Granada, Garcia Lorca ve doksan yıllık çözülememiş bir cinayet davası - Ayça Atikoğlu / T24-

Granada, Garcia Lorca ve doksan yıllık çözülememiş bir cinayet davası -Ayça Atikoğlu-

1936 yazında, İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle şair, milliyetçiler tarafından öldürüldü ancak cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Bu yaz yıldönümünde yine çeşit çeşit teoriler ile cinayet masaya yatırıldı.

İspanya’nın bayrağını yükseklerde dalgalandıran Federico Garcia Lorca, öldürülmesinden 90 yıl sonra hâlâ hiperrealist heykeli yapılan, tartışılan ve tartıştıran bir şair olmaya devam ediyor.

İç Savaşın başında milliyetçiler tarafından vurulan Lorca, hâlâ hikâyelerle besleniyor; ölümü karma gibi, döngüsel bir azap diye yazan da var, askerî komplo teorileri üreten de.

Granada tepelerinde kalıntı arama çalışmaları, Zapatero’nun sosyalist hükümeti tarafından Franco rejiminin kurbanları için çıkarılan “Tarihsel Bellek Yasası” kapsamında 2009 yılında başlamış. Sonraki on yıl boyunca buldozerler kepçe daldırıp durmuş ancak toprak ser vermiş, sır vermemiş.

Yani Lorca ile birlikte kurşuna dizilen diğer üç adam, anarşist boğa güreşçileri Juaquin Alcollas, Francisco Galadi ile sakat Cumhuriyetçi öğretmen Dioscoro Galindo’nun da izine rastlanmadı.

Gizli mezar kazıları sonuçsuz kaldıkça alternatif teoriler artmaya başladı. En yaygın teori Federico’nun babasının cesedi bulup isimsiz bir mezara gömdüğü. Peki nereye? Taraftar kitlesine göre değişiyor, bazıları memleketi Fuente Vaqueros’un eski mezarlığını işaret ederken diğerleri yakındaki kasabadaki yıkık şapeli, diğerleri Granada’nın eteklerinde bulunan ve şu anda müze olan Lorcaların yazlık evleri Huerta de San Vincente’nin bahçesini işaret ediyor.

Şairin yeğeni Laura Garcia Lorca şahsında aile bu tür tahminlere sıcak bakmıyor ve hoş karşılamıyor.

Ailenin aramaları onaylamaması şüpheciler için oldukça şüpheli görünüyor, ayrıca suikastın üzerinden 90 yıl, diktatörlüğün sona ermesinden 50 yıl geçmesine rağmen Lorcaların neden sessiz kaldığı anlaşılamıyor.

Aileye göre Federico’nun kalıntıları toplu mezarda yatıyor. Laura Garcia yakın zamanda “Bizim için kalıntılarının savaşın diğer kurbanlarıyla birlikte olması derin anlam taşıyor. O mezarda herkes eşit.” demiş.

Bence çok soylu ve doğru bir yaklaşım, malum şan şöhret, rütbe, para bu dünyaya ait, diğer dünyalarda işe yaramıyor.

Ancak Lorca davası “hayalet kalıntılarla” sınırlı değil, her 10 yılda bir, tutuklanmasının, kısa süreli gözaltına alınmasının gerçek nedenleri ve sorumluları hakkında günlük yayın organlarında, siyasi mercilerde tartışmalar alevleniyor, hatta Meclis’e dilekçe bile verilmiş.

Temmuz 1936’da askerî ayaklanma Lorca ailesiyle birlikte kır evinde tatil yaparken gerçekleşiyor, yakınları şairin çok şaşırdığını anlatmışlar o dönemde. Kısa süre sonra şair milliyetçi çeteler tarafından hedef alınıyor, dövülüyor, tehdit ediliyor, evi aranıyor. Arkadaşları Federico’ya ülkeden kaçmasını öneriyor, hatta bir kaçış planı yapıyorlar ama riskler onu korkutuyor; zaten “aslan yürekli bir adam” olarak tarif edilmiyor.

Lorca şehirde gizlenmeyi tercih ediyor, bir süre sonra da falanjist arkadaşlarının yanına taşınıyor (şimdiki Reina Cristina Oteli). Ancak bu sığınak tuzağa dönüşüyor. Şöhret meraklısı Ramon Ruiz Alonso, bir türlü kendine yer edinemediğinden olsa gerek kin içindedir, aile içi kavgaları da bildiğinden yılan akrabaları ile iş birliği yapar ve Lorca’nın Rosales ailesi tarafından korunduğunu öğrenir.

Sonrası tarihsel metinlerden bildiğimiz gibi gelişir, silahlı kişilerle birlikte elinde bir dilekçe ile onu tutuklamaya gider, dilekçe muhtemelen düzmedir çünkü arşivlerde hiçbir zaman bulunamamış.

Ağustosun 16’sında Federico Garcia Lorca kaldığı evden alınmış ve şu anda Hukuk Fakültesinin bulunduğu sivil hükümet binasına kapatılmış, dışarı bırakıldığında da vurulmuş. Hakkında tam olarak hangi suçlamaların yöneltildiği belirsiz.

Kanunsuzluk olan yerde ayrıntılara yer yoktur, o zaman da öyle olmuş.

Lorca öldürüldüğünde 38 yaşındaydı, Madrid’de yaşıyordu ve ünlüydü, doğduğu Granada ile sorunlu bir ilişkisi vardı, ölümünden bir ay önce verdiği bir söyleşide şöyle demiş:

“Yoksul, alçak, en kötü burjuvazinin iş başında olduğu çorak bir arazi.”

Şimdilerde övünseler de o yıllarda kendisinin de mensup olduğu burjuvazi onu bir hain olarak görüyordu.

1965 tarihli, birkaç ay önce ortaya çıkan (Ben La Republica gazetesinde okudum) bir polis raporunda “Eşcinsel, küstah, nankör, sosyalist, mason” olarak tanımlanmış. Yani ölümünden neredeyse 30 yıl sonra bulunmuş rapor. Ne var ki bu klişeler bir kanıta dayalı değil, mason olduğuna dair bir kayıt olmadığı gibi siyasi bir kaydı da yok. Yayın çevrelerinde ılımlı bir Cumhuriyetçi olarak tanınıyor ve her çevreden dostu olduğu biliniyor. Ama demek ki gerçek bir dostu yokmuş…

Lorca’nın bulunmasını bu kadar kolaylaştıran akrabalarına gelecek olursak, Granada’nın en soylu ailesi olan Lorcalar aile içi kavgalarla boğuşuyorlarmış. Malın var mı derdin var; toprak, mülk ve şeker kamışı meselesi. Bu kavgaların bir kısmı İç Savaş sırasında çözülmüş ama aile içindeki düşmanlık devam etmiş. Milliyetçi ayaklanmaya katılan yakın akrabalarından bazıları şairin öldürülmesinde rol almışlar.

Lorca, bir kırsal drama olan “Bernarda Alba Evi”nde, adını bile değiştirmeden bu akrabalardan birini tasvir ederek, aile bağlarının ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatmıştı. Gerçi metin ölümünden sonra yayınlanmış ancak şair Granada’ya son gidişinde çevresine okumuş.

Bunlar sonuçta nesilden nesile aktarılan anlatımlar, rivayet mi, komplocular mı üretiyor bilmiyorum ama kulağa acayip gelmiyor doğrusu.

Son şüpheli

Jandarma da yakın zamanda şüpheliler listesine eklenmiş. 1928 yılında Lorca bir şiirinde jandarmanın vahşetini kınamış. Bu şiirden dolayı yargılanmış ama beraat etmiş.

Bir teori de jandarmanın intikamını kanla almış olabileceği. Bu bağlamda araştırmacılar bir isim de bulmuşlar, Yarbay Simarro. Simarro şairin düşman akrabaları ile tanışıyormuş ve infaz emrini o vermiş deniliyor.

Edebiyata ve tarihe hizmet eden araştırmacılara saygı duymakla birlikte “kemik bulmak” ve “kim” meselesi bana çok da önemli gelmiyor, ne denir; BİR İNSANI ÖLDÜREN MÜHİMMAT DEVLETE ZİMMETLİYSE ONUN KATİLİ DEVLETTİR.

Lorca’nın katilinin devlet olduğu biliniyor, bu yetmez mi…

Ben daha çok ailenin tartışmalardan, her şeyden uzak durmasından etkilendim. Devlet evinizin içine kadar girdiğinde ve en yakınınızı öldürdüğünde yaşadığınız dehşet…

Evimin çok yakınında 12 Eylül’de İstanbul’da Emniyetin 6. Katından atılarak öldürülen bir gencin ailesi oturuyor, çiçekler, yeşillikler içinde bir evde. Anneyi görmedim ama yaşlılığına rağmen inanılmaz dik ve zarif babayı görüyorum. Bazen yol veriyorum, kibarca gülümsüyor, bakışlarımı mahcubiyetle eğiyorum, üzüntüden gözlerinin içine bakamıyorum. Komşu dedikodularından ailenin çok az kişi ile görüştüğünü, içine kapanık yaşadığını duyuyorum.

Vahşet kapınızdan içeri girince böyle oluyor demek.

 Ayça Atikoğlu / T24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy- Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için t...