soL "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Ankara’nın kapısına kilit vurma hazırlığı: AKP’nin NATO korkusunun kaynağında ne var? 

AKP iktidarı, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesi öncesi kentin kapısına kilit vurmaya hazırlanıyor. Kentte OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP’nin korkusunun arka planına gelin hep birlikte bakalım.

Pek çok Avrupa ülkesi, toplantının Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde Türkiye'de yapılacak olmasının Başkan Trump'ın zirveye katılmasını mümkün kılan en önemli faktör olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanımız olmasa, Türkiye olmasa, Trump gelmeyecekti.

Avrupa Birliği'nin, başta ülkemiz olmak üzere AB üyesi olmayan NATO müttefiklerini dışarıda bırakan güvenlik yaklaşımlarından vazgeçmesini ve NATO'yu destekleyici pozisyonuna geri dönmesini ümit ediyoruz. Aksi takdirde Avrupa Birliği'ni bu yaklaşımının Avrupa'nın güvenliği ve dayanıklılığına ABD'nin Avrupa'da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz. Gerçek şu ki, Türkiye güçlü savunma yetenekleri ve sanayisiyle Avrupa'nın güvenliğine ve savunmasına daha da fazla katkı sağlayabilir. Avrupalı pek çok dostumuzun bunun farkında olduğunu biliyor diğerlerinin de bunu çok iyi analiz edeceğini ve makul bir yaklaşım sergileyeceklerini düşünüyoruz.

Bu sözlerden ilki Hakan Fidan’a, ikincisi ise Yaşar Güler’e ait.

AKP’nin iki kritik koltuğunu işgal eden iki bakan da NATO Zirvesi’nin kendileri için önemini “kavramış” durumda. Öyle ki Milli Savunma Bakanı Güler, “Türkiye'nin, Soğuk Savaş dönemindeki kanat ülkesi rolünden Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik olarak konumlandığı role geçiş yaptığını” söyleyecek noktaya gelmiş durumda.

Haberin başlığındaki sorumuzun yanıtı, aslında tam da bu açıklamalarla veriliyor.

Uzun süre ciddi bir kriz ve yönetme sorunu yaşayan AKP iktidarı, bu sorunu Atlantik ittifakına ve NATO’ya tam boy teslimiyetle aşma kararlılığında.

AKP, kendi krizini, düzenin krizini aşmak adına NATO Zirvesi’ne büyük ihtiyaç duyuyor.

Ek olarak NATO’ya, ABD’ye ve hatta diğer Batı ülkelerine “sunacak” çok fazla şeyi olduğuna vurgu yapıyor.

Atlantik ittifakına “kazan kazan” önerisi yapan AKP, tam da bu nedenle büyük bir korku da duyuyor.

Kentin kapısına kilit vurmak

Bu korku dolayısıyla Ankara’yı iki hafta boyunca kapatma, kuş uçurtmama kararı almış durumdalar.

Birtakım pazarlıklar yapıp ellerini kollarını sallayıp gidemezler. Bu ülke sahipsiz değil, bunun gösterilmesi lazım. Bu ülkede bu onursuzluğa isyan eden herkes mitinge gelmelidir.

Bu sözlerse TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’a ait.

Okuyan, AKP’nin NATO zirvesi öncesi attığı adımlar ve stratejisine işaret ettiği konuşmasını bu sözlerle, 5 Temmuz’da Tandoğan’da yapılacak mitinge çağrıyla sonlandırıyordu.

Bu sözlerin söylendiği yayının hemen ardından, Ankara Valiliği bir genelge daha yayımlayarak kentte adeta “çıt çıkarmayı” yasaklandığını duyurdu.

13 gün boyunca Ankara’da en ufak bir protesto gösterisine izin vermeyeceğini ilan eden AKP, batılı müttefiklerine “ülkeye tam anlamıyla hakim olduğunu” göstermeyi planlıyor.

Bunun için mitingleri yasaklamaya çalışıyor, eylem yapabilirler diye insanları zirve öncesi gözaltına alıyor.

Sadece bunlar da değil.

Trump’ın uçağı daha “güzel” bir piste insin diye 10 milyar liranın üzerinde bir para harcanarak yeni pist ve VIP salonu yapılıyor, bunun için de Şeker Fabrikası’nın lojmanı boşaltılarak yıkılıyor.

Bu da yetmiyor, Fransa Cumhurbaşkanı “Ben her sabah koşarım” dediği için kentin az sayıda yeşil alanından hangisini ona tahsis edip, yurttaşları almayacaklarını planlamaya çalışıyorlar.

Sadece bunlar da değil… 

Ankara’da milyonlarca kişinin yaşadığı kritik birçok ilçede adeta hayatı durduracak kararlar alıyorlar. Memurlara bir hafta idari izin verip, sokağa çıkmayı, araç kullanmayı, birçok cadde ve meydana inmeyi polis zoruyla engelleyeceklerini şimdiden ilan ediyorlar.

NATO zirvesi sırasında düğün yapmak, eğlenmek dahi yasak Ankaralılar için.

* Kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarınca 6 Temmuz Pazartesi ile 12 Temmuz Pazar tarihleri arasında, sınav, sempozyum, panel, mezuniyet töreni, şenlik, konser, eğlence, kutlama ve benzeri kamuya açık etkinlikler yapılamayacak.

* Zirvenin yapılacağı alanlar, delegasyonun konaklayacağı yerler ve geçiş yapacağı güzergahlar başta olmak üzere belirlenen hassas bölgelere yetkisiz araç ve şahısların girişine kapatılacak,

*Söz konusu tarihler arasında hava sahasında (Valilik izni haricinde) her türlü insansız hava aracı (drone vb.) uçuşu yasaklanacak.

* Açık ve kapalı alanda yapılacak toplanma, toplantı ve gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, protesto eylemi, miting, stant açma, çadır kurma, el ilanı/bildiri/broşür dağıtma, afiş/pankart asma vb. eylem/etkinliklerin 28 Haziran 2026 günü saat 00.00’dan 10 Temmuz 2026 günü saat 23.59’a kadar (13 gün) süre ile yasaklanacak.

Tüm bunların amacı ne sorusunun yanıtı yukardaki paragrafta gizli.

AKP, temsil ettiği düzenin amiral gemisi ABD ve NATO’ya “bu ülkenin sahibi biziz” mesajı vermek istiyor.

Mesele bu.

Tam da bu nedenle Kemal Okuyan’ın yukarıda işaret ettiğimiz sözleri daha da büyük bir önem kazanıyor:

“Bu ülke sahipsiz değil, bunun gösterilmesi lazım.”

***

AKP’den NATO OHAL’i: Halka yasak, esnafa kepenk, kente makyaj 

AKP iktidarı, 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi için başkentte olağanüstü güvenlik önlemlerini devreye soktu. Zirve öncesi kentteki tüm eylem ve etkinlikler yasaklanırken, havalimanı güzergahındaki esnaf fiili olarak kepenk kapatmaya zorlanıyor. NATO temsilcilerini ağırlamaya hazırlanan iktidar, bir yandan da kentte "makyaj" çalışması yürütmeye devam ediyor.

AKP iktidarı, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesi öncesi kentin kapısına kilit vurmaya hazırlanıyor. Ankara Valiliği, 7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi öncesi kentte OHAL ilan etti. Valilik açıklamasında 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar tüm eylemlerin ve yürüyüşlerin yasaklandığı duyuruldu.

Ankara Emniyet Müdürlüğü Ankara Valiliği'nin "oluru" ile 7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi kapsamında, Esenboğa Havalimanı güzergahındaki işletmelere yönelik bir yazı gönderdi.

Buna göre, 4-9 Temmuz tarihleri arasında yola cephesi olan ikametlerin ve iş merkezlerinin müştemilatları önünde ve bahçeleri içerisinde, ayrıca taksi durakları önünde, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, AVM'ler, umuma açık yerler ve marketlerin otoparklarında, araç tamir servisleri önlerinde bulunan araç, karavan ve taşıtlar ile konteynerlerin park etmeleri yasaklandı. 

‘Dört beş gün boyunca muhtemelen burada hayat duracak, açmanın bir anlamı yok’

Güvenlik çemberine alınan havalimanı yolundaki esnaf, uygulamaya tepkili. Çalışmalarının tamamen durdurulmasına yönelik resmi bir yazı almasalar da getirilen fiili yasakların iş yapmalarını imkansız kıldığını belirtiyorlar.

Havalimanı yoluna bakan yerlerde yani Özal Bulvarı'nda dükkanı bulunan bir esnaf, "Bu tarihler arasında yola cephesi olan işyerimizin önünde herhangi bir araç trafiği olmayacağı bildirildi” dedi. ANKA'ya yaptığı açıklamada esnaflar durumu şu sözlerle özetledi:

“Araba park edilmeyecek. Kapının önüne bir şey koymayacak. Kapanmayacak ama beş gün boyunca da kimse olmayacak burada. Burada da bir mağduriyet olacak. Muhtemelen biz beş gün kapatacağız. Açmanın da bir anlamı yok. Çünkü dediğim gibi burada hiçbir şekilde araç girişine izin verilmeyeceği söyleniyor ki kağıtta da o şekilde yazıyor. Kapının önüne bir şey konmayacak. Dört beş gün boyunca muhtemelen burada hayat duracak”

Esnaf, çalışmalarının tamamen durdurulması yönünde bir yazının ulaşmadığını ifade etse konulan yasak zaten fiili bir kepenk kapatmayı zorunlu kılıyor.

Emekçinin isyanı: ‘Benim o günkü zararımı NATO mu karşılayacak?’

Bölgedeki bir akaryakıt istasyonunun içinde restoran işleten bir başka emekçi ise duruma daha sert tepki gösteriyor. Müşterilerinin transit geçen araçlardan oluştuğunu hatırlatan çalışan, küçük esnafın kaderine terk edildiğini vurguladı:

"Burada araçlar olmazsa müşteri nasıl girecek içeri? Nereye park edecek? Benim o günkü zararımı kim karşılayacak? Biz burada küçük esnaflarız. Burada reklamla işimiz dönüyor, afişle. Burada sabah bir kuyruk oluyor, tek tek müşteriye içeride ne sattığımı, onun tanıtımını mı yapacağım mesela? Ama dışarıda afişimi görüyor, giriyor içeri. Ona göre o da ne alacağını biliyor. Sabah trafiği yoğun oluyor burada. Ama dediğim gibi, burada araç durmazsa, burası bir benzinlik içerisi, burada araç durmazsa transit giderse, burada ben kime satış yapacağım? Tabii ki doğru olmaz. Doğru bulmuyorum."

Ankara’ya ‘makyaj’ sürüyor: 'Görüntü kirliliği' panoları

Zirve için kente gelen liderler ve heyetlerin geçeceği güzergâhlarda hummalı bir "makyaj" çalışması da yürütülüyor.

Haberde “bölgede görüntü kirliliği yaratacak” yerler de gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Bu bölgelerin önü, üzerlerinde Ankara'nın simge mekanlarının bulunduğu dev panolar ve afişlerle kapatılıyor. Güzergah boyunca yürütülen peyzaj çalışmalarıyla, NATO heyetlerine "pürüzsüz" bir başkent silüeti sunulması hedefleniyor.

***

AKP'nin Ankara'daki NATO OHAL'i: Yollar kapatılacak, ‘kırmızı alan’ uygulaması uygulanacak…

Ankara Valiliği, Ankara'da gerçekleşecek NATO Zirvesi gerekçesiyle kent genelinde adeta olağanüstü hal ilan etti. 13 gün boyunca her türlü eylem, etkinlik ve protestoyu yasaklayan Valilik, ana arterleri kapsayan "Kırmızı Alan" uygulamasıyla başkentin ulaşımını durma noktasına getirmeye hazırlanıyor. CNN’in haberine göre, kapatılacak yollar kentin en kritik bulvar ve caddelerini kapsıyor.

Ankara, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi öncesinde, sivil yaşamı ve kent içi hareketliliği tamamen askıya alacak.

Kentin kapısına kilit vuracak plan Ankara Valiliği tarafından açıklandı. Başkenti trafiğe ve demokratik hak uygulamalarına kapatılmış bir "açık hava hapishanesine" dönüştürecekler.

Valilik, zirve gerekçesiyle 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar tam 13 gün süreyle kent genelinde her türlü açık ve kapalı alan toplantısını, gösteri yürüyüşünü, basın açıklamasını, açlık grevini, oturma eylemini, protestoyu ve mitingi yasakladı. 

Yasak kapsamında stant açmak, çadır kurmak, hatta el ilanı, bildiri veya broşür dağıtmak ile afiş/pankart asmak dahi suç kapsamına alındı. Kent semalarında Valilik izni dışındaki tüm dron uçuşları da menedildi.

Kent trafiği ‘kırmızı alan' ile felç olacak

Zirve kapsamında delegasyonların ve liderlerin güvenliği bahane edilerek devreye alınacak olan "Kırmızı Alan" uygulaması, Ankara'nın can damarlarını sivil halka kapatıyor.

CNN'in ulaştığı "36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Kullanılacak Güzergahlar" başlıklı resmi evraka göre, araç ve yaya girişlerinin tamamen kontrollü sağlanacağı ya da trafiğe kapatılacağı kilit bölgeler, bulvarlar ve caddeler sokak sokak listelendi.

Kapatma ve kısıtlamalardan etkilenecek kilit bölgeler ve arterler şu şekilde:

Kırmızı alan ilan edilen kilit bölgeler:

  • Esenboğa Havalimanı ve çevresi,
  • Etimesgut Havalimanı güzergahları,
  • Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin bulunduğu Söğütözü Mahallesi
  • Katılımcı delegasyonların konaklayacağı 15 otelin çevresi.
  • Kapatılacak başlıca bulvarlar:
  • Özal Bulvarı ve Çevre Yolu varyantları,
  • Şehit Ömer Halisdemir Bulvarı,
  • Turgut Özal 2 Bulvarı,
  • Fatih Sultan Mehmet Bulvarı,
  • Mevlana Bulvarı,
  • İnönü Bulvarı,
  • Ankara Bulvarı,
  • Atatürk Bulvarı,
  • Anadolu Bulvarı,
  • Dumlupınar Bulvarı,
  • 1071 Malazgirt Bulvarı,
  • Cumhurbaşkanlığı Bulvarı,
  • Sakıp Sabancı Bulvarı,
  • İhsan Doğramacı Bulvarı.                                                                                                                                                                           Etkilenecek önemli cadde ve sokaklar:
  • Çankaya'da kilitlenecek caddeler: Cinnah Caddesi, İran Caddesi, Arjantin Caddesi, Simon Bolivar Caddesi, Rabindranath Tagore Caddesi, John F. Kennedy Caddesi, Kişinev Caddesi, Jose Marti Caddesi, Tahran Caddesi, Polonya Caddesi.
  • Yenimahalle ve Söğütözü'nde kilitlenecek caddeler: Cumhurbaşkanlığı Caddesi, Beştepe Caddesi, Söğütözü Caddesi, Alparslan Türkeş Caddesi, Yaşam Caddesi.
  • Diğer önemli arterler: Türk Kızılayı Caddesi, Şehit Öğretmen Şenay Aybüke Yalçın Caddesi, Nizami Gencevi Caddesi, Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi'nin Çetin Emeç ve İnönü Bulvarı arası ile Bilkent Kampüsü içindeki tüm yollar.

Kentin doğu-batı ve kuzey-güney aksındaki bu ana arterlerin kapatılması, Ankara'da günlük yaşamı, işe gidiş-gelişleri ve ticari hayatı tamamen kilitleyecek.

TKP yasaklara karşı iptal davası açtı

Türkiye Komünist Partisi, “NATO onursuzluk ve ölümdür. Yaşasın yaşam, bağımsızlık ve sosyalizm” sloganıyla zirveye karşı 5 Temmuz’da Ankara Tandoğan Meydanı’nda bir miting düzenleyeceğini duyurmuştu.

Miting için ülke genelinde yoğun bir çalışma sürerken, açıklanan Valilik kararı ise Ankara halkının NATO Zirvesi dolayısıyla evlere hapsedilmesinin amaçlandığı anlamına geliyor.

TKP, Valilik kararının yürütmesinin bir an önce durdurulması ve iptali talebiyle dava açarak gerekli hukuki adımları attı. TKP tarafından açılan davada 26 maddeyle Valilik kararının baştan aşağı hukuksuz olduğuna işaret edildi.

Açıklamada, "Bu ülkenin sahibi ne NATO temsilcileri ne de onların işbirlikçileridir. Bu vesileyle bir kez daha ülkemizin tüm yurtseverlerini, cumhuriyetçilerini, onurlu halkını emperyalizme karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz" denildi.

***

İsrail tartışıyor, Hizbullah hazırlanıyor, Beyrut 'Ben de varım' diyor: Lübnan'da kurulacak mekanizma işe yarar mı?-Yalçın Çuğ- 

İran ve ABD arasında imzalanan mutabakat kapsamında gerçekleştirilen ilk görüşmede, Lübnan'daki çatışmaların sonlandırılması için ortak bir mekanizma kurulmasına karar verildi. Bu kararın ardından Beyrut hükümeti "egemen bir devlet olduğunu" hatırladı, İsrail'de tartışmalar şiddetlendi, mekanizmaya dair detaylar ortaya çıkmaya başladı.

2023 yılının Ekim ayında başlatılan saldırılar, Eylül 2024'te geniş çaplı savaşa dönüştü. İşgal genişledi, 4 binden fazla kişi katledildi, yaklaşık 17 bin kişi yaralandı, yerinden edilenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı.

27 Kasım 2024'te "ateşkes" ilan edildi, ancak saldırılar durmadı. Binlerce kez ihlal edildiği tespit edilen ateşkes döneminde yüzlerce kişi daha öldürüldü. Saldırıların gerekçesi ise "Hizbullah'ın savaşma kabiliyetlerini yeniden inşa etmesini engellemekti".

Bunun üzerine devreye "ateşkesi genişletme ve ülkeyi istikrara kavuşturma" bahanesiyle ABD girdi. Direnişi kırmayı amaçlayan Washington yönetiminin ısrarları Ağustos 2025'te sonuç verdi ve hükümet, Hizbullah da dahil olmak üzere tüm devlet dışı silahlı varlığın sona erdirilmesine yönelik planı onayladı. Hizbullah ise İsrail saldırıları son bulana ve işgal edilen topraklardan çekilene kadar silah bırakmayacağını ilan etti.

ABD ile birlikte İran’a yönelik geniş çaplı saldırılar başlatan İsrail, savaşın yarattığı kaosu fırsat bilerek 2 Mart'ta yeniden saldırılarına başladı. Bu saldırılarda şu ana kadar 4 bin 106 kişi öldürüldü, işgal hattı 10 kilometre daha genişletildi.

Hizbullah tüm engelleme girişimlerine rağmen İsrail'e karşı direniş başlatırken, bu süreçte siyonizme karşı bir tane bile kurşun sıkmayan Beyrut hükümeti ise "çareyi" Tel Aviv'le müzakere masasına oturmakta buldu. 

Aslında yaklaşık bu üç yıllık sürecin en kısa özeti şöyle: İsrail saldırdı, ABD arka çıktı, Hizbullah direndi, Beyrut hükümeti teslim oldu... Binler katledildi, on binler yaralandı, milyonlar yerinden edildi, işgal genişledi...

Şimdi bölgede yeni gelişmeler oluyor. 

İran ile ABD'nin imzaladığı mutabakat, kurulması planlanan mekanizma, İsrail'den yükselen itiraz sesleri, Beyrut hükümetinin "Bizi bu kadar yok saymayın" haykırışları...

Lübnan'da ne oluyor?

İran-ABD görüşmesinde alınan kararlardan biri Lübnan'da mekanizma kurulması

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ilk maddesinde Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirileceği, Lübnan'ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin güvence altına alınacağı duyurulmuştu.

Ancak "ABD'nin aldığı kararlar doğrultusunda hareket etmeyeceğini" iddia eden İsrail, Lübnan'a yönelik saldırılarını ve işgalini devam ettirdi. Söz konusu karar Washington ile Tel Aviv arasında gerilime neden olurken, mutabakatın uygulanmasına yönelik güvence isteyen İran ise çeşitli uyarılarda bulundu.

Tüm bu gelişmelere karşın dün İran ve ABD, İsviçre’nin Bürgenstock bölgesinde bir araya geldi. Katar ve Pakistan'ın arabuluculuğunda gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ilk turunda, nihai anlaşma için 60 günlük yol haritasında ortaklaşıldı.

Katar ve Pakistan Dışişleri Bakanlıklarının yayımladığı ortak açıklamada, anlaşılan çeşitli kararlar duyurulurken başlıklardan biri de Lübnan oldu. Açıklamada, mutabakat zaptında da belirtildiği üzere Lübnan'daki askeri operasyonların durdurulmasını sağlamak amacıyla çalışma grubu kurulacağı ve bu grupta iki tarafın yanı sıra Lübnan'ın da yer alacağı aktarıldı.

İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye kentine düzenlediği hava saldırılarında bölgede büyük çaplı yıkıma neden oldu.

İran mekanizmaya temsilci gönderecek, İsrail yer almayacak

Görüşmelerin ilk turunun sona ermesinin ardından açıklama yapan İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi de Lübnan’daki çatışmaları önleme amacıyla kurulacak çalışma grubunun gerçek bir test olacağını söyledi. Irakçi, “Pakistan-Katar arabuluculuğunda Lübnan savaşını sonlandırmak için ilerleme kaydedildi” ifadesini kullandı.

Yarı resmi Mehr Haber Ajansı’nın, İran Müzakere Heyeti’nin açıklamalarına dayanarak servis ettiği haberde de İran'ın, Lübnan’daki ateşkesi izlemek için kurulacak yeni mekanizmaya temsilci göndereceği belirtildi.

İran’ın, Lübnan’ın güvenlik denklemine dahil olduğu, Lübnan’daki ateşkesi izlemek için kurulacak yeni mekanizmaya temsilci göndereceği ve aynı zamanda bu mekanizmada İsrail’in yer almayacağı aktarıldı.

ABD: İran'ın Hizbullah'ı dizginlemesi gerekecek

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de görüşmelerin yapıldığı İsviçre’nin Bürgenstock kasabasından ayrılmadan önce değerlendirmelerde bulundu.

Lübnan'ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunacağını iddia eden Vance, "İsrail'in güvenliğinin sağlanacağı bir noktaya ulaşılmasının çok fazla çalışma gerektireceğine inandıklarını" söyledi.

Vance, Lübnan konusunda "doğru koordinasyon sağladıklarından" emin olmak istediklerinin belirterek şöyle konuştu: Lübnan silahlı kuvvetleriyle koordinasyon gerektirecek ve ayrıca İran'ın Hizbullah'ı dizginlemesi gerekecek. Bunlar, dün konuştuğumuz türden şeyler ve tekrar ediyorum, 24 saat öncesine kıyasla çok daha ilerlediğimizi düşünüyorum.

CENTCOM'dan Lübnan için mekanizma başlatma kararı

Öte yandan ismi paylaşılmayan ABD'li bir yetkili de Lübnan'daki ateşkesi ve "çatışma" durumunu izlemek için ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) bir "mekanizma" başlattığını ifade etti.

Anadolu Ajansı muhabirine yazılı açıklama yapan yetkili, CENTCOM'un Lübnan'daki "çatışma durumunu eş zamanlı incelemek üzere izleme mekanizması" başlattığını belirterek amaçlarının "şiddetin sona ermesi" olduğunu öne sürdü.

Bu adımın, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile telefon görüşmeleri sonrası atıldığını kaydeden yetkili, "İsrail ve Lübnan'ın iki egemen devlet olarak görüşmesini ve barış ile güvenlik için bir yol bulmalarını sağlıyoruz. Görüşmeler, iki ülke arasında kapsamlı bir barış ve güvenlik anlaşmasına doğru ilerlemeye devam edecek" ifadelerini kullandı.

Yetkili, detayların yakında paylaşılacağını belirtti.

ABD Savaş Bakanlığı bünyesine bağlı 11 müşterek muharip komutanlıktan biri olan CENTCOM, Körfez Savaşı, Irak işgali ve İran'a yönelik saldırılar başta olmak üzere birçok saldırı ve işgalde yer aldı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Avn: Bizim adımıza hiç kimse müzakere yürütemez

Tüm bu gelişmelerin ardından Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da yazılı bir açıklama yaptı.

Avn, savaşın sona erdirilmesine katkı sağlayacak her türlü yardıma açık olduklarını dile getirerek "Yardım ile iç işlerine müdahale arasında ayrım yapıyoruz. Biz egemen bir ülkeyiz ve bizim adımıza hiç kimse müzakere yürütemez" ifadelerini kullandı.

Devletin tüm vatandaşların güvencesi olduğunu vurgulayan Avn, “mezheplerin değil devletin” herkesi koruduğunu savundu. Oysa aynı Avn, kısa süre önce yaptığı bir açıklamada öldürülen insanlar Lübnan vatandaşı değilmiş, işgal edilen topraklar Lübnan sınırları içinde yer almıyormuş gibi "Eğer savaş Lübnan için olsaydı desteklerdik ancak başkalarının çıkarları için yürütülen savaşları reddediyorum" demişti.

Avn, tüm Lübnanlıları temsil eden güçlü ve tek bir devletin dışında başka bir seçenek bulunmadığını, bu hedef doğrultusunda çalışmaların sürdüğünü öne sürdü. Siyasi rekabetin doğal ve meşru olduğunu dile getiren Avn, bunun devlet kurumlarının işleyişini engelleyecek bir araca dönüştürülmemesi gerektiğini savundu.

Avn, fikir ayrılığının demokratik bir hak olduğuna işaret ederek, "Farklı düşüncelere sahip olmak kutsaldır ancak özellikle ülkenin içinden geçtiği mevcut koşullarda Lübnanlılar arasında ayrışmaya izin verilmemelidir" ifadelerini kullandı.

Tel Aviv cephesi kaynıyor: 'Anlaşmazlığı İsrail ve Lübnan çözsün'

Fakat İran-ABD görüşmesinde çıkan "mekanizma" kararına yönelik en büyük tepki İsrail'den geldi.

Yahudi Haber Sendikası'nın düzenlediği bir etkinlikte konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, ABD-İran mutabakatının ardından endişeli olduklarını belirterek "Lübnan'ın geleceğinde İran'ın söz sahibi olmaması gerektiğini" savundu.

İsrail saldırını "anlaşmazlık" olarak nitelendiren Herzog, söz konusu "anlaşmazlığın" İsrail ile Lübnan arasındaki müzakereler yoluyla çözülmesi gerektiğini ve bu sorunun İran konusuyla birlikte değerlendirmenin "Lübnanlıları zayıf bırakacağını" iddia etti.

Kabineden çatlak ses: 'Netanyahu, Trump'a 'Bu anlaşmayı uygulayamayız' demeli'

Aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi'nin meclisteki haftalık grup toplantısında konuşan Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, İsrail ordusunun Lübnan’a saldırıları sona erdirmesini de içeren ABD-İran mutabakatına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Ben-Gvir, Lübnan’da "zayıf ateşkesler” yerine saldırıların sürdürülmesini isteyerek "Eğer İsrail güvende değilse, Beyrut da Beyt Hanun gibi görünür” dedi. Ben-Gvir, geçmişte Washington yönetiminin yanlarında olmadığı durumlarda bile İsrail'in "zafer kazandığını" iddia etti.

Netanyahu'nun Washington'ın telkinlerine karşı durması gerektiğini savunan Ben-Gvir, "Netanyahu, Başkan Trump'a gitmeli, onu kucaklamalı ve 'Başkan Trump, teşekkür ederiz ancak bu anlaşmayı uygulayamayız" demesi gerektiğini kaydetti.

ABD ile ilişkilere değer verdiklerini ancak kendisi için "kırmızı çizginin" İsrail askerleri ve sivilleri olduğunu iddia eden Ben-Gvir, saldırıların devam etmesi gerektiği yönündeki agresif tutumunu şu sözlerle sürdürdü: Benim duruşum nettir. Bin Lübnanlı annenin gözyaşı dökmesi gerekse bile, tek bir İsrailli annenin gözyaşı dökmesine tahammül edemeyiz. Bu yüzden devam etmek zorundayız.

Smotrich: Müzakereler bizi ilgilendirmiyor, kesinlikle gerçekleşmeyecek

Netanyahu'nun kabinesinden çıkan tek çatlak ses Ben-Gvir'in olmadı. 

İsrailli aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich de ABD ile İran arasındaki müzakerelerin kendilerini ilgilendirmediğini savunarak, Lübnan'daki saldırılarına "kararlılıkla" devam edeceklerini iddia etti.

Smotrich, ordu radyosuna yaptığı açıklamada, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti iktidarda kaldığı sürece, işgal altındaki Lübnan'ın güneyinden çekilmeyeceklerini ileri sürerek, "Bu kesinlikle gerçekleşmeyecek. Lübnan'da Hizbullah var olduğu sürece, Şakif Tepesi de dahil Lübnan'daki güvenlik bölgesinden İsrail'in çekilmesi söz konusu olmayacaktır" dedi.

Hizbullah'ın dağıtılması gerektiğini savunan Smotrich, "(Hizbullah) Lübnan hükümetinin bir parçası olmamalıdır ve İsrail'i tehdit edecek hiçbir askeri güce veya yeteneğe sahip olmamalıdır. Ancak ondan sonra yeni güvenlik düzenlemeleri tartışılabilir" diye konuştu.

Hizbullah'ın sadece silahlarından arındırılmasının yetmeyeceğini, Lübnan'daki siyasi gücünden de arındırılması gerektiğini savunan Smotrich, "(Hizbullah) İsrail'in kuzeyini tehdit edebilecek herhangi bir gücü elinde tuttuğu sürece, biz iktidarda olduğumuz sürece hiçbir çekilme olmayacaktır" iddiasında bulundu.

Washington ve Tahran arasındaki barış müzakereleri kapsamında, ABD'nin İran'ın talepleri doğrultusunda İsrail askerlerinin geri çekilmesi yönünde yapabileceği olası baskılar sorulduğunda ise Smotrich, ABD ile İran arasındaki müzakerelerin kendilerini ilgilendirmediğini, Lübnan'daki saldırılarına kararlılıkla devam edeceklerini ifade etti.

16 Nisan'da Washington'da bir araya gelen Beyrut ve Tel Aviv hükümetleri, ateşkese varmış, varılan ateşkes kapsamında İsrail'in saldırılarına ve işgal adımlarına karşı direnen Hizbullah'a karşı adımlar atılması yeniden karara bağlanmıştı.

Netanyahu: İsrail askerleri Lübnan'da tam hareket özgürlüğüne sahip

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da ateşkese rağmen talimatlarda herhangi bir değişikliğe gitmediklerini ve "İsrail ordusunun Lübnan'da hareket özgürlüğüne sahip olduğunu" duyurdu.

Netanyahu, İsrail Başbakanlık Ofisi tarafından yayımlanan görüntülü açıklamasında, kendisinin ve Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın İsrail ordusuna yönelik talimatlarının değişmediğini söyledi.

İran ile ABD arasındaki müzakerelerden Lübnan'da ateşkesi izlemek için yeni bir mekanizma kurulması kararının çıkmasının ardından ilk kez konuşan Netanyahu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki İsrail askerlerinin "tam hareket özgürlüğüne sahip olduğunu" savundu.

Netanyahu, İsrail ordusunun bu konuda bir kısıtlaması olmadığı ve Lübnan'ın güneyinde işgal ettikleri bölgelerde kalacakları iddiasını yineledi.

Eski İsrail Başbakanı Bennet: Hizbullah hazırlanıyor, İsrail askerleri müdahale edemiyor

Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, gece saatlerine kadar askerler ve komutanlarla görüşmeler yaptığını aktardı.

Bennett, Hizbullah'ın bölgede yeniden üs kurduğunu, altyapılarını onardığını, silahlandığını ve harekete geçtiğini, İsrail askerlerinin bu duruma müdahale edemediğini öne sürdü.

İsrail askerlerinin dürbünle gözetleme yapan Hizbullah mensuplarını görmesine rağmen ateş açamadığını ileri süren Bennett, önceden sahada "bir teğmenin inisiyatifiyle alınan kararların artık general onayına tabi" olduğunu aktararak İsrail askerlerinin Hizbullah mensuplarının omuzlarında füze taşımasına dahi müdahale edemediğini, general onayı gelene kadar şahısların ortadan kaybolduğunu iddia etti.

Bennett, Hizbullah'ın bu kısıtlamaların farkında olduğunu ve yeniden konumlanma için durumdan faydalandığını aktardı.

İsrail Ordusu Hava Kuvvetleri'nin uçuşlarının tamamen durdurulduğunu söyleyen Bennett, hafta sonu İsrail askerlerinin yaralandığı olaylarda da ordunun yoğun ateş desteği sağlamadan tahliye gerçekleştirdiğini savundu.

Bennett, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın İsrail ordusunun "Lübnan'da hareket özgürlüğüne sahip olduğu" iddiasının gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.

'Netanyahu kurulacak yeni mekanizma nedeniyle panik içinde'

İsrail'de yayın yapan Kanal 12 televizyonunun üst düzey İsrailli yetkiliye dayandırdığı haberinde de Netanyahu'nun "İsrail'in dışlandığı" yeni mekanizma karşısında diplomatik girişim başlattığı ifade edildi.

Haberde, söz konusu yeni mekanizmanın Washington yönetiminin 2024 yılında Lübnan, İsrail, ABD, Fransa ve Birleşmiş Milletler'in bulunduğu yapının yerini aldığı bildirildi.

ABD ile İran arasında İsviçre'de yapılan görüşmelerde Lübnan'da ateşkesin denetlenmesi için kurulması kararlaştırılan mekanizmanın ABD, İran, Lübnan, Katar ve Pakistan'dan oluşacağı belirtildi.

İsrail basını: ABD, İsrail'in sınırsız hareket yetkisini sonlandırdı

Öte yandan Netanyahu her ne kadar "Lübnan'ın güneyindeki İsrail askerlerinin tam hareket özgürlüğüne sahip olduğunu" savunsa da İsrail basınında bu iddianın tersine haberler yer aldı.

İsrail merkezli Kanal 13 televizyonu, ABD'nin İsrail'e Lübnan'da verdiği "sınırsız hareket" yetkisini sona erdirdiğini duyurdu.

Üst düzey bir yetkilinin açıklamalarına dayandırılan habere göre, İsrail'in son haftalarda ABD'den aldığı mesaj, Lübnan'da kısıtlama olmaksızın hareket etme yetkisinin sona erdiği yönünde oldu.

Habere göre ABD Başkanı Donald Trump İsrail'e sadece Lübnan'da değil, diğer alanlarda da kısıtlamalar getirdi. İsrailli siyasetçiler de orduya Lübnan'da izin verilen ve yasaklanan hareketlerin kapsamını belirten direktifler verdi.

Bu direktiflerle, "Sarı Hat" olarak adlandırılan bölge içinde hareket özgürlüğüne izin verilirken, başkent Beyrut ve Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti gibi daha uzak bölgelerde operasyonlar yasaklandı.

İsrail, 2023'ten bu yana gerçekleştirdiği saldırılarda Lübnan'ın güneyinde Gazze'deki Sarı Hat'a benzer bir tampon bölge oluşturdu. Gazze'dekine benzer şekilde Lübnan'ın güneyindeki köyler boşaltıldı ve yıkıldı. Böylelikle İsrail, oluşturduğu bu yeni tampon bölgeyle sınır hattını Lübnan içlerine doğru 10 kilometre daha genişletmiş oldu.

İşgal 'güvenli bölgede' sürecek

Tüm bu gelişmelerin ardından Netanyahu, İsrail'in Lübnan'da kısmi de olsa atmak zorunda kaldığı geri adımı duyurdu.

Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, İsrail ordusunun Kuzey Cephesi Komutanı Tümgeneral Rafi Milo'nun da katıldığı bir toplantının akabinde ortak yazılı açıklama yapıldı.

Açıklamada, "İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyindeki 'güvenli bölgedeki' varlığını korumak için kararlılıkla çalışmaya devam edeceği" ifade edildi.

Netanyahu ve Zamir'in, "İsrail vatandaşlarının ve askerlerinin güvenliğinden hiçbir taviz verilmeyeceğini ve bunun her zaman öncelikler listesinde ilk sırada yer alacağını" söylediği aktarıldı.

İsrail Ordu Radyosu ise ortak açıklamanın, İsrail siyasetinde "askerlerin elinin bağlanması ve Lübnan'da İsrail ordusuna uygulanan ağır kısıtlamalarla" ilgili eleştirilerden duyulan endişeyi ortaya koyduğunu belirtti.

Lübnan sınırındaki gönüllü birlikler feshediliyor

İsrail'in bir diğer geri adımı da Lübnan sınırında yaşandı.

İsrail ordusunun sınır yerleşimlerindeki gönüllü yerel güvenlik birimlerini feshetme kararı aldığı bildirildi.

İsrail'de yayın yapan Walla'nın haberinde, İsrail Ordusu İç Cephe Komutanlığı’ndan kuzeydeki yerleşimlerde bulunan ilk müdahale birliklerine gönderilen belgede ateşkes süreci ve değişen savunma talimatlarındaki değişiklikler çerçevesinde söz konusu kararın alındığı belirtildi.

Haberde, İsrail-Lübnan sınırında bulunan yerleşimlerdeki ilk müdahale birliklerinin görevinin Pazar günü itibarıyla sona ereceği aktarıldı.

Walla'ya konuşan ismi açıklanmayan askeri kaynak ise terhis işlemlerinin 30 Haziran itibarıyla tamamlanacağını ancak birliklerin olası bir gerilim durumuna “hazır bir şekilde” tutulacağını söyledi.

Lübnanlıların evlerine dönmesi atılan ses bombalarıyla engellendi

Öte yandan imzalanan mutabakat zaptının ardından evlerine dönmek isteyen Lübnanlılar İsrail'in saldırısıyla karşılaştı.

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye bölgesinde yer alan Kefr Tibnit beldesine dönmek isteyen yerinden edilmiş Lübnanlıların yakınına İsrail'e ait insansız hava araçlarından ses bombaları atıldı.

Bölgeye girmeye çalışan ve yerinden edilen Kefr Tibnit sakinlerine yönelik yapıldığı belirtilen saldırıda ölen ya da yaralanan olmadığı aktarıldı.

Lübnan ordusunun, İsrail güçlerinin saldırıları sebebiyle Kefr Tibnit sakinlerinin bölgeye geçişine izin vermediği kaydedildi.

Lübnan hükümetinin yaptığı son açıklamaya göre 2 Mart'tan bu yana ülkede yerinden edilenlerin sayısı 1 milyonu aştı.

İsrail'den güneye saldırı: İki ölü, iki yaralı

Fakat İsrail 'in haydutluğu atılan ses bombalarıyla da sınırlı kalmadı. İsrail, Lübnan'daki ateşkese ve ABD-İran mutabakatına rağmen saldırılar düzenledi.

Lübnan resmi ajansı NNA'nın haberine göre, Yukarı Nebatiye beldesinin Deyr Mahallesi'nde yol açma çalışmaları sırasında iş makinesinin yakınında bulunan kişilere İsrail askerleri tarafından ateş açıldı.

Saldırıda iki kişi yaşamını yitirirken, iki kişi yaralandı.

Öte yandan, İsrail askerlerinin güneydeki Hadasa beldesinde de Lübnan ordusunun eşlik ettiği bir cenaze defin işlemi sırasında mezarlığa giden kişilere ateş açtığı bildirildi.

/././

Kırıkkale’de mühimmat deposunda patlama: 2 işçi hayatını kaybetti 

Kırıkkale’nin Yahşihan ilçesi Bedesten mevkiindeki imha sahasında, mühimmatın kazara patlaması sonucu özel şirketin 2 işçisi hayatını kaybetti.


Yahşihan ilçesinde Bedesten mevkiindeki imha sahasında, mühimmatın kazara patlaması sonucu 2 işçi hayatını kaybetti

Kırıkkale Valiliği olayla ilgili yaptığı açıklamada; “23 Haziran 2026 tarihinde saat 14.00 sıralarında Yahşihan ilçesi Bedesten mevkiindeki imha sahasında, gerçekleştirilen Ar-Ge faaliyetleri esnasında mühimmatın kazara patlaması sonucu özel şirket çalışanı 2 personel vefat etmiştir. Olayın ardından AFAD başta olmak üzere ilgili kurumlar süratle bölgeye sevk edilmiş, bölgede gerekli güvenlik tedbirleri alınmıştır. Meydana gelen olayla ilgili adli ve idari inceleme başlatılmış olup süreç ilgili makamlarca titizlikle takip edilmektedir. Vefat eden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz” dedi.

***

İYİP’ten CHP’ye geçmişti: Milletvekili Ümit Dikbayır partisinden istifa etti 

CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır partiden istifa ettiğini açıkladı. Dikbayır, "Benim itirazım Cumhuriyet Halk Partisine değil; Cumhuriyet’in mirasını kendi siyasi varlığını sürdürmenin aracı hâline getirenleredir" dedi.


CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır partiden istifa etti. Mutlak butlan kararının ardından Kılıçdaroğlu'na karşı tavır içerisindeydi.

Kararının sebebinin partinin tarihi, tabanı ya da değerleri olmadığının altını çizen Dikbayır İYİP’ten CHP'ye geçmişti.

Dikbayır'ın açıklaması şöyle:

“Bu kararımın sebebi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi, tabanı ya da değerleri değildir. İtirazım; bu partide en üst makamları işgal etmiş olmasına rağmen bugün hâlâ partiyi kendi kişisel hesaplarının, kırgınlıklarının ve siyasi hırslarının gölgesinden çıkaramayan anlayışadır.

Türkiye’nin sükûnete, akla ve sorumluluk duygusuna ihtiyacı varken; Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir kişinin bitmeyen hesaplaşmalarının aracı hâline getirilmesini kabul etmiyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partinin makamları, şahsi ikbalin ve geçmişin rövanşlarının sahnesi olamaz. Türkiye’ye umut olması gereken bir partinin, atanarak makama gelen bir kişinin kişisel hesaplaşmaları uğruna kutuplaşmanın, tasfiyelerin ve siyasi entrikaların içine sürüklenmesini doğru bulmuyorum.

Benim itirazım Cumhuriyet Halk Partisine değil; Cumhuriyet’in mirasını kendi siyasi varlığını sürdürmenin aracı hâline getirenleredir. Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa ediyorum.”

Dikbayır'ın istifasının ardından CHP'nin TBMM'deki sandalye sayısı 136'ya düştü. Mutlak butlan yönetimi tarafından ihraç edilmek istendiği iddia ediliyordu.

***

Kasırganın ardından: İrlanda Elçiliği ve zorbaların alacakaranlığı-Çağdaş Gökbel-

Birbirimize sıkıca sarılacak ve toplumlarımızın umutsuz insanlarına birlikte umut olacağız. Zamanı gelip bu yazıyı okuduğunda kendini çok şanslı bir çocuk olarak kabul edeceksin oğlum. Şunu asla unutma! Anneni seveceğiz, hatıralarına sahip çıkacağız ve onun kalbinde taşıdığı yüce adalet duygusuyla, onunla gurur duyacağız. Bu notlar bir başlangıç oğlum.

“Ne mutlu ruhça yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır. 

Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler. 

Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. 

Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar. 

Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. 

Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı'yı görecekler. 

Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. 

Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır.”  (Matta 5:3-10)

Evladım Larkin Ulaş, sana bu adı adalete, sevgiye, özgürlüğe ve eşitliğe inanan annen verdi. Babana kalsa yine hayallerinin ve düşlerinin peşindeydi. Senin için seçtiği isimler Binbir Gece Masalları'ndan çıkmış gibiydi. Baban hayallerinin, düşlerinin ve maceralarının esiri bir adamdı. Bir şairden, yazardan ve düşünürden beklenebilecek her şey ondaydı. Annen evimizin güç odağıydı; baban ne kadar hayalciyse, annen o kadar gerçekçiydi. Bu, bir evin idaresi için elzemdir oğlum; evimizin ahengini, ayakta durmasını ve idare edilmesini sağlayan denge buydu. Uzun süredir ahengimiz kaybolmuştur oğlum... Kasırganın vurduğu evimizi, dağılan yuvamızı insanüstü bir çabayla yeniden ayağa kaldırdık oğlum. Duygularının, rüyalarının esiri olan baban, teslim olmadı İrlanda’nın karanlık gökyüzüne, karanlık okyanuslarına ve karanlık geçmişine. Güneş doğdu senin için; duvarlar boyandı, yataklar kuruldu, çarşaflar yıkandı, kasırgadan zarar görmüş evimiz dip köşe temizlendi; hepsi senin için oğlum... 

Babanın tüm keskin uçları törpülendi, annenden üzerime yığılan tüm sorumluluklar beni başka bir adam yaptı. “Ben hâlâ aynı benim” dersem sana, inanma oğlum; çok değiştim ve değiştikçe bilgeleştim. Teyzelerin bir melek gibi sardılar küçük bedenini; acılar ve ateşler içinde kıvranan babanın yaralarını sarması için sana sonsuz bir sevgi bahşettiler. Bize ihtiyacını duyduğumuz o kritik zamanı verdiler. Bu ilk ve son uzun ayrılığımızda yine kadınların bilgece rehberliğine bıraktık kendimizi oğlum. Biz erkeklerin dünyasını onlardan ayıran toplumdur; emeğimizi satmak zorunda oluşumuz ve acımasız bir yaşam kavgasına hapsedilmemizdir. Bunca kitaba, bunca mücadeleye, aşka ve sevgiye rağmen yaşadığımız fırtına sonrasında ancak bir kadının hislerini anlayabiliyorum. Zira seni düşündüğümde, zihnimde konuşmaya başlayan ses bir annenin sesidir; onun kaygıları ve özlemleridir. Zihnimdeki o anne, beni acımasızca yargılamış ve cezalandırmıştır. Bu kısacık toparlanma anını dahi kabul edilemez bulmuştur. Aklın sesi biraz olsun yardıma gelmese, anneliğe dair zihnime doluşan tüm bu seslerle ayakta duramazdım oğlum... 

Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler! Teselli bulacak mıyım oğlum? Senin gülen yüzün, kocaman gözlerin... Onları düşündükçe nefes alıyor ve o teselliyi buluyorum. Annenin ve benim bu hayatta aldığımız en doğru kararsın. Şimdi, büyüdükçe tanıdığın bu adamın neden İncil'den alıntı yaptığını merak edeceksin. Avrupa’yı tanımak için Hristiyanlığı bilmek kaçınılmaz bir ödevdir. Bunu bir inanan olarak yapmak şart değildir. Özellikle İrlanda adasında yaşıyor isek Hristiyanlığı, onun muhtevasını iyi kavramak zorundayız. Bunu kavradıkça, insanların inandıklarını söyledikleri şeyin özüne dair hiçbir şey anlamadıkları gerçeğiyle yüzleşeceğiz. Nedir bu ikiliğin sebebi diyeceksin? Nedeni, kibirdir oğlum. Avrupalı kibri ve onların sömürgeci tarihleri, dünyayı doğulu toplumların kültürlerine sıkı sıkıya kapatmıştır. Dünyanın bir yarısını medeniyet ve insanlıkla özdeşleştirirken, dünyanın soykırımlara, işgallere ve acılara boğulan diğer yarısı dehümanize edilmiştir ve edilmektedir. Tıpkı Romalıların, kendileri dışındaki halkları "barbar" olarak nitelendirmesi gibi. İnsanlık, bu cehalet ve zorbalıkla yoluna devam edemez. Tolstoy’u bir kez bile okumamış beyaz Avrupalıların Hristiyanlığı anlama imkân ve kabiliyetleri yoktur. Silaha sarılanlar, kardeşlerini acımadan öldürenler, çocukları kılıçtan geçirenler, zalimliği seçen ve barışı katledenler lanetlidirler. Bu yüzden adım adım bir yol ayrımına yaklaşıyoruz. Tarih hükmünü verecek ve adına Avrupa denen, refahla şımartılmış, Asya’nın uzantısı olan bu eski kıta elbet yıkılacaktır. Koca bir insanlık tarihini reddeden, kendisini dev aynasında gören o cahil zorbalığın sonu yakındır. Zira artık sokaklarında aydınlık yüzler, fikirler, politikalar ve yüce idealler konuşulmamaktadır. Koskoca Doğu Roma’yı “Bizans” olarak adlandıran, Sultan Mehmed’i kendisinin ve uygarlığının bir parçası olarak görmekten uzak olan Avrupa aciz ve acınasıdır. Büyük şair William Shakespeare’in “Atinalı Timon” eserinde anlattığı gibi, Avrupa’nın tüm alametifarikası elindeki paranın dönüştürme gücünden gelmektedir. İrlanda ve İngiltere’de okumuş insanlar arasında bu eseri tanıyan ve bilen çok az insanla karşılaştım oğlum. Çöküşün ve yıkımın habercisidir! Nedir çöküşün ve yıkımın habercisi? Budalalıktır oğlum. Kibir, budalalığın yakın arkadaşıdır ve geçmişte çöken medeniyetlerimizde de aynı hastalıklar zuhur etmiştir... 

Avrupalılar farkında olmasalar da öykündükleri o yüce Roma’nın mirası Anadolu'dadır. Büyük sultanlar sadece Osmanlı’yı mı temsil etmiştir? Sultan Mehmed, “Kayser-i Rûm” unvanını kullanmıştır. Yani “Büyük Roma’nın ve medeniyetin yegâne temsilcisiyim” demiştir. Bugün, doğu halklarının en büyük sorunu tarihe çıpalanamamaktır. Tarihe çıpalanmayan ve Avrupa’yı yegâne medenileştirici güç olarak görenler, çürümeye ve yok olmaya mahkûmdurlar. Avrupa artık kocaman bir kara deliktir; bu kara deliğin çekim gücüne kapılan ve içine çekilenler yok olacaktır. Tarihimiz büyük bir medeniyet havuzundan oluşmaktadır. Hele ki mevzubahis Anadolu ise bu coğrafya, tıpkı örümceğin o muhteşem geometrik ağı gibi eşsiz bir medeniyet cümbüşüdür. Öyleyse nedir insanımızdaki bu öz güvensizlik, nedir bu aşağılık boyun sunma halleri? Temel hata; tarihte kutlu bir döneme çıpalanmayı, bu refleksi göstermeyi “muhafazakâr” bir tepki olarak algılamak ve reddetmektir. Öz güven için tarihe ve tarih biliminin gücüne ihtiyaç vardır. Bundan yararlanamayanlar boyun bükmeye mahkûmdur oğlum. Evet, cumhuriyetçilik gücün bir ailede toplanmasına, zorbaların halkın iradesine el koymasına kati surette karşı gelmektir; ancak bununla mücadele, tarihin tek bir hamleyle silinmesi ve atalarımızın mirasının reddedilmesi anlamına gelmemektedir. O mirasa sahip çıkmadan Avrupalı sömürgecilere başkaldırmak mümkün değildir. Böyle bir durumda kimse onların çok muhteşem görünen uydurma tarihleriyle baş edemez. Bu satırları okurken soracaksın kendi kendine; evimize vuran kasırgalardan nerelere kadar sürüklendik diye. Tüm bu öğütler annenin ve benim öğütlerimdir oğlum. Sabah kahvaltısında yaptığımız felsefi tartışmaların ürünüdür. Annen bu dünyaya fazlaca gelen büyük bir kalbe sahipti. Onun erken gidişi ve son bir çabayla bıraktığı mesaj bana emanettir oğlum. Bu emaneti, kaleme aldığım bu yazıyla güvence altına alıyorum. Zira eskiden büyük bir vakarla kabul ettiğim ölüm gerçeğiyle, annen bizden çok uzaklara gittiğinden beridir fazlasıyla barışığım. Ani bir kazada ya da doğal bir ihtimalle ölüp ölmeyeceğimi kimse bilemez. Elbette tüm gücümle olabildiğince senin yanında olacak ve seni yalnız bırakmayacağım. Ancak güzel annenin bize bıraktığı mesajı bu şişenin içine koymak ve gelecekte okuyabilmen için sana bırakmak zorundayım. Baban böylesi bir ödevden kaçamaz ve kaçamayacak! 

Annenin bıraktığı mesajı insanların kolayca anlayabileceğini düşünmüyorum. Bunu ne İrlandalılar ne de yakın çevremiz net ve doğru biçimde kavrayabilir. Küçük bir azınlık belki de bu mesajı anlayacak ve üzerine uzun uzun düşünecek. Neticede toplum, her gün gördüğü ve yaşadığı gerçeği duyduğunda bu gerçeğe karşı kör, sağır ve dilsiz olur. Oysa o büyük mesajda olduğu gibi, kapitalizm her gün yaşamları bitirmekte ve tüketmektedir. Kapitalizm insanları insanlıktan çıkarmakta ve birer yamyama dönüştürmektedir. Kardeşler kardeşleri kırmakta, yılların dostlukları bir çırpıda çöpe atılmakta; metalar dünyasının esiri olanlar, metalar uğruna birbirlerinin hayatlarını mahvetmektedir. İşte mesajın kısa ve öz içeriği budur. Bu mesaj sadece sana ait değildir oğlum. Annen tüm topluma, tanıdıklarına, bana, sana ve kardeşlerine seslenmiştir. O yüzden, bizden çok yüksekte bir yerlerde yazılmış bu mesaja kafamızı kaldırıp baktığımızda sadece kendimize dersler çıkarmayacağız. Bu mesajdan gerekli dersleri çıkarması gereken koca bir toplum var karşımızda. Sadece bize ait olmayan bu mesaj, kapitalizmin aileleri ve hayatları söndürdüğüne işaret etmektedir... 

Öyleyse yaşamayı değerli kılan şey nedir? Yaşamı tek başına kutsal kılan şey nedir? Hiçbir şey tek başına kutsal ve anlamlı değildir. Yaşama dişimizle, tırnağımızla sıkı sıkıya tutunacağız; çünkü bize bahşedilen büyük bir amaç ve mücadele var. Her birimiz insanlığın eşitliğe, adalete ve erdeme kavuşma sürecinde üzerimize düşen ödevleri yerine getireceğiz. Bundan asla kaçamayız. O yüzden yaşayabildiğimiz kadar yaşayacak ve sağlıklı bir bedene sahip olmak için çaba harcayacağız. Bitmeyen bir disiplinle spor yapacak, sigara ve alkolün ayartıcı zehrinden uzak duracağız. Ne için? Bir gün doktor olup, Filistin’de düşen bombalar yüzünden acı çeken çocukların gözyaşlarını dindirebilmek için oğlum! Annenin sana verdiği güzel isimlerin hakkını verebilmek için! Bundan daha yüce ve daha kutlu bir amaç göremiyorum evladım... 

İşte tüm bu kasırganın ortasında annene ve bana dair toparlayabildiğim düşünceler bunlar. Gelelim meşhur Avrupalı zorbalığına. Evimizi yeniden ayağa kaldırdıktan sonra, annenin kız kardeşi ve babaannenin İrlanda’ya gelmesi için gerekli başvuruları yaptık. Ne saçma değil mi oğlum? İnsanların bir yerden bir yere seyahat edebilmeleri için izin almaları ne saçma? Üstelik Türkiye’nin İrlanda vatandaşları için hiçbir vize (izin) şartı aramadığı bir düzlemde. İşte kapitalizm; akla ve mantığa taptığını iddia eden, akılsız ve mantıksız bir sistem. Kederler içinde yuvarlanan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan babana bir tekme de İrlanda Elçiliği tarafından atıldı. Büyük Avrupalı adam hatırlattı ki İrlanda yurttaşı olman ne fayda! O haklardan faydalanmaya hakkın yoktur! Babana bir kez daha bir “yabancı” olduğu hatırlatılmıştır. Hiçbir şey zoruma gitmedi belki de ama babaannen gibi yaşını başına almış bir kadını “geri dönmeyeceği” iddiasıyla ülkeye sokmamaları çok zoruma gitti. Velev ki ülkeye geri dönmedi, ki kendisinin böyle bir eğilimi hiç olmadı. Babaannen ait olduğu toprakların kadını; bir insanı kimse o yaştan sonra köklerinden söküp atamaz. Buna büyük trajediler dâhil. Babamı da kaybettiğimizi ve babaannenin yalnız kaldığını düşünürsek, ayrıca onu Türkiye’ye geri göndermeme hakkına anayasal olarak da sahibiz oğlum. Yani elçilik çalışanları, adalet bakanlığı memurları anayasal suç işlemektedir oğlum. Anayasa’nın dikkate alınmadığı bir çağdan geçiyoruz; öyleyse zorbalar çağındayız oğlum! Babanın gözyaşları dinmemişken, ona yeni kederler katanları asla affetmeyeceğiz. Yüce ideallerde olduğu gibi her şeyi affedecek, karşılaştığımız her şeye merhametle yaklaşacağız; ancak bu olanları affetmeyecek ve tarihe kazıyacağız. Ben bir yazarım oğlum ve bildiğim tek silah kalemdir; bu yüzden kullanabildiğim tek silahla dövüşeceğim. Büyükelçi Clare Brosnan Hanımefendi'ye güzel bir mektup yazdım. Gelecekte bu mektubu okuduğunda, umut ediyorum ki babanla gurur duyacaksın. Büyükelçi muhtemelen yetkilerinin sınırlı olduğu hayaline sığınacak. Oysa biliyoruz ki bir temsilcilikteki en yetkili kişi ondan başkası değildir; neticede acılar içinde kıvranan bir babaya karşı hiçbir inisiyatif kullanmaya gerek görmemiştir. Bu yüzden adalet, vicdan ve kamu karşısında sorumludur. Elbette en büyük sorumluluğu kendi vicdanına karşı duymalıdır. Görüyorum ki beni yurttaş olarak görmemekteler ama daha fenası ve idrak etmekte zorlandığım, Cork’ta dünyaya gelen seni ve senin yurttaşlık haklarını da hiçe saymaktadırlar. Demek ki babaannenle doğduğun ülkede buluşmanı sana çok görmektedirler. Zalimler, mazlumlara acı çektirdiklerinde bunu bir zafer olarak görürler. Oysa bu bir zafer değil, yıkıcı bir bozgun; insanlığın geleceğine karşı acımasız bir cinayet girişimidir. 

Yakın gelecekte babanı bir yazar olarak bekleyen büyük sorumluluklar var oğlum. Tüm gününü ve hayatını sana adarken güzel annenin hayatını ve hatıralarını kaleme alacak. Elbette bu hatıralara, kasırgalara kapıldığımız ama yine de ayakta ve dik atlattığımız bu acı günler de dâhil edilecek. Özellikle babaannene bizi ziyaret etme hakkını vermeyenleri tarihe kazımak boynumun borcu. Çünkü burada yapılan şey, doğrudan bana karşı yapılan bir zulüm değil. Öyle olsaydı sivrilikleri törpülenmiş acılı bir baba olarak bağışlayıcı olabilirdim. Burada yapılan şey, sekiz aydır bu dünyada olan sana karşı yapılan bir zorbalıktır. Bunu affetmeyecek ve hesap soracağım! Peki, tüm bunlar bizi İrlanda’dan koparabilir mi? İrlanda’nın güzel, yoksul ve cömert insanlarını sevmeye devam etmeyecek miyiz? Elbette onları sevecek ve kucaklayacağız. Zira artık biz İrlanda’nın bir parçasıyız oğlum. Birlikte öyle iyi yurttaşlar olacağız ki acı çeken yoksullara merhem olacağız. Evimizin kapısı bize sevgi taşıyan herkese açık olacak. Yalnız bir şeyi hiç yapmayacağız oğlum! Dizlerimizin üzerine asla çökmeyeceğiz! Annenin adını koyarken ilham aldığı büyük devrimci James Larkin gibi olacağız. Dizlerimizin üzerine çökersek zorbaların bizden büyük olduğu yanılgısına kapılacağız; ayaklarımızın üstünde doğrulacak ve onların aslında bizden büyük olmadığını göreceğiz!.. 

Annenin el becerisi kabiliyeti çok yüksekti oğlum. Umarım ondan bu güzel yönünü alırsın. Zira el becerisi seni iyi bir zanaatçı kılacak yegâne şey. İyi bir zanaat ustası olursan, zihninin harikalar yarattığına tanık olacak ve adına zekâ denen o ışık pırıltılarıyla tanışacaksın. Bu seni sonsuz mutluluklarla buluşturacak oğlum. Elbette babandan yazı zanaatına dair incelikleri öğrenecek ve kurduğun düşleri kâğıtlara nakşedeceksin. Yazının girişinde dediğim gibi, evimizin ahengine hoş geldin. Bu ahenk seni başarılı kılacak. Ahengimizin bozulduğu, korkunç fırtınalarla boğuştuğumuz zamanlar geride kaldı.

Birbirimize sıkıca sarılacak ve toplumlarımızın umutsuz insanlarına birlikte umut olacağız. Zamanı gelip bu yazıyı okuduğunda kendini çok şanslı bir çocuk olarak kabul edeceksin oğlum. Şunu asla unutma! Anneni seveceğiz, hatıralarına sahip çıkacağız ve onun kalbinde taşıdığı yüce adalet duygusuyla, onunla gurur duyacağız. Bu notlar bir başlangıç oğlum. Sana bu hayatta yol gösterebileceğini düşündüğüm güzel haritaları bir araya getirip senin için de harika bir kitap oluşturacağım. Gördüğün gibi sorumluluklarım çok büyük ve bir an evvel işe koyulmalıyım. 

/././ 

‘Yolunda gitmeyen şeyler’: TÜSİAD toplantısından NATO zirvesine -Fatih Yaşlı- 

Sermayenin bir sınıf bilinci, bir sınıf aklı var. Esas mesele dünyada ve Türkiye’de sermaye düzeni ve sermaye sınıfı insanlığı hızla karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, halkın ve emekçilerin ne olacağı, onların bilincinin, onların aklının gidişata müdahale edip etmeyeceğidir. Ya sermaye insanlığı korkunç bir distopyaya sürükleyecek ya da emeğiyle geçinenler bu gidişata dur diyerek özgür ve eşit bir dünya kuracaklar.

İnsan dünyaya baktığında bir şeylerin yolunda gitmediğini sezgisel olarak anlar, yaşadıklarıyla bunu tecrübe de eder; ancak “yolunda gitmeyen şeyler”in gerisindeki gerçek nedensellik ilişkilerini, yapıları, mekanizmaları, failleri her zaman kavrayamaz, bunların bilgisine ulaşamaz. 

Yine de dünyayı beş büyük ailenin yönettiğini anlatan hikâyelere, Masonlara, Tapınak Şövalyeleri’ne, İllüminati’ye, gizli cemiyetlere yönelik derin ve geniş bir ilgi vardır, kitleler “yolunda gitmeyen şeyler”in faili olarak bunlara bakarlar, bunlarla ilgilenirler. Bu bakış güç ilişkilerinin gerisindeki hakikati kavrayamadıkça onun üzerindeki mistik örtü daha da kalınlaşır ama bu bir yanıyla kitleler açısından işleri kolaylaştırır. Uzun uzun okumalar yapmak, düşünmek, sorgulamak ve en önemlisi dünyayı düzeltmek, değiştirmek gereksizleşir. Çünkü iktidar zaten sizin ulaşamayacağınız bir yerlerdedir, muktedirler sizin sandığınızdan çok daha güçlüdür, onlarla baş etmek hiçbir şekilde mümkün değildir vs. 

Güç sahipleri de bu gizemli halleri sever, gizem kitlelerdeki güç fetişizmini daha da derinleştirir, boyun eğmeyi, biat etmeyi kolaylaştırır. Bu yüzden sadece davetiye ile girilebilen, konuşmaların kayıt altına alınmadığı, basına sızdırılması yasak olan, birtakım ritüellere başvurulan toplantılar yapılır, bu yüzden bu toplantıların gizemi bilinçli bir şekilde abartılır.

Oysa “yolunda gitmeyen şeyler”in gerisinde son derece basit bir şekilde içinde yaşadığımız dünya düzeni ve onun sahipleri vardır. Bu düzenin de adı kapitalizm, sahipleri ise patronlar, yani burjuvalar, yani kapitalistlerdir. Kapitalizm doğası gereği eşitsizlik ve adaletsizlik yaratır, eşitsizlik ve adaletsizliğin yönetilmesi ise şarttır. Tüm o serbest piyasa masallarının gerisinde kapitalizmi yönetmeye dair devasa bir makine vardır; devlet, bürokrasi, din, eğitim sistemi, yargı, medya, bunların hepsi düzenin işlemesini sağlayan o devasa mekanizmanın birer parçasıdır. 

Bu düzenin sahipleri, yani kapitalist sınıf, sınıf bilinci en gelişkin sınıf olduğu için o makinenin nasıl işleyeceğine dair birbiriyle sürekli olarak istişare eder, düzeni yönetmeye dair fikirlerini, görüşlerini belirtmek, profesyonelleri dinlemek, uzun vadeli planlar yapmak için zaman zaman bir araya gelir. Örneğin tüm o gizemine karşın Bilderberg toplantılarının gerisindeki mantık budur: Küresel elitlerin bir araya gelip birbirleriyle konuşmaları ve düzenin geleceğine dair öngörülerde bulunmaları, projeksiyonlar geliştirmeleri, fikir alışverişi yapmaları…

Bilderberg en bilineni olmakla birlikte, elbette ki bu tür birden fazla toplantı vardır ve geçtiğimiz günlerde katılımcıları ifşa olan “Dialog” bunlardan biridir. Dünyanın en karanlık şirketlerinden biri olduğunu söylememizde hiçbir sakınca bulunmayan Palantir’den ve onun karanlık sahibi Peter Thiel’den bu köşede daha önce bahsetmiştik. Özellikle İran savaşı esnasında yayımladığı manifestoyla Palantir ve Thiel giderek küresel bir ilgi odağı haline dönüşmüşken, son olarak Thiel’in organize ettiği masonik yapılanma Dialog’un ifşası gözlerin bir kez daha bu şirkete ve sahibine çevrilmesine neden oldu.

Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Thiel’in öncülüğünde düzenlenen bu toplantılara sadece ABD’li sermayedarların ve elitlerin değil, Avrupa’dan hatta Türkiye’den de katılımcılar olduğunu, dolayısıyla karşımızda bir küresel şebekenin bulunduğunu söylemek mümkün. Bu küresel şebekenin içerisinde patronlar, teknoloji oligarkları, askerler, NATO görevlileri, finansçılar, Cumhuriyetçi ve Demokratlardan siyasetçiler, medya mensupları, bürokratlar, AB yöneticileri var. Gündemleri ise dünyayı kendileri için götürmek istedikleri yerle doğrudan ilgili: yapay zekâ, çevre, nükleer savaş, ölümsüzlük vs. 

Palantir’i, Thiel’i ve Dialog’u Türkiye de dünya da daha çok konuşacağa benziyor ilerleyen zamanlarda; bu yazıda ise gücü ve etkisi bunlarla kıyaslanmayacak ölçüde olmakla birlikte bizdeki sermaye sınıfının aklını temsil eden TÜSİAD’ın son toplantısına ve dolayısıyla Türkiye sermaye sınıfının yönelimlerine bakacağız.

TÜSİAD’ın bu seneki yüksek istişare konseyi toplantısı 18 Haziran’da yapıldı ve baş davetli küresel konjonktüre uygun bir şekilde Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’du. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras’ın ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren’in toplantıyı açış konuşmaları ise Türkiye burjuvazisinin Türkiye’yi ve dünyayı nasıl okuduğuna dair önemli ipuçları veriyordu. 

Aras yaptığı konuşmada 2025 yılının son aylarında TÜSİAD üyesi bütün şirketlerin 2026 için plan ve bütçelerini yaptıklarını ama tüm bunların tek bir günde geçersiz hale geldiğini, İran savaşının bütün planları altüst ettiğini söylüyordu. Savaşla birlikte petrol fiyatları fırlamış, enerji maliyetleri artmış, tedarik zincirleri bozulmuş, navlun ve sigorta maliyetleri yükselmişti ve bu süreç sadece Türkiye’deki değil dünyadaki bütün şirketleri etkilemişti. Aras’a göre artık yatırım kararları alınırken sadece ekonomik verilere bakılmıyor, enerji güvenliği, tedarik güvenliği, teknoloji erişimi ve jeopolitik riskler de dikkate alınıyordu; çünkü dünya “artık daha kırılgan, daha parçalı ve daha belirsiz”di. 

Aras,  bu belirsizlik halinin geçici bir parantez olmadığını, dünyadaki kırılma ve dalgalanmaların daha da artacağını şöyle anlatıyordu:

Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze savaşı, Venezuela'da yaşananlar, ABD ve İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve bölgeye yayılan etkileri, hepsi farklı süreçlerde ama devam ediyor. ABD-Çin rekabeti her alanda giderek sertleşiyor. Tayvan gerilimi artıyor. Kritik minerallerden çiplere kadar stratejik alanlarda açık bir mücadele yaşanıyor. Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Dünya yeni bir denge arıyor. Ama henüz yeni denge kurulmuş değil. İşte bu nedenle önümüzdeki dönemde belirsizlik, dalgalanma ve kırılmalar devam edecek.

Bu kırılma ve dalgalanmaların arkasında ise her ne kadar Aras adını öyle koymasa da emperyalizmin yaşadığı kriz vardı. Aras bunu “askeri güç ile üretim gücünün artık aynı yerde olmaması” diyerek açıklıyordu. ABD hâlâ askeri ve finansal güçtü ama üretim gücü açıkça Çin’e geçmişti. ABD ordusu, doların rezerv para olma niteliği ve finans piyasaları ABD’yi hâlâ güçlü kılıyordu ama üretim artık Çin’deydi ve Çin diğer alanlarda da ABD’yi yakalamaya çok yaklaşmıştı. Ancak mesele bununla da sınırlı değildi; dünya hâlâ petrol ve doğalgaza bağımlıydı, Hürmüz’ün savaştaki konumu bunu net bir şekilde ortaya koymuştu ama güneş ve rüzgâr enerjisi giderek fosil yakıtların önüne geçiyordu ve Çin bu alanda da büyük bir atılım yapmıştı, yeni enerji düzeninin altyapısını Çin kuruyordu ve bu da Çin’e ayrı bir güç veriyordu. Son olarak yapay zeka alanındaki gelişmeler dünyayı biçimlendirmekteydi ve burada çip, enerji ve veri başlıkları öne çıkıyor, ABD, Avrupa ve Çin, bu üç başlıkta birbiriyle rekabet ediyordu. 

Dünyanın gidişatına dair bu değerlendirmelerden sonra sıra Türkiye’ye geliyordu ve Aras iktidarın izlediği dış politikanın, aslında sermayenin yol haritası olduğunu şu cümlelerle ortaya koyuyordu: 

NATO Zirvesi bize şunu gösteriyor: Dünya yeni bir güvenlik zemini arıyor. Askeri dengeler değişiyor. İttifak yapıları yeniden tartışılıyor. Enerji güvenliği, teknoloji güvenliği ve tedarik güvenliği artık savunma politikalarının ayrılmaz parçası haline geliyor. Türkiye'nin böyle bir dönemde NATO'nun yalnızca askeri değil, ekonomik, jeopolitik ve stratejik olarak da en önemli ülkelerinden biri olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Karadeniz'den Orta Doğu'ya, enerji koridorlarından lojistik hatlara kadar çok kritik bir bölgede bulunuyoruz. Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye'nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO'nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.  

Ancak sermayenin aklı, sadece askeri ittifakları derinleştirmenin ve jeopolitik konumu avantaja çevirmenin Türkiye’de düzenin bekasını garanti altına almaya yetmeyeceğinin farkındaydı. Türkiye, coğrafi konumunu kullanmanın yanı sıra daha yüksek verimliliğe, daha yüksek teknolojiye ve daha yüksek katma değere dayalı bir ekonomi modeline geçmeli, eğitim sistemi daha nitelikli bir görünüme kavuşturulmalı, üniversite ile sanayi arasında güçlü bağlar kurulmalıydı. Tüm bunlarla birlikte sermaye hâlâ Türkiye’nin geleceğini Avrupa Birliği’nde görüyor, Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesiyle birlikte Türkiye’nin AB’nin bütünleşme ve genişleme sürecine daha güçlü bir şekilde dâhil olması gerektiğini söylüyordu.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren’in konuşması da Aras’ınki ile örtüşüyordu ve o da dünyada yaşanan dönüşüme değiniyor, belirsizliklerin giderek arttığına dikkat çekiyor ve Türkiye’nin de bu dönüşüme hazırlanması gerektiğini söylüyordu. Aras’tan farklı olarak Diren daha spesifik bir şekilde Şimşek programına da değiniyor ve enflasyonun yüzde 70’lerden yüzde 30’lara inmesinin önemli olduğuna ama yeterli olmadığına işaret ediyordu. Para ve maliye politikaları önemliydi ama makro istikrarı sağlamak için yeterli değildi, esas önemli olan verimliliğin artırılmasıydı. Aras’a göre Türkiye sanayisi kriz sinyalleri veriyordu ve özellikle savunma sanayi alanında yakalanan ivme imalat sanayi için geçerli değildi, dolayısıyla üretim ve ihracat alanında devletin öncülük edeceği bir radikal değişim programına ihtiyaç vardı. 

Anlaşılacağı üzere, sermaye sınıfı ile yönetici sınıf/iktidar arasında Türkiye’nin geleceğine dair, Türkiye için pek de hayırlı olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir akıl ortaklaşması bulunuyor; Türkiye’de güçlü bir burjuvazinin olmadığını öne sürenleri ya da sermayeye demokratikleşme misyonu atfedenleri boşa düşürecek ölçüde bir akıl ortaklaşması hem de. 

Böyle bir ortaklaşma var, çünkü sermayenin bir sınıf bilinci, bir sınıf aklı var. Esas mesele ise dünyada ve Türkiye’de sermaye düzeni ve sermaye sınıfı insanlığı hızla karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, halkın ve emekçilerin ne olacağı, onların bilincinin, onların aklının gidişata müdahale edip etmeyeceğidir. Ya sermaye insanlığı korkunç bir distopyaya sürükleyecek ya da emeğiyle geçinenler bu gidişata dur diyerek özgür ve eşit bir dünya kuracaklar. 

/././

soL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy- Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için t...