T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy-

Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için temyiz yolu bütünüyle kapatılmış. Danıştay içtihat birliğini sağlamak için mutlak gerekli görse bile kanunda sınırlı biçimde sayılmayan bir alt mahkeme kararını temyizen denetleyemiyor. “Alt makemesinin kararını denetlemesi yasak olan yüksek mahkeme mi olur?” demeyin! Bizde oluyor!

TBMM’ye sunulan yeni Yargı paketi (“Yargı’nın Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”) idare hukuku, özel hukuk ve ceza hukuku alanında birçok kanunda değişiklik öngörüyor.

Getirdiği hemen dikkati çeken bazı yenilikler şunlar:

Miras hukukunda ortaklığın giderilmesi davalarında ilk satış ihalesine sadece mirasçılar girebilecek. 3. Kişiler ancak ilk ihalede satış olmazsa sonraki ihaleye girebilecek (Mirasçıları koruyucu bir düzenleme). İhaleye girip, alıp bedeli yatırmayanlara ayrıca yaptırımlar öngörülmüş (%5 para cezası vs.).

Borçlar hukukunda destekten yoksun kalma ve işgücü kaybı tazminatlarında faiz hesabı, bilinen kazanç/zarar için olay tarihinden, bilinmeyen veya gelecekteki zarar için karar tarihinden başlayacak (Büyük tazminat davalarında borçlunun lehine alacaklının aleyhine gibi görünüyor).

Kanuni faiz yeniden belirleniyor: 3095 sayılı Kanunda değişiklikle, Borçlar ve Ticaret kanunundan kaynaklı alacaklar için sözleşmede hüküm yoksa kanuni faiz kural olarak Merkez Bankası yıllık reeskont oranının %80’i olarak sabitlenmiş. Yasal faiz doğrudan enflasyon oranına endekslense daha doğru olurdu sanki. Yine de alacakları enflasyona karşı korumak adına mevcut duruma göre çok daha olumlu bir değişiklik gibi görünüyor.

Özel hukuk yargılama usulünde (HMK) duruşmalar arasındaki süre kural olarak 3 ayı aşamayacak; online (ses ve görüntüyle uzaktan) duruşmaya katılım genişletiliyor; belirsiz alacak davası kaldırılıyor; istinafın ilk derecenin kararını kaldırıp yeni karar verdiği hallerde dosya istinaf parasal sınırnın üstünde ise direkt temyize açılıyor (AYM’nin iptal kararı gereği düzenleme); ilk derecedeki görev ve yetki sorunu temyizde bozma nedeni olmaktan çıkıyor; davaları birleştirme ve ayırma kuralları yeniden düzenleniyor.

Ceza hukukunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay dairelerinde verilen kararları Ceza Genel Kuruluna götürme yetkisi genelleştiriliyor.

İdare hukukunda getirilen yenilikler şunlar:

İstinafın ilk derece mahkemesi kararlarını kaldırıp, dosyayı yeniden ilk dereceye iade etmesi olanağı oldukça genişletiliyor. Normalde genel kural, istinafın ilk derece mahkemesi kararını uygun bulmadığı hallerde kaldırma kararı verip davayı esastan kendisinin sonuçlandırması. Dosyayı iade normalde son derece istisnai. Yeni Paket ile iade, sadece ilk inceleme konularıyla vs. sınırlı değil, esastan verilen birçok kararda da mümkün olacak (keşif ve bilirkişiye gitmeden veya duruşma yapılmadan karar verilmesi halleri gibi).

Uygulamada zaten istinaf mercileri (BİM’ler) kanunu son derece zorlayıcı bir yorumla (esasa ilişkin karardaki önemli eksikliğin kararı “nihai karar” olmaktan çıkardığı yorumu)  bu yönde kararlar veriyordu. Yani kanunu fiilen uygulamıyordu. Teklif aslında kanuna aykırı uygulamayı legalleştirmiş oluyor!

* İdare ve vergi mahkemelerinde (ilk derecede) tek hakimle verilecek kararlar son derece genişletiliyor. Normalde bu mahkemelerde üç hakimden oluşan heyetlerle karar veriliyor. Ancak konusu 486 bin TL’ye kadar olan davalar tek hakimle görülecek. Oldukça yüksek görünen bu sınır her yıl enflasyona göre yeniden değerlemeye tabi tutulacak. Bunun anlamı çok fazla idari davanın artık tek hakimle görülecek olması. Bu arada tek hakimle verilecek kararlar temyize bütünüyle kapalı.

* İstinafın kaldırma kararı vererek doğrudan kendisinin sonuçlandırdığı kararlar, temyiz sınırının altına olsa bile direkt temyize açık hale geliyor. Bu konudaki AYM’nin iptal kararı üzerine zaten bu yönde değişiklik daha önce yapılmıştı. Yeni teklif, bu konuda (yani doğrudan temyize) bazı sınırlamalar getiriyor. Tek hakimle verilen kararlar gibi bazı sayılan davalar için bu durumda da temyiz yolu kapatılmış.

* Danıştay’ın küçülmesi ve 10 daireye inmesi 4 yıl erteleniyor (halen 12 daire var). 

İçtihat birliğini sağlayamama sorunu

Diğer alanlarda getirilen yenilikleri değerlendirmek uzmanlık alanımda değil.

Uzmanlık alanım olan idare hukukunda yeni paket ile geirilen yenilikler olumsuz değil.

Ancak olsa olsa pansuman tedbir mahiyetinde devede kulak yenilikler.

Türkiye’de halen tüm Yargı erkinin siyasi iktidardan bağımsızlık ve siyasi tarafsızlık gibi mevcut genel sorunları hariç tutulursa, idari yargının en önemli sistemsel sorunu içtihat birliğini sağlayacak bir sistem dizayn edilememiş olması.

Bir yargı düzeninde gerek ilk derece mahkemesi seviyesinde gerek bölge (istinaf) seviyesinde çok sayıda mahkeme olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yüzlerce mahkemenin benzer davalarda ve hukuki uyuşmazlıklarda benzer yönde karar vermesi ve aynı konuda farklı yönlerde karar verilmemesi ve daha da önemlisi o alanda hukukun ne olduğuna son tahlilde ve nihai olarak en üstte bir otoritenin (yüksek mahkeme veya temyiz mahkemesi) söylemesi gerçek bir hukuk devletinde en önemli şeylerden biridir.

Bu bağlamda üst mercilerce etkin bir denetim (kanun yolu denetimi) varsa, alt mahkemelerin aynı konu ve uyuşmazlık için faklı kararlar vermesş o kadar vahim olmaz. Çünkü üst mercii içtihadı yeknesak hale getirecektir.

Özellikle de yargı düzeninin en üst konumundaki mahkeme (yüksek mahkeme veya temyiz mercii) gerektiğinde içtihat birliğini sağlamak adına tüm alt mahkemelerin tüm kararlarını denetleme yetkisine sahip olursa, işte o zaman içtihat birliğini sağlamanın önünde sistematik engel kalmamış olur.

Bu noktada şunu vurgulamak önemli.

Yüksek mahkeme veya temyiz merciinin alt mahkemelerin tüm kararlarını zorunlu olarak denetlemesi gerekmez.

Zaten pratikte ilk derecede açılan tüm davaların hatta istinafa giden tüm davaların son tahlilde yüksek mahkeme veya temyiz mercii tarafından denetlenmesi de mümkün olmaz. Hiçbir yüksek mahkeme bu kadar fazla dava yükünü kaldıramaz.

Burada önemli olan o yargı düzeninde açılmış olan tüm davaların prensip olarak en üstteki yargı merciinin  denetimine kapalı olmaması.

Böylece alt seviyedeki mahkemelerin kararlarının gerektiğinde en üst mahkeme tarafından denetlenebileceğini bilerek ve o sorumlulukla ve o ciddiyetle  karar vermesinin sağlanması.

Alt mahkemelerin ve özelikle de ara seviyede denetim yapan istinaf (bölge) mahkemelerinin, “Ne olsa bizim kararı denetleyecek bir üst mercii yok” veya “ne olsa bizim karar temyiz denetimine açık değil, o halde istediğimiz şekilde ve keyfiyette karar veririz” kolaycılığının ve pervasızlığına prim verilmemiş olur.

Peki yüksek mahkemenin hem en üst seviyede dava yüküne boğulmayacağı, hem de o yargı düzenindeki tüm alt mahkemeleri gerektiğinde denetleyip içtihat birliğini sağlayabileceği optimum bir sistem nasıl kurgulanacak?

Bunun mutlak mucizevi bir formülü yok kuşkusuz.

Ama Batı’da genelde uygulanan ve işe yarayan sistem, il/ilçe seviyesindeki ilk derece mahkemelerinin kararlarının bölge seviyesindeki mahkemelerce (istinaf) ara üst denetime tabi tutulması; bölge (istinaf) mahkemelerinin kararlarının da belli bir süzgeçten geçrilerek, ulusal seviyede yüksek mahkemece veya temyiz merciince en üst seviyede denetlenmesi.

Bu en üst seviyedeki denetim için filtreleme ise genellikle yüksek mahkemenin kendisi tarafından ve küçük (1-2 üyeden oluşan) komisyonlar oluşturulması suretiyle yapılıyor.

Şu anda bizim AYM tarafından yapılan bireysel başvurudaki kabul edilebilirlik filtrelemesi gibi.

Etkisi azaltılmış “light” yüksek mahkemeler

Yani işin özü şu:

Yüksek mahkeme, içtihat birliğini sağlamak adına, gerek ve ihtiyaç duyarsa ve talep halinde, alt mahkemelerin tüm kararlarını temyiz denetimine tabi tutabilir.

Bu konuda yüksek mahkemeye kanunla ble herhangi bir kısıtlama getirilemez.

Temyize mutlak kapalı alt mahkeme kararı olmaz.

Yüksek mahkeme bu konuda kendi kabul edilebilirlik kriterlerini ve sistemini kendi belirler.

Hangi istinaf kararını temyize açacağına hangisini açmayacağına yüksek mahkeme karar verir.

Kanun koyucu bu konuda inisiyatif alarak, kanunla belirlediği ve önemli gördüğü bazı tür davaların mutlaka temyize açık olmasını öngörebilir.

Ama tersini öngöremez.

Yani alt mahkemelerin ve özellikle de istinaf mercilerinin bazı kararlarının temyize açılamayacağını, hele hele kanunda sınırlı olarak sayulan davalar dışındaki davaların topluca temyize kapalı olacağını öngöremez.

Bunu yaparsa o sistemde içtihat birliğini sağlamak mümkün olmaz.

İşte maalesef bizdeki sistem bu.

Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için temyiz yolu bütünüyle kapatılmış.

Danıştay içtihat birliğini sağlamak için mutlak gerekli görse bile kanunda sınırlı biçimde sayılmayan bir alt mahkeme kararını temyizen denetleyemiyor.

“Alt makemesinin kararını denetlemesi yasak olan yüksek mahkeme mi olur?” demeyin!

Bizde oluyor!

Böylece memlekette fiilen her bölge mahkemesi hatta istinafın her bir dairesi sanki ayrı ve bağımsız yüksek mahkeme gibi.

Davaların büyük kısmı bölgelerde (istinaf) kesinleşiyor ve Danıştay tenyizine kapalı.

Her Bölge (istinaf) dairesi temyize kapalı davalar açısından kendi başına buyruk takılabiliyor.

Zira kararlarının üst denetimi olmayacağını bilmek oto-kontrolü de önlüyor ve aşırı rahatlama sağlıyor.

Kanundaki bölgeler (istinaflar) arasındaki içtihat farklılığını önlemeye yönelik mekanizma ise kesinlikle etkisiz ve kötü kurgulanmış.

Üstelik uygulamada çoğu kez istinaf kararlarından hangilerinin temyize açık, hangilerinin kapalı oduğu da tartışmalı olabiliyor.

Maalesef yeni Yargı paketi yargının bu en önemli sorunu çözmeye yönelik hiçbir adım atmıyor.

Maalesef dağ fare doğuruyor.

Siyasi iktidarın bölgeleri daha kolay kontrol edebilmesi motivasyonuyla doğru sistemi bilerek kurmadığı varsayılsa bile, yüksek mahkemelerin sistemde “light” konumda kalmayı neden kabullendiğini anlamak zor.

/././

İran Milli Takımı futbolun hayata ne kadar benzediğini bir kez daha gösteriyor -Tuğrul Aşkar- 

Bazen bir takımın hikâyesi, kazandığı ya da kaybettiği maçlarla değil, nasıl ayakta kaldığıyla yazılır. Ve İran Milli Takımı, bu turnuvada bize şunu gösteriyor: Hayat, çoğu zaman sahadaki oyundan daha serttir… ama insan, en çok o sertlikte kendini yeniden kurar.


2026 Dünya Kupası, İran Milli Takımı için yalnızca bir futbol turnuvası değil; siyasetin, coğrafyanın ve kimliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir mücadele sahasına dönüşmüş durumda.

Turnuvaya uzanan süreç, klasik bir sportif hazırlık hikâyesinden belirgin biçimde ayrılıyor. İran, daha sahaya adım atmadan, farklı cephelerde yürütülen zorlu bir mücadelenin içinden geçmek zorunda kaldı.

Bir yanda ABD ile süregelen politik gerilim, diğer yanda “düşman” olarak kodlanan bir coğrafyada mücadele etme zorunluluğu… Bu şartlar altında verilen katılım kararı, yalnızca politik bir tercih değil; oyuncular açısından ağır bir zihinsel eşiğin aşılması anlamına geliyor.

Üstelik bu zorluklar sembolik düzeyde kalmayıp doğrudan oyunun akışına etki eden somut sonuçlar da üretiyor. ABD yönetiminin konaklama izni vermemesi üzerine İran Milli Takımı kampını Meksika’nın sınır kenti Tijuana’da kurmak zorunda kaldı. Bu durum, modern futbol organizasyonlarında neredeyse eşi benzeri olmayan bir lojistik tabloyu beraberinde getirdi. Takım her maçtan bir gün önce ABD’ye uçuyor, karşılaşmanın ardından yeniden Meksika’ya dönüyor. Grup aşaması boyunca kat edilen yaklaşık 4.334 kilometrelik mesafe, yalnızca fiziksel bir yük değil; aynı zamanda zihinsel bir aşınma anlamına geliyor.

Bu çerçevede teknik direktör Amir Ghalenoei’nin “turnuvanın en mağdur takımıyız” ifadesi bir abartı değil, yaşanan gerçekliğin yalın bir karşılığı olarak öne çıkıyor. Oyuncuların seyahat koşullarına yönelik şikâyetleri ve Mehdi Taremi’nin “Bizim için her şey felaket gibi” sözleri de bu atmosferi net biçimde tanımlıyor. Nitekim Yeni Zelanda ile 2-2 biten ilk maçın ardından bu söylemler, olası bir erken vedanın psikolojik zeminini de görünür kılıyordu.

Ancak futbol, doğası gereği tüm öngörüleri boşa çıkarabilen bir oyun. Los Angeles’ta Belçika karşısında alınan 0-0’lık beraberlik, yalnızca bir skor değil; daha derin bir kırılmanın işaretiydi. Bu sonuç, bir puandan fazlasını ifade ediyordu: bir zihniyet değişimi, bir karakter dönüşümü.

Artık sahada yalnızca “mağduriyet” üzerinden tanımlanan bir takım yoktu. Koşullara rağmen direnen, oyunu oynamaya ve hatta yönlendirmeye talip bir irade ortaya çıkmıştı.

Alireza Jahanbakhsh’ın “Artık içinde bulunduğumuz koşulları konuşmayı bırakmalıyız” sözleri bu dönüşümün en net ifadesi oldu. İran, savunmaya sıkışan bir yapıdan çıkarak; Belçika gibi güçlü bir rakibi zorlayan, Kevin De Bruyne ve Leandro Trossard gibi yıldızları etkisizleştiren bir oyun karakteri ortaya koydu. VAR’dan dönen gol, Beiranvand’ın kritik kurtarışları ve son bölümdeki baskı, bu takımın beraberliğe razı olmadığını açıkça gösterdi.

Peki bu değişimin kaynağı neydi?

Yanıt büyük ölçüde kültürel ve psikolojik bir refleksle açıklanabilir: zorlukları bir engel değil, bir tetikleyici olarak görebilme becerisi. İranlı oyuncuların da sıkça vurguladığı gibi “zor koşullarda daha iyi performans gösterme” eğilimi burada belirleyici oldu. Tijuana’daki belirsizlik, yoğun seyahat temposu ve eksik antrenman günleri, takımı dağıtan değil; aksine daha sıkı kenetleyen bir etkiye dönüştü.

Bu noktada sporun sosyolojik boyutu da belirginleşiyor. İran Milli Takımı yalnızca sahadaki rakipleriyle değil, kendi toplumunun farklı kesimleriyle kurduğu ilişki üzerinden de bir temsil yükü taşıyor. Farklı ideolojik gruplara hitap eden oyuncular, futbolu birleştirici bir dil olarak kurma çabası içinde. Tribünlerde zaman zaman protesto ile başlayan milli marş anlarının ortak bir coşkuya dönüşmesi de bu çabanın karşılık bulduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak İran’ın Dünya Kupası performansı bir kez daha şunu hatırlatıyor: futbol çoğu zaman yalnızca bir oyun değildir. Özellikle olağanüstü koşullar altında, sahadaki duruş; politik, kültürel ve toplumsal dinamiklerin yoğunlaştığı bir yansıma biçimine dönüşebilir.

Burada asıl dikkat çekici olan şey, skor tabelasından ziyade söylem ve zihniyet düzeyinde yaşanan dönüşümdür. Şikâyet eden bir dilin yerini mücadele eden bir anlayışın alması, turnuvanın en anlamlı çıktılarından biri olarak öne çıkıyor.

İran Milli Takımı’nın ortaya koyduğu bu refleks, futbolun hayata ne kadar benzediğini bir kez daha hatırlatıyor. Çünkü bazen zorluklar, yalnızca aşılması gereken engeller değil; bir kimliğin en çıplak ve en güçlü haliyle açığa çıktığı sahnelere dönüşür.

İran milli takımı oyuncularının kendi el yazıları ile soyunma odasına koydukları not ise futbolun ve sporun anlamını bize bir kez daha sorgulatıyor. Aşağıda orijinalini gördüğünüz notta İranlı oyuncular; 

“Binlerce yıl öncesinin kadim Pers’inden bugünün modern İran’ına uzanan çizgide, İran’ın ruhu sarsılmadan, kesintiye uğramadan varlığını sürdürmeye devam ediyor.

#768 #minab

Los Angeles’a gururla geldik, onurla mücadele ettik ve saygınlıkla ayrılıyoruz.Teşekkürler Los Angeles; gösterdiğiniz misafirperverlik için.Ve bu 180 dakika boyunca İran için kalbini, sesini ve ruhunu ortaya koyan tüm İranlılara sonsuz teşekkürler.

Barışın, saygının ve dostluğun tüm uluslar arasında egemen olmasını diliyoruz.”

İranlı oyuncuların soyunma odasında geride bıraktığı bu metin, sporun sınırlarını aşarak kimliğin, aidiyetin ve tarihsel sürekliliğin güçlü bir ifadesine dönüşüyor. Geçmiş ile bugünü aynı hat üzerinde buluştururken, ulusal ruhun yalnızca bir miras değil, canlı ve yaşayan bir bilinç olduğunu hatırlatıyor. Rekabetin sonucu ne olursa olsun, onur, saygınlık ve insanlık değerlerini merkeze alarak oyunun ötesine geçen bir anlam kuruyor. Ev sahibi ülkeye yöneltilen teşekkür ve barış çağrısı ise metni basit bir veda olmaktan çıkarıp evrensel bir insani dile dönüştürüyor.

Geride bırakılan bu satırlar, yalnızca bir ayrılışın değil, bir kimlik beyanının da ifadesi. Kadim Pers’ten modern İran’a uzanan süreklilik duygusu, acının içinden geçen bir vakar dili ve her şeye rağmen “buradayız” diyen sessiz ama güçlü bir ses… Los Angeles’a teşekkür ederken bile barışı, saygıyı ve insanlığı hatırlatan bu cümleler, futbolun çok ötesinde, insanlığın ortak vicdanına seslenen bir anlam taşıyor.

Çünkü bazen bir takımın hikâyesi, kazandığı ya da kaybettiği maçlarla değil, nasıl ayakta kaldığıyla yazılır.

Ve İran Milli Takımı, bu turnuvada bize şunu gösteriyor: Hayat, çoğu zaman sahadaki oyundan daha serttir… ama insan, en çok o sertlikte kendini yeniden kurar.

/././

Yaptıkları, yapabileceklerinin teminatıdır!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Günah değil ya bazen Cumhurbaşkanı’nın sözlerini okurken ister istemez gülebiliyorum. Mesela önceki gün “103 yıllık Cumhuriyetin en başarılı kadrosuyuz” dedi. Birkaç habere göz gezdirelim: Cezaevlerinde doluluk oranında rekor kırıldı; yüzde 131,6 seviyesine ulaştı. Türkiye, pestisit kalıntısı en fazla bildirim alan ikinci ülke olmayı başardı. Ayrıca Avrupa genelinde en uzun çalışma saatlerine sahip ülke olurken, genç işsizliğinde ve işçi hakları ihlallerinde Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerle birlikte listeleniyor. Ne diyeyim; durmak yok, yola devam!

Allah ömür verdiği sürece başımızda kalmaya kararlı görünen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları çok hoşuma gidiyor.

Hayır, dinlemek değil tabii. Okumak hoşuma gidiyor.

Nutuk atarken konuşmasına hâkim olan vurgular ve genellikle sesini çok yükseltmesi kulağımı tırmalıyor.

Yaşım ilerledi diye değil, eskiden de heavy metal dinleyemezdim mesela.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmaları da böyle: Politik “heavy metal” gibi ve direkt kafanıza kafanıza vuruyor.

Onun için okumayı tercih ediyorum.

Bazen komiklik yapmaya gayret etmeden insanı güldüren tiplerle karşılaşırız; komik olmaya çalışmadan gayet “cool” konuşurlar ama söylediklerinde öyle bir tını vardır ki insan istemeden tebessüm eder, kendine hâkim olamayanların kahkaha attığı bile olur.

Kafası aynı frekansta çalışmayanlar “bu adam/kadın niye bu kadar gülüyor” diye merak ederler ama çözemezler.

Bende de böyle oluyor.

Günah değil ya bazen Cumhurbaşkanı’nın sözlerini okurken ister istemez gülebiliyorum ama hakaret amaçlı değil tabii. Sözlerindeki ince mizaha bir tür övgü bile sayılabilir bu tebessümlerim.

Mesela önceki gün “103 yıllık Cumhuriyetin en başarılı kadrosuyuz” dedi.

Bu sözleri okumadan hemen önce ileride yazı filan yazarım diye bir kenara ayırdığım haberleri ayıklıyordum.

Bu günlük yazı yazma işi böyle bir deformasyona yol açıyor; haberleri, haber almak için değil, de ileride yazı konusu olsun gibisinden mi okuyorum acaba, diye düşünmeme yol açıyor.

Mesela Cumhurbaşkanımızın çok beğendiği kadrodan bir rekor haberi var, 22 Haziran 2026 günü yayınlanmış: Cezaevlerinde doluluk oranında rekor kırıldı!

Mahkûm sayısı son 10 yılda iki kat artmış!

2016 yılında 200 bin 727 kişi hapishanedeymiş, 2025 sonu itibariyle 401 bin 519 kişiye ulaşmış.

Hapishanelerin doluluk oranı yüzde 131,6 seviyesine ulaşmış. Yani 10 kişilik yerde 13 kişi yatıyor.

Bu on yılda ne oldu diye gerçekten merak ettim: Türklere karşı kullanılan bir kimyasal gizli savaş silahı mı buna yol açtı? Yoksa uzaydan gelen bir takım kozmik ışınımların sonucu mu bu?

“103 yılın en başarılı kadrosu” bu konudaki başarılarını arttırmak için biraz daha gayret ederse bütün ülke hapiste olacak gibi.

Bir başka haber, 21 Haziran’da yayınlanmış: Türkiye pestisit kalıntısı en fazla bildirim alan ikinci ülke olmayı başardı! 51 gıda ürünü Avrupa sınırlarından döndü.

Bir tek Hindistan’ı geçememişiz. Son 103 yılın en başarılı kadrosunun, “yüzücü” jargonuyla ifade edecek olursam Hindistan’ın “topuk suyunda boğulması” beni üzdü!

Türkiye’nin aldığı 105 bildirimden 51’i sınırdan geri dönmüş, gerisi Avrupa’da imha edilmiş.

Sınırdan çevrilen ürünlerin yarısından fazlası (27) biber. Biberi, domates (9) ve nar (5) takip ediyor. Sınırdan çevrilen diğer ürünler ise limon (4), Asma yaprağı (2), Armut (1), Greyfurt (1), Mandalina (1) ve Şeftali (1). 

27 biber bildiriminden 8’i Formetanate yani son derece zehirli olan bir etken madde kaynaklı ve bu maddenin Türkiye’de biberde kullanılması yasak.

“Yasaklarla mücadele ederek iktidara gelen kadro” sayesinde bu yasak da kırılmış diye mi düşünmemizi istiyorlar acaba?

Bu ürünleri biz iç pazarda kontrolsüz olarak tüketiyoruz. Bu durumda, bu başarı bir başka başarıyı da tetikleyecek; Avrupa’da kanser hastalıklarında lider ülke olacağız Allah korumazsa!

Geçtiğimiz pazar gününden bir başka haber: TÜİK verilerine göre Mart 2026 döneminde resmi işsizlik yüzde 8,1 seviyesinde gerçekleşirken, geniş tanımlı işsizlik yüzde 31,5 oranına ulaştı.

Türkiye, Avrupa genelinde en uzun çalışma saatlerine sahip ülke olurken, genç işsizliğinde ve işçi hakları ihlallerinde Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerle birlikte listeleniyor!

1957 seçimlerinde DP’nin propaganda afişlerinde kullandığı sloganlardan biri de Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” şeklindeydi.

Bizim sağ partiler bu sloganı daha sonra da çok kullandılar.

Ne diyeyim; durmak yok, yola devam!

* * *

Bu neyin hazırlığı?

12. Yargı Paketi yasalaşırsa, Yargıtay, ilk derece mahkemelerinin kararlarını “görevsizlik ve yetkisizlik” gerekçesiyle bozamayacak. Bozma gerekçeleri arasında son derece düşük olan bu durum için neden kanun değişiyor? Bu yoksa önümüzdeki seçimler için “küçük bir tedbir paketi” mi?

AKP’nin “yeni yargı paketinde” ilginç bir sürpriz var: Eğer teklif yasalaşırsa, Yargıtay, ilk derece mahkemelerinin kararlarını “görevsizlik ve yetkisizlik” gerekçesiyle bozamayacak.

Daha doğrusu bu tür meseleler Yargıtay’ın önüne gelemeyecek.

Bu karar istinaf mahkemelerine bırakılıyor.

Böylece yargı hızlanacak, adaletin yerini bulması çok ama çok kolaylaşacakmış.

Yargıtay’ın her yıl açıkladığı istatistikler arasında “görevsizlik ve yetkisizlik gerekçesiyle bozma oranı” yok.

Ancak, bunun son derece istisnai bir durum olduğunu açıklanan istatistiklere bakarak çıkartabiliriz.

Bunlara bakınca, Yargıtay’ın bozma kararlarının çok büyük bir kısmının delil eksikliği, hatalı hukuki değerlendirme, savunma hakkının kısıtlanması veya usul kanununun esasa etkili şekilde yanlış uygulanması gibi nedenlerden kaynaklandığını görüyoruz.

Baktığım istatistikleri yanlış değerlendiriyor olabilir miyim diye kuşkuya düştüğüm için internette küçük bir arama yaptım.

Avukat Baran Doğan’ın sitesindeki bilgilere göre bozma kararlarının ezici çoğunluğu ceza davalarında hukuki değerlendirme hatası olarak öne çıkıyor.

Durum böyle olunca da huylanıyorum doğal olarak: Bozma gerekçeleri arasında son derece düşük olan bu durum için neden kanun değişiyor?

Çünkü açıklamalarına göre amaç adaletin işleyişini hızlandırmak!

Bu yoksa önümüzdeki seçimler için “küçük bir tedbir paketi” mi?

“İhtiyaç halinde” seçim kurullarının ya da Yüksek Seçim Kurulu’nun vereceği bir kararın, yetkisiz ve görevsiz mahkemeler marifetiyle yok sayılmasının yolu mu açılmak isteniyor?

Biliyorsunuz önümüzdeki seçimde il ve ilçe seçim kurullarının başkanlığını yürütecek hakimler kıdem ile değil, kura ile belirlenecek.

Bu kanunun nasıl kullanılacağını tahmin etmek için yetkisiz mahkemelerin verdiği butlan kararlarına, il kongresi iptallerine bakmak yeterli.

“Yeni yargı paketi” zaten çok kullanılmayan bir bozma yolunu ortadan kaldırarak yargıyı hızlandırmayı mı amaçlıyor?

Yoksa “keyfimize göre bir hâkim bulur, atı alanın Üsküdar’ı geçmesini sağlarız” diye mi?

/././

AVM’de denetime kalkışınca gözaltına alınmıştı: Kendisini “Alaattin Çakıcı’nın basın danışmanı ve Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı” diye de tanıtmış 

Afyonkarahisar'da kendisini "Cumhur İttifakı Ocakları Genel Başkanı" olarak tanıtıp beraberindeki grupla AVM'de denetim yaptığı belirtilen Ferhat Aydoğan ve 5 kişi gözaltına alındı. Aydoğan'ın daha önce kendisini "Alaattin Çakıcı'nın basın danışmanı" ve "Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı" olarak da tanıttığı, sahte kimlik bastırdığı gerekçesiyle tutuklandığı öğrenildi.

Afyonkarahisar'da bir AVM'de kamu görevlisi gibi hareket ederek iş yerlerini denetlemeye çalıştıkları belirtilen Ferhat Aydoğan ve beraberindeki 5 kişi gözaltına alındı. Kendini "Cumhur İttifakı Ocakları Genel Başkanı" olarak tanıtan Aydoğan ve beraberindekiler hakkında "kamu görevinin usulsüz olarak üstlenilmesi" suçundan soruşturma başlatıldı.

https://www.dailymotion.com/video/xahv122

Yeni Şafak'ın aktardığına göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla düzenlenen operasyonda gözaltına alınan şüphelilerin suç kayıtları da ortaya çıktı. Buna göre Ferhat Aydoğan'ın 9, Ergin Vançin'in 6, Mustafa Güngör'ün 6, Eyüp Vançin'in 4 ve Yusuf Yılmaz'ın 1 suç kaydı bulunduğu aktarıldı.

Sahte kimlikten AVM denetimine

Adana nüfusuna kayıtlı Ferhat Aydoğan'ın daha önce kendisini "Alaattin Çakıcı'nın basın danışmanı" olarak tanıttığı, ardından "Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı" sıfatını kullandığı belirtildi.

Aydoğan'ın geçmişte İçişleri Bakanlığı'nın adını ve amblemini kullanarak sahte kurum kimlik kartları bastırdığı, bu kartlarla kaymakamlıkları ve bakan yardımcılarını ziyaret ettiği ortaya çıkmıştı. Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'nın "Gereği yapıldı" açıklamasıyla duyurulan operasyonda gözaltına alınan Aydoğan, çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştı.


15 kez cezaevine girmiş

Aydoğan'ın adli sicilinde "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, tehdit, hırsızlık, mala zarar verme, nitelikli dolandırıcılık, özel belgede sahtecilik, hakaret ve bilişim sistemine girme" gibi suçlardan kayıt bulunduğu belirtildi. Aydoğan'ın 15 kez cezaevine girdiği de öne sürüldü.

***

T-24



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy- Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için t...