;
  • X partisine ve liderine olur-olmaz sözler söyleyen bazı milletvekili ve belediye başkanlarının, bir süre sonra tantanayla X partisine geçmesini ve geçiş sırasında X partisi ile liderine methiyeler düzmesi;
  • Muhaliflerin en küçük olumsuz davranışları hapisle cezalandırılırken, bir AKP’li Atatürk’e ve Cumhuriyet’e hakaret etse de ya da sevgilisini alenen “Tüm aileni geberteceğim, çocuklarının gırtlağını keseceğim!” dese de dokunulmaması 

gibi kendileriyle doğrudan ilgisi olmayan olaylardan da haberdar oluyor.

Öğrenciler, bu olumsuzlukları fiilen yaşadıkları gibi, yolsuzlukları da yalan söylemleri de hukuk dışı uygulamaları da tarikatlaşmayı ve de mafyalaşmayı da biliyor. Tüm bu olumsuzlukların etkisinde olan öğrenci, okuma-yazma alışkanlığı kazandırılmadığından öykü, roman, şiir okuyarak ya da olanaklar yok denecek kadar az olduğundan, resim-müzik-tiyatro-spor ile uğraşarak olumsuz etkileri üzerinden atamıyor. Derdini uzmanlarıyla paylaşamayınca, sosyal medya onların kurutuluşu oluyor.

Eğitim sistemi, çocuğa gerçeklerin ayrımına vardırıp onu özgür bir yurttaşa dönüştürecek bir kimlik kazandırmayı hedeflemiyor. Öğrenciyi imam hatipleştirip dininin ve kininin davacısı genç yetiştirmeyi hedefleyen eğitim sistemi, öğrenciye sağlıklı bir kimlik kazandıramıyor. Okullardaki yandaş yönetimlerin de etkisiyle kız-erkek öğrencilerin yan yana gelmesine bile tahammül edilemeyince, aidiyet arayışında olan öğrenci de sosyal medyaya sığınıyor.  

İktidar tutum değiştirmeyeceğine ve çocukları dijitalleşmeye iten, sosyal medyaya yönlendiren etkenler, aynen değil artarak devam edeceğine göre, İçişleri Bakanı ne yapacak? İster istemez mide ağrısını kesmeye çalışacak: Çocukların sosyal medya erişimine kısıtlama getirecek! Okullara gönderilen imam ve hafız sayısı artırılacak ve okullara polis konuşlandırılacak!

Sonra ne olacak! Var olan sorunlar katlanacak.

İnsana, emeğe, doğaya, bilime ve akla önem verecek bir iktidar olmadıkça, yaşadığımız sorunların atarak devam edeceğinin bilincine varmak gerekiyor.

/././

Başka Yolu Yok -Ayşe Şule Süzük- 

Hınç ve öfke kapitalizm koşullarında demlenir fakat asıl yönelmesi gereken hedefi ıskalayarak kendi sınıf kardeşlerini yiyen bir canavara dönüştürür kişiyi.

Anton Çehov “Avda Cinayet” romanında “Hayat kesintisiz bir cinnet hâli” diye yazmış. Güney Koreli yönetmen Park Chan-wook’un “Başka Yolu Yok” olarak çevrilmiş filmini izleyince Çehov’un sözünü ettiğim romanını hatırladım. Benzerlik her ikisinin de karanlık bir atmosferde geçmesi ve aslında anti-kahramanların gözlerinden hikâyenin aktarılarak olay örgüsüne müdahale ettiklerinin görülmesi. Örneğin “Avda Cinayet”te sorgu yargıcı Zinovyev'in bazı olayları eksik anlattığı, bazı ayrıntıları özellikle belirsiz bıraktığı dönüp bakıldığında keşfedilirken yargıyı temsil eden bir yargıcın kara dehlizlerde okuyucunun yolunu kaybetmesine müsaade etmesi, okuyucu ile belli bir mesafeden de olsa oynaması okurun tahtını sarsıp okurda bir sinir bozukluğuna yol açabiliyor. Öte yandan her ikisinde sınıfsal bir hınç olduğu ve bu hıncın itkisiyle işlerin bir ölçüde kontrolden çıktığı, anti-kahramanların eylemlerine söz konusu hıncın, buna ek olarak da kibrin yön verdiği söylenebilir. Zinovyev’in sözleri Kont Urbenin’e yönelik bakışının da göstergesi niteliğinde:

“Kontla yaşıtız. İkimiz de aynı üniversiteyi bitirdik, ikimiz de hukukçuyuz ve ikimizin de hukuk bilgisi yetersiz. Ben az çok biliyorum, kont ise alkolle yatıp alkolle kalktığı için bildiklerini unutuyor. İkimiz de gururluyuz ve sadece kendimizin bildiği birtakım nedenlerden insan düşmanı vahşi adamlar gibi dünyadan uzak duruyoruz. İkimiz de kamunun ne düşüneceğinden çekinmiyoruz, ikimiz de ahlaksızız ve ikimizin de sonu kötü bitecek. İşte bizi birleştiren “manevi çıkarlar” bunlar. Bizi tanıyan insanlar ilişkimizin durumu hakkında daha fazlasını söyleyemezler.”

“Manevi çıkarlar…” ilginç bir kavramsallaştırma ve polisiyeden psikolojiye doğru bir yolu işaret ediyor. “Başka Yolu Yok” ise Çehov zamanında bir hayli uzak, günümüzün cinnet günlerine ışık tutmaya çalışıyor. Bunu Yoo Man-su’nun çıkışsızlığını üzerimize boca ederek yapıyor. Bir kara mizah/hiciv filmi “Başka Yolu Yok”. Sert, gerçekçi, trajik ve komik. Hepsini bir arada verebiliyor mu? Evet. Anti-kahraman Yoo Man-su (müthiş bir oyunculuğu var filmde Lee Byung-hun’un) 25 yıl kâğıt sektöründe çalıştıktan sonra işten çıkarılan “işçi aristokrasisi”ne mensup diyebileceğimiz bir emekçidir. Amerikan sermayeli şirketin küçülmeye gitmesi nedeniyle işsiz kalır, ev kredisiyle alınan evini ve ailesinin yaşam standardını korumak için olmadık bir sarmalın içinde kanla başka bir hikâye yazmaya başlar. Kapitalizmin çarpıcı eleştirisi içinde iş piyasasının acımasızlığı Yoo Man-su’yu hem zavallı bir böceğe hem de acımasız bir katile dönüştürür. Kâğıt sektöründe çalışmayı ve kâğıdı bir sanat gibi görür, huzuru kâğıda dokunarak bulur fakat artık o çarkın dişlileri içinde ezilip posası bir yana atılmış; harika evini, iki çocuğunu, dünya tatlısı iki köpeğini, güzel eşini ve Netflix aboneliğini kaybetmekle burun buruna gelmiş bir kaybedendir. İşini kaybetmeden önce tenis dersleri alan eşi artık yarı zamanlı diş doktorunun asistanlığını yapmaya başlar ve bu durum Yoo Man-su’da psikosomatik diş ağrısına neden olur. Öte yandan erkeklik krizinin eşiğinde otoritesini ve orta sınıf yaşam biçimini kaybetmenin sancısı içindedir. “Aristokratik” steril hayatın dışına, emekçi cehennemine doğru süpürülmüştür.

Nedir Allah’ım Netflix aboneliğini dahi ödeyemeyecek kerteye gelmek? Ne tuhaf, birden ülkemizde kimlerin Netflix aboneliğine “ulaşabildiği”ni ve bu tür film platformlarının hayatımızdaki ideolojik ve sınıfsal yeri hakkında düşündürttü beni film. Doruk Madencilik işçilerinin eylemlerinden bir karede hakkını alamayan işçi, onları durdurmaya çalışan polise “Size üç ay maaşınızı vermesinler, ne yapardınız?” diye sesleniyordu. Tam da böyle bir şey. Tam bir çıkmaz. Filmde çello dâhisi olan küçük kıza öğretmenin bu yolda ilerlemesi için elli bin dolarlık çello ve profesör düzeyinde müzik dersi aldırılmasını salık vermesi; eşit yurttaşlık mevzusuna dair biraz daha düşünmemizi hatırlatır. Kimlerin eşitliğidir kapitalizmin vaadi?

Hınç ve öfke kapitalizm koşullarında demlenir fakat asıl yönelmesi gereken hedefi ıskalayarak kendi sınıf kardeşlerini yiyen bir canavara dönüştürür kişiyi. İşsizlik bir ateşten gömlektir ve kişinin her türden hayalini derdest ederek yaşamını geri döndürülemez bir şekilde sakatlar. Sürekli bir korku ile yukarıdakilere yönelik yaltaklanma hâli arasında sıkışıp kalmış bir insanın krizi nerelerde baş gösterir? Hangi psikosomatik denizlerde boğar kişiyi? “Başka Yolu Yok” evrensel bir sözü, uzaktan Güney Kore sinemasından bize, Türkiye’ye doğru söylüyor. Alıp, evirip çevirmek, şapkamızı önümüze alıp düşünmek ve yolları bulmaya çalışmak izleyiciye düşüyor. 

/././

David Hockney: Görmenin yeniden icadı -Fide Lale Durak- 

Hockney’in asıl mirası, dünyaya bakmanın değişmez değil, yeniden öğrenilebilir bir şey olduğunu göstermesidir.

Son yüzyılın en üretken sanatçılarından biri olan David Hockney, 88 yaşında hayatını kaybetti. Hockney, yalnızca çok üretmiş bir sanatçı değil görmenin, resmetmenin ve teknolojiyi sanatın içine katmanın yollarını sürekli yeniden düşünmüş bir ressamdı.


60 yılı aşkın üretim sürecinde on binlerce resim, binlerce dijital resim, tam sayısı bilinmemekle birlikte kayda geçmiş 218 baskı resim, özellikle 1970’lerde yoğun olarak ürettiği ve aralarında Richard Wagner ile Giacomo Puccini gibi ünlü bestecilerin eserlerinin de bulunduğu 15-20 civarında opera ve tiyatro için sahne ve kostüm tasarımı yaptı. Tam sayısı bilinmemekle birlikte, yüzlerce parçadan oluşan ve bir dönem seri olarak ürettiği “Joiners” adı verilen fotomontaj serileri de düşünüldüğünde, Hockney’in toplam üretiminin 35 bini aştığı tahmin ediliyor. Bu sayı, 2024 yılında David Hockney’in tüm hayatını belgelemeyi hedefleyen Catalogue Raisonné (David Hockney'nin Tüm Eserlerinin Bilimsel Kataloğu) projesinin paylaştığı tahmine dayanıyor.1 Hockney’in üretim hacmi, sanat tarihinde yoğun üreten sanatçılar arasında da oldukça yüksek. Örneğin Picasso’nun 50 bin, Rembrandt’ın ise 2-3 bin civarında eser ürettiği düşünülüyor.

Fakat Hockney’i sanat tarihinde ayrıksı kılan şey, üretiminin hacminden çok, görme biçimleri üzerine ısrarla düşünmesiydi.

Sanatçının geniş malzeme kullanımının yanı sıra, kullandığı yöntemlere ve genel olarak resim sanatına yaptığı teorik katkılar da Hockney’i 20. ve 21. yüzyıl için sıra dışı bir isim haline getirir. Bunlardan en dikkat çekeni, fizikçi M. Falco ile birlikte çalıştıkları ve 2001 yılında Londra’da yayımladıkları “Gizli Bilgi: Eski Ustaların Kayıp Tekniklerini Yeniden Keşfetmek” hipotezi oldu. Yayımlandığı tarihten itibaren savunanlar ve karşı çıkanlar arasında ciddi bir tartışmaya yol açan bu tez, Batı Avrupa resminde Rönesans’ın başından beri gerçekçilik konusunda kaydedilen gelişmenin yalnızca sanatçının becerisiyle açıklanamayacağını, sanatçıların çalışma sürecinde kamera obscura, kamera lucida ve küresel aynalar gibi optik aletler kullanmış olması gerektiğini iddia ediyordu. Hockney, bu tez içinde kişisel beceriyle, yani gözle çizmek için “göz küresi” terimini kullanıyordu.

1Jean-Auguste-Dominique Ingres, 1823, Madam Jacques-Louis Leblanc’ın Portresi, Metropolitan Sanat Müzesi, New York

Bir diğer ilginç nokta ise her hipotezde olduğu gibi Hockney’in tezini bazı deneylere de dayandırmasıydı. Atölyesine 12.-19. yüzyıllara ait Batı Avrupa resimlerinin röprodüksiyonlarını toplayarak, Ingres’in “Madam Leblanc’ın Portresi” gibi gerçekçiliğiyle dikkat çeken bazı resimler için deneyler yaptı ve eski düzenekleri yeniden kurdu. Model üzerine küçük bir delikten ışığın sızdığı karanlık bir oda oluşturdu, bu sırada içbükey bir aynadan modelin portre görüntüsünü resmin üzerine yansıttı. Bu deneyler, Rönesans resminde izleyiciyi hayran bırakan ışık-gölge geçişlerinin ve güçlü perspektif duygusunun nasıl kurulmuş olabileceğine dair ikna edici bir açıklama sunuyordu. Ancak dönemin imkanlarının buna el vermediğini söyleyen ya da resimlerde perspektif hatası bulan bazı eleştirmenler de bu teze karşı çıktı. Sonuçta 2003 yılında, Hockney-Falco teorisinin doğrularının ve yanlışlarının tartışıldığı bir konferans düzenlendi. Bu tartışma, Hockney-Falco tezinin sanat tarihi içinde ne kadar sarsıcı bir öneri olarak karşılandığını da gösteriyordu.

Hockney’in ilk kez ünlenmesini sağlayan üretimleri ve hâlen en çok bilinen yönü ise Pop Art akımının önemli bir temsilcisi oluşudur. Ancak hiçbir zaman yalnızca bu akımın sınırları içinde kalmamış, mekan, perspektif, zaman ve görme deneyimi üzerine geliştirdiği, yukarıda değindiğimiz araştırmalarla çağdaş sanatın yönünü değiştirecek etkiler yaratmıştır. Özellikle Kaliforniya’ya taşındıktan sonra geliştirdiği parlak renk paleti ve gündelik yaşamı konu alan figüratif dili, onun asıl tanınmasını sağlayan çalışmalarını oluşturdu. 1963 yılında ilk kez ziyaret ettiği Los Angeles’ın mevsiminden, İngiltere’dekinden farklı olarak aylar süren parlak gün ışığından ve yaşam tarzından etkilendi. Ona göre Amerika “vadedilen topraklar”dı ve tekrar İngiltere’ye dönene kadar 40 yıl yaşayacağı Kaliforniya’ya, kısa süre içinde taşındı. Burada yüzme havuzları, modern evler, parlak gökyüzü ve gündelik rahatlık imgeleriyle Amerikan rüyasının neredeyse simgesel görsel karşılıklarını üretmeye başladı. Bu dönemden en çok bilinen resimlerinden biri, Türkçeye “Daha Büyük Bir Sıçrama” olarak çevrilebilecek A Bigger Splash’tır.

1David Hockney, 1967, Daha Büyük Bir Sıçrama

Resimde, pembe tonlarda bir evin önündeki yüzme havuzu ve az önce o havuza atlamış bir kişinin sebep olduğu su sıçraması odaktadır. Atlayan kişinin kim olduğu, resimde merak unsuru olarak gizli bir özne gibidir. Çünkü Hockney’e göre asıl heyecanı cezbeden şey, öznenin kim olduğu değil, gözümüzle algılayamayacağımız kadar kısa bir sürede olup biten sıçrama hareketinin tuvalde asılıp kalmasıdır.2 Bir arkadaşının çektiği fotoğraftan yola çıkarak yaptığı çalışmada zamanı durdurma fikri, şimdikine göre daha ilgi çekici olsa da resim, yapıldığı yıldan bu yana geçen 50 yıldan fazla sürede güncelliğini kaybetmedi. Bundaki en büyük etken ise konunun arkasında yatan dönem Amerikasının popüler imgelerinden biri olması kadar, Hockney’in dikkatle çalıştığı, fotorealizme yakın ama onun kadar detaylara yer vermeyen, sadeleştiren fırçasıyla kurduğu güçlü kompozisyonlardır.

Her ne kadar Soyut Dışavurumculuğun Amerika’da hâlâ güçlü olduğu yıllarda Amerika’da figüratif resim yapan bir sanatçı gibi değerlendirilebilir olsa da bana kalırsa Hockney’in o dönemde bile yaptığı resimlere soyut resim demek yanlış olmayacaktır. Çünkü figürler ve mekanlar tanınabilir olsa da, resimlerin asıl gücü çoğu zaman anlatıdan çok renk lekelerinin, yüzeylerin ve geometrik dengelerin kurduğu soyut düzendedir. İncelikli ve keskin kompozisyonlarının arka planında, düşünülmüş ve ahengi önemsenmiş soyut şekiller ile renkler göz kırpar. Son dönem resimlerinde ise bu durum çok daha belirgindir.

Hockney üzerine bugünlerde çok şey yazılıyor. Çünkü onun sanatı yalnızca belli bir dönemin değil, resmin bugün ne yapabileceğine dair süren bir tartışmanın da parçası. Bu yüzden yazıyı, son dönem üretimlerinden biriyle bağlamak yerinde olur.

3David Hockney, 2020-21, Normandiya’da 1 Yıl

Yaklaşık 90 metre uzunluğunda dijital bir friz olan Hockney’in “Normandiya’da 1 Yıl” adlı çalışması, son dönem üretimlerinin özeti olarak ele alınabilir. Çünkü hem manzara resmine olan ilgisini, hem ileri yaşına rağmen dijital teknolojileri çalışmalarına nasıl entegre ettiğini, hem de zaman kavramına duyduğu ilgiyi gösterir. Bir yıl boyunca Normandiya’daki mevsimlerin dönüşümünü kaydeden Hockney, çalışmasını Çin parşömenlerindeki panoramik anlatı geleneğini referanslayan bir biçimle sergiler.

Bugün yapay zekanın sanat üretip üretemeyeceği tartışılırken, Hockney’in dijital araçlara yaklaşımı önemli bir örnek sunar. Onun için mesele aracın kendisi değil, o aracın resimsel düşünceye nasıl katıldığıydı. Bu açıdan Hockney’in son dönem üretimi, dijital mecrayı yalnızca teknik bir kolaylık değil, resmin imkanlarını genişleten yeni bir alan olarak kavradığını gösterir.4Normandiya’da 1 Yıl serisinden bir resim

2022 yılında Türkiye’de gerçekleşen ilk kişisel sergisine giderken, görmeyi beklediğim resimlerin son dönem yağlı boyalar olduğunu ama dijital işleri görünce önce hayal kırıklığına uğradığımı, ardından gördüğüm resimlerin canlılığı ve resimselliği karşısında hayrete kapıldığımı hatırlıyorum. Bu deneyim, Hockney’in dijital çalışmalarının ekranda değil, doğrudan resim olarak düşünülmesi gerektiğini bana göstermişti.

Hockney hiçbir zaman doğrudan bir parti siyasetiyle anılmadı. Politik konumunu daha çok yaşam tercihlerini açıkça savunması, LGBT görünürlüğüne katkısı ve sanatın geniş kitlelere ulaşması gerektiğine dair ısrarı belirledi. İşçi bir aileden gelmesi, elit kurumlara mesafesi ve teknolojiyi sanatı yaygınlaştıracak bir araç olarak görmesi de bu hattı tamamlıyordu. Bu yüzden Hockney’de resim, yalnızca görüneni kaydetmenin değil, görmenin kendisini dönüştürmenin alanıdır.

Hockney’in asıl mirası, dünyaya bakmanın değişmez değil, yeniden öğrenilebilir bir şey olduğunu göstermesidir.

1 Hockney Catalogue Raisonné By 2026 - Rehs Galleries 

2 Understanding David Hockney's A Bigger Splash | Tate

/././

Sol’un ‘15-16 Haziran’ hatası -Atilla Özsever- 

Türkiye solu, 15-16 Haziran 1970 olaylarını ne yazık ki iyi değerlendiremedi. O dönemde zinde güçlere (orduya) dayanarak devrim yapma tezi, yani MDD çöktü. İşçi sınıfı varlığını gösterdi. Ancak TİP dahil sol güçler, işçi sınıfı içinde çalışmaya, önderlik yapmaya yeterince ağırlık vermediler…

Bugün (15 Haziran 2026), 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinin 56. yıldönümü. Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli olaylarından biri olan bu direniş, ekonomik hakları aşan sınıfsal bir başkaldırıdır. Keza dönemin iktidarını da karşısına alması nedeniyle siyasal niteliği bulunan bir “ayaklanma” olarak değerlendirilebilir.

Demirel hükümeti, sendikal örgütlenmeyi kısıtlamak amacıyla yüzde 33’lük bir baraj getiriyordu. Sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan 1317 sayılı yasaya karşı 150 bin işçi İstanbul ve Kocaeli’nde harekete geçti, fabrikalar işgal edildi. Ardından sıkıyönetim ilan edildi.

Bu direnişe öncülük eden DİSK’li yöneticiler tutuklandı. Olaylarda 3 işçi, bir esnaf ve bir de polis öldü. 5 binden fazla işçi işten çıkarıldı. Eylem yasal olmamasına rağmen toplumda sağladığı meşruiyet sonucu, 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi’nce iptalini sağladı. İşçi sınıfı bu eylemi ile aleyhine düzenlenen yasaları geri çektirme gücünü gösterdi.

MDD tezi çöktü

O dönemde Milli Demokratik Devrim (MDD) adı altında işçi sınıfının öncülüğünde değil “zinde kuvvetlerin” (ordunun) gerçekleştireceği bir darbeyle iktidarın ele geçirilip daha sonra sosyalizme varılacağı görüşü savunuluyordu.

Türkiye sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden Mihri Belli ve Yön hareketinin lideri konumunda olan Doğan Avcıoğlu da, MDD tezini savunan bir anlayışa sahipti. O dönemdeki devrimci gençliğin öncü kadrolarının önemli bir bölümü de aynı çizgideydi.

MDD çizgisinin sosyalizm hedefi olmakla birlikte işçi sınıfının nicel ve nitel yönden yetersizliği ileri sürülerek devrim için bu sınıfın ideolojik öncülüğünde ancak fiili olarak “zinde kuvvetlerin” (silahlı kuvvetlerin) rol oynayabileceği bir anlayış egemendi.

TİP ise, MDD’nin devrimde öncü rolü verilen “zinde güçler” tanımına karşı çıkıyor, partinin genel başkanı Behice Boran, ordu içindeki cuntacılarla flört eden kesime “sosyalizme giden kestirme yol yoktur” başlıklı bir yazıyla tepki gösteriyordu.

Sonuçta 15-16 Haziran olayları, işçi sınıfının öncü bir güç olma kapasitesini gösterdi. İşçiler, iş durdurdu, eyleme geçti, toplu olarak güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldi, burjuvazi de tepkisini sıkıyönetim ilan ederek gösterdi. Böylelikle işçi sınıfı iktidarın yapısını kavrama özelliğini de kazanmış oldu.

Sol, iyi değerlendirmedi

Peki, Türkiye sol hareketi. 15-16 Haziran’ı nasıl değerlendirdi, bu olaylardan ders çıkarıp gelişen süreçte devrimci mücadele ve düzen değişikliği yönünde çaba gösterebildi mi?

Öncelikle özetle şunu söyleyebiliriz ki; Türkiye sol hareketi, 15-16 Haziran’ı sınıfsal anlamda iyi değerlendirmiş olsaydı, kendi içinde bölünmelere uğramaksızın işçi sınıfı ile birlikte çok daha büyük bir güç meydana getirebilirdi. İşçi sınıfı içinde çalışmaya ağırlık verilmedi.  

Keza TİP içindeki ideolojik bölünme, sosyalizme gidişte parlamenter yolun önemsenmesi ve emekçi kitlelerle olan bağının zayıflaması, öncülük misyonunun yerine getirilmemesinde başlıca faktörler olarak sayılabilir.

Yine o dönemde TİP İzmir İl Başkanlığı görevini yürüten Cemal Kıral’ın özeleştiri mahiyetindeki şu görüşlerine kulak vermek gerekir (Bu konuda Zafer Aydın’ın 2020 yılında Ayrıntı Yayınlarından çıkan İşçilerin Haziranı başlıklı kitabından yararlandık):

“Türkiye sol hareketi, 15-16 Haziran’ın sonuçlarını değerlendirmede ustaca davranmadı. Ders almadı, alsaydı bambaşka bir Türkiye olurdu… işçilerin yürüyüşüne katkı yapabilir, önderlik edebilirdi ama edemedi.

15-16 Haziran, işçilerin birleşince neleri başarabileceğini, nasıl büyük bir güç olabileceğini gösterdi. Sol bunu doğru okusaydı, bölünme ve parçalanma yerine birlikte örgütlenme gerçekleştirip işçilerle birlikte büyük bir güç olabilirdi, ama olmadı”.

Burjuvazi ders çıkarttı

Öte yandan 15-16 Haziran hareketinden egemen sınıfların, burjuvazinin gerekli dersleri çıkarttığı da görülebilir. Nitekim 68 gençlik hareketinin önde gelen isimlerinden DİSK’te uzman olarak çalışmış Fahri Aral’ın görüşleri de bu yöndedir:

“Mücadelenin yansıması, yarattığı hava, toplumu nasıl değiştirir, sosyalist hareket onun farkında değildi. Farkına varamadı, farkına varabilseydi, bambaşka bir şey olurdu. Onun farkına egemen sınıflar vardı. Önce 12 Mart’ı, sonra da 12 Eylül’ü yaptılar”.

Sonuç itibariyle sol kesim, 15-16 Haziran ve sonrasındaki süreçte gereken dersleri çıkartamayıp işçi sınıfıyla örgütsel anlamda kucaklaşamayınca günümüze kadar gelindi.

O nedenle günümüz açısından işçi sınıfının işyerlerinde, mahallerinde taban örgütlenmesine yer vermek, yerel nitelikli parçalı mücadeleleri birleştirmek, sendikal ve siyasal mücadele birlikteliğini sağlamak ve nihayetinde düzen değişikliği hedefiyle kitlelere öncülük edebilecek bir sınıf partisinin varlığını oluşturmak daha fazla önem kazanıyor…

/././

Bir savaşın sonu, yenisinin başlangıcı -Engin Solakoğlu- 

İran’ın konvansiyonel olarak yenilemeyeceği ve uğradığı her saldırıya aynı şiddette karşılık vereceği anlaşıldığına göre önce emperyalizmin el kitabındaki diğer yöntemler denenecek. İran’a boyun eğdirmek için NATO’nun devreye sokulmasının yolları aranacak. Biten bir savaşı bir başkasının izlemesini engellemek bizim elimizde.

28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve onun bölgedeki “Pişekâr”ı İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın sonuna gelindiğine dair işaretler artıyor. ABD Başkanı Trump 80. yaş gününü bir anlaşmayla kutlamak için bastırıyor. İran’dan gelen sinyaller ise zamanlamaya dair soru işaretleri barındırsa da, özde belirli bir anlayış birliği oluştuğu izlenimini veriyor.

Bu anlayış birliğinin özüne göz atmadan şekle dair birkaç şey söylemek gerekiyor. Malum diplomaside öz kadar şekil de belirleyici olabiliyor.

İran ve ABD’nin üzerinde anlaştıkları veya anlaşmaya çok yaklaştıkları söylenen belge bir barış anlaşması değil. Teknik adıyla mutabakat zaptı deniliyor ama bana göre daha çok bir müzakere çerçeve belgesi ya da ön anlaşma. Başka bir deyişle ortada henüz bir anlaşma veya anlaşma taslağı yok ama anlaşmanın hangi yöntemle sağlanacağına ve nelerin görüşüleceğine dair niyet beyanları var. Bunlar üzerinde anlaşma olduğunda masaya oturulacak ve konuşulacak.

Bugün olması dahi hafta başında imzalanacak bu ön anlaşma sonrasında İran ile ABD arasında süren kesintili ateşkes 60 gün uzayacak ve görüşmeler başlayacak.

İmzalanacak belgede hangi unsurların bulunduğuna dair çelişkili bilgiler var. İran tarafından sızdırılan taslak ABD tarafından doğrulanmış değil.

O taslağa göre, ateşkes bütün cepheleri kapsayacak. Bunun anlamı Lübnan’daki İsrail katliamlarının durması. Bana göre bu çok kolay olmayacak. ABD yönetiminin İsrail’i bu konuda zorlamaya niyeti de yok, gücü de. Jeopolitik magazin ve komplo severlerin desteksiz salladığı gibi, mesele öyle Trump’ın Epstein dosyasındaki fotoğrafları, filmleri falan değil. ABD düzeni bir bütün olarak İsrail’le ziyadesiyle bütünleşik. Sürtüşme noktaları var ama “greater good” yani temel çıkarlar söz konusu olduğunda ayrışma filan yok. Kongre’de geçtiğimiz günlerde kabul edilen ve ABD ile İsrail’i güvenlik bağlamında eş düzlemde ele alan tasarı bunun güzel bir örneği.

Hep yazıyoruz ama dünyaya dinsel gözlüklerle bakmayı halkı kandırmanın kullanışlı ve ucuz bir aracı olarak kullananlara inat bir kez daha yinelemekten zarar gelmez. İsrail yandaşlığı öyle Cumhuriyetçiler içinde ağırlıklı yer tutan manyak evanjelistlerin yobazlığıyla sınırlı bir olgu da değil. Amerikan Demokratlarının İsrail sevdası da bununla yarışır seviyede. Her iki parti açısından da mesele dinsel, duygusal, insani filan değil, sermayenin doğrudan çıkarlarıyla ilgili. İsrail’in varlığı Ortadoğu’da ABD sermaye düzeninin bekası bakımından zorunlu. Akepe gibi, o işlevi kısmen veya tümüyle yüklenmeye hevesli bölge rejimleri hayal dünyasında yaşıyorlar. 

Konuya dönelim. İran kağıdında yaptırımların kaldırılması ve dondurulan İran varlıklarının aşamalı olarak serbest bırakılması var. Trump bunu şiddetle reddediyor. Göreve geldiğinden beri her yüz lakırdısından doksan dokuzu yalan olduğu için İran’ın doğruyu söylüyor olma olasılığı yüksek. Yalnız o tür bir düzenlemenin koşullu ve aşamalı olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Trump’a bakılırsa Hürmüz Boğazı’nın derhal açılması ve İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesi öncelikli konular. Uranyum meselesindeki ilginç nokta ise Washington’un saldırı öncesi ve savaş sırasındaki söyleminden geri adım atmış olması, İran’ın da buna küçük de olsa bir tavizle karşılık vermesi. ABD uranyumu alacağız ısrarından bu noktaya gelmiş. Anımsayacaksınız, pilot kurtarma ayağına gerçekleştirdikleri ve fiyaskoyla sonuçlanan askeri operasyon da bu hedefe yönelikti. İran ise başından beri nükleer silah geliştirmeyeceğini ve zenginleştirilmiş uranyumu ABD ya da herhangi bir üçüncü ülkeye göndermeyeceğini söylüyordu. Şayet ben atlamadıysam, seyreltme meselesi de Nisan ayı başındaki dolaylı görüşmelerden itibaren bir başlık haline geldi. Özetle, ABD uranyumu almaktan vazgeçmiş, İran ise seyreltmeyi kabul etmiş oluyor. İki ülkenin verdiği ödünler arasındaki büyük fark ise  ABD’nin savaşı kazanamamış olduğunun en net göstergesi.

Hürmüz başlığında ise ABD boğazın trafiğe açılmasına odaklanmış durumda. Her ne kadar Trump aylardır “bizim ihtiyacımız yok, başkaları düşünsün” diye atıp tutsa da, kazın ayağı öyle değil. ABD’nin bölgeden neredeyse hiç petrol, petrol ürünü veya gübre hammaddesi vs. temin etmediği doğru ama sistem sıkışınca sistemin ağası da sıkışıyor. Biraz açmak gerekirse, müşteri ve vasal devletler darboğaza girdiğinde ABD de etkileniyor. İran ise “Hürmüz Boğazı’na gişe kurarım” restinden, verilen hizmetin bedeli İran ve Umman tarafından tahsil edilir noktasına gerilemiş görünüyor.

Uzlaşı çerçevesinde, İran’ın bölgedeki müttefiklerine verdiği destek ve füze programı konusunun öncelikler arasında yer almadığına dair güçlü veriler bulunuyor. Açıkçası birinci konuda yanıldığımı sevinerek itiraf etmem gerekiyor. Tahran’ın en azından kâğıt üzerinde direniş ekseninin diğer unsurlarını “satabileceğini” düşünmüştüm. Zira İran halkının saldırı öncesinde de çok tartıştığı bir konuydu bu. Ülkedeki ekonomik adaletsizlikleri kısmen bölgedeki direniş odaklarına verilen desteğe bağlayan bir anlayış İran’ın eğitimli orta sınıfında yaygındı. O anlayışın ne kadarı gerçeklere ne kadarı Tel Aviv kaynaklı psikolojik harekâta dayanıyordu bilemiyorum. Yalnız ABD ile İsrail’in haksız saldırısıyla başlayan ve daha ilk gününde masum çocukları katlederek başlayan savaş İran halkının bu tarz tereddütlerini geri plana atması sonucunu verdi. Emperyalizmle mücadelenin bir zorunluluk olduğu ve hattı müdafaanın yetmeyeceği anlaşıldı. İran yönetimi savaş ile ateşkesin gelip gittiği anlarda kendi altyapısının yeniden bombalanmasını da göze alarak Lübnan’daki direnişe sahip çıkmak suretiyle örnek bir tavır sergiledi. O tavır Türkiye basınında Siyonist ve batılı kaynaklardan tercüme edilerek kullanılan “vekil güçler” terimini de boşa düşürdü. Tahran daha geçen hafta Hizbullah’ın İran adına savaştığı propagandasına inanan yerli ve milli sersemlere de tam aksinin geçerli olduğunu kanıtladı. Beyrut’un güneyindeki Dahiye saldırısını engellemek için deyim yerindeyse ortaya kendi gövdesini koydu. Bununla da kalmadı, İsrail’e sağlam bir sille daha atarak şakası olmadığını gösterdi.

Dikkat ederseniz, yıllardır “İran ile İsrail danışıklı dövüşüyor, boşa füze atıyor, soba borusu fırlatıyor” diye böğüren yerli (aslında tümüyle yersiz) iki ayaklı tayfada bir süredir kronik bir ses kısıklığı yaşanıyor. Dili içine kaçan bir başka grup ise emperyalizmin gücüne iman eden jeopolitik “uzman”ları. “İran ha şimdi yenildi, ha şimdi yenilecek, ABD bir vuracak bir de yer vuracak” diye sayıklaya sayıklaya nefesleri tükendi gariplerin.

Bir de İran’a “hazırlanmadığın savaşa niye giriyorsun?” filan diye akıl öğretenler, Körfez ülkelerinde el etek öpenler vardı hatırlarsanız. İran savaşı kaybetmediği gibi, Kıtırlar Vadisi tayfasının “ilave üç-beş dinar koparacağız” diye körü körüne desteklediği Körfez emirleri savaş dursun diye yalvar yakar oldular.

Sağcılığın tarihin yanlış yerinde ve çarpık durma konusundaki üstün başarısı malum ama bizimkiler o alanda kendi rekorlarını dahi kırdılar.

Müzakere çerçevesine geri dönersek ve yine İran’ın sızdırdığı kopyayı esas alırsak Tahran’ın bu savaşı kazanmış sayılması gerektiğini gösteren çok önemli bir unsur daha var. Daha doğrusu yok: İran’ın füze programı. Önceki yazılarda çok değindiğim için ayrıntısına girmeyeceğim ama çerçeve belgede bu konunun bulunmaması İran açısından büyük bir başarı. İran bu sayede kapsamlı bir emperyalist saldırıyı püskürtmekle kalmıyor, gelecekteki saldırıları önleme sağlamında da elini güçlendirmiş oluyor.

İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırısıyla çıkan savaşın bu perdesinin kapanmakta olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki hafta Avrupa’da veya başka bir yerde heyetler bir araya gelecek, pazarlıklar başlayacak. Petrol ve bölgeyle bağlantılı ürünlerin fiyatlarında belirli bir düşme, sermaye diktatörlüğüne tabi dünyada kutsal inek muamelesi gören piyasalarda bir miktar rahatlama yaşanacak.

Yalnız kapitalizmin yapısından kaynaklanan kriz derinleşmeye devam ettiğine ve edeceğine göre yeni bir savaşın hazırlığı başlayacak. İran’ın konvansiyonel olarak yenilemeyeceği ve uğradığı her saldırıya aynı şiddette karşılık vereceği anlaşıldığına göre önce emperyalizmin el kitabındaki diğer yöntemler denenecek. İran’daki etnik, toplumsal fay hatları gıdıklanacak. Bir yandan da, ABD ve İsrail’in Körfez ülkeleriyle birlikte deviremediği İran’a boyun eğdirmek için NATO’nun devreye sokulmasının yolları aranacak.

Savaş ve cinayet örgütü NATO’nun 7-8 Temmuz’daki Ankara zirvesinin Rusya dışındaki ana gündemi İran’a karşı savaşı yeniden ve daha güçlü bir cepheyle başlatmak olacak.

“Buna izin veremeyiz, komşumuzla boğazlaşmak, patronlar için ölmek istemiyoruz” diyenler de boş durmayacaklar elbette.

Türkiye’nin yurtseverleri 5 Temmuz’da Ankara’da NATO’ya ve katil Trump’a “hoş gelmediniz” ve “savaşa hayır” demek için bir araya gelecekler.

Biten bir savaşı bir başkasının izlemesini engellemek bizim elimizde.

/././

Orhan Kemal’in ilk öyküsü -Fadime Uslu- 

Orhan Kemal’in başarısı yoksulluğu gösteriye dönüştürmemesidir. Çünkü Orhan Kemal’in ilgisini çeken sefalet değil, sefaletin insan üzerinde bıraktığı izdir.

Orhan Kemal’in ilk öyküsü Balık, 1940’da Yeni Edebiyat gazetesinde yayımlanmıştır. Yazar bu öyküyü daha sonra Baba Evi romanının bir bölümüne almıştır. Aradan geçen on yıllara rağmen metni bugün de canlı kılan, yoksulluğu iki çocuğun konuşmasına yerleştirme biçimidir. Orhan Kemal, henüz ilk öyküsünde, bütün edebiyatını belirleyecek tercihi yapar: Açıklayarak anlatmak yerine toplumu konuşturur.

Bu tercih tesadüf değildir: Öykünün yazıldığı dönem, savaşın gölgesinin gündelik hayatın üzerine düştüğü, işsizliğin, geçim sıkıntısının yaygınlaştığı yıllardır. Orhan Kemal, bu dünyanın içinden konuşur. Balık yayımlandığında Bursa Cezaevi’ndedir. Nâzım Hikmet’le aynı koğuşu paylaşmaktadır. Orhan Kemal de Nâzım Hikmet gibi toplumsal gerçekliği karakterlerin sesleriyle kurar.

Öykü, geçim sıkıntısı yaşayan iflas etmiş esnaf bir ailenin çocuğuyla, hasta annesine bakmaya çalışan Virjin’in karşılaşmasıyla şekillenir.

“Birden ismimle çağrıldım; döndüm, Virjin. Hasta annesiyle, bizim evin arkasındaki tenekelerden birinde oturan Ermeni kızı. Çıplak ayaklarıyla keskin kayaların üzerinden koşarak yanıma geldi. İncecik entarisi kirliydi, saçları darmadağın…”

Sahne, bu sözlerle kurulur.

Gün boyunca deniz kenarında balık tutmak için bekleyen bu iki çocuk konuşmaya başlar. Konuşma ilerledikçe sadece iki çocuğun hikâyesini değil, derin yoksulluğun boyutlarını da duyarız. 

Orhan Kemal’in diyaloglarında dikkati çeken ilk nüve sesin tonudur. Hasta annesinden söz ederken Virjin’in sesi yükselmez. Yakınma ya da isyan yoktur sözünde.

“‘Annem çok hasta…’ diye mırıldandı.”
“Nesi var?”
“Göğsü tutuyor, kan tükürüyor.”
“Hastaneye niye yatırmıyorsunuz?”
“Bizim paramız yok ki…”

Bu konuşmada yoksulluk hayatın doğal akışı içinde dile gelir. Virjin’in sesindeki sakinlik, söylenenlerin ağırlığını daha da arttırır. Çünkü çocuk, yaşadığı koşulları olağan kabul etmektedir. Diyalog ilerledikçe ritim değişir. Sorular kısalır. Yanıtlar daha da kısadır.

“Akrabalarınız?”
“Hiç kimsemiz yok… Amcamlar var ama… Amerika’da…”
“Eee?”
“Bizi unuttular…”
“Neden?”
“Zengin oldular…”

Öykünün belki de en güçlü toplum çözümlemesi bu birkaç cümlededir. Virjin’in “Bizi unuttular” sözü bir kırgınlığı dile getirir. Ardından gelen “Zengin oldular” ise açıklama değil, hüküm gibidir. Çocuk dünyasının içinden kurulmuş bir sınıf analizidir bu. Öfkeyle değil, sakin bir kabullenişle söylenir. Diyalogun tınısını belirleyen de bu kabulleniştir. 
Anlatıcı çocuğun yanıtı konuşmayı yeni bir düzleme taşır:

“Bizim de zengin hısımlarımız var memlekette…”

Bir anda iki ayrı hikâyenin aslında aynı hikâye olduğunu açıklar yazar. Virjin’in Amerika’daki amcalarıyla anlatıcının memleketteki hısımları birbirine dönüşür.

Orhan Kemal zenginleri hikâyeye dâhil etmez. Varsıl akrabaları görmeyiz ama onların bıraktığı boşluğu hissederiz. Hikâyede görünür olan zenginlik değil, zenginliğin geride bıraktığı yoksulluktur.

Öykünün en sert kırılma noktası ise Virjin’in geleceğinden söz ettiği bölümdür:

“Annem üç sene daha ölmese, ah…”
“Nolacak?”
“On dört yaşında olurdum.”

Sesin tınısı bu noktada değişir. Virjin’in gözleri parlar. İlk kez umut belirir. Ama bu umut okur için değildir. Birkaç cümle sonra Virjin’in ablası Şinorik’in nasıl “para kazandığını” öğreniriz. Diyalog boyunca söylenmeyen şey giderek belirginleşir. Tam da bu noktada Orhan Kemal konuşmayı keser. Kalemini bir kamera gibi kullanır ve yönünü anlatıcının baktığı yere çevirir.

“Virjin’in kirli bacakları kalın ve bembeyazdı,” der anlatıcı.

İki kısa anlatıcı müdahalesi, diyalogun bıraktığı boşluğu doldurur. Çocuğun geleceğine ilişkin söylenmeyen gerçeği gözler önüne serer. Böylece diyalog sadece karakterleri değil, onları kuşatan toplumsal düzeni de açığa çıkarır.

Öykünün son bölümünde seslerin yönü yeniden değişir. Virjin, anlatıcıdan yardım istemektedir. 

“Annem üç gündür aç, hiçbir şey yemedi… Şu balığı versen de ızgarasını yapıp yedirsem…”

Anlatıcının yanıtı iki kelimedir:
“Derhal uzattım.”

Gün boyu yakalamayı beklediği o tek balığı Virjin’e tereddütsüz verir. Ardından babanın sesini aktarır yazar. 
“Evde gaz yok, ekmek yok, şeker yok.”

Öykü boyunca ilk kez yüksek sesli bir konuşma sahnelenir. Virjin’in sessizliği, anlatıcı çocuğun paylaşımı ve babanın öfkesi yoksulluğun farklı yankılarıdır. Orhan Kemal hiçbirini yargılamaz. Her sesi kendi haklılığı içinde duyurur.

Orhan Kemal’in ilk öyküsü Balık, diyalog aracılığıyla kurulmuş bir toplum haritasıdır. Kim olduklarını, dünyayı nasıl gördüklerini ve gelecekten ne beklediklerini karakterlerin konuşmalarından öğreniriz.

Orhan Kemal’in başarısı yoksulluğu gösteriye dönüştürmemesidir. Virjin’in açlığını, annesinin hastalığını, çocuk yaşta bedenini satma ihtimalini ya da anlatıcının eve eli boş dönme korkusunu okurun merhametini harekete geçirmek için kullanmaz yazar. Çünkü Orhan Kemal’in ilgisini çeken sefalet değil, sefaletin insan üzerinde bıraktığı izdir.

Balık öyküsünü okurken hemen aklımıza Neş’e Erdok’un resimlerinin gelmesi belki de bu yüzdendir…

İki sanatçının arasındaki temel yakınlık karakterlerine karşı bakışta ortaya çıkar. Orhan Kemal sesi korur, Neş’e Erdok bakışı.

Virjin’in “Bizi unuttular” cümlesi neyse, Erdok’un resimlerindeki yüzler de odur. Sessiz ama suskun değil. Yaralı ama mağduriyet gösterisinin parçası değil. Her iki sanatçının karakterleri varlıklarıyla konuşurlar.

Orhan Kemal, öyküsündeki temel etkiyi elindeki tek balığı kendisi kadar aç ama kendisinden muhtaç birine vermesiyle tamamlar. Ahlaki bir tavırdır bu. Neş’e Erdok resimlerinde gördüğümüz, bütün yoksulluklara rağmen ayakta kalmayı sürdüren insan yüzüdür. Figürlerinin yorgun yüzlerine, büyümüş ellerine, bekleyen bedenlerine bakarken direncin nasıl korunduğunu görürüz.

İki sanatçı da dikkatimizi eksikliğe değil, eksikliğe rağmen korunan şeye yöneltir: İnsanlığın kalbine.

Orhan Kemal, Baba Evi, Varlık Yay. 1949, s.42-47

/././

soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş-  Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biy...