T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2026-

Türkiye’nin su kuşları tehdit altında: 20 yılda türlerin neredeyse beşte biri yok oldu -Dr. Gültekin Yılmaz / İklim Masası-

Konya Kapalı Havzası’nın biyoçeşitliliğiyle meşhur sulak alanları, aşırı su tüketimi ve iklim krizi nedeniyle günden güne kuruyor. Yeni bir çalışmaya göre son 20 yılda, bölgede üreyen her beş kuş türünden biri yok oldu. Ekosistemde kritik görevler üstlenen türlerin kaybını gösteren işlevsel çeşitlilik ise yüzde 66 azaldı. Göller artık üreme sezonu tamamlanmadan kuruyor ve yavrular gelişemeden yaşam alanlarını kaybediyor. Araştırmacılar, Elmabaş Patka ve Dikkuyruk gibi tehdit altındaki türlerin korunması için tek tek gölleri değil, havzanın tamamını kapsayan sürdürülebilir su politikalarına ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Bir zamanlar sayısız sulak alan kuşunun üreme alanı olan İç Anadolu gölleri, artık daha erken çekiliyor, daha hızlı kuruyor ve uluslararası öneme sahip doğal yaşam çeşitliliğini kaybediyor. 

Yeni bir akademik çalışmaya göre, Türkiye’nin en büyük kapalı havzası olan Konya’daki sulak alan tahribatı, aynı zamanda büyük bir su kuşu çeşitliliği kaybına yol açıyor. 1998 ile 2018 yılları arasında, bölgede üreyen sulak alan kuşu sayısı 120’den 97’ye geriledi. Bu, sadece 20 yıl içinde bölgede bulunan neredeyse her beş kuş türünden birinin artık yok olduğu anlamına geliyor. 

Durumun gerçek vehameti ise hangi türlerin kaybolduğuna bakıldığında ortaya çıkıyor: Üreyen kuş türlerinin sayısı yüzde 19 düşerken, kuş türlerinin işlevsel çeşitliliği ise yüzde 66 gibi sarsıcı bir oranda azaldı. Bu, ekosistem tahribatı sonucu bölgedeki kuş nüfusunun tektipleştiği anlamına geliyor. 

En özgün işlevlere sahip türler birer birer yok oluyor

Konya Kapalı Havzası’ndaki kuş topluluğun tektipleşmesi şu demek: Vücut büyüklükleri, beslenme alışkanlıkları, yuvalama davranışları veya göç rotalarıyla birbirinden farklılaşan

ve en özgün işlevlere sahip olan türler birer birer yok oluyor. Arkalarında ise ekolojik nişlerini dolduracak veya üstlendikleri görevleri üstlenebilecek hiçbir tür kalmıyor. 

İşlevsel çeşitliliği kaybediyoruz

Biyoçeşitliliği yüksek, sağlıklı bir sulak alan, pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan renkli bir ekolojik ‘‘sıcak nokta’’dır. Aynı zamanda bitkilerden tek hücreli canlılara, sürüngenlerden balıklara, eklembacaklılardan su kuşlarına kadar tüm canlı gruplarının belirli bir görevi yerine getirdiği, karmaşık ve verimli bir ekosistem oluşturur.

İşlevsel çeşitlilik nedir?  

Sulak alanlarda sürekli yaşayan veya buralara mevsimsel olarak gelen sucul kuşlar da bu ekosistemlerin önemli bir bileşeni. Kimi zararlılarla mücadele ediyor, kimi istenmeyen canlıların sayısını kontrol altında tutuyor, kimi kara ile su arasındaki besin döngüsünü düzenliyor kimi ise bitki tohumlarını ve küçük su canlılarının yumurtalarını başka sulak alanlara taşıyor. Bunları sayısal olarak ifade eden ölçüte de ‘‘işlevsel çeşitlilik’’ diyoruz.

Yok oluşlar bir uyarı: Denge bozuluyor

Ekosistemdeki canlıları bir senfoni orkestrasına benzetecek olursak, durumu şöyle açıklayabiliriz: Orkestra üyelerinin yüzde 19’unu kaybetmek elbette önemlidir. Fakat her bir enstrüman grubundan birer kişi eksildiyse, orkestra küçülse bile durumu idare ettirebilir. Fakat orkestradaki tek kemancının, trompetçinin ya da çellistin ayrılması durumunda müziğin uğrayacağı değişim, sadece kişi sayısındaki azalmayla açıklanamayacak kadar büyük olacaktır. 

Bozulmuş bir sulak alan da ilk bakışta tamamen boş görünmeyebilir. İçinde hâlâ su, martılar veya balıkçıllar barındırabilir. Ancak dalıcı ördeklerin, kamış bülbüllerinin, pelikanların veya yelve kuşlarının yokluğu; göldeki derinlik bölgelerinin, besin ağlarının ve mevsimsel dengelerin bozulduğuna dair gözle görülür bir uyarıdır. 

Mevsimsel çekilme %29’dan %88’e çıktı

Bu çöküşün arkasındaki temel itici güç, havzadaki su varlığının ciddi şekilde azalması. Uydu analizleri ise en kritik faktörün, göllerdeki mevsimsel çekilmenin ulaştığı vahim boyutlar olduğunu gösteriyor. 

Konya Havzası’nda Önemli Kuş Alanı (ÖKA) statüsündeki yedi gölün ve sulak alanın 1998 ve 2018’deki durumları karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı. 1998’de üreme sezonunun başından sonuna kadar göl yüzey alanlarındaki küçülme %29 seviyesindeyken, bu oran 2018’de %88’i buluyor. Mevsimsel çekilme gittikçe hızlanıyor.

Buharlaşma kayıpları, barajlar ve aşırı sulama baskı yarattı

Adından da anlaşılacağı üzere Konya Kapalı Havzası, sularını denize akıtmayan, kapalı bir havza. Dolayısıyla yağmur ve yeraltı suları; buharlaşana veya tüketilene kadar havzada kalıyor. Bu durum ise sıcaklık artışının yol açtığı buharlaşma kayıplarına ve baraj yapımı, sulama kullanımı gibi hidrolojik değişimlere hassas bir denge yaratıyor.

Yükselen sıcaklıklar, aşırı sulama ve çok su tüketen tarım ürünlerine yönelim, baskıyı artırıyor. 

Yağış yetersizliğine rağmen tarımsal üretimi sürdürmek için barajlara, yüzeysel sulara ve yeraltı sularına aşırı yüklenilmesi, bölgedeki sulak alanları kuruttu veya tahrip etti.

Bölgedeki doğal göl ve sulak alanları besleyen akarsular, tarımsal ve evsel kullanım için barajlarla çevrildi ve sulak alanların küçülmesine yol açtı. Ereğli Sazlıkları ve Akgöl bu örneklerden biri. Sazlıkları besleyen akarsular barajlarla çevrilmeden önce bölgede kışlayan kuşların sayısı yüz binleri bulurken, sazlıkların kuruması bölgedeki kuş sayısını ve tür çeşitliliğini de yok etti.

Yavrular gelişemeden göller kuruyor

Sezon sonuna doğru yaşanan bu devasa kuruma, kuş popülasyonlarını doğrudan ve ciddi şekilde tehdit ediyor. Kuşlar, suya, üreme dönemlerinin başından sonuna kadar ihtiyacı duyar. Yuva kurma, yumurtlama, kuluçka ve yavruların uçup kendi başlarına beslenebilecek erginliğe erişmesine kadar geçen tüm süreçte, su varlığı kritik önemde. Göllerin, yavrular henüz gelişimini tamamlamadan, bu denli erken ve yoğun bir şekilde kuruyup küçülmesi, pek çok kuş türü için üreme döneminin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açıyor.

Ekolojik fatura çok ağır 

Burada temel sorun, bölgedeki su stresi. Geçim kaynakları tarıma dayandığı için su talebini azaltmak kolay değil, ancak mevcut yaklaşımın ekolojik faturası çok ağır. Göller erkenden kurumaya devam ederse hem türleri hem de sulak alanların sağladığı doğal işlevleri tamamen kaybedeceğiz.

İklim değişikliği krizi körüklüyor

Üstelik bu kriz, iklim değişikliği tarafından körükleniyor. Artan buharlaşma ve düzensiz yağışlar, su tüketimiyle birleştiğinde çifte tehdit oluşturuyor. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü de değil. Dünya genelinde iç sulak alanlar, iklim ve insan baskısı yüzünden yok oluyor.

Elmabaş patka, dikkuyruk gibi türler tehlike altında

Geçen yıllarda Tuz Gölü’nde yaşanan toplu yavru flamingo ölümleri, bunun bir  örneğiydi.

Bu durum ayrıca, üreme döneminin sonlarına doğru aktif olan ve derin sulara dalan Elmabaş Patka (aythya ferina) ile nesli küresel ölçekte tehdit altında olan Dikkuyruk (oxyura leucocephala) gibi dalıcı ördekler için büyük bir yok olma tehditi oluşturuyor. 

Bu türler, beslenmek için derin su bölgelerine ihtiyaç duyar ve doğaları gereği sığ su kuşlarıyla ve yüzeyden beslenen ördeklerle rekabetten kaçınırlar. Fakat göller vaktinden önce sığlaştıkça, derin su alanları da yok oluyor. Dalıcı ördekler, kalabalık sığlıklara sıkışmak zorunda kalıyor. Bu da tam üreme ve yavru büyütme döneminde yiyecek ve alan için sert bir rekabeti tetikliyor. Eğer sulak alan, yavrular erginleşmeden tamamen kurursa, durum üreme felaketiyle sonuçlanıyor.

Uzak ekosistemler bile doğrudan etkileniyor

Türkiye; Dikkuyruk ve Elmabaş Patka için her zaman en kritik ülkelerden biri oldu. Özellikle Konya Kapalı Havzası’ndaki göller, bir dönem en önemli üreme alanları arasındaydı. Geçmişte binlerce Dikkuyruk ve Elmabaş Patka çiftine ev sahipliği yapan bazı göllerde artık bu kuşlardan ya çok az var ya da hiç kalmadı. Bu türlerin nüfuslarındaki düşüş sadece yerel bir sorun değil. Sulak alan kuşları genellikle ülkeler ve kıtalar arası göç ettikleri  için tek bir havzadaki üreme başarısızlığı, o bölgenin çok ötesindeki ekosistemleri de doğrudan etkiliyor.

Göl ölçeğindeki koruma tedbirleri artık yeterli değil 

Çalışmanın bir diğer bulgusu, koruma tedbirleri açısından önemli dersler içeriyor. Araştırma, havzanın farklı bölgelerindeki kuş topluluklarının zaman içinde birbirinden farklılaştığını ortaya koyuyor. Ancak ilk bakışta tür çeşitliliğinin artması olarak yorumlanabilecek bu farklılaşma, aslında ‘‘eksilmeli değişim’’ adı verilen bir olguya işaret ediyor: Yani bu farklılaşma, yeni tür topluluklarının gelmesinden değil, her bir sulak alanın kendi benzersiz kuş kombinasyonlarını kaybetmesinden kaynaklanıyor. Bu, kitap koleksiyonları birbirinden farklı şekilde yağmalanan birkaç kütüphaneyi karşılaştırmaya benzetilebilir. 

Bu durum; koruma, rehabilitasyon ve restorasyon çalışmalarını daha da zorlaştırıyor. Geçmişte, türce en zengin birkaç sulak alan etrafında koruma alanları ilan etmek, havzanın biyoçeşitliliğinin büyük kısmını kurtarmaya yetebilirdi. Oysa şimdi, hayatta kalabilen ekolojik roller sulak alanlar arasında o kadar düzensiz dağılmış durumda ki, göl ölçeğindeki koruma tedbirleri yetersiz kalıyor. 

Çözüm: Sürdürülebilir su politikaları

Gerçek bir koruma; tarımsal sulama kaynaklı aşırı tüketimin yeraltı su kaynaklarını tüketmesi ve yüzey sularında tuzlanmaya yol açması gibi yapısal krizlere karşı sürdürülebilir su politikaları uygulamayı gerektiriyor. 

Bu durum, suyun ekosistemin en çok ihtiyaç duyduğu doğru zamanlarda havzada kalmasını sağlayacak sistematik ve havza ölçekli bir su yönetimini zorunlu kılıyor.

Kaynak makale: Changes in diversity of wetland birds across spatial scales following 20 years of wetland degradation: a case study from central Türkiye 

Dr. Gültekin Yılmaz kimdir?

Dr. Gültekin Yılmaz, lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Kimya Bölümü'nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü'nde tamamlamıştır. Doktora tezi "Tuzlu Sığ Göllerde Sera Gazı Dinamikleri: Çevresel Değişimin Etkileri Üzerine Bir Araştırma" ile iç Anadolu ve Akdeniz kıyı göllerinde tuzlanma ve iklim değişiminin etkileri üzerine çalışmalar yürütmüştür. 2025 yılından itibaren Nebraska Üniversitesi, Lincoln, Doğal Kaynaklar Okulu'nda doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmaktadır.

Uzmanlık alanı göl ve kıyı ekolojisidir. Araştırmaları, iklim değişikliği ve arazi kullanımının göl ve kıyı ekosistemlerin yapısı, işleyişi, sera gazı salımları ve karbon çevrimi üzerindeki etkilerini inceler. Ayrıca göl ve sulak alanlarda tuzlanmanın etkileri ve karbon tutulumunu arttırmaya  yönelik restorasyon yöntemleri üzerine araştırmalar yürütmektedir.

Uzmanlık alanları: Ekoloji, iklim değişikliği, göller, kıyı ekosistemleri

/././

ABD’den Türkiye’ye KAAN motorları için 700 milyon dolarlık satış adımı 

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Türkiye’ye 700 milyon doların üzerinde jet motoru satışına ilişkin niyetini Kongre’ye resmen bildirdi.

Reuters’ın konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre satış, Türkiye’nin yerli savaş uçağı KAAN’da kullanılacak General Electric üretimi motorları kapsıyor. KAAN, Ankara’nın savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltma hedefi kapsamında geliştirdiği en önemli projelerden biri olarak görülüyor. 

Satış paketinin değerinin 700 milyon doların üzerinde olduğu belirtilirken, motorların Türkiye’nin ilk yerli muharip uçağı KAAN’a güç vermesi planlanıyor. Reuters, kararın Türkiye’ye yönelik önemli bir diplomatik jest olarak değerlendirildiğini, ancak Kongre’de bazı itirazlarla karşılaşabileceğini aktardı. 

Bazı ABD’li milletvekilleri, Türkiye’nin 2019’da Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi nedeniyle satışa karşı çıkıyor. Washington, S-400 sistemlerinin NATO teknolojisi ve özellikle F-35 programı açısından güvenlik riski oluşturduğunu savunuyor. Türkiye, S-400 alımının ardından F-35 programından çıkarılmıştı. 

Reuters’a göre Demokrat Temsilciler Meclisi üyeleri Gregory Meeks, Chris Pappas ve Dina Titus gibi bazı isimler, motor satışının engellenmesi için yasal girişimlerde bulunabilecekleri uyarısında bulundu. Kongre’nin satışı reddetmek için 15 günlük değerlendirme süresi bulunuyor. Ancak böyle bir karar çıkması halinde Trump’ın veto yetkisini kullanabileceği belirtiliyor.

Haberde, Trump yönetiminin satış sürecini NATO zirvesi öncesinde ilerletmek istediği belirtildi. Reuters, motor satışının Ankara ile Washington arasındaki savunma ilişkilerinde sınırlı fakat sembolik öneme sahip bir adım olduğunu, ancak Türkiye’nin F-35 programına dönüş talebini doğrudan çözmediğini aktardı.

Trump yönetimi döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde daha sıcak bir hava oluştuğu ifade edilirken, iki ülke arasındaki temel anlaşmazlıklardan birinin S-400 meselesi olmaya devam ettiği vurgulandı. 

***

KKTC’de bir ilk yolda; sol cumhurbaşkanı, sol hükümet -Barçın Yinanç- 

CTP'nin yeni lideri Sıla Usar İncirli'ye KKTC'nin bir sonraki başbakanı gözüyle bakılıyor. Ankara ile ilişkiler konusunda özenli bir dil kullanan İncirli, geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarından olsa gerek, Rum kesimindeki çözüm yanlılarıyla ilgili romantik bir naiflik değil temkinli bir duruş içinde.

KKTC’de yeni nesil siyasetçilerin ülkenin yönetiminde söz sahibi olmaya başladıklarını yazmıştım. Sol cenahtan Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) lideri Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardında, partinin genel başkanlığına 53 yaşındaki Sıla Usar İncirli seçildi. İncirli, CTP'nin ilk kadın genel başkanı oldu.

Adanın kuzeyindeki koalisyon hükümetinin görev süresi bu yılın sonunda doluyor. CTP kamuoyu yoklamalarında önde görünüyor. Yani İncirli, KKTC’nin ilk kadın başbakanı olmaya aday.

KKTC’de seçim yılı

Kamuoyu yoklamalarının farkında olan koalisyon hükümeti, biran önce seçime gitmek yerine, ipe un seriyor. Genel seçimlerin Aralık ayında yapılacak yerel seçimlerle eş zamanlı yapılması taraftarı.

Ay başında bir grup gazeteci olarak bir araya geldiğimiz İncirli, genel seçimlerle yerel seçimlerin aynı gün yapılması halinde seçmenin sağlıklı karar vermesinin zorlaşacağını, kampanya sürecini de oy verme işlemini de karmaşık hale getireceğini söyledi.

Mevcut koalisyon belli ki kaotik ortamın kendilerine yarayacağını düşünüyor.

“Türkiye ile ilişkilerimiz yaşamsal”

Görüşmemizde Dış İlişkiler Sekreteri Fikri Toros ile Basın Yayın Propaganda Sekreteri Ürün Solyalı’nın eşlik ettiği İncirli Türkiye ile ilişkiler konusunda tıpkı KKTC lideri Erhürman gibi dikkatli bir dil kullanıyor.

“Türkiye Cumhuriyeti ile olan ilişkilerimiz bizim için yaşamsaldır. Bu ilişkilerin mutlaka kurumsal, güçlü, yakın iletişim ve istişare içinde sürdürülmesi gerekir. İlişkilerin kurumsallaşması ve güçlenmesi için CTP olarak gereken her türlü önemi ve çabayı göstermeye kararlıyız,” dedi. 

Malum 2020 seçimleri Türkiye ile KKTC arasında derin bir kırılma yarattı. Ankara’nın eşi benzeri görülmemiş bir şekilde seçim müdahalesinin neden olduğu travma konusunda da İncirli yaraları deşecek türden bir dil kullanmadı.

Adada yapılacak seçimlerde, Ankara’nın mevcut koalisyon lehine devreye girip girmeyeceğini söylemek için erken. İncirli, bu aşamada “2020'de olanların hiç kimseyi memnun etmediğine inanıyorum; o yüzden benzer süreçlerin tekrarlanacağını düşünmüyorum,” demekle yetindi.

CTP’nin kadeş partisi CHP’de yaşananlarla ilgili İncirli 24 Mayıs’ta yaptığı açıklamada da dengeli bir dil kullandı. Özgür Özel’den yana tavır alsa da Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük de diplomatik bir söylem kullandı.

Görüşmemizde de şöyle konuştu: “Bizim Türkiye’nin iç siyasetine karışmak gibi bir niyetimiz kesinlikle olamaz, oranın kendi iç dinamikleri vardır. Ancak demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi bazı evrensel ilkeler var. Türkiye gibi en yakın ilişkilere sahip olduğumuz bir ülkedeki kardeş partimizin içinde bulunduğu karmaşa ve baskı ortamı bizleri elbette derinden üzdü ve endişelendirdi.”

Çözüm yanlısı CTP Rumlar konusunda temkinli

Geçmiş CTP liderlikleri, Rum Kesimindeki çözüm yanlılarına pek toz kondurmazdı. CTP’nin Rum Kesimi’ndeki kardeş partisi olarak nitelendirilebilecek AKEL’in çözümü savunurken, 2004’te son anda hayır kampına geçmesi, CTP’lilerde hayal kırıklığı yarattı.

O günden bu yana Rum siyasetçilerde Türk tarafının taleplerine daha duyarlı olabilecek bir irade görülmedi. En son 2017’de Crans Montana’da bile, Türk tarafınca masaya getirilen önemli tavizlere rağmen, masayı deviren Rumlar oldu.

CTP’nin yeni lideri Rum siyasetçiler konusunda romantik naiflik yerine gerçekçi bir temkinlilik içinde görünüyor. İncirli, “Kıbrıs Rum tarafının çözüm iradesinde ciddi bir belirsizlik ve fluluk görüyoruz” dedi.

Gelecekte Rum Yönetimi’nin başına geçebileceği söylenen DISI adlı partinin 1985 doğumlu kadın lideri Anita Dimitriu ile temaslar konusunda da gayet ağzı sıkı davrandı.

CTP geleneksel olarak çözümsüzlüğü çözüm olarak görmez ve çözüm perspektifini federasyon temelinde kurgular. Ancak adadaki kutuplaşma federasyon isteyenlerin neredeyse vatan haini ilan edilmesine yol açan boyutlara ulaştı.

“Bu ülkede siyaset ne yazık ki ‘federasyon mu, iki devlet mi? Türkiye’yi sevenler mi, sevmeyenler mi?’ gibi çok kısır ve toksik bir alana hapsedildi,” diyen İncirli CTP olarak kutuplaştırıcı tartışmaların tuzağına düşmek istemedikleri mesajını verdi.

İncirli’nin Türkiye’yle ilişkiler konusunda bakışını yansıtan şu ifadeleri de önemli:

Eskiden bu sorun sadece iki toplum arasında bir mesele olarak görülüyordu. Ancak artık AB, ABD ve Fransa gibi aktörlerin savunma ve güvenlik anlaşmalarıyla, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları gibi güvenlik mekanizmaları şekillenirken, Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne düşündüğünün dışlanması kabul edilemez bir asimetrik güvenlik açığı yaratıyor.”

CTP’nin olası koalisyon ortağı TDP

CTP bu aşamada açık ara önde görünse de, Meclis’te çoğunluğu sağlayamama durumunda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erhürman’ı destekleyen Toplumcu Demokrasi Partisi ile koalisyon yapması en güçlü senaryo. 

TDP de genç lider kadrosuyla önemli bir değişimden geçti.

/././

Dolandırıcılığın sorumlusu adalet sistemi -Mehmet Y. Yılmaz- 

Birileri cep telefonunuzdan sizi arıyor, biraz oyunculuk yeteneği varsa karşısındakini kolayca ikna edip, bankadaki parasının “soruşturma bitene kadar” falanca hesaba gönderilmesini sağlayabiliyor. Bu dolandırıcılık türünün önü bir türlü alınamıyor. Ve nedeni Türklerin kolayca kandırılacak kadar saf olmaları değil. Çünkü böyle bir dolandırıcılık için kişisel verilerinizin birtakım çetelerin eline geçmiş olması lazım. Bu da yetmez, bankadaki hesabınızı da biliyor olması lazım. Devletimizin kişisel verilerimizin korunması konusundaki beceriksizliği bu dolandırıcılık türü için uygun bir iklim yaratıyor. 

Telefon dolandırıcılığı kurbanları arasına İyi Parti Mersin Milletvekili Burhanettin Kocamaz da katıldı.

Kendilerini Mersin Emniyeti’nde Terörle Mücadele Şubesinde görevli polis memurları olarak tanıtan dolandırıcılar, Kocamaz’ın 10 kilo altınını ve nakit olarak da 2 milyon 375 bin lira, 68 bin dolar ve 1900 Euro’sunu aldılar.

Dolandırıcılar, İstanbul’daki bir takside para ve altınlar ile yakalanmışlar.

Ama herkes Kocamaz kadar şanslı değil tabii. Para gitti mi, gidiyor. Evini bile satıp, parasını dolandırıcılara kaptıranlar var.

“Sizleri telefonla arayarak kendilerini, polis, asker veya savcı olarak tanıtıp adınız veya banka hesabınız FETÖ / PDY vb. terör örgütü soruşturmasına karıştı diyerek sizden para, altın isteyen şahıslara inanmayın. Böyle bir durumda hemen 155 Polis İmdat ihbar hattını arayın.”

Cennet vatanımızda, cep telefonuna yukarıdaki mesajdan gelmemiş tek bir Allah’ın kulu kalmamış olduğunu tahmin etmek zor değil.

Emniyet Genel Müdürlüğü bu tür mesajlar için SMS ücreti ödemediği için, operatörler bunu faal her telefon hattına yollamış olmalılar.

Ayrıca televizyonlar, haber siteleri, gazeteler her gün bu tür dolandırıcılık haberleri yayınlıyorlar.

Buna rağmen bu dolandırıcılık türünün önü bir türlü alınamıyor.

Aslına bakarsanız başka bir ülkede yaşanması kolayca mümkün olmayacak bir dolandırıcılık yöntemi bu.

Ve nedeni Türklerin kolayca kandırılacak kadar saf olmaları değil.

Birileri cep telefonunuzdan sizi arıyor, adınızı biliyor, hangi bankada hesabınız olduğu ile ilgili bilgisi var ve biraz da oyunculuk yeteneği varsa karşısındakini kolayca ikna edip, bankadaki parasının “soruşturma bitene kadar” falanca hesaba gönderilmesini sağlayabiliyor.

“Türkiye’den başka bir yerde olmaz” diye iddialı bir söz söylemiş olmamın nedeni Türkiye’de yaşıyor olmam!

Çünkü böyle bir dolandırıcılık için kişisel verilerinizin birtakım çetelerin eline geçmiş olması lazım.

Bu da yetmez, kişisel verileriniz ile telefonunuzu eşleştirebilecek bilgiye sahip olmaları da gerekiyor.

Bu da yetmez, bankadaki hesabınızı da biliyor olması lazım.

Bunların hepsinin bilinebilmesi ancak bizim memlekette olur çünkü bizim memlekette kargocu çocuk bile vatandaşlık numaranızı isteyebilir, siz de gönül huzuru içinde verebilirsiniz.

Devletimizin kişisel verilerimizin korunması konusundaki beceriksizliği bu dolandırıcılık türü için uygun bir iklim yaratıyor.

Ancak bu dolandırıcılığın hâlâ yürütülebiliyor olmasını sağlayan esasen en önemli kurum Türkiye’nin adalet sistemi.

Bu dolandırıcılığı deyim yerindeyse “endemik” yapan katalizör bu.

Çünkü Türkler biliyorlar ki isimleri gerçekten herhangi bir nedenle böyle bir soruşturmaya karışırsa dertlerini anlatacak kimseyi bulamazlar.

Ve yine Türkler bilirler ki isimlerinin böyle bir soruşturmaya karıştırılması için hiç tanımadıkları ve “adı savcıda gizli” birisinin ihbarı bile yeterlidir.

Polis hemen göz altına alır, savcı delil toplamaya filan gerek görmeden tutuklama ister, hâkim tutuklama evrakını bile okumaya gerek duymadan tutuklama kararını yapıştırıverir.

Bu en basitinden iki ay sorgusuz sualsiz hapiste kalacağınız anlamına gelir, o da şansınız yaver giderse.

Ekrem İmamoğlu’na açılan casusluk davasına bakın: İddianame diye bir şey ortada kalmamış ama “sanıklar” tutuklu yargılanmaya devam ediliyor.

Müdebbir her Türk bunu bilir; başını devlet ile belaya sokmak istemez, bu yüzden dolandırıcılara kolay av olur.

Onun için de cep telefonlarına istediğiniz kadar uyarı mesajı gönderin, kendisini polis ya da jandarma diye tanıtıp, “terör örgütü hesaplarınızı ele geçirdi” dediğinizde her Türkün yüzü sararır, eli ayağına dolanır.

Adalet sistemine güvenin yerlerde sürünüyor olması, bu dolandırıcılığın temel nedenidir.

/././

NATO iş birliği ile gazetecilere darbe: Haydi Rutte top sende!..-Yalçın Doğan- 

Stanford Üniversitesi’nin araştırmasına göre, “Yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulatma süreçlerinde en çok başvurduğu kaynaklar arasında T24 birinci sırada. Çünkü, Türkiye’de en çok güvenilen ve alıntı yapılan haber kaynağı T24”. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, senin bundan haberin var mı? “En güvenilir haber kaynağını T24’ü dışlayarak, sen kendi güvenirliğini bir kez daha kırıyorsun, kendi prestijinle oynuyorsun!..”

İlk NATO Liderler Zirvesi 1957’da Paris’te.

O tarihten bu yana Türkiye dahil on beş ayrı ülkede toplanıyor. NATO liderleri Türkiye’de ilk kez 2004 yılında İstanbul’da bir araya geliyor. 7-8 Temmuz’da Ankara Türkiye’deki ikinci zirve.

Zirveye Amerika ve Fransa hep Cumhurbaşkanları ile katılıyor. İkisinin dışında Romanya, Polonya ve Litvanya’daki zirvelerde o ülkeleri Cumhurbaşkanları temsil ediyor, şimdi de bizde Tayyip Erdoğan. Diğer ülkeleri Başbakanlar temsil ediyor. 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ama, Türkiye’yi Başbakan Erdoğan temsil ediyor.

Ben gazeteci olarak...

1982 Bonn, iki Almanya’nın birleşmesinden önce Almanya’nın başkenti Bonn, 1988 Brüksel, 1991 Roma, 1994 Brüksel, 1997 Madrid zirvelerini izledim.

Akreditasyon için normal ölçü basın kartı sahibi olmak ve çalıştığın basın kuruluşu.

2004 yılı İstanbul Zirvesinde Türk Basınından hiç kimseye, hiçbir basın kuruluşuna akreditasyon yasağı yok.

O yasak şimdi Ankara’da uygulanıyor.

Bağımsızlara yasak

Zirveyi birebir izlemek şimdi hangi basın kuruluşlarına yasak?..

T24, Cumhuriyet, Halk TV, Sözcü, BirGün, Evrensel, Nefes, ANKA Ajansı, İlke TV, Medyascope, Yetkinreport, Aydınlık, Ulusal Kanal’da çalışan gazetecilere.

İzleme başvurusu NATO’nun İletişim Ofisi’ne yapılıyor, kararı Akreditasyon Birimi bildiriyor. O birim bizim yasaklanan gazetecilere:

“Maalesef medya akreditasyon talebinizi bu sefer karşılayamayacağımızı bildirmek zorundayım. Karar kesindir, gerekçelerini açıklayamıyoruz”.

Gerekçe belli!..

Yasak kararını veren Türkiye, NATO dün bunu doğruluyor:

“Ev sahibi ülkenin değerlendirmesine bağlıyız”.

Reddedilenler, iktidarı gözü kapalı desteklemeyen, bağımsız olanlar, Aydınlık ve Ulusal TV hariç.

Aydınlık ve Ulusal TV zaman zaman iktidara yakın, buna karşılık, NATO aleyhinde yayınlar yapıyor.

Yasaktaki korku şu:

“Ya o gazetecilerden biri liderlerden herhangi birine, Türkiye’nin hoşlanmayacağı bir soru sorarsa!.. Ters bir yazı yazarsa!..”

Erdoğan’ın gezilerine gazeteci seçmenin aynısı.

T24 ayrı yerde

T24’e getirilen akreditasyon reddi ise, kıskançlık fobisi.

Amerika’da dünyanın en saygın üniversitelerinden Stanford Üniversitesi’nin araştırmasına göre:

“Yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulatma süreçlerinde en çok başvurduğu kaynaklar arasında T24 birinci sırada.

Çünkü, Türkiye’de en çok güvenilen ve alıntı yapılan haber kaynağı T24”.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, senin bundan haberin var mı?..

“En güvenilir haber kaynağını T24’ü dışlayarak, sen kendi güvenirliğini bir kez daha kırıyorsun, kendi prestijinle oynuyorsun!..”

2004 ve bugün

Getirilen yasak, 77 yıllık NATO tarihinde ilk. Neden ilk, çünkü NATO antlaşmasının giriş bölümünde şu yazıyor:

“Üye ülkeler halklarının demokrasi, bireysel özgürlük ve hukuk devleti ilkelerine dayanan özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumakta kararlıdır”.

Türkiye bu metinleri kabul ediyor, imzalıyor.

2004 İstanbul Zirvesinde basına herhangi bir kısıtlama, bir geri çevirme yok.

Şimdi var.

Yasak kararı 2004’ten bugüne Türkiye’de demokrasinin gerilediğinin, basın özgürlüğünün kısıtlandığının kanıtı.

Aslında NATO’nun İletişim Ofisi’nin itiraz hakkı var, dün düzeltmeye çalışsa da, yasakları kabulleniyor.

Çünkü, NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı var. Zaten Türkiye’de demokrasi şöyle olmuş, böyle olmuş, gerilemiş, hukukun üstünlüğü kalmamış, NATO’nun çok da umurunda değil.

Zaten AKP İktidarı bu kabullenişin sefasını sürüyor.

Mesela röportaj…

NATO dün “medyanın büyük etkinliklere katılabilmesi NATO için çok önemlidir” diyor ya...

Zirveyi izlemenin dışında, pek çok zirvede olduğu gibi örneğin, NATO Genel Sekreteri ile röportaj her zaman mümkün.

NATO Genel Sekreteri şu anda Hollanda eski Başbakanı Mark Rutte.

Yasaklanan bizim gazetecilerden biri, Rutte’ye röportaj için başvursa, acaba ne yanıt alır?..

Samimiyet testi, ağır yara alan demokrasi testi olarak.

Haydi Rutte, top sende!..

/././

Sahte Daltonlar’ın hedefi olan siyasetçi eşi bakın kim çıktı!-Tolga Şardan- 

Daltonlar adına tehdit edilen isim, CHP’nin atanmış genel başkanı konumundaki Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu. Önce telefon numarası üzerinde çalışma başlatıldı. İlk edinilen bilgiye göre, bilinmeyen numara, Moğolistan’daki telefon sistemine aitti. Ankara Emniyeti’nin telefon numarası üzerinde başlattığı çalışmanın izi, İzmir’de bulundu! Şüpheli B.K., Selvi Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdidinin amacını, CHP’de yaşanan siyasi süreç ve süreçte Kemal Kılıçdaroğlu’nun konumundan duyduğu rahatsızlık olarak açıkladı. Mahkemeye çıkarılan şüpheli, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Ankara’nın son dönemde özellikle NATO Zirvesi öncesinde Çirkinler ve Daltonlar adlı suç örgütlerinin hareket alanı içine girdiğini, iki hafta önce Büyüteç’te gündeme getirdim.

Zira savcılık ve polis, söz konusu mafya gruplarına yönelik operasyonlar gerçekleştirdi. Fakat kimi şirket sahip ve yöneticileri ile sıradan insanlar, yurt dışına kayıtlı “bilinmeyen” cep telefonu hatları üzerinden aranarak Daltonlar adına tehdit ediliyor bir süredir.

Adli birimlerin ve kolluk birimlerinin çalışmalarından anlaşıldığı üzere, bu tehdit aramalarının bazıları gerçekten Daltonlar’dan. Ancak bazı aramaların amacı Daltonlar’ın yöntemi kullanılarak kişiler veya şirketler üzerinde “korku salmak” ve “Daltonlar’ın adı kullanılarak para sızdırmak” elbette.

Aynı yazıda, “halen aktif siyasette yer alan bir ismin eşi ve oğlunun Daltonlar tarafından tehdit edildiğini” aktardım.

Doğrusunu söylemek gerekirse, o ismin kimliği hakkında bilgi sahibiydim aynı günlerde. Ancak adli soruşturmanın ilk aşamasının tamamlanmasını ve detaylı bilgi edinebilmek amacıyla süreci zamana yaydım.

İlk aşama tamamlandığına göre, kamuoyunu bilgilendirmede sorun yoktur umarım.

Daltonlar adına tehdit edilen isim, CHP’nin atanmış genel başkanı konumundaki Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu.

Olayın detayına girmeden önce, yaşananların güncel siyasi tartışmalardan ayrı tutulması gerektiğini söylemek gerek. Nihayetinde bu kriminal bir olay ve savcılık ile polis, siyasi tartışmalar dışında benzerlerinde olduğu gibi “gereğini” yaptı.

Olayın başlangıcı iki hafta önce, Selvi Kılıçdaroğlu’nun kullandığı cep telefonunun (+) ile başlayan, aynı zamanda bilinmeyen uluslararası bir numaradan aranmasıydı. Kısa gerçekleşen görüşmede, arayan kişi Daltonlar adına aradığını belirtirken, “sokağın payını” vermesi isteğinde bulundu.

Tehdit üzerine konu doğal olarak Kemal Kılıçdaroğlu’na ulaştı. Kılıçdaroğlu’nun avukatlarının girişimiyle savcılık ve polis tarafından sessiz sedasız soruşturma başlatıldı.

Önce telefon numarası üzerinde çalışma başlatıldı. İlk edinilen bilgiye göre, bilinmeyen numara, Moğolistan’daki telefon sistemine aitti.

Ankara Emniyeti’nin telefon numarası üzerinde başlattığı çalışmanın sonunda numaranın izi, İzmir’de bulundu!

Ankara’dan verilen bilgi üzerine B.K. adlı şüpheli İzmir’de gözaltına alınıp hemen Ankara’ya getirildi. Ankara Emniyeti’nde sorgulanan şüphelinin Daltonlar’la bir ilgisinin olmadığı anlaşıldı.

Yakın zamana kadar Moğolistan’da yaşayan B.K.’nın Türkiye’ye döndükten sonra yerel telefon hattını kapatmadığı ve Türkiye’de de kullanmaya devam ettiği belirlendi. Şüpheli B.K., yabancı hat kullanması nedeniyle kendisine ulaşılamayacağını düşündüğünü ve bu sebeple rahatça Selvi Kılıçdaroğlu ile tehdit içerikli konuşma yaptığını sorgusunda anlattı. 

Şüpheli B.K., Selvi Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdidinin amacını, CHP’de yaşanan siyasi süreç ve süreçte Kemal Kılıçdaroğlu’nun konumundan duyduğu rahatsızlık olarak açıkladı.

Mahkemeye çıkarılan şüpheli, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Şimdi soruşturmanın ön hazırlık evresi devam ediyor. İddianame hazırlanınca daha fazla detay ortaya çıkacak elbette.

Bu arada her ne kadar Daltonlar, Casperlar, Redkitler, Çirkinler, Şapkalılar gibi suç örgütlerinin birbirinin benzeri suç faaliyetleri olmakla birlikte, Selvi Kılıçdaroğlu dosyasında olduğu gibi pek çok taklidi de var maalesef. Kim gerçek Dalton, kim sahte Casper, belli değil. Olan, yurttaşa oluyor.

Bir emniyet yetkilisine bu konuyu sordum. Yetkili; “Evvelden ‘polis, asker’ diyerek arayıp insanları dolandıranlar vardı. Şimdi şekil değişti, organize suç gruplarının adıyla tehditler ve para toplama faaliyetleri başladı” yanıtını verdi.

Ne olursa olsun, ülkenin geldiği nokta içler acısı. Kim olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun, yurttaş yönetim zafiyetinin kurbanı ne yazık ki!

* * *

Emniyet’te neler oluyor?

Emniyet Genel Müdürlüğü’ne Ali Fidan’ın atanmasının üzerinden neredeyse iki ay geçti. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Bakan Yardımcısı Ali Çelik ve Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan’ın aynı kökenden, yani mülki idareden gelmiş olmasının yanında bir de Fidan’ın diğer ikisinden meslekte epeyce kıdemli olmasının yarattığı kaotik tablo henüz çözülebilmiş görünmüyor.

Mülki idareyi yakından izleyenler bilir, değişik kodları olan bir yapıdır. Kıdem her zaman esastır. Ve kıdem, mesleğin hemen her aşamasında varlığını “ağır” biçimde hissettirir. Mülkiye’nin kuruluşundan itibaren süre gelen bir sistematik yapıdır bu.

Hiç kimse veya yönetim biçimi, şimdilerde kamu idaresi olarak genellenen bu yönetim yapısının idaresini değiştirme şansı ve yetkisine sahip olamamıştır.  

Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki mevcut görevlendirmeleri bu zincirden bağımsız düşünmek hata olur.

Bu bağlamda iki aya yakındır görev başındaki Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan, yavaş yavaş kendisini göstermeye başladı.

İlk olarak Bakan Yardımcısı Ali Çelik, kendi kodlarına dönmeye başladı. Önceki Genel Müdür Mahmut Demirtaş’la çalıştığı dönemde, Bakan Çiftçi’den aldığı yetkiyle kararname ve terfi listeleri hazırlayan Çelik, Fidan’ın yönetim tarzıyla birlikte hafif hafif geri çekilmeye başladı.

Fidan’ın çalışma tarzı dolaylı olarak İçişleri Bakanı Çiftçi’yi de etkileyecek. Sürecin sonunda Fidan’ın, İçişleri Bakanı olarak görevlendirilmesine kimse şaşırmasın. Zira süreç, o istikamete doğru ilerliyor.

Bu arada NATO Zirvesi sonrasında emniyet teşkilatının merkez ve taşra teşkilatlarında gerçekleşmesi beklenen atamalarla ilgili Fidan’ın çalışmaya başladığı haberleri gelmeye başladı.

Özellikle önceki gün TBMM’de kabul edilen torba yasa kapsamında “birinci sınıf emniyet müdürü kadroları”nda sayıca elde edilen yeni terfi kadrolarıyla ilgili ön hazırlık, Çelik yerine Fidan’ın sorumluluğunda yürütülüyor.

NATO Zirvesi’nden sonra yapılması planlanan atamalarda Fidan’ın yeni terfi edecek isimlerden faydalanacağı ifade edilirken, birinci sınıf emniyet müdürü rütbesine terfi edecek polis müdürlerinin büyük bölümü Özel Güvenlik Başkanlığı’nda görev alacak.

Önceki Bakan Ali Yerlikaya döneminde gündeme gelen polis okullarında görev verilmesi düşüncesinden vazgeçildi.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin göreve gelir gelmez kamuoyuyla paylaştığı “polisin özlük haklarının düzeltilmesi” konusu ise lafta kalmış gibi.

* * *

İki polis müdürünün dikkat çeken durumu

Büyüteç’te zaman zaman gündeme getirdiğim konuların içinde yer alan iki önemli konumdaki polis müdürüyle ilgili dikkat çekici gelişmeler yaşandı geçtiğimiz günlerde.

Bu isimlerden birisi, şimdilerde Emniyet Genel Müdür Yardımcılığı’nın yürütmeye çalışan Mahmut Çorumlu’nun KOM Başkanlığı yaptığı dönemdeki prenslerinden Kadir Can Petük.

Büyüteç’in devamlı takipçileri hatırlayacaktır; Petük’ün adı,  Sezgin Baran Korkmaz’ın yurt dışına firar etmeden iki gün önce dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile makamındaki görüşmesinin organize edilmesinde gündeme geldi.

Petük, dönemin KOM Başkanı Mahmut Çorumlu ve KOM’dan sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Resul Holoğlu’nun talimatıyla Korkmaz’la temas kurup Ankara’ya çağıran polis müdürü. İçişleri Bakanlığı’ndaki buluşma da yer aldığında Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü’ydü.

Daha sonra Petük, Ukrayna’da görevlendirildi! Dönüşte KOM Başkanlığı’nda başkan yardımcısıydı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya dönemindeki son tayinlerde göreve gelen KOM Başkanlığı’nın yeni yönetimi Petük’ü daireden gönderdi.

Yeni tayin yeri Ankara Emniyeti olan Petük’e dönemin Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç, görev vermedi. “Sakıncalı personel” olarak değerlendirip personel emrinde tuttu.

Dinç’ten sonra göreve gelen yeni Ankara Emniyet Müdürü Maksut Yüksek ise iki hafta önce yaptığı görev değişiklikleri çerçevesinde Petük’ü çok önemli bir göreve getirdi.

Ankara Valisi Yakup Canbolat’ın onayladığı atamaya göre Petük, Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nden sorumlu Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı oldu!

Yüksek’in Petük’le ilgili atama tasarrufu emniyet çevrelerinde dikkat çekti.

İkinci isim ise, yine Büyüteç’e konu olan Moskova’daki dış görev sonrasında Türkiye’ye dönüşünde yaşadıkları nedeniyle yaşamına son veren KOM Başkanlığı’nda görevli Komiser Kürşat Özkan dosyasında adı geçen polis müdürü Yener Su.

Emniyet Genel Müdürlüğü, Komiser Özkan’ın hayatına son vermesiyle ilgili yaşananlar çerçevesinde soruşturma başlattı. Su, tıpkı Petük gibi önceki KOM Başkanı Çorumlu’nun önemli isimlerindendi.

Su hakkında adli ve idari soruşturma başlatıldı. İdari soruşturmada Su ceza aldı. Ancak her ne hikmetse İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen adli soruşturmada takipsizlik verildi.

Fakat dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Su’yu KOM Başkanlığı’ndaki Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nden alarak Eskişehir’e atadı.

Su’nun bu yıl terfi dönemiydi. Bir üst rütbeye terfi edecekti. Dosyası Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Değerlendirme Kurulu’nda görüşüldü. Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan’ın başkanlığında dosyaları tek tek görüşen kurul, Yener Su’nun 2. Sınıf Emniyet Müdürlüğü rütbesine terfiini uygun bulmadı! Su, mevcut rütbesinde devam edecek.

Bu arada Ankara’ya gelen Su’nun bazı siyasi içerikli görüşmeler yaptığı ortaya çıktı. Bu temaslardan birisinin yakın zamanda İçişleri Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında bürokratik sorun yaratması an meselesi.

* * *

İçişleri Bakanı Çiftçi, öğretmenlere sahip çıkacak mı?

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, göreve geldikten hemen sonra Ankara’ya gelen madencilerin sorunlarının çözülmesiyle ilgili devreye girdi. Tabii sorunun ne kadarının çözüldüğü aslına bakarsanız bir muamma! Zira “sorun çözüldü” denilmesine rağmen madenciler yine yollarda.

Bu arada madencilerle Ankara’da aynı muameleyi gören özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenler var. Polisin gazlı dayaklı müdahalesini yaşıyorlar. Kimi açlık grevinde.

Tabii bu durumda ister istemez İçişleri Bakanı Çiftçi akıllara geliyor.

Ankara’nın “kavurucu” yaz sıcağında özlük haklarının peşinde başkent sokaklarında helak olan öğretmeler için de devreye girse, sorun çözülse!

/././

Yargılama etkinliğinin yanlış deyişle “duruşma,” doğru hukuk terimiyle “tartışma” aşamasının düşündürdükleri -Sami Selçuk- 

Bu hantal, iğreti evcilik oyunlarıyla kimi, kimleri aldatıyorsunuz? Kendinizi mi, başkalarını mı, yoksa adaleti mi?

Daha önce de yazdım ve söyledim. Yanlışlıklar, kıdem kazanınca doğruya dönüşmez. Olsa olsa katılaşıp müzminleşir (süreğenleşir).

Sözgelimi, Türk hukuk uygulaması açısından dilimizin ucuna geliveren şu sorulara yanıt vermek hiç de kolay değildir: Neden kişilerin alınyazılarını belirleyen yargılama etkinliğinin en önemli aşaması olan duruşma, Batı anlamında “tartışma” (débat, discussion, dibattito, discussione) olmaktan çıkıp, karşılıklı durmaya, yani duruşma (tartışma), “duruşulma”ya, aylarca, hatta yıllarca süren bir tutanak fetişizmine dönüşmüştür?

Sokrates davasının yargıçları bile, önlerine gelen sorunları yaklaşık 24 yüz yıl önce, bugünün batılı yargıçları gibi oyladıkları halde, neden bizler hâlâ başka türlü yapıyoruz bu oylamaları?

Neyi iyi algılamadık da temyiz yolu, dünyada örneği görülmemiş bir biçimde başkalaşıma uğramıştır? Üstelik istinaf mahkemelerinin varlığına ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 1997 Şubatındaki kararına karşın bu durumu sürdürmekte niçin direnmekteyiz?

Batı hukukuyla karşılaştırıldığında, neden Türk hukuku katılaşmaya / ankiloza uğramış, neden patinaj yapıyor? Aldığımız batılı yasalara karşın, neden hukuk uygulamamız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına kolaylıkla uyarlanamıyor?

Çoğu maddi olayların sübutuyla ilgili ve yanlış örnek olan komprime / hazır içtihatların gevşetici rahatlığıyla, zamanı yiyip tüketen tekdüzeliğin onarılamaz savurganlığıyla, yer yer birbirlerini çürüten asimetrik olay içtihatlarıyla yaşanan kısa devreler, hukukumuzun sık sık sürçtüğünü çarpıcı biçimde bizlere göstermiyor mu?

Sokaktaki insan ve biz hukukçular, her gün yargılamadan ve hukukun eylemli bir yansıması olup üzerinde bir sinek lekesi bile bulunmaması gereken adaletten niçin yakınıyoruz?

Çükü biz Türkler, hukukun öncelikle bir bilim olduğunu hiç düşünmemiş, ilkin hukuku ve bilimini alacak yerde, yasaları almışızdır.

Özetle efendiler, felsefi özüne nüfuz edilemeden hukukunu biçimsel olarak aldığımız Batı ve bu hukuku uygulayan Afrika ülkelerinde, Batı hukukunu özüyle ve kavram diliyle almayı başaran Japonya’da olduğu gibi, yargılama, özellikle de duruşma (tartışma) aşaması, Türkiye’de yaşandığı ve halk ozanlarının sergiledikleri üzere, asla soyut bir “karşılıklı durma”, işteş bir eylem değildir.

Nitekim bu ülkelerde duruşma, tam da bunun tersine çok somut ve canlı bir çatışmadır, çekişmedir. Zira duruşma, doğru terimle “tartışma,” yasalarını aldığımız ve bu yasaları doğru uygulayan ülkelerde tam tamına böyle algılanmakta ve kural olarak da, yüzde yüze yakın oranda tek oturumda bitirilmektedir. Bu nedenlerle eğer duruşma, İtalya’da yaşanan Ağca davasında görüldüğü üzere, tek oturumda ya da en azından birkaç gün içinde bitirilememişse, her şey tutanaklara geçirilemediği için izlenimler silinmiş, dolayısıyla duruşma (tartışma), konuşmayan, terlemeyen, yüzü kızarmayan tutanaklara göre yapılmak zorunda kalınacağı için, hukuken geçersiz olacaktır. Zira duruşma (tartışma), hukuku bilinçle uygulayan ülkelerde izlenimleri unutturan tutanaklarla yargıçlardan yargıçlara asla aktarılamamakta, ciro edilememekte, simgelerle, yazılarla, harflerle asla kotarılıp, savuşturulamamaktadır. Çünkü duruşma (tartışma), özünde daha önce yaşanmış bir olayı, yeni baştan sahneleme, yaşanır kılabilme sanatı ve de becerisidir. Bu sanatın, becerinin dışında kalan her çaba boştur, boşunadır, efendiler. Çünkü duruşma (tartışma) olgusuna, gerçeğine ters düşer, düşecektir bu. Zira böyle bir çaba, bir düştür, düşlemdir (tahayyül); Tanrı’ya zar attırma demektir.

Oysa nasıl “Tanrı, zar atmaz” (Einstein) ise, yargıç da karar verirken, adaleti yerine getirirken asla zar atmaz, atamaz. Onun görevi, yaşanmış biricik doğru olayı yeniden yaşayarak ve yaşatarak yakalamak; bunun için de yasal çerçevede bütün olanakları denemektir. Zira her yargıç, sadece âdil olma erdemini ve yargılamanın kendine özgü yöntemlerini benimseyerek ve gerçek bir tartışmanın (duruşma) olmazsa olmaz, vazgeçilemez ilkelerine uyarak bunu yapacak, kararını verecektir. Yapmak ve vermek zorundadır. Uygulamamızda yaşandığı üzere, “eski tutanaklar okundu” gibi saçma yavelerle ve yersiz, dahası suç olan tutanaklar düzenleme işlemleriyle kanıları ve izlenimleri yargıçtan yargıca aktaran, dolayısıyla “sorun(lar) yaratan anlayışla hiçbir sorun, (dolayısıyla hiçbir dava) asla sağlıklı olarak çözülemez,” (Albert Einstein) çözülmeye kalkışılması asla düşünülemez, düşünülmemesi gerekir. 

Bu açıdan bakıldığında ülkemizde yaşanan ve yargıçlardan yargıçlara aktarılan hemen her duruşma (tartışma) aşaması, doğru anlatımla “duruşma kurgusu”, kesinlikle “âdil yargılanma gerçeği ve hakkı”nı dışlayan ve ne yazıktır ki, yargıçların kendilerini aldattıkları hukuk dışı, A’dan Z’ye sakat bir işlem ve de yargılama yanılgılarının temel nedeni ve kaynağıdır.

Zira böyle bir yargılamayla asla ve kata adalet dağıtılamaz, olsa olsa her türden davada hakkını arama özgürlüğü ve de adalet çökertilir.

Nitekim toplumumuzda yaşanan yakınmalar, çığlıklar, asla yasal tartışmayı başaramayan, sadece birbirlerini taklit ederek yanılış duruşma oturumlarını, yıllarca sürdüren “öykünmeci (mukallit) yargıçlar”la ilgilidir.

Bu durum sürdürüldüğü sürece, hiç kuşkusuz Türkiye’miz, hem adli yanılgılar, hem de yaşanan hukuku çiğnemede Avrupa Konseyi ülkeleri içinde birinciliği sürdürecek; bizler de, bundan dolayı ömür boyunca utanıp duracağız.

Dileriz, Türkiye’miz, yakın zamanda bu yüz kızartıcı, üzücü durumlardan kurtulur, herkesin güvendiği bir tartışma (duruşma) bilincine ve aşamasına kavuşur.

Evet, sayın avukatlar, sizlere de soruyorum: Bu hantal, iğreti evcilik oyunlarıyla kimi, kimleri aldatıyorsunuz?

Kendinizi mi, başkalarını mı, yoksa adaleti mi?

Bu kendini kandırmacalarla, aldatmacalarla düzenlenen belgenin 1926 tarihli ve 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın 330/1 maddesinin ikinci cümlesine; 2004 tarihli ve 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 204/3 madde ve fıkrasına giren ve dört buçuk yıldan on iki yıla dek hapis cezasını gerektiren ağır cezalık bir suça, yani “kamunun güvenini kazanmış belgeye karşı sahtecilik suçu”na girdiğini, girebileceğini ve resmi belgelere karşı duyulan “kamusal güven” değerini yok ettiğini, edeceğini hiç düşündünüz mü?..

Olasılıkla çok iyi niyetlisinizdir, bu yüzden de bunları belki de hiç düşünmemişsinizdir, kim bilir!

Evet. Bu yüzden günümüzde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde başvuruda 22.000’i aşan davayla rekor kırmakta birinciliği elde tuttuğunuz halde, bugün bile bu soruyu asla kendinize hiç mi hiç sormamaktayız.

Çok, çok üzücü bir durumdur, bu.

/././

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2026-

Türkiye’nin su kuşları tehdit altında: 20 yılda türlerin neredeyse beşte biri yok oldu -Dr. Gültekin Yılmaz / İklim Masası- Konya Kapalı Hav...