soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Haziran 2026-

6 yaşında istismara maruz bırakılan H.K.G. davası: Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'e tahliye

Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel'in 6 yaşındaki kızının istismar davasında gelişme yaşandı. Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi. Kararın ardından Cübbeli Ahmet adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi.

Kızı H.K.G.’nin 6 yaşında dini nikahla "evlendirilmesi" ve cinsel istismara maruz bırakılmasına ilişkin tutuklanan İsmailağa Cemaati'ne bağlı Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi.

Ünlü Erdoğan ile görüşmüştü

Gazeteci Timur Soykan’ın ortaya çıkardığı istismarla ilgili mahkeme kararının ardından Cübbeli Ahmet adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de açıklama yaptı. Ünlü, "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi. Ünlü ayrıca tahliye kararı nedeniyle Yeni Şafak'a da teşekkür etti. Ünlü açıklamasında "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi. Ünlü yakın zamanda AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ziyaret etmişti.

Ünlü şu ifadeleri kullandı:

"Yusuf Ziya Gümüşel Hocaefendi kardeşimizin hapisten halâsı ve tahliye kararı aldığını şu an itibarıyla büyük bir sevinç içerisinde öğrenmiş bulunuyorum.

Yıllardır duâlar edip hâcet namazları kıldık. Daha bir önceki gece, Hicri yılbaşında 444 hatm-i şerîf ve milyonlarca salevât-ı şerîfenin duâsında onun da kurtuluşuna niyet ettik. Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum.

Allah-u Teâlâ, kendisine bir daha hapis yüzü göstermesin. Ailesiyle huzur üzere, Mahmûd Efendi Hazretleri’mizin tecdîd buyurduğu Ehl-i Sünnet yoluna hizmetini dâim eylesin. Âmîn!

Tahliyesinde emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese, bazı konularda mühim görüş ayrılığımız olsa da bu konuda özel emeği geçtiğini bildiğim Yeni Şafak câmiasına ve en büyük yardım olarak duâlarıyla destekte bulunan bütün Müslümanlara bu vesîleyle teşekkürü bir borç bilirim."

H.K.G mahkemeye 6 ve 13 yaşlarında bu kişilerle çekilen nişan fotoğraflarını delil olarak sunmuştu

Hiranur Vakfı'nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in, kızı H.K.G'yi 6 yaşındayken Kadir İstekli’yle evlendirdiğine dair haber ilk olarak 3 Aralık'ta BirGün gazetesinde Timur Soykan'ın imzasıyla yayımlanmıştı.

Haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı'nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G'nin, 6 yaşından itibaren bir cemaat mensubu ve aynı zamanda komşuları olan bir yetişkin erkek tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı; 13 yaşında bu kişiyle nişanlanıp 14 yaşında evlendirildiği; 17 yaşında anne olduğu; 18 yaşında ise resmi nikahının kıyıldığı anlatılıyordu.

H.K.G'nin 2021 yılında boşandıktan sonra mahkemeye giderek cinsel istismar davası açması ve hem cinsel istismara göz yummakla suçlanan ailesinin, hem de iddia edilen suçun failinin iddiaları yalanlaması üzerine H.K.G, mahkemeye 6 ve 13 yaşlarında bu kişilerle çekilen nişan fotoğraflarını delil olarak sunmuştu.

Soykan'ın konuyla ilgili yaptığı devam niteliğindeki haberde, bu kez bu fotoğraflar yayımlanmıştı.

Haberin ardından olayla ilgili Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştı.

Dava sürecinde ne olmuştu?

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, müşteki Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile müşteki H.K.G'nin avukatlarının sanıklarla ilgili tutuklama taleplerinin değerlendirilmesinin ardından mahkeme tarafından Kadir İstekli ile Yusuf Ziya Gümüşel hakkında yakalama emri çıkarılmıştı.

Bunun üzerine gözaltına alınan sanıklar, haklarındaki tutuklama kararlarının yüzlerine okunmasının ardından cezaevine gönderilmişti.

Mahkeme heyeti, 23 Ekim 2023'te açıkladığı kararında tutuklu sanık Kadir İstekli'ye "birden fazla kez çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçundan 30 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel'e ise aynı suçtan 20 yıl hapis cezası vermişti.

Heyet, müşteki H.K.G'nin annesi Fatıma Gümüşel hakkında ise aynı suçtan 16 yıl 8 ay hapis cezasına hükmetmişti.

Kararı değerlendiren İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesi, Kadir İstekli hakkında 2004-2013'te çocuğun nitelikli cinsel istismarı, 2020'de ise eşe karşı nitelikli cinsel saldırı suçlarından 2 ayrı ceza verilmesi gerekirken tek bir suçtan cezalandırma yapıldığını belirtmişti.

Müşteki H.K.G'nin annesi Fatıma Gümüşel ve babası Yusuf Ziya Gümüşel hakkında verilen hapis cezalarında ise anne ve baba olmaları nedeniyle yasa gereğince artırım yapılması gerektiğini kaydetmişti.

Daire, dosyanın usul ve esas yönünden bozulmasına karar vererek dosyayı yerel mahkemeye iade etmişti.

16 Temmuz'daki duruşmada esasa ilişkin mütalaasını tekrar eden Cumhuriyet savcısı, sanık Kadir İstekli'nin "zincirleme şekilde çocuğun cinsel istismarı" ve "zincirleme şekilde eşe karşı cinsel saldırı" suçlarından 52 yıl 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını talep etmişti.

Sanık Yusuf Ziya Gümüşel'in "zincirleme şekilde çocuğun cinsel istismarı" suçundan 47 yıl 3 aya kadar hapsi istenen mütalaada, firari sanık Fatıma Gümüşel hakkında ise yakalanamadığı için dosyasının ayrılması istenmişti.

Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık avukatlarının mazeret bildirmesi nedeniyle kararın bir sonraki celsede açıklanmasına hükmederek duruşmayı ertelemişti.

Nihayetinde mahkeme, Kadir İstekli'ye 36 yıl, Yusuf Ziya Gümüşel’e ise 18 yıl 9 ay hapis cezası vermişti.

Gericiler kampanya başlatmıştı

Timur Soykan'ın “Profesör Kâbus” haberi, gerici basın tarafından, yine Soykan'ın "6 yaşında evlendirilen kız çocuğu H.K.G" haberindeki suçluları aklamak için kullanılmaya çalışılmıştı. Milat'ın başlattığı gerici çağrıya Yeni Akit ve Yeni Şafak da katıldı ve "6 yaşında evlendirilen kız çocuğu H.K.G" dosyasının sil baştan ele alınması gerektiğini manşetine taşımıştı.

***

KDK’dan Gümüşel'in tahliyesine tepki: ‘Kararın sipariş üzerine alındığı açıktır, hepinizi yargılayacağız!’ 

İsmailağa Cemaati'ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in, 6 yaşındaki kızının istismarı davasında adli kontrol şartıyla tahliye edilmesine Kadın Dayanışma Komiteleri'nden (KDK) sert tepki geldi. "Cübbeli Ahme"in tahliyeyi "büyük müjde" olarak duyurmasına ve iktidarla yapılan görüşmelere işaret eden KDK, yayımladığı açıklamada "İstismar edenler, istismara göz yumanlar, istismarcıyı tahliye edenler... Size de Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!" dedi.

6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi dini nikahla müridi Kadir İstekli ile dini nikahla "evlendirdiği" ve çocuğun cinsel istismara maruz bırakılmasına neden olduğu için tutuklanan Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi.

Tahliye kararının ardından kamuoyunda "Cübbeli Ahmet" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü kararı sevinçle karşıladı. 8 Haziran'da AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen Ünlü, "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi ve Yeni Şafak’a teşekkür etti.

Tahliyenin ardından Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) yazılı bir açıklama yayımladı. 

Kararın sipariş üzerine alındığına dikkat çekilen açıklamada, tarikatlara ve söz konusu tahliyeye zemin hazırlayanlara sert tepki gösterildi.

"Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!” başlıklı açıklamanın tamamı şu şekilde:

6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi müridi Kadir İstekli ile evlendiren Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Bu utanç verici karar bir kez daha güzel ülkemize çöken karanlığı gösterdi. Ve de bir kez daha kendini ülkenin sahibi sanan bir avuç asalağın istedikleri gibi at koşturacakları yanılsamasıyla hareket ettiğini gözler önüne serdi. Bu kararın sipariş üzerine alındığı açıktır. Cübbeli Ahmet’in kararı büyük müjde olarak duyurması da bundandır. Yandaş medyadan atılan manşetlerle, iktidar ile yapılan görüşmelerle tahliyenin yolunu hazırlayanlar varsın kendilerini bu ülkenin sahibi sansın. Yaslandıkları karanlık yerle bir edildiğinde ülkenin gerçek sahipleriyle tanışacaklar. İstismar edenler, istismara göz yumanlar, istismarcıyı ve suç ortaklarını tahliye edenler, o tahliyeye coşkuyla eşlik edenler… Size de Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!

Ünlü tahliyeyi nasıl duyurmuştu?

“Cübbeli Ahmet” adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü tahliye için "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi. Ayrıca tahliye kararı nedeniyle Yeni Şafak'a da teşekkür etti. Açıklamasında "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi. Ünlü yakın zamanda AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ziyaret etmişti.

Ünlü şu ifadeleri kullandı:

"Yusuf Ziya Gümüşel Hocaefendi kardeşimizin hapisten halâsı ve tahliye kararı aldığını şu an itibarıyla büyük bir sevinç içerisinde öğrenmiş bulunuyorum.

Yıllardır duâlar edip hâcet namazları kıldık. Daha bir önceki gece, Hicri yılbaşında 444 hatm-i şerîf ve milyonlarca salevât-ı şerîfenin duâsında onun da kurtuluşuna niyet ettik. Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum.

Allah-u Teâlâ, kendisine bir daha hapis yüzü göstermesin. Ailesiyle huzur üzere, Mahmûd Efendi Hazretleri’mizin tecdîd buyurduğu Ehl-i Sünnet yoluna hizmetini dâim eylesin. Âmîn!

Tahliyesinde emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese, bazı konularda mühim görüş ayrılığımız olsa da bu konuda özel emeği geçtiğini bildiğim Yeni Şafak câmiasına ve en büyük yardım olarak duâlarıyla destekte bulunan bütün Müslümanlara bu vesîleyle teşekkürü bir borç bilirim."

***

Trump açıkça ilan etti: İsrail’in Lübnan savaşında yeni taşeron Suriye -Can Kuyumcuoğlu-

ABD Başkanı Trump, İsrail’e “Hizbullah’la Suriye ilgilensin” dediğini açıkladı. Şara yönetimini ve Erdoğan’ı öven Trump’ın sözleri, HTŞ yönetimindeki yeni Suriye’ye biçilen rolü gösterdi: İsrail’in Lübnan’daki savaşını başka araçlarla sürdürmek.

ABD Başkanı Donald Trump, Washington’un yeni Suriye planını açıkça dile getirdi. 

Trump, İsrail’e Hizbullah’la mücadeleyi Suriye’ye bırakmasını önerdiğini söyledi. Böylece ABD’nin yıllardır savaş, yaptırım, cihatçı örgütler ve bölgesel müttefikleri eliyle şekillendirdiği Suriye’ye biçtiği yeni rol de netleşti: İsrail’in Lübnan’daki savaşına alan açmak.

Fransa’daki G7 Zirvesi kapsamında Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamid El Sani ile görüşmesi öncesinde konuşan Trump, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarından “rahatsız” olduğunu söyledi. Ancak bu rahatsızlık, Lübnan’daki saldırganlığın durdurulmasına değil, operasyonun başka bir aktör üzerinden sürdürülmesine bağlandı.

Trump, “İsrail’e, Hizbullah meselesini Suriye’nin halletmesine izin vermesini söyledim. Açık konuşmak gerekirse, bence bunu daha iyi yaparlar” dedi.

ABD Başkanı’nın sözleri, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının hedefini değil, yöntemini tartışmaya açıyor. Washington, Hizbullah’ın tasfiyesi ve İran’ın bölgedeki müttefiklerinin kuşatılması hedefinden vazgeçmiş değil. Trump’ın önerisi, İsrail’in doğrudan saldırılarının yarattığı siyasal maliyeti azaltmak ve aynı hedefi HTŞ lideri Ahmed Şara yönetimindeki Suriye üzerinden sürdürmek anlamına geliyor.

‘İsrail yapamıyorsa Suriye yapsın’

Trump’ın açıklaması bu açıdan bir itiraf niteliğinde. ABD Başkanı, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını eleştirirken, Lübnan halkının egemenliğini ya da bölgesel barışı savunmadı. Tersine, Hizbullah’a karşı operasyonun Suriye’deki HTŞ rejimine devredilebileceğini söyledi.

Bu, İsrail’in savaşının bitirilmesi değil, taşeronlaştırılması anlamına geliyor.

Trump’ın “Suriye bunu daha iyi yapar” sözleri, ABD’nin yeni Suriye yönetimine bakışını da ortaya koyuyor. Washington açısından Şara yönetiminin değeri, İsrail’in güvenliği ve İran’ın yalnızlaştırılması için üstlenebileceği rolle ölçülüyor.

Cihatçı yönetim ‘normalleşme’ adı altında sahaya sürülüyor

Trump’ın işaret ettiği Suriye, yıllarca El Kaide bağlantılı El Nusra çizgisinden gelen, ardından Heyet Tahrir’uş Şam adıyla yeniden örgütlenen cihatçı hareketin iktidarındaki Suriye.

HTŞ lideri Ahmed Şara, Batı başkentlerinde ve Körfez’de “yeni Suriye’nin lideri” olarak parlatılırken, örgütün cihatçı geçmişi ve İslamcı karakteri bilinçli biçimde geri plana itiliyor. Şara yönetimi, “ılımlılaşma”, “istikrar” ve “normalleşme” başlıkları altında meşrulaştırılıyor.

Oysa bugün Trump’ın sözleri, bu meşrulaştırma sürecinin gerçek hedefini bir kez daha gösterdi. Yeni Suriye, egemen ve bağımsız bir ülke olarak değil, ABD-İsrail düzeninin bölgedeki ihtiyaçlarına yanıt verecek bir aparat olarak kurgulanıyor.

Şara’nın İslamcı yönetiminin Hizbullah’a karşı kullanılabileceğinin bu kadar açık biçimde söylenmesi, Suriye’nin nasıl bir bölgesel göreve hazırlandığını ortaya koyuyor.

İsrail, Lübnan ve Suriye'nin haritadaki konumları.

Erdoğan ve Şara’ya övgü: Ankara bu tablonun neresinde?

Trump’ın açıklamasında dikkat çeken bir başka unsur da AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a dönük övgüydü.

ABD Başkanı, Şara’nın “iyi iş çıkardığını” söylerken Erdoğan’ı da aynı cümlenin içine yerleştirdi. Trump, Suriye’yi yöneten kişinin Erdoğan’la birlikte ülkeyi “yeniden bir araya getirdiğini” ileri sürdü.

Bu sözler, Ankara’nın yeni Suriye yönetiminin inşasında oynadığı rolün Washington tarafından açıkça görüldüğünü gösteriyor. AKP iktidarı, yıllardır Suriye politikasını “güvenlik”, “istikrar” ve “normalleşme” başlıklarıyla gerekçelendirdi. Gelinen noktada ise bu hattın İsrail’in güvenliği, Hizbullah’ın kuşatılması ve İran’ın bölgedeki etkisinin kırılmasıyla aynı düzleme oturduğu görülüyor.

Türkiye’nin desteklediği ve Batı’yla koordinasyon içinde meşrulaştırılan yeni Suriye yönetimi, bugün Trump’ın ağzından İsrail’in Lübnan savaşında devreye sokulacak aktör olarak tarif ediliyor.

Bu tablo, AKP’nin Suriye politikasının “İsrail’e karşı zafer” diye sunulmasının ne kadar temelsiz olduğunu da ortaya koyuyor. Suriye’nin mevcut hali, en çok İsrail’in elini rahatlattı.

Şara ve Erdoğan

Suriye’nin mevcut hali İsrail’e nasıl alan açtı?

Esad yönetiminin devrilmesi ve HTŞ’nin iktidara taşınması sonrasında Suriye, İsrail açısından büyük bir stratejik boşluğa dönüştü.

İsrail, Suriye’de askeri ve bilimsel altyapıyı defalarca hedef aldı. Golan’daki işgalini genişletti. Suriye hava sahası İsrail’in bölgesel operasyonları için daha elverişli hale geldi. Filistinli direniş gruplarının yıllarca ilişki kurabildiği Suriye, HTŞ iktidarıyla birlikte bambaşka bir hatta yerleştirildi.

Şara yönetimi ise İsrail’in saldırganlığı karşısında krizi büyütmekten kaçınan, hatta Batı’yla ilişkilerinde İsrail’le normalleşme başlığını tümüyle dışlamayan bir çizgi izledi.

Daha önce ABD’li ve İsrailli yetkililerin Suriye ile İsrail arasında normalleşme ihtimalini gündeme getirmesi boşuna değildi. Şara’nın İsrail’le ilişkilere açık olduğu, İbrahim Anlaşmaları modelinin Suriye ve Lübnan’a genişletilmesinin tartışıldığı haberleri, bugünkü Trump açıklamasının zeminini oluşturuyordu.

Esad'ın devrilmesinden saatler sonra Golan Tepeleri'ne gelen İsrail Başbakanı Netanyahu, burada İsrail askerlerine seslenirken.

İbrahim Anlaşmaları’nın yeni halkası mı?

Trump’ın sözleri, yalnızca Lübnan ya da Suriye sınırıyla sınırlı bir askeri başlık olarak görülemez. Bu açıklama, ABD ve İsrail’in bölgede kurmaya çalıştığı yeni normalleşme düzeninin parçası.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Filistin’i ezmeye devam ettiği koşullarda Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmesinin aracı oldu. Bu anlaşmalar “barış” diye sunuldu, ancak esas işlevi İsrail’in bölgesel meşruiyetini artırmak, İran’ı çevrelemek ve Filistin meselesini tasfiye etmekti.

Bugün Suriye ve Lübnan’ın bu hatta eklenmesi konuşuluyor. Trump’ın “Hizbullah’la Suriye ilgilensin” sözleri de aynı stratejinin devamı: İran’ın bölgedeki müttefikleri yalnızlaştırılacak, İsrail’in güvenliği bölge ülkelerinin iç politikalarına ve sınır düzenlemelerine bağlanacak, yeni Suriye yönetimi de bu düzenin parçası haline getirilecek.

Bu nedenle Trump’ın açıklaması, yalnızca İsrail’in Lübnan saldırılarına dair bir taktik öneri değil. ABD’nin İran’ı yalnızlaştırma, Hizbullah’ı kuşatma, Suriye’yi İsrail’le uyumlu bir güvenlik düzenine yerleştirme planının açık ifadesi.

Lübnan için yeni tehlike: Savaşın Suriyeleştirilmesi

Suriye’nin Hizbullah’a karşı devreye sokulması, Lübnan açısından da büyük bir tehlike anlamına geliyor.

Lübnan’ın iç dengeleri, Suriye-Lübnan sınırı, Hizbullah’ın askeri ve siyasi varlığı, İsrail saldırıları ve İran’la ilişkiler zaten kırılgan bir hatta ilerliyor. Böyle bir tabloda Şara yönetimindeki Suriye’nin Hizbullah’a karşı sahaya sürülmesi, Lübnan’daki savaşı bölgesel bir hesaplaşmanın yeni aşamasına taşıyabilir.

Trump’ın önerisi, Lübnan’ın egemenliğini de Suriye’nin egemenliğini de tanımıyor. ABD Başkanı’nın cümlesinde Lübnan, İsrail ve Suriye arasında paylaştırılacak bir operasyon sahasına indirgeniyor. Suriye ise kendi geleceğine karar veren bir ülke değil, İsrail’in yapamadığı ya da yapmakta zorlandığı işi üstlenmesi beklenen bir aparat olarak tarif ediliyor.

Lübnan'ın güneyinde bir İsrail tankı.

Yeni Suriye’nin gerçeği

Batı başkentlerinde, Ankara’da ve Körfez’de “yeni Suriye” diye pazarlanan düzenin gerçeği Trump’ın sözlerinde özetlendi.

Bu Suriye; cihatçı kökleri unutturulmak istenen bir HTŞ yönetimi altında, Batı’yla ve Türkiye’yle koordinasyon içinde yeniden şekillendirildi. Bu Suriye; İsrail’in saldırılarına yanıt vermeyen, İsrail’le normalleşme kapısını açık tutan, İran’ın bölgesel bağlarını zayıflatmak için kullanılabilecek bir ülke haline getirildi. Bu Suriye; bugün Trump tarafından Hizbullah’a karşı göreve çağrılıyor.

Dolayısıyla Trump’ın açıklaması bir gaf değil. ABD’nin, İsrail’in ve bölgedeki müttefiklerinin Suriye’ye biçtiği rolün ilanı.

Başka bir dewyişle, İsrail’in Lübnan’daki savaşını durdurmak istemiyorlar. Savaşı başka araçlarla, başka aktörlerle, başka sınırlar üzerinden sürdürmek istiyorlar.

Bu planın adına da “normalleşme” değil, "emperyalist bölge düzeninin yeni aşaması" denebilir.

Bahçeli’nin ‘Lübnan’ önerisi de aynı hatta oturuyordu

Trump’ın “Hizbullah’la artık Suriye ilgilenecek” sözleri, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin daha önce gündeme getirdiği “Lübnan’ın Suriye’ye bağlanması” önerisini de yeniden hatırlattı.

soL’da Yiğit Günay'ın kaleme aldığı “Akıl tutulması: Bahçeli'nin ‘Lübnan’ önerisi, ABD ve İsrail'in ekmeğine nasıl yağ sürüyor?” başlıklı analizde, Bahçeli’nin önerisinin “devlet aklı” ya da “bölgesel çözüm” görünümü altında sunulsa da, gerçekte ABD ve İsrail’in Lübnan’ı yeniden dizayn etme, Hizbullah’ı tasfiye etme ve İsrail’in güvenlik kuşağını genişletme hedefleriyle örtüştüğü vurgulanmıştı.

Bu hattın devamında yine Yiğit Günay'ın yazdığı “ABD ve İsrail’in Suriye-Lübnan politikası farklılaşıyor, Bahçeli İsrail’in tarafını tutuyor” başlıklı analizde ise, İsrail’in HTŞ yönetimindeki Suriye’nin Lübnan’a dönük daha doğrudan bir rol üstlenmesini istediğine dikkat çekilmişti. ABD’nin o aşamada daha temkinli bir pozisyon aldığı, buna karşılık Bahçeli’nin çıkışının İsrail’in Suriye-Lübnan hattındaki beklentileriyle örtüştüğü belirtilmişti.

Trump’ın son açıklaması, bu tartışmayı yeniden güncel hale getirdi. ABD Başkanı’nın İsrail’e “Hizbullah meselesini Suriye’ye bırakın” dediğini açıklaması, Bahçeli’nin önerisinin yalnızca tuhaf bir çıkış olmadığını, bölgede ABD-İsrail ekseninde tartışılan daha geniş bir planla aynı zemine oturduğunu gösterdi.

Bu planın merkezinde Lübnan’ın egemenliği, Suriye’nin bağımsızlığı ya da bölge halklarının güvenliği yok. Merkezde İsrail’in güvenliği, Hizbullah’ın kuşatılması, İran’ın yalnızlaştırılması ve HTŞ yönetimindeki yeni Suriye’nin bu düzenin kullanışlı bir parçası haline getirilmesi var.

/././

Konya'ya sessiz sedasız getirilecek füzeler, AKP'nin Batı'yla dansının öyküsüne dair çok şey anlatıyor -Ogün Eratalay, Yiğit Günay-

NATO Zirvesi bahanesiyle Konya'ya SAMP/T denilen hava savunma sistemi kurulacak. Herkesin dilinde S-400'ler olsa da, Fransız-İtalyan yapımı bu füze sisteminin Türkiye'yle bağlantısı, Ankara'nın 15 yıllık dış politika macerasının özeti niteliğinde. 

Ankara'da 7-8 Temmuz 2026 tarihinde yapılacak olan NATO Zirvesi'nin hazırlıkları sürüyor.

Hazırlıkların en fazla konuşulan kısmı, Ankara’da hayata durdurmaya yönelik polisiye tedbirler. Ankaralılar daha şimdiden hükümetin tavrına “Neyiz biz, hamam böceği mi” diye isyan etmeye başladı.

Ancak zirve yaklaşırken, bir başka adım daha atıldı: Konya’ya, İtalya’ya ait SAMP-T hava savunma sistemi yerleştirilmesine karar verildiPek dikkat çekmeyen bu karar, Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda yaşanan çizgi değişikliklerinin öyküsüne dair büyük bir önem taşıyor.

Nedir bu SAMP/T

Sistemin adı Fransızca isminin kısaltması. Système sol-air moyenne portée/terrestre, yani “orta menzilli karadan havaya füze sistemi”.

Milli Savunma Bakanlığı NATO Daimi Savunma Planı kapsamında Konya 3. Ana Jet Üssü’ne konuşlandırılacak olan 1 adet SAMP/T Hava Savunma Sistemi, Fransa-İtalya ortaklığı tarafından geliştiriliyor. Sistem savaş uçakları ve balistik füzelere karşı savunma sağlıyor.

Ancak, bir zamanlar, bu sistemin Fransa ve İtalya’nın yanında Türkiye’nin de olduğu üç ülke tarafından üretilmesi planlanıyordu. Aselsan ve Roketsan, bir buçuk yıl çalıştı. Sonra, Türkiye projeden dışlandı.

Şimdi, Türkiye’nin dışlandığı sistem, Türkiye’ye geliyor.

Fransa-İtalya karşısında Çin kazandı, Ankara geri bastı

Öykünün başına gidelim.

1980’li yıllarda Avrupa’daki NATO ülkeleri, hava savunma sistemleri üzerine çalışıyordu. Fransa ve İtalya 1988’de anlaşma imzaladı, ertesi yıl EUROSAM adlı şirketi kurdu ve çalışmaya başladı.

2013 yılı geldiğinde, Türkiye, harıl harıl hava savunma sistemi arayışındaydı. Devlet ihale düzenledi. İhaleye ABD, Rusya, Çin sistemlerinin yanında EUROSAM de katıldı. Üstelik o yıl SAMP/T, NATO’nun askeri mimarisine de entegre edilmişti. Yani ihalede iki NATO sistemine karşı Rus ve Çin sistemleri yarışıyordu.

Rakiplerine göre düşük fiyat veren ve daha önemlisi “teknolojinin paylaşılması ve füzelerin Türkiye'de üretilmesi” talebine en olumlu yaklaşımı gösteren Çin firması ihaleyi kazandı.

Batı bastırınca Ankara geri basmış, Çin'le sözleşme imzalamayı erteleyip sonunda ihaleyi iptal etmişti.

Başta ABD olmak üzere NATO ülkeleri ortalığı ayağa kaldırdı. Çin sistemi NATO’yla entegre edilemezdi, NATO’nun sırları Pekin’in eline düşerdi, ihaleyi kazanan Çinli CPMIEC firması, İran, Kuzey Kore ve Suriye'ye silah teknolojisi aktardığı gerekçesiyle zaten ABD'nin yaptırım listesindeydi…

Batı bastırınca, Ankara geri bastı. Çin’le sözleşme imzalamayı erteledi, erteledi, sonunda, 2015’te ihaleyi tamamen iptal etti.

Egemenliği ve prestijinin darbe almasının yanı sıra, Türkiye yine hava savunma sistemsiz kaldı.

Türkiye ikili oynadı, Fransızlar ve İtalyanlar ortaklığı onayladı

Aradan iki yıl, bir de darbe girişimi geçti. 15 Temmuz’daki Gülenci kalkışma başarısızlığa uğrasa da, AKP iktidarının Batı karşısında daha fazla korkuya kapılmasıyla ve bir yandan suya gidip diğer yandan alternatif yaratma arayışına girmesiyle sonuçlandı.

2017’de Ankara, önce Ruslara gitti, S-400 hava savunma sistemi için anlaşma imzaladı.

Hemen ardından, cebinde bu “bak siz bizi istemezseniz başka taliplimiz de var” kağıdıyla bu kez Fransız ve İtalyanlara gitti ve “Sizin SAMP/T projesine bizi de alın, birlikte üretelim bu sistemi” dedi.

İki ülke “olur” dedi. Aselsan ve Roketsan, EUROSAM konsorsiyumuyla birlikte 18 aylık bir çalışma yürütecekti.

Ortak çalışma başladı… S-400 anlaşmasıysa hâlâ cepte bekletiliyordu.

2019'da kırılma yaşandı

Aradan yine iki yıl geçti. AKP’de “dış güçler” korkusu sürüyor, alternatifler elde tutulurken Batı’yla arayı düzeltme çabaları da dinmiyordu.

Ama 2019’da kırılma yaşandı. Türkiye, “Barış Pınarı” harekatıyla Suriye’ye girdi, Batı büyük tepki gösterdi. Doğu Akdeniz ve Libya’da özellikle Fransa’yla yaşanan çıkar çatışmaları, gerilimin üzerine tuz biber ekti.

Sonuçta Fransa, Türkiye’ye askeri ihracatları yasakladı. Böylece EUROSAM’le Türkiye ortaklığı da çöpe atıldı.

Bu arada, o yıllarda hâlâ Batı’yla birlikte canhıraş Suriye’yi çökertme savaşını sürdüren Türkiye, her fırsatta Suriye’den atılan füzelere işaret edip Batı’dan hava savunma konusunda yardım istiyordu. 2016’da İtalya, Maraş’a bir adet SAMP/T sistemi yerleştirdi. 2019’daki kırılmada İtalya Maraş’taki sistemi de geri çekti, füzeleri ve askerlerini de toplayıp Türkiye’yi terk etti.

Aynı yıl Türkiye, Batı’dan istediği sinyalleri alamadığını görünce Rus S-400 sistemini alma işini kağıt üstünde kalmaktan çıkardı, füzeleri Türkiye topraklarına yollattırdı.

Bu kısmını kamuoyu iyi biliyor, ABD başta olmak üzere NATO ülkeleri aynı 2013’te Çin sisteminde olduğu gibi ortalığı ayağa kaldırdı, AKP geri bastı, S-400’ler depolarda Batı medyasının kemirici eleştirilerine bırakıldı.

Erdoğan Brüksel'de fırsat bu fırsat deyip Macron ve Draghi'ye yanaştı

Üç yıl daha geçti. Ankara hâlâ aynı oyunu oynuyor, Batı’ya yakınlaşma ümidini korurken Rusya ve Çin’i cepte tutmayı sürdürüyordu.

AKP hükümeti, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesini Batı’ya yeniden yanaşmak için fırsat bildi.

Mart 2022’de Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi’ne katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye ittifak dayanışması ruhunu esas alarak NATO'nun caydırıcılık ve savunma tedbirlerine gerektiği katkıyı vermeye devam edecektir” deyip, sözü, Batı’nın Türkiye’ye silah ambargosu uygulamasına getirdi.

Ambargo Fransa ve İtalya’dan ibaret değildi. Türkiye karşıtı tavrın başını ABD, Almanya ve Kanada çekiyor, diğer NATO üyelerinin de çoğu tavrı benimsiyordu.

Erdoğan, Brüksel’deki NATO Zirvesi sırasında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Mario Draghi’yle özel görüşmeler yaptı.

Konu, yakında Konya’ya gelecek olan hava savunma sistemiydi.

Dönüş yolunda, uçakta Erdoğan “Türkiye-Fransa-İtalya olarak üçlü attığımız adımları yeniden hayata geçirmek için çalışmalarımızı sürdürmeyi karar altına aldık” dedi. Bir gazetecinin "Üçlü dediğiniz Fransa-İtalya-Türkiye STAMP-T füzesini mi kastediyorsunuz?" sorusuna, "Evet, Eurosam. O konuyu Macron ile görüştüğümüz gibi Draghi ile de görüştük. Draghi de benden sonra Macron ile yaptığı görüşmede bu konuyu açtı" yanıtını verdi.

Batı’yla yakınlaşma çabaları, yeni bir döneme girmişti.

Batı'nın suyuna gitmede şimdilik mutlu son

Üç yıl sonra, bugüne geldik. Suriye çökertildi. İran çökertilemedi. Rusya-Ukrayna savaşı bitirilemedi.

Fakat Türkiye’nin Rusya’yla ve Çin’le mesafeyi yeniden açtığı ve açıktan Batı’ya yanaştığı günler geri geldi.

S-400 krizi henüz çözülebilmiş değil. Ama zamanında Ankara’nın önce ortak edilip sonra kovulduğu SAMP/T’lerin yeniden Türkiye’ye gelişi, AKP’nin Batı’yla kurduğu ilişkilerin ne aşamada olduğuna dair önemli bir gösterge olarak kayda geçti.

/././

Almanya’nın BMGK geçici üyeliğine seçilememesi ne anlama geliyor?-Haluk Arıcan- 

Dile getirilmeyen asıl nokta ise, Avrupa kampındaki büyük güçlerin Almanya’nın BM Güvenlik Konseyi geçici üyelik adaylığına neden destek vermedikleriydi.

New York’ta 3 Haziran günü Genel Kurul’da yapılan BM Güvenlik Konseyi (BMGK) Geçici Üyeliği seçimlerinin sonuçlarının açıklanmasıyla, kibirli Alman siyaseti son on yılların en büyük şokunu yaşadı. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan ve aynı zamanda AB’nin patronlarından sayılan Almanya, Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmek için gerekli oy oranına ulaşamamıştı. Almanya 104 ülkeden oy alırken, hiçbir alanda Almanya’nın gücü ve etkisiyle kıyaslanamayacak durumda olan Avusturya 131 oy aldı; Portekiz ise 134 oyla rahat bir şekilde seçimleri kazanarak iki yıllığına BMGK’ye girdi.

Seçim sonuçlarını açıklayan Genel Kurul Başkanı’nın eski Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock (Yeşiller) olması kadar, hâlihazırdaki Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un da son bir haftayı New York’ta geçirip Almanya’nın adaylığına destek sağlamak için sayısız görüşme yapmasına rağmen başarısız olması, Alman siyaset çevrelerinde ve medyada büyük bir şaşkınlık yarattı. Haber ve yorumlarda “ağır darbe”, “fiyasko”, “tarihsel yenilgi” ve “hezimet” başlıklarından geçilmiyordu.

Üstelik diplomasi kulislerinden yansıyan bilgilere göre, sürdürülen yoğun görüşmeler sonucunda BM üyesi ülkelerden, seçilmek için gerekli olan üçte ikilik çoğunluğun çok daha üzerinde bir destek sözü alınmıştı. Tek sorun, BM Genel Kurulu’ndaki seçimlerin kapalı oylama ile yapılmasıydı ve hangi ülkelerin —ki hesaplamalara göre bunların sayısı 30’u geçiyordu— söz verip de oy vermediğini ortaya çıkarmak imkânsızdı. En azından resmî olarak.

Seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte, bu başarısızlıktan en büyük siyasi zararı Şansölye Friedrich Merz’in (CDU) aldığı konusunda neredeyse herkes hemfikirdi. Uluslararası alanda ağırlığı olan ve sözü dinlenen güçlü bir Almanya yaratacağını iddia eden Merz, sözünü “Almanya’nın gölgesi” olarak betimlenen Avusturya’ya bile geçirememiş ve onun adaylıktan çekilmesini sağlayamamıştı. Trump ve Putin’le aynı masada oturma hayali de böylece sona ermişti.

Her sekiz yılda bir aday olan ve her seferinde seçilen Almanya, nasıl olmuştu da bu kez seçilemediği gibi, ülkenin itibarına büyük zarar verecek ölçüde kötü bir sonuç almıştı?

Siyasetçilerin ve yorumcuların ortaklaştıkları başarısızlık nedenlerinin başında, Almanya’nın seçim hazırlıklarına çok geç başlaması geliyordu. Avusturya’nın bu konudaki lobi çalışmalarına 15 yıl önce başladığı ve bugüne kadar bunun için 20 milyon avrodan fazla para harcadığı, bu başlıktaki en güçlü savlardan biriydi. Ayrıca Avusturya, tarafsız bir ülke olarak askerî bloklara dâhil olmadığını vurgularken, Almanya AB ve NATO üyesi olmasını öne çıkarıyordu. Bu da günümüzün saldırganlık ortamında olumsuz bir tablo yaratmıştı.

Çoğu kişinin birleştiği asıl nokta ise, Almanya’nın uluslararası hukuka dayanan düzenin savunucusu olduğu yönünde propaganda yaparken, dış politikasında bunun tam tersi bir çizgi izlemesiydi. Almanya, ABD’nin Venezuela devlet başkanını kaçırmasına ve İsrail’le birlikte İran’a saldırmasına ses çıkarmamıştı. İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırıma sadece destek vermemiş, AB içinde İsrail saldırganlığına karşı atılan her adımı da engellemişti.

Bütün bunlar Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar birçok küçük ülkenin tepkisini çekmiş ve Almanya bu nedenle cezalandırılmıştı. Tabii Almanya’nın “kalkınma yardımlarını” büyük ölçüde kısmış olması ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerde (özellikle Yeşiller döneminde) diplomatik nezakete yakışmayan tavırlar sergilemesi de işin tuzu biberi olmuştu.

Almanya Dışişleri Bakanı, bu nedenlerin yanına Rusya’nın Almanya karşıtı bir siyaset izleyerek birçok ülkeyi etkilediğini ve bunun da oylara yansıdığını ekliyordu. Rusya karşıtlığının zirvede olduğu Almanya’da bu iddia hemen kabul görse de, Rusya’nın uluslararası alanda bu ölçüde belirleyici bir güce sahip olmadığı biliniyor. Üstelik bu iddia, eski Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock’un geçen yıl BM Genel Kurulu Başkanlığına nasıl olup da seçildiğini de açıklamıyor.

Dile getirilmeyen asıl nokta ise, Avrupa kampındaki büyük güçlerin Almanya’nın BM Güvenlik Konseyi geçici üyelik adaylığına neden destek vermedikleriydi.

Fransa açısından Almanya: Endişe yaratan stratejik ortak

Fransa, Almanya’nın BM Güvenlik Konseyi geçici üyelik adaylığı karşısında dikkat çekici bir şekilde sessiz kaldı. Bu durum çok gündeme getirilmese de, medyada yer bulduğu ölçüde, Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak üç AB üyesi arasındaki seçim mücadelesinde taraf olması hâlinde bunun AB içinde sorun yaratabileceği şeklinde yorumlanıyordu.

Aslında Avusturya’nın tavrına bakıldığında, Fransa’nın tutumu daha rahat anlaşılabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, çoğu zaman Almanya’nın gölgesinde bir profil çizen Avusturya, 15 yıl önce adaylığını ilan etmişken, Almanya’nın bu durumu ve dolayısıyla Avusturya’yı ciddiye almaması, dışarıya çok yansıtılmasa da iki ülke arasında gerilime yol açtı. Almanya, Portekiz ve Avusturya’yı “dünya politikasına müdahale etmeye güçleri yetmeyecek küçük ülkeler” olarak küçümserken, Avusturya buna “Biz o Almanlardan değiliz” söylemiyle karşılık veriyordu.

İlk bakışta anlaşılması güç görünen bu ifade, aslında Almanya’nın NATO üyeliğinin yanı sıra yoğun silahlanma çabalarına ve daha da önemlisi Avrupa’nın en büyük konvansiyonel askerî gücü olmayı hedefleyen stratejisine işaret ediyordu.

Başta Fransa olmak üzere Polonya ve birçok Avrupalı NATO üyesi ülke, Almanya’nın silahlanmasından değil; ekonomiden sonra askerî alanda da çok büyük bir güç olma hedefinden ve bunun hem nedeni hem de sonucu olan siyasi hırslarından yalnızca rahatsızlık değil, aynı zamanda endişe de duyuyorlar.

Almanya’nın seçimlerden önce, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin etkisini azaltmak için diğer geçici üyelerle birlikte çalışacağını duyurması da Fransa’nın yanı sıra İngiltere’nin de hoşuna gitmedi.

Alman sermayesinin önümüzdeki dönemde uluslararası alandaki çıkarlarını daha fazla AB bayrağının gölgesinde gerçekleştirmeye çalışması olası görünüyor. Daha da olası olan ise, emperyalist rekabet ve sürtüşmelerin AB içinde de artacak olmasıdır.

/././

İsrail'in Batı Şeria'daki üniformasız ordusu: Tepe Gençliği'ne milyonluk fonlar ve günlük ödemeler -Yalçın Çuğ- 

1998’de yapılan "her tepeyi ele geçirin" çağrısıyla kurulan Tepe Gençliği, soykırıma Batı Şeria’dan ortak oluyor. "Eğitim" ve "istihdam" iddiasıyla haydut sürüsüne akıtılan milyonlarca şekel, Tel Aviv'in şiddet yanlısı grupları hem finanse ettiğini hem de orduya entegre etmeye çalıştığını gözler önüne seriyor.

"Herkes harekete geçmeli, koşmalı, daha fazla tepe ele geçirmeli. Alanı genişleteceğiz. Ele geçirilen her şey bizim olacak. Ele geçirilmeyen her şeyse onların..."

Dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Ariel Sharon, 1998 yılında Yahudi yerleşimcileri bu sözlerle harekete geçmeye çağırdı.

Bu çağrının ardından köylere baskınlar düzenledi, evler kundaklandı, su hatları kesildi, elektrik kabloları tahrip edildi, zeytin ağaçları söküldü, araziler işgal edildi, cinsel saldırılar gerçekleştirildi, cinayetler işlendi...

Oslo Anlaşması ile belirlenen bölge ayrımlarını reddeden ve tüm Batı Şeria'da tek taraflı bir İsrail egemenliği kurmayı amaçlayan bu haydut çetesi, Sharon'un çağrısına atıfla "Tepe Gençliği" adını benimsedi.

Filistinlilerin işgal altındaki topraklardan sürülmesini savunan bunun için de -her ne kadar İsrail hükümeti tarafından yasal olarak tanınmasa da açıkça teşvik edilen- yerleşim birimlerini Batı Şeria'daki tepelere kuran çete, katı bir hiyerarşik örgüt modelinden ziyade dağınık ve küçük hücreler halinde hareket ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun lideri olduğu Likud Partisi ve koalisyon ortağı Yahudi Gücü'ne yakınlığıyla biliniyor.

Yıllardır Gazze Şeridi'nde soykırım politikası yürüten, Filistinli tutsakları idam etmeye kalkışan ve gözaltı merkezlerinde cinsel şiddeti "standart prosedür" haline getiren İsrail, uluslararası kamuoyunun baskıları nedeniyle kimi adımlar atmak zorunda kaldı.

Cezasızlık uygulaması son mu bulacak? Ceza artışları mı gerçekleştirilecek? 

Hayır. Milyonlarca şekel harcanarak dünyaya "tasmalarını eğitimle tutacağız" mesajı verilecek, kabul edenler İsrail ordusuna dahil edilecek, günlük 50 şekel ödeme yapılacak...

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-06/israil-2.mp4

Milyonlarca dolar akıtacaklar, orduda silah altına almaya çalışacaklar

Batı Şeria'da işlenen nefret suçlarının artışı, uluslararası kamuoyunda tepkilere neden oldu.

Bunun üzerine geçtiğimiz aylarda Tepe Gençliği'ne yönelik atılacak adımlara dair haberler de İsrail basınına yansımaya başladı. 

Savunma Bakanı Israel Katz'ın girişimiyle yeni bir plan uygulanacağı, bu plan kapsamında ise "Tepeler İdaresi" adıyla yeni bir kurumun kurulacağı duyuruldu. 

Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulması planlanan bu kurumun, on milyonlarca şekel tutarında fon alacağı ve görevinin "Batı Şeria'daki risk altındaki İsrailli gençlerle, özellikle de 'Tepe Gençliği' ile ilgili hükümet çabalarını koordine etmek" olacağı belirtildi. Kurumun Tepe Gençliği'ne mensup gençlerle ilgili verileri ve eğilimleri analiz edeceği, uygulamanın hızlandırılması için bürokratik engelleri kaldırmaya çalışacağı aktarıldı. 

Savunma Bakanlığı, idarenin finansmanı için 2028 yılına kadar her yıl 2 milyon şekel (Güncel kurla 686 bin 400 dolar) alacak. Ayrıca bakanlığın, önümüzdeki yıllarda bu haydutları askerlik hizmetine hazırlamak ve orduya katılımlarını teşvik etmek dahil olmak üzere refah odaklı programlar için yaklaşık 6 milyon şekel (2 milyon 59 bin dolar) ayırması bekleniyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-06/israil-1.mp4

Bütçe bununla da sınırlı değil

Ancak bu haydut sürüsüne ayrılacak fon bu kadarla da sınırlı değil.

Eğitim Bakanlığı da kendi fonlarından ve bakanlığa aktarılacak ek bir bütçe kaynağından karşılanacak şekilde yaklaşık 36 milyon şekellik (12 milyon 362 bin dolar) bir bütçeyle Tepe Gençliği için ayrı bir program yürütecek. Program kapsamında sosyal hizmet uzmanlarının sayısı artırılacak ve şiddeti önleme iddiasıyla programlar geliştirilecek. 

Ulusal Güvenlik Bakanlığı, "güvenlik hizmeti için belirlenen İsrailli gençleri kapsayan polis faaliyetlerini güçlendirmek amacıyla" 2028'e kadar her yıl yaklaşık 5 milyon şekel (1 milyon 719 bin dolar) ayıracak. 

Yerleşim Bakanlığı da fona katkıda bulunacak ve "Gelecek Nesil" adında ulusal bir merkez kuracak. 

Çalışma Bakanlığı'nın ise bu haydut çetesine yönelik mesleki eğitim çerçevelerini ve istihdam programlarını genişletmesi için 2028'e kadar yaklaşık 50 milyon şekel (17 milyon 180 bin dolar) tahsis etmesi bekleniyor.

Halihazırda 'yürütülen' başarısız programın devamı niteliğinde olacak

Aslında alınan bu kararlar ve tahsis edilen on milyonlarca şekel, İsrail'in iç güvenlik teşkilatı Şin Bet ve İsrail güvenlik güçlerinin Tepe Gençliği'ne yönelik halihazırda yürüttüğü "önlemlerin" yeni bir parçası.

Şin Bet Şefi David Zini, geçen yıl göreve geldikten kısa bir süre sonra Tepe Gençliği'ne yönelik elektronik izleme kelepçelerinin kullanımına izin vermişti. Fakat söz konusu hamle sahada görevli güvenlik güçlerinin tercih etmediği bir yöntem olarak kalmıştı.

Geçtiğimiz şubat ayına kadar yalnızca bir Tepe Gençliği üyesine elektronik kelepçe takıldı. Kelepçenin takıldığı kişi kısa bir süre sonra kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğradığını ve saldırı esnasında cihazın çıkartıldığını öne sürdü. 

Bu örnek dışında elektronik kelepçe takılmaya çalışan başka çete mensupları da oldu. Fakat kelepçe takmayı reddeden çete mensupları konuyu yargıya taşıdı. Hukuki süreç sürerken, bu kişiler herhangi bir izlemeye tabi olmadan sivil hayatlarına devam etti.

Bölgede hala neredeyse her gün suç ihbarları geldiği aktarılıyor.

Hükümetin desteği tartışma yarattı: Filistinli öldürmekle övünen komutan bile eleştirdi

Tepe Gençliği tarafından işlenen suçlar öyle bir hale gelmiş durumdaki "Batı Şeria'da 1967’den beri hiç öldürmediğimiz kadar çok Filistinli öldürüyoruz" diyerek övünen Merkez Komutanlığı Şefi Tümgeneral Avi Bluth bile duruma tepki gösterdi.

İsrail ordusunun işgal altındaki Batı Şeria’daki en üst düzey ismi Avi Bluth, geçtiğimiz ay yapılan kabine toplantısında, Tepe Gençliği'ne yakınlığıyla bilinen siyasetçileri eleştirdi.

Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli ve Yahudi Gücü Partisi Milletvekili Limor Son Har-Melech'in Tepe Gençliği'ne yönelik ziyaretini eleştirerek, "Bu gençleri güçlendirmeye ve eylemlerine meşruiyet kazandırmaya geliyorlar" dedi.

Netanyahu ise Bluth'a yanıt olarak yasadışı bölgelerdeki yerleşim gelişimine karşı olduğunu iddia etti ve "Bu şeyler yüzünden Avrupalılardan yaptırım alıyoruz. Yerleşimleri genişletiyoruz ama neden yasadışı bölgelerde? İdeolojik duyguyu anlıyorum ama Bluth'a katılıyorum" dedi.

Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ise "Yaptırımlar bunun yüzünden değil, İsrail'den nefret ettikleri için" diyerek itiraz etti: "Kendimizi savunduğumuz ve Gazze'de bir operasyon başlattığımız için bize yaptırım uyguladılar, ardından Lübnan'da kendimizi savunduğumuz için yaptırım uyguladılar. Avrupalılar yaptırım uygulamak ya da bizi kınamak için her bahaneyi arıyorlar. Teröristler için ölüm cezası tasarısını bile kınadılar."

İsrail basınına yansıyan haberlere göre Ben-Gvir'in bu sözlerinin ardından kabine toplantısında tartışma yaşandı.

Tepe Gençliği'ne yedi ay boyunca günlük 50 şekel verilecek

Tüm bu gelişmelerin ardından "şiddeti eğitimsel yollarla önlemeye yönelik" olduğu iddia edilen program dün biraz daha genişletildi.

Halihazırda cezasıslık politikasıyla ödüllendirilen İsrailli yasadışı genç yerleşimcilere günlük 50 şekel (güncel kurla yaklaşık 17 dolar) değerinde yiyecek ve giyim desteği sağlanmasına karar verildi.

Finansman desteği bu aydan itibaren yıl sonuna kadar yaklaşık yedi ay sürecek ve toplam bütçe yaklaşık 5,5 milyon şekel (1 milyon 887 bin dolar) olacak.

Yedioth Ahronoth gazetesinin aktardığına göre, bütçenin dağıtımından aşırı sağcı Ulusal Misyon Bakanı Orit Strook sorumlu olacak. Fon, Batı Şeria'daki tepe ve çiftliklere dağılmış 657 "gence", yani Tepe Gençliği'ne gidecek.

Söz konusu fonun, yalnızca giyim ve yiyecek alımında kullanılabileceği belirtiliyor.

İsrailli gazete kararı, "Yiyecek ve giyim desteği, Batı Şeria'daki çiftlik ve tepe gençliğinin şiddetini eğitimsel araçlarla ele almayı amaçlayan, yaklaşık 120 milyon şekellik büyük programın sadece küçük bir parçası" ifadeleriyle duyurdu.

Filistin Kurtuluş Örgütü'nden tepki: 'Çetelere siyasi, hukuki ve mali koruma'

Bu kararın ardından  Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) de tepki geldi.

FKÖ Ulusal Konseyi Başkanı Ruhi Fettuh, söz konusu kararın İsrail hükümetinin Filistin halkına karşı organize terörü destekleme ve finanse etmedeki rolünün resmi kanıtı olduğunu belirtti.

Fettuh, yaptığı yazılı açıklamada, İsrail hükümetinin, bu kararla birlikte Filistinlilere karşı öldürme, kundakçılık, korkutma ve etnik temizlik suçları işleyen yerleşimci çetelerine siyasi, hukuki ve mali koruma sağladığını kaydetti.

Fettuh, bu kararı, işgal altındaki Filistin topraklarında güç ve şiddet yoluyla daha fazla saldırıyı teşvik etme ve kolonyal gerçekleri dayatma yönünde açık bir girişim olarak nitelendirdi.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

/././

Devletleştirme -Ali Rıza Aydın- 

Üretim araçlarındaki özel mülkiyetin tümüyle ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir ekonomi politikanın planlı olarak izlenmesi, yürütülmesi ve tamamlanmasıyla bütünüyle yaşama geçecek olan devletleştirme işçi sınıfının kurtuluş programının ve devrimin en temel konularındandır. Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun egemenliği ve iktidarının yaşama geçmesidir devletleştirme.

Sermayenin saldırısı hız kesmeden devam ediyor. Özelleştirme, sermaye sınıfının egemenliğini sürdürecek, kendisini besleyecek yöntemlerden biri.   

Özelleştirmenin sermaye sınıfı ile hükümetler ve düzen içi siyasi partiler arasında işbirliğiyle uygulamaya geçirildiği bilinmez değil. TÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin ve sermaye sınıfı yanlısı akademisyenlerin, araştırmacıların çalışmalarında özelleştirmenin ideolojik savunusunu, uygulamalar üzerine incelemeleri ve başarılı olmayan uygulamalardan yakınmaları görüyoruz. Süreç sermaye sınıfının ekonomi politikalarının yönlendiriciliğinde yürüyor. 

Serbest piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi, servetin geniş kitlelere yayılması gibi gerekçeler özelleştirmeciler tarafından savunulageldi. Görünürdeki bu gerekçelerin arkasındaysa engelsiz sömürü, sermaye sınıfının emekçiler üzerindeki sınırsız egemenliği var.

Özelleştirmenin kamu iktisadi teşebbüslerinin ve kamusal kaynakların özel kesime devrinden ya da kamu hizmetlerinin özel kesimce yerine getirilmesinden daha geniş anlamı: kamusal girişim ve hizmetlerin sınırlandırılması hatta ortadan kaldırılması, halkın müşterileştirilmesi, emek gücünün metalaştırılması, işçi sınıfına saldırının keskinleştirilmesidir.  

Özelleştirmenin önemli amaçlarından biri de yabancı sermayenin Türkiye pazarının genişletilmesi. 1946 Demokrat Parti programının, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve ardından NATO üyeliğinin peş peşe gelmesi; 24 Ocak 1980 kararlarının devamında 12 Eylül darbesi; özelleştirme hazırlık çalışmalarının Dünya Bankası desteğiyle sürdürülmesi emperyalist bütünlükle okunmalı. 

Bu bütünlükte militarist gücü ve ekonomi politikasıyla NATO ciddi işlev üstleniyor. Üyelerinin güvenlik kuruluşu olarak da tanımlanan NATO, özünde ABD’nin, emperyalizmin güvenlik gücü. Önce SSCB sonra da terör, iklim, devlet olmayan aktörler gibi tehdit gerekçelerinin özünde emperyalizmin güvenliği, egemenliği var. 

Sıklıkla vurguladığımız gibi büyük tehdidi emekçiler olarak görüyorlar. “Bütün dünyanın işçileri, birleşin!” öz sözü korkuları olmaya devam ediyor. Bu nedenle de emperyalist güvenliğin en etkin gücü olmak istiyorlar. NATO’ya emekçileri sindirerek, göç insanları yaratarak, yurtları işgal ederek kapitalizmin, emperyalizmin krizlerini aşma örgütü demek yanlış olmaz.

Sermayenin saldırısı hep çok yönlü oldu. Bir ya da birkaç alana, hukuksal olarak bir ya da birkaç yasaya, kazanılan birkaç davaya bakılarak bu bütünsel saldırı ortadan kaldırılamaz. Sermaye sınıfıyla siyasal iktidar ve/veya uluslararası güçler arasındaki işbirliği nedeniyle püskürtme de siyasal, hukuksal, yargısal, militarist yollarla hiç zor olmaz. Ardından yasalarla, olmadı anayasalarla güvence gelir. Türkiye’de 1999’da özelleştirmenin Anayasaya yerleştirilmesi bu güvencelerden biridir, bir karşı devrimdir. 

Yok etmenin yolları: Özelleştirmeye ve özerkleştirmeye karşı devletleştirme (ki bu yalnızca özelleştirilen kamu iktisadi kuruluşlarıyla sınırlı tutulamaz; eğitim, sağlık, madenler, kıyılar, sular, ormanlar, tarımsal alanlar, bankalar, enerji, ulaşım, yerleşme ve şehirleşme, barınma, beslenme gibi tüm kamusal alanları ve hizmetleri kapsar), sömürünün güvence örgütü NATO’yu kovma, sermaye sınıfının siyasal iktidarından ve bu iktidarı yaratan düzen siyasetinden kurtulmadır. 

Özelleştirmeye karşı çıkış piyasacılığa, yağmaya, sömürücülüğe karşı çıkıştır; ekonomik, siyasal, ideolojik yönleriyle sınıfsaldır.  

Ancak bizim burada dile getirdiğimiz, Türkiye Komünist Partisinin çağrısını yaptığı devletleştirme tanımını net yapmak gerekir.

Bir kere devletleştirme 1982 Anayasanın 47. maddesindeki, kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüslerin, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde, gerçek karşılığı üzerinden devletleştirilmesi ya da 46. maddesindeki koşullarla kamulaştırma değildir. 1924 Anayasasındaki devletçilik ilkesiyle de karıştırılmamalıdır. 

Devletleştirme, kapitalist düzende sermaye sınıfını ve birikimini desteklemeyi, yabancı sermayeyi teşvik etmeyi, sınıflı toplumu sınıfsız gibi göstermeyi, fiili eşitsizliği kanun önünde eşitlik gibi biçimsel eşitlikle örtmeyi, sömürücü düzen hukukunu hukukun üstünlüğüne bağlamayı, burjuva devletinin yargısını bağımsız ve tarafsız olarak sunmayı, emperyalizmle işbirliğini amaçlayan bir ekonomi politik değildir.

Özerkleşmelerle, bağımlılığın örgütleri olan bağımsız idari otoritelerle, kamu-özel karışımı kurul yönetimleriyle, devletin liberalleşmesiyle, özel sektörün devletle kurduğu kamu-özel işbirliği modelleriyle, yap-işletlerle, yap-işlet-devretlerle, tahkimlerle, arabuluculuklarla, bağımlılıkla, anti-laik yapılarla da devletleştirme olmaz.

Sermaye sınıfının kendi gereksinmelerine bağlı olarak devreye soktuğu, kural ve kurumlarıyla sınırlı devletlileştirme talebi, yine aynı sınıf tarafından geri alınmayla karşı karşıya kalacaktır. Örneği de çoktur.    

İşçi Temsilcileri Meclisinin Mayıs 2026 koordinasyon kurulu toplantısında da vurgulandığı üzere, devletleştirme Türkiye işçi sınıfının ortak talebidir. Geçici değildir. 

Üretim araçlarındaki özel mülkiyetin tümüyle ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir ekonomi politikanın planlı olarak izlenmesi, yürütülmesi ve tamamlanmasıyla bütünüyle yaşama geçecek olan devletleştirme işçi sınıfının kurtuluş programının ve devrimin en temel konularındandır.  

Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun egemenliği ve iktidarının yaşama geçmesidir devletleştirme.

/././

Solda savrulma -Alpaslan Savaş- 

Düzen, iktidarı ve muhalefetiyle bütün. İktidar partisinin ana muhalefete doğrudan müdahalesinin bunu yadsıdığı sanılmasın. İsteyen yüzüncü yıl resepsiyonunda Koç ailesinin himayesinde diz dize verilen fotoğraflara bakabilir. Sermaye sınıfının, başbakanını astıracak kadar acımasız bir rekabetle siyasete müdahale ettiğini ne çabuk unutuyoruz. Bu nedenle mutlak butlan, iktidar baskısı, Koç resepsiyonu, Özgür Özel’in NATO’ya yazdığı aşk mektubu, hepsi birbirini tamamlıyor.

Türkiye’de solun etkisizliği biraz da savrulmayla ilgilidir. 25 yıla dayanan AKP iktidarının yarattığı travmanın bunda payı var. Artık ‘yerleşmiş bir kötülük’ olan bu iktidardan kurtulmanın öncelenmesi hızlı çözüm arayışlarını gündeme getirdi. Oysa hızlı çözüm diye halkın önüne konulanlar sadece AKP’nin ömrünü uzattı. Sol için çıkmaz sokaktır.

Solun gelişmediği yerde halkın sorunları çözümsüzdür. Komünistler Türkiye solunun CHP ve DEM Parti’den kopmadan gelişemeyeceğini söylüyor. Hızlı çözüm diye sunulan çözümsüzlük ülkenin sömürüsüz, adaletin sağlandığı ve özgürlükçü bir rejime kavuşması için mücadele etmesi gereken sosyalist hareketin bağımsızlığını feda etmesine neden oluyor. Oysa emekçi halkın gerçek bir çözüme ihtiyacı var. TKP’nin önceki gün yaptığı açıklama, halkın gerçek çözümünde ortaklık için sola yapılan tarihsel çağrı olarak okunmalı.

Gelin bu çağrının anlamını yakın geçmişi de hatırlayarak değerlendirmeye çalışalım.

AKP’nin ilk dönemi Türkiye solunda, 1980’lerin cunta rejimi ile 90’ların kontrgerillasından kurtulmak için fırsat yaratacağı düşüncesine yol açmıştı. AKP, askerle kavga etmiş, iktidara dövüşe dövüşe gelmişti. Devam eden kavgayı AKP kazanırsa asker vesayeti sona erecekti. Vesayetin kalkması insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesine yarayacak bir iklim sağlayacaktı. Bu nedenle AKP’yi doğrudan hedefe koymanın sol için doğru strateji olmadığı söyleniyordu.

Üstelik AB üyeliği ilk kez bu ciddiyetle gündeme gelmişti. Müzakerelere başlamıştık ve AKP burada cesaretlendirilebilir ya da yeterince baskı altına alınabilirse AB’ye girebilir, demokrasi çıtamızı yükseltebilirdik. İki büyük dünya savaşının suçlusu Avrupa ülkelerinin kırk yıllık ticari ve askeri ortaklığı olan Avrupa Birliği, Emeğin Avrupası olabilirdi. Solcumuz adeta büyülenmişti.

O sırada AKP elde avuçta ne varsa sattı, her şeyi özelleştirdi. Satışa karşı duran, özelleştirmelere karşı toplumsal bir tepki örgütlemek için mücadele verenler oldu elbette. Fakat solun aklı hep özgürlükler alanındaydı. Elde edilecek esas mevzi orada sağlanacaktı. Oysa özelleştirme, yani üretim araçlarının bireysel mülkiyeti solun anti-teziydi. Hatta devletin bu konuda aradan çıkmasının “sınıfa karşı sınıf” anlamına gelip sadeleştirici rol oynayacağına inanan solcuya bile rastlandı.

Rüzgârın en güçlü estirildiği alanlardan biri de sendikalardı. Hakların ve özgürlüklerin gelişeceği demagojisi sendikal alanda büyük heyecan yarattı. AB aday üyelik süreciyle 12 Eylül’den kalma yasalar nihayet değişecek, örgütlenmenin önündeki engeller kalkacak, toplu sözleşmeler yaygınlaşacak, sendikal hak ve özgürlükler genişleyecekti.

Haklar gelişmedi ama fonlar genişledi. Sendikalara Avrupa fonlarından para aktı. Beş yıldızlı otellerde eğitimler, araştırma projeleri adı altında akçeli işler gelişti. Özgürlükçü solculuk AKP’nin AB seferinden işçisiz sendikacılık, uluslararası lobicilik ve sivil toplumculukla çıktı. Başka bir tartışmanın konusudur belki ama bugün alabildiğince tartışılan DİSK’in içine düştüğü durum biraz da bu nedenledir.

Baştaki çekingen destek, sonrasında dizginlerinden boşalarak 2010 referandumunda ‘yetmez ama evetçilik’ ile taçlandı. Kimi açıktan kimi utangaç Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını alkışladı. Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümünün buradan çıkacağı sanıldı. Açılımlar, süreçler tarif edildi. Kurulan masa devrilmesin diye hükümet karşıtı bir halk ayaklanmasına dönüşen Gezi Direnişi’nde darbe görenler bile oldu.

Sonra…

Kürt siyasetçisine bir kez daha hapis, ölüm, Kürt emekçisinin payına yoksulluk, acı ve dert kaldı. Uçurumun kenarından dönen AKP, sermaye sınıfının 12 Eylül’den bu yana hayalini kurduğu başkanlık rejimiyle iktidarını sağlama aldı. AKP iktidarının ilk döneminde estirilen rüzgârın özgürlükçülüğün yelkenini de dolduracağını sanan sol büyük yanıldı ama zokayı halkımız yedi. Cumhuriyetin tasfiyesiyle özgürlüklerin geriletilmesi beraber ilerledi. Şimdi de bunlara ağır bir yoksullaşma dalgası eşlik ediyor.

Tersini savunanların o günlerde linç edilmeye çalışıldığını hatırlatmak isterim. Başından itibaren AKP’nin gerici, piyasacı ve işbirlikçi karakterine işaret eden komünistler, Türkiye’nin felaketin eşiğine getirildiğine işaret ediyordu. TKP’nin aynı adı taşıyan tarihi manifestosunun yayınlandığı tarih 2008 yılıdır. Aynı yıl düzenlenen ‘AKP’yi istemiyoruz’ mitinglerine ‘asker vesayeti mi istiyorsunuz’ deniyordu. Avrupa Birliği üyelik sürecine de en net itiraz komünistlerden geliyordu. Ne statükoculuğumuz kalıyordu ne milliyetçiliğimiz.

Gerçekten ders gibidir. AB üyelik sürecinden işçilere sendikal haklar değil esnek çalışma normları kaldı. Özgürlükler demagojisinden laikliğin tasfiyesi, cemaatlerin iktidar hizipleri arasına yerleşmesi çıktı. Ama en çok da bu hikayeden özelleştirmeler, teşvikler, örgütsüzleştirilen işçi sınıfı sayesinde derinleştirilen emek sömürüsüyle büyüyüp serpilen ve lig atlayan Türkiye sermaye sınıfı çıktı.

Türkiye solundaki savrulma dedik. Bunda sosyalizm mücadelesinin yerini demokrasi hedefinin almasının payı büyüktür. Geçmişte ‘aşamacılık’ diye itiraz ediyorduk ama şimdi ortada bir aşama tarifi de yok. Aşamacılıkta bile devrim hedefi vardı, şimdi Türkiye solu devrim fikrinden tümden uzaklaştı.

12 Eylül’de cuntaya karşı demokrasi mücadelesi, Kürt sorununun çözümünde demokrasi mücadelesi, şimdi saray rejimine karşı demokrasi mücadelesi.

Oysa demokrasi sınıfsaldır. Kapitalist üretim biçiminin bir üstyapı öğesi olarak demokrasinin sınırları mevcut düzenin ihtiyaçları doğrultusunda değişkenlik gösterir. Bugünün otoriter rejimleri de bu sınırların içinde. Parlamenter sistemin, insan haklarının, ifade özgürlüğünün, sendikal hakların sınırlarını ne belirler sizce? Evrensel kurallar mı? Peki hangi evrensellik?

Kendinden menkul bir demokrasi olmaz. Hiçbir şey sınıfsallıktan azade değildir. Dileyen Komünist Manifesto’ya bakıp, sınırları en geniş demokrasinin sosyalist demokrasi olduğunu yeniden hatırlayabilir.

Sol için demokrasi mücadelesi kaçınılmaz olarak ittifaklar politikasını gündeme getiriyor. Bu açıdan Türkiye solunun tarihi biraz da celladıyla ittifak arayışlarının tarihidir. Oysa ittifaklar da sınıfsaldır. Demokrasi hedefli ittifak arayışlarından Türkiye soluna, onu geçtim emekçi sınıflara tek bir olumlu sonuç gösterebilen var mıdır?

AKP iktidarının başarısı devamı olduğu rejimin karşıtı gibi sunulabilmesinde yatıyor. Bugün tek adam rejimi, saray sultası diye adlandırılan iktidar, esasen 12 Eylül cuntasının, 90’ların kontrgerillasının devamı. Menderes, Demirel, Erbakan, Özal ve Erdoğan, Türkiye sermaye sınıfına dayatılan değil, bizzat o sınıfın tercih ettiği temsilcilerdir.

Düzen, iktidarı ve muhalefetiyle bütün. İktidar partisinin ana muhalefete doğrudan müdahalesinin bunu yadsıdığı sanılmasın. İsteyen yüzüncü yıl resepsiyonunda Koç ailesinin himayesinde diz dize verilen fotoğraflara bakabilir. Sermaye sınıfının, başbakanını astıracak kadar acımasız bir rekabetle siyasete müdahale ettiğini ne çabuk unutuyoruz. Bu nedenle mutlak butlan, iktidar baskısı, Koç resepsiyonu, Özgür Özel’in NATO’ya yazdığı aşk mektubu, hepsi birbirini tamamlıyor.

Müesses nizam diyoruz. Sol, o nizamla mücadele etmelidir.

Meselemiz yoksul halk kesimlerine, sayısı on milyonu geçen işsizlere, paylaşımlı otel odalarında ömür tamamlamaya çalışan emeklilere, ay sonunu getiremeyen işçiye, toprağını ekemeyen çiftçiye, yani emekçi halkımıza net bir çözüm olabilmek. Bu hep solun işidir. TKP’nin söz konusu çağrısı bu yöndeydi. O çağrıyla bitirelim: “Solu ilkelerinden uzaklaştıran ‘en geniş güçlerin birliği’ yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun ‘en geniş güçlerin birliği’ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir. Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.”

Emeklilerin ortak mücadele çalıştayı -Atilla Özsever- 

Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK Dev-Emekli-Sen ve Emekli Meclisleri Sendikası, 21 Haziran pazar günü Ankara’da bir çalıştay düzenliyor. Çalıştayda, emeklilerin ortak taleplerinin belirlenmesi, birleşik mücadele seçenekleri ve ortak geleceğe ilişkin öneriler tartışılacak.

Ülkemizde milyonlarca emekli, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Düşük emekli aylıkları, derinleşen yoksulluk, hayat pahalılığı, barınma krizi, sağlık hizmetlerine erişimde zorluklar ve örgütlenme önündeki engeller, 17 milyon emeklinin başlıca sorunlarını oluşturuyor.

İşte emeklilerin bu sorunlarını bir kez daha tespit etmek, ortak taleplerini ortaya koymak ve ortak mücadele olanaklarının tartışmak amacıyla Ankara’da bir çalıştay düzenleniyor. 21 Haziran 2026 günü yapılacak bu çalıştayı, Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK/ Devrimci Emekliler Sendikası (Dev Emekli-Sen) ve Emekli Meclisleri Sendikası üstleniyor.      

Pazar günü yapılacak bu çalıştay, saat 10.00 ile 18.00 saatleri arasında Çankaya’daki Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek. 

Çalıştay konuları

Emekliler çalıştayında ön koşulsuz, eşit ve özgür bir tartışma ortamı içerisinde şu başlıklar görüşülecek:

* Emeklilerin güncel ekonomik ve sosyal sorunları

* Emekli örgütlerinin mücadele deneyimleri

* Ortak taleplerin belirlenmesi

* Hak mücadelelerinin ortaklaştırılması olanakları

* Örgütlenme önündeki engeller

* Ortak geleceğe ilişkin öneriler

Bir forum niteliğinde yapılacak çalıştaya diğer tüm emekli sendikaları, dernekleri, platformları, inisiyatifleri ve emeklilerin hak mücadelesine destek veren herkes davet edildi. 

Ortak mücadele zamanı

Çalıştay çağrısında, bugüne kadar çeşitli emekli sendikalarının, derneklerinin, platform ve inisiyatiflerinin kendi olanakları içinde bir mücadele verdikleri hatırlatılarak artık bundan sonra ortak bir mücadelenin yürütülmesi gereği üzerinde duruldu. Çağrıda daha sonra şöyle denildi: “Bu çalıştay, herhangi bir kurum ya da anlayışın diğerine üstünlük kurma girişimi değil, emeklilerin ortak sorunlarını, ortak taleplerini ve ortak mücadele olanaklarını birlikte değerlendirebilecekleri demokratik bir tartışma zeminini oluşturma çabasıdır”.

Çalıştay çağrısında emeklilerin sorunlarına ilişkin durum tespiti yapıldıktan sonra bu sorunların sadece emeklileri ilgilendirmediği, ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasal yapısıyla da bağlantılı olduğu belirtildi.

Çağrıda, Türkiye’de ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskıların arttığı belirtilerek emeklilerin sorunlarıyla demokrasi mücadelesinin birbirinden ayrı düşmediği vurgulandı.

Meselenin sadece emekli aylıklarının artırılması meselesi olmadığı vurgulanan çağrı metninde, aynı zamanda sosyal adalet, demokrasi, eşit yurttaşlık, laiklik, hukuk güvencesi ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi olduğu da hatırlatıldı.

Temmuz zammı?

Öte yandan yılbaşından bu yana 5 aylık resmi enflasyon oranı belirlendi. Emekli aylıklarındaki temmuz zammı da, TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) gerçekleri yansıtmayan verilerine göre kararlaştırılıyor. 5 aylık toplam TÜİK enflasyon oranı yüzde 16,60 oldu. Haziran enflasyon oranı, 3 Temmuz 2026 tarihinde açıklanacak.

Haziran ayı enflasyon oranının da yüzde 1,5 civarında olması halinde 6 aylık toplam enflasyon oranı yüzde 18 dolayında gerçekleşebilecek. Yani SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına temmuz ayı itibariyle yüzde 18’lik bir zam yapılacak. 20 bin lira olan en düşük emekli aylığı da, yüzde 18 zamla birlikte 23 bin 600 lira dolayına gelebilecek.

Memurlar ve memur emeklileri ise, kamudaki toplu sözleşme gereği 4 puan daha düşük, yani yüzde 14 dolayında bir artışla yetinecekler. Şöyle ki;

Hükümet ile memur ve memur emeklileri adına yapılan toplu sözleşmede, 2026’nın ilk yarısı için yüzde 11, ikinci yarısı için yüzde 7’lik bir artış yapılması öngörüldü. Sözleşme hükümlerine göre, ikinci altı aylık enflasyon oranı (yüzde 18 tahmin ediliyor) ile ilk altı aylık artış oranının (yüzde 11) farkına ikinci altı aylık zam oranı (yüzde 7) ekleniyor.

Yani, hesabı aritmetik olarak şu şekilde: Yüzde 18 – yüzde 11 = Yüzde 7 + yüzde 7 = Yüzde 14. Dolayısıyla memur ve memur emeklileri temmuzda yüzde 14 dolayında bir zam almış olacaklar. Aslında sözleşmenin bu mantığı, memur ve emeklileri aleyhine bir durum yaratıyor.

27 bin 800 lira olan en düşük memur emekli aylığı da yüzde 14’lük zamla 31 bin 700 lira dolayına gelebilecek. Hem en düşük işçi ve Bağ-Kur emekli aylığı, hem de en düşük memur emekli aylığı, 35 bin 174 liralık açlık sınırının altında bulunuyor.    

/././
soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Haziran 2026-

6 yaşında istismara maruz bırakılan H.K.G. davası: Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'e tahliye Hiranur Vakfı kurucularından Yusu...