NATO’nun normali -Aydemir Güler-
Gazze, Venezuela, Lübnan, Küba, İran… Karadeniz’de Türkiye’ye insansız silahlı hava araçlarıyla ayar… Bütün bunlar emperyalist rekabetin NATO’nun içinde de şiddetlendiği, normal olmayan bir zamanda yaşanıyor. Egemen güçlerin kapattığı tartışmayı halk nezdinde açmak için koşulların uygun olmadığı asla düşünülmemelidir.
2003’te İstanbul’da provası yapılan senaryo şimdi Ankara’da sahneleniyor. 2026 NATO Zirvesi için alınan önlemlere, yaratılmak istenen atmosfere bakarsak, egemen güçlerin Türkiye’yi 1950’lere dönmüş zannettiklerini düşünebiliriz.
1950’lerde Amerikancı/NATO’cu bir yapının kurulması için büyük bir şiddet uygulanmıştı. Ne de olsa İkinci Dünya Savaşının arifesine kadar Ankara’da dostluğu en fazla hissedilen Moskova’ydı. Savaş boyunca bu tablo ters yüz olsa da, Türkiye’nin Atlantik rotasına oturtulması belirli bir mücadelenin sonucunda gerçekleşebilmiştir.
Bu mücadelede yılların CHP’si dönüşerek, onun içinden çıkan DP ise doğumundan itibaren aynı noktada duruyorlardı. Egemen güçler, 1917 Rus Devriminin Anadolu’ya sunduğu barış hediyesine uzanan, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimiyle şekillenen konumlanışı değiştirmeye karar vermişlerdi.
Mücadelenin diğer tarafında esas olarak sol vardır. 1950’lerde NATO’ya demir atmak biçimini alan egemen tercihin zorunlu unsuru TKP’nin tasfiyesi olmuştur. Viraj alınırken tartışmaya yer yoktu!
Lakin onca yatırım yapılan ellili yılların Soğuk Savaş yapılanması bir parantez olarak kalacaktı. Parantez kapandı ve NATO’nun, ABD emperyalizminin, Avrupa’nın ekonomik kuşatmasının olumsuzlanması Türkiye’nin normali haline geldi. Buna rağmen dümenin Batıdan sapmaması için düzen hep aşırı bir kuvvet uygulamak zorunda kalmıştır. En şiddetli örneği, 12 Eylül 1980 darbesi olmak üzere.
Ta ki Sovyetler Birliği çözülene kadar… Dünyanın neoliberal çağa girmesi, piyasanın “halktı, kamu çıkarıydı” dinlemeyen bir saldırıya geçmesiydi. Emperyalist merkezlerin doğrudan hükmetme eğilimlerinin öne çıkmasıydı. Ve bunları aklamak üzere gericiliğin de yükselmesi… Bu dönüşüme karşı her yerde tepkiler filizlendi. Yurtseverliğin mesken tuttuğu Latin Amerika’da, Baas ve benzerlerinin Sovyet dengesinde nefes aldıkları Ortadoğu’da veya emperyalizme karşı savaşla varlık kazanan Türkiye’de…
Diğerleri bir yana, Türkiye düzeni 1990’larda tartışmaya gömüldü. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı Atlantik rotasında bir dengecilikle geçmişken, artık dünyada herhangi denge unsuru kalmamıştı!
1 Mart 2003’te ABD’nin Irak’ın istilası için Türkiye’den kuzey cephesini açma arzusu TBMM’de oylandı. Bu dayatmanın onaylanacağı varsayılıyordu. Bir tarafta kibir egemendi; AKP 1950’lerin, 80’lerin gericiliğinin devamcısıydı ne de olsa...
Bizim tarafta ise mücadeleye daha ziyade onur ve tarihe not düşme anlamları yüklenmekteydi. Meclis oturum başkanı, evet oylarının daha fazla olmasının tezkerenin kabulüne yetmediğini, nitelikli çoğunluğa ulaşılamadığını saptamakta bile güçlük çekti! O sıra Sıhhiye meydanını dolduran yurtseverlerse, oylamadan “emperyalizme dur” çıkabileceğine güçlü ihtimal tanısalardı, zaten Meclisin önüne yürürlerdi!
2003’te Türkiye egemen güçlerinin içindeki strateji çatallanmasını arkasına alan sol, NATO’culuğu bastırmış oldu. Hem de anlamlı herhangi bir etkisinin olmadığı TBMM’de!
Bu sırada Türkiye’nin “sosyalist olmayan Cumhuriyetçileri” düzen içinde süregiden tartışmaya katılmışlardı. Ülkenin yönünün yeniden değerlendirilmesi, gündemdeydi. Ama Cumhuriyetçiliğin antiemperyalist bir mücadele dinamiği olarak yükselmesi söz konusu olmadı. Siyaset düzenin içinde yapılıyordu. Cumhuriyetçiler kendilerini devletin asıl sahibi sayıyorlardı. Bu bir yanılsamaya dönüşeli bayağı olmuştu hâlbuki.
Bir yıl sonra İstanbul’da NATO Zirvesi toplandı. Arada Türk askerinin başına çuval geçirilmiş, Cüneyt Zapsu veciz sözlerini sarf etmişti: “Süpürmeyin, kullanın!”
Irak istilası ise sınırlı kesimler dışında toplumda anti-Amerikan öfkeyi körüklemiş olmalıdır. Sonuçta açığa çıkan NATO karşıtı enerji yirmi iki yıl sonra yaşadığımızdan daha fazla oldu…
Ancak NATO karşıtlığına, neredeyse tamamen NATO üyelerinden oluşan AB hayranlığının eşlik ettiği unutulmamalıdır. İstanbul Zirvesinden altı ay sonra AKP, Türkiye’nin müzakerelere başlayacak olmasını “gündüz vakti havai fişek” gösterisiyle kutlayabilmiştir. Ne tuhaf ki, antiemperyalist solun önemli bir kesimi oradadır. Ne de olsa “Avrupa Türkiye’den daha demokratiktir”, daha önceleri söylendiği gibi “AB yolu Diyarbakır’dan geçmekte, Kürt sorunu çözüm yoluna girmektedir”, hatta “emeğin Avrupası” solun başlıca hedefi olmalıdır!
Böylece sol “yurtseverliğinden” ciddi ölçüde arındırıldı. Neoliberal fırtına sol-liberal dalgalar yaratmıştı. Bu dalgalar, genlerinde emperyalizm karşıtlığı taşıyan solu, AKP’de demokrat görmeye, emperyalizmin eski rejimleri yıkmasını aklamaya sürükledi. Bu dönüşümün tamamlanması ve solun örneğin NATO’cu olması elbette olanaksızdır. Ama günümüz enerjisini sınırlayan bir etken burada aranmalıdır.
İkinci bir etken ise, Türkiye egemen güçlerinin tartışmayı çoktan geride bırakmış olmasıdır. Arada Yeni-Osmanlıcılığın bir aşamasına denk düşen Doğu-Batı dengeciliği yaşandı ve bitti. Türkiye’de düzen siyasetinde, emperyalizmin Kürt sorununu istismar etmesine demagojik karşı çıkışlar dışında bir tartışma yok. Solun bir dizi kesiminin kapısını aşındırdığı CHP ve DEM de dâhil olmak üzere… Bahçeli’nin mesajları derseniz, bunlar da, belli ki, Erdoğan’ın Amerikancılığından ayrışmayı temsil etmekten ziyade, onu dengelemeyi amaçlıyor.
Bu bütünlük 1950’lere benzer biçimde toplumu ikna etmeye yaramasa da, anketlere yansıyan duyarsızlığa zemin oluşturmaktadır. Tarihinin en saldırgan, en vahşi dönemlerinden birini yaşayan NATO bizde ciddi ölçüde “normalleşmektedir”.
Gazze, Venezuela, Lübnan, Küba, İran… Karadeniz’de Türkiye’ye insansız silahlı hava araçlarıyla ayar… Bütün bunlar emperyalist rekabetin NATO’nun içinde de şiddetlendiği, normal olmayan bir zamanda yaşanıyor. Egemen güçlerin kapattığı tartışmayı halk nezdinde açmak için koşulların uygun olmadığı asla düşünülmemelidir.
Emperyalizme karşı mücadele için koşullar uygundur. NATO’nun meşruiyetini söküp almak gayet mümkündür. Günümüzün normali emperyalizme, savaşa ve NATO’ya karşı mücadeledir.
/././
ABD ve biyolojik silahlar: Nasıl insanları ağırlıyor Türkiye?-Erhan Nalçacı-
Sevgili okurlar bu yazıyı paylaşsın ki Türkiye’de ağırlanacak olanların karakteri konusunda bir şüphe doğmasın. Bütün biyolojik silah envanteri ve uygulamalarının NATO bünyesinde olduğundan şüphe duymuyoruz.
Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesine bir hafta kadar kaldı. NATO’nun korkunçluğu ve halk düşmanlığı üzerine çok yazıldı çizildi.
Bu sefer de Ankara’da ağırlanacakların bozuk karakterini deşifre edecek hem tarihi hem güncel bir olguya değinelim: NATO’nun patronu olan ABD’nin biyolojik silahlarla olan ilişkisine.
Güncel, çünkü ABD’nin gizlediği ve dünyaya yayılmış biyolojik silah üreten laboratuvarlara ilişkin yeni kanıtlar ortaya çıktı. Buna değineceğiz sonunda. Ancak bir olgu tarihi ile ele aldığımız zaman kavramlaştırılabilir.
ABD’nin daha önce örtülü çalışmaları vardı muhakkak, ancak resmi olarak biyolojik silah üretimi Başkan Roosevelt’in kararı ile 1943’te başlatıldı. Bu yıl kritik, çünkü Nazi Almanya’sının işgal ettiği Sovyet topraklarında yenileceği anlaşılmıştı. Dolayısı ile biyolojik silah üretimi esas olarak sosyalist ülkelerde kullanılmak üzere geliştirildi.
Biyolojik silahların yasaklandığı 1969’a kadar ABD çok sayıda laboratuvar ve askeri üste biyolojik silah üreterek depoladı. Şarbon, tularemi, Q ateşi, ensefalit, stafilokok gibi basil, virüs ve toksinler silah haline getirildi. Biyolojik silahların şarapnel parçaları ile atılması, sulara karıştırılması gibi birçok yöntem üzerinde çalışıldı. Hastalığı bulaştıracak sivrisinek, fare, yarasa gibi canlılar da silah geliştirme programlarının parçasıydı.
Ayrıca saldırıda bulunulacak ülkenin hayvancılığını ve tarımını çökertecek biyolojik ajanlar üzerinde de çalışıldı. Gizlilik içinde yürütülen araştırmalarda çok sayıda insanın denek olarak kullanıldığı sonradan ortaya çıktı. Bu programda sayısız bilim insanı çalıştı, sadece bu bile emperyalizm ve bilim konusunda çok önemli bir fikir verdi.
1969’da bu halk düşmanı program durdurulduğunda yıllık bütçesi 300 milyon dolara ulaşmıştı.
Çok yönlü basınçlar karşısında Nixon zamanında biyolojik silah üretimi sonlandırıldı, ABD 1972’de biyolojik silah üretilmesini yasaklayan uluslararası anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı.
Ancak bütün demokrasi söylemlerinin ikiyüzlü bir sahtekârlık olduğu ABD’de biyolojik silah araştırmalarının ve kapasitesinin bir şekilde korunduğu anlaşılıyor.
Bilindiği kadarı ile ilk kez Kore Savaşında 1950’lerin başında ABD ordusu tarafından geliştirilen patojen virüs ve bakterilerin kullanıldı. ABD tarafı resmen bunu hiç kabul etmedi, ancak çok sayıda kanıt ortalığa döküldü.
1960’larda ise Vietnam Savaşında orman örtüsünü ortadan kaldırmak için ABD’nin 80 milyon litre turuncu ajan adı verilen bitki öldürücü kimyasalı kullandığına daha önce değinmiş, bu kimyasalın kullanılmasına bağlı olarak sakat doğumların hala görüldüğünü yazmıştık.
Ancak Küba’nın defalarda biyolojik saldırılara maruz kalması konunuz açısından çok önemli, çünkü bu durum halen devam eden ABD sermayesinin olağanüstü insanlık dışı yönünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda biyolojik silahlar yasaklandıktan sonra da ABD tarafından gizlice kullanıldığını gösteriyor.
1971’de Amerika kıtasında Afrika domuz gribi salgını ilk kez Küba’da görüldü ve 500 bin domuzun önleyici olarak itlaf edilmesine yol açtı. 1973’te ise Karayip ülkeleri içinde bir tek Küba’da Dang Humması görüldü. ABD’nin geliştirdiği sivrisinek türü tarafından yayıldığı iddia edildi.
1980’li yıllarda ise Küba’da şeker kamışı pası, tütün maviküfü, pirinç, mısır ve patatesi hedef alan parazitler görüldü ve ABD tarafından uygulanan biyolojik silah türleri olduğu iddia edildi. Küba’nın biyoteknolojide bu kadar ileri olmasının önemli bir nedeni biyolojik saldırılara karşı savunma amaçlı olmasıydı.
Ancak en tuhafı ABD’nin kendi halkına karşı başlattığı biyolojik saldırıdır ve Türkiye’nin nasıl bir manyağın koynuna girdiği konusunda çok ibret vericidir.
2001’e geldiğimizde Sovyetler Birliği tarihe karışalı 10 sene olmuştu, fakat Sovyetler Birliği’nin büyük katkısının olduğu uluslararası hukuk hala geçerliydi, güçlü bir emperyalist devletin ülkelere durup dururken saldırmasını engelliyordu. Bunu bırakın dünyaya ABD halkına bile anlatmanız çok zordu.
Malum 2001 Eylül’ünde kaçırılan uçakların ABD’de binalara çarptığı terör olayı meydana geldi. ABD’nin bunu uluslararası hukuku ve iç kamuoyu basıncını aşmak için yaptığı veya yönlendirdiğine ilişkin şüpheler doğdu ancak bugüne kadar kanıtlanamadı.
Buna karşılık hemen saldırının arkasından başlayan adreslere şarbon basili taşıyan mektupların gönderilmesi ile birlikte ele alındığında ABD ve İsrail’in olaya dahli şüpheye yer bırakmıyor.
“Allah büyüktür, Amerika’ya ve İsrail’e ölüm” ibaresi taşıyan mektupları açanların içinde ölenler oldu. Mektupların bir adresi de senatoydu.
Şarbon basillerinin ABD biyolojik savaş laboratuvarlarında geliştirildiği ortaya çıktı. Bu laboratuvarlarda çalışan iki kişi suçlandı, biri mahkemece aklandı, diğeri ise şüpheli bir şekilde intihar etti ve FBI dosyanın kapatıldığını açıkladı.
Ama en tuhafı şarbon basilli mektuplar gönderilmeden hemen önce ABD sermayesinin ve emperyalizminin önde gelen gediklileri Bush ve Cheney gibi figürlerin şarbona karşı önleyici olarak kuvvetli antibiyotikleri kullandıklarının gösterilmesi oldu.
Şimdi gelelim günümüze.
Çin ve Rusya’nın 2022’den beri ABD’nin Ukrayna’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde biyolojik silah geliştirdiğine dair yakınmaları bulunuyor. Ukrayna’da Batı emperyalizminin kuklası durumuna düşürüldüğünden bu yana ABD tarafından örtülü olarak kontrol edilen 26 biyolojik silah laboratuvarı olduğu söyleniyor. Öte yandan bu laboratuvarların sayısının 30 ülkede 336’ya ulaştığı iddia ediliyordu.
Korona pandemisinin ve diğer salgınlarda bu laboratuvarların rolü olabileceği başka bir yazıya kalsın.
Yeni olan ise ABD’de çok yeni olarak gizliliği kaldırılan belgelerin içinde bu laboratuvarların gerçekliğine ilişkin kanıtların bulunması oldu. Hatta ABD’de çatırdayan sistemin ve devlet içi çekişmelerin ürünü olarak bu gizli bilgilerin ortaya saçıldığı iddia edildi.
Sevgili okurlar bu yazıyı paylaşsın ki Türkiye’de ağırlanacak olanların karakteri konusunda bir şüphe doğmasın. Bütün biyolojik silah envanteri ve uygulamalarının NATO bünyesinde olduğundan şüphe duymuyoruz.
Hiç kimse komşularının suyuna zehir atan, kümes hayvanlarına mikrop bulaştıran, şarbonla mahallede terör yaratan birisiyle birlikte anılmak ve dost gözükmek istemez.
Bunu Türkiye sermaye sınıfı kendi çıkarları gereğince yapıyor ve seçtiği dostlar Türkiye’yi bir felakete sürükleme potansiyeli taşıyor.
/././
Ahlak derken -Mesut Odman-
Evet, sömürüyü ortadan kaldırmak, sömürücülerin bu güç ve yeteneklerini ellerinden almak: Yeni bir ahlak için, iyiliğin üstün gelmesi için gerekli koşul budur. Yeterli koşul ise bundan çok daha fazlası olacaktır.
Bu sözcük genellikle herkesin ağzındadır. Son zamanlarda da nerdeyse her ağzını açan, ahlakın çiğnendiğinden, hiçe sayıldığından, iyiden iyiye çökertildiğinden; yaşanan kötülüklerin hep buradan kaynaklandığından söz ediyor. Bu çiğneme, hiçe sayma, çökertme eylemleri olmasa bir sürü rezillik ortadan kalkacak, belki de çoğu hiç ortaya çıkmayacak sanki. Bütün bu ve benzeri kaygılara bakarak bu konuda üç beş söz söylenebilir.
Bu yakınmaların sahiplerinin kimler olduklarının ayrıntısına girmeden şöyle başlamak mümkün:
Marksizm bir ahlak öğretisi değildir. Bunun da ötesinde, Marksizmin temel önermeleri bir ahlaka ya da ahlak öğretisine dayanmaz; kendisi bunu reddeder. Bununla birlikte, Marksizmin bir ahlak anlayışı yahut ahlak sorununa kendine özgü bir bakışı vardır.
Buraya kadarki birkaç cümle, Marksizm komiserlerinin ya da ortodoks bir akademizmin nesli tükenmiş ilke bekçilerinin itiraz edemeyecekleri kadar doğrudur; söz konusu edilen dünya görüşünün temellerine uygundur.
Devam etmeden, Marksizm yerine sosyalizm ya da komünizm de diyebileceğimizi eklemekte yarar var. En azından kendi açımdan böyle, çünkü yazarken ve konuşurken bunları aynı anda ve birbirinin yerine kullanmak, alışkanlıklarım arasındadır. Dolayısıyla, öyle yaparken bazı muhataplarımda kendimle ilgili olarak yarattığıma benzer bir titizlik eksikliği izlenimi burada da ortaya çıkarsa, aldırış edilmemelidir. Bu tür bir izlenimin görünüşten öteye gitmeyeceğini belirtmekle yetiniyorum.
Bu arada, şunu da not etmeden geçmeyelim: Sosyalizm kadar birbirinin karşıtı ya da birbiriyle benzeşmez yaklaşımlara, önermelere, iddialara sahip olmakla suçlanmış, eleştirilmiş bir başka ideoloji ya da dünya görüşü yahut siyasal akım herhalde az görülmüştür. Çok fazla yüksekten atmış olmamak için böyle dediğimizin, görülmemiştir demenin yaratabileceği aşırı iddialı havadan sıyrılmak için elimizi biraz ürkek tuttuğumuzun okuyan herkes farkındadır, sanıyorum.
Şimdi, soru şudur: Bizim yakın atalarımızın pek naif, bugünün koşullarında o ölçüde de gerçekçi deyişiyle "ahlakın sukut ettiği" bir zamanda, ahlak çökerken, sosyalistlerin "bizimki öyle ahlaki bir öğreti değildir, ahlak kurallarından kaynaklanmaz, bilimseldir" türünden söylemlerde ısrarcı olmakla yetinmeleri doğru mudur? Böyle diyerek bırakmakta hem ideolojik hem de siyasal anlamda bir yerindelik var mıdır?
Bana sorulursa, yoktur.
Neden doğru ya da yerinde olmadığına ilişkin birkaç gerekçeyi hemen ileri sürebiliriz.
Bir kez, karşımızda, kurulu düzene yönelik eleştirilerini egemenlerin, yönetenlerin ve genel olarak insanların ahlaksızlıklarına, kötülüklerine, bilgisizliklerine, eğitimsizliklerine bağlayan ve hem emekçilerin hem aydınların aklını çelen ütopya peşinde sosyalistler, böylelerinden oluşan güçlü ve etkili bir akım yoktur. Olmadığı için bütün o insanları ve kendimizi bu tür bir eğilimin zararlı etkilerinden koruma kaygısına kapılmak da yersizdir.
Öte yandan, ömrünü çok uzatmış bir kapitalizm, onun ölüm döşeğine kadar gelişmiş aşaması olarak emperyalizm, iyi/kötü, doğru/yanlış, haklı/haksız, adaletli/adaletsiz ve benzeri değer yargılarını, daha hayatın içinden hareket ederek söyleyelim, sıradan insanların yaşamaya direnirken dayanacakları tutamak noktalarını karmakarışık, daha da kötüsü, ters yüz etmiştir.
Belki de, şu son cümlede bir yanlışlık var: Ters yüz etme, daha da kötüsü değil, kötünün iyisidir; çünkü, bazı durumlarda, buradaki tersliği doğrultmak yetecektir ve bu, bulamaç halindeki bir karmakarışıklığın içinden çıkmaktan daha kolaydır.
Ayrıca, iyi ve kötü kavramlarının çağlar, yöreler, insan toplulukları değiştikçe değiştiğini çoğu zaman da birbirinin karşıtı olduğunu, dolayısıyla bu tür kavramlara mutlak, değişmez anlamlar verilemeyeceğini, eskiden iyi olanın bugün kötü, bugün doğru olanın yarın yanlış olabileceğini söylemek, sosyalizme uygundur, tamam. Ama, böylesine tozun dumana karıştığı, geçim derdi ile can derdi aynılaşmış milyonlarca emekçinin bir biçimde yaşamaya çabaladığı bir tarifsiz rezillikler çağında bunu söyleyip durmak ve sadece bunu söylemek, söyleyeni hangi konuma yerleştirebilir? Şu iki konumdan birine: Ya hiçbir ölçü ve ölçüt gözetmeden çıkarını yürütüp götürenler safına ya da onlardan olmasa bile ne dediği anlaşılmaz, çıkıntı, züppe, ama bütün bunlarla birlikte toplasan bir avucu geçmezler arasına...
Oysa, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, haklı ile haksızın ayırt edilmesinde birtakım ölçütlerimiz vardır ve bunların dile getirilmesi gerekir. Sözgelimi, şuna benzer söylemlerimiz, anlatımlarımız, açıklamalarımız olmalıdır.
Yıllar önce, kitlelerin politikaya ilgilerinde seçim dönemlerine özgü göreli bir artış yaşanırken, onlarla bire bir ilişki kuran militanlara yardımcı olmak üzere hazırlanmış ve emekçi insanların sıkça yönelttikleri sorulara verilebilecek yanıtlarla oluşturulmuş bir broşürdeki "Patronlar hep kötü insanlar mıdır?" sorusuna karşılık yazdıklarım arasında şöyle satırlar da bulunuyordu:
"(...) işçilerin ürettiği değerin bir kısmına patronlar tarafından el konulması, sömürü anlamına gelir. (...) sömürünün kötü olduğu ve pek çok başka kötülüğün de kaynağı olduğu besbellidir. Ama bunun patronun iyi ya da kötü insan olması ile bir ilgisi yoktur. Diyelim, herhangi bir patron, fakirlere sadaka verse, hayvanları sevse, acı olaylar karşısında iki gözü iki çeşme ağlamadan duramasa, kısacası onu tanıyanlar tarafından genellikle iyi bir insan olarak kabul edilse bile, 'ben bu sömürüden vazgeçeyim' diyemez. Çünkü, o zaman, üretimi devam ettiremez, kendisi de patron olmaya devam edemez. (...) Sonuç olarak, bir patronun iyi insan olabilmesinin ilk koşulu, patron olmaktan vazgeçmesidir. Tek bir patronun kendi isteğiyle patronluktan vazgeçmesi çok zor, tüm patronların bunu yapması ise imkânsızdır. O yüzden, işçiler, emekçiler onların patronluğuna son vermek suretiyle bu kimselerin de iyi insan olabilmeleri için kendilerine bir şans tanımış olurlar.”
Evet, sömürüyü ortadan kaldırmak, sömürücülerin bu güç ve yeteneklerini ellerinden almak: Yeni bir ahlak için, iyiliğin üstün gelmesi için gerekli koşul budur. Yeterli koşul ise bundan çok daha fazlası olacaktır.
/././
Sağ iktidarlarda öğretmen!-Rıfat Okçabol-
Özgür bir birey olarak hem kendi haklarına, hem de toplumun haklarına sahip çıkmaya çalışması da onun mesleksel görevlerinden biridir. Dolayısıyla sağ iktidarların bu "öğretmenden" hoşlanmaması, sağcı olmalarının doğası gereğidir.
Sağ iktidarların ortak özelliğinin, emeğin, doğal kaynakların ve dini kullanarak da insan aklının sömürülmesi olduğu söylenebilir. Tabii bu sömürülerin kolayca sürdürülebilmesi için de, laikliğe, bilimselliğe, eşitlik gibi insan haklarına karşı olmak da sağ iktidarların ortak özelliğidir.
"Öğretmen" ise mesleğinin doğası gereği, inancının, ırkının, cinsiyetinin, siyasal görüşünün ve paranın kulu-kölesi olmayan özgür bir bireydir. Yine mesleği gereği öğrencinin, dolayısıyla toplumunun gönencini düşünen, öğrencisinin gerçeklerin ayrımına varıp özgür bir yurttaşa dönüşmesi için çalışan bir mesleğin insanıdır. Özgür bir birey olarak hem kendi haklarına, hem de toplumun haklarına sahip çıkmaya çalışması da onun mesleksel görevlerinden biridir.
Dolayısıyla sağ iktidarların bu "öğretmenden" hoşlanmaması, sağcı olmalarının doğası gereğidir.
CHP’nin 1946-1950 yılları arasında kurduğu sağ hükümetler, "öğretmen" olanları mağdur etmeye başlamıştır. Cumhuriyet değerlerini köylüye benimsetmeye başlayan köy enstitülü öğretmenler, bir okuldan diğerine sürülürken, bu öğretmenler yedek subay okulundan subay yerine çavuş çıkarılmışlardır. 1946 seçimlerinden önce kabul edilen Üniversite Kanunu nedeniyle bir türlü meslekten atamadıkları yurtsever A. Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes gibi akademisyenler, 1948’de çıkarılan bir yasayla kadroları iptal edilerek meslekten atılmışlardır. Adnan Menderes ve Süleyman Demirel iktidarlarında da hak arayan öğretmenler sürülmüştür. S. Demirel zamanında, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS) karşı Milliyetçi Öğretmenler Sendikası desteklenmiş, öğretmen okullarında sağ-sol kavgası başlatılmış ve TÖS toplantıları basılmıştır
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında çoğu öğretmen ve akademisyen 5 bin kadar memur meslekten çıkarılmıştır. Sağ iktidarların desteklediği öğretmen sendikasının üye sayısı, 1980’de diğerinin yarısı kadar bile değilken, 2002’de bu sayının neredeyse eşitlenmiş olması 12 Eylül anlayışındaki sağ iktidarların tutumu nedeniyledir.
AKP’nin diğer öğretmen sendikaları yerine, iktidar olur olmaz Eğitim-Bir-Sen’e destek vermesi de, AKP iktidarında bu sendikanın üye sayısını 18 binlerden 400 binlere çıkması da, "Barış Bildirisi"ni imzalayan akademisyenlerden 500 kadarını meslekten atması da hak arayan eğitimcilerden hoşlanmaması nedeniyledir.
AKP, özünde öğretmenlerin öğretmenlik mesleğinin algı ve statüsünü yıpratmak, mesleki ve kurumsal bağlılığını bozmak için, 30 Haziran 2004 tarih ve 5204 sayılı yasayla öğretmenlik kariyer basamaklarını oluşturmuştur. Anayasa Mahkemesi (AYM) bu yasanın ilgili maddelerini iptal edince, bu girişim kadük olmuştur. Buna karşın AKP, 2011 yılında açıkladığı "Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi" ile 2017’de açıkladığı "Öğretmen Strateji Belgesi: 2017-2023"te, “Öğretmenlik meleğine yönelik algıyı iyileştirmek ve mesleğin statüsünü güçlendirmek” amacına yer verebilmiştir. Sonra da yargıda kadrolaşmış olmasının güvencesiyle, öğretmenlik mesleğinin algı ve statüsünü yıpratacak olan 3 Şubat 2022 tarih ve 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu’nu çıkarmıştır. AKP, öğretmenleri kariyer basamaklarına ayırmakla yetinmemiş, 7354 sayılı yasa yerine 18 Ekim 2024 tarih ve 7528 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu’nu çıkarıp Milli Eğitim Akademisi’ni kurarak AKP’li öğretmen yetiştirmeyi amaçlamıştır.
"Öğretmen" olanlar bu yasalar çıkmadan önce, demokratik tepkilerini ortaya koymuşlarsa da, her demokratik tepkilerinde olduğu gibi polis engeli ve dayağı ile karşılaşmışlardır.
Özel İtalyan Lisesi’nde Aralık 2025’ten bugüne yaşanan olaylar, ne yazık ki beklenmedik değildir. Diğer işçi sendikalarının grevlerinde de görüldüğü gibi, bir sağ iktidar olarak AKP’de "hak arayanlardan ve haklı olanlardan" hoşlanmamaktadır. İtalyan öğretmenden daha fazla ders yükü olmasına karşın İtalyan öğretmenin aldığı maaşın altıda birini alan öğretmeni koruyacağına, işverenden yana davranmaktadır. Hızını alamayıp grev kırıcılığına bile soyunup grevci öğretmenler yerine bakanlıktan öğretmen atamaya kalkışmıştır. AKP’nin bu girişimi ancak yargı tarafından durdurulmuştur. Yargı öğretmenlerin grevini haklı görse de, iktidar için emekçinin herhangi bir hakkı yoktur: Hak arayanlar ve de onlara destek verenlerin etkinlikleri, engellenmeli polis dayağı ile karşılanmalı ve tutuklanmalıdırlar.
Hak arama bağlamında tarihsel geçmiş ve günümüzde yaşananlar bize şu iki gerçeği göstermektedir:
1-Sağcı iktidarlar, hak arayan öğretmenden hoşlanmamaktadır.
2-Öğretmenin haklarına, laik ve bilimsel eğitime, eğitimde fırsat eşitliğine, … sahip çıkabilmesi için sağcı iktidarlardan kurtulmak gerekir.
/././
‘Sosyalizm hayatın kendisidir’-Atilla Özsever-
Son günlerde “Proletaryanın işi bitmiş, dünyada yüzde 10’un altında” ya da “sol bitmiştir” gibi görüşler ortaya atılıyor. Eskiden de vardı. “Sosyalizm bitmiştir” diyenlere Marx’ın anlayışıyla şunu hatırlatalım: Sosyalizm, hayatın kendisidir…
Geçtiğimiz günlerde “Proletaryanın işi bitmiş, dünyada yüzde 10’un altında” ya da “sol bitmiştir, kirlenmiştir” gibi ifadelere rast geliyoruz. Bu ifadelerin sahipleri, daha önce sol hareket içinde bulunmuş veya Marksizmle bir şekilde tanışmış ancak daha sonra “sosyalizmden vazgeçmiş” kişiler olabiliyor.
Özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetlerin çöküşü ile birlikte de komünizm karşıtları, artık sosyalizmin bittiği iddiasını ortaya atmışlardı. Hatta bu iddiayı ortaya atan ünlü Japon asıllı Amerikalı yazar Francis Fukuyama, “tarihin sonunun geldiğini” savunuyordu.
Fukuyama, küreselleşmeyle birlikte liberal düzenin evrenselleştiğini ve sonsuza kadar devam edeceğini iddia ediyordu. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde bunun böyle olmadığı, kapitalist sistemin ciddi bir krize girdiği, ekonomideki sorunların ötesinde büyük çevre sorunlarının da oluştuğu görüldü. Fukuyama da, “tarihin sonu geldi” tezinden 2016 yılının sonunda vazgeçmişti.
Halen içinde bulunduğumuz süreçte, daha doğrusu 2008’den bu yana kapitalist sistemin krizi, reel ekonominin yanı sıra sistemin tüm veçhelerini kapsamakta, örneğin gıda krizi, enerji krizi, ekolojik kriz, iklim krizi, su krizi, sosyal kriz, ahlaki kriz olarak da tezahür etmektedir.
ABD ve emperyalist ülkeler, krizin çözümü için de Ukrayna, Ortadoğu, İran gibi bölgesel savaşlara başvurmaktadırlar. Ancak sonuç itibariyle kapitalist sistemin krizi, sadece bir ekonomik krize değil bir uygarlık krizine dönüşmüş durumdadır.
Proletarya genişliyor
Öte yandan proletaryanın, yani işçi sınıfının bırakın yüzde 10’un altına düştüğü, resmi istatistiklere göre ülkemizde aktif nüfus içinde çalışanların oranının yüzde 70’leri geçtiği ortaya konuyor.
Günümüzde proletarya denilince, sadece fabrika işçisi, yani mavi yakalı değil, beyaz yakalı denilen hizmet ve benzeri sektördeki işçileri de kapsayan sınıfsal bir kesim kastedilmektedir. Beyaz yakalı çalışanlar da, emek gücünü ortaya koyup bir sömürü ilişkisi içinde bulunuyorlar.
Ayrıca, emek ve sermaye var olduğu sürece, yani sömürü devam ettiği müddetçe ideolojik ve pratik anlamda “sağ ve sol” kavramları da varlığını sürdürecektir. Kabaca, “sol” kavramı emeği, “sağ” kavramı ise sermayeyi temsil eder.
Dolayısıyla kapitalizm, yani sömürü düzeni var olduğu sürece, proletarya da, proletaryanın sosyalizm hedefi de varlığını sürdürecektir. Sonuç itibariyle solun, sosyalizmin bitmesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Sınıflı toplumların çöküşü
Tabii ki sosyalizm hedefine varmak kolay değildir. Devrim yolu engebelidir. Ancak insanlık tarihine baktığımızda çeşitli sömürü düzenleri nihayetinde son bulmuştur. Köleci toplum, Roma İmparatorluğu’nda büyük bir zemin kazanmıştı.
O dönemde Spartaküs adlı bir gladyatör, arkadaşlarını örgütleyip M.Ö. 74 yılında isyan etti. Spartaküs, ezilenlerle, kölelerle birlikte önemli başarılar kazandı, 40 bin kişilik Roma ordusunu bozguna uğrattı. Güney İtalya’da yasaları değiştirerek insanca bir düzen kurulmasını sağlayabildi, tüketim mallarının fiyatlarını düşürdü.
Ancak M.Ö. 71’de daha güçlenen Roma ordusu karşısında yenilgiye uğradı. Spartaküs isyanı, kölelik düzenine önemli bir darbe indirmesine rağmen üretim güçleri, henüz üretim ilişkilerini bozacak nitelikte değildi.
Fakat Roma İmparatorluğu M.S. 476 tarihinde yıkıldı. Yani, Spartaküs isyanından 550 sene sonra köleci düzen yıkılmış oldu. Sonuçta uzun yıllar da alsa bir üretim düzeni yıkılabiliyordu.
Köleci toplumdan sonra gelen feodal düzen de, 1789 Fransız Devrimi ile son buldu, krallar tahttan indirildi. 1776’da da Amerikan Devrimi gerçekleşti. Ülkemizde de 1923 Devrimi ile padişahlık düzenine son verildi.
Feodal düzenden sonra dünyada egemen olan kapitalizm, 1917 Bolşevik Devrimi ile de Rusya’da sona erdirildi. Şimdi burada detaylarına girmesek de Sovyet Devrimi, 74 yıl sonra bir çöküş yaşadı.
'Ya sosyalizm, ya barbarlık'
Evet, şu anda dünyada kapitalizm egemen ama Sovyet deneyimi ile kapitalizmin de yıkılması mümkün olabildi. Yani kapitalist sistemin de yıkılabildiği tarihsel olarak gerçekleşti. İnsanlık şu anda büyük bir dönüşümün gerçekleşebileceği kaotik bir süreç yaşıyor. Burjuva demokrasisinin de sınırlarına gelinmiş durumda.
İşte bu koşullarda burjuvazi, bir yandan da “faşizm” kartını ileri sürüyor, Avrupa dahil dünyanın birçok yerinde aşırı sağcı, faşizan, dikta yönetimlerinin de iktidara gelebildiği görülüyor. Bir taraftan da emekçi kitlelerin çeşitli biçimlerde mücadelesi sürüyor.
Alman devrimci Rosa Luxemburg’in deyişiyle dünya “ya sosyalizm, ya barbarlık” sürecine doğru mesafe alıyor. Sosyalizm, bu çerçevede bir alternatif olarak tarih sahnesindeki yerini koruyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı süreçte (1914), özellikle burjuva ideologları, yöneticileri bir sosyalist devrimin gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorlardı. Ama 1917’de Rusya’da devrim oldu. O nedenle dünyanın içinde bulunduğu bu koşullarda zorda gözükse bir devrim olasılığı her zaman mümkündür.
Komünizmin iki aşaması
Buradan sosyalizm meselesine özetle gelecek olursak; Marksist anlamda sosyalizm, komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizmde, herkes yeteneğine göre ve toplumsal üretime yaptığı katkı ölçüsünde pay alır. Komünizmde ise, üretim teknolojisi ve güçlerinin yarattığı bolluk karşısında tamamen ihtiyacına göre pay alması söz konusudur.
Sosyalist aşamada, öncelikle temel üretim araçlarının mülkiyeti toplumsallaştırılır, büyük sanayi ve finans kuruluşları devletleştirilir. Komünizmde ise, özel mülkiyetin tümüyle ortadan kalktığı, devletin sönümlendiği bir süreç yaşanacaktır.
Sosyalizm, esas itibariyle kapitalist sınıfın, sermaye düzeninin ortadan kaldırıldığı bir üretim tarzıdır. Emek sürecinin sonucuna toplum el koyar. Üretilen ürünler, toplumundur. Sosyalizmin hedefi, gerekli emek zamanını kısaltmaktır. Emek üretkenliği artıkça gerekli emek zamanı kısalacak, serbest zaman (özgürlük zamanı = üretim dışı zaman) büyüyecektir.
Yabancılaşma sorunu
Karl Marx açısından da sosyalizmin, komünizmin nihai amacı, insanın yabancılaşmadan kurtulmasıdır. Emek, kapitalist süreç içinde insanın doğal bir parçası olmaktan çıkıp çalışan kişiye yabancılaşır.
Çalışan kişinin ürettiği nesneler, zamanla çalışana egemen olur ve çalışan kişiden bağımsız bir güç haline gelir. İnsan da bu süreç içinde giderek mekanikleşmiş bir ruh hali yaşar. Marx da bu durumu şöyle açıklar: “Üretim (süreci) çalışan insanlar için varolmalıdır. Oysa şimdiki uygulamada insanlar, üretim için vardırlar”.
Yabancılaşmış emekte, insan kendini bir araç olarak görür, adeta makinenin bir uzantısı halindedir. Yani kapitalist sistem, insanı insan olmaktan çıkarır, insan nesneleşir ve diğer faaliyetleri de bu çerçeve içinde gelişmeye başlar.
İnsanın yabancılaşmasının kökeninde özel mülkiyet yatar, insanı emeğine ve hayata yabancılaşmış hale getirir. Üretim sürecindeki yabancılaşma, giderek insan ilişkilerindeki yabancılaşmaya dönüşür. Bu süreç, insanı egoizme (bencilliğe) yönelmesine neden olur.
Marx’a göre hayat
Özetle sosyalizm, son tahlilde komünizm, özel mülkiyete de son vererek insanın yabancılaşmadan kurtulmasına olanak sağlayacaktır. Yabancılaşmamış bir sosyalist toplumda, insanlar özgür olacaklar, yabancılaşmış üretim ve tüketim kalıplarının yükü altında ezilmeyeceklerdir.
Kendi yaşamının efendisi ve yaratıcısı olan insan, yeni bir hayat sürecine başlayacaktır. Ünlü Alman düşünür Erich Fromm, “Marx’ın İnsan Anlayışı” isimli kitabında, Marx’ın hayata ilişkin bu yaklaşımını şöyle açıklar:
“Marx için sosyalizm, hayatın kendisi demektir. Yani sosyalizm, hayatın yalnızca dolu dizgin yaşanması değil, hayatı insan varlığının hedefi haline getirecek koşulların hazırlanmasıdır. İnsanlar kendilerine yabancılaşmamış akılcı bir toplumu yarattıktan sonra hayatın tek amacı ve hedefi olan ‘insanın kendi güçlerini geliştirmesi ve böylece gerçek özgürlüğe yönelmesi’ konusuyla ilgilenme imkânına sahip olacaklardır”.
İşte bu nedenle hayatı sevmeyi ve savunmayı, insanın gerçek özgürlüğüne kavuşuncaya kadar mücadele etmeyi bırakmayacağız…
/././
Heybetli bir korku-Berkay Kemal Önoğlu-
Her yeni soruşturma, gözaltı ve tutuklama dalgası, sanıldığı gibi "gücümüzden eminiz" mesajı vermiyor; "Ya kontrolü kaybedersek?" kaygısını da ele veriyor. Türkiye’nin nefes borusu daralırken aslında iktidarın da nefesi tükeniyor.
NATO Zirvesi öncesinde getirilen yasaklara, kapatılan yollara, meydanlara ve Ankara’yı insansızlaştırma adımlarına bakıyorsunuz. Sonra bir stand-up gösterisinde sarf edilen birkaç cümle günlerce memleketin gündemi haline geliyor. On yıllardır açılan Cumhurbaşkanına hakaret davalarının sayısını düşünüyorsunuz. Sosyal medya paylaşımlarından, bir pankarttan, sıradan bir ozalitten duyulan endişe... Kırtasiyelere "İçinde NATO geçen şeyleri basmayın" talimatı gidiyor; dalga dalga X hesapları kapatılıyor. Bir karikatürden, mezuniyet törenindeki bir öğrencinin konuşmasından, bir spikerin gafından korkuluyor. Artık canlı yayınlardan çekiniliyor.
İnsan ister istemez tekrar soruyor: Bu iktidar çok mu güçlü, yoksa zayıf mı?
Gerçek güç güvene dayanır, kendine inanmayı gerektirir ve etrafına da güven aşılar. Korku ise felç eder, durmadan yeni yasaklar üretir. Her yeni soruşturma, gözaltı ve tutuklama dalgası, sanıldığı gibi "gücümüzden eminiz" mesajı vermiyor; "Ya kontrolü kaybedersek?" kaygısını da ele veriyor. Türkiye’nin nefes borusu daralırken aslında iktidarın da nefesi tükeniyor. Bu iktidarın dönüp dolaşıp sermaye diktasını sürdürmek için başlıca dayanak olarak görülmesi ise sömürü düzeninin devamlılığı açısından bambaşka bir zayıflığa işaret ediyor…
Korkunun üzerini başka şeylerle örtmeye kalktılar. Sandık, hep bir kalkan olarak kullanıldı örneğin. Her türden itirazın karşısına "millet iradesi" ve seçim sonuçları çıkarıldı. Milyonlarca insan yoksullaştırılırken, hayat pahalılığı altında ezilirken ve iradesi sakatlanırken, karşı devrimci tüm adımlarının üzerini seçim sonuçlarıyla örtmeye kalktılar. Bugün artık bu örtü yetmiyor, örtecek elde bir şey kalmadı. Sadece iktidara direnen milyonların değil, bizzat sandığın kendisinin de sakıncalı bulunduğu, dert olduğu, “ne seninle ne sensiz” denilen bir dönemdeyiz. Seçim sonuçlarının beğenilmediği, seçilenin icap ederse görevden alındığı, siyasi rakiplerin operasyonlarla etkisizleştirilmeye çalışıldığı bir eşikteyiz.
Fakat diyelim ki her şey istedikleri gibi gitseydi. Diyelim ki sandıktan yine galip çıksalardı. Sonra ne olacaktı?
İşte iktidarın anlamadığı ya da yüzleşmekten kaçtığı büyük gerçeklik tam olarak burada başlıyor: Seçim kazanmak, halkın onayını almak demek değildir. Bir sandıktan matematiksel olarak önde çıkmak; toplumsal meşruiyet ya da saygınlık üretmeye yetmez. Hükümet etmek, sayısal üstünlükten ibaret görüldüğünde çöker. Bir kişi çıkıp toplumun yarısından fazlasının oyunu alıp geri kalan yarısının derin bir nefret ve öfkeyle andığı bir figüre dönüşmüşse, o sandıktan güç çıkmaz artık. O sandık, pamuk ipliğine bağlı bir yanılsamadan ibarettir.
Milyonlarca insanın gözünde başlıca öfke kaynağına dönüşmüş olmak, güç gösterilerinin örtemeyeceği kadar büyük, tarihsel bir zayıflıktır.
Biliyoruz ki sadece yönetmekle yetinmiyorlar; sevilmek, onaylanmak ve tarihe “siyasetler üstü”, “kurucu” nitelikleriyle geçmek istiyorlar. Reislerinin her türlü eleştirinin üzerinde duran, herkesin saygı duyduğu bir figüre dönüşmesini bütün benlikleriyle arzuluyorlar. Ama nafile artık! O eşikten çoktan geçildi.
Biz komünistler olarak; hiçbir düzen siyasetçisine, zenginlerin ve emperyalistlerin borusunu öttüren kimseye hiçbir paye biçmeyiz zaten. Ama bunu söylemek için Türkiye’de komünist olmak, siyasete yalnız emekçilerin zaviyesinden bakmayı düstur edinmek de gerekmiyor. Düzen siyasetçileri birbirlerini indirip kaldırsınlar... Ancak toplumda bazı eşikler aşıldığında, kimse indiği yerden kaldırılıp da bir “ülke değeri” haline gelemez. Hele bu örnekte, hiçbir biçimde gelmeyecektir.
Kimse onlara o çok arzuladıkları "baba" payesini biçmeyecek. Kimse günahları görmezden gelmeyecek. Milyonlarca insanın hafızasında kalacaklar elbette; ama hiçbir zaman istedikleri o saygın sıfatlarla değil.
Belki de bütün bu öfkenin, bunca yasağın ve telaşın arkasında yatan gerçek budur. Bir kıvılcımdan değil, tarihin yazacağı o kaçınılmaz hükümden korkuyorlar. Fakat attıkları her adımla; bu ülkenin onurunu ayaklar altına alan, egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı hiçe sayan, cumhuriyet değerlerinin üzerinde tepindikleri ve Osmanlıcılık oynadıkları her hamleleriyle o kaçınılmaz hükmü daha da pekiştiriyorlar.
Ne anayasa bu tarihsel hükme rağmen değiştirilebilir ne de hiçbir yasa bu hükmü geriye döndürebilir.
/././
Bozkırdaki Çekirdek -Ayşe Şule Süzük-
Köy Enstitüleri üzerine yazılmış bir roman “Bozkırdaki Çekirdek”. Bugün bir kesim için geçmiş nostaljisine tutunarak ağıtlaştırılan bir eski düş.
“De bakalım 275 Malak İlyas, bura nere?”
“Kutsal başkentimiz Ankara’dır öğretmenim!”
“Ya siyim siyim yağan?”
“Ahmak ıslatandır öğretmenim!”
“Güçlü bir esinti bu pisliği sürüp götürmezse n’olur?”
“Çoğa varmaz, bütün ateşler söner; taş toprak, mal davar, adam odun birbirine karışır.”
Türk edebiyatının önemli romancılarından Kemal Tahir “Bozkırdaki Çekirdek” romanına böyle giriş yapıyor. İki silahlı jandarmanın arasında cezaevine götürülen öğretmenin ardında 23 yıllık öğretmenliği vardır. Önünde ise iki yıl ağır hapis ve iki yıl sürgün… Anlatıcı, öğretmeni betimler: “Somurtkan herif, aklından geçirdiklerine gülecek yerde, suratını büstünün astı. Çok uzun boylu, kamburca, kara kuruydu, kılıksızdı. Ulus Meydanı’nın Zafer Anıtı karşısında ahmak ıslatanın altında kafası dik duruyor, bir çalım Donkişot’a benziyordu.”
Olmayacağı oldurmaya çalışan bu Donkişot benzerliği ne üzerinedir? Romanın hemen başındaki bu diken gibi batan soru, cebimizde kalsın. 17 Nisan 1940’da açılan Köy Enstitüleri üzerine yazılmış bir roman “Bozkırdaki Çekirdek”. Bugün bir kesim için geçmiş nostaljisine tutunarak ağıtlaştırılan bir eski düş. Ancak enstitülerin kapatılma süreci olan hemen 1945’li yıllarda bir kesim için katli vacip bir şer cephesi… Ne tür kara çalmalar, saldırılar, jurnaller yapılmış. Bugün için ise sözünü ettiğimiz ağıt cephesi giderek çoğalmış “karşı cephe”yi de içine almış adeta. Herkes mükemmel bir eğitim modeli olarak dillendiriyor bugün ve haksız da değil fakat bağlamından, zaman-mekân ve sınıfsallığından kopardığımızda elimizde ne kalıyor? Bu soru da cebe girsin. Aklımızda tutalım.
Şimdi:
Hayal ediniz. 1910 İstanbul doğumlu Kemal Tahir, Osmanlı’nın adlı adınca dağılma sürecinin sonuna yetişmiş bir aydın kuşağının üyesidir. Yenik, öfkeli, kabına sığmaz, asi, soran, sorgulayan… Tahir’e kuruluş aydını demek sanırım tuhaf olmaz. Kırılış ve kuruluş bir arada giderken geçmişin bagajı ile geleceğe bakmayı deneyen fakat Cumhuriyetin mottosu “Sınıfsız, sömürüsüz kaynaşmış bir kitleyiz.” söyleminin ardındakini görebilen bir kuşağın üyesidir Kemal Tahir. Anlamaya çalışan, gideni ve gelmekte olanı sezen, eleştiren, kendi tarih tezini oluşturmaya çalışan, çerçevesi verilenlerle değil özgünlüklerle yola devam etmek isteyen, bundan kaynaklı yer yer hem peygambervari göklere çıkarılan hem de kıyasıya eleştirilen bir aydındır aynı zamanda.
Galatasaray Lisesini yarım bırakmıştır, bir süre avukat kâtipliği yapmış ardından Zonguldak'ta kömür işletmelerinde ambar memurluğu görevinde bulunmuştur. 1930'lu yıllarda gazeteciliğe yönelmiş; gazete ve dergilerde düzeltmenlik, çevirmenlik, röportaj yazarlığı ve editörlük yapmıştır. 1938 Donanma ve Harp Okulu Davası olarak bilinen “komünizm propagandası yapmak” isimli cadı avı sürecinde Nazım ile 12’şer yıl hapis yapmak zorunda bırakılmışlardır. Çankırı, Çorum, Nevşehir, Malatya, Kırşehir Kemal Tahir’in bu süreçte tutsaklığını sürdürdüğü şehirler… Kabaca anlatıyoruz çünkü bu aydın/yazar kuşağının yaşamı yapıtlarını etkilemiş ve elbette biçimlendirmiştir. 1950 genel affıyla serbest kaldı. 50’den itibaren romanları ile ünlendi. 1959 “Esir Şehrin İnsanları” … 1967 “Bozkırdaki Çekirdek” … 69 “Kurt Kanunu” … 70 “Devlet Ana” … tarihleri ve romanların yazılma/yayımlanma tarihleri de bir fikir verir. İşgal İstanbul’unu ve Kurtuluş’u arayış sürecini anlatan “Esir Şehrin İnsanları” üzerine çok yazdım, çok severim romanı. “Bozkırdaki Çekirdek” ise roman estetiğinden bağımsız olarak son derece önemli, uyaran, sarsan ve Cumhuriyet devriminin “eksiği”ni göstermeye çalışan bir roman.
Anlatılan “Çankırı, Kastamonu, Çorum topraklarının tam birleştiği noktada” kurulacak enstitünün öğrencilerinin ailelerinden alınma ve çorak toprakta yoksunluklar içinde öğretmenler ve öğrenciler ile enstitü kurma süreci. Sanki iç savaş sürecinde Sovyetler’deyiz. Anadolu’nun göbeği, kıraç topraklarda, inanılmaz yoksunluklar içinde doğa ile, eşraf, ağa, şeyh kıskacında imkânsızı oldurma süreci anlatılan: Bir avuç idealist (ülkücü) öğretmen ile… Öfke duymamak mümkün değil: Kurtuluş Savaşı, ardından Kuruluş ve devrimler ve genç Cumhuriyet’in giderek ağa dolanarak ölmeye yatması… Toprak reformunu yapmayan/yapamayan, sınıfları halının altına süpürerek kaynaşmış kitle şiarıyla hareket ettiğinde geniş halk kesimlerini kendine bağlayacağını hayal edenlerin olduğu bir süreç bu, tüm devrimci hamlelerine karşın, topallayan, topallamaya mahkûm edilen.
“Çıkar yol nedir?”
“Köyün insan gerçeğini öğrenmek.”
“İlk kurtuluş adımı gerçekçilik.”
“Anadolu’yu kurtarmak istiyorsak onun eski-yeni gerçeğini iyice bilmek zorundayız. Kendimizi aldatmadan.”
Yalan mı? Değil. Kestirmeci reçetelerle geldiğimiz nokta belli. Roman anlatıcısı/yazar devam ediyor: “Onuncu yıl “türküsünün” içtenlikle hiçbir ilintisi olmayan palavra kelimeleri, köy çocuklarının ağzından yavaş yavaş derin, büyük, uğruna kolayca ölünür anlamlar alıyordu.”
Çok mu sinirlendiniz? Durun hele devamı var.
“Bozkırda elbet var çekirdek ama yaşama kanunları başka… Bütün sağlam çekirdeklerin şaşmaz kanunu yeşermektir. Çürükse yeşermez, yeşermezse çürür. Bozkırdaki bizim çekirdeğin sağlamlığı yeşermemeye doğru işlemesin. Canlı olarak var olması hiç yeşermemesine bağlanmış… Savunması yeşermemek… Çünkü denemiş bin yıldır, yeşermesini önlemek için pusuda bekleyen güçler var. Bu güçler akıl almaz bir kıyıcılıkla en umutlu filizleri hemen ezer, tomurcuklanmaya yeltenen bütün kökleri imansızca söker. Çünkü onların var oluşu, rahat yaşaması bozkırdaki çekirdeğin yeşerip serpilmemesine bağlı.”
Metaforik, sert ve gerçekçi…
Ve bugün de geçerli değil mi? “Başka memleketleri bilmem, bizim memleketimizde gerçekçi olmadan namuslu olmak imkânsız! Ve de hangi büyük fayda olursa olsun gerçeği görmezden gelmek, hele değiştirmeye yeltenmek en büyük namussuzluk!”
Siz ne düşünürsünüz?
Kemal Tahir (2019), Bozkırdaki Çekirdek, İthaki Yayınları, İstanbul./././
Unutmanın hızına karşı sanat -Fide Lale Durak-
Bir portre, bazen yüzlerce sayfalık tarihten daha fazlasını anlatır. Ve bazen bir ressam, farkında olmadan yalnızca bir insanı değil, bütün bir çağı resmetmiş olur.
Yaşadığımız çağın en belirgin özelliği belki de hız. Gündem hızla değişiyor, dünün tartışmaları bugünün yeni tartışmalarında kayboluyor. Hepimiz bu tartışmaların içinde ya giderek duyarsızlaşıyor ya da yakın geçmişi bile unutmaya meylediyoruz. Verdiğimiz ya da vermediğimiz tepkiler ister istemez bizi yeniden şekillendiriyor. Hafıza, artık toplum adına korunan bir arşiv değil tersine, sürekli aşındırılarak her düşünceye göre yeniden yazılıyor.
İşte tam burada sanatın bilinen ama hemen göze çarpmayan bir işlevi öne çıkıyor. O da, sanatın yalnızca güzel olanı üretmek için değil, kimi zaman bir dönemin vicdanını korumak; kimi zaman unutulmaya bırakılan insanları, duyguları ve yüzleri geleceğe taşımak için işlev kazanmasıdır. Özellikle portre resmi, bu anlamda sanat tarihinin en sessiz ama en güçlü tanıklarından biridir.
Bir portreye baktığımızda önce bir yüz görürüz. Sonra bakışları, elleri, ışığı, giysileri fark ederiz. Bir süre sonra ise resimde yalnızca kişiyi değil, yaşadığı zamanı okumaya başlarız. Ressamın belki bilerek yaptığı belki de hiç amaçlamadığı bir şeydir bu: Tarihin resmin içine yerleşmesi.
Örneğin ressam Jan van Eyck'in “Arnolfini Portresi”, bugün yalnızca iki insanın resmi değildir. Aynı zamanda on beşinci yüzyılın gündelik yaşamına açılan bir penceredir. Aynadaki yansıma, odadaki nesneler, kumaşların dokusu ve ışığın kullanımı bize bir dönemin kültürünü anlatır. Yüzler kadar mekân da hafızaya dönüşür.
Diego Velázquez, 1650, Papa X. InnocentiusVelázquez’in “Papa X. Innocentius” portresi bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biridir. Rivayete göre Papa, resmi ilk gördüğünde “È troppo vero! È troppo vero!”, yani “Çok gerçek! Fazla gerçek!” diye tepki verir. Bu söz, portrenin gücünü olduğu kadar tehlikesini de anlatır. Çünkü Velázquez, papalığın temsil etmek istediği görkemli ve dokunulmaz imajın arkasındaki insanı da resme taşımıştır: kuşkulu, sert, belki arzu edilen babacan bir yaşlı değil ve iktidarının ağırlığını yüzünde taşıyan bir adam. Roma siyasetinde etkili Pamphilj ailesinin bu resmi uzun süre özel koleksiyonunda tutması da tesadüf değildir. 17. ve 18. yüzyıllarda bu portre, ancak aile çevresine kabul edilen seçkin konukların görebildiği bir başyapıt olarak kalır. Zira iktidar, çoğu zaman hakikati değil, kendisi için uygun olan görüntüyü dolaşıma sokmak ister.
Çünkü portre, kimi zaman iktidarın görmek istemediği yüzü açığa çıkarır, kimi zaman da tarihin hiç bakmadığı yüzlere uzun uzun bakmamızı sağlar.
Sanatta büyük olaylar kadar sıradan insanların yüzleri de tarihin parçasıdır. Théodore Géricault'nun akıl hastalarını resmetmesi ya da Käthe Kollwitz'in otoportrelerinde savaşın istatistiklerle anlatılamayacak insani ağırlığını tek bir yüzde toplaması gibi…
Bu nedenle portre yalnızca bir bireyin temsili değildir; toplumsallığın bir tür yansıma biçimidir.
Bugün ise bambaşka bir çağın içindeyiz. Dijital görüntüler saniyeler içinde üretiliyor, paylaşılıyor ve unutuluyor. Bir fotoğrafın ömrü birkaç saat, bir haberin etkisi birkaç gün sürebiliyor. Görüntü çoğaldıkça hafıza güçlenmiyor; tersine, parçalanıyor. Çünkü her yeni görüntü bir öncekini görünmez kılıyor.
Belki de bu yüzden hem biraz yavaşlamalı hem de resimlere bu gözle yeniden bakmalıyız.
Bir portreyi yapmak zaman ister. Ressamın modele bakması, modelin beklemesi, düşünmesi, sessiz kalması gerekir. O süreçte yalnızca benzerlik aranmaz; karakter, yaşanmışlık ve zamanın bıraktığı izler de tuvale geçmeye çalışır. Resim, hızın karşısına yavaşlığı koyar. Tüketimin karşısına dikkati. Unutmanın karşısına ise hafızayı.
Bugün İstanbul'da gezilebilecek bir sergi, Türkiye sanat tarihinin bu sürekliliğini yeniden düşünmemize imkân veriyor. Pera Palace Hotel Galata Sergi Salonu'nda açılan "Ustanın Elleri: Neşet Günal Atölyesi'nden Yolu Geçenler" sergisi, Türkiye'de figüratif resmin kuşaklar boyunca nasıl taşındığını, değiştiğini gösteren önemli bir izlek sunuyor. Neşet Günal’dan Mehmet Güleryüz’e, Neş’e Erdok’tan Nedret Sekban’a, Cihat Aral’dan İnci Eviner’e uzanan bu geniş hatta, hem birbirine değmiş usta ellerin ortaklaşan üsluplarını hem de Türkiye resim geleneğinin zenginliğini kanıtlayan bambaşka, kendine özgü yönelimleri görmek mümkün.
Sergideki resimlerde ortak bir özellik vardı: İnsan yüzüne duyulan güven. Yüzün yaşamı, emeği, acıyı, direnci ve zamanı taşıyabileceğine duyulan inanç... Belki de Neşet Günal'ın asıl mirası budur. Öğrencilerine insana bakmanın ahlakını bırakmıştır.
Serginin asıl gücü, bu sürekliliği yalnızca konu ortaklığı üzerinden değil, resimsel dildeki dönüşümler üzerinden de göstermesinde. Neşet Günal’ın ağır, durağan, toprağa bağlı figürleri; yalın mekânlar ve koyu tonlarla toplumsal bir ağırlık kazanır. Öğrencilerinde bu miras kimi zaman bakışın tedirginliğine, kimi zaman bedenin kırılganlığına, kimi zaman da emeğin gündelik ritmine dönüşür. Bu yüzden sergi, bir atölyenin izini sürerken aynı zamanda Türkiye’de figüratif resmin ne kadar farklı görme biçimleri ürettiğini de gösterir.
Sergide, Neşet Günal’ın önemli yapıtlarından biri olan ve çoğu zaman “köylü çocuğu” imgesiyle hatırlanan “Mehmed’in Oğlu”nu görmek mümkün. Bunun yanında, duvar önünde sırtları dönük bekleyen işsiz köylüleri konu alan “Duvar” resminin ön çalışması da sergide yer alıyor. Bu iki çalışma, yalnızca Günal’ın dünyasına değil, Türkiye’nin 1960’lar ve 70’lerden bugüne uzanan toplumsal hafızasına da açılan güçlü bir kapı niteliğinde.
Neşet Günal, 1973, Mehmed’in Oğlu
Neşet Günal, 1975, DuvarNeşet Günal’ın bıraktığı yerden Nedret Sekban’ın ateş başındaki emekçileri, Ahmet Umur Deniz’in ve Cihat Aral’ın kağıt toplayanları ve Neş’e Erdok’un 1970’lerde yaptığı sıra dışı portreler ile Kemal İskender’in özgün fırçasıyla devam eder. Cansen Ercan’ın portreleri ise gözden kaçmaması gereken bir ustalık taşır. Bu resimlerde yüz, bazen gündelik hayatın gerilimlerini, çelişkilerini bazen de emeğin iç ısıtan gücünü yansıtır.
Neş’e Erdok, 1977, İsimsizResül Aytemür’ün resimleri ise bu hattı daha güncel bir yerden sürdürür; gündelik hayatın içinden gelen sıradan bir anı, toplumsal gerçekliğin rengarenk portrelerine dönüştürür.
Resül Aytemür, 2012, İsimsizBugün dijital görüntüler saniyeler içinde üretilip aynı hızla unutulurken, figüratif resim hâlâ bize yavaş bakmayı öneriyor. Bir portrenin karşısında durmak, yalnızca bir yüzü görmek değildir; o yüzün taşıdığı zamanı, içinden geçtiği hayatı ve ait olduğu toplumsal zemini hissetmektir.
Sanatın daha temel görevi de belki burada başlar: Dünyanın ne olduğunu, kimlerin yaşadığını, hangi yüzlerin unutulmaya bırakıldığını bize yeniden hatırlatmak.
Çünkü bir toplum önce hafızasını kaybeder. Hafızasını koruyabilen toplumlar ise bunu yalnızca arşivlerle değil resimleriyle, romanlarıyla ve şiirleriyle başarırlar. Bir portre, bazen yüzlerce sayfalık tarihten daha fazlasını anlatır. Ve bazen bir ressam, farkında olmadan yalnızca bir insanı değil, bütün bir çağı resmetmiş olur.
/././
Hendek’ten Niğde’ye isimler değişse de hikaye aynı: Havai fişek fabrikalarının sicili kabarık
İhmaller sonucunda geliyorum diyen çok sayıda patlama, yıllardır sürekli isim değiştiren fabrikalar… İktidarın koruyup kolladığı, patronların işçileri suçladığı Coşkunlar Ailesi’nin hava fişek fabrikaları facialara kapı aralamaya devam ediyor.
Niğde’nin Bor ilçesine bağlı Kemerhisar beldesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda dün saat 16.00 sıralarında patlama meydana geldi.
Yangın çıkan fabrikada patlama nedeniyle Nuri Özkan yaşamını yitirdi, bir işçi de yaralandı. Valilik, olayla ilgili adli soruşturma ve idari inceleme başlatıldığını duyurdu.
İçişleri Bakanlığı, patlamaya ilişkin inceleme ve değerlendirme yapmak üzere 2 müfettiş görevlendirildiğini açıkladı.
Patlamadan daha birkaç saat sonra Niğde Valisi Nedim Akmeşe Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı, fabrikayı savundu. Güvenlik önlemlerinin yeterli olduğunu iddia etti: Bu yerler güvenlik önlemleri alınmış şekilde konumlandırılıyor. İmalat bütün halde değil, parça parça yerlerde yapılıyor. Şu anda devam eden bir durum yok. Vali yardımcısı başkanlığındaki komisyon da çalışmalarına başladı.
Vali, yandaş siteler ve ajanslar patlama yaşanan fabrikanın ismini her zamanki gibi paylaşmadı. “Özel bir firma” diyerek geçiştirilmek istenmesinin sebebi, firmanın Coşkunlar Ailesi’ne ait olması ve daha önce de ihmal, güvenlik zafiyeti gibi sebeplerle patlama yaşanması.
Niğde'de patlama yaşanan Yertaş. Fotoğraf: Anadolu AjansıHavaya uçan fabrikalar yıllardır yeniden yapılıyor
Havai fişek kaynaklı ölümler merdiven altı üretim atölyelerinde veya fabrikalarda yaşanan iş cinayetlerinden kaynaklandı. 2008 İstanbul Davutpaşa’daki kaçak bir havai fişek atölyesinde meydana gelen zincirleme patlamada 21 kişi yaşamını yitirmişti.
Ardından 2020’de Sakarya Hendek’teki facia yaşandı. Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası'nda meydana gelen bu büyük faciada 7 işçi hayatını kaybetti, 127 kişi yaralandı. 1996 yılında kurulan fabrikada daha önce de 2007’de, 2011’de ve 3 kez 2009’da patlama yaşanmış ve çok sayıda işçi yaşamını yitirmişti.
Fabrikaların sicili kabarık
Büyük Coşkunlar şirketi bu ihmallere rağmen havai fişek üretimine devam etti, patlama yaşandıkça isim değiştirip çeşitli kentlerde faaliyet gösterdiler.
İSİG Meclisi raporlarına göre2007'den bu yana aralıklarla patlamanın olduğu fabrika sürekli isim değiştirdi. Coşkunlar, Büyük Coşkunlar, Venüs Coşkunlar... Niğde ve Sivas'a taşındığında ise adı Yertaş Patlayıcı Maddeler oldu.
27 Ocak 2018'de Niğde'deki fabrikada gerçekleşen patlamada 32 yaşındaki işçiler Muharrem Alkan ve İlyas Ünlü hayatlarını kaybetti.
14 Aralık 2014'te Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası'nda gerçekleşen patlamada 38 yaşındaki işçi Yılmaz Şapoğlu hayatını kaybetmişti.
30 Haziran 2013 Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası'nın laboratuvar bölümündeki patlama sonucu yarı mamul deposuna sıçrayan alevler büyük bir patlamaya neden oldu: 15 işçi yaralandı
19 Şubat 2011'de bir işçinin öldüğü patlama sonrası demeç veren fabrika müdürü: "Patlayıcı maddelerin yaratacağı iş kazalarının yüzde 98'i önlenemez... Ölen işçinin de -doktorun dediğine göre- korkudan ödü patlamış" diye açıklama yaptı.
11 Şubat 2011'de Sakarya’nın Hendek İlçesi’ne bağlı Yukarıçalıca Köyü yakınlarındaki Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nın kız kaçıran imalatının yapıldığı bölümde patlama oldu, Hediye Hallaç hayatını kaybetti.
29 Eylül 2009'da Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda maytap fitillerinin kurumadan kesilmesi sonucu meydana gelen patlamada bir işçi yaşamını yitirdi, bir işçi yaralandı.
17 Ağustos 2009'da Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda Ramazan topları için patlayıcı üretilen laboratuvar bölümünde patlama meydana geldi. Üretim tesisindeki binaları yerle bir eden patlamada bir işçi hayatını kaybetti, 33 işçi yaralandı.
21 Mayıs 2009'da Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nın maytap imalathanesi bölümünde patlama meydana geldi. Üzeri açık tente ile çevrili olduğu belirtilen imalathanedeki patlamada 3 işçi yaralandı.
1 Eylül 2007'da Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nın barut üretiminde kullanılmak üzere kömür öğütülen bölümde kıvılcımdan kaynaklanan bir patlama oldu. Patlamada 1 işçi yaralandı.
Niğde'de fabrikanın kurulu olduğu bölge. Merkezi Ankara'da olan şirket, 2014 yılında fabrika sahibi Arif Yunus Coşkun tarafından tüm hisseleriyle satın alınmıştı. Patron işçileri suçladı, iktidar patronları savundu
Coşkunlar Ailesi patlamalarda eğitimlerin tam, güvenlik önlemlerinin yeterli olduğunu savundu.
Fabrikalara ceza verilmesi bir yana iktidar tarafından hep korundu. Patronlar işçileri suçladı. “Mağdur olan taraf işverendir”, “Yüzlerce insan her gün iş kazalarında ölüyor, ama nedense bizdeki patlamalar gündem oluyor” dediler.
Üretim baskısı, alınmayan güvenlik önlemleri, istiflenen ürünler...
Patlamalardan kurtulan işçilerse sürekli prim ve kota baskısı altında çalıştıklarını anlatmıştı.
Mevzuat gereği üretim alanlarında ve depolarda yalnızca belirli bir kilogram sınırı kadar patlayıcı bulundurulması gerekirken, kâr marjını artırmak için depolara sınırın kat kat üstünde ürün istiflendiğini söyleyen işçiler, ürünlerin ısınmasına ilişkin uyarılarının da dikkate alınmadığını açıkça ifade etmişti.
Test edilmemiş yeni ürünler denemek zorunda kaldıklarını, denetimlerin haberli yapıldığını da söylemişlerdi. Baskıya direnen bazı işçilerin de işten çıkarıldığı anlaşılmıştı.
Yertaş'taki patlama anı Fotoğraf: DHAPatlamalara rağmen büyüdüler
Coşkunlar Ailesi geçmişte Sakarya'daki fabrikalarıyla Türkiye havai fişek pazarının yüzde 60 ila 70'ini elinde tutuyordu. Bu pazar payının bir bölümünü Niğde'de dün patlama yaşanan Yertaş'a taşıdılar.
Şirketin net yıllık kârı bilinmese de günlük üretim kapasitesindeki ise yaklaşık 6-7 katlık büyüme beyanları, fabrikanın son yıllarda finansal olarak büyüdüğünü ve kazancını artırdığını gösteriyor.
Niğde'deki fabrikada kuruluş aşamasındaki günlük 30 bin TL'lik üretim hacmini, günlük 200 bin TL üretim kapasitesine çıkardığını duyurmuştu.
***
NATO dosyasıyla çıkan Ortaklaşa dergisinden sansüre yanıt
Ortaklaşa dergisi, X hesabının Türkiye’den erişime engellemesi sonrası yaptığı açıklamada, “Ortaklaşa Dergisi, Türkiye'de komünistlerin, yurtseverlerin, eşitlik, özgürlük ve bağımsızlıktan yana herkesin sesi olmaya, halkını emperyalistlere satmayı meslek edinmiş korkakların üzerine yürümeye devam edecek” ifadesini kullandı.
NATO zirvesi öncesi atılan üst üste yasaklama adımlarının ardından dün çok sayıda sosyal medya hesabına Türkiye’den erişim engeli getirildi.
Türkiye’deki erişim engellerini takip eden “Engelliweb” sayfası, kararların “milli güvenlik” ve “kamu güvenliği” gerekçesiyle alındığını yazdı.
X hesabı erişime engellenen ve son sayısında dosya konusu NATO olan Ortaklaşa dergisi, bir açıklamayla sansüre tepki gösterdi.
Ortaklaşa Yayın Kurulu adına yapılan açıklamada şöyle denildi:
'Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanın korkusu'
"ABD ve AB emperyalizmiyle nikah tazelemek isteyen, bu yüzden Ankara'da yapılacak NATO zirvesine düğüne hazırlanır gibi hazırlanan AKP iktidarı, en ufak bir pürüz çıkmasın, tek bir itiraz duyulmasın diye yürüttüğü utanç verici zorbalıklar zincirine küçük bir halka daha ekledi ve dünyanın en zengin patronuna ricada bulunarak dergimizin X hesabını Türkiye’den erişime kapattırdı.
Adet yerini bulsun diye açtığımız, dergimizin tirajının onda birine varmayan sayıda takipçisi olan hesabımız kuşkusuz önemli değil, iki tuşa basıp yenisini açarız. Önemli olan, AKP iktidarının Türkiye'yi emperyalist Batı'ya dikensiz bir gül bahçesi, ucuz bir emek cenneti, hevesli bir savaş müttefiki olarak pazarlama çabası, Ankara'da yapılacak haydutlar zirvesinde ülkemizi ateşe atılacak kararlar alınacak olmasıdır. Mücadele edilmesi gereken tehdit, karşı durulması gereken saldırı budur.
Dergimiz Ortaklaşa'nın son sayısında NATO'nun nasıl bir emperyalist terör örgütü olduğunun yanı sıra, tüm boyutlarıyla bu güncel tehlikelere işaret eden makaleler yer alıyor. Bu makalelere dergimizi alarak ya da soL Haber Portalı'na abone olarak ulaşabilirsiniz.
Ortaklaşa Dergisi, Türkiye'de komünistlerin, yurtseverlerin, eşitlik, özgürlük ve bağımsızlıktan yana herkesin sesi olmaya, halkını emperyalistlere satmayı meslek edinmiş korkakların üzerine yürümeye devam edecek."
***
Hastanede halkı aşağılayan tıbbi sekreter AKP'li başkanın eşi çıktı: Soruşturma başlatıldı -Özkan Öztaş-
Konya Cihanbeyli Devlet Hastanesi'nde görevli tıbbi sekreter Seher Çivi'nin köylerden gelen hastaların kıyafetlerini aşağılayan sosyal medya paylaşımı büyük tepki topladı. AKP Cihanbeyli İlçe Başkanı'nın eşi olan Çivi hakkında idari soruşturma başlatılırken, olay sağlık etiği tartışmalarını alevlendirdi.
Konya'nın Cihanbeyli Devlet Hastanesi'nde görev yapan tıbbi sekreter Seher Çivi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda hastaları küçümseyen ve aşağılayan ifadeler kullanmasıyla ilçede tepkilere neden oldu.
Çivi, paylaşımında köylerden gelen hastaların giyim tarzıyla dalga geçerken, "Ahırdan çıkıp ayağında bir karış b...kla geleni gördüm ama tuvalet terliği ile gelen de ne bileyim..." gibi ifadeler kullandı. Bu sözler, sağlık emekçilerinin taşıması gereken etik değerlerle bağdaşmadığı gibi, hasta haklarını da açıkça ihlal eden bir yaklaşım olarak değerlendirildi.
Tepkilerin ardından Konya İl Sağlık Müdürlüğü olayla ilgili idari inceleme ve soruşturma başlattığını duyurdu.
Halkı aşağılayan sekreter AKP'li başkanın eşi çıktı
Halkı aşağılayan paylaşımları yapan Seher Çivi'nin, AKP Cihanbeyli İlçe Başkanı Ferhat Çivi'nin eşi olduğu anlaşıldı. Ferhat Çivi yaşanan olayların ardından gelen tepkilerden sonra, sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile eşinin paylaşımını eleştirerek, "Bu çirkin paylaşımı ne bir insan olarak, ne bir Müslüman olarak ne de AK davamızın bir neferi olarak kabul etmem mümkün değildir. Eşim bile olsa arkasında durmayacağım, gereğinin yapılmasının takipçisi olacağım" dedi.
Önce paylaşımı sildi, daha sonra da 'hesabım çalındı' dedi
Paylaşımın hızlıca sosyal medyada gündem olması ve halkı aşağılayan ifadelerin tepki görmesinden sonra Seher Çivi, hızlıca yaptığı paylaşımı kaldırdı. Ardından hesabını kapatarak askıya alan Çivi, sosyal medyada yapılan paylaşımların altına "Hesabım çalınmıştır paylaşım yapılmış hesap bende değil" paylaşımları yaptı.
'Liyakatin olmadığı yerde kamu hizmeti bilinci aşınır'
Yaşanan gelişmeleri soL'a değerlendiren Genel Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Derya Uğur liyakatsizliğe ve kamu hizmetlerinde yaşanan sorunlara dikkat çekti. Yaşanan gelişmenin mesleki etiği ayaklar altına aldığını ifade eden Uğur şunları söyledi:
"Konya Cihanbeyli Devlet Hastanesi'nde siyasi partili bir yöneticinin eşi olduğu iddia edilen bir çalışanın, hastaneye başvuran yurttaşları kıyafetleri ve yaşam biçimleri üzerinden aşağılayan sosyal medya paylaşımları, meslek etiğini ayaklar altına almıştır. Siyasi iktidarın yıllardır 'kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz' söylemini tekrar etmesine rağmen bugün gelinen noktada, kamu görevi yapan bir kişinin köylüyü, yoksulu ve yurttaşı kıyafeti üzerinden aşağılayabilmesi; yıllardır inşa edilen ayrıştırıcı, kibirli ve kutuplaştırıcı siyasi iklimin bir yansımasıdır. Liyakatin tasfiye edilip siyasi sadakatin ödüllendirildiği bir düzende, etik değerlerin de kamu hizmeti bilincinin de aşınması kaçınılmazdır.
Ülkemizin önündeki en büyük engel kamu kurumlarını siyasi kadrolaşmanın merkezi haline getiren iktidarıdır ve siyasi yakınlığın kamu görevinde ayrıcalığa dönüşmesine son verilmelidir. Sağlık kurumlarında görev yapan herkes için etik ilkelere bağlılık tavizsiz biçimde denetlenmeli, ayrımcı ve aşağılayıcı tutum sergileyenler idari yaptırımlarla karşılık bulmalıdır."
***
Yetişkinlerin dünyasına ayna tutan bir çocuk kitabı: Büyük Firar -Neslihan Çalışkan Antmen-
Banu Aksoy, Büyük Firar’da duru ve dolaysız bir dille sömürüyü oldukça yalın bir biçimde görünür kılıyor.
Banu Aksoy’un Büyük Firar kitabı, ışıltılı bir sirk çadırının perdelerini aralayarak, bizi alkışların ardına gizlenmiş bir tutsaklığın ortasına bırakıyor. Bir akrobat, bir palyaço ve ateş gösterileri yapan bir ejderha... Kendi hayallerinden vazgeçip başkalarının arzularına ama en çok da patronun doymak bilmez para hırsına hizmet etmekten yorulmuş üç arkadaş. Kitap, bu üçlünün sıkışmışlıktan kurtulmak için giriştikleri kaçış serüvenini anlatırken, sömürünün o bilindik yüzünü oldukça açık ve başarılı bir dille ortaya koyuyor.
Bireysel kurtuluş çabalarının tökezlemesi ve "firarın" ancak yan yana gelerek başarılması, hikâyenin kuşkusuz en güçlü katmanlarından biri. Banu Aksoy, Büyük Firar’da duru ve dolaysız bir dille sömürüyü oldukça yalın bir biçimde görünür kılıyor. Bunu yaparken karakterleri de sahnedeki gösterişli hâlleriyle değil, kuliste ilmek ilmek kaçış planları kuran ve özgürlük arayışlarını o daracık alanda usulca büyüterek eyleme döken çok daha dinamik bir gerçeklikle karşımıza çıkarıyor.
Sahne arkasındaki yaşam ve ince bir melankoli
Kitaptaki karakterlerin bize sunuluş biçimi, sirk dünyasının sanattaki en çarpıcı yansımalarından biri olan Picasso'nun Pembe Dönem tablolarıyla da derin bir yakınlık taşıyor. “Picasso, sirk çalışanlarını, kostümleri içerisinde betimlemesine karşın, onları gösterileri sırasında değil, sirk ortamından ve izleyicilerden uzak mekânlarda resmeder. Sahnedeki ışıltılı halleri yerine, sahne arkasındaki günlük yaşamlarına, dinlenme molalarında düşüncelere dalmış mutsuz anlarına odaklanır. Böylece eğlence dünyasının insanlarından bir melankoli sızmasını sağlar ancak bu hüzün; artık mavi dönemin bitmez tükenmez umutsuzluğundan kurtulur. Henüz sevinç ve toplumla kucaklaşma yoktur, ama yaşam vardır.” (Çelikhan Korkmaz, 2019)
Tıpkı bu tablolarda olduğu gibi, biz de Hümpes, Lekstrong ve Parlak Ejder’i kalabalıkların önünde parıldarken değil; hayatın o ağır yükünden bir anlığına sıyrılıp nefes aldıkları o kısacık, mutlu anlarda, zencefilli ve tarçınlı sütlerini içip kurabiyelerini yerken görürüz. Fincanın dibine ulaşıldığında geriye kalan şey; mutsuz, sıkışmış, tekdüze hayatları ve uzun süredir erteledikleri hayalleridir. Böylece bizler, o parıltılı gösterilerin sıradan bir izleyicisi olmak yerine, kulise saklanmış bu yorgun ama yalın gerçekliğin sessiz birer tanığına dönüşürüz.
Acı ortak değilse gülüşler ne anlatır?
Yazarın sömürüyü ve sahne arkasındaki bu çıplak gerçekliği böylesine sağlam bir zeminle kurmuş olması, bana metnin açık mesajını tekrarlamaktansa kendi sorularımın peşine düşmem için alan açıyor. Bu yüzden, çadırın içindeki aynayı alıp karanlıkta oturan seyirciye çevirmeyi tercih ediyorum. Kahramanlarımız kuliste bu ağır gerçekliği yaşarken, ben bakışlarımı sahnede ter dökenlerden alıp usulca o çadırı dolduran kalabalığın kendi gerçeğine yöneltiyorum: Peki onlar ne izliyor?
Sirkler, insanın en ilkel duygularının sahnelendiği yerlerdir. Peki, seyirci neye güler, neye heyecanlanır? Akrobatın ipin üzerinde kendi canını hiçe sayarak yaptığı sıçrayış, neden aşağıdakilerin nefesini keser? Ya da palyaçonun her tökezleyişi neden tribünlerde kahkahalarla karşılanır? Bu reaksiyonları basit bir acımasızlık olarak yorumlamak kolay olsa da ardında çok daha tanıdık bir duygu yatar. Bir düşüş, aslında hepimizin paylaştığı tanıdık bir hisse dokunmuyorsa binlerce kişiyi aynı anda güldürebilir mi?
Seyircinin palyaçonun düşüşüne attığı kahkahayı, sürekli ayakta kalma çabasının ve gündelik hayatın yarattığı gerilimi bir anlığına dışa vurması olarak okumak mümkün. Tam da bu noktada Jean Starobinski'nin şu tespiti seyircinin bu karmaşık duygu durumuna ışık tutuyor: "Trajik olanın bizde uyandırabileceği iç sıkıntısının ardından bize özgür olduğumuzu hissettirebilecek enerji boşalımı ya da gülme, bir bakıma çok güçlü olmayı gerektirir. Dolayısıyla burada yalnızca katarsis, yani trajik olanın yol açtığı tutku boşalması yoluyla arınma değil gülmenin yol açabileceği bir tür rahatlamanın da varlığı söz konusudur." (Starobinski, 1999)
Belki de bu yüzden, akrobatın yerçekimine meydan okuması izleyicide sınırları aşma hissi uyandırırken; palyaçonun o "trajik" düşüşüne atılan kahkaha da tribündekilerin gündelik sıkışmışlıklarından sıyrılarak geçici olarak rahatlamasına yol açıyor. Seyirci, sahnede kendi hayatının karikatürize edilmiş hâlini izlerken, bu gülme eylemiyle kısa süreliğine de olsa o gerçekliğin ağırlığından uzaklaşıyor.
Ejderhanın 'rolü' ve dışarıdan gelen destek
Kitaptaki kaçış planı tam da bu noktada devreye giriyor ve o güne dek sadece sahneyi izleyen kalabalık, farkında bile olmadan bu firara dâhil oluyor. Çadırın içinde alevler saçarak insanları korkutmakla görevlendirilen, oysa özünde oldukça ürkek ve yufka yürekli olduğu için bu işten nefret eden ejderha, planın bir parçası olarak dışarıda farklı bir "rol" üstleniyor. Hümpes ve Lekstrong, balonla kaçmak için ihtiyaç duydukları ipler tükenince çareyi sirkin önünde bir yardım masası kurmakta buluyor. İçerideki o "korkutucu" ejderha, çadırın önünde üşüyen ve hasta bir hayvana dönüşüyor.
Seyircilerin bu yardım masasına verdikleri tepki, aslında sömürü ve yabancılaşma pratiğine dair çok daha derin bir noktaya işaret ediyor. İnsanlar, çadırın içinde alevler saçarken korkuyla izledikleri o devasa ejderhayı çadırın dışında üşüyen bir canlı olarak gördüklerinde ona şefkat gösterip kendi atkılarını veriyorlar. Bu keskin zıtlık, sahnenin yani sistemin kurguladığı gösterinin insanları birbirine nasıl yabancılaştırdığını gösteriyor. Seyirci, gücün ve görkemin karşısında mesafesini korurken; bir başkasıyla ancak zayıflık ve kırılganlık zemininde yakınlık kurabiliyor.
Kahramanlarımız küçük bir numarayla bile olsa kalabalığın bu kırılganlığa temas etme refleksini harekete geçirmeden o çadırdan kurtulamıyor. Masaya bırakılan o atkılar, sonrasında sökülüp firar balonunun halatlarına dönüşüyor. Bu da gösteriyor ki aradaki yabancılaşma duvarları, ancak benzer dertlerin ve insani duyguların ortak paydasında kurulan bir dayanışmayla aşılabiliyor.
Büyük Firar, M. Banu Aksoy, Resimleyen: Ezgi Keleş, Can Çocuk, Mart 2026.Cesaretin bulaşıcılığı ve geride kalanlar
Fakat asıl dönüştürücü etki, o balon havalandıktan sonra sirkin içinde yaşanıyor. Üç arkadaş sirkten ayrılınca, en popüler karakterlerini kaybeden çadıra ilgi hızla azalıyor. Daha da önemlisi, diğer sirk çalışanları da birer ikişer çadırı terk etmeye başlıyorlar. Kitaptaki şu cümle, bu çözülüşün arkasındaki asıl kıvılcımı çok güzel özetliyor: "Çünkü artık biliyorlardı insanın her ne olursa olsun hayallerinin peşinden gidebileceğini..."
Bu üç arkadaş, hem o ilmek ilmek ördükleri kaçış sürecinde hem de gökyüzüne havalandıkları an, sömürü çarkının içinde kalan diğerlerine en tehlikeli şeyi, "cesareti ve olasılık fikrini" aşılıyorlar. Yaptıkları eylem sadece kendilerini kurtarmakla kalmıyor; geride kalanların zihinlerindeki görünmez zincirleri de kırarak onları dönüştürüyor. Kırılan zincirlerin yerini ise, kitaptaki şu satırlarda ifadesini bulan direngen bir umut alıyor: "Oysa umut denen şey ne tuhaftır. Ne kimse görmüştür onu ne de eline almıştır biri. Umut görünmese bile adeta yoktan var oluverir; kuruyup öldüğünü sandığınız dallardan çıkan bahar tomurcukları gibi..."
İşte gökyüzüne süzülen o firar balonunun geride bıraktığı cesaret, sömürünün kuruttuğu sanılan dallardan fışkıran bir umut tomurcuğuna dönüşüyor.
Kaynaklar:
* Çelikhan Korkmaz, Aslıhan Yeşim. "Mavi ve Pembe Dönemleriyle Picasso." İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi, cilt 11, sayı 3, 2019, ss. 293-302.
* Göle, Münir. "Jean Starobinski ile Söyleşi." Sanat Dünyamız, sayı 74, 1999, ss. 159-173.7
/././
Washington'da 'çerçeve' maskeli teslimiyet: İsrail ve Lübnan hükümeti anlaştı, Hizbullah tanımadı
İsrail ile Lübnan hükümeti, ABD arabuluculuğunda bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, "devlet egemenliğinin güçlendirilmesi" adı altında Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve askeri altyapısının dağıtılmasını öngörüyor. Hizbullah, anlaşmanın meşruiyetinin bulunmadığını vurgulayarak, sahada uygulanmasına izin vermeyeceklerini ilan etti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ev sahipliğinde gerçekleşen törene Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamadeh ve İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter katıldı.ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen törenle, İsrail ve Lübnan yönetimi arasında bir "çerçeve anlaşması" imzalandı.
ABD'nin arabuluculuğunda gerçekleşen ve Lübnan hükümetinin İsrail ile doğrudan masaya oturmasını içeren anlaşma, Beyrut yönetiminin "egemenliğin yeniden tesisi" olarak sunduğu ancak sahada Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve tasfiyesini hedefleyen sürecin bir parçası.
Anlaşmanın detaylarına bakıldığında, Washington yönetiminin Lübnan'da devlet egemenliğinin güçlendirilmesi adı altında Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve askeri altyapısının dağıtılmasını şart koştuğu görülüyor. İsrail-Lübnan sınırında "güvenliğin artırılması" gerekçesiyle bir mekanizmanın kurulması hedeflenirken, süreci sahada uygulaması için ABD liderliğinde "Lübnan için Askeri Koordinasyon Grubu" oluşturulacağı açıklandı.
Washington yönetimi ayrıca, Lübnan'a 100 milyon dolarlık insani yardım ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ne 30 milyon dolardan fazla ek destek sağlayacağını duyurdu.
Hükümet 'yeniden egemeniz' derken, Netanyahu işgali sürdürmekle övündü
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, varılan anlaşmanın hedefinin İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi olduğunu savundu. Selam, "İsrail'in geri çekileceği, yerinden edilenlerin evlerine döneceği ve yeniden imarın başlayacağı anı sabırsızlıkla beklediğini" dile getirdi.
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn de anlaşmanın yerinden edilen Lübnanlıların topraklarına dönüşünün önünü açacağını iddia ederek, "Artık işgalin, esirlerin, bağımlılığın ve vesayetin olmadığı bir Lübnan için çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise imza töreninin ardından yayınladığı video mesajda, anlaşmayı İsrail açısından bir "başarı" olarak nitelendirdi. Hizbullah silahsızlanana kadar Lübnan’ın güneyinde işgal ettikleri bölgeden çıkmayacaklarını açıkça belirten Netanyahu, “En kritik nokta, İsrail'in her şeyden önce Lübnan'ın güneyindeki güvenlik bölgesinde kalmaya devam edecek olmasıdır. Bu önemli bir başarıdır. Hizbullah silahsızlandırılmadığı ve İsrail'e tehdit oluşturduğu sürece buradaki varlığımızı sürdüreceğiz” diye konuştu.
Netanyahu, anlaşma kapsamında İsrail ordusunun tavsiyeleri doğrultusunda Lübnan ordusuna devredilecek iki pilot bölge oluşturulacağını söyledi.
Hizbullah: Anlaşma yok hükmünde
Lübnan hükümetinin İsrail ile masaya oturmasına ve Washington’daki sürece tepki Hizbullah’tan geldi.
Hizbullah lideri Naim Kasım, çerçeve anlaşmasını "yok hükmünde ve aşağılayıcı" olarak nitelendirerek, İsrail'in İran-ABD mutabakat zaptı uyarınca Lübnan'dan çekilmesini talep etti.
Anlaşmanın yapıldığına dair açıklamaların ardından başkent Beyrut'ta halk protestolar düzenledi.Lübnanlı yetkililerin bir başarı olarak gördükleri anlaşmayı "aşağılayıcı ve yok hükmünde" kabul ettiklerini söyleyen Kasım, anlaşmanın bir "yüz karası" ve "egemenlikten taviz vermek" anlamına geldiğini vurguladı.
İsrail'in İran-ABD mutabakat zaptı uyarınca Lübnan'dan çekilmesini talep eden Kasım, İsrail'in çekilmesini Lübnan genelindeki direnişin silahsızlandırılmasına bağlamanın, tüm kırmızı çizgileri aşan ve Lübnan'ı düşman İsrail'in elinde bir piyon haline getiren çok tehlikeli bir öneri olduğunu belirtti.
https://twitter.com/i/status/2070942177711034437
'Bu yönetim anlaşmayı uygulayamayacak'
Hizbullah’ın siyasi kanadı "Direnişe Vefa Bloğu" milletvekili Hasan Fadlallah, yazılı bir açıklama yaparak Beyrut ve Tel Aviv arasında gerçekleşen doğrudan müzakereleri reddettiklerini kaydetti. Fadlallah, söz konusu müzakerelerin Lübnan'ın egemenliğini baltaladığını ve ülkede tehlikeli bölünmelere yol açacağı uyarısında bulundu.
El-Meyadin televizyonuna konuşan Fadlallah, Lübnan yönetiminin anayasal meşruiyeti olmadığını savunarak, "Netanyahu kendi şahsıyla müzakere ediyordu" dedi. Hizbullah olmadan herhangi bir adımın atılamayacağını vurgulayan Fadlallah, "Bu yönetim, ABD desteğiyle savaşa girmediği sürece Washington'da imzalanan anlaşmayı uygulayamayacaktır. Bu yönetimin Lübnan'ı yok etmesine izin vermeyeceğiz, kaderimizi ve ülkemizi teslim etmeyeceğiz. Bu yönetim kendi iradesini Lübnan halkına dayatamaz. En önemli faktör sahadır ve saha da bizde, bu toprakların sahibi bizleriz" ifadesini kullandı.
Fadlallah ayrıca, "İran da İsrail Lübnan'dan çekilmeden hiçbir anlaşmayı imzalamaz" diyerek, Lübnan yönetiminin İsrail'e sahada hiçbir etkisi olmayacak bir "hediye" verdiğini vurguladı. Lübnan anayasasında İsrail'in "düşman ülke" olarak tanımlandığını hatırlatan Fadlallah, "Netanyahu'ya diyoruz ki: Sen karar yetkisine sahip olmayanlarla anlaşma yaptın. İsrail düşman ülke olarak kalacak ve onunla el sıkışan da onun suçlarına ortaktır" dedi.
İsrail imzadan saatler sonra yine saldırdı
Nitekim, Lübnan hükümetinin "egemenliğimizi yeniden tesis edecek" dediği anlaşmadan saatler sonra İsrail ordusu, ateşkese ve ABD-İran mutabakatına rağmen Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye vilayetine hava saldırıları düzenledi.
Lübnan resmi ajansı NNA'nın haberine göre, İsrail savaş uçakları akşam saatlerinde Yukarı Nebatiye beldesini hedef aldı. İsrail’e ait insansız hava araçları da öğleden sonra Yukarı Nebatiye’deki Menzele Mahallesi ile belde meydanına 4 saldırı düzenledi.
Öte yandan İsrail güçleri, Bint Cübeyl ilçesine bağlı Beraşit beldesine 3 ses bombası attı. İsrail güçlerinin ayrıca Sur ilçesine bağlı Buyut es-Seyyad beldesi yönüne makineli tüfeklerle tarama yaptığı aktarıldı.
İşgalden teslimiyete: 3 yıllık yıkımın özeti
Washington'da atılan imzalar, 2023 yılının Ekim ayında başlayan ve Eylül 2024’te geniş çaplı savaşa dönüşen sürecin ardından geldi. Bu süreçte 4 binden fazla insan katledildi, yaklaşık 17 bin kişi yaralandı ve 1,5 milyon insan yerinden edildi. 27 Kasım 2024'te ilan edilen ancak binlerce kez ihlal edilen "ateşkes" döneminde bile saldırılar durmadı.
ABD, "ateşkesi genişletme ve ülkeyi istikrara kavuşturma" bahanesiyle devreye girerek, Hizbullah da dahil olmak üzere tüm devlet dışı silahlı varlığın sona erdirilmesine yönelik planı Ağustos 2025'te hükümete onaylattı. İsrail ise 2 Mart'ta başlattığı yeni saldırılarla işgal hattını 10 kilometre daha genişletti.
Hizbullah'ın tüm engelleme girişimlerine rağmen İsrail'e karşı direnişi sürerken, Beyrut hükümeti İsrail ile masaya oturdu ve teslim oldu.
Depremde 42 kişi yaşamını yitirmişti: Bad-ı Saba Konutları'na ilişkin 2 kamu görevlisine dava açıldı
Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 6 Şubat depremlerinde 42 kişinin yaşamını yitirdiği Bad-ı Saba Konutları'na ilişkin Dulkadiroğlu Belediyesi'nde İmar ve Şehircilik Müdür Vekili Arzu Özaydın ile İmar ve Şehircilik Müdür Yardımcısı Serap Binici hakkında, "bilinçli taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma" suçundan dava açtı.
Kahramanmaraş'ın Dulkadiroğlu ilçesi Güneşevler Mahallesi'nde bulunan Bad-ı Saba Konutları A Blok'unun 6 Şubat depremlerinde yıkılması sonucu 42 kişi hayatını kaybetti, 17 kişi yaralandı.
Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, binanın yıkılmasına ilişkin belediye görevlileri yönünden yürüttüğü soruşturmayı tamamladı.
ANKA Haber Ajansı'ndan Mehmet Oflaz'ın haberine edindiği göre, Dulkadiroğlu Belediyesi'nde İmar ve Şehircilik Müdür Vekili Arzu Özaydın ile İmar ve Şehircilik Müdür Yardımcısı Serap Binici hakkında, "bilinçli taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma" suçundan 22 yıl 6'şar aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İddianamede, "binanın yapım tarihinde Dulkadiroğlu Belediyesi proje ve yapı kontrol birimlerinde görev yapan, zemin etüt raporlarını onaylayan, yeni yapı ruhsatını düzenleyen İmar ve Şehircilik Müdür Vekili Arzu Özaydın ile İmar ve Şehircilik Müdür Yardımcısı Serap Binici hakkında yetkili makamlardan soruşturma izni istendiği, Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesi'nin 17 Nisan 2026 tarihli kararıyla da söz konusu kişiler hakkında kesin olmak üzere soruşturma izni verildiği" aktarıldı.
Özaydın ve Binici'nin vermiş oldukları savunmalarında üzerlerine atılı suçlamaları kabul etmediklerini beyan ettikleri kaydedilen iddianamede, söz konusu isimlerin görevlerinde ihmal gösterdiği, mevzuat hükümlerine aykırı olan yapı projelerine ve yapıya uygunluk kararları verdikleri, bu sebeple şüphelilerin tahkikat konusu binanın yıkılmasında ihmal ve kusurlarının bulunduğu belirtildi.

30 Haziran'da ilk kez hakim karşısına çıkacaklar
Özaydın ve Binici hakkında açılan dava, Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki 1'i tutuklu 10 sanığın yargılandığı ana davayla birleştirildi. 30 Haziran'da görülecek duruşmada kamu görevlileri ilk kez hakim karşısına çıkacak.
Ana dosyada kimler var?
Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, binanın yıkılmasına ilişkin müteahhit, statik proje müellifi ve şantiye şefi Şahin Avşaroğlu ile ortağı İsmail Avşaroğlu, mimari proje müellifi Hülya Kaptanoğlu, şantiye şefleri Ömer Faruk Tatarlı ve Ali Enes Çakallıoğlu, zemin etüt raporu müellifi Lutfi Varol, yapı denetim firması yetkilisi Ahmet Fatih Tekerek, statik proje uygulama ve denetçisi Hamit Kocabaş, mimari proje ve uygulama denetçileri Hasan Tümer ile Alper Ömer Doğan hakkında, "bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma" suçundan 22 yıl 6'şar aya kadar hapis cezası istemiyle dava açmıştı.
15 kata izin veren belediye meclisi üyeleri hakkında dava açılacak mı?
Ana dosyaya giren son bilirkişi raporunda, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 11 Nisan 2017 tarihli kararıyla yapılan imar değişikliği kapsamında kat sayısının 15'e çıkarılmasına onay veren yetkililerin de "asli kusurlu" olduğu değerlendirilmişti. Raporda, şu ifadelere yer verilmişti:
"Bad-ı Saba Konutları'nın inşa edildiği bölge, yamaç molozu ve alüvyon özellikli bir zemin yapısına ve heterojen bir zemin profiline sahiptir. Bölgede zemin yüzeyine yakın seviyelerde, anlamlı derinlik içerisinde yer altı suyunun bulunduğu kanaatine varılmıştır. Bu özellikteki bir zemin ortamında, imar durumunda değişikliklerin yapılabilmesi için bölgesel olarak detaylı bir zemin araştırması yapılması gerekmektedir. Bu durumda, zeminde bir problem olmadığı tespit edildikten sonra yetkili mercilerin imar durumu değişikliği ve kat sayısı artırımı ile ilgili yetkilerini kullanmaları gerekmektedir. Dava dosyası içerisindeki belgelerden, bu şekilde bir değerlendirme yapılmadığı görülmektedir. Bu nedenle, imar değişikliği yaparak kat sayısının 15 kat şeklinde değiştirilmesi ile ilgili olan yetkililerin de 'asli kusurlu' oldukları değerlendirilmektedir."
30 Haziran'da görülecek duruşmada mahkeme heyetinin bu konuda da bir karar vermesi bekleniyor.
***
soL










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder