BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-


Trump devrinde merkez bankacılığı -Hayri Kozanoğlu- 

Trump gibi otoriter liderlerle merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır.


Küreselleşmiş kapitalizm kurgusu içerisinde, özellikle de sermaye akışlarının serbestliği koşullarında, hem merkez bankalarının ulusal ekonomide önemi artar, hem de önde gelen merkez bankalarının stratejileri tek tek bütün ülkelerin ekonomilerini etkiler.

YENİ FED BAŞKANININ İLK TOPLANTISI

Bu varsayımlar altında Trump’ın seçtiği ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Kevin Warsh’un göreve başlaması merakla beklenen bir gelişmeydi. Bilindiği gibi Trump öteden beri faizlerin yüksekliğinden şikayet ediyor, bunun sorumluluğunu “ahmak” diye yaftaladığı önceki Başkan Jeremy Powell’a yüklüyordu.

Fed’in Warsh başkanlığında gerçekleştirdiği ilk toplantısında politika faizi değiştirilmeyerek %3.50 - %3.75 bandında tutuldu. Trump’ın beklediği faiz indirimi gerçekleşmek şöyle dursun, Fed üyelerinin nokta tahminleri 2026 yılı için bir kademe faiz artışına işaret etti. Çünkü içinde bulunduğumuz yıl için enflasyon tahmini Mart ayında %2,7 iken %3,3’e çekildi. 2026 büyümesi ise %2,4’ten %2,2’ye düşürüldü.

Warsh bu ilk toplantıda oy kullanmayarak karakter koymaya çalıştı. Tüm diğer üyelerin aksine ekonomik görünüm ve faize ilişkin beklentilerini de paylaşmadı ve bu uygulamaya karşı olduğunu beyan etti. Ama sonunda faiz kararına bir etki yapmayı başaramadı.

Nokta tahminler Fed’in beklentilerini ortaya koyarak, piyasadaki belirsizlikleri azaltmaya, piyasaları ileride alınması muhtemel kararlara hazırlamayı amaçlıyordu. Warsh ise bu şeffaflığın gereksiz olduğunu düşünüyor son yıllarda yaygınlaşan ileri doğru yönlendirme pratiğine sıcak bakmıyor. Sanki bu satırlar kaleme alınırken 100 yaşında ölüm haberi gelen Fed’in eski başkanı müphem bir dille konuşan, her ağızını açışı farklı yorumlara neden olan Allan Greenspan’a öykünüyor gibi bir izlenim bırakıyor.

Fed’in çiçeği burnunda Başkanı öncelikli gördüğü beş alanda çalışma grupları kurarak, mevcut politikaları gözden geçireceğini açıkladı. Bu alanlar: Fed’in iletişimi, bilanço politikası, halihazırdaki veri kaynaklarının kullanımı ve güvenilirliği, verimlilik ve enflasyon çerçevesi olarak belirlendi. Bu çalışmalardan nasıl bir merkez bankası tasarımı şekilleneceği ise henüz bilinmiyor. Ancak daha evvel savunduğu bilanço küçültme politikasının, uzun vadeli faizleri yükseltmesi tehlikesi dile getiriliyor..

KÜRESEL FAİZLER YÜKSELİŞTE

İran’a yönelik savaşın yarattığı enflasyonist etki önceki hafta Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) %0,25 faiz artışına gitmesine yol açmıştı. Japonya Merkez Bankası da geçen hafta faizleri %1’e yükselterek, 30 yılı aşkın bir süre sonra paranın maliyetini ilk defa bu psikolojik sınıra taşıdı.

Türkiye’nin önde gelen ihracat pazarı ve turizm gelirlerinin kaynağı AB ülkelerinde 2026 yılı enflasyonu %3 tahmin ediliyor. Böyle yüksek bir oranda en son %10,9’a varan enerji enflasyonu belirleyici rol oynuyor. Bu koşullarda, AMB 2026 için büyüme tahminini de %0,8’e indirmek zorunda kaldı.

DOLAR DİĞER PARALARA KARŞI GÜÇLENDİ

Bu sıkılaşma hamlelerinin çok geçmeden finansal piyasalarda etkileri gözlenmeye başladı. Yüksek faizlere karşı tutumuyla bilinen Warsh’un göreve başlamasına rağmen, dolar faizlerinin düşmek bir yana yükselme olasılığının artması; carry trade adı verilen dolar borçlanıp, başka ülke varlıklarına yatırım yapma alışkanlığını sekteye uğrattı. Bu varlıklardan çıkış, dolara geçiş sonrası Brezilya, Avustralya, Güney Kore, Kanada, Norveç paraları %2 ila %4 arasında değer kaybetti. Dolar endeksi ise güçlenme belirtileri gösterdi.

Şubat ayında onsu 5.400 doları gören altın ise 4.150 dolara kadar geriledi. Çünkü faizi kendine rakip gören altın, daha yüksek dolar faizi beklentileriyle geriliyor.

TL’NİN DEĞER KAYBI SINIRLI KALDI

TL ise son bir hafta ABD dolarına karşı sadece %0.4 değer kaybetti. Türkiye’nin yüksek enflasyonu göz önüne alınırsa bu değişimin sınırlı kalmasının nedeni, bir petrol ve enerji ithalatçısı olan ülkemizin petrolün varilinin 80 doların altına inmesi ve mutlak butlan kararı sonrası çıkan yabancıların geri dönmeye başlaması olmalı.

Ama dolar ve avro faizlerinin yükselme eğilimi yüksek dış borcu bulunan Türkiye ekonomisine haliyle ciddi maliyetler yükleyecek. Sadece 1 yıl içerisinde yenilenecek dış borç miktarı 242 milyar doları buluyor. Ayrıca altın fiyatlarının düşme eğilimi, rezervlerinde yüklü miktarda altın bulunan TCMB’yi de olumsuz etkiliyor. Ocak sonunda 134 milyar dolar olan altın rezervleri 12 Haziran haftasında 99 milyar dolara kadar indi. Gerçek kişilerin altın mevduatı da son iki haftada 6,6 milyar dolar düşüşle 83,3 milyar dolara geriledi. Yastık altındaki altınlarla birlikte altın mevduatlarındaki değer kaybının olumsuz yönde seyreden refah etkisiyle, talebi, dolayısıyla da ekonomik büyümeyi yavaşlattığı biliniyor.

YARIM YÜZYILLIK BAĞIMSIZ MERKEZ BANKACILIĞI

Son gelişmelerin ötesine geçip, yaygın ifadeyle büyük resme yoğunlaşırsak, neredeyse 50 yıldır, “merkez bankaları bağımsızlığı” neoliberalizmin kutsal kavramlarından biri kabul edildi. Bu politikacıların, çıkar gruplarının müdahalesinden etkilenmeden, faiz oranlarını enflasyonu kontrol altında tutmak için belirlemek anlamına geliyordu. Bu yaklaşım merkez bankasını hazineyi fonlamaktan, yaygın ifadeyle karşılıksız para basmaktan da menediyordu.

Martijn Konings’e göre, 90’ların ortalarından 2007-2008’deki Küresel Finansal Kriz’e kadar merkez bankası bağımlılığı sorgulanmadı. “Maestro” lakabıyla onurlandırılan Fed Başkanı Alan Greenspan faiz oranlarını ayarlayarak enflasyonu kontrol etmeyi ve büyümeyi rayında tutmayı başardı. Borsalarda bir düşüş gözlendiğinde, faizleri indirip, likiditeyi bollaştırarak gemiyi yüzdürdü.

2007-2008 krizinde merkez bankaları büyük banka kurtarma operasyonlarına girmek zorunda kaldı. Bu dönemden sonra sadece faizleri sıfıra indirmekle kalmayıp, “miktarsal genişleme” adı altında büyük varlık alım operasyonlarına da giriştiler. Böylelikle varlık fiyatlarını suni biçimde yukarı çektiler. Toplumdaki eşitsizlikler bu hamlelerle iyice derinleşti. Çünkü başta borsalar, finansal varlık fiyatları sıçrama gösterirken, ekonomik büyüme ve istihdamda kalıcı bir iyileşme sağlanamadı.

Tam düşük faiz politikasının sonuna gelindiği düşünülür, ileride bir ekonomik durgunluk halinde merkez bankalarının manevra alanı genişletilip, varlık alım programları geri çekilirken Covid pandemisi baş gösterdi. Sil baştan faizler iyice düşürüldü. Bir kez daha finansal varlık fiyatları şişerken, enflasyon da tekrar başını çıkardı. Enflasyonun nedenini tedarik zinciri aksamaları ve Ukrayna savaşının yol açtığı enerji şokuna bağlamak yerine fiyat artışlarından ücretler ve aşırı talep sorumlu tutuldu, fiyat kontrolleri uygulanması ise düşünülmedi bile…

Yine tek çare olarak görülen faiz artışlarına baş vurulunca, bunun büyüme ve istihdamı frenleyici etkisi ABD’de Trump’a, diğer ülkelerde de aşırı sağa demagoji yapma, bu durumdan hoşnutsuz kitlelerin aklını çelme fırsatı verdi. (Yukarıdaki kurgu, Martijn Koning, The Era of Central Bank Independence is Coming to an End, Socialist Project, 16 Haziran 2026 makalesinden özetlenmiştir.)

İçinde bulunduğumuz dönemde özellikle Trump gibi otoriter liderlerce merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır. Yani solcuların, emekçilerin doğrudan taraf olmadığı bir çekişme söz konusudur.

/././

Kolombiya’dan kıtaya neofaşist kuşatma -Özge Güneş- 

Aşırı sağcı De La Espirella’nın zaferini ilan ettiği Kolombiya’nın da sağa kayması, sadece kendi iç dinamikleri değil, Latin Amerika için de hayati bir kırılma. Ülke, ABD’nin “arka bahçe” stratejisinde kritik bir üs haline gelmenin kıyısındayken kıta halkları egemenlik ve neofaşist kuşatma arasında bir kavgaya sürükleniyor.


Kolombiya tarihinin en kritik siyasi süreçlerinden birini geride bıraktı. Ülkenin geleceğini belirleyecek olan ikinci tur başkanlık seçimleri tamamlandı ve açıklanan ilk sonuçlara göre, aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella, mevcut iktidarın desteklediği sol aday Iván Cepeda’yı mağlup etti. Yüzde 63.5 gibi tarihi bir katılım oranıyla gerçekleşen seçimin verilerine göre De la Espriella oyların yüzde 49.66’sını alırken, Cepeda yüzde 48.70 civarında kaldı.

Öte yandan ilk sonuçların açıklanmasıyla birlikte Kolombiya hızla derin bir siyasi belirsizlik sarmalına girdi. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro, seçim sürecine ve ortaya çıkan tabloya yönelik soru işaretlerini gecikmeden dile getirdi. Petro ve destekçileri, oy sayım işlemleri tüm şeffaflığıyla tamamlanıp detaylı incelemeler yapılmadan sonuçları meşru kabul etmeyeceklerinin sinyallerini veriyor. Oylarını üç milyondan fazla artırmayı başaran Cepeda ise 33 bin sandığa itiraz ettiklerini duyurdu. Bu sırada ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, De la Espriella'yı zaferi için tebrik ederek bir tür “atı alan Üsküdar’ı geçti” havası yaratmış durumda.

Seçimler, Kolombiya’nın kendi iç dinamiklerinde derin bir kırılmayı temsil ederken, ülke halkı artık sandıktan çıkan sonucun meşruiyeti ile sokağa taşan belirsizlik arasında sıkışmış vaziyette. Diğer yandan seçimler yalnızca Kolombiya'nın kendi iç dinamiklerini değil, Batı Yarımküre olarak tarif edilen Latin Amerika coğrafyasının tamamı için de hayati bir dönüm noktası niteliğinde.

YENİ MONROE DOKTRİNİ VE HEDEFTEKİ KÜBA

Kolombiya’daki bu kırılma, yalnızca ülkenin kendi sınırları içinde kalmayacak tüm Latin Amerika ve Karayipler coğrafyasını derinden sarsacak bir potansiyel taşıyor. Son birkaç yılda Arjantin, Şili, Ekvador, El Salvador ve Honduras sağa kaydı. Bolivya ve Peru da aynı yörüngede, Brezilya seçimi ise yıl sonunda. Petro yönetimi bu direncin son kalelerindendi. Kolombiya'da yönetimin el değiştirmesi o direncin de kırılması anlamına geliyor. Gustavo Petro döneminde Kolombiya, bölge ülkeleriyle dayanışmayı esas alan, dış müdahaleleri reddeden bir dış politika izlemişti. Ancak De la Espriella’nın olası başkanlığı, ülkeyi anında ABD’nin arka bahçe hezeyanlarının ve 21. yüzyıla uyarlanmış yeni bir Monroe Doktrini'nin koçbaşına dönüştürecektir.

Bilindiği üzere Trump yönetiminin bu neo-sömürgeci projesinin asıl amacı, bölgedeki bağımsız ve ilerici hükümetleri izole ederek boğmak. Bu tablonun gölgesi en ağır Venezuela ve Küba'ya düşüyor. 3 Ocak 2026'da ABD askeri bir baskınla Maduro'yu kaçırıp narkoterörizm suçlamasıyla New York'a götürmüş ve yardımcısı Delcy Rodríguez, ABD onayıyla geçici başkanlığa getirilmişti. Trump, Maduro sonrası Küba hükümetinin de devrileceğini ima etmişti. Kolombiya'nın da sağa kayması bu açıdan elzem. ABD aylardır Küba’ya yönelik petrol ablukası ve müdahale tehditlerinden oluşan bir baskı kampanyası yürütüyor.

Espriella'nın anlamı tam burada belirginleşiyor. Olası bir Espriella iktidarında Kolombiya, Küba'ya yönelik her türlü düşmanca politikasını, insanlık dışı ablukasını ve hatta olası doğrudan müdahalelerini gözü kapalı destekleyecek bir Amerikan garnizonu işlevi göreceği öngörülüyor. Küba'yı yıllarca Kolombiya barış görüşmelerine (ELN/FARC) ev sahipliğiyle tanıyan, Petro'nun dost tuttuğu bir yönetim yerine, ABD’nin bölgesel baskısını destekleyecek bir lider gelirse tek teselli, uzmanların hatırlattığı fark "Küba'da bir Delcy yok". Yani iş birliğine hazır bir Küba olmayacak ki bu da rejim değişikliğini Venezuela'dakinden çok daha zor kılıyor.

Bu bölgesel tehdit elbette Küba ile de sınırlı kalmayacak. Espriella yönetimi, ABD ordusunun Karayipler ve Doğu Pasifik'teki militarist operasyonlarına topraklarını açabileceği sinyalini veriyor. Kısacası De la Espriella'nın yönetime geçmesiyle Kolombiya’nın bir gecede ABD emperyalizminin kıtadaki agresif bir vekiline dönüşmesi beklenmektedir.

YERALTI ZENGİNLİKLERİ

Kolombiya seçimlerinin ardındaki kavga, yalnızca ideolojik bir kutuplaşmadan ya da güvenlik doktrinlerinden ibaret değil. Trump doktrini Kolombiya'ya üç mercekten bakıyor: göç, yasadışı ekonomiler ve kritik mineraller. Bu sonuncusu çoğu zaman gözden kaçsa da denklemin belki en stratejik parçası. Çünkü küresel arzın büyük kısmını elinde tutan Çin, nadir toprak elementlerinde bir avantaja sahip. ABD da bu bağımlılığı kırmak istiyor ve Trump yönetimi kritik mineralleri yeniden bir "ulusal güvenlik önceliği" olarak çerçeveliyor. Latin Amerika tam bu yüzden hayati. Latin Amerika petrolün yanı sıra altın, lityum, bakır ve en önemlisi 21. yüzyılın küresel teknolojik rekabetinin temelini oluşturan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından muazzam bir jeolojik potansiyele sahip.

Gustavo Petro hükümeti, ülkenin doğal kaynaklarını çokuluslu şirketlerin vahşi madencilik yağmasından korumaya çalışan çevreci bir vizyon ortaya koymuştu. Dahası, Washington'ı en çok çıldırtan jeopolitik hamleyi yaparak Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne katılmıştı. Şüphesiz ki bu durum, ABD’nin bölgedeki sömürgeci tekelini kırmayı hedefliyordu. Şimdi de Trump yönetimi ve çokuluslu şirketler, kaybettikleri bu imtiyazları De la Espriella’nın iktidarı aracılığıyla geri almayı planlıyor.

İşin diğer yanında, bu haritanın çatışma haritasıyla çakışması göze çarpıyor. Venezuela-Kolombiya sınır kuşağındaki nadir toprak yatakları, büyük ölçüde Kolombiyalı silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde. Yani Trump doktrininin güvenlik ve mineral ayakları aslında bu noktada birlikte çalışıyor. Espriella yönetimi, Washington'ın yalnızca Kolombiya'nın değil, komşu ülkelerin stratejik minerallerine yönelik operasyonlarının da lojistik üssü olabilecektir. ABD açısından müttefik bir Kolombiya, hem kritik mineral erişimi hem Çin'i bölgeden dışlama, hem de Venezuela'nın minerallerine yakın bir dayanak noktası demek.

Kuralsızlığı kural haline getiren Trump'ın bu hat üzerindeki en büyük silahı ise ekonomi. Bölgedeki sağcı adaylara sunduğu açık destekle sandık süreçlerini birer müdahale sahasına çevirmekten çekinmiyor. Petro gibi bu tehlikenin farkında olan Meksika da ülkenin içişlerine yönelik ABD kaynaklı bu tür 'sandık müdahalelerini' ve diplomatik baskıları suç sayan, ulusal egemenliği bir kalkan gibi yükselten yasal düzenlemeler gündemde. Kolombiya’daki seçim sonuçlarına yönelik şüphelerin ve itirazların temelinde de aslında bu egemenlik kavgası yatıyor.

KITAYA DAYATILAN NEOFAŞİST YÖNETİM ŞABLONU

Kolombiya seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo, salt bir iktidar değişiminin ötesinde, siyasetin yapısal bir dönüşümden geçtiğini gösteriyor. Bu sürecin en belirgin özelliği, merkez siyasetin tamamen erimesi. Geleneksel merkez sağ ve merkez sol, halkın derinleşen güvenlik kaygılarına, yoksulluğa ve gündelik krizlere anlamlı yanıtlar veremedikleri için çöktü. Korku ve öfkeyi ustaca manipüle eden aşırı sağ, ABD merkezli dezenformasyon ağlarının da yardımıyla yükseliyor ve merkezin bıraktığı boşluğu şiddet vaatleriyle dolduruyor. Bu anlamda yeni sağ dalganın ayırt edici özelliği, güvenlikçi politikalar ile neoliberal yıkım ajandasını birbirinden ayrılmaz biçimde sunması.

Bu şablonun somut sonuçlarını kıta genelinde; Arjantin’de, Bolivya’da, Şili’de görmeye başladık. Keza bu dalganın yarattığı toplumsal huzursuzluğun tırmandığını da görüyoruz.  Bu bağlamda, De la Espriella için sıklıkla yapılan "El Salvador'un Bukele'si" veya "Arjantin'in Milei'si" benzetmeleri, sadece popülist bir tarzın kopyalanmasından ibaret değil. Kıtaya dayatılan yeni bir neo-faşist yönetim şablonunu da yansıtıyor. Bu şablon gerçekte sosyal adaletin, müzakerenin ve eşitliğin yerine, mega hapishaneler ve "demir yumruk" fantezileriyle bezenmiş bir cezalandırıcı popülizm öneriyor. Ekonomide devletin sosyal işlevlerinin Milei tarzı bir şok doktriniyle yok edilip, tüm kaynakların çokuluslu şirketlere ve yerel oligarklara devrini istiyor.

Sonuç olarak, bu seçimlerin nihai faturası Kolombiya sınırlarını aşacak bir potansiyele sahip. Bu süreç, ABD'nin bölgedeki neo-sömürgeci restorasyonunun en büyük sıçrama tahtası işlevi görecektir. Eğer önümüzdeki günlerde sayım itirazları sonuç vermez ve Trump destekli bu aşırı sağcı blok iktidar koltuğuna resmen oturursa, Latin Amerika, sömürgeciliğe ve ABD hegemonyasına karşı verdiği onurlu bağımsızlık savaşında en stratejik kalelerinden birini daha kaybetmiş olacak.

BUKELE-MILEI-TRUMP

Medya bu seçimi 'iki aşırı ucun çarpışması' olarak sunsa da, karşımızda eşitsizliklerin mağduru bir insan hakları savunucusu ile çocukken kedilere çatapat bağlayıp patlamalarını izlemekten zevk aldığını itiraf eden sosyopat bir milyoner var.

"Kaplan" lakabıyla ve Bolsonaro misali milli formayla miting yapan, geçmişte acımasız paramiliterleri savunmuş neo-faşist milyoner Abelardo de la Espriella; toksik erkeklik şovları yapan hastalıklı bir figür. Ana akım medyanın bu karanlık karakteri meşru bir siyasetçiyle aynı kefeye koyması, faşizmin en büyük meşrulaştırma aracıdır.

Telegram’dan kiralık suikastçı -Ayça Söylemez- 

Kendisine sosyal medyadan ulaşan kişilere inanıp silahlı saldırı düzenleyen çocuk, şimdi cezaevinde. İfadesinde neden eline silah aldığını, karşılığında kendisine ne vadedildiğini, saldırıyı nasıl düzenlediklerini anlattı.

Saldırı, 13 Haziran’da, Sarıyer Ayazağa’daki bir AVM’de gerçekleşti. AVM’nin kafesinde oturan, İran asıllı galerici, 35 yaşındaki Barış A. yanına yaklaşan bir kişinin silahlı saldırısı sonucu bacağından yaralandı. Saldırgan önce Barış A.’nın yanına yaklaşıp “Dövmen çok güzel abi” deyip uzaklaşmış, hemen sonra da tekrar yanına gidip bacağına ateş etmişti.

Silahlı saldırganlar olay yerinden kaçtı ancak bu kaçış uzun sürmedi. Aynı gün yakalanan şüphelinin 16 yaşında olduğu anlaşıldı. Üzerinde saldırıda kullandığı silah ve çok sayıda mermi de bulundu. Önce Emniyete, sonra adliyeye götürüldü, son durağı cezaevi oldu.

200 BİNLİK TEKLİF

16 yaşındaki çocuk tetikçi E.T., Emniyet sorgusunda suikast talimatını aldığı kişilerle, mesajlaşma uygulaması Telegram’dan tanıştığını anlattı: “Telegram'da yer alan 'infaz grubu' isimli bir kanala katıldım. Burada kendisini tanıtmayan kişiler benimle yurt dışı numaraları üzerinden iletişime geçti. İstanbul'da birini vurmam karşılığında bana tam 200 bin lira teklif ettiler. Paraya ihtiyacım olduğu için kabul ettim.”

İfadesine göre, Barış A.’yı takip ve yer belirleme işi çetenin başka üyelerindeydi. Bu takibin sonucunda elde ettikleri bilgileri, saldıracakları kişinin fotoğraflarını, aracının plakasını ve anlık konumumu Telegram üzerinden E.T.’ye gönderdiler.

Saldırının ardından kendisini AVM yakınlarında bir korsan taksinin bekleyeceğini söyleyen E.T., “Taksiye binecektim ve vaat edilen 200 bin lirayı bana elden teslim edeceklerdi ama polisler izin vermedi” dedi.

Kısa ama bilindik bir hikaye: Paraya ihtiyacı olan bir çocuk için önemli bir meblağ teklif ediliyor ancak o para hiçbir zaman o çocuğun eline geçmiyor. Çocuklar bu saldırılarda yüzde 90 oranında işledikleri suçun hemen ertesine yakalanıyorlar, yakalanmasalar bile vadedilen paraya ulaşmaları mümkün olmuyor.

KÜÇÜK CASPERLAR

Casperlar çetesiyle ilgili, 18 yaşından küçüklerin zanlı olduğu iddianamede savcılık, bu süreci şöyle anlatmıştı:

“İsmail Atız tarafından kurulan ve yönetilen Casperlar isimli suç örgütünün, gerçekleştirilen çoğu eylemde özellikle motosiklet kullanmayı bilen genellikle 18 yaşından küçüklerin ağırlıkta olduğu 15-25 yaş grubunda bulunan çocuklar ve gençleri kullandığı;

Eylemlerde ön planda bulunan bu çocukların birçoğunun ekonomik koşulları yetersiz mahallerde yaşayan çocuklar olduğu;

Bahsi geçen eylemlerde kendilerine verilen talimatları yerine getiren çocuklara gerçekleştirilen eylem karşılığında 10 bin ile 50 bin TL arasında para verileceği yönünde vaatlerde bulunulduğu;

Çoğu örgüt mensubuna bu paradan kısmi olan 4-5 bini başkaca örgüt mensubu ya da üçüncü şahısların banka hesapları üzerinden para transferleri yaptıkları, ancak birçok eyleme konu ifadeleri alınan suça sürüklenen çocukların ifadelerinden de anlaşılacağı üzere vaat edilen paranın örgüt lider ve yöneticilerince verilmediği;

Eylemi gerçekleştiren motosikleti süren (öncü), ateş eden (artçı) örgüt mensuplarının ya paralarını alamadığı ya da eylem sonrasında yakalandıkları birçok soruşturma içeriğinden anlaşılmıştır.”

Velhasıl, bu çocuklara hayatlarının hiçbir alanında verilen sözler tutulmuyor.

/././

Trump, Erdoğan, Kılıçdaroğlu: Üç isimden tek siyaset -Yaşar Aydın- 

Bugün ülkede ihtiyaç duyulan şey daha büyük bir CHP kurmak değil. Siyasetin tersyüz edilmesi gerekiyor. Halkın katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, kısaca siyasetin öznesi olabileceği bir düzenek kurarak Saray entrikaları boşa çıkarılabilir. O zaman şimdi eskilerden, elitlerden, Saray siyasetinden ayrılma; onları geride bırakma zamanı. Trump’ı, Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’nu ya da emperyalizmi, monarşi özlemini, butlanı... Tekmili birden hepsini yenme zamanı.

Bir yandan Kılıçdaroğlu’nun arınma, diğer yandan Özgür Özel’in ayrılma tartışması medyanın birinci gündemi durumunda. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “arınma” tartışmasının gideceği yer, Sözcü TV’de kurulmuş oyuncak bebeğin tekrarladığı fikirlerle ortaya çıktı. Devamını yandaş medyadan takip edeceğiz.

Özgür Özel ve ekibinin vereceği “CHP’den ayrılmak ya da parti içinde kalmak” kararı tartışması ise önümüzdeki bir ay boyunca gündemden düşecek gibi görünmüyor. Verilecek yanıta göre Türkiye’nin siyasi rotasının yeniden şekilleneceğine dair yaygın bir kanaat var. O yüzden ilgi çok fazla.

Bir ay içerisinde ya CHP’de kurultay olacak ya da yeni bir yol açılacak. Kılıçdaroğlu’nun kurultay yapıp yapmayacağına dair bir duyum yok. Muhtemeldir ki bu sorunun yanıtını Kılıçdaroğlu da bilmiyor. Saray’dakiler CHP’nin nasıl devam edeceğine karar verdiğinde, bizimle birlikte Kılıçdaroğlu da öğrenmiş olacak ve o zaman gereğini yapacaktır. Görünen o ki Saray, çok büyük bir aksilik olmazsa cumhurbaşkanlığı seçimine kadar CHP’de kurultaya izin vermeyecek.

ARINMA VE AYRILMA ŞART

Ülke keskin bir yol ayrımına doğru sürüklenirken siyasette her şeyin normal seyrinde ilerlemesi beklenemez. Yeni ayrışmalar, birleşmeler kaçınılmaz.

Türkiye’de yaklaşık 45 yıldır siyaset halk olmadan yapılıyor. Mesleği siyasetçi olan elitler ülkeyi yönetiyor. Onlar ayrışıp onlar birleşiyor. Adları farklı olsa da finansmanından yönetimine kadar neredeyse her şeyleri aynı. Dünya da benzer bir süreç içinde. Halkın öne çıktığı her an, siyasi elitler tarafından bir sapma ve tehdit olarak değerlendirilip müdahale edildi.

Türkiye’de bugün içinde bulunduğu durum da budur. Hatırlanacağı gibi Bahçeli ve Erdoğan, CHP Lideri Özel’e bir yıldır “Ankara’da siyaset yap” çağrısında bulunuyordu. Bu aslında “eski köye yeni adet getirme, biz bize halledelim” çağrısıydı. Özel bu öneriyi kabul etmeyince bu sefer partiyi elinden aldılar. Kılıçdaroğlu, tıpkı Bahçeli ve Erdoğan gibi elitlerin siyasetine inanan bir isimdi ve görev ona verildi. Aslında AKP-MHP iktidarı mutlak butlan hamlesi ile raydan çıkan siyaseti yerine oturtmaya çalışıyor. Bu denemelerden de vazgeçmeyecekler. Çünkü ülkede olan biteni onlar da gördü. Türkiye’de halk çok uzun süre sonra devreye girdi ve siyasetin yatağı değişmek üzere.

TUZAKLARA DİKKAT

Siyasetin girdiği bu yeni yatak ayrılıkları kaçınılmaz kıldı. Artık yeni bir yol açıldı. Ama bu yol, iktidar tarafından döşenen mayınlarla dolu. Yatağın daha da genişlememesi için CHP içinde kavganın fitilini ateşledi. Bunun bir iktidar müdahalesi değil iç mesele olduğu yaygarasını başlattı. Bu fikri destekleyen Kılıçdaroğlu, olan bitenin “parti içinde haksızlığa uğramış bir kesime yargı yoluyla hakkının teslim edilmesi” olarak kabul edilmesini istiyor. Mutlak butlana karşı mücadele edenlerin çekilmek istendiği tuzak da bu. Mesele CHP labirentleri içinde kalsın isteniyor. Muhalefetin tüm enerjisi bu tartışmada kilitli kalması hedefleniyor.

Şurası çok açık ki Erdoğan’a, butlancılara ve diğerlerine aynı yöntemle karşılık vererek başarılı olmak mümkün değil.

Bugün ülkede ihtiyaç duyulan şey daha büyük bir CHP kurmak değil. Ülkenin siyasal atmosferi bunun koşullarının var olduğunu gösteriyor. Ama bu sadece CHP içinde meseleyi çözer; ülkenin ihtiyacını çözmez. Siyasetin tersyüz edilmesi gerekiyor. Halkın katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, karar mekanizmalarında kendini var edebileceği, kısaca siyasetin öznesi olabileceği bir düzenek kurarak Saray entrikaları boşa çıkarılabilir. Muhalefeti yenilmez kılacak olan da budur. Bu anlamıyla “Kaç milletvekili yeni partiye katılır, oyu ne olur, lideri kim olur?” tartışmaları, iktidar tarafından uydurulmuş bir tuzaktır ve kulak kabartacak öneme sahip değildir.

HEPSİ BİR ARADALAR

Bu bağlamda mutlak butlan vakasını, bırakın CHP içinde bir sorun olarak tartışmayı, ülke sınırlarıyla sınırlı tutmak da doğru olmayacaktır. Türkiye’yi çoklu bir krize sokan, statükonun devamı için hiçbir yasa ve kural dinlemeyen iktidar motivasyonunun arkasında daha güçlü bir ortaklık var. Bu ortaklığın adı ABD, Cumhur İttifakı ve butlancılardır. Yol haritaları da bellidir.

Öncelikle işlerin istenildiği gibi gitmesi için ABD emperyalizminin Ortadoğu’da başlattığı ve Türkiye’yi de içine alan yeni dizaynın sorunsuz biçimde uygulanması gerekiyor. Bu nedenle konuya ikna olmuş ve bugüne kadar yaptıklarıyla ABD’ye güven veren AKP iktidarının devamı gerekiyor.

Ama Cumhur İttifakı’nın halktan oy alarak iktidarda kalmasının yolu artık tükendi. Başka bir yol şart. Öyle bir rejim inşa edilmeli ki çoğunluğun rızasının bir önemi olmamalı. O yüzden öncelik, ABD’nin Türkiye için önerdiği rejim değişikliğine karşı çıkanların tasfiyesine verildi.

İşte üçüncü gereklilik burada ortaya çıktı. Solcular, sosyalistler ve demokratlar zaten ilk elden devre dışına itilecek kesimler. Kalan muhalefet güçleri de ya “çözüm süreci” gibi bazı hamlelerle etkisiz hale getirilecek ya da operasyon ve tutuklamalarla denklem dışına itilecekti. Eğer tüm bunlar başarılabilirse Türkiye’de, Brack’ın tarif ettiği modele geçilebilirdi. Sonrasında Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve diğerlerinin içinde olacağı yeni bir oyun sahneye konulabilecek; iktidar iktidar rolünü, muhalefet de kendi rolünü oynamaya devam edebilir.

KENDİLİĞİNDEN OLANA İRADİ MÜDAHALE

Aylardır bu senaryoyu yazıyoruz. Yine aylardır bu senaryonun başarı şansının olmadığını da yazıyoruz. Çünkü ülkede kendiliğinden oluşan bir direniş tablosuna hep birlikte şahit oluyoruz. ABD, iktidar, butlancılar ne yaparsa yapsın ülkenin direnme eğilimi kırılamıyor. İktidarın her hamlesi sanki daha da güçlü bir halk muhalefeti doğuruyor. Sokakta öfkeli insanların sayısı artıyor. Üstelik bu reaksiyon toplumun çok farklı kesimlerinde başladı. Kadınlar, gençler, emekliler, öğretmenler, madenciler, çay üreticileri... Yelpaze çok geniş. Sayıca kalabalık olan, enerjisi yüksek olan taraf belli; ama siyasal bir organizasyondan ve belirgin bir hedeften yoksun.

Tarlada, sınıfta, iş yerinde, sokakta yaşanan her sorunun arkasında iktidar olduğunu bilen CHP’nin seçilmiş yönetimi, kuşkusuz ki partide olan bitenin arkasındakileri de iyi tanıyordur. Kılıçdaroğlu diye bir figürün kalmadığını, bu iktidar oyununun parçası olmayı kabul etmiş bir görev insanı ile karşı karşıya olduklarını da görmüşlerdir.

O zaman şimdi milyonlarca insanın yürümeye başladığı yola eşlik etmek zamanı. Eskilerden, elitlerden, Saray siyasetinden ayrılma; onları geride bırakma zamanı. Milyonlarla, emekçiyle, emekliyle, kadınla, gençle, üreticiyle, yani halkla birleşme zamanı.

Trump’ı, Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’nu ya da emperyalizmi, monarşi özlemini, butlanı... Tekmili birden hepsini yenme zamanı.

/././

Erdoğan’ın konforunu bozmak -Berkant Gültekin- 

Siyasi baskı ve hukuksuzlukların sınırsızca uygulandığı Türkiye, derin ekonomik sorunlar ve çok boyutlu sosyal krizlerin içinde.

Asgari ücretin 28 bin lira, ortalama ücretin de ona yakın seyrettiği ülkede, dört kişilik bir aile için açlık sınırı 35 bin lirayı, yoksulluk sınırı 114 bin lirayı aştı. Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti 45 bin liranın üzerinde seyrediyor. Çalışan nüfusun yüzde 70’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Gerçek işsizlik yüzde 30’a dayandı. Emekliler zaten gözden çıkarıldı. Yüzde 5-10’luk bir kesim dışında memlekette ağzının tadıyla yaşayabilen kimse yok. Yurttaş gelecekten de umudu kesmiş durumda.

Sosyoekonomik tabloya bakıldığı zaman bu iktidarın miadını çoktan doldurduğunu söylemek mümkün. Ancak rejim, ülkedeki sorunlara çözüm getiremese de kendi beka sorununa çözüm getirebiliyor. Bunu da siyasete biçim vererek yapıyor. Ülke siyaseti, toplumun beklentileri doğrultusunda değil, yargı, medya ve çeşitli enstrümanlar vasıtasıyla Saray’ın ihtiyaçlarına göre kurgulanıyor. Saray, memleketin yakıcı sorunlarını dışlayacak ya da bir detay haline getirecek şekilde siyasi alanı sınırlandırıyor.

Hukukun araçsallaştırıldığı ve yargının vurucu güce dönüştürüldüğü bu düzende iktidar her tehdide önlem alabilme kapasitesine sahip. Siyasi rekabetin ve seçim sonuçlarının neden olabileceği sorunlar, yargı kadrolarının hamleleriyle bertaraf ediliyor. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, “yolsuzluk davası” nedeniyle hapse atılabiliyor. Sayısız davayla etrafı kuşatılıyor. Dahası, 30 küsur yıl önce aldığı üniversite diploması da aday olamasın diye iptal edilebiliyor.

Ana muhalefet partisi CHP’de çıkarılması hedeflenen ancak organik siyasi süreçlerle çıkarılamayan iç karışıklığa, bir mahkeme kararıyla ortam hazırlanıyor. Parti tabanında temsil gücü olmayan ve demokratik meşruiyeti bulunmayan iş birlikçi bir klik, muhalefetin ivmesini kırmak için CHP’nin başına getiriliyor. Sözcülerine medyada koltuklar tahsis ediliyor. Verili güç denklemine aykırı şekilde bir “iç savaş” görüntüsü yaratılıyor. Böylece iktidarı alma potansiyeline erişen muhalefetin odağı, evdeki yangına kaydırılıyor.

Bütün bunların yanında muhalefetin bir başka önemli aktörü de yeni “çözüm süreci” ile kontrol altında tutuluyor. Demokratikleşme iddiasıyla tezat oluşturacak onca gelişmeye ve ülkedeki sert siyasi iklime rağmen sürecin içinde kalma eğilimi, Kürt hareketini kilitliyor. Sürecin ağırlığı ve belirleyiciliği, DEM Parti’yi iktidara karşı alt perdeden tutum almaya ve kendi köşesinde kalmaya zorluyor.

Erdoğan çok rahat, çok mutlu. Sahip olduğu bu konfor, konuşmalarına da yansıyor. “Siyasi rakiplerimiz koltuk kavgası verirken biz Türkiye’yi geleceğe hazırlama mücadelesi veriyoruz” diyor. Türkiye’de muhalefet açığı olduğundan, kendi kalibrelerine uygun bir muhalefet bulamadıklarından bahsediyor. Öyle ya, kurguya bakılırsa bir tarafta yekvücut gibi görünen bir iktidar, diğer tarafta birbirini itip kakan, iç hâkimiyet savaşına tutuşmuş bir muhalefet var.

Şurası açık ki Erdoğan’ın konforunun bozulması için sınırlarını onun çizdiği siyaset zemininden uzaklaşmak, mücadelede yeni bir yol açmak gerek. Düzen siyaseti bütünüyle rejimin kontrolü ve tahakkümü altındayken, alışılagelmiş söylem ve hareket kalıplarını sorgulamadıkça muhalefetin bu çıkış yolunu açması zor. Yeni isimlerden çok, yeni tarzlara, yeni yaklaşımlara, yeni sözlere ve programlara ihtiyaç var.

Mutlak butlan kararı sonrası başlayan yeni parti tartışmalarına büyük ölçüde buradan yaklaşılırsa gerçekten umut yeniden doğabilir. Halkın edilgenliği üzerine kurulu olan; yurttaşa, sözü siyasete taşınacak dönüştürücü bir özne olarak değil de siyasetin elitler katında üretilen sözlere kulak vermesi gereken bir figüran olarak yaklaşan köhnemiş paradigmayı reddetmeden yeni başlangıçları konuşmak anlamsız.

Lider merkezli bir siyaseti yeniden üretmenin ne muhalefete ne de ülkeye bir faydası var. Dahası kişilere dayalı bir siyasi hareketin, kural tanımayan mevcut rejim açısından “kolay lokma” olduğu artık görülmeli. Kişilere sıkışan bir siyasi liderlik yerine, halkın birleşik direniş hattının, kolektif akıl ve ruhla muhalefete liderlik edeceği bir seçenek geliştirilebilmeli. İşte “yeni” denilen, işte o zaman gerçekten yeni ve değiştirici olur.

/././

Gazeteciliğin yapay zekâyla sınavı -Can Ertuna- 

Yapay zekâ haber ve bilgiye erişim alışkanlıklarını değiştiriyor. Uygulamayla “sohbet” ya da Google’da arama yerine yapay zekâ ile hazırlanan yanıtlar, birincil kaynakların yerini almaya başladı. Henüz etkisi sınırlı olsa da özellikle gençler bu yeni yönteme hızla uyum sağladı. Yaşanan sadece basit bir teknolojik dönüşümün ötesinde gazetecilik pratiklerini ve haberle kurduğumuz ilişkiyi yeniden tanımlayabilecek bir süreç.


Google 2000'lerin başında habere erişimi dönüştürdü ancak haberin tüketimini hemen etkilemedi. Kullanıcı makaleyi okumak için yine de yayıncının sayfasına ulaşmak zorundaydı. Bu durum platforma bir bağımlılık yarattı: Yayıncılar trafik için Google'a yapısal olarak muhtaç hale gelirken bu trafik üzerinden haberi üretenlere belirli bir miktar para aktarılıyordu.

Arama motorları aynı zamanda SEO (arama motoru optimizasyonu) adıyla yeni bir strateji yarattı ve bu editöryal kararları yavaş yavaş önem sırasına göre değil, sıralamada üste çıkmaya göre yönlendirdi. Bu sistemde “tık avcısı” niteliksiz haber sayfaları da bir gelir kapısına dönüştü. Nitelikli haber üretenler de platformun algoritmik insafına kaldı. Basılı abonelikler çöktü; tek tek makaleler arama yoluyla bulunup okunabilir hale gelince bütünü satın alma gerekçesi de ortadan kalktı. Meta (Facebook, Instagram) ve Twitter (X) gibi platformlar da doğrudan sayfa trafiğini düşüren diğer aracılar olarak devredeydi.

Şimdi yapay zekâ özetleri ve sohbet botları sadece habere ulaşmayı değil, haberle kurulan ilişkiyi dönüştürmeye aday. Kullanıcının artık yayıncının sayfasına hiç gitmesine gerek kalmıyor. Yanıt, kaynakların algoritmik bir sentezle derlenmesiyle doğrudan okuyucunun karşısına çıkıyor. Arama motorlarının yarattığı karşılıklı bağımlılık dahi çöküyor; paraya çevrilecek trafik yok, reklam satılacak sayfa görüntülemesi yok, beslenecek abone ilişkisi yok. Yasal düzenlemeler ya da dev teknoloji şirketleriyle karşılıklı anlaşmalar olmazsa medya içeriği yayıncının hiçbir zaman gelir elde edemediği bir yanıtın hammaddesi olarak kullanılıyor.

HABER TAKİBİ YAPAY ZEKÂYA KAYDI MI?

Oxford Üniversitesi bünyesindeki Reuters Enstitüsü'nün 15 yıldır hazırladığı Dijital Haber Raporu'nun 2026 yılı verilerine göre dünya genelinde çevrimiçi habere erişim geleneksel araçlardan sosyal medya, video ağları ve yapay zekâ sohbet botları gibi üçüncü taraflara yönelmiş durumda. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 48 ülkeyi kapsayan araştırmada katılımcıların %54'ü sosyal medya ve video ağlarını kullandığını belirtirken, haber kuruluşlarının kendi mecralarına erişim %51'de kaldı.

Yapay zekâ sohbet botlarını haber almak amacıyla kullananların oranı geçen yıl %7 iken bu yıl %10'a yükseldi. Kullanıcıların demografik dağılımı bu oranın hızla artacağına işaret ediyor: En yaşlı grupta yapay zekâ botlarını haber için kullananların oranı %5’te seyrederken 35 yaş altındakilerin %16'sı habere yapay zekâ ile ulaşıyor.

Kullanıcıların yapay zekâ botlarında en çok değer verdiği özellik, takip soruları sorabilmek (%42). Bu bulgu, yapay zekânın salt bir manşet tarayıcısı olmadığını; kullanıcıların bilgiyi sorgulamak, özetlemek ve değerlendirmek için de başvurduğunu ortaya koyuyor. Geleneksel medya kuruluşlarının nitelikli haber üretebildiği ve yapay zekâ okur yazarlığının daha yüksek olduğu ülkelerde ise henüz habere bu şekilde erişim oranı oldukça düşük seyrediyor.

Henüz bir dönüşümün en başındayız. Google'ın haber trafiği üzerindeki egemenliği yaklaşık on yıl içinde inşa edildi. Bu süre yayıncılara uyum sağlama, ücretli erişim denemeleri yapma, bülten stratejileri geliştirme ve düzenleyici müdahale için lobi yapma fırsatı tanıdı. Şimdi ise süreç çok daha hızlı ilerliyor. Reuters Enstitüsü 2026 Trendler Raporu’na göre medya yöneticileri, önümüzdeki üç yıl içinde arama motorlarından gelen trafikte %40'tan fazla bir düşüş bekliyor. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Stanford Üniversitesi sohbet botları araştırmasına göre de yayıncıların üç yıl içinde Google arama trafiğinde %43'lük bir azalma öngörülüyor.

GAZETECİLİK DE DÖNÜŞÜYOR

Geçtiğimiz yıl yürüttüğüm bir araştırmada görüşüne başvurduğum gazetecilerin %83’ü yapay zekâyı kullandıklarını, uygulamaların işlerini büyük ölçüde kolaylaştırdığını söylemişti. Yaklaşık üçte biri bir süre sonra bu uygulamaların kendilerini işsiz bırakabileceğine dair endişelerini de paylaşmıştı.

Türkiye'deki büyük medya gruplarının yapay zekâyı doğrudan maliyet düşürme aracı olarak görmeye başladığı da görülüyor. Örneğin araştırma kapsamında görüştüğüm bir yönetici, 10 kişilik SEO ekiplerinin 5-6 kişiye düştüğünü, gelecek yıl bu rakamın 3'e inebileceğini söylemişti. Bu bağlamda ajans haberciliği ve basın bültenlerine dayanan, "tık avcısı" (click-bait) olarak tabir edilen kurumların yapay zekâ nedeniyle ciddi bir istihdam kriziyle karşılaşması beklenebilir.

Geçtiğimiz hafta Türkiye’den genç girişimcilerin kurduğu bir yapay zekâ destekli “haber otomasyon platformunun” tanıtımını dinledim. Öncelikle bu platform yeni bir dil modeli değil; piyasadaki beş ayrı modelden (ChatGBT, Gemini, Claude vb.) faydalanılıyor. Araç haber yazım teknikleri, gazetecilik etiği kaynakları ve örnek metinlerle “eğitilmiş”. Video, ses deşifresi, tashih, röportajın metne dökülmesi gibi pratik araçların yanı sıra bir de “haber üretimi” sayfası var. Sayfaya girdiğinizde “Nasıl haber üretmek istersiniz?” sorusu soruluyor. Bir olayın ayrıntıları ya da uzun bir açıklamadan bazı ayrıntıları (kişi, tarih, yer ve konu bilgisi) sağlarsanız, “haber üretimini” başlatıyor. Burada size üslup seçimi de soruluyor; “objektif”, “destekleyici”, “eleştirel”, “araştırmacı”, hatta “pazarlamacı” bir üslûp seçebiliyorsunuz.

Kısacası, bu otomasyon platformu bugün Türkiye’de rutin habercilik adı altında yapılan birçok işi; basın bülteni ve uzun ajans metinlerini, video yayınları düz habere çevirme gibi işleri yapabiliyor, elbette ücret karşılığında. Bu özel girişimlerin yanı sıra kendi bünyesinde benzer araçlar kurmaya çalışan başka haber merkezleri de var. Biraz sıkı çalışarak ve dil modellerine ücretli aboneliklere yüklenerek haber kuruluşları bünyesinde benzer araçlar geliştirebilmek mümkün. Yine de bu araçlar sıradan bir gelişmede bile (şimdilik) haber değeri taşıyan unsuru atlayabiliyor ya da gereksiz sansasyona başvurabiliyor. Dolayısıyla bir insanın son dokunuşu şart çoğu haber türünde.

Yapay zekâ desteğiyle üretilen içerikler sizin editöryal hassasiyetiniz ve birikiminiz çerçevesinde haber değeri de taşıyabilir. Peki gazetecilik salt tanıtım metinlerini, basın bültenlerini, açıklamaları kısaltıp yeniden yazmak mı ya da bunun egemen olduğu bir ortamda gazeteciler nasıl “kurtulur?”

GAZETECİLİĞİN GELECEĞİNE İLİŞKİN SENARYOLAR

Gazeteciler Cemiyeti’nin 17 Haziran’da Ankara’da gerçekleştirdiği “Gazeteciliğin Küresel Krizi” başlıklı konferanstaki “Dijital dönüşüm, güvencesizlik ve yapay zekâ” başlıklı panelde yaklaşan yapay zekâ fırtınasını değerlendirdik. Danimarka Gazeteciler Sendikası Başkanı Allan Boye Thulstrup, dijital aboneliğin yüksek seyrettiği ülkesinde bile güncel teknolojiyle birlikte rutin habercilik faaliyetinin gazetecilerin karnını doyurmaya yetmeyeceği görüşündeydi. Danimarkalılar haberlerini kullanarak yanıtlar üreten yapay zekâ şirketleriyle masaya oturmaya hazırlanıyorlar. Bunun için tüm medya kuruluşları bir araya geliyor. Hem medya şirketinin hem de haberi hazırlayan gazetecilerin kazanacağı bir model üzerinde çalışıyorlar. Ancak bu şirketlerden para gelse bile bir süre sonra okuyucu ve izleyicilerin sitelere trafiğinin kesilmesi söz konusu. Peki, ne yapılabilir?

Artık yapay zekânın artık ücretsiz olarak sunabildiği genel geçer ve kolayca özetlenebilir haberlerden oluşan "orta yoldan" uzaklaşmak gerekiyor. Okuyucu, izleyici, dinleyicinin belirli bir ücret ödemek isteyebileceği türde içeriklere yönelmek çözüm olabilir. Yeni bilgileri gün yüzüne çıkaran derinlemesine gazetecilik, "üç maddeyle kolayca özetlenemeyecek" uzman çerçevelemesi ve derinlikli yorumlar sunmak ve sesi duyulmayanın sesi olmak ve doğrudan topluluk bağına odaklanmak önemli.

Bir süre sonra ortalık yapay zekâ üretimi metin, video ve görsellerden geçilmeyecek ve bu da özgün, nitelikli insan üretiminin değerini daha da artıracak. Bu nedenle teknolojiye olduğu kadar, belki daha da fazla gazeteciliğe yatırım yapmak gerekiyor. Elbette Türkiye gibi basın ve ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğu ülkelerde teknolojinin yarattığı eşitsizlikler ve sorunlara karşı gazeteci ve yurttaşların dayanışma sergilemesi de kritik önem taşıyor.

/././

Yunus Emre Vakfı'nda soygun ata sporu gibi -İsmail Arı- 

Yunus Emre Vakfı soygununa yönelik hazırlanan bir başka iddianamede, 20 farklı şirkete karşılıksız olarak vakıf kasasından milyonlarca liranın aktarıldığı belirtildi. Bir şirketin, 250 bin TL’lik iş için Vakfa 4,9 milyon TL’lik fatura kestiği ortaya çıktı.

BirGün’ün 12 Aralık 2024'te "Kamu vakfı naylon faturalarla soyulmuş" başlığı ile gündeme taşıdığı Yunus Emre Vakfı'ndaki naylon fatura skandalına ilişkin yeni bilgiler ortaya çıktı. Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişleri, soygunun belgelerini BirGün’ün haberinden yaklaşık 10 gün sonra, 23 Aralık 2024’te Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. 2 Ocak 2025’te ise polis operasyonuyla birçok isim gözaltına alınıp tutuklandı.

23 kişi hakkında “hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçlarından iddianame düzenlendi. Edinilen bilgilere göre, 5 Aralık 2025’te “birleştirme talepli” yeni bir iddianame düzenlendi. İddianamede sanık sayısı 30’a yükseldi ve yolsuzluk skandalında dahli olduğu belirtilen 20 yeni şirkete yer verildi.

ŞİRKETLERE MİLYONLARCA LİRA AKTARILMIŞ!

İddianamede, Vakıflar Genel Müdürlüğü Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı ihbar eden ve Yunus Emre Vakfı ise suçtan zarar gören sıfatıyla yer aldı. İddianamede yer alan bazı tespitler şöyle:

• Bestekar Emlak İnşaat Şirketi’ne toplam 4 milyon 492 bin TL’lik vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerince belirlenmiştir.

• Bir Tuana Turizm Sağlık Şirketi’ne toplam 72 bin 918 avro vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı tespit edilmiştir.

• Çiçekler Hediyelik Eşya Şirketi’ne toplam 3 milyon 773 bin TL’lik vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı Müdürlük müfettişlerince tespit edilmiştir.

• Dor Kongre Şirketi’ne 22 milyon 229 bin TL karşılıksız olarak aktarıldı.

• Kaşif Matbaacılık Şirketi tarafından düzenlenen faturalara esas teşkil eden satın alma dosyalarındaki satın alma süreçlerinin tamamının başından sonuna kurgulanmış olduğu, malların önemli bir kısmının vakıf merkezine veya koordinatörlüklere gönderilmediği, ayrıca faturaların bir kısmında birim fiyatların olağan dışı yüksek belirlendiği ve şirkete toplam 3 milyon 940 bin TL vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı belirlendi.

• Kuvv Elektronik Şirketi’nin, değeri yaklaşık 250 bin TL olan bir hizmet kapsamında başından sonuna uydurma/kurgulanmış satın alma evrakları ile bir satın alma dosyası oluşturulmak sureti ile işin 4 milyon 950 bin TL+KDV bedelle adı geçen şirkete vakıf tarafından verildiği, ancak vakıf tarafından karşılıksız fatura tutarının ödenmemesi nedeniyle bu şirket üzerinden işlendiği iddia olunan ‘Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma’ suçunun teşebbüs aşamasında kaldığı değerlendirilmiştir.

• Maksal İnşaat’ın 23 milyon 619 bin TL’lik 51 adet faturasının tamamen karşılıksız olduğu, vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı tespit edilmiştir.

• Nira Reklam Matbaacılık’ın 13 milyon 812 bin TL’lik 78 adet faturasının sahte olduğu, fatura karşılıklarının şirkete karşılıksız olarak aktarıldığı belirlendi.

• Urgan Ajans Şirketi’ne toplam 7 milyon 363 bin TL vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı tespit edilmiştir.

• Yako Danışmanlık Şirketi’ne 6 milyon 332 bin TL vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldığı Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerince tespit edildi.

• Ycl Garaj Şirketi’ne 15 milyon 452 bin TL vakıf kaynağının karşılıksız olarak aktarıldı.

• Ykm Yediemin Depoculuk Şirketi’ne 33 milyon 911 bin TL karşılıksız olarak aktarıldı.

• Zennure Zavagar şahıs firmasına 44 milyon 48 bin TL vakıf kaynağı karşılıksız olarak aktarıldı.

∗∗∗

İSTİFA EDEN İSİMLER YARGILANMIYOR

Savcılığın “uydurma ve kurgu” olarak nitelendirdiği faturalara vakfın kasasından ödeme yapılmasına izin verilen belgelerde ve ödeme emirlerinde imzaları bulunan birçok isim yargılanmıyor.

Skandalın patlak vermesinin ardından Aile Bakanı Mahinur Göktaş’ın eşi Rahmi Göktaş ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın oğlu Abdullah Kutalmış Yalçın, Yunus Emre Vakfı’na bağlı Yunus Emre Enstitüsü’nün Başkan Yardımcılığı görevinden istifa etmişti.

/././

Yargıtay'dan emsal karar: Milyonlarca emeklinin maaşını etkileyecek 


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, emekli maaşıyla ilgili emsal bir karara imza attı. Buna göre, birden fazla sigorta statüsü olanlar artık kendilerine en yüksek maaşı ve erken emekliliği sağlayacak statülerin birleştirilmesini talep edebilecek. https://www.birgun.net/haber/yargitay-dan-emsal-karar-milyonlarca-emeklinin-maasini-etkileyecek-720170

***

Yurttaş "affını" isteyemiyor: AKP’nin sahte üyelik ısrarı -Mustafa Bildircin- 


Ankara’da yaşayan Ç.A. isimli yurttaş, AKP’ye üye olduğunu tesadüfen öğrendi. Bilgisi dışında yapılan parti üyeliğini Mart 2026’da iptal eden yurttaş, e-Devlet’ten yaptığı kontrolde, AKP’ye yeniden üye yapıldığını fark etti.  https://www.birgun.net/haber/yurttas-affini-isteyemiyor-akpnin-sahte-uyelik-israri-720109

***

"Arka bahçede" hasat: 6 milyar TL’lik Hazine borcu -Mustafa Bildircin-


Yönetim kadroları itibarıyla “İktidarın arka bahçesi” olarak nitelendirilen üç kamu kuruluşunun Hazine borcu 6 milyar TL'yi aştı. BOTAŞ, EÜAŞ ve TCDD'nin Hazine borcu toplamı, 22 Haziran 2026 itibarıyla 6 milyar 26 milyon 486 bin TL olarak gerçekleşti. https://www.birgun.net/haber/arka-bahcede-hasat-6-milyar-tllik-hazine-borcu-720102

***

TÜİK açıkladı: Türkiye'ye göç edenlerin sayısı belli oldu 

Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre 2025 yılında Türkiye'ye göç edenlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 25,2 artarak 393 bin 829'a yükseldi. En fazla göç alan il İstanbul olurken, Türkiye'ye gelen yabancılar arasında ilk sırayı Türkmenistan vatandaşları aldı.

Türkiye'ye göç edenlerin sayısı, 2025'te bir önceki yıla göre yüzde 25,2 artarak, 393 bin 829 kişi oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu, 2025 yılına ilişkin "uluslararası göç istatistikleri"ni yayımladı.

Buna göre, Türkiye'ye göç edenlerin sayısı 2025'te bir önceki yıla göre yüzde 25,2 artarak 393 bin 829 kişi oldu. Bunların yüzde 56,6'sını erkekler, yüzde 43,4'ünü ise kadınlar oluşturdu. Türkiye'ye yurt dışından gelen nüfusun 91 bin 952'sini Türk vatandaşları, 301 bin 877'sini ise yabancı uyruklu nüfus olarak belirlendi.

Türkiye'den yurt dışına göç eden kişi sayısı ise geçen yıl 2024'e göre yüzde 5 azalarak, 403 bin 216 olarak kayıtlara geçti. Bu nüfusun yüzde 55,3'ünü erkekler, yüzde 44,7'sini ise kadınlardan oluştu. Türkiye'den yurt dışına giden nüfusun 155 bin 119'unu Türk vatandaşları, 248 bin 97'sini ise yabancı uyruklu olduğu görüldü.

Türkiye'ye 2025'te göç edenler yaş grubuna göre incelendiğinde, ilk sırada yüzde 16,3 ile 20-24 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 13,7 ile 25-29 ve yüzde 11,5 ile 30-34 yaş grubu izledi.

Türkiye'den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında, en fazla göç edenlerin yüzde 14,3 ile 25-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 12,5 ile 20-24 ve yüzde 12 ile 30-34 yaş grubu takip etti.

EN FAZLA GÖÇÜ İSTANBUL ALDI

Türkiye'ye 2025 yılında göç edenlerin illere göre dağılımı incelendiğinde, yüzde 42,2 ile en fazla göç alan ilin İstanbul olduğu görüldü. İstanbul'u yüzde 9,1 ile Antalya, yüzde 6,7 ile Ankara, yüzde 3,1 ile İzmir ve yüzde 2,9 ile Bursa takip etti.

Türkiye'den göç eden nüfusun illere göre dağılımına bakıldığında ise yüzde 35,4 ile İstanbul en fazla göç veren il olarak kayıtlara geçti. İstanbul'u yüzde 8,7 ile Ankara, yüzde 6,5 ile Antalya, yüzde 4,3 ile Mersin ve yüzde 3,7 ile İzmir izledi.

Ülkeye 2025'te gelen yabancı uyruklu nüfus içinde ilk sırayı, yüzde 23,4 ile Türkmenistan vatandaşları aldı. Bu ülkeyi yüzde 8,3 ile Azerbaycan, yüzde 6,9 ile Özbekistan, yüzde 6,1 ile Mısır ve yüzde 5,8 ile Afganistan vatandaşları takip etti.

Türkiye'den göç eden yabancı uyruklu nüfus içinde ilk sırayı yüzde 15,7 ile Irak vatandaşları aldı. Bunu yüzde 11,2 ile Afganistan, yüzde 7,6 ile Rusya Federasyonu, yüzde 6,3 ile İran ve yüzde 5,7 ile Türkmenistan vatandaşları izledi.

***

Evde bakımda 'dijital makyaj'-Sibel Bahçetepe- 


Evde sağlık ve palyatif bakım hizmetlerini yeniden düzenleyen yönetmelik yürürlüğe girdi. Yönetmelikte dijital entegrasyon ve koordinasyon vurgusu yapıldı. Sağlıkçılar, mevcut personel ve altyapı yetersizlikleri giderilmeden yapılacak düzenlemelerin bu hizmetlere erişimde sorunları çözmeyeceğini söyledi. https://www.birgun.net/haber/evde-bakimda-dijital-makyaj-720096

Park işgalinde kim korunuyor?-Sibel Bahçetepe- 


Ümraniye'de imar planlarında park alanı olarak görünen yaklaşık 20 bin metrekarelik yeşil alanın yıllardır Sinpaş Gökorman Sitesi'nin ortak kullanım alanı gibi kullanıldığı iddiası halkın tepkisini büyüttü. Belediyenin daha önce kaldırdığı kapıların yeniden takıldığını belirten halk "Kamu alanları işgal ediliyor" dedi. https://www.birgun.net/haber/park-isgalinde-kim-korunuyor-720100

***

BİRGÜN






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy- Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için t...