soL "Köşebaşı + Gündem" -22 Haziran 2026-

Arca Savunma: Bu büyülü zenginleşmenin arkasındaki 'gizemli' öykü ne?-Ali Ufuk Arikan

Öyle bir dönemin içinden geçiyoruz ki, patronların hepsi büyük bir iştahla ellerini ovuşturuyor. Düşünün, daha 6 yıl önce kurulan bir şirket, Türkiye'nin dev firmalarını geride bırakarak kâr rekorları kırıyor, zirveye demir atıyor. Arkalarına teşvikleri, NATO'yu, AKP iktidarını ve bu düzeni alıyorlar. Bu büyülü büyüme öyküsünün arkasında tam olarak bu var.

“NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna'ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1,2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”

Bu haber, 2024 yılından.

Bu paylaşım da:

“Şu an, dünyanın en kıymetli, en bulunmaz malzemelerinden biri... 155 mm'lik obüs mühimmatı ya da (sivil ağızla 155'lik top mermisi) Karabağ, UKRAYNA ve GAZZE savaşlarıyla birlikte yok satıyor. Bir tanesinin uluslararası alandaki fiyatı 2.100 dolardan, 8.500 dolara kadar çıktı. Ve çok daha ötesi var. Bu mühimmat şimdi uluslararası ilişkileri dahi etkiliyor. TR'den ABD, Rusya, Ukrayna, İsrail'e kadar!”

Bu girişin nedeni, söz konusu mühimmatın teknik özellikleri, kapasitesi ve yıkım gücü değil, İstanbul Sanayi Odası, “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması – 2025” sonuçları.

Bu yıl "Türkiye’nin en büyükleri" listesinde 12. sırada yer alan Arca Savunma, geçen yıl İSO 500 sıralamasında yer dahi almıyordu.

Roketsan’ın 22, Otokar’ın 45, MKE’nin 52. sırada yer aldığı bir dönemde, Arca’nın büyümesi gerçekten de baş döndürücü.

Peki, ne oldu da bu şirket bir anda devasa gelirlerle bu listeye girdi?

Şimdi biraz ayrıntılara inelim…

Bir AKP Türkiyesi öyküsü: 6 yılda kuruluştan zirveye

Önce şirketin kuruluş hikayesiyle başlayalım.

“2020 yılında Ankara'da atılan temellerimiz, bugün Türk savunma sanayisinin en stratejik üretim üslerinden birine dönüşmüştür. ARCA Savunma Sanayi; mühimmat ve enerjik malzemelerin üretiminde, hammadde girişinden son ürün teslimatına kadar uzanan 'entegre üretim' yeteneğine sahip, %100 yerli sermayeli bir sanayi gücüdür. Tesislerimizde patlayıcı kimyasallarından roket ve mühimmat fabrikalarına kadar bir çok kalibrede üretim yapan entegre yapımızla Türk Savunma Sanayinin mühimmat üretim gücüyüz. 2025 yılında 'İhracat Şampiyonu' olarak tescillenen başarımızın temelinde, milli sorumluluk bilincimiz yatmaktadır.”

Resmi sitelerinde, “Hakkımızda” bölümünde sadece bu bilgilere ulaşabiliyoruz.

Şirketin kurucusu İsmail Terlemez 1982 doğumlu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “mühimmat yüzbaşısı” olarak görev yaptıktan sonra 2019’da Arca Savunma’yı kurdu.

Terlemez, NATO’nun temel hizmet sağlayıcısı ajansı olan NATO Destek ve Tedarik Ajansı’nda (NSPA) da görev yaptı.

Yani bir dönem TSK’da mühimmat yüzbaşısı, bir dönem NATO’da tedarik ajansı çalışanı bir isimle karşı karşıyayız.

Buraya, yani NSPA’ya geri döneceğiz ama şimdi şirketin kısa kuruluş öyküsüyle devam edelim.

Şirket kuruluşundan iki yıl sonra, ana merkezi olan Çorum’da yeni bir üretim tesisi hamlesi yaptı. Temel atma töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan da yer aldı.

Terlemez’in kurduğu Arca’ya, 2023 yılında SB Silah Sanayi AŞ ortak oldu.

Bu şirketin sahiplerinden biri olan Savaş Balçık, AKP Şişli örgütünde yöneticilik yapmış bir isim.

Yani NATO, AKP, Erdoğan bağı ve desteğini “hisseden” bir kuruluş öyküsünün hemen ardından gelen devasa büyüme hikayesiyle karşı karşıyayız.

AB’nin bir yılda ürettiğini bir ayda üretiyorlar

“Biz stok seviyesinin önemini nerede gördük? Savaşların başladığı ilk bir aylık periyotta özellikle stok seviyesinin çok büyük önemi olduğuna dünya şahitlik etti. Tabii birçok ülke kendi stoklarını gözden geçirdi ve herkes aslında yetersiz olduğunu gördü. Biz de bu anlamda kapasitemizi üçe katladık. Kurulduğumuzdan bu yana topçu mühimmatı ve roket üretim kapasitemiz üç kat arttı. Şu anda normal dönemde Avrupa Birliği içerisinde üretilenden çok daha fazlasını bir ayda biz ARCA’da üretebiliyoruz. Şu an aylık kapasitemiz 100 bin topçu mühimmatını geçmiş durumda.”

ARCA Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez’in açıklamaları bunlar.

Ukrayna savaşını ve bölgenin tümünde artan sıcak çatışmaları fırsat bildikleri kesin.

Şirket, Ukrayna'nın ihtiyaç duyduğu, en başta aktardığımız 155 mm topçu mühimmatlarının neredeyse ana tedarikçisi konumunda.

Üstelik bu mühimmatları sadece Ukrayna'ya değil, birçok ülkeye satıyorlar ve bu sayede devasa kârlar elde ediyorlar.

Burada AKP iktidarının patron dostu hattının ve bölgesel hırslarının rolünü de unutmamak gerekiyor.

İktidar hem patronlara yeni kâr alanları açıyor ve gerisinin gelmesini sağlıyor hem de Ukrayna savaşında ABD'nin ihtiyaçlarını destekleyen aktif bir konum alıyor. Bu sayede kendileri açısından zincirleme bir kâr kapısını da aralıyorlar.

Yine bir taşla birden çok kuş vuruyorlar.

Büyüme hamlesi ülke dışına taşıyor

Şirketin 6 yıldaki büyümesinin geldiği noktayı anlamak için bir haber aktarımıyla daha devam edelim:

“Arca Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez ile Slovakya’nın önemli savunma sanayi firmalarından MSM Group arasında topçu mühimmatı üretimi için ihracat sözleşmesi imzalandı. Arca Savunma, tek başına bütün Amerika kıtasında üretilen top mermisinden daha fazla top mermisini Çorum’daki tesislerinde bir ayda üretiyor. Savunma sanayi firması, çeşitli mühimmat türlerinin üretimine kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. 60 mm, 81 mm, 120 mm yüksek infilaklı havan mühimmatı, 122 mm, 152 mm ve 155 mm yüksek infilaklı topçu mühimmatı, 122 mm roketi yerli imkânlarla üretiyor. Türkiye’nin ilk C4 patlayıcı fabrikası da yine Arca firması bünyesinde kuruldu. SAHA EXPO 2024 Fuarı’nın ana sponsoru da olan firma, fuar kapsamında 2 milyar doların üzerinde ihracat sözleşmesi imzalamış oldu.”

Sadece bu da değil.

Yine geçtiğimiz ay imzalanan bir anlaşmaya göre, ARCA Savunma, Estonya’da “ARCA Baltic” adında 300 milyon avro ölçekli bir mühimmat üretim tesisi kuracak.

Yani şirketin yükselişi durdurulamaz hale gelmiş durumda.

İmza törenine, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Estonya Savunma Bakanı Hanno Pevkur, ARCA Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez, Arca Savunma Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Rodoplu ve SAHA İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Bayraktar katıldı. Güler törende, "Şimdi de burada ülkemizin en gözde firmalarından birisi olan ARCA ile Estonyalı dostlarımızın böyle bir anlaşmayı imzalaması töreninde yer almaktan da büyük bir memnuniyet duyduğumu ifade etmek istiyorum" dedi.

Bu büyülü öykünün 'karanlık' yönü var mı?

Altı yılda ulaşılan büyüme rakamları gerçekten şaşırtıcı.

Peki, ne var bu büyümenin arkasında?

Şimdi şirkete dair gündeme gelen birkaç “tartışmalı” başlığa bakalım.

İsmail Terlemez'in Lüksemburg'daki NATO Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) bağına işaret etmiştik.

Geçtiğimiz yıl, DW Türkçe'nin de dahil olduğu uluslararası gazetecilik araştırması kapsamında, NSPA’da bir yolsuzluk ve usulsüzlük tespit edilmişti.

NATO bağlantılı her şeyde usulsüzlük ve yolsuzluk son derece doğal olsa da burada “tanıdık” bir isim de vardı ve üstelik araştırmaya göre tutuklanmıştı da.

İsmail Terlemez’den söz ediyoruz!

Söz konusu yolsuzluk dosyası kapsamında Belçika’da iki ay tutuklu kalan bu ismin tutuklanmasına ilişkin nasıl olduysa basına tek bir haber sızmamıştı.

Son derece tuhaf olan bu durum, şirketin tuhaf büyümesiyle birlikte ele alınmalı.

Araştırmaya göre, Terlemez ile aynı soruşturmadan İsviçre'de tutuklu bulunan bir şüpheli daha ABD'nin müdahalesi ile serbest bırakıldı.

Haliyle bu karar Belçika'da mahkemeye “siyasi müdahale" eleştirilerine konu oldu.

Söz konusu tahliyenin Erdoğan ile Trump’ın Haziran 2025’teki görüşmesinden iki hafta sonra olması da bu eleştirilerin tonunu artırdı.

Dosya kapsamında Terlemez hakkındaki suçlama, bir İtalyan firmasına rüşvet karşılığı TNT tedariği işi verdiği iddiası oldu.

Sonuç olarak "sihirli bir el" dokununca serbest kalıverdi. Ukrayna'ya ve diğer bölge ülkelerine tedarik edilen silahları hatırlayınca öykünün sihirli yönü azalıyor olsa da, durum bu...

Tahliye ve yeni şirket alımı

“ARCA Savunma, İtalya'nın önde gelen mühimmat üreticilerinden Esplodenti Sabino'yu satın aldığını duyurdu. Şirketten yapılan açıklamaya göre, ARCA Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez'in yürüttüğü uzun süreli görüşmelerin ardından Esplodenti Sabino'nun satın alım süreci başarıyla tamamlandı. NATO ülkeleri ve İtalya Savunma Bakanlığı ile çeşitli projeler yürüten Esplodenti Sabino, mühimmat, füze ve patlayıcı imhası gerçekleştiren nadir Avrupa şirketleri arasında yer alıyor. Şirket imhasını gerçekleştirdiği mühimmatın geri dönüşümünü sağlaması ile biliniyor. Şirket Avrupa'nın yanında Kuzey Amerika ve Asya'da da projeler yürütüyor.”

Terlemez, tahliyesinden çok kısa süre sonra şirketi büyütecek bir hamle daha yaptı.

Bu satın alımın NATO ve İtalyan bağı, Terlemez’in önceki dönem görevleriyle kurduğu ağı ne kadar “başarılı” şekilde yönettiğini gözler önüne seren cinsten.

Her taşın altından NATO ve tabii ki şirketler çıkıyor.

Şirketin Çorum'daki üretim tesisi

Sudan iç savaşı ve Arca

Mart 2025’e gidelim şimdi de.

Washington Post gazetesi, Türk savunma sanayisinin Sudan'daki iç savaşta her iki tarafa da silah sağladığını öne sürüyordu.

ABD medyası, Türk savunma firması Baykar'ın, 22 ay süren ve Birleşmiş Milletler'in dünyanın en kötü insani felaketi olarak adlandırdığı Sudan iç savaşını gizlice körüklediğini iddia ediyordu.

Gazetenin hedef aldığı Baykar dışındaki ikinci şirket ise Arca Savunma olacaktı.

Gazeteye açıklama yapan şirket yetkilileri, savaşın tarafı olan RSF'ye hiçbir zaman silah satmadıklarını söylüyordu.

Arca yöneticisi RSF için silah tedarikinden sorumlu olan ve liderinin kardeşi olan Algoney Hamdan Daglo Musa ile olan temaslara ilişkin soruya ise yanıt vermemişti.

Sonuç olarak şirket bu büyülü büyümenin yanında ilginç ve "karanlık" iddiaların da konusu oluyordu.

Bir iddia da içerden: Askeri casusluk, sızdırmalar ve ifadeler

Konunun çıkışı tuhaf bir şekilde Aziz İhsan Aktaş'la ilgili.

CHP’ye ve özellikle İmamoğlu’na yönelik davaların kilit isimlerinden biri olan Aktaş’a suikast hazırlığı iddiasıyla başlayan soruşturma ilginç bir ağa uzanacak, "askeri casusluk" operasyonuna dönüşecekti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “ülküdaşım, dava arkadaşım” dediği Selahattin Yılmaz ile bazı AKP’li avukatlar tutuklanacak, operasyon Makine Kimya Endüstrisi (MKE) eski Yönetim Kurulu Başkanı avukat İsmet Sayhan'a da değecekti.

Sayhan’ın, MKE’nin iç yazışmalarında bulunan ve yalnızca TSK ile MKE arasında paylaşılan gizli tedarik planlarını, danışmanlık yaptığı silah şirketi ASSAN’a sızdırdığı iddia ediliyordu.

Bu dosya kapsamında tutuklu avukat Cem Duman’ın ifadesinde Arca Savunma’nın başındaki isim İsmail Terlemez’in de adı geçti.

Cem Duman’ın iddiasını göre, Selahattin Yılmaz ile birlikte işlettiği Saray’ın karşısındaki "Mr. Jade" adlı kafe tehditlerle elinden alındı. HalkTV yazarı Bahadır Özgür’ün aktardığı bilgiye göre, bu süreci avukat Semra Ilık organize etti.

İddiaya göre, Duman’a kafenin mülkiyetinin Murat Özdemir ile İsmail Terlemez’e geçtiği söylendi. Bahadır Özgür, Duman’ın iddialarını Terlemez’in basın danışmanına sordu. “Böyle bir mülk veya yatırımı bulunmuyor” yanıtını aldı.

Neden önemli?

Bölgemiz NATO eliyle giderek daha büyük bir ateş çemberinin içine atılıyor.

ABD, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu NATO ülkelerini daha fazla silahlanmaları için zorluyor.

Bu hamlelerin sonucu olarak ülkemiz savaşa giderek daha da yakınlaştırılıyor.

Bu sürecin en kritik halkalarından biri olan 7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO zirvesi önemli kırılmalara ve gelişmelere gebe.

Tüm bu tabloyu gören patronlar halkımızın aksine büyük bir heyecana sahip. Nasıl olmasınlar ki!

Öyle bir dönemin içinden geçiyoruz ki, patronların hepsi büyük bir iştahla ellerini ovuşturuyor.

Düşünün, daha 6 yıl önce kurulan bir şirket, Türkiye'nin dev firmalarını geride bırakarak kâr rekorları kıracak, zirveye demir atacak noktaya geliyor.

Arkalarına teşvikleri, NATO'yu, AKP iktidarını ve bu düzeni alıyorlar. Silahlanıyorlar ve zenginleşiyorlar... Bu büyülü büyüme öyküsünün arkasında tam olarak bu var.

/././

https://haber.sol.org.tr/haber/iso-500un-gosterdikleri-turkiye-kapitalizminin-bir-karsizlik-sorunu-var-mi-410791

https://haber.sol.org.tr/haber/silah-sanayi-ihale-ve-mafya-ortakligi-ibb-dosyasindan-turetilen-cete-sorusturmasi-iktidarin

https://haber.sol.org.tr/haber/abd-basini-turk-savunma-sirketleri-sudan-ic-savasini-korukledi-396623

Yeşil saha iktidarın aynası: TFF Başkanı Hacıosmanoğlu'ndan başarısızlığa karşı ‘yargı sopası’ çağrısı

Dünya Kupası'na iki maç sonunda veda eden A Milli Takım'ın içinde bulunduğu durumun faturasını 'eleştirenlere' kesen TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, çareyi yargı sopasında arıyor. Geçmişte stadyumda hakem rehin alan başkanın, eleştirileri susturmak için Adalet Bakanı Akın Gürlek'ten 'kanuni yaptırım' talep etmesi, futbolun AKP iktidarının arka bahçesine dönüşümünü bir kez daha gözler önüne serdi.

“Ülke futbol tarihinde Lefterler ve Metinlerden bu yana onlarca karakterli ve onurlu futbol şahsiyeti varken, “Milli Takım tarihinin en karakterli takımı” diyerek kendi başkanlığını yaptığı oyuncu kadrosunu son derece yakışıksız şekilde övmeyi marifet sayan Hacıosmanoğlu, oldukça parlak bir jenerasyona sahip Milli Takım’ı bu gidişle kendi ihtiraslarının ve AKP’nin kurbanı edecek gibi görünüyor.”

Çok değil 16 Haziran’da yaptığımız haberde yazdığımız bu cümle, bir hafta içinde gerçek oldu. Gruplardaki ikinci maçında, henüz gol dahi atamadan yenilen A Milli Futbol Takımı’nın 24 yıllık Dünya Kupası hasretinden geriye büyük bir başarısızlık, bolca tartışma ve tüm eleştirileri reddeden ve bir de bunun için yaptırım isteyen bir yönetim kaldı.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’ndan çok “Kurtlar Vadisi” dizisinin kötü replikli oyuncularından biri gibi davranan İbrahim Hacıosmanoğlu, bu tutumundan vazgeçmediği gibi gittikçe el yükseltmekten vazgeçmiyor.

Bugün yaptığı açıklamalarla skandallarına devam eden Hacıosmanoğlu, ABD’den Adalet Bakanı Akın Gürlek’e seslendi, katlanamadığı eleştiriler için “yaptırım” istedi. TFF Başkanı’nın yaptırım istediği konuşmanın girişinde kullandığı ifade gerçekten de dikkat çekici. Çünkü Hacıosmanoğlu, yaptırım istediği Bakan Gürlek’e seslenirken, “Ben buradan çok sevdiğim, değer verdiğim, beraber de İstanbul Başsavcılığı'yken çalıştığım Adalet Bakanımıza sesleniyorum” diyor. İnşaatçı olan Hacıosmanoğlu’nun Gürlek ile hangi bağlamda, ne kapsamda “birlikte çalıştığı” soru işareti. Kastettiği şey şike ve bahis operasyonlarıysa, buradan geriye AKP ve Gürlek şovundan başka hiçbir şey kalmadığı ortada.

TFF Başkanı’nın son derece tartışmalı olan o çağrısının devamı şöyle:

“Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle Adalet Bakanlığına görevlendirildi ve kendisinin de bu ülkeye üstün hizmetleri olacağına inanıyorum. Ama elbette ki yorum yapacağız, yazacağız, çizeceğiz ama ahlak sınırlarını aşmayacağız.

Kendisinden özellikle istirhamım; dünyadaki bütün örneklerine baksınlar, böyle bir rezillik dünyanın hangi ülkesinde var? Ve bunlarla ilgili acilen kanuni bir düzenlemenin yapılması gerektiğine inanıyorum.

Hem toplumun ahlakının çökmesini önlemek hem de futbolun kalkınmasını istiyorsak artık elzem oldu. Dünyanın hiçbir yerinde böyle ahlak sınırlarını aşan insan topluluğu yok. İnanıyorum ki sayın Bakanımız bu çalışmayı en kısa sürede başlatır.”

Futbolun kalkınmasını gelen eleştirilere yaptırım isteyerek sağlayacağını düşünen Hacıosmanoğlu, oyunculara Bodrum’da lüks villa hediye ederek başarı elde edeceğini de sanmıştı.

Onca ülke arasında soyunma odası basıp hakem alıkoyan ve bundan yargılanan tek TFF Başkanı olma ünvanına sahip Hacıosmanoğlu’nun “Dünyanın hiçbir yerinde böyle ahlak sınırlarını aşan insan topluluğu yok” şeklinde yakınması da pek ironik.

Erdoğan için ölmeye hazırım” sözleriyle başkanlık koltuğuna geçen Hacıosmanoğlu’nun futbol dünyasının ana aktörleri tarafından pek de sevilmediği de bilinen bir başka gerçek.

Hacıosmanoğlu’nun “beraber çalıştık” diyerek pas attığı Akın Gürlek ismi ise rastgele bir tercih değil. Gürlek, muhalif siyasetçilere ve gazetecilere yönelik tartışmalı hapis ve sansür kararlarıyla bilinen, muhalefetin kamuoyunda “iktidarın yargıdaki kılıcı” olarak nitelendirdiği bir isim. Sportif bir başarısızlığın ardından TFF yönetiminin çözümü özeleştiri yerine “yargı sopası" ve yeni kanuni yaptırımlarda araması, futbolun ülkedeki siyasi iklimin bir minyatürüne dönüştüğünü kanıtlıyor. 

Derin bir ekonomik kriz kıskacındaki yurttaşların futbola duyduğu aidiyet hissi bir yanda oyunculara “milyonluk lüks villalar” vaat ederek başarı satın alabileceğini sanan tüccar zihniyetiyle, diğer yanda en ufak eleştiride mafyatik tehditlere ve devletin savcılarına sarılan siyasi komiserler eliyle adım adım yok ediliyor. Hacıosmanoğlu dönemi, Türkiye'de futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, iktidarın baskı ve rant aparatına dönüştüğü sürecin en net fotoğrafını veriyor.

***

İranlılar, milli takımlarının o pozisyonunu sahiplendi: ‘Biz topraklarımızı işte böyle koruruz’ 

ABD'nin vize ve lojistik engellerine rağmen 2026 Dünya Kupası'nda sahaya çıkan İran Milli Takımı, Belçika karşısındaki mücadelesiyle yeşil sahayı bir direniş alanına çevirdi. Maç sonu soyunma odasına bırakılan mektup ve İranlı yetkililerin "memleket savunması" mesajları, sporun siyasi baskılara karşı nasıl bir duruş sergileyebileceğini gösterdi.

2026 FIFA Dünya Kupası, ABD'nin sınır ve göçmenlik politikaları nedeniyle İran Milli Takımı için siyasi bir mücadeleye dönüştü. Takım sadece rakiplerle değil vize engelleri, sınır geçişleri ve güvenlik sorunlarıyla da uğraşıyor.

ABD'nin çifte standartları ve çıkardığı zorluklar altında dün Los Angeles'ta Belçika karşısına çıkan İran, ağır bir baskı altında mücadele etti. Belçika'nın ataklarına karşı adeta etten duvar ören İranlı oyuncular, bu maçın sadece bir oyun değil, aynı zamanda siyasi baskılara karşı bir onur mücadelesi olduğunu kanıtladı.

‘Biz topraklarımızı işte böyle koruruz’

Futbolcuların sahadaki bu direnci, İran siyasetinde de yankı buldu.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, gol olması çok muhtemel bir pozisyonun hem kaleci hem de savunma oyuncuları tarafından engellendiği anın fotoğrafını sosyal medyada paylaşarak, "Toprağımızı işte böyle koruyoruz" yazdı.

Benzer bir mesaj da İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi'den geldi.

ABD ve İran heyetlerinin yürüttüğü müzakerelerin ilk turu için İsviçre’nin Burgenstock kasabasında olan Irakçi, direnişi daha geniş bir çerçevede ele alarak şu ifadeleri kullandı:

"Futbol sahasından müzakere masasına ve savaş alanına kadar, İranlılar olarak attığımız her adım daha büyük bir mücadelenin parçasıdır: Canım halkımızın onurunu ve haysiyetini savunmak."

Irakçi'nin "#Minab168" etiketiyle ve meleklerin İran kalecisine yardım ettiğini gösteren görsel paylaştı.

Soyunma odasında takımdan mektup: ‘Haysiyetimizle ayrılıyoruz’

Maçın ardından İran takımının soyunma odasında bıraktığı el yazısı mektup, turnuvaya damga vurdu.

Takım, yaşadığı ayrımcılığa rağmen barış çağrısı yaparak ABD halkı ile Amerikan yönetiminin politikalarını birbirinden ayırdı.

"#168" ve "#minab" etiketlerinin yer aldığı mektupta şu sözler yazılıydı:

"Binlerce yıl önceki antik Persiya'dan bugünün medeni İran'ına, İran'ın ruhu canlı ve dimdik ayakta.

Los Angeles'a gururla geldik, onurla yarıştık ve haysiyetimizle ayrılıyoruz.

Misafirperverliğin için teşekkürler Los Angeles. Ve bu 180 dakika boyunca kalbini, sesini ve ruhunu İran'a veren her bir İranlıya teşekkür ederiz.

Tüm uluslar arasında barış, saygı ve dostluk hakim olsun.”

Vize engeli, konaklama zorluğu, antremansızlık

İran'ın dünkü başarılı performansı, aslında haftalardır süren bir yorgunluğa rağmen gerçekleşti. Uluslararası basına da yansıdığı gibi, ABD yönetimi turnuva öncesinde İran'ın medya ekibine vize vermemiş ve oyuncuların ülkeye girişini zorlaştırmıştı.

İran’ın hazırlık süreci başından itibaren olağan dışı koşullarda ilerledi. Takımın kamp merkezi, turnuva öncesinde Tucson Arizona’dan Tijuana Meksika’ya taşındı. İran kafilesindeki bazı görevlilere ABD vizesi verilmedi. İranlı taraftarların önemli bir kısmı seyahat kısıtlamaları nedeniyle ABD’deki maçlara katılamadı. FIFA’nın İran federasyonuna ayrılan bilet kontenjanını geri çektiği de haberlerde yer aldı. Takım, ABD'de oynayacağı maçlar için her müsabaka günü sınırı geçip maç bittikten hemen sonra Tijuana'ya dönmek gibi çok yorucu bir düzene mecbur bırakıldı.

CNN’in aktardığına göre ABD yönetimi, İran takımının maçtan hemen sonra Tijuana’daki kamp merkezine dönmesinin baştan beri planlandığını savundu. İran Teknik Direktörü Amir Ghalenoei ise takımın geceyi California’da geçirip ertesi gün Meksika’ya dönmeyi beklediğini, ancak maçın hemen ardından uçağa binmelerinin istendiğini söyledi. Ghalenoei, “Toparlanmak için bize zaman bile vermediler” diyerek karara tepki göstermişti.

Zorunlu stadyum antrenmanları ve basın toplantıları da aksadı. 

ABD'nin bu tutumuyla FIFA’nın “Futbol dünyayı birleştirir” söyleminin gerçeği yansıtmadığı bir kez daha dünyanın gözleri önünde tüm çıplaklığıyla.

Sırada ne var?

Saha dışındaki tüm bu zorluklara rağmen İran’ın gruptaki heyecan sürüyor. Belçika, bir sonraki maçında Yeni Zelanda ile karşılaşacak. Her seferinde sınırları aşarak sahaya çıkan İran ise Mısır karşısında kritik bir puan mücadelesi verecek.

***

Sandıksız devir teslim: Britanya'da desteğini yitiren Starmer istifa etti, yeni başbakan Andy Burnham oluyor -Eren Korkmaz- 

İki yıl önce güçlü bir parlamento çoğunluğuyla başbakan olan Keir Starmer bu süre içinde tüm toplumsal desteğini yitirdi ve bugün sabah istifa ederek Andy Burnham için yolu açtı.

İki yıl önce güçlü bir parlamento çoğunluğuyla başbakan olan Keir Starmer bu süre içinde tüm toplumsal desteğini yitirdi ve bugün sabah istifa ederek Andy Burnham için yolu açtı. 

Geçen haftaya kadar istifa etmeyeceğini, liderlik yarışı olursa aday olacağını belirtse de Burnham’ın seçim zaferi ile meclise dönmesi üzerine hem bakanlar kurulunda hem de parlamento grubunda desteğini kaybetti ve istifa etmeye mecbur kaldı. 

Burnham ekibi kendisine salı gününe kadar mühlet vermişti ve değişimin hızlı ve barışçıl olmasını talep etmişti. Starmer bunu kabul ederek çekildi.

'Blair döneminin suç ortağı' vitrine dönüyor

Andy Burnham 1970 doğumlu, profesyonel bir siyasetçi, 14 yaşından bu yana İşçi Partisi içinde aktif bir figür. Tony Blair ve Gordon Brown dönemlerinde maliye, sağlık ve kültür bakanı olarak yer aldı. Blair döneminin suçlarına ortak olan biri. 

10 yıl öncesinde Ed Miliband ve Corbyn karşısında iki sefer parti liderliği için aday oldu ve kaybetti. Blaircı olarak bilinmesine karşın Corbyn zamanında bir dönem gölge İçişleri Bakanı olarak görev aldı. Corbyn’e yönelik 2016’daki başarısız parti içi darbe girişimine katılmadı. 2017’de meclisten ayrıldı ve Manchester Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olup kazandı.

Burnham’ın belediye başkanlığı döneminde popülaritesi arttı. Bilhassa Covid zamanı politikaları destek kazandı. Şehrin ulaşım sorununa müdahale etti, toplu taşımayı kamu kontrolüne aldı. Tam anlamıyla kamuculuk yapmadı ama kamu kontrolü ve aktif müdahale ile ulaşımı daha yaygın ve ucuz hale getirdi. Sosyal ev inşaatına önem verdi. Bu dönem kendisine “Kuzeyin Kralı” adı verildi.

Sermaye ile barışık 'sol' illüzyonu

Burnham yaklaşımını “iş dünyasına dost bir sosyalizm” olarak tanımlıyor. Partinin “hafif sol” kanadının temsilcisi. Bu genel hatlarıyla aktif olan, yeri geldiğinde müdahale eden, yatırım yapan, kaynak ayıran ve özel sektöre yer açan ama onu kontrol eden bir yaklaşımı temsil ediyor.

Manchester büyükşehir belediyesi İşçi Partisi'nin zaten güçlü olduğu bir şehir olduğu için bu koltuğu rahat kazandı ama Kuzey’de Kızıl Duvar olarak bilinen ve İşçi Partisi'nin tarihsel olarak güçlü olduğu yerlerde önce Muhafazakâr Parti’ye, son dönemde Reform Partisi'ne kaybettiği bir dönemde Manchester’ı tuttu.

Filistin'de suskunluk, savaşa ve finansa tam güvence

Andy Burnham Filistin meselesinde bu konunun çok kapsamlı olduğunu ve Manchester Belediye Başkanı olarak tüm verilere hâkim olamadığı için bir yorum yapamayacağını belirterek İsrail’i kınamayı reddetti. Finansal kurumlara yönelik kısmi eleştirileri tepki çekince geri adım attı. Starmer hükümetinin ekonomi politikalarına uyacağı sözünü verdi. Askeri harcamaları arttıracağını, aynı zamanda sosyal konulara yatırım yapacağını belirtti.

Burnham Mayıs ayındaki yerel seçimler öncesinde de bir girişim yapmıştı. Starmer’ın popülaritesi yerlerde sürünüyor ve partinin yerel seçimlerden yenilgi alacağı anlaşılıyordu. Bu dönemde bir vekil onun adaylığı için istifa etmişti. Ama Starmer ve parti yönetimi onun adaylığını bloke etmişti. Müslüman göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı ve İşçi Partisi'nin tarihsel olarak güçlü olduğu bu bölgede Reform ile Yeşiller kapışmış ve Yeşiller kazanmıştı. Hem Burnham’ın engellenmesi hem de ardından yerel seçimlerdeki hezimet üzerine Starmer için yolun sonu görünmüştü. 

Bu dönemde Lord Mandelson skandalı da kendisini vurmuş, İsrail yanlısı birkaç danışmanını harcamak zorunda kalmıştı. Bu dönemde açığa çıkan Mandelson’a ait yazışmalarda İsrail’le ilgili politikalarından dolayı Starmer’a kızgın olduğu anlaşılmıştı. Oysa Starmer en başından beri Gazze’de İsrail’i desteklemiş, halka suyun kesilmesini dahi doğru bulduğunu belirtmişti.

İsrail lobisinin desteği ve sağa karşı 'logosuz' kampanya

Yerel seçimlerden sonra bu kez Manchester’da beyaz işçi sınıfının yaşadığı Makerfield’da bir vekil Burnham için istifa etti. Bu vekil açıkça Siyonizmi savunan ve aile üyeleri IDF’de görev alan bir vekil olduğu için dikkat çekiciydi. Burnham yerel seçimlerde Reform'un kazandığı, göçmen nüfusun pek olmadığı bu bölgede kendi ismini öne çıkararak, İşçi Partisi'nin adını ve logosunu hiçbir şekilde kullanmadan bir kampanya yürüttü ve 18 Haziran’da açık farkla kazandı. Bu açık farkla kazanma Burnham’ın Reformu yendiğini gösterdi ve İşçi Partisi'nin “Kuzeyin Kralı” ile yeniden Kuzey İngiltere’yi alabileceğine dair beklentileri yükseltti.

Burnham’ın sadece Kuzey İngiltere’de Reform’u geriletmesi beklenmiyor. Gazze ve Starmer nedeniyle Yeşillere giden İşçi Partisi oylarını da çekmesi bekleniyor. Yeşiller birkaç yıl önce Corbyn’in yakaladığı dalgayı arkasına alarak oyunu arttırmıştı. Burnham söylemleri ile Yeşillere giden bir kısım oyu da geri almayı hesaplıyor.

Sitemkar veda

Starmer İngiliz emperyalizmi için görevlerini yerine getirdi ama toplumu ikna eden biri değildi ve kısa sürede nefret edilmeye başlanmıştı. 

Geçen hafta bu konuda sitem de etmişti ve teessüflerini paylaşmıştı:  “Popüler değilim ama Burnham kolay yolu seçti, Corbyn ile mücadele etmek yerine, gitti rahatça belediye başkanı oldu. Ben kaldım, mücadele ettim, solu partiden attım, partiyi seçilebilir hale getirdim, partiyi tek başına iktidar yaptım, mecliste büyük bir çoğunluğu elde ettim. Ekonomide gelişmeler yeni yeni ortaya çıkıyor, uluslararası krizlerle mücadele ettim. Andy şimdi kolay yoldan, seçim kazanmadan başbakan olmak istiyor.”

Yine de geçen hafta istifa eden savunma bakanı gibi kritik bir dönemde savunmaya yeterli para vermediği için sertçe eleştirildiği de biliniyor.

Ama dediği oldu, yereldeki seçim zaferi üzerinden Andy Burnham bugün vekil olacak ve hiçbir yarış ve seçim olmadan kısa süre içinde başbakan olacak. Yeşiller seçim sistemini değiştirmeye sıcak baktığı için Burnham’a olumlu bakarken Burnham bunun bir sonraki seçimlerin gündemi olacağını belirtti. Beklediği desteği olursa bir baskın genel seçime giderek seçimi kazanan başbakan olmayı da hesapladığı biliniyor. 

Bugünkü destek hızlıca eriyebilir, bu nedenle hazır Yeşiller'den ve Reformdan oyları geri alıp genel seçimde tek başına yeni bir iktidar dönemini gündeme alabilir.

Sandıksız devir teslim

Ama hem finans ve şirket temsilcileri hem de bürokrasi, bilhassa savunma bürokrasisi içinden geçtiğimiz süreçte yeni bir seçim istemiyor. Bırakın genel seçimi, İşçi Partisi içinde dahi bir seçim dönemini arzu etmiyor. 

Bu nedenle Starmer istifa edip aday olmayacağını duyurdu. Diğer aday Wes Streeting de bugün aday olmayacağını ve Burnham’ı destekleyeceğini ilan etti. Bu kesimler ekonomi programında da hiçbir değişiklik olmamasını istiyor ve askeri harcamaları da yükseltmeyi talep ediyor. 

Burnham bu konularda söz verdi, ekibi şimdi topluma ne sunabileceklerine dair düşünüyor.

/././

Kolombiya’da aşırı sağ kazandı: Latin Amerika’da yeni sağ dalga 

Kolombiya’da Trump destekli aşırı sağcı Abelardo De La Espriella’nın seçim zaferi, Latin Amerika’da “güvenlik” ve “suçla mücadele” söylemi üzerinden yükselen yeni sağ dalganın son halkası oldu. Petro sonrası dönemde Kolombiya, Bukele modeli, uyuşturucu savaşı ve ABD etkisinin kesiştiği yeni bir hatta giriyor.

Kolombiya’da devlet başkanlığı seçiminin ikinci turunda aşırı sağcı aday Abelardo De La Espriella, solcu aday Iván Cepeda karşısında yarışı önde tamamladı. 

İlk sonuçlara göre De La Espriella oyların yaklaşık yüzde 49,7’sini alırken, Gustavo Petro hükümetinin politikalarını sürdürme vaadiyle yarışan Cepeda yüzde 48,7’de kaldı. Aradaki farkın çok dar olması nedeniyle Cepeda cephesi sayım sürecine itiraz ederken, sonuç Latin Amerika’da son yıllarda güçlenen sağ dalganın en önemli göstergelerinden biri oldu.

De La Espriella’nın kampanyasının merkezinde “suçla sert mücadele”, gerilla ve suç örgütleriyle barış görüşmelerinin sona erdirilmesi, devletin küçültülmesi, petrol ve gaz yatırımlarının artırılması ve ABD ile daha yakın hizalanma yer aldı. 

Kolombiya’nın ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun “toplam barış” politikası ise sağ tarafından ekonomik durgunluk, artan şiddet ve uyuşturucu ticareti üzerinden hedef alındı.

Petro sonrası sağın 'güvenlikçi' dönüşü

Kolombiya’daki sonuç, yalnızca Petro hükümetine dönük tepkinin ürünü değil. Şili, Arjantin, Kosta Rika, Ekvador ve Bolivya’da da son devlet başkanlığı seçimlerinde sağcı adaylar öne çıktı; Peru’da ise muhafazakâr Keiko Fujimori’nin yarışı kazanması bekleniyor. Bölge genelinde zayıf ekonomi, suç oranları, uyuşturucu ticareti ve göç başlıkları sağın ana propaganda zemini haline geldi.

Bu dalganın ortak dili, “düzen”, “güvenlik” ve “devleti suçlulara karşı geri alma” iddiası. Ancak bu söylem, Latin Amerika’da uzun bir tarihi olan militarizasyon, paramiliter yapılar ve ABD destekli uyuşturucu savaşı politikalarının yeniden meşrulaştırılması anlamına geliyor.

Bukele modeli Kolombiya’ya taşınabilir mi?

El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele’nin çete şiddetine karşı ilan ettiği olağanüstü hal rejimi, Latin Amerika sağının başlıca referanslarından biri haline geldi. 

Kitlesel tutuklamalar, dev hapishaneler ve yargı süreçlerinin askıya alınmasıyla kurulan bu model, suç oranlarındaki düşüş iddiasıyla pazarlanıyor. Ancak esasen bu süreç keyfi tutuklamalar, işkence iddiaları ve demokratik hakların askıya alınmasıyla yürüyor.

De La Espriella da kampanya boyunca “demir yumruk” çizgisini öne çıkardı. Fakat Kolombiya’nın durumu El Salvador’dan daha karmaşık. Ülkede yalnızca şehir çeteleri değil, paramiliter ağlar, uyuşturucu kartelleri, yasadışı madencilik ekonomisi ve kırsal bölgelerde devletin sınırlı varlığı iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle “Bukele modeli”nin Kolombiya’ya uyarlanması, ülkedeki silahlı çatışma tarihini yeniden alevlendirme riski taşıyor.

Trump etkisi ve uyuşturucu savaşı

Kolombiya seçiminde ABD etkisi de açık biçimde hissedildi. Donald Trump, De La Espriella’yı desteklediğini duyurdu ve seçimin Kolombiya-ABD ilişkilerinin geleceği açısından kritik olduğunu söyledi. 

Trump yönetimi, bölgede sağcı liderlerle birlikte uyuşturucu kaçakçılığına karşı “Amerika Kalkanı” adı verilen askeri-siyasi bir hat kurmaya çalışıyor.

Bu tablo, Latin Amerika’da 2000’lerin “pembe dalga”sının ardından sağın yeni biçimini gösteriyor. Yeni sağ, klasik neoliberal reçeteleri doğrudan güvenlik politikalarıyla birleştiriyor: Devlet sosyal alanda küçültülürken, polis, ordu, sınır güvenliği ve hapishane sistemi büyütülüyor.

Solun sıkışması

Kolombiya’da Petro hükümeti, emeklilik, emek reformu, yoksullara sosyal destek, yeni petrol projelerine sınırlama ve silahlı gruplarla müzakere başlıklarında halkçı bir programla iktidara gelmişti. Ancak Kongre’deki tıkanma, ekonomik sıkışma, güvenlik sorunlarının büyümesi ve barış görüşmelerinden beklenen sonucun alınamaması solun alanını daralttı.

Iván Cepeda’nın kampanyası Petro çizgisinin devamını savundu. Fakat sağ, Cepeda’yı “suç örgütlerine yakınlık” suçlamalarıyla hedef aldı. De La Espriella’nın geçmişte sağcı paramiliter yapılarla bağlantılı isimleri savunmuş olması da kampanyanın en tartışmalı başlıklarından biri oldu.

***

Sen unut geçmişini…-Asaf Güven Aksel-

Özellikle butlan sonrası iyice antipatik bir figür olan Berhan Şimşek, Deniz Gezmiş’i canlandırdığı “Hoşça Kal Yarın”la anımsanıyor daha çok ve bu yüzden de kendisine tepki büyüyor. Film gösterime girdiğinde de bu rolün ona verilmesine öfkelenilmişti aslında. Çünkü o Minyeli Abdullah’tı. Hem de Yılmaz’a karşı sürülen zavallı bir dama taşı olarak.

Kişisel tarihinde bir işe yaradığını hissettiğin herhangi bir şey var mı, diye sorsalar, ilk – tek de olsa fark etmez– aklıma gelen, Yılmaz Güney filmleri üzerinde 9 yıl, 2 ay, 5 gün süren, sıkıyönetim emriyle gelmiş yasağın sona erdirilmesi mücadelesinde yer almak olur. 

2000’e Doğru dergisinde, Mart 1988’de onbinlerce imza atılan “Yılmaz Güney’i İstiyoruz” kampanyamızla başlayan sürecin başında, sıkıyönetimle birlikte yasağın da kalkmış olması gerekçeli hukukî haklılığımıza karşın, hayli umutsuzduk. Çünkü gerek dönemin sıkıyönetim kurumlarından gerek sinema dünyasının kulağı delik bilirkişilerinden, 109 fiminin negatifleriyle birlikte imha edildiği bilgisi “resmen ve belgesiyle” veriliyordu.

Ta ki sevgili Nihat Behram arayıp, Yılmaz’ın önemli filmlerinin negatiflerinin yurtdışında olduğu bilgisini verene kadar. Filmler ve gösterim hakları, İsviçre’deki Cactus Film’e satılmıştı. Bunun nasıl olduğu, filmlerin yabancı ülke kimliğine geçmişliğinin sağladığı avantajlar, gösterim haklarının alınması, Kültür Bakanlığı izinleri, sansür kurulundan geçirilişi, bu arada 1970-1988 arası ilgili bütün belgeler, telgraflar, kararnameler, yazışmalar, o camianın pek muteber karakterlerinin turnusola batışı vesaire, bir gün olup da kitaplaşmayı bekleyen koca bir klasördür elimde: Umut Yolculuğu.

Tabii bir sevgililer gününde, 14 Şubat 1989’da Yılmaz Güney’in “Umut”u sürgünden dönüp Beyoğlu Atlas Sineması’nda, uçuşan turnalar olmuş alkışlar eşliğinde beyaz perdeye Cabbar donunda düştüğünde, kucaklaşmıştık gözlerimiz yaşlı. Araya Sami Hazinses de girmişti. Baha, Temel, Kadir vardı kollarımızda. Efes Film’in ortakları, Moda ve Beyoğlu sinemalarının kafadarları. Yılmaz için bizimle birlikte her şeylerini ortaya koymuş, yoldaşlık etmişlerdi.

Başkaları da vardı tabii, vefasızlık omasın, ama bu üç ismi saymam, canımı çok yakmalarından. Bu ayrısı gayrısı olmayan üç arkadaş, ölümde de el ele tutuştular. Birkaç ay içinde art arda, beni koyup gittiler. Yakınları, dostları duydu acılarını tabii, ama, neden ben çıkıp meydan meydan herkese bağıramadım bu üç ismi?
ABD-İsrail İran’a saldırıyordu, AKP yargısı, muhaliflere sopa, kimliklere havuç, emekçilere zulümde soluk almıyor aldırmıyordu. Veda eden dostlara bir saygı duruşunu, tanımayanlara maceralarını anlatmayı lükse sokan bu düzen batsın!

Şimdi dayanamayıp yazıyorum, çünkü ekranda Berhan Şimşek var. Mutlak butlan hukuksuzluğuyla çöreklendiği bir mevkide gerdan kırıyor.

İktidarın muhalefeti dizaynından ibaret kalmayıp seçimleri formaliteye dönüştürecek bir monarşik eğilim provasının, cumhuriyet yıkıcılığının ötesinde CHP kadrolarının programatik açıdan nüansları bile olmayan karakterleri ve çekişmeleri tabii bizi ilgilendirmiyor, bu düzen partisinin kuyruğunda yerleri süpüren “sol” pespayeliğe uyarı sorumluluğu dışında.

Ama bu üç arkadaşımdan en son kaybettiğimiz Kadir’in solunumu dururken, ekranda Berhan Şimşek avaz avazdı.

Kadir, Baha, Temel. Yılmaz Güney’i özgürleştirip veda ettiler. Ne ki, “Umut”, perdeye bir tozlu huzmeyle yansırken de  Berhan Şimşek oradaydı, şimdi de var.

“Umut”u ve Yılmaz Güney’i, onun mücadelesini verenleri karalamak için cemaatin Zaman gazetesinin neler yaptığı, dönemin arşivinden görülebilir. Berhan Şimşek oradaydı. Karalamaya güç yetiremeyenler, “alternatif” oluşturmaya kalktılar. “Umut” daha gösterimdeyken, kendi filmlerini piyasaya sürdüler, önünü kesmeye, güç göstermeye kalkıştılar. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından “millî sinemacı” Yücel Çakmaklı uyarlaması “Minyeli Abdullah”… Bana “Zaman’ın paçaları sırılsıklam” gibi bir ayıp başlık attıracak kadar banal bir idrar yarışı halinde medyayı yönlendirmeyi denediler. “Müslümanların Türkiye’de gördüğü zulüm” temalı filmde başrol Berhan Şimşek’indi.

“Umut’a karşı “Minyeli”, Cabbar’a karşı Berhan…

Özellikle butlan sonrası iyice antipatik bir figür olan Şimşek, Deniz Gezmiş’i canlandırdığı “Hoşça Kal Yarın”la anımsanıyor daha çok ve bu yüzden de kendisine tepki büyüyor. Film gösterime girdiğinde de bu rolün ona verilmesine öfkelenilmişti aslında. Çünkü o Minyeli Abdullah’tı. Hem de Yılmaz’a karşı sürülen zavallı bir dama taşı olarak. Hafızalar diriydi.

Hani o şarkıdaki gibi: sen unut geçmişini, ben aklımda tutarım...

Kendisini ekranda, “solun değerleri” filan derken görünce, Temel söylendi ötelerden, Baha yine sessizce güldü, Kadir lazca kızdı. Ben klavyeye oturdum.

Derginin idare müdürü asker arkadaşıymış Berhan’ın, “Yılmaz’ın cephesi”ne bu tanışlığa dayanarak gelmişti süklüm püklüm, “Minyeli” sinemalardan mağlup kalkarken. Bir sanatçı, bir aktör oynadığı rolle özdeş sayılmamalı doğrusundan girip, ekmek parası haklılığına geçti karşımızda eğilerek ve “ben solcuyum aslında” dedi. Bütün bu genel savunmaların, cemaat eliyle Yılmaz Güney’e alternatif doğurma planını reddedememeyi mazur gösteremeyeceğini anlattık. Çekip gitti ve Deniz rolünü kim bilir ne manevralarla, ne kendini temize çekme hinliğiyle aldı… Ama işe yaramadı, hep Minyeli kaldı bizim için, özünde ve zahirinde.

O günlerin “Umut” kavgasıyla başlayıp hiç sarsılmayan uzun yılların dostluğuyla gönendiğim üç arkadaşımı kaybettim birkaç ay içinde, art arda. Ben kaldım. Yılmaz kaldı.

Berhan ekrandaydı. Bazen sizi çok da ilgilendirmeyen bir siyasal oynaşmanın öyle sivrilen bir figürü olur ki, diken olur batar, acınızı katmerler ve susamaz, bağırırsınız işte.

Bazı adları coğrafyadan silip bazı adları tarihe kazımak istersiniz. Temel, Baha, Kadir! Onları tanısanız var yaa, anlardınız, Minyeli ve Berhan neden yok olmaya mahkûmdur…

/././

NATO-2026 Zirvesi savaş hazırlığı yapmak için toplanıyor -Erhan Nalçacı- 

Acil olan talep ise bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini önlemektir. Türkiye sermayesinin ilkesiz, kokuşmuş, halk düşmanı kararı ancak halkın örgütlü gücü ile püskürtülebilir.

Üzerinden 22 yıl geçmiş, 2004 yılında NATO zirvesi İstanbul’da toplanmıştı. “İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor” çalışması bir kampanyaya dönüşmüş, özellikle TKP öncülüğünde bu zirvenin İstanbul’da toplanmasının engellenebileceğine dair bir umutla çalışılmış, Kadıköy’de soldaki parti ve çevrelerinin katıldığı büyük bir miting düzenlenmişti.

Şimdi yıllar sonra Ankara’da NATO zirvesi Temmuz başında sıkıyönetim koşullarında toplanacak.

Türkiye 1952’de dâhil olduğundan beri NATO’dan çıkılması haklı bir talep olarak yükseliyor. Ancak çıkmak istediğimiz NATO aynı NATO mu? Hiç süreç içinde NATO’nun amaçları, hedefleri, hangi gereksinime yanıt vermeye çalıştığı değişmedi mi? Eğer NATO’nun niteliğinde yıllar içinde değişiklik olduysa bu siyasi pratiği derinden etkileyecektir.

Bu analizi yapabilmek daha önce bu köşede paylaşılmış NATO tarihinin bir dönemlendirme denemesini hatırlatalım. 

Kuruluşundan (1949) Sovyetler Birliğinin çözüldüğü 1990’a kadar olan dönemin temel karakteristiği NATO’nun emekçi sınıfların yükselen iktidar mücadelesini her ne olursa olsun engelleme isteğidir. Emperyalist kampla Sovyetler Birliği arasında kurulan nükleer denge ve Sovyetler Birliği’nin barışı koruma konusundaki ısrarı nedeniyle NATO’nun önceliği topyekûn bir savaş olmamıştır. Esas öncelik NATO’ya dâhil olan ülkelerde işçi sınıfının yükselişini sivil çeteler kurarak, satın alınmış bir insan ağı yaratarak, cinayet ve sabotajlar düzenleyerek, askeri darbeler tasarlayarak engellemektir. NATO’nun bir savaş örgütü olmaktan çok bir terör örgütü olarak anılması bu döneme özgüdür.

İkinci dönem olarak, 1990-2011 arasını alabiliriz. Emekçi sınıfların siyasi gücü önceki döneme göre gerilemiştir bu tarihlerde. ABD ve diğer emperyalist devletler sosyalizmin bir siyasi-askeri güç olduğu dönemde şekillenen siyasi coğrafyayı yeniden yapılandırmayı öncelediler. Bu eylem sermaye dolaşımını kısıtlayan ulusal engellerden kurtulmayı ve dünyayı emperyalizmin boyunduruğuna almayı amaçlıyordu. 

Bu dönemde ülkelerin yargı, yasama ve yürütmeleri teslim alınmış, sermaye sınıfının tam boy işbirlikçi olduğu Türkiye gibi ülkelerde süreç savaşsız halledilirken, bazı coğrafyalara askeri olarak müdahale edilmiştir. Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Suriye komplo ve saldırıları yeniden yapılandırılan dünyanın düzeltici savaşları olarak kabul edilebilir.

2004’te İstanbul’da yapılan NATO zirvesinde örneğin, NATO’nun görev alanı olarak tanımladığı coğrafyanın dışına müdahale etme yetkisi tartışılmış ve kabul edilmiştir. 

Bu dönemde de topyekûn bir savaştan çok köşeye sıkıştırılan uluslara tek tek askeri müdahaleler söz konusudur. Cihatçı örgütlerin aparatçık haline getirildiği bu süre zarfında bu örgütler tarafından üretilen terör eylemleri müdahaleler için bahane olarak kullanılmıştır.

2011’den sonra başlayan ve halen içinde olduğumuz dönemi kavramamız ise başımıza ne örüldüğünü ve ne yapmamız gerektiğini anlamak için can alıcı bir niteliğe sahip.

2008 mali çöküşünden sonra emperyalist düzenin hegemon devleti ABD acı bir şekilde hegemonyasının tehdit altında olduğunu idrak etti. Çin 1970’li yıllarda başlattığı kapitalist restorasyondan sonra kesintisiz olarak sürdürdüğü %10 civarındaki büyüme hızı ile dünyanın yeniden paylaşılmasını talep ediyordu. Pazarlar, mali sermaye baskınlığı, hammadde kaynakları, ticaret yolları, siyasi hegemonya alanları ne derseniz, her şey yeniden pay edilmeli, dünya düzeni yeni bir hegemonya tanımına evrilmeliydi.

ABD bu hamleyi gördü ve 2011’de artık önceliğinin Pasifik olduğunu ilan etti. Çin’in pasifikte kuşatılması ve Çin’deki devasa sermaye birikiminin değersizleştirilmesi gerekiyordu.

Doğal olarak ABD komutasında olan NATO’nun da önceliği değişti. Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda Pasifik savaşına hazırlanan NATO’nun yeni bileşenleri haline geldiler.

7-8 Temmuz Ankara zirvesine bu Pasifik ülkelerinin davetli olması başka bir anlama gelmiyor. Her birisi kendi çapında hızla silahlandırılıyor ve savaşa hazırlanıyor. 

ABD’nin Avrupa’daki kuvvetlerini azaltma kararı da içinizi rahatlatmasın, bu ABD kuvvetlerinin Pasifik’e kaydırılması anlamına geliyor.

Avrupa sermayesi ise ABD ile birlikte emperyalist düzende kendi pozisyonunu da kaybedeceğinin bilinci ile bu paylaşım savaşına hazırlanıyor. Sanayisini militarize ediyor, sivil alt yapıyı büyük çaplı bir savaşa adapte etmeye çalışıyor. Emekçi halklarını ise kendisi ile hiç alakası olamayan kapitalist tekellerin savaşına sürüklemek için taklalar atıyorlar. 

Bir yandan Ukrayna savaşını milyarlarca Avro ve silah temini ile tam bir yıpratma savaşı haline getirip kışkırtırlarken Rusya bize saldıracak yalanını yayıyorlar. Öte yandan zorunlu askerlik uygulamaları ile hızla asker sayılarını artırmaya çalışıyorlar.

Hala bunca yaşanandan sonra bir şey olmaz diye düşünüyorsanız şu yakın gelişmeye bir kez bakın. Almanya’da 18-45 yaş arası erkek vatandaşlara eğer üç aydan fazla yurtdışına çıkacaklarsa Silahlı Kuvvetlerden izin alma zorunluluğu getirilmiş.

Zirvenin Ankara’da toplanıyor olması da tesadüf değil. Türkiye’nin yani ülkemizin emekçi çocuklarının bu savaşa sürüklenmesi için büyük bir ihtiras içindeler. Konya’ya yerleştirilen NATO savunma sistemi, İstanbul Boğazı’nda üs, yeni NATO kolordusunun kurulması, bunların hiçbiri öylesine adımlar değil. NATO zirvesinde sıkıyönetim ilan edilmesi de.

Türkiye NATO tarafından Karadeniz’de ve Avrupa’da Rusya’ya, Ortadoğu’da İran’a ve Pasifik’te Çin’e karşı kullanılmak isteniyor.

Artık haberlerde her gün yeni bir silahla gururlanmamızı istiyorlar, sanki Yunanistan ve İsrail ile kapışacakmışız gibi milliyetçi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Oysa açıkça görülüyor, halkımız kendisine ait olmayan tekelci sermayenin paylaşım savaşına sürükleniyor.

NATO’dan çıkmak her zaman önemli ve yerinde bir talep. Ancak NATO ile düzen öylesine iç içe geçmiş ki bu düzeni tümüyle karşısına almayanların, örneğin her seçim CHP ve DEM ile iş birliği yapanların NATO karşıtlığının da bir değeri yok. Türkiye NATO’dan devrimine kavuşması ile çıkabilecek çünkü.

Acil olan talep ise bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini önlemektir. Türkiye sermayesinin ilkesiz, kokuşmuş, halk düşmanı kararı ancak halkın örgütlü gücü ile püskürtülebilir.

5 Temmuz Tandoğan mitingi bu koşullarda yaşamsal bir öneme sahip gözüküyor.

Ülkemizi tarifsiz bir yıkımdan ve gençlerimizi, çocuklarımızı savaş dehşetinden koruyabilmek için.

/././

Ha biri ha öbürü…-Mesut Odman- 

Bir partiden bir başkasına geçişler seyrek görülmüyor. Dolayısıyla, şaşırtıcı durumlar değil. Geçişlerin yorumlanışına gelince, orada görüşler farklılaşıyor. Onlara bakalım. 

Aslında birbirinden farksız ya da pek az farklı nesnelerin sayısı iki değil. Bizim şimdi açacağımız örnekte, üç. Ama daha çok da olabilirdi. Olmasına olabilirdi de ne yapalım ki, bu deyişin uygun düştüğü sayı iki ile sınırlı. Yoksa, “ha biri ha öbürü ha daha da öteki” falan diye uzatmak gerekecek; onun da dilimizi çirkin biçimde zorlamak olacağı besbelli.

Geçen gün, gün yerine sabah demeli, televizyonun birinde epeydir kanalın hamalları arasında yer alan bir hanım sunucu kendi cinsinden bir milletvekilinin istifa haberini veriyordu. Ama ne veriş! Çığlık çığlığa desem yeridir. Çok şaşırdığı açıkça belli oluyor. Bu kadar da olmaz, demek istiyor ve anlatmak istediğini dümdüz bir sesle aktarmak yerine basbayağı abartılı bir haykırışın desteğiyle iletiyor. Gerçi yeniyetme bir eleman değil, öyle olmadığını, hangi deneyleri yaşayarak buralara geldiğini birkaç kez dinlemişliğim var. Yine de az önce aklıma gelen hamallık benzetmesi çok da yersiz sayılmaz. Bir gün önce gece yarılarına kadar çalışmışsa hiç şaşırmam.

Şu sıralar futbolculuk mesleğinden gençleri çokça seyrediyoruz ya, oradan aklıma gelmiş olabilir. Onlarınki de az buz rezillik değil. Lig maçları bittikten hemen sonra, yeniden antrenman, yeniden maç, arada bir yığın yolculuk… Aldıkları paralar bizim televizyon çalışanları ile karşılaştırma kabul etmese de hamallık hamallıktır. Liverpool takımından ayrılalı fazla zaman geçmemiş bir teknik direktör vardı, Jürgen Klopp adında bir Alman, onun son aylarda sık sık gündeme getirdiği bir konu bu. Ama işe yarayacağını sanmam. Onlara bizim Metin Kurt gibi biri gerekir, yoksa örgütlenip bir şey başaramazlar. Örgütlenmek ve başarmak istedikleri de kuşkulu zaten.

Neyse daha fazla dağıtmayalım.

Sabah sabah haykırışıyla beni ekran karşısına geçirten kadın programcının sözünü ettiği istifa haberi, büyük illerimizin birindendi galiba, bir CHP milletvekili ile ilgiliydi. Hanımefendi en son genel seçimde bir başka hanımefendinin başında bulunduğu İYİ Parti’den milletvekili seçilmiş, bir süre sonra CHP’ye geçmiş, şimdi oradan da istifa etmiş. Bu aralar “bağımsız” kalmayı tercih ediyormuş, ama “kulis” bilgilerine bakılırsa uzun olmayan bir süre sonra AKP’ye geçmesi bekleniyormuş. Böylece üç yılda üç parti değiştirmiş olacağı hesaplanıyor. Hâlâ “hesaplanıyor” diyorum; çünkü, anlaşılan, üçte kalıp kalmayacağı da pek kesin görünmüyor.

Beni ekran karşısında zapt eden hanımefendi spiker, “üç yılda üç parti” diye yineleyip sesini yükseltiyordu. Onunla birlikte programa katılan beyefendi de hem ona hak veriyor hem de şaşılacak bir durum olmadığına, aşağı yukarı benzer örneklere rastlandığına ilişkin bir iki söz etmeye çabalıyordu.

Doğrusu, şu son söylenene itiraz etmeye gerek yok. Gerçekten de bir partiden bir başkasına geçişler seyrek görülmüyor. Dolayısıyla, şaşırtıcı durumlar değil. Geçişlerin yorumlanışına gelince, orada görüşler farklılaşıyor. Onlara bakalım.

Birincisi, bu olaylarda “transfer” sözcüğünün kullanımını gerektiren yakışıksızlık; başka bir anlatımla, geçişlerin birtakım çıkarlar sağlanması karşılığında gerçekleşmesi. Bunlar arasında, yapılan ya da yapıldığı ileri sürülen, dedikodu edilen irili ufaklı yolsuzluklar belli bir yer tutuyor. Yalan yanlış, sadece dedikodu yahut iftira düzeyinde kalanlar da olabiliyor; gerçekliği konusunda neredeyse kuşku kalmamış, ama henüz az çok güvenilir kanıtların ortaya çıkmadığı/çıkarılmadığı olaylar da… Bu tür geçişlerin, genellikle, iktidardaki parti ve partilere doğru olması ise son zamanların çok kullanılan deyişiyle “hayatın doğal akışına uygun” görünüyor.  

İkincisi, yine daha çok iktidardaki partilere yönelik olarak, yeni koalisyonları zorlamak amacıyla yapılan geçişler. Burada da “transfer” sözcüğünü kullanmak daha doğru; çünkü, transfer olanlar basit, parasal çıkarlar uğruna değil, yeni hükümetlerde bakanlık ya da benzeri üst düzey koltuklar edinmek, ülke yönetiminde nüfuz sahibi olmak üzere hareketleniyorlar.

Bizim ülkemizde bu iki kategorideki geçişlerin çok görüldüğü, dolayısıyla namuslu, ahlaklı yurttaşlarının şanssız sayılmaları gerektiğini düşünmekse hiç de doğru değil; çünkü günümüz dünyasında bu tür geçişlerin görülmediği ülkeyi ara ki bulasın.

Parti değiştirmelerin nasıl ve hangi nedenlerle gerçekleştirildiğine ilişkin örnekleri biraz daha çeşitlendirmek mümkün. Ancak, bu konuda bir haksızlık yapıldığı da akla gelmiyor değil doğrusu. Tamam, demin kullandığımız sözcüğü yineleyerek sürdürelim, bu “hareketlilikler” içindeki politikacılar için özür bulma çabasına girişme izlenimi yaratmadan söylemeye çalışırsak, yapılanın sadece siyaseten ahlaksızlık denebilecek bir tutum olduğunu söyleyip bırakmamak gerekir. Bu tutumda bir ahlaksızlık bulunduğu ortadadır. Ama bu ahlaksızlığa uygun bir temelin varlığına işaret etmeden geçmek de yanlış olur. 

O temel, “düzen partileri” deyip geçtiğimiz partilerin birçok bakımdan birbirlerine çok fazla benzemekte oluşlarıdır. Şöyle de söylenebilir: Aralarındaki zaman zaman kavga izlenimi veren itiş kakışlar ne kadar gürültülü olursa olsun, ne kadar sonu gelmez sanılan bir süreklilik gösterirse göstersin, çoğu durumda hiçbiri dışarıdan göründüğü kadar bağdaşmaz değildir. Onların içlerinde yaşayan, içeriden ve yakından bakan bireyler olarak politikacılar bunun farkına varmak bakımından dışarıdan izleyen ya da anlama fırsatı bile bulamadan olup bitenlere bakan insanlara göre çok daha “avantajlıdırlar”. Eğer öyleyse, başlangıçtaki seçimlerini zaman içinde değiştirmeyi, hatta bunu birkaç kez yapmayı, işlerinin doğası gereği saymaları, beklenebilir bir tutumdur.

/././

Türkiye’nin geleceğini sol belirlesin -Berkay Kemal Önoğlu- 

Sol, ülkemizin geleceğinin başka güçler tarafından belirlenmesine göz yummak ya da süreçte figüran olmak yerine, ülkenin geleceğinde başat bir rol üstlenebilir. Ve üstlenecektir de.

Memlekette olası cumhurbaşkanı adayları neye göre tartışılıyor? Görülüyor ki, artık yıllar içerisinde bütün ana akım siyaseti program ve ilkelerden ayıkladılar; her kesimden, her yaştan yurttaşları maalesef o sonu gelmeyen kahraman beklentisi içine çoktan soktular. Artık kimin neyi savunduğu değil, imajı önemli hale geldi. Babacanlığı, güler yüzü, azmi, çalışkanlığı, vs… O da ekranlardan anlaşıldığı kadar!

Peki, bu isimler neye göre öne çıkıyor, neye göre arka plana itiliyor? Bu kahramanlar nasıl yaratılıyor? Kimi, hangi sebeple öne çıkarıyor ve insanların onlara güvenmesini istiyorlar? Kime, niçin güvenelim? Bu kadar hayati bir dönemde kime, ne yaptı diye bel bağlayalım? Yoksa televizyonlarda gördüklerimize mi inanalım, o kadar saf mıyız? Bugüne kadar güvendiklerimiz bizi defalarca yüzüstü bırakmadı mı?

"Cumhurbaşkanı adayı kim olsun?" sorusuna verilen ezbere cevabı biliyoruz: "Kazanacak aday olsun". İyi de niye ve nasıl kazanacak?

Asıl sormamız gereken soru şu: Biz nasıl bir Türkiye'de yaşamak istiyoruz?

Emekten, bağımsızlıktan, laiklikten yana; amasız, fakatsız, devrimci ve cumhuriyetçi bir çizgiyi savunuyoruz. İnanın, bu toplumun en geniş kesimlerinin hayal ettiği ve savunduğu çizgi de budur. Peki, bu irade niçin siyasette hakkıyla temsil edilmiyor?

Neden tarikatlara şirin görünmek için bin takla atıyorlar?

Neden patronculuk yapıyor, TÜSİAD’ın günahlarını örtmeye kalkıyorlar?

Neden her şeyi sadece tek adama ve AKP’ye yıkıp sistemin diğer suç ortaklarını saklamaya çalışıyorlar?

Neden bağımsızlık deyince işi sulandırıp hem NATO’cu hem Deniz Gezmiş’çi geçiniyorlar?

Bunları görmezden gelebilir miyiz? Böyle bir anlayışla bir yere varabilir miyiz? Bu iktidar böyle değişir mi?

Değişse bile, asıl iktidar değişmiş olur mu? Yani bu iktidarı var eden, onun hizmet ettiği asıl egemen güçler, sermaye diktası, yerine gelecek olanı da tepe tepe kullanmaz mı? Onları da hizmetine almazlar mı? Kaldı ki egemenler neden iktidarı değiştirsin? Böylesine kritik bir eşikte, tabiri caizse "nehri geçerken at değiştirilir mi?"

Seçimler söz konusu olduğunda sağcılar; örneğin onların hassasiyetleri çıkar pazarlığıysa, paraysa, araziyse, rantsa, torpilse, her neyse... Bunları dayatıp alacak kadar kolları sıvama cesareti gösteriyor gibi görünüyor. Her çıkar grubu kendileri bir güç olmaktan, gerekirse ayrı aday çıkarmaktan asla geri durmuyorlar.

Peki, biz kendimizi değil memleketimizi düşünüyoruz diye mi bu kadar tutuk kalmayı, sessizliği, acziyeti içimize sindirelim?

Solcular neden kendi hassasiyetlerini dayatamıyor?

Neden bir müteahhidin peşinden her şeyi unutup, her şeyi geride bırakıp yarınlar yokmuşçasına koşturmak bu kadar kolay geliyor?

Ya da diğerleri… Bizim hayalini kurduğumuz bağımsız, sömürüsüz Türkiye ile, savunduğumuz değerlerimizle, önceliklerimizle uzaktan yakından alakası olmayan boş teneke siyasetçilerin ardında niçin bütün geleceğimizi adeta kumar masasına sürüyoruz?

Bizim bir güç olmamız lazım!

Emekten, bağımsızlıktan ve laiklikten taviz vermeyen bir çizginin, "Nasıl bir cumhurbaşkanı istiyoruz?" sorusunu siyasete dayatması gerekiyor. Türkiye'nin ezici çoğunluğunu oluşturan cumhuriyetçi ve emekçi kesimlerin gerçek bir temsiliyete ihtiyacı var.

Laf olsun diye değil; bunu cumhuriyetçi, devrimci, sosyalist sol bal gibi de yapar! İstediğinde, irade gösterdiğinde, bu ilkelerde ortaklık kurup topluma açık bir biçimde sunabildiğinde yapar. Daralmayalım, yolumuzu genişletelim. Gözümüzü daha geniş, ferah bir ufka dikelim. Ama bunun için, önce, belki ironik şekilde, "en geniş güçler" stratejisini bir kenara bırakalım. Ayrımlarımızı önemsizleştirmeyelim. Ancak bu şekilde kendi toplum projemizi gerçek bir alternatif haline getirebiliriz. Ve bu iktidardan kurtulmak için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiririz.

TKP tavrını açıkladı ve çağrısını yaptı. Bu tarihi çağrı, yalnızca bir sorumluluğu yerine getirmenin ötesinde, tüm dost çevrelerin bu zemin üzerinden kenetlenmesi ve süreci büyütmesi açısından büyük bir önem taşıyor. Sol, ülkemizin geleceğinin başka güçler tarafından belirlenmesine göz yummak ya da süreçte figüran olmak yerine, ülkenin geleceğinde başat bir rol üstlenebilir. Ve üstlenecektir de.

Bu çağrı, tarihin doğru tarafında yürüme çağrısıdır. Umalım ki bunu görmekte geç kalınmasın.

/././

Kıbrıs’ta masa yeniden kuruluyor -Engin Solakoğlu- 

Şu anda bulunacak “çözüm” Ada’yı, İsrail’in artçılığı görevini üstlenecek dev bir NATO üssüne dönüştürmekten başka bir işe yaramaz. Hepimiz biliyoruz ki, içinde NATO’nun geçtiği bir cümleden insanlık için de Kıbrıs için de hayırlı bir sonuç çıkmaz.

ABD ve İran heyetlerinin İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında toplandıkları haberlerini okurken, herkesin aklına farklı bir şeyler gelmiştir. Öncelikle çoğumuz, gelişmeleri buradan somut bir sonuç çıkıp çıkmayacağını, müzakerelerin İsrail ve Washington’daki güçlü uzantıları tarafından sabote edilip edilmeyeceğinin düşünürken, hatır sayılı bir bölüm insan da altın ne olur, dolar yükselir mi, faizler düşer mi, petrol ve gübre fiyatları nereye doğru gider diye aklından geçirmiştir.

Bununla birlikte, bu gelişmelere bakıp aklına Kıbrıs gelenlerin sayısı sanırım birkaç bini geçmez. Bunlar da ya Kıbrıslılar ya da benim gibi aklını Kıbrıs’la bozanlardır. “Daha 20 Temmuz’a bir ay var, neden Kıbrıs yazdın ki?” şeklindeki kaçınılmaz sorunun yanıtı burada işte.

Benim kuşağım anımsayacaktır. En az 40 yıl önce bir gofret reklamı vardı vurucu cümlesi “hiç aklımdan çıkmıyor ki” olan. O vesileyle reklamdaki muhteşem tiyatro oyuncusu Soner Ağın’ı da saygıyla anmış olalım.

Bürgenstock 2004 yılının Mart ayında Annan Planı müzakerelerinin yapıldığı yer. Uzun uzun arka plan anlatmayacağım. Merak edenler ayrıntılarına internetten bakabilir. Annan Planı şuydu, buydu, iyiydi, kötüydü tartışmasına da giresim yok. Şurası kesin, 1974’ten sonra Kıbrıs’ta bir çözüme en çok yaklaşıldığı noktaydı. Üzerinden 22 yıl geçti gitti. O sürede Crans Montana gibi başka yakınlaşma girişimleri de yaşandı. Sonuç vermediklerini biliyoruz.

Şimdi Kıbrıs’ta masanın yeniden kurulacağına dair güçlü alametler var. BM’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin taraflar arasında mekik dokumayı sürdürüyor. BM Temsilcisi Holguin’in Ankara, Atina, Brüksel ve Lefkoşa’nın her iki yakasındaki görüşmeleri, Temmuz sonu veya Ağustos başında yapılması beklenen genişletilmiş toplantı öncesinde tarafların pozisyonlarını netleştirme süreci olarak değerlendiriliyor.

Teker teker gidelim. Genişletilmiş toplantı ne demek? Burada sihirli formül “5+1”. Adanın, daha doğru bir deyimle, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üç garantörü olan Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan ile adadaki iki halkın temsilcileri Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda görüşecekler.

Türkiye’nin bir süre bu formüle karşı çıktığı söyleniyordu ama görünen o ki formata yönelik o itiraz ortadan kalkmış. Bu formatın bir denemesi 2021’de Cenevre’de gayrı resmi konferans şeklinde yapılmıştı.

Buradan şu çıkar, bu çıkmaz diye ahkam kesmeden önce meselenin bugün bulunduğu noktaya bir göz atmakta yarar var. 

Yeni bir görüşme turu eşiğinde Kıbrıs’a baktığımızda ne görüyoruz? Bir kere, zaman zaman artan politik gerginliğe karşın sıcak çatışma yok. Oysa hemen karşı kıyıda İsrail her gün 30-40 Lübnanlıyı kayıtsızca katlediyor, köyler kasabaları haritadan siliyor, Beyrut’u hafta da bir bombalıyor. Filistin’de süren soykırımı hatırlatmak dahi gereksiz.

Kıbrıs’ta çatışma olmaması, can kaybı yaşanmaması bir yandan çok iyi ama bir yandan da uluslararası ve yerel aktörleri harekete geçmeye zorlamadığı, konuyu dünya medyasının manşetlerine taşımadığı için kötü.

Peki Kıbrıs’ta kimin hızlı bir çözüme ihtiyacı var? İşin doğrusu hiç kimsenin. Çözümsüzlükten en çok zarar görenlerin Kıbrıslı Türkler olduğuna kuşku yok ama şimdi çözüm için kollarını sıvamış görünen devletlerin en son dert ettikleri şey onları rahatlatmak.

Çok bilinen ama az söylenen bir gerçeği yineleyerek başlayalım. Kıbrıs Türkiye bakımından askeri -hatta alçak gönüllü olmayalım- diplomatik bir başarının yarım yüzyılda adım adım nasıl fiyaskoya dönüştürüldüğünü gösteren bir ders niteliğinde. 

Göreli askeri gücün her şeye  yetmediğinin de güzel bir göstergesi. Kendi halkını insan yerine koymayan, kendi ülkesine kupon arsa muamelesi yapan, kendi doğal ve beşerî kaynaklarını heder eden bir devlet anlayışı, deniz aşırı bir toprakta farklı bir performans gösteremez. Yarım yüzyıllık deneyimin Kuzey Kıbrıs’ta ortaya koyduğu tablo tam da budur.

Akepe’yle başlamış bir süreçten söz etmiyoruz ama Kuzey Kıbrıs’ın getirildiği ahlâkdışı nokta, utanmayı bilenler için utanç vericidir. Bu sözüm Kıbrıs’a bakınca Doğu Akdeniz’de ileri bir jeopolitik adım ve fethedilmiş bir toprak parçasından başka bir şey göremeyenler için de geçerlidir.

Mehape’nin ara ara depreşen sayıklamalarına karşın Akepe rejiminin Kıbrıs’ın kuzeyini resmen entegre veya ilhak etmeye niyeti yok. Böyle çok iyi. Mafyası, müteahhitleri, sahte diploma üreticileriyle yuvarlanıp gidiyorlar. Kaldı ki, uluslararası ortam ve Akepe’nin Batı’ya yanlama zorunluluğu da buna engel.

Türkiye’deki sermaye diktatörlüğü, Kuzey Kıbrıs’a elde tutulduğu sürece etinden, sütünden yararlanılacak, zamanı geldiğinde de pazara çıkartılıp uygun bir bedelle satılabilecek ya da değiş-tokuşa konu edilebilecek bir meta gözüyle bakıyor. Ne adaya ne de insanına yönelik bir bağlılıkları, sempatileri, empatileri var.

Şimdi yeniden kurulan masaya koşturmalarına da bu açıdan bakmak gerekiyor. 

Kıbrıslı Türkler yine çok umutlular ama o masanın kurulması otomatik bir çözüm garantisi teşkil etmiyor. Kıbrıs’taki müzakere pratiğinin tarihine bakınca aklıma hep aynı film geliyor. İsmi dilimize “Asi Gençlik” diye çevrilen filmde gençler arabalarını bir uçuruma doğru sürerler, araçtan uçuruma en yakın noktada atlayan sürücü oyunu kazanır hani. Sanırım buna “Chicken” oyunu deniyor. Erken atlayan “korkak tavuk” oluyor.

Meslek yaşantım boyunca tanık olduğum her Kıbrıs görüşmesinde tekrarlanan “masadan ilk kalkan taraf olmamak” teranesini dinleyeceğiz yine.

Yalnız Kıbrıs sorunu bağlamında bu denklem işlemiyor. Çünkü Rum tarafının masadan kalkmakla yitireceği bir şey yok. Türk tarafı ise masada uzun kalınca en fazla kısa süreli bir alkış elde ediyor. Benim izleyebildiğim kadarıyla Kıbrıs Türk tarafında tarihsel anlamda bir Türk tezi olan “federasyon”da ısrar ettiği için cahil-cühela takımı tarafından hain ilan edilen Erhürman-CTP kanadı bu kez bu tehlikeyi algılamış görünüyor. Daha açık bir deyişle, olası bir uzlaşmanın Kıbrıs Rum halkınca reddedilmesi halinde Kıbrıs Türk halkının kendi yoluna gitme hakkı doğması gerektiğinde ısrarlı olacakları söyleniyor. Şimdilik bunları bir kenara yazıp kamera açısını genişletelim.

Kıbrıslıların ve benim gibi aklını Kıbrıs’la bozmuş olanların mutlaka mücadele etmeleri gereken tehlikeli bir sendrom var. O da, “Kıbrıs sorunu”nun adeta bir turşu kavanozu içinde, sabit atmosfer koşullarında  yaşandığını sanmak. O kavanoz içerisinde önerilecek formülleri “çözüm” zannetmek.

Ortadoğu her zaman çok karışık. Ancak şu andaki durum gerçekten ciddi kırılmalara işaret ediyor. Gerileyen, zayıflayan bir ABD hegemonyası ve kuduran bir İsrail gerçeğiyle yüz yüzeyiz. İran çok sarsıcı bir değişiklik olmazsa artık bölgede belirleyici bir güç konumuna geldi. Tahran’ın etkisi öyle Batılıların ve onların yerli papağanlarının ileri sürdükleri gibi “vekil güçlerin” filan çok ötesine uzanmış durumda. ABD’den kazık yiyen bölge rejimleri tam bağımsız olmasa da  özerk ortak güvenlik mekanizmaları arayışındalar.  Peki bunların Kıbrıs’la ne ilgisi var?

Her ne kadar Kıbrıslı Rumlar ve Türkler üzerlerine pek alınmasalar da, Kıbrıs Avrupa’da filan değil, basbayağı Ortadoğu’da bir ada. Bölgedeki gelişmelerden etkilenmeme olasılığı yok. Bunu son iki İran-ABD/İsrail savaşında da deneyimledik.

Adanın her iki yakasında da “Avrupa aşağı Avrupa yukarı” geyiğine herkes bayılıyor ama örneğin, Kıbrıslı Rumların Rusya ile kültürel yakınlıklarına, AB’nin hatta NATO’nun çatışmaya tam boy dahil olmasına rağmen Avrupa’daki Rusya-Ukrayna savaşı adada büyük bir sarsıntı yaratmadı. Buna karşılık Ortadoğu gelişmeleri çarşıyı eni konu karıştırdı.

Bir kere Kıbrıs’ın kucağında artık ciddi bir İsrail sorunu var. Üstelik yerli yarım akıllılarının bilerek veya bilmeyerek Güney’le sınırlı tuttukları bir mesele değil bu. İsrail sermayesi Kuzey’de boy gösteriyor. Sonra bırakalım İran savaşını, Lübnan-İsrail ilişkilerinde, Lübnan-Suriye ilişkilerinde yaşanacak her gelişme Kıbrıs’ı etkiliyor. Önümüzdeki yıllarda da etkilemeye devam edecek.

Şimdi kamerayı yeniden yakınlaştıralım. Kıbrıs’ta öngörülen, ideal denilen çözümün ana hatlarında ne var? AB üyesi, birleşik, NATO’ya üye ya da büyük ölçüde entegre bir Kıbrıs. Bölgedeki değişim, çatışmalar ve gerçeklerle birlikte yukarıdaki çözüm unsurlarını sıraladığımızda çok istikrarlı, güvenli ve sorunlarını çözmüş bir Kıbrıs’ın ortaya çıkacağını kim söyleyebilir?

Kıbrıs’ta masa kuruluyormuş. Soruna çözüm aranacakmış. Ne güzel!

Emperyalizmin Ortadoğu’ya saldırmaya devam etmek için ilave bir tramplen olarak kullanacağı, Britanya üslerinin yanına ABD, Fransa ve önünde sonunda NATO üslerinin ekleneceği Kıbrıs’ta halklar güven içinde mi yaşayacak? Şu anda bulunacak “çözüm” Ada’yı, İsrail’in artçılığı görevini üstlenecek dev bir NATO üssüne dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

Hepimiz biliyoruz ki, içinde NATO’nun geçtiği bir cümleden insanlık için de Kıbrıs için de hayırlı bir sonuç çıkmaz.

/././

Memur emeklisi seyyanen zamda ısrarlı -Atilla Özsever- 

Birleşik Kamu-İş’ten sonra Türkiye Kamu-Sen de memurlara verilen seyyanen zammın memur emeklilerine de yansıtılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Memura ödenen seyyanen zam, aylık 23 bin lira. Her iki kesim de ayni mevzuata tabi olmasına rağmen emekliye ödenmemesi Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı.

Memur emeklilerinin düşük aylıklarının yanı sıra bir diğer mağduriyeti de seyyanen zam konusunda oldu. 2023 yılında memurların aylıklarına ilave olarak 8 bin 77 liralık bir seyyanen zam (ek ödeme) verilmeye başlandı. Memur ve memur emeklileri, aslında aynı mevzuata tabi olmasına rağmen ayrı bir yasal düzenleme ile memur emeklileri seyyanen zamdan mahrum bırakıldı.

Seyyanen zam bugün için 23 bin lira dolayına geldi. Memur ve memur emeklileri, hükümetle yapılan toplu sözleşmede aynı haklara sahip olmasına karşın emeklilere seyyanen zam yansıtılmadı. Seyyanen zammın mantığında, memurların gelirlerinin enflasyon karşısındaki gerilemesi üzerine böyle bir katkı yapılması öngörülüyor.

Memurların reel ücretleri gerilediğine göre memur emekli aylıklarının da enflasyon karşısında gerilemesi son derece doğal. Keza aynı mevzuata tabi olmaları açısından memurlara ödenen seyyanen zammın emeklilere verilmemesi, Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı bulunuyor. En düşük memur emekli aylığını da hatırlatalım: 27 bin 800 lira.    

AYM’ye başvuru

Türkiye Kamu-Sen yöneticileri, geçtiğimiz hafta sonu (19 Haziran 2026) memurlara verilen ek ödemenin emekli maaşlarına da yansıtılması talebiyle açılan bireysel hak ihlali başvurusunun bir an önce gündeme alınması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dilekçe verdi.

Genel Başkanı Önder Kahveci, Anayasa Mahkemesi önünde yaptığı açıklamada, ek ödemenin emeklilik hesabına dahil edilmemesinin memur emeklileri açısından mağduriyet yarattığını belirtti. Önder Kahveci, şunları söyledi:

"Bugün itibarıyla ek ödeme tutarı 23 bin liraya yaklaşmıştır. Bunun sonucunda görev aylığı ile emekli maaşı arasında kabul edilemez bir fark oluşmuştur. Bir memur 30 yıl, 40 yıl boyunca devlete hizmet ediyor. Ancak emekli olduğu gün maaşında ciddi bir düşüş yaşıyor. Çünkü çalışırken aldığı önemli bir ödeme kalemi emeklilik hesabına dahil edilmiyor”.

Kahveci, "Biz yeni bir imtiyaz talep etmiyoruz. Yalnızca bir hakkın sahibine teslim edilmesini istiyoruz. Çalışırken ücretin bir parçası haline gelen bir ödemenin emeklilik hesabında da dikkate alınması gerekir. O nedenle yüksek mahkemeden başvurumuzu öncelikle ele almasını bekliyoruz" dedi.

'Erdoğan sözünü tutsun'

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu da, geçen ay “Bir Milyon Dilekçe Kampanyası” adı altında memur emeklilerine verilmeyen seyyanen zammın ödenmesi konusunda bireysel başvuru amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne müracaatta bulunmuştu.

Konfederasyon Başkanı Orhan Yıldırım, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2023 yılında yaptığı açıklamada memurlara verilen seyyanen zammın memur emeklilerine de yansıtılacağını belirtmesine rağmen bu sözün yerine getirilmediğini hatırlattı.

Orhan Yıldırım, üç yıldır mağdur durumda olan memur emeklilerinin sorununun çözümlenmesi için Anayasa Mahkemesi’nin bir an önce bireysel başvuru hakkını değerlendirmesi gerektiğini ifade etti.

Bu süreç içinde çeşitli emekli sendikaları da, imza kampanyasına katılıp dilekçelerini Anayasa Mahkemesi’ne iletmişlerdi.

Emekli dışlandı

2021 Tüm Emekliler Sendikası avukatı Ali Erdem Ündoğan da, 2023 yılına kadar memura toplu sözleşmeyle hangi haklar verildiyse memur emeklisinin de aynı haklardan faydalandığını belirterek “ 2015 yılında memura 100 liralık bir seyyanen zam yapılmıştı, bu zamdan memur emeklileri de yararlanmıştı” şeklinde görüşünü açıkladı.

Avukat Ündoğan, daha sonra şunları ifade etti: “2023 yılında ise memura 8 bin 77 TL'lik bir seyyanen zam yapıldı. Bu zammın otomatikman memur emeklisine yansıması gerekirdi. Ayrı bir yasal düzenleme ile bunu engellediler. Biz de bunun üzerine yargı sürecini başlattık. Bu arada bir milyon imza kampanyasını yürürlüğe koyduk. Şu anda Türkiye tarihinde ilk kez Anayasa Mahkemesi'ne böyle binlerce başvuru yapıldı. Yüksek mahkemenin başvurumuzu ivedilikle görüşmesini talep ediyoruz”.

/././

Bir konserin ardından: Fairuz Senfonisi, Hatay’ın hafızası -Fadime Uslu- 

İyi öykülerin huyudur; son cümlelerinden sonra yaşamaya başlar. Hatay Akademi Senfoni Orkestrası’nın hikâyesi de öyle. Her konserle yeniden anlatılacak, her yeni müzisyenle çoğalacak, emek verilen her çocukla her gençle geleceğe taşınacak. Çünkü bazı hikâyeler sadece ve sadece kurdukları ortak yaşamla kalıcı olur.

İyi öyküler son cümlesinin ardından gelen noktayla başlar. Suskunluğunda, konuşmanın ardında bıraktığı izlerle yaratır anlamını. Kavramları ya da düşünceleri doğrudan tartışmaz; bunun yerine okuruna düşüneceği alan açar. Hikâyesiyle, hikâyenin özündeki bilgiyle yapar bunu.

İyi öyküler kurduğu yaşam alanıyla hayata müdahale etmeye yönelir. Kurulu düzeni gösterirken onun kör noktalarından yeni görme biçimleri üretir. Okurun değişimine, değiştirme cesaretini harekete geçirmeye açık birer davettir.

İyi öykünün bizde bıraktığı etkiyi sadece edebiyatta bulmayız. Bir tiyatro oyununda, bir protesto eyleminde, birbirinin dünyasını genişleten bir arkadaş sohbetinde de çıkar karşımıza. Dün akşam izlediğim konser de bana iyi bir öyküyü anımsattı. Çünkü hikâyesi sona erdiği anda başından beri kurduğu yapının derinliğini boyutlarıyla duyumsattı.  

Şef Ali Uğur yönetimindeki Hatay Akademi Senfoni Orkestrası’nın “Beyrut’un Yankısı: Bir Fairuz Senfonisi” konseri iyi öykü kadar güçlüydü. Çünkü bu konser öncelikle, müziğin örgütleyici bir dil, bir hareket üslubu, bir eylem yöntemi kurabileceğinin kanıtıydı. Orkestra şefi, öyküdeki anlatıcı rolünü üstlenmişti. Fairuz’un şarkılarının kitlelere ilk seslendiği dönemdeki tarihsel karşılığını dile getiriyor, şarkının sözlerinin Türkçedeki anlamını açıklıyor, bir bütün olarak Fairuz’un kendi yaşamına nasıl dokunduğunu anlatıyordu. Ali Uğur’un şarkı aralarındaki bu açıklamaları, öyküde diyaloğu biçimleyen anlatıcı gibiydi.

Ancak orkestra şefinin rolü sadece bilgi aktarmak değildi. Nasıl ki iyi bir anlatıcı okurun dikkatini olayın üzerine değil, olayın ardında saklı olan ilişkilere yöneltirse, Ali Uğur da dinleyiciyi sadece şarkı dinlemeye değil, şarkıyı biçimleyen tarihle, coğrafyayla, kültürel hafızayla ilişki kurmaya davet ediyordu. Böylece Fairuz sesi, Lübnan’dan yükselen nostaljik bir yankı olmaktan çıkıp Akdeniz’in ortak hafızasına dönüşüyordu.

Konser ilerledikçe Fairuz’un şarkıları arasında görünmez bağlar kurulmaya başladı. Aşk, özlem, yurdunu kaybetme, bekleyiş ve umut farklı düzeylerdeki boyutlarıyla birbirine eklemlendi. İyi bir öyküde olduğu gibi, parçalar birbiriyle kurduğu ilişkide anlam kazandı. Dinleyiciler, hikâyesindeki değerlerle ve duygusal eşikleriyle büyük bir anlatıyı takip ediyordu.

Konserin asıl başarısı, Fairuz’un sesini Beyrut’la Antakya’nın yaralarını aynı hafızada buluşturabilmesiydi. Dün akşam CSO Ana Salon’da, 2019’da Hatay’da kültür sanat alanında dönüşüm yaratma, yeni bir yaşam alanı kurma hayaliyle yola çıkan ve türlü imkânsızlıklara rağmen dağılmayan, depremde üyelerini ve enstrümanlarını kaybetmesine rağmen ayağa kalkan, güçlenerek büyüyen bir topluluğun hikâyesine tanıklık ettik. Enstrümanların uyumuyla solistlerin yorumuyla müzikal ilk cümleden son söze kadar Fairuz’un şarkılarında olduğu gibi kayıptan doğan direnci anlattı.

Konser boyunca, Hatay Akademi Senfoni Orkestrası, kültürün ancak ve ancak örgütlü emekle biçimlenebileceğini gösterdi izleyiciye. Bir kentin hafızasının da umudunun da geleceğinin de bir araya gelebildiğinde, özdeki bilgiden doğan doğruyla hareket edilebileceğiyle korunabileceğini hatırlattı. Depremin ortak yaşamın kurduğu bağları da dağıtmaya yöneldiği bir dönemde Hatay Akademi Senfoni Orkestrası dağılanı yeniden bir araya getirdi, kopanı yeniden bağladı, sessizleşeni yeniden konuşturdu.  

Bu konser, bir kentin hafızasını ayakta tutmak için verilen uzun soluklu mücadelenin görünür hâle gelmiş biçimidir. Fairuz’un en dokunaklı şarkılarından biri Li Beirut konserde iki defa icra edildi. Bu şarkıdaki “Şehrim ışıklarını söndürdü” dizesi Beyrut’la Antakya’yı aynı noktada buluşturdu. Yas ile direncin, kayıp ile umudun birbirine karıştığı o anda Ali Uğur’un sözleri konserin anlamını özetledi: “Şehrimiz ışıklarını söndürdü ama ışıklar yeniden yanmaya başladı.”

Kimi zaman söz fazlalıktır. İyi müzik bütün fazlalıkları dışarıda bırakır.

İyi öykülerin huyudur; son cümlelerinden sonra yaşamaya başlar. Hatay Akademi Senfoni Orkestrası’nın hikâyesi de öyle. Her konserle yeniden anlatılacak, her yeni müzisyenle çoğalacak, emek verilen her çocukla her gençle geleceğe taşınacak. Çünkü bazı hikâyeler sadece ve sadece kurdukları ortak yaşamla kalıcı olur.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem"-23 Haziran 2026-

Reklamlar “pat” diye tüydü!-Umur Talu-  Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yer...