Sabıkalı kupada: “Bizim Çocuklar” marşlarla teselli buldu -Yalçın Doğan-
Geriye marşlar kalıyor, teselli niyetine. Gruptan çıkmak için Amerika ile Paraguay’ı yenmek şart, bakalım.
“-Aklımızı oynat, deli et bizi” , “-Saldır Türkiyem, Kudret Gelir Atandan” , “-Yıldızlara Yürüme Zamanı” , “-Ev Sahibi Biziz, Yer Gök İnlesin” “-Arkanızdayız, Haydi Zafere”, “-Beyaz - Kırmızı, Tek Yürek Türkiye”
24 yıl sonra Dünya Futbol Kupası’na katılıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı ile TFF kupaya katılımı simgeleyen marş yarışması açıyor. Bazı örnekleri yukarıda, yarışmaya 82 eser başvuruyor. Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi’nin hazırladığı “Bizim Çocuklar” birinciliği kazanıyor.
AKP boş durmuyor, milli takımdan daha çok Tayyip Erdoğan’ın görüntülerinin yer aldığı, futbolla ne ilgisi varsa, İHA’lar, SİHA’lar eşliğinde, “Siz Hepiniz Biz Türkiye” marşı, ne demekse, diğer marşlarla birlikte pek çok kanalda yayınlanıyor. Marşların bazılarını kamu kurumları, bazılarını özel firmalar hazırlatıyor. Hepsi birbirinden hamasi.
Maça mı gidiyoruz, savaşa mı, belli değil!..
“Yıldızlara yürüyoruz, dünyayı titretiyoruz, yeri göğü Türk’ün sesiyle inletiyoruz” da...
Dün sabah Avustralya karşısında yenilgi, 2 - 0, süngümüz düşüyor.
FIFA Başkanı
Deniyor ya, “futbol sadece futbol değil” diye, şu andaki Dünya Kupası bu söz için biçilmiş kaftan.
“İşbirlikçi” her yerde var!.. Bizde olduğu gibi.
Dünya Kupası’ndaki işbirlikçi...
İtalyan - İsviçreli FİFA Başkanı Gianni İnfantino on yıldır o koltukta. Dünyayı ateşe ve kana bulayan ABD Başkanı Trump’ın en yakın arkadaşı.
Trump zamanının çoğunu İnfantino ile geçiriyor, düzenlediği her türlü etkinlikte İnfantino da boy gösteriyor.
Trump Nobel Barış Ödülünü alabilmek için yırtınıyor, alamayınca, imdadına İnfantino yetişiyor. FİFA Başkanı aniden “FİFA Barış Ödülü” diye bir ödül icat ediyor, ödülü Trump kazanıyor. “Barış Ödülü” sahibi Trump önce Venezuela’ya, ardından İran’a saldırıyor, çeşitli ülkeleri tehdit ediyor.
Irkçı uygulamalar
Yıllık geliri 6 milyon doları bulan FİFA Başkanı, yeri geldikçe “futbol ve barışı” birbirinden ayrılmaz parça olarak görüyor. FİFA kuralları gereği, “ırkçılığa karşı” durması gerekirken...
Bazı ülke taraftarlarına Amerika’nın vize vermeyişine, İran’ın üç maçı da Amerika’da olmasına rağmen, İran kafilesinin konaklamak için Meksika’ya gönderilmesine ses çıkartmıyor.
Trump’la birlikte mafyavari kadrolaşmanın resmiyet kazandığı ICE polis gücü Orta Doğu ve Afrika’dan gelen takımlara kök söktürüyor, aramalar, sınırdan çevirmeler, v.s.
Bütün bunlar yaşanırken, Bay İnfantino’yu gören, sesini duyan yok!..
Geçmişi karanlık
FİFA aslında otoriter geleneğin ve kurulu düzenin temsilcisi. Kupanın da, geçmişi sabıkalı.
Yıl 1934, Dünya Kupası İtalya’da düzenleniyor, iktidarda faşist Mussolini var.
Yıl 1978, Dünya Kupası Arjantin’de düzenleniyor, iktidarda darbeyle gelmiş faşist Videla var.
Yıl 2018, Dünya Kupası Rusya’da düzenleniyor, iktidarda otoriter Putin var.
Şimdi de, Dünya Kupası Amerika’da, iktidarda çağımızın faşistlerinden Trump var.
Dillerden düşmeyen “futbol - barış - kardeşlik” inancının ağır yara aldığı örnekler.
Bilet fiyatları
Bu seferki kupada maç biletleri 2022 kupa biletlerine göre, yüzde 72 daha pahalı. Biletler 550 dolar ile 11 bin dolar arasında değişiyor. Kupadan 9 milyar dolar hasılat bekleniyor.
Bilet fiyatlarının bu ölçüde uçmuş olması karşısında New York ve New Jersey savcılıkları soruşturma açıyor. Karaborsa, alavere, dalavere, hepsi var.
Biletler pahalı ama, şu ana kadar maçlar fazlasıyla sıkıcı, futboldan çok bunlar konuşuluyor.
Avustralya maçı
Dün bizim maça gelirsek...
Avustralya’nın hiçbir özelliği yok, Balkan göçmenlerinden oluşan bir takım. Gruptan çıkma şansı sıfır olarak gösteriliyor ama, dün bizi yeniyor.
Topa sahip olma yüzde 28’e karşı yüzde 72 bizde. Onların 0.81 gol beklentisine karşı bizde gol beklentisi 1.32. Onların 9 şutuna karşı biz 30 şut atıyoruz, bizim isabetli şutumuz 8, onlarınki 4. Bizde başarılı pas 635, onlarda 202. Maç istatistiklerinde üstünlük bizde ama, maçı onlar kazanıyor. Demek ki, teknik adamların bileceği eksiklikler var.
Yine de, saçmalık devam ediyor, TRT spikeri “2022’de Arjantin de ilk maçta yenilmişti ama, şampiyon oldu” demez mi?..
Oysa, bizi favori gösteren hiçbir uluslararası tahmin yok.
Geriye marşlar kalıyor, teselli niyetine.
Gruptan çıkmak için Amerika ile Paraguay’ı yenmek şart, bakalım!..
/././
Bir “Amerikanlaştırma” projesi olarak 2026 Dünya Kupası ölçeğinde FIFA'nın kâr maksimizasyonu ve 'sportswashing'in politik ekonomisi -Tuğrul Akşar-
2026 Dünya Kupası merkezli FIFA’nın finansal örgütlenmesine yapısal ve ampirik spor ekonomisi perspektifinden bakıldığında; sürdürülemez olan bu finansal balonun patlaması kaçınılmazdır.
Bu çalışma, endüstriyel futbolun küresel ölçekteki en büyük kurumsal karteli olan FIFA’nın (Fédération Internationale de Football Association) finansal yapısını, genişleme stratejilerini ve neoliberale evrilen küresel spor ekonomisindeki hegemonik rolünü ampirik ve teorik bir süzgeçten geçirmektedir. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen 2026 FIFA Dünya Kupası; takım sayısının 48’e, toplam maç sayısının ise 104’e çıkarılmasıyla spor tarihinin en büyük ve en uzun soluklu (39 gün) organizasyonu haline gelmiştir.
Çalışmada, bu tarihsel genişlemenin ardında yatan temel güdünün sportif kapsayıcılık veya futbolun küreselleşmesi değil; FIFA'nın kâr maksimizasyonu, sermaye stoklama arzusu ve küresel finans-kapital ile kurduğu organik bağlar olduğu resmi bilanço verileriyle ortaya konmaktadır. FIFA ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) raporlarında öngörülen 80,1 milyar dolarlık brüt ekonomik çıktı, 40,9 milyar dolarlık doğrudan GSYH katkısı ve 13,9 milyar dolarlık turizm harcamaları gibi makroekonomik veriler analitik olarak parçalanmakta; bu zenginliğin ev sahibi ülkeler, yerel halklar ve futbolun tabanı arasındaki asimetrik dağılımı incelenmektedir.
Ayrıca, futbolun "Amerikanlaştırılması" süreci, "Kıta İçin Gece Ekonomisi" kavramı üzerinden taraftarın "hiper-tüketiciye" indirgenmesi, naklen yayın şartnamelerindeki rekabet hukuku ihlalleri, Amerika kıtasında devreye sokulan dinamik fiyatlandırma algoritmaları ve Rusya 2018, Katar 2022 ile 2034 Suudi Arabistan vizyonu ekseninde "Yumuşak Güç" (Soft Power) ve "Sporla Aklama" (Sportswashing) pratiklerinin küresel sermaye hareketleriyle olan yapısal ilişkisi eleştirilmektedir. Son olarak, turnuvadan beklenen 11,5 milyar dolarlık devasa hasılata karşılık katılımcı ülkelere yalnızca 871 milyon dolar dağıtılmasıyla somutlaşan kurumsal sömürü oranı hesaplanmakta ve kulüpler düzeyinde G-14'ten Avrupa Kulüpler Birliği'ne (ECA) uzanan finansal savunma mekanizmaları kurumsal ekonomi perspektifiyle çözümlenmektedir.
Anahtar Kelimeler: Endüstriyel Futbol, FIFA, Kâr Maksimizasyonu, Cari Varlıklar, Ölçek Ekonomisi, Amerikanlaştırma, Artı Değer Sömürüsü, Dinamik Fiyatlandırma, Sportswashing, ECA, Naklen Yayın Tekeli.
1. Gi̇ri̇ş: Endüstri̇yel futbolun yapısal dönüşümü ve küresel kartelleşme
Modern futbol, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yeşil sahaların sportif sınırlarını aşarak uluslararası sermaye akışlarının, çokuluslu şirketlerin ve jeopolitik güç savaşlarının en dinamik enstrümanlarından biri haline gelmiştir. Futbolun geçirdiği bu evrim, basit bir ticarileşme sürecinin ötesinde, oyunun tamamen "finansallaşması" ve meta üretimine dayalı bir endüstriyel komplekse dönüşmesidir. Bu piramidin tepe noktasında yer alan FIFA, İsviçre Medeni Kanunu'na tabi, kâr amacı gütmeyen bir dernek (association) statüsünde hukuki varlığını sürdürse de pratik operasyonları ve finansal rasyonalitesi bakımından küresel bir oligopol, hatta tekelci bir kartel gibi hareket etmektedir.
11 Haziran’da Meksika’daki açılış müsabakasıyla başlayıp 19 Temmuz’da New York/New Jersey’deki final maçıyla taçlanacak olan 2026 FIFA Dünya Kupası, tam 39 gün süren takvimiyle futbol tarihinin en uzun organizasyonudur. Bu genişleme kararı, ana akım spor medyasında "futbolun coğrafi demokrasiye kavuşması" ve "daha fazla ülkenin bu şölene ortak olması" retoriğiyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak ekonomi politik bir perspektiften bakıldığında, turnuva süresinin ve katılımcı hacminin bu derece büyütülmesi, sermayenin devir hızını artırma, televizyon reytinglerini zamana yayarak maksimize etme ve reklam/sponsorluk gelirlerinden süzülen artı-değeri zirveye çıkarma gayretinden başka bir şey değildir. Futbol, küresel finans dünyasının yapısal krizlerine can suyu taşıyan bir kitle eğlencesi ve tüketim nesnesi olarak yeniden üretilmektedir.
2. Teori̇k çerceve: Ölçek ekonomi̇leri̇ ve asi̇metri̇k mali̇yet transferi
2.1. Marjinal maliyetin sıfırlanması ve rant odaklı büyüme
FIFA'nın turnuva formatını değiştirerek takım sayısını 32’den 48’e, maç sayısını ise 64’ten 104’e yükseltmesi, iktisat literatüründeki "Ölçek Ekonomileri" (Economies of Scale) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Endüstriyel üretimde ölçek büyüdükçe birim başına düşen sabit maliyetlerin azalması beklenir. Ancak FIFA’nın uyguladığı modelde daha çarpıcı bir asimetri sözkonusudur ki, bu da karşımıza bir kartel olarak çıkmaktadır. Bu yapı maç sayısını %62,5 oranında artırırken, bu artışın getirdiği fiziki ve operasyonel marjinal maliyetlerin neredeyse tamamını kendi üzerinden atan bir özelliğe sahiptir.
Dünya Kupası organizasyonlarında stadyumların inşası veya modernizasyonu, lojistik ağların kurulması, akıllı ulaşım sistemleri, devasa güvenlik operasyonları ve yerel bürokratik giderler tamamen ev sahibi devletlerin (ve dolayısıyla yerel mükelleflerin) sırtına yüklenmektedir. FIFA ise telif hakları, naklen yayın gelirleri, küresel sponsorluk sözleşmeleri ve biletleme hakları üzerinden elde edilen milyarlarca dolarlık brüt hasılatı doğrudan kendi bünyesine aktarmaktadır. Bu durum, neo-liberal kapitalizmin en temel karakteristiği olan "maliyetlerin toplumsallaştırılması, kârların ise özelleştirilmesi/kurumsallaştırılması" ilkesinin spor endüstrisindeki kusursuz bir yansımasıdır.
2.2. Futbolcu emeğinin aşırı sömürüsü ve beşeri sermaye amortismanı
Endüstriyel futbolun temel üretim faktörü, elit futbolcuların biyolojik ve zihinsel emeği üzerine kuruludur. 39 güne yayılan 104 maçlık bu yoğun takvim, oyuncuların fiziksel sınırlarını hiçe sayan bir "emek sömürüsü" düzeni yaratmaktadır. Futbolcular, ulusal ligler, kıtasal kupalar (Şampiyonlar Ligi vb.) ve endüstriyel hazırlık turnuvalarının ardından, dinlenme süreleri ellerinden alınarak bu devasa sirkte sahneye sürülmektedir.
Ekonomik açıdan bu durum, kulüplerin milyarlarca avro ödeyerek yatırım yaptığı "beşeri sermayenin" (human capital), FIFA tarafından bedelsizce ve hızla amortismana tabi tutulması (yıpratılması) anlamına gelir. Oyuncuların sakatlanma riskinin geometrik olarak artması, kulüplerin finansal bilançolarına zarar yazarken; FIFA bu risklerin hiçbirine katlanmamakta, turnuva sonrası yıpranmış iş gücünü yerel liglere iade ederek bir sonraki döngünün kâr projeksiyonlarına odaklanmaktadır.
3. Futbolun "Ameri̇kanlaştırılması" ve kültürel/si̇stemi̇k deformasyon
Kuzey Amerika kıtasının merkezinde düzenlenen 2026 organizasyonu, futbolun geleneksel, topluluk odaklı ve organik yapısının, Amerikan spor endüstrisinin katı ticari rasyonalitesiyle entegre edilmesini; yani "Amerikanlaştırılmasını" (Americanization) tetiklemektedir [1]. Bu dönüşüm, futbolun evrensel değerleri üzerinde derin olumsuz etkiler yaratmaktadır.
3.1. Kapalı lig mantığı ve sportif liyakatin aşınması
Amerikan spor modelinin (NFL, NBA, MLS) temel karakteristiği, düşme-kalkma (relegation-promotion) mekanizmasının bulunmadığı, franchise ortaklığına dayalı "kapalı lig" yapısıdır. FIFA, 48 takımlı yeni formatıyla, sportif başarıdan ziyade coğrafi pazar büyüklüklerini ve yayın havuzu potansiyellerini gözeten bir yapı kurmuştur. Bu durum, oyunun geleneksel rekabet ahlakını zedelemekte ve turnuvayı rekabetçi bir arenadan çok, "garantili gelir ortaklığına" dayalı bir kurumsal eğlence ürününe dönüştürmektedir.
3.2. Oyunun "şovlaştırılması" ve saf tüketim nesnesine dönüşmesi
Amerikanlaşmanın futbola en büyük olumsuz etkisi, oyunun akışkanlığının (fluidity) ve bütünlüğünün parçalanmasıdır. Amerikan sporlarında reklam araları yaratmak amacıyla kurgulanan yapay duraksamalar, futbol stadyumlarına "etkinlik alanı" (event-ism) mantığıyla taşınmaktadır. Devre arası şovlarının uzatılması, tribün kültürünün holistik bir ritüelden çıkıp patlamış mısır tüketen edilgen bir "seyirci" kitlesine indirgenmesi, oyunun tarihsel köklerine aykırıdır. Futbol, yerel aidiyetlerin sembolü olmaktan çıkarılarak küresel sermayenin steril bir şov nesnesi haline getirilmektedir.
4. Yeni̇ kural deği̇şi̇kli̇kleri̇ ve algori̇tmi̇k yapay kaynak yaratımı
FIFA, kâr maksimizasyonunu rasyonalize etmek adına sadece turnuva takvimini büyütmekle kalmamakta, oyunun teknik ve operasyonel kurallarını da yeni finansal kaynaklar (monetization) yaratacak şekilde manipüle etmektedir.
4.1. VAR ve teknolojik duraksamaların ticarileştirilmesi
Video Yardımcı Hakem (VAR) ve yarı otomatik ofsayt sistemleri gibi teknolojik entegrasyonlar, adaleti sağlama iddiasının ötesinde, FIFA için yepyeni bir reklam enstrümanı doğurmuştur. Hakemin ekrana gittiği veya kararın beklendiği o kritik 60-90 saniyelik gerilim anları, televizyon ekranlarında ve stadyum dev ekranlarında "saniyeliği milyon dolarlık" sponsorlu içerik alanlarına (branding slots) dönüştürülmüştür. Oyunun yapay olarak bölünmesi, doğrudan reklamveren sermayesi için yeni artı-değer alanları açmaktadır.
4.2. Oyuncu değişikliklerinin artırılması ve "kadro derinliği" rantı
Kural değişiklikleriyle kalıcı hale getirilen 5 oyuncu değişikliği hakkı, taktiksel bir esneklik gibi sunulsa da endüstriyel boyutta elit kulüplerin ve turnuvaların oyuncu sirkülasyonunu artırmıştır. Daha fazla oyuncunun sahaya sürülmesi, spor giyim devlerinin (kit sponsors), krampon markalarının ve bireysel oyuncu sponsorluklarının ekran görünürlüğünü doğrudan %40 oranında artırmıştır. FIFA, yarattığı bu mikro-ticari alanlar üzerinden lisanslama ve pazarlama haklarını yukarı doğru revize etmektedir. Ancak yaratılan bu yeni finansal kaynakların hiçbiri alt liglerin veya futbol tabanının emrine verilmemekte, Zürih'teki kurumsal rezerv stokuna eklenmektedir.
5. Naklen yayın i̇hale şartnameleri̇ndeki̇ tekelci̇ maddeleri̇n hukuki̇ analizi
FIFA'nın kâr maksimizasyonunu güvence altına alan en önemli hukuki enstrüman, küresel naklen yayın haklarının satış sürecini düzenleyen Davet Mektupları ve İhale Şartnameleridir (Invitation to Tender - ITT). Bu dökümanlar, rekabet hukuku (antitrust law) bazında incelendiğinde, tekelci pozisyonun kötüye kullanılmasına (abuse of dominant position) dair yapısal kırılmalar barındırmaktadır.
5.1. Hukuki hakimiyet ve "münhasırlık" (exclusivity) maddeleri
FIFA, şartnamelerinde yayın haklarını coğrafi bölgelere göre bölerken, "bölgesel münhasırlık" şartını mutlak bir kural olarak dayatmaktadır. Bu durum, AB İşleyiş Antlaşması’nın (TFEU) 101. ve 102. maddeleri ile ulusal rekabet kanunları kapsamında açık bir tekel yaratımıdır. FIFA, yayıncı kuruluşlara alt lisanslama (sub-licensing) hakkını neredeyse tamamen kapatarak veya kendi onay mekanizmasına bağlayarak pazarın serbestleşmesini engellemektedir. Yayıncılar, dikey anlaşmalar yoluyla tek bir sağlayıcıya (FIFA) bağımlı hale getirilmekte ve bu durum yayın pazarındaki rekabeti tamamen ortadan kaldırmaktadır.
5.2. Paket satışlar ve çapraz fonlama dayatmaları
İhale şartnameterindeki bir diğer tekelci madde, "Paket Satış" (Tying and Bundling) stratejisidir [2]. FIFA, popülaritesi zirvede olan Erkekler Dünya Kupası naklen yayın haklarını satın almak isteyen devasa medya holdinglerine, izlenme oranları ve ticari karşılığı çok daha düşük olan diğer alt yaş kategorilerindeki turnuvaları veya kadın futbolu organizasyonlarını da tek bir paket halinde zorunlu olarak satın alma şartı koşmaktadır. Medya şirketleri, tüketici talebi olmayan içeriklere de sermaye aktarmaya zorlanmaktadır. Rekabet hukuku literatüründe baskın konumdaki teşebbüsün (FIFA) bu tür çapraz satış dayatmaları, adil ticareti engelleme gerekçeleriyle açık bir yapısal ihlal teşkil etmektedir.
6. Makroekonomi̇kprojeksi̇yonlarin anali̇zi̇ ve asi̇metri̇k sermaye bi̇RİKİMİ
2026 Dünya Kupası'nın makroekonomik etkilerine dair FIFA ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) tarafından servis edilen raporlar, pembe bir küresel büyüme tablosu çizmektedir. Ancak veriler derinlemesine incelendiğinde, yaratılan katma değerin coğrafi ve sınıfsal olarak nasıl kutuplaştığı açıkça görülmektedir.
6.1. "Aslan payı" ve merkez-çevre teorisi ekseninde coğrafi dengesizlik
Turnuva kapsamındaki 104 maçın 78'i (%75'i) ABD'deki 11 ev sahibi şehirde oynanırken, Meksika ve Kanada yalnızca 13'er maça ev sahipliği yapacaktır. Bu paylaşım, ekonomi literatüründeki "Merkez-Çevre Teorisi" (Core-Periphery) ile birebir örtüşmektedir. Finansal akışların, nitelikli reklam gelirlerinin, yüksek gelir grubuna hitap eden VIP loca satışlarının ve kurumsal harcamaların merkezi (yani aslan payı) küresel sermayenin kalbi olan ABD olacaktır. Meksika ve Kanada ise organizasyonun lojistik yükünü paylaşan, ancak yaratılan finansal rantın marjinal kısmıyla yetinmek zorunda kalan "yarı-çevre" aktörler konumuna itilmiştir.
7. Mutlak sömürü ve artı-değeri̇n kurumsal gaspı: rakamsal bi̇r analiz
FIFA'nın uyguladığı ekonomi politik modelin ne derece "yağmacı" olduğunu anlamak için, turnuvanın toplam gelir hedefi ile bu geliri üreten asıl aktörlere (katılımcı ülkelere ve takımlara) dağıtılan pay arasındaki uçurumu matematiksel ve kurumsal rasyonaliteyle incelemek gerekir.
7.1. Sömürü Oranının Hesaplanması
FIFA, 2026 Dünya Kupası döngüsünde yalnızca bu turnuvadan 11,5 milyar dolar brüt gelir elde etmeyi hedeflemektedir [3]. Buna karşın, turnuvaya can veren, tüm eleme süreçlerini geçerek organizasyona katılan 48 ülkeye dağıtılacak toplam para (hazırlık ödenekleri ve ödül havuzu dahil) yalnızca 871 milyon dolardır [4].
Bu verilerden hareketle basit bir artı-değer ve kurumsal sömürü oranı (rate of exploitation) analizi yapılabilir:
Bu matematiksel tablo, kapitalist üretim tarzındaki vahşi sömürü oranlarını bile geride bırakmaktadır. Futbolu üreten, sahada emeğini ve canını ortaya koyan aktörler toplam pastanın yalnızca yüzde 7,57'sini alırken; hiçbir fiziki üretim maliyetine katlanmayan, stadyum yapmayan, vergi ödemeyen bürokratik bir tekel (FIFA), yaratılan değerin yüzde 92,43'üne (10,62 milyar dolar) el koymaktadır.
7.2. Artı-değerin sermaye birikiminde kullanılması
FIFA, el koyduğu bu devasa 10,62 milyar dolarlık net artı-değeri dünya futboluna harcamamaktadır. Bu fonlar doğrudan bilançonun "Dönen Varlıklar" (Current Assets) hanesine eklenerek, küresel para piyasalarında tahvil, bono, vadeli mevduat ve finansal türev araçlarında nemalandırılmaktadır [5]. Futbol sahalarından süzülen bu sıcak para, küresel finans-kapitalin emrine verilerek finansal bir sermaye birikimi (capital accumulation) yaratılmaktadır. FIFA, sportif bir kurum olmaktan tamamen sıyrılarak, futbolu hammadde olarak kullanan devasa bir likidite ve portföy yönetim şirketine dönüşmüştür.
8. Di̇nami̇k fi̇yatlandırma (dynamic pricing) algori̇tmaları ve Ameri̇ka kıtasındaki̇ bi̇let karaborsası
FIFA'nın bilet satışlarında entegre ettiği "Dinamik Fiyatlandırma" (Dynamic Pricing) modeli, bilet fiyatlarının arz ve anlık talebe göre bir borsa endeksi gibi dalgalanmasına yol açmaktadır [6]. Bu hamle, bilet karaborsasını engelleme argümanıyla sunulsa da aslında karaborsa rantının bizzat FIFA tarafından kurumsallaştırılarak içselleştirilmesidir.
8.1. Algoritmik sömürü ve taraftar bütçesinin çöküşü
Dinamik fiyatlandırma algoritmaları, sisteme giren taraftarların dijital ayak izlerini, çerez verilerini, tıklama hızlarını ve talep yoğunluğunu analiz ederek bilet fiyatlarını saniyeler içinde yukarı doğru tırmandırmaktadır [6]. İlk aşamada 60-100 dolar olarak ilan edilen en alt kategori biletler, algoritmik manipülasyonlarla dakikalar içinde binlerce dolara fırlamaktadır [7]. Bu durum, geleneksel işçi sınıfı taraftar tabanını stadyumlardan tamamen tasfiye ederek tribünleri birer elit burjuvazi gösteri merkezine dönüştürmektedir. Gerçek taraftarlar, fahiş fiyatlar karşısında bütçe şoku yaşayarak sistem dışına itilmektedir.
8.2. İkincil pazar (secondary market) ortaklığı ve meşru karaborsa
Kuzey Amerika pazarında devasa bilet tekelleriyle kurulan entegrasyonlar, karaborsayı illegal sokak satıcılarının elinden alıp yasal, dijital ve komisyon odaklı bir platform sömürüsüne dönüştürmüştür. FIFA'nın kendi resmi "yeniden satış" (resale) platformu da dahil olmak üzere, ikincil pazarlardaki her bilet sirkülasyonundan yüksek oranlarda işlem komisyonu kesilmektedir. Bir biletin el değiştirerek fiyatının katlanması FIFA için bir kayıp değil, her döngüde komisyon gelirlerinin maksimize edilmesi anlamına gelmektedir. Amerika kıtasındaki bilet ekonomisi, taraftarı korumak bir yana, finansal spekülasyonun en vahşi uygulandığı alanlardan birine dönüşmüştür.
9. Kıta i̇çi̇n gece ekonomi̇si̇ ve taraftarın "hi̇per-tüketi̇ci̇ye" i̇ndi̇rgenmesi
Turnuvanın Kuzey Amerika kıtasındaki coğrafi konumu ve zaman dilimi avantajı, yayıncı kuruluşlar ve yerel sermaye grupları için yeni bir finansal enstrüman doğurmaktadır: "Kıta İçin Gece Ekonomisi" (Night-time Economy). Maçların Amerika kıtasında akşam ve gece saatlerinde oynanacak olması, futbolu sadece bir spor müsabakası olmaktan çıkarıp devasa bir tüketim karnavalına dönüştürmektedir.
* Mekansal soylulaştırma ve tüketim alanları: Stadyum çevreleri, yerel restoranlar, barlar ve eğlence merkezleri, turnuva boyunca yüksek gelirli turistlerin nakit bırakacağı korunaklı alanlar haline getirilmektedir. Yerel halkın bu alanlardan ekonomik olarak dışlandığı, futbolun fetişleştirilmiş bir "deneyim ekonomisi" (experience economy) unsuru olarak pazarlandığı görülmektedir.
* Zaman dilimi arbitrajı ve küresel ekran sömürüsü: Maç saatlerinin Amerika'da geceye denk gelmesi, Avrupa ve Asya pazarlarında gece yarısı ve sabaha karşı yayınları anlamına gelse de Amerika içi prime-time (en çok izlenen saat) kuşağı reklam gelirlerini astronomik seviyelere taşımaktadır. Ekran başındaki milyarlarca futbolsever, reklam verenler için potansiyel birer veri kaynağı ve dijital tüketici haline getirilmektedir. Futbol izlemek, endüstriyel sistemin istediği saatte ve istediği mekanda tüketim yapma eylemine indirgenmiştir.
10. Resmi̇ faali̇yet raporları ve cari̇ varlık anali̇zi̇: Li̇ki̇di̇te i̇sti̇fçi̇li̇ği
FIFA'nın resmi finansal dokümanları ve Konsolide Bilanço verileri incelendiğinde, kurumun dünya futbolunu kalkındırma iddiasının arkasındaki mali muhafazakarlık ve likidite istifçiliği çarpıcı bir paradoks olarak karşımıza çıkmaktadır [5].
10.1. Bilanço analizi: 6,75 milyar dolarlık dönen varlık blokesi
FIFA'nın elinde bulundurduğu finansal güç, birçok gelişmekte olan ülkenin merkez bankası rezervleriyle yarışacak düzeydedir. Resmi tablolara göre kurumun Cari Varlıkları (Current Assets) 6 milyar 750 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Toplam aktif büyüklüğü ise 9 milyar 479 milyon dolardır [5]. Bu cari varlıkların kırılımı incelendiğinde; nakit ve nakit benzerleri 1,18 milyar dolar, ticari alacaklar 1,27 milyar dolar ve en önemlisi kısa vadeli finansal yatırımlar (tahvil, repo, para piyasası araçları) 3,33 milyar dolar olarak kaydedilmiştir.
10.2. "Futbolun emrinde olmayan" sermaye ve yapısal sömürü
Soru tam bu noktada sivriliyor: Kendini futbolun evrensel hamisi olarak tanımlayan kurumsal bir yapı, neden 6,75 milyar dolarlık muazzam bir likiditeyi kasalarında ve finansal piyasalarda bloke etmektedir? FIFA, bu parayı dünya genelinde ekonomik kriz yaşayan, borç batağında yüzen alt lig kulüplerini, amatör branşları veya altyapı akademilerini sübvanse etmek için kullanmamaktadır. Aksine, bu parayı küresel finans piyasalarında nemalandırarak faiz ve portföy kazancı elde etme peşindedir. FIFA'nın üye federasyonlara dağıttığı kısıtlı "Forward" programı fonları, kasadaki milyarlarca dolarlık likidite stokunun yanında kozmetik bir yardımdan ibarettir [8].
11. Kulüpleri̇nkurumsur di̇reni̇şi̇: G-14'ten Avrupa Kulüpler Bi̇rli̇ği̇'ne (ECA) fi̇nansal savunma mekanizmaları
FIFA'nın tek taraflı genişleme kararları ve takvim dayatmaları, futbol endüstrisindeki reel riskleri göğüsleyen kulüpler düzeyinde ciddi bir kurumsal ve finansal dirençle karşılaşmıştır. Bu direnişin tarihsel süreci, sermayenin kendi haklarını koruma refleksidir.
11.1. G-14'ün radikal sendikalaşması ve hukuki tehdit odakları
2000'li yılların başında Avrupa'nın en zengin 14 (sonradan 18) kulübünün bir araya gelerek kurduğu G-14, FIFA oligopolüne karşı ilk organize sermaye başkaldırısıdır. G-14, Charleroi davası gibi hukuki süreçleri başlatarak, milli takımlara gönderilen oyuncuların sakatlanma risklerinin maliyetini ve oyuncu maaşlarının milli takım periyotlarındaki karşılığını FIFA'dan talep etmiştir. G-14'ün "ayrılıkçı lig" (Super League prototipi) tehditleri, FIFA'yı masaya oturmaya zorlayan en büyük finansal kaldıraç olmuştur.
11.2. Avrupa kulüpler birliği (ECA) dönemi ve finansal koruma kalkanları
2008 yılında G-14'ün feshinden sonra kurulan ve bugün kıta futbolunun ana temsilcisi olan Avrupa Kulüpler Birliği (ECA), FIFA ile ilişkileri daha kurumsal bir "pazarlık" zeminine taşımıştır. ECA, FIFA'nın Dünya Kupası'nı genişletme ve yeni Kulüpler Dünya Kupası formatları dayatma kararlarına karşı çok net Finansal Savunma Mekanizmaları geliştirmiştir:
* Kulüp Faydaları Programı’nın (Club Benefits Programme) genişletilmesi: ECA'nın sert müzakereleri sonucunda, Dünya Kupası döngüsünde kulüplere ödenecek olan tazminat havuzu astronomik bir artışla 355 milyon dolara yükseltilmiştir [9]. FIFA, kulüplerden aldığı her oyuncu için günlük bazda ödeme yapmak zorundadır.
* Uluslararası maç takvimi üzerinde veto gücü: ECA ve FIFA arasında imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), FIFA’nın kulüplerin onayı olmadan takvime yeni uluslararası pencereler eklemesini engellemektedir [9]. Kulüpler, oyuncu üzerindeki mülkiyet haklarını koruyarak FIFA'nın sınırsız genişleme iştahına finansal barikatlar örmektedir.
12. Jeopoli̇ti̇k aklama: Rusya, Katar ve Suudi̇ Arabi̇stan aksında 'sportswashing'i̇n poli̇ti̇k ekonomisi
FIFA'nın kâr maksimizasyonu ve likidite biriktirme hırsı, onu ahlaki ve etik değerlerden tamamen arındırarak küresel ölçekte en yüksek parayı veren otoriter rejimlerin partneri haline getirmiştir. Bu bağlamda Yumuşak Güç (Soft Power) ve Sportswashing (Sporla Aklama) kavramları, FIFA'nın küresel genişleme modelinin jeopolitik yakıtı işlevini görmektedir[10].
* Rusya 2018: Kırım'ın ilhakı ve uluslararası ambargoların gölgesinde kalan Rusya yönetimi, milyarlarca dolarlık stadyum yatırımlarıyla Batı dünyasına "güvenilir ve modern" bir imaj pazarlamıştır [10]. FIFA, bu siyasi meşrulaştırma operasyonuna ortak olarak kurumsal kasasını doldurmayı tercih etmiştir.
* Katar 2022: Endüstriyel futbolun ahlaki çöküşünün zirve noktasıdır. Göçmen işçi ölümleri ve insan hakları ihlallerinin gölgesinde, 220 milyar doları aşan bir altyapı çılgınlığı yaşanmıştır [10]. FIFA, endüstriyel futbolun takvimini kış aylarına kaydıracak kadar petro-dolar sermayesine boyun eğmiştir.
* Suudi Arabistan 2034 vizyonu: Prens Muhammed bin Selman'ın 'Vizyon 2030' stratejisinin en stratejik ayağı olan 2034 Dünya Kupası ev sahipliği süreci, sportswashing'in kurumsallaşmış son aşamasıdır. Rejim, küresel yıldızları astronomik ücretlerle transfer ederek uluslararası alandaki insan hakları krizlerini ve itibar açıklarını kapatmaktadır. FIFA ise bu sınırsız petro-dolar akışını, kurumsal nakit rezervlerini büyütmek için kusursuz bir finansal kaldıraç olarak kullanmaktadır.
13. Sonuç: Endüstri̇yel hegemonyanın sınırları ve futbolun ontoloji̇k krizi
2026 FIFA Dünya Kupası, finansal futbolun rasyonel bir yönetim modelinden daha çok, küresel finans-kapitalin emrinde çalışan tekelci bir varlık yönetim şirketine dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Oyunun "Amerikanlaştırılması" ve pragmatik kural değişiklikleriyle bir tüketim sirkine evrilmesi, futbolun tarihsel, kültürel ve toplumsal köklerine yönelik ontolojik bir darbe niteliğindedir. Turnuvadan elde edilecek olan 11.5 milyar dolarlık devasa gelire karşılık, üretimin asıl sahibi olan 48 ülkeye yalnızca 871 milyon dolar (toplam hasılatın %7,5'i) yükseltilmesi, futbol arenasının modern bir artı-değer gasp mekanizmasına dönüştüğünü göstermektredir. FIFA, yarattığı bu asimetrik sömürü düzeniyle yeşil sahaları mülksüzleştirirken, oyuna akan milyarlarca dolarlık likiditeyi İsviçre bankalarında ve uluslararası tahvil piyasalarında bir hegemonya enstrümanı olarak finansal sermaye dönüştürmektedir.
Bu finansal sermaye birikimi, futbolun küresel tabanında (alt liglerde, amatör branşlarda, altyapı akademilerinde ve güvencesiz spor emekçilerinde) geri döndürülemez bir yapısal tıkanmaya yol açmaktadır. FIFA'nın "sportif gelişim ve kapsayıcılık" retoriği, otoriter rejimlerin itibar açıklarını petro-dolarlarla kapattığı sportswashing pratiklerine kurumsal kalkan olmakta ve Zürih'teki tekelin siyasi bekasını güvence altına almaktadır. Taraftarı algoritmik dinamik fiyatlandırmalarla cüzdanı kadar değer gören birer "hiper-tüketiciye", futbolcuyu ise aşırı üretim bandında yıpratılan "beşeri sermayeye" indirgeyen bu amansız kâr maksimizasyonu güdüsü, neoliberal kapitalizmin spordaki en vahşi uygulamasıdır. Futbol, kendi yarattığı bu devasa endüstriyel ağırlığın ve kontrolsüz finansal genişlemenin altında ezilerek derin bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmıştır.
Sonuç itibariyle, 2026 Dünya Kupası merkezli FIFA’nın finansal örgütlenmesine yapısal ve ampirik spor ekonomisi perspektifinden bakıldığında; sürdürülemez olan bu finansal balonun patlaması kaçınılmazdır. Çözüm, futbolu adeta bir hammadde olarak kullanan elitist bürokrasinin ve tekelci FIFA yapısının dayattığı bu yağmacı modelin radikal bir biçimde tasfiye edilmesinden geçmektedir. Futbolun geleceği; finansal kaynakların küresel ölçekte çevre ekonomilere ve oyunun gerçek sahiplerine adilce dağıtıldığı, kulüplerin, sporcuların ve taraftar derneklerinin yönetim mekanizmalarında doğrudan veto ve söz hakkına sahip olduğu, şeffaf, demokratik ve ahlaki bir yönetişim modelinin inşa edilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, milyarlarca dolarlık cari varlıklar üzerinde oturan bu kurumsal kartel, milyarlarca insanın ortak tutkusunu tamamen kurutacak ve futbol, endüstriyel rasyonalitenin soğuk laboratuvarlarında ruhunu kaybederek kendi sonunu hazırlayacaktır. Yani, FIFA kâr maksimizasyonu peşinden değil, rekabetçi dengeyi maksimize etmeye ve futbolun sürdürülebilir gelişimi için kaynak optimizasyonu peşinden koşmalıdır.
Di̇pnotlar
[1]: Akşar, T. Merih.K. (2010). Futbol Ekonomisi, Literatür Yayıncılık, İstanbul 2006 s.112-115 [2]: FIFA Financial Report 2024. Consolidated Financial Statements 2023-2026 Döngüsü Revize Bütçe Projeksiyonları, Zürih: FIFA, s. 42-45. [3]: FIFA Annual Report 2025. Consolidated Balance Sheet: Current Assets and Short-Term Financial Investments, s. 78-81. [4]: European Commission. (2024). EU Competition Law and Vertical Restraints in Sports Broadcasting Rights, Brussels: DG Comp Report, p. 14-19. [5]: The Guardian. (2025). The Algorithmic Exploitation of Football Fans: Dynamic Pricing in North American World Cup Ticketing, September 4, 2025. [6]: New York Times Athletic. (2025). World Cup 2026: FIFA's Dynamic Pricing and the Death of Traditional Fandom, September 3, 2025. [7]: ECA-FIFA Memorandum of Understanding 2023-2030. Club Benefits Programme Compensation Framework, Nyon: European Club Association, p. 8- [8]: Szymanski, S. (2015). Money and Football: A Economic Analysis of the European Game. London: Palgrave Macmillan, p. 204. [9]: Scherer, J. & Whitson, D. (2009). The Americanization of Global Sports: Media, Corporate Nationalism and Cultural Hegemony. International Review for the Sociology of Sport, 44(2), p. 155-172. [10]: FIFA Circular No. 1892. (2025). Regulations on the Status and Transfer of Players: New Substitution and Extra-Time In-Game Commercial Breaks Framework, Zürih: FIFA. [11]: Akşar, T. (2022). Futbolda Yapısal Kriz ve Çözüm Arayışları: Bir Yönetişim Eleştirisi. Futbol Ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi (FESAM), Rapor No: 44.
/././
Çıplak arama ve aşağılama -Fikret İldiz-
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz. Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.
Geçtiğimiz hafta neler oldu?
9 Haziran 2026 tarihinde görülen İBB Davası'nda tutuklu yargılanan Medya A.Ş Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, yaptığı savunmasında gözaltı sırasında çıplak aramaya maruz kaldığını söylemişti.
Önce yalanlama geldi. İstanbul Emniyeti iddia “asılsız” dedi.
10 Haziran 2026 tarihli Anadolu Ajansı haberine göre; “(…) İstanbul Emniyet Müdürlüğü, sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, bazı basın-yayın organları ile sosyal medya platformlarında yer alan asılsız iddialara ilişkin kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla açıklama yapılmasına ihtiyaç duyulduğu” belirtilmiş ve devamında "İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirilen tüm yakalama, gözaltı, üst arama ve adli işlem süreçleri, Anayasa, ilgili mevzuat hükümleri, insan hakları ilkeleri ve yargısal denetime açık usuller çerçevesinde yürütülmektedir. Gözaltına alınan şahısların temel hak ve özgürlüklerinin korunmasına azami hassasiyet gösterilmekte, tüm işlemler hukuki mevzuat doğrultusunda yerine getirilmektedir. Bahse konu olayda da şahsın gözaltı süreci boyunca gerçekleştirilen işlemlerde mevzuata aykırı herhangi bir uygulama söz konusu olmamış ve iddialar gerçeği yansıtmamaktadır."
12.06.2026 tarihli İçişleri Bakanlığı “basın açıklaması” yapıldı. “Bir ceza davası kapsamında tutuklu yargılanan bir şahsın, gözaltı sürecinde kötü muamele ve usulsüz arama uygulamalarına maruz kaldığına yönelik kamuoyuna yansıyan iddialar üzerine İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi'nin talimatlarıyla iddiaların incelenmesi amacıyla soruşturma başlatılmıştır. Söz konusu iddiaların hukuki, idari ve teknik tüm yönleriyle şeffaf bir şekilde araştırılması amacıyla Mülkiye Müfettişi ve Polis Müfettişi görevlendirilmiştir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
Bakanlık Basın açıklamasında “Sayın Bakan” adı var. Ceza davasının adı yok, kadının adı yok
12 Haziran 2026 tarihli haberlerde bu basın açıklaması şöyle yansıdı: İçişleri Bakanlığı’nın,
Bakanlık açıklamasında “şeffaf” bir şekilde araştırma yapılacağı yazılı…
Ne şeffaflıktır ki; gazeteciler olmasa, anlaşılmayacak bir soruşturma başlatıldı.
Her işi “genelgelerle” yapan ve kendi işlemlerini hukuki kabul eden ama ileri sürülen iddiaları geçersiz sayarak “asılsızdır” diyerek gerçekleri soruşturmayan bir memlekette yaşamak zordur.
On bir yıl önce yayımlanmış bir Genelge var. Adalet Bakanlığı Ceza işleri Genel Müdürlüğü web sayfasında duruyor. “İnsan Hakları İhlalleri ile İşkence ve Kötü Muamele İddialarına ilişkin Soruşturmalar” hakkındaki 20.02.2015 tarihli Adalet Bakanı Bekir Bozdağ imzalı 158 nolu “genelgede” neler neler var, inanılmaz. 158 nolu Genelge on yıl öncesine ait…Neler yazılı ise; tam tersine döndürülmüş bir uygulama yapılmış ki; hukuk yok, kanun yok.
Genelgenin satır başlarını özetlemek gerekirse; “(…) çeşitli insan hakları ihlalleri ile işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmalarda gecikmelere ve yakınmalara sebebiyet verilmemesi, ülkemizin uluslararası alanda haksız eleştirilere uğramaması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde ülkemiz aleyhine ihlal kararlarının verilmemesi bakımından soruşturmaların yürütülmesinde konuya ilişkin ilgili mevzuat hükümleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM 'nin içtihatları ile uygulamada dikkat edilmesi gereken kimi kurallar” belirtilmiş…
Genelge Anayasaya, ulusalüstü sözleşmelere çok geniş yer veriyor…
Mevzuat Hükümleri başlığı altında; "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz." yazılı ve işkence yasağı açık seçik açıklanmış. Anayasanın 90. Maddesi dahil 19 uncu maddesine yer verilmiş, herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliğine sahip olduğu vurgulanmış…
Ülkemizin; imzaladığı birçok uluslararası sözleşmeyle ile işkencenin yasak olduğunu ve işkencenin önlenmesi için gerekli tedbirleri alınmasını taahhüt ettiğimize yer verilmiş.
Genelgeye göre; insan onurunu, kişiliğini korumak için işkence suçu bağımsız bir suç olarak düzenlenmiş…
2015 yılına ait 158 Numaralı Genelge sona ererken o tarihte Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ temel insan hakların ihlal edilmemesine özen gösterilmesini ve rica ederek; insan hakları ihlali, işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmaların, kolluk kuvvetlerine bırakılmayarak bizzat Cumhuriyet başsavcısı ya da görevlendireceği bir Cumhuriyet savcısı tarafından etkili ve yeterli bir şekilde yürütülmesi istenmiş.
Ne tuhaftır ki; ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, AIHM kararları ve bu konulardaki hukuki düzenlemelerin takip edilmesi ve uygulanması istenmiş.
Genelge böyle bitirilmiş… Ama bu Adalet Bakanlığı’na ait…
İşkence, insanlık suçudur. Zaman aşımı yoktur. Soruşturma İçişleri Bakanı talimatıyla…
Türk Ceza Kanunu Madde 94 hükmüne göre işkence; bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlardır. İşkenceyi gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezası uygulanır.
Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışlar ise “eziyet” suçunu oluşturur. Cezası iki yıldan beş yıla kadar hapistir. Suçun kadına karşı işlenmesi halinde cezanın alt sınırı iki yıl altı aydan az olamaz (Madde 96).
Mevzuatta olmayan arama “çıplak” aramadır.
Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği (R.G 01.06.2005-25832) gereğince; Güvenlik Araması, “Nezarethaneye veya zorunlu hâllerde bu amaca tahsis edilen yerlere konulmadan önce usulünce aranır. Kadının üst veya vücudunun aranması, bir kadın görevli veya bu amaçla görevlendirilecek diğer bir kadın tarafından yapılır.”
Dolayısıyla “zorunlu hallerde”, “usulünce” arama yapılması mutlaka çıplak arama yapılması demek değildir. Aksine; yapılmamasıdır. Zorunlu hal nedir? Arama “usulünce” midir?
Yönetmelik gereği; kolluk kuvvetine verilen görevleri yerine getiren personelin eğitim görmüş olması gerekir. Ne için güvenlik araması yapıldığı açık seçik ve net olarak belirtilmeli, neden çıplak arama yapıldığına dair tutanak tutulmalıdır.
İşkence ve eziyet yasaktır; o halde keyfilik de yasaktır.
Dönelim AİHM kararlarındaki işkence tanımına… İşe yarar mı; bilinmiyor ama…
AİHM, Case Of Roth V. Germany kararında cezaevi güvenliğini sağlamak veya düzensizliği ya da suçu önlemek için zaman zaman üst arama yapılmasının gerekli olabileceğini tespit etmiştir. Ancak bu aramalar insan onuruna gereken saygı gösterilerek ve meşru bir amaç doğrultusunda uygun bir şekilde gerçekleştirilmelidir.
(…) İnsan onuruna yönelik her türlü müdahale, Sözleşmenin özüne darbe vurmaktadır.
AİHM kararında yer alan bu görüşe göre; kolluk kuvvetlerinin bir bireye karşı insan onurunu zedeleyen her türlü davranışı, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalini oluşturmaktadır. AİHM bir muamelenin 3. Madde anlamında “aşağılayıcı” olup olmadığını değerlendirirken, amacın ilgili kişiyi küçük düşürmek ve alçaltmak olup olmadığını ve sonuçları bakımından, 3. Madde ile bağdaşmayan bir şekilde kişiliğini olumsuz etkileyip etkilemediğini dikkate alır.
Bununla birlikte, böyle bir amacın yokluğu, ihlal tespitini kesin olarak dışlamaz.
Aramanın cezaevi güvenliğinin korunması ve suç veya düzensizliğin önlenmesiyle hiçbir bağlantısı olmadığı durumlarda veya güvenlik endişesi yaratmayan tutuklu bir mahkûmun oy kullanma hakkını kullanmak istediği sırada aranması, güvenlik gerekçesi olmaksızın sistematik ve uzun süreli çıplak arama yapılması gibi durumlarda Sözleşmenin 3. Maddesi dikkatlice gözetilmelidir.(i)
Bir diğer AİHM kararı ise kaçak göç sırasında meydana gelen olaylarla ilgidir. 19 Ocak 2014 akşamı Türkiye’de bulunan bir grup şahıs, Yunanistan kıyılarına ulaşmak için bir balıkçı teknesi ile denize açılırlar. Yunan karasularına ulaşmışlardır. Yunan sahil güvenlik güçleri şahıslardan Türkiye’ye dönmelerini istemiş, havaya ateş açmıştır. Balıkçı teknesi çeşitli sebeplerle alabora olarak batmıştır. Teknede bulunan bazı şahıslar sahil güvenlik gemisine binmeyi başarırken şahısların bir kısmı boğularak vefat etmiştir.
Kurtulan şahıslardan bazıları, Yunan yetkililerin denizdeki muamelelerinden dolayı AİHS’nin 2’nci maddesi (yaşam hakkı), karaya çıkarıldıktan sonraki davranışlarından dolayı Sözleşmenin 3’üncü maddesinin (işkence yasağı) ihlal edildiği gerekçeleriyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuşlardır. AİHM, Safi ve Diğerleri V. Yunanistan (Başvuru No:5418/15- 07.07.2022) sayılı kararında Sözleşme’nin 2’nci ve 3’üncü maddelerinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
AİHM’si kararında; “yetkililer tarafından gerçekleştirilen keyfi üst aramalarını” Sözleşme ’ye aykırılık olarak nitelendirilmiştir. Mahkeme’ye göre üst aramasının zaruret arz ettiği bu tür durumlarda, ilgilinin mahremiyet ve haysiyetinin korunması adına aramanın başkalarının yanında yapılmaması gerektiğini tekrarlamıştır. Dahası Mahkeme, üst aramasının başvurucuyu sadece başkalarının gözü önünde değil; kendi gözünde dahi küçük düşürmemesi gerektiğini belirtmiştir.
Bu sebeple suç işlenmesini önlemek veya düzeni ve güvenliğini sağlama kamu gerekçeleri ile yapılan üst aramalarında dahi aramanın gerekli olmanın yanında, uygun bir şekilde yapılması elzemdir. Safi ve Yunanistan kararına atıf yapan AİHM’sine göre; bu şekilde ilgililerin maruz kaldığı muamelelerin, meşru amaçların arkasına saklanmak suretiyle gereksiz ıstırap ve aşağılanmaya sebep olması engellenmiş olacaktır. Aksine davranış hak ihlalidir.
Keyfi üst aramaları başkaları önünde soyunma, anal muayeneye maruz bırakılma gibi durumlarla birleştiğinde ilgilisi için katlanılabilir olmaktan çıkmaktadır.
“Yapılan incelemede Mahkeme, başvurucuların teknenin alabora olmasından sonra Farmakonisi Adası’na götürüldükten sonra keyfi üst aramasına maruz bırakıldıklarını, bu durumun keyfilik, aşağılık duygusu ve acı hissine yol açtığını ve Sözleşme’nin 3’üncü maddesini ihlal ettiğini belirmiştir. Mahkeme bir üst paragrafta zikredilen başvurularda olduğu gibi bu başvuruda da başvurucuların içinde bulundukları psikolojik duruma rağmen bir grup askerin önünde soyunmak, eğilmek ve dönmek zorunda bırakılmalarını başvurucuları hem başkalarının gözünde hem de kendi gözlerinde küçük düşürdüğüne hükmetmiş, böylece önceki başvurularda kullandığı argümanları bu başvuruda da kullanmıştır.”(ii)
Tutuklama sürecinde tutulma yerlerinde yapılan çıplak veya mahrem arama, insan onuruna gereken saygının gösterilerek uygun bir şekilde ve meşru bir amaç için yapılmaması halinde işkence yasağına, Sözleşme Madde 3’e işkence yasağına uyulmamış, aykırı hareket edilmiş demektir.(iii)
Ulusalüstü uygulamalar bakımından AİHM kararları yol göstericidir, bağlayıcıdır.
Ama Türkiye hak ihlalleri bakımından 2026 yılında AİHM önünde birinciliği elde etmiş ülke olarak; AİHM kararlarını uygulamayan ülkedir artık!
Mahkeme kararlarıyla AİHM kararlarının uygulanmayacağına dair kararlar yazan bir memlekette yaşamak zordur. AİHM kararlarının uygulanacağına dair Komisyon kararları alarak yazılar yazan ve Avrupa Konseyi önünde savunma yapan bir ülke olmayı inatla sürdürmektedir.
Bu yol çıkmaz sokaktır. Yolun sonu duvardır.
O zaman temel insan hak ve özgürlüklerini korumak başta olmak üzere ulusalüstü yargı kararları artık yol göstermediğine ve uygulamadığımıza göre; kaybolduk demektir.
AİHM kararlarının uygulanmaması hakkındaki “kaybolmaya dair” kararlar, yüksek yargı organlarının birbiri hakkındaki suç duyuruları, hak ihlallerinde birinci sıraya yükselmemiz, AİHM kararlarını uygulamamak için insanları hapiste tutma hal ve gidişimiz; adaletten bu denli yoksun bırakılan bir toplumda nasıl bir etki yaratmaktadır acaba?
Yanıtımız…
İnsan onuruyla bağdaşmayan, bedensel veya ruhsal yönden acı çekmemize, algılama veya irade yeteneğimizin etkilenmesine ve aşağılanmamıza yol açabilecek davranışlardır...
Böyle yanıtlarsak; adaletsizlikte bu durum, işkencedir.
Böyle dersek; hukukta bu durum, eziyettir.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz.
Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.
(i) AİHM Fıfth Sectıon/ Case Of Roth V. Germany (Applications Nos. 6780/18 And 30776/18) / 22 October 2020/ Final 22/01/2021
(ii) Celil Akdoğmuş East Journal Of Refugee Studıes Karar İncelemesi Celil Akdoğmuş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Safi Ve Diğerleri V. Yunanistan Kararı Üzerine Bir İnceleme. Güz 2023
(iii) https://hudoc.echr.coe. 4. Daire Wıeser Ve Bıcos Beteılıgungen Gmbh / Avusturya. Başvuru No: 74336/01- 16 Ekim 2007 Çeviri Av. Serkan Cengiz 16/01/2008 Kesinleşme.
/././
2026 yılında üretim faaliyetlerinden elde edilen kazançlara 1 puan indirim uygulanabilecek mi?-Erdoğan Sağlam-
Hazine ve Maliye Bakanlığı'na önerim, iyi niyetle yapılan bu düzenlemenin haksız sonuçlar doğurmaması adına bir an önce yasal düzenleme veya tebliğ ile bu tereddütlerin giderilmesi için girişimlere başlamasıdır.
Değerli okurlar, genel kurumlar vergisi oranımız yüzde 25. Bazı durumlarda bu oran indirimli uygulanıyor. En yaygın olanı, ihracat faaliyetinden elde edilen kazançlara 5 puan ile üretim faaliyetinden elde edilen kazançlara 1 puan indirim uygulanması. Yani kurumlar vergisi oranı ihracat kazançları için yüzde 20, üretim kazançları için ise yüzde 24 idi.
2025 yılı için bu oranları uyguladık ve 2026 yılına aynı indirim oranları ile girdik.
Ancak 4.6.2026 tarihinde yayımlanan yasal düzenleme (7582 Sayılı Kanun) ile yapılan değişiklik, 2026 yılında üretim faaliyetlerinden elde edilen kazançlara 1 puan indirim uygulanıp uygulanmayacağı konusunda haklı tereddütler yarattı.
Çünkü söz konusu düzenleme ile üretim faaliyetiyle uğraşan kurumların münhasıran üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançları ile zirai üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran bu üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlarda kurumlar vergisi oranı genel oran olan yüzde 25’ten yüzde 12,5’e düşürüldü. Yani üretim faaliyetlerinden elde edilen kazançlarda indirim 1 puandan 12,5 puana çıkarılmış oldu. Zirai üretim faaliyetleri de indirim kapsamına alındı.
Bir başka ifade ile üretim faaliyetlerinden elde edilen kazançlarda kurumlar vergisi oranı yüzde 50 oranında düşürüldü.
İhracat kazançları ile ilgili 5 puanlık indirimde ise herhangi bir değişiklik yapılmadı, sadece üretim kazançları için vergi oranı yüzde 12,5’e düşürüldüğü için, üretilen mamullerin ihracatından elde edilen kazançlara ayrıca 5 puan ihracat indirimi uygulanmayacağı hükme bağlandı.
Aşağıda, üretim kazançlarına ilişkin kurumlar vergisi oranı hakkında 2026 yılına ilişkin neden tereddüt oluştuğunu açıklamaya geçmeden önce yapılan değişikliği açıklayacağım.
Üretim faaliyeti ile ilgili değişiklik 7582 sayılı Kanunun 8 inci maddesi ile yapıldı. Söz konusu madde ile Kurumlar Vergisi Kanununun (KVK) “Kurumlar vergisi ve geçici vergi oranı” başlıklı 32'nci maddesinin sekizinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirildi:

Görüldüğü gibi, söz konusu maddenin değiştirilmeden önceki şekli, üretim faaliyetinden elde edilen kazançlara kurumlar vergisi oranının 1 puan indirimli uygulanacağını düzenliyordu. Değişiklikten sonraki madde ise indirim uygulamasından farklı olarak kurumlar vergisi oranının yüzde 12,5 olarak uygulanacağını düzenlemiş bulunuyor.
Bu düzenlemenin 1 puanlık indirimi 12,5 puana yükselttiği, temelde indirim uygulamasından farkı olmadığı söylenebilir. Nitekim Maliyenin tebliğ taslağında yeni düzenleme sanki indirim uygulamasıymış gibi açıklanıyor. Ancak bunun başka sonuçları olabilir. Örneğin genel kurumlar vergisi oranı ileride artırılır veya azaltılırsa, bu madde değiştirilmediği sürece yapılan değişiklikten üretim faaliyetleri etkilenmez. Ayrıca ihracat dışı başka indirim durumlarında uygulama farklılaşabilir.
Değişikliğin en çok tartışılan tarafı yürürlük maddesi ile ilgili. 7582 sayılı Kanunun yürürlük maddesinde, değişikliğe ilişkin 8 inci maddenin, “2027 yılı ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlara, özel hesap dönemine tabi olan kurumların ise 2027 takvim yılında başlayan özel hesap dönemi ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlarına uygulanmak üzere yayımı tarihinde” yürürlüğe girmesi hükme bağlandı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı beyaz et sektöründeki fiyat artışlarını gerekçe göstererek 13 şirketin yöneticilerini gözaltına aldı ve ardından da “üretim aksamasın” diyerek 13 şirketi kayyım denetimine teslim etti.
Savcılığın açıklamasına göre bu şirketler “piyasa işleyişini bozarak haksız fiyat artışlarına ve tüketici mağduriyetine yol açmışlar”!
Bu tablo, Türkiye’de yargı eliyle yürütülen düzenin yeni bir aşamasına geçildiğini gösteriyor.
Ticaret Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren bir kurul var. Bu kurul “Haksız Fiyat Artışlarını” incelemekle görevli. Şikayetlerinizi iletebileceğiniz bir telefon uygulamaları bile var.
Rekabet Kurulu da şirketlerin kendi aralarında anlaşarak serbest rekabeti bozmalarını incelemekle görevli.
Çok ağır para cezaları vermeye de yetkili.
Bu operasyondan sonra anlıyoruz ki Rekabet Kurulu da Ticaret Bakanlığı da kendilerine verilen görevi yapmamışlar, savcılık bunun üzerine harekete geçmiş!
Önce şunu sormak gerek: Bu gözaltılar gerçekten gerekli miydi?
Hayır, gerekmezdi çünkü Rekabet Kurulu, rekabeti bozucu bu tür hareketleri soruştururken her türlü bilgi ve belgeye ulaşabiliyor, el koyabiliyor.
“Ortada karartılabilecek bir delil” de bırakmıyor. Onun için bu gözaltına alma ve şirketlere “denetici kayyım tayin etme” işleminden şüphelenenlere “paranoyak” diyemeyiz.
Böyle başlayan operasyonların, mahkeme kararı beklenmeden mülkiyet devri ile sonuçlanması artık sıradan bir uygulama oldu.
Mesela Bebek Otel işletmecisi Muzaffer Yıldırım’ın bütün mal varlığına el konuldu.
El koyma kararını savcılık verdi ancak bu karar verildiğinde Yıldırım hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı da yoktu.
Hâlâ da böyle bir karar yok ancak Yıldırım’ın malına mülküne al konuldu, bazı işletmelerinin “birilerine devri için” hazırlıklar yapıldığı da ortada dolaşan bir dedikodu.
Ancak “dedikodu” aşamasını geçen uygulamalar da var.
Can Holding’in “bir devlet büyüğünün tavsiyesi ile” kaçakçılıktan elde edilen geliri aklamak için satın aldığı iddia edilen şirketler ve bazı şirketlerdeki azınlık hisselerinin başına bu geldi.
Ortada verilmiş bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir suç yok ama şirketlerin en önemlileri çoktan el değiştirdi.
TMSF, kendisine “yönet” diye devredilen şirketleri satıverdi.
Yarın Can Holding yöneticileri beraat ederlerse ne olacak?
Yoksa satışı yapan TMSF, “Beraat kararı verecek hâkimde yürek isterim” diye mi düşünüyor?
Geçenlerde el konulan ASSAN isimli savunma sanayisi şirketi de önümüzdeki ay TMSF tarafından satılacak.
ASSAN’ın yöneticilerinin suçlu olduğunu gösterir, kesinleşmiş bir mahkeme kararı var mı?
Yok.
Hukukun sadece CHP’lilere, solculara, sendikacılara, gazetecilere, Kürtlere gerektiğini düşünen Türk burjuvazisinin şapkayı önüne koyup bir düşünmesinde yarar var.
Şirketlere, mülklere el koyup, mahkeme sürecini bile beklemeden başkalarına devretmenin bu kadar kolay olduğu bir ülkede kimse kendisini güvende hissetmesin.
Yarın bir gün “bir vatandaşın şikâyeti üzerine” başlatılacak bir soruşturmanın sonucunda her şeyinizi kaybedebilirsiniz.
Derdinizi anlatacak bir mahkeme de bulamayabilirsiniz çünkü savcı da hâkim de artık bir kişi.
O kararı da zaten en başında o vermiş olacağı için anlatın derdinizi, anlatabilirseniz.
Suç, “fiyat artışlarına yol açarak vatandaşı canından bezdirmek” ise failin aranması gereken yer holding binaları değil.
Milletin malına mülküne çökmek temel bir saik değilse tabii.
* * *
Millet aç, aç!
Çizgi: Yiğit Özgür
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “AB yaptırım listesine alınma olasılığı” üzerine yaptığı açıklamaya bayıldım.
Bu açıklamanın hoşuma gitmesinin nedeni içeriğindeki müthiş mizah gücü.
Mizah, her şeyden önce “uyumsuzluktan” kaynaklanır.
Beklediğimiz ile karşılaştığımız şey arasındaki derin uyumsuzluktan doğar.
Absürt, içinde yaşadığımız gerilimin içindedir, onu fark ettiğimizde güleriz.
Mesela Bakan Bey’in şu sözleri gözümden yaşlar gelmesine de neden oldu ama ağladığım için değil, güldüğüm için.
“Bizim için asıl olan, Aziz Milletimizin vicdanı ve bağımsız Türk mahkemelerinin kararlarıdır.”
Araştırmalara bakarsanız aziz milletimizin vicdanı, mahkemelerin bağımsız olmadığına ve yürütülen soruşturmaların siyasi amaçlı olduğuna inanıyor.
Mizah da zaten bu çelişkiden doğuyor.
Ekrem İmamoğlu’nun AKP’li Şadi Yazıcı’ya hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı davada “beraat” kararı veren hâkim İstanbul’dan Edirne’ye tayin edildi.
Tesadüfe bakın!
Bakan Bey, “Türkiye’de devam eden yargı süreçlerini çarpıtarak, henüz kovuşturması devam eden dosyalar üzerinden siyasi kampanya yürütmekten” de söz ediyor ki gel de gülme.
“Devam eden dosyalar üzerinden” siyasi açıklama yapanlar sanki bambaşka birileri.
Sadece siyasi açıklama yapmıyorlar; milletin malına, mülküne de el koyuyorlar.
Bakan Bey’in açıklaması Yiğit Özgür’ün eski bir karikatürünü hatırlatıyor.
“Yanındaki kadın kimdi?” diye soran karısına “millet aç, aç” diye bağıran adamın karikatürünü!
/././
İran ile savaşta umulanlar ve bulunanlar -Akdoğan Özkan-
İran ile ABD arasında çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdirecek bir anlaşma mutabakatına son şeklinin verilmekte olduğu iddia edilirken, sızan anlaşma maddelerinden hedefler ve sonuçlar temelli özet nitelikli bir anlık değerlendirme yapmak mümkün.
Orta Doğu aslında bundan tam bir yıl önce, ABD ve İsrail’in 13 Haziran 2025’teki ilk İran saldırısıyla yeni bir döneme girmişti. Aradan geçen bir yıllık zamanın sonunda Katar ve Pakistan’ın arabuluculuğunda şekillenmekte olduğu söylenen bir mutabakat metni konuşuluyor. Tam bu noktada, sızan haberlerden hareketle geçici bir diptoplam fotoğrafı çekebiliriz sanıyorum. Tahmin edilebileceği gibi, gerçekleşmeyen hedefleri [X] ile gerçekleşen hedefleri [✓] ile, bilinmeyenleri ise [?] ile göstermeye çalıştım.
ABD’nin savaş öncesi hedefleri
[X] İran’da rejim değişikliği
[X] İran’ın nükleer yeteneklerinin sonlandırılması
X] İran'ın balistik füze cephaneliği ile üretim hattını yok etmek
[X] İran’ın İHA programlarını ve üretim hattını yok etmek
[X] İran deniz kuvvetlerini (hem konvansiyonel hem Devrim Muhafızları) elimine etmek
[X] İran’ın direniş eksenine maddi desteğini sonlandırmak
[X] Direniş ekseninin “dişlerini sökmek”
ABD’nin savaş sırasındaki hedefleri
[X] Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlamak
[X] İran petrolünün kontrolünü ele geçirmek
[X] Harg Adası’nı işgal etmek
[X] İran’ın nükleer güçten arındırılmasını sağlamak
[X] İran’ın zenginleştirilmiş uranyumuna el koymak
[X] İsfahan yakınlarında bir üs tesis etmek
[X] İran’ın bölgedeki proksi güçlerini elimine etmek
[✓] ABD’nin küresel LNG pazarındaki hakimiyeti perçinlemek
[✓] Küresel LNG fiyatlarını belirleme imkânı elde etmek
İran’ın savaştaki kazanımları
[✓] Yönetim sistemini, komuta ve kontrolünü korumak
[✓] Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü muhafaza etmek
[✓] İsrail’in hava gücünün kalbini vurabilmek
[✓] ABD’nin cephe hattı işlevi gören körfez monarşilerini sarsmak
[?] Dondurulan varlıklarının serbest kalmasını sağlamak
[?] Yaptırımların gevşetilmesini sağlamak
[?] İsrail'e Lübnan’ı bombalamayı bıraktırmak
Aslında şu kısa özete bile belki gerek yok. İsrail muhalefet lideri ve eski Başbakan Yair Lapid, sosyal medya platformu X'ten cumartesi günü paylaştığı mesajında, ABD ve İran arasında son aşamasına gelindiği söylenen barış anlaşmasının İsrail için kötü olduğunu söyleyerek verdi içerden özeti:
“Ortaya çıkan anlaşma, İsrail'in savaş hedeflerinin hiçbirini gerçekleştirmiyor. Rejim hayatta kalıyor, füze programı sapasağlam ayakta kalıyor ve İran nükleer programını yeniden inşa edebilecek. Hiçbir basın toplantısı, hiçbir medya manipülasyonu, hiçbir yapay zekâ videosu bu başarısızlığı gizleyemez.”
Finalize edilmekte olduğu söylenen metne elektronik imzalar atılacaksa atılsın; kesin sonuçlar Tahran’dan Washington ve Tel Aviv’e, Körfez’den Tayvan’a, Ukrayna’dan Küba’ya ve hatta Türkiye’ye ne anlama geliyor; ayrıntılarına önümüzdeki haftalarda gireriz. Ama sırf yukarıdaki 14 Haziran tarihli “anlık özete” bile bakarak, ya da Amerikan askeri konvoylarının dün Irak-Ürdün sınırındaki Trebil Sınır Kapısı'ndan Irak'a girişlerine, İsrail’in Beyrut’u bombalamayı sürdürmesine dahi bakarak, biz daha uzun süre müzakere, anlaşma, mutabakat lakırdısı ederiz; taraflar arasındaki derin farklılıklar kolay kolay aşılmaz, bir mutabakat metni imzalansa bile uzun süreli kıymet-i harbiyesi olmaz ve bu savaş da geçici olarak dinse bile kolay kolay bitmez gibi görünüyor. Tabii, yanılmayı hiç bu kadar istememiştim.
/././
Vergiye uyumlu mükelleflerin avantajı, genel tecil düzenlemesine mi kurban edildi?-Murat Batı-
48/A maddesi vergiye uyumlu mükellefi ödüllendiren bir düzenleme olmaktan çıkmış; genel tecil rejiminin gölgesinde kalan işlevsiz bir norm haline gelmiştir.
Tecil, en basit ifadeyle kamu borcunun ertelenmesidir. Vergi hukukunda ise vergi ve diğer kamu borçlarının belirli şartlarla taksitlendirilerek ileri bir tarihe bırakılmasını ifade eder. Böylece mükellef, borcunu belirli bir ödeme planı içinde ödeme imkânına kavuşurken, idare de alacağını cebri takip yollarına başvurmadan tahsil etmeyi amaçlar. Erteleme (tecil) süresi boyunca borca gecikme faizi ve gecikme zammı uygulanmaz; ayrıca bu süre içinde borç nedeniyle haciz işlemleri de devreye girmez. Böylece borcunu tecil ettiren mükellef, ödeme sürecini daha öngörülebilir hale getirerek mali planlamasını daha sağlıklı yapma imkânı bulur.
6183 sayılı Kanun'da tecile ilişkin iki ayrı düzenleme bulunuyor: 48. madde ve 48/A maddesi.
Uzun yıllardır uygulanan 48. madde kapsamında, vergi dairesine başvuran borçlular borçlarını belirli şartlarla tecil ettirebiliyordu. Bu sistemde tecil süresi en fazla 36 ay, tecil faizi yıllık yüzde 39 ve 50 bin lirayı aşan borçlarda teminat gösterme zorunluluğu bulunuyordu.
Son dönemde yapılan değişiklikler ise bu sistemi köklü biçimde değiştirdi. Önce tecil süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı. Ardından teminat aranmayacak borç tutarı kademeli olarak yükseltildi. 50 bin lira olan sınır önce 9 Temmuz 2025’te 10040 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 250 bin liraya; 4 Haziran 2026’da 7582 sayılı Kanun ile 1 milyon liraya çıkarıldı.
Son olarak 13 Haziran 2026 tarihli 11414 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu tutar 10 milyon liraya yükseltildi.
Böylece bugün itibarıyla borcunu tecil ettirmek isteyen bir mükellef, borcu 10 milyon lirayı aşmıyorsa teminat göstermeden ve 72 aya kadar vadeyle tecil imkânından yararlanabilmektedir.
Oysa 6183 sayılı Kanun’un 48/A maddesi başlangıçta vergiye uyumlu mükellefleri ödüllendirmek amacıyla getirilmiş özel bir düzenlemeydi. Bu kapsamda yalnızca son üç yıldır beyannamelerini zamanında veren, en az üç yıldır gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olan ve borcunu iyi niyetli olmasına rağmen ödeyemeyen kişiler bu sistemden yararlanabiliyor.
Ancak bu özel rejimde tecil süresi hâlen en fazla 36 ay. Üstelik teminatsız tecil sınırı yalnızca 500 bin lira. Bu tutarın üzerindeki borçlar için aşan kısmın yüzde 25'i oranında teminat gösterilmesi gerekiyor.
İşin dikkat çekici yanı da burada ortaya çıkıyor. Vergiye uyumlu mükellefleri teşvik etmek amacıyla getirilen özel tecil sistemi, son değişikliklerden sonra genel tecil sistemine göre daha az avantajlı hale gelmiş durumda. Bugün vergiye uyumlu olmayan bir mükellef 72 aya kadar tecil ve 10 milyon liraya kadar teminatsız ödeme kolaylığından yararlanabilirken, vergiye uyumlu mükellefler için öngörülen özel rejim hâlen 36 ay ve 500 bin lira sınırları içinde uygulanıyor.
Kısacası, vergiye uyumlu mükellefleri ödüllendirmek amacıyla getirilen 48/A maddesi, yapılan son değişikliklerden sonra bu özelliğini önemli ölçüde kaybetmiş görünüyor. Gelinen noktada, vergiye uyumlu mükellefler için öngörülen sistemin genel tecil rejimine kıyasla yeniden değerlendirilmesi kaçınılmaz hale gelmiş durumda.
Sonuç olarak
Vergiye uyumlu mükellefi ödüllendirmek amacıyla kurulan 48/A rejimi, yapılan değişikliklerle fiilen geri plana itilmiş durumda. Genel tecil sistemi hem süre hem teminat hem de erişim kolaylığı bakımından daha avantajlı hale gelirken; özel düzenleme daha sınırlı bir çerçevede kalmış görünüyor.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: 48/A maddesi gerçekten gözden mi çıkarıldı, yoksa bilinçli olarak işlevsiz hale mi getirildi?
Görünen o ki ortada açık bir terk iradesinden ziyade, sistemin ağırlık merkezinin genel tecil rejimine kayması söz konusu. Ancak sonuç değişmiyor: Vergiye uyumlu mükellefi teşvik etmek için tasarlanan özel düzenleme, bugün bu işlevini büyük ölçüde yitirmiş durumda.
Kısacası sistem artık uyumlu olanı ödüllendiren değil, herkese benzer kolaylıklar tanıyan bir yapıya dönüşmüş görünüyor. Bu da 48/A’nın teşvik edici karakterini ciddi biçimde zayıflatıyor. Hatta bu genelleyici değişimin bir tür seçim vaadi/havucu olarak da değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Ezcümle, 48/A maddesi vergiye uyumlu mükellefi ödüllendiren bir düzenleme olmaktan çıkmış; genel tecil rejiminin gölgesinde kalan işlevsiz bir norm haline gelmiştir.
Bu tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın üst yönetiminde yaşanan değişimle birlikte değerlendirildiğinde, 48/A’nın sistematik olarak geri plana itildiği ve genel tecil rejiminin tahsilat politikasında merkezileştiği bir döneme işaret etmektedir.
/././
ABD - İran anlaşması altına yaradı: Fiyat yüzde 8 yükseldi!
ABD-İran anlaşmasıyla petrol fiyatları gerilerken, dolar endeksi ve ABD tahvil getirilerindeki düşüş altına destek verdi. Gram altın geçtiğimiz haftaki dip seviyeden yaklaşık yüzde 8 yükselirken, analistler ons altında 4 bin 450 dolar direncine dikkat çekti.
Küresel piyasalar haftaya ABD-İran anlaşmasının pozitif etkisiyle başlarken, altın fiyatlarında da toparlanma görüldü. Geçen hafta 4 bin 24 dolarla yaklaşık son 2 ayın en düşük seviyesini test eden ons altın, haftanın ilk işlem gününde 4 bin 325 dolardan fiyatlandı.
Türkiye Gazetesi'nin aktardığına göre, iç piyasada gram altın da yükselişe geçti. Bu sabah itibarıyla spot piyasada gram altın 6 bin 435 TL seviyesinden güne başladı. Gram altın geçen hafta 5 bin 968 TL'ye kadar gerilemiş, cuma günü ise 6 bin 275 TL'den kapanmıştı. Kapalıçarşı'da fizikî gram altın satış fiyatı 6 bin 560 TL, çeyrek altın satış fiyatı ise 10 bin 722 TL oldu.
Anlaşma haberi piyasaları rahatlattı
Orta Doğu'da yaklaşık 3,5 aydır süren gerilimin sona erdirilmesi için ABD ve İran'ın anlaşmaya vardığı açıklanırken, imza töreninin 19 Haziran Cuma günü İsviçre'de yapılacağı belirtildi.
Anlaşma haberlerinin ardından petrol fiyatı yüzde 3'ün üzerinde gerileyerek 83,75 dolara indi. Dolar endeksi ve ABD tahvil getirilerinde de yön aşağı döndü. Bu tablo, yüksek enflasyon ve faiz endişelerinin bir miktar azalmasına yol açarken, altına destek verdi.
Gözler FED'de
Analistler, ons altında 4 bin 450 dolar seviyesinin kritik direnç olduğunu belirtiyor. Bu seviyenin aşılması ve üzerinde kalıcılık sağlanması halinde yükseliş ivmesinin güçlenebileceği ifade ediliyor. Aşağıda ise 4 bin 100 - 4 bin 25 dolar bandı önemli destek bölgesi olarak öne çıkıyor.
Ekonomist Tuncay Turşucu, geçen haftaki seviyelerin kısa vadede iyi bir alım fırsatı sunduğunu belirterek, dolar endeksinde 99 seviyesinin altına düşüşlerin altını destekleyebileceğini söyledi. Turşucu, bu hafta yapılacak FED faiz toplantısının altın ve dolar endeksi açısından belirleyici olacağını ifade etti.
Emekli hâkim Nuh Hüseyin Köse'den yargıdaki atamalara tepki: Adaletsizlik sırası geldiğinde ''bana bir şey olmaz'' diyeni de vurur.
HSK'nın Adli ve İdari Yargı 2026 yılı Ana Kararnamesi yayımlandı. Yayımlanan kararnameyle, adli yargıda 4 bin 608, idari yargıda ise 359 olmak üzere toplam 4 bin 967 hâkim ve savcının yeni görev yeri belirlendi. Ünlülere 'uyuşturucu', İmamoğlu’na 'casusluk' soruşturmaları gibi kritik dosyaların savcılarının yerleri değişti. Yargıçlar Sendikası üyesi, emekli hâkim Nuh Hüseyin Köse, atamaları dört maddede eleştirdi. Kıdem ve liyakatın ötelendiğini, atamaların kamuoyunda ''yargının siyasallaştığı'' algısına neden olduğunu ifade eden Köse, "Adaletsizlik sırası geldiğinde ''bana bir şey olmaz'' diyeni de vurur" dedi.
Açıklamasına "29 yıllık yargıç ve 20 yıllık bir sivil yargı aktivisti olarak yargıç ve savcı atamalarına ilişkin 2026 yaz kararnamesi hakkında bir değerlendirme yapmayı zorunluluk olarak görüyorum" sözleriyle başlayan Köse, dört maddelik eleştirilerini şöyle sıraladı:
"Teamüllerin değiştirildiğini, mesleğinde başarılı, işinden başka bir uğraşı olmayan, siyasetçiden ve ticaret erbabından uzak duran, meslekte 30 yılını doldurmuş birçok meslektaşın yerlerinin talepleri dışında değiştirildiğini görüyoruz.
Yönetici yargıç ve savcı atamalarında kıdem, liyakat gibi faktörlerin gün geçtikçe ötelendiğine tanık oluyoruz.
Büyük kentlerde başsavcı ve yardımcılarının atamalarının kamuoyunda ''yargının siyasallaştığı'' algısına neden olduğu ve özellikle siyasetçiler açısından hukuk güvenliği kaygılarını arttırdığını anlıyoruz.
Meslekte yükselme açısından liyakat ilkesinin önemsenmemesi bir yana, ''üstada saygı'' ilkesinin ötelendiğini görüyoruz. Bu kapsamda, 65 yaşının dolmasına, dolayısıyla emekliliğine iki ay kalmış bir cumhuriyet savcısının Bölge adliye Cumhuriyet savcılığından alınıp, ilk derece mahkemesine atandığını, yine aynı kıdeme sahip yargıç ve savcıların uzak illere atandıklarını görüyoruz. Bu durum, mesleğine 30 yılını vermiş yargıçların deneyimlerinden yararlanmak yerine onları emekli olmaya zorlamak olarak değerlendiriliyor."
Köse, "Sonuç olarak; yargıcın yer güvencesinin olmadığı sistemde, yurttaşın da hukuk güvenliği olmaz. Adaletsizlik sırası geldiğinde ''bana bir şey olmaz'' diyeni de vurur" dedi.
HSK'dan kritik kararname: Ünlülere “uyuşturucu”, İmamoğlu’na “casusluk” soruşturması savcılarının yerleri değişti.
(Editör: Ceren Bayar)
***
T-24







.png)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder