EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-


 Marksizm insan doğasına aykırı mı? -Kavel Alpaslan-

“...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür.”

Karl Marx


Şimdiki zamanın hızında savrulan herkes bir ölçüde zamanın ta kendisine yabancılaşır. Kendimizi bildiğimiz andan beri tanıklık ettiğimiz hayatın düzeni sanki hep böyleydi ve hep böyle kalacakmış gibi gelir insana. Alarmla uyanmak, işe gitmek, otobüse binmek, çalışmak, yemek yemek, aç kalmak, alışverişe çıkmak, para, devlet... sanki tüm bunlar hava ya da su gibi bu dünyanın bir parçasıdır.

Kağıt üzerinde farklı toplumsal düzenlerin gerçekliğini bilsek dahi yaşanılan çağın büyüsü içerisinde geçmiş ve gelecek kolayca bükülür: Sanırız ki ‘mutlak’ ve ‘doğal’ olan sadece bugünün kurallarıdır.

Kapitalizm değirmenini döndürmek isteyenler, emek sömürüsünü ‘tek seçenek’ göstermek için işte bu sanrıya yaslanırlar. Ne de olsa kuralsızlığın tek kural, en kurnazın en becerikli sayıldığı bu vahşet düzenini parlatarak satamayacaklarına göre, rıza üretimini ‘alternatifsizlik’ üzerinden kurmak zorundadırlar. Ellerinde insanlığa umut verecek yalan da olsa bir fikir olmadığı için tek yapabilecekleri olası bir değişimin önüne geçerek çürümüş bir devrin bekçiliğini yapmaktır.

Tam da bu yüzden aynı safsatalar sakız yapılıp önümüze koyuluyor: “İnsanın doğasında açgözlülük var, başkası için fedakarlık yapmaz. Ne de olsa insan hep daha fazlasını ister. Hükmetmek, iktidar altında ezilmek bizim hayvani gerçekliğimiz. Serveti paylaşarak komünal bir hayatı savunan Marksistler doğayı hesaba katmıyorlar.”

Peki insan doğası gerçekten böyle bir şey mi? İnsanı hayvandan ayıran ne? İnsan değişmez bir davranış kalıpları modelini mi takip eder; yoksa tüm bunlar değişen çevresel sosyoekonomik evrenin bir yansıması mıdır?

Hepimiz, okul sıralarından başlayarak defalarca bu lafları işittik. Tıpkı “Sosyalizm pratikte güzel ama gerçekte olmaz” hikayesi gibi bilimle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu hurafeler, kapitalizmin pazarlamasını yapan kalemlerin elinde kalan aciz bir sığınaktan başka bir şey değil. Kâr hırsından başka hiçbir desturu olmayan bir sisten insanlığın önünde koca bir yok oluştan başka bir şey bırakmamışken, bıçak altına yatmanın tek gerçek olduğunu çocukça gerekçelerle yinelemekten başka sunabilecekleri ne var? İtaate güzel neden bulmaktan başka bu dünyaya verebilecekleri bir şey, söyleyebilecekleri bir söz var mı?

Kapitalist masal tacirleri, bilimden çok performans sanatlarına yakın sayılırlar. Kibirli üslupla söylenen iyi ezberlenmiş birkaç tekerleme onlara söz söyleyebilecekleri bir kürsü veriyor. Böylece sırtlarına geçirdikleri sahte bir alim cübbesiyle sık sık gürültü kopartabiliyorlar. Parazit yaratmalarına izin vermemek için, şu insanın doğasının ne olduğunu yanıtlayarak kağıttan argümanlarını bir nefesimizle yere serelim.

‘İnsan kendini yapar’

‘Komünizm insan doğasına aykırı’ gibi bir zavallı söylemi uzun uzun tartışmak için önce okuyucunun sabrına sığınmak gerekiyor. Yaklaşık 200-300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son 10 bin yılında sınıflı toplumların var olduğunu hatırlamak bile bu tartışmayı sonlandırmaya yeter.

İnsanlık, Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun geldiği ormanla temsil edilen o ‘vahşi’ hayatta yaşarken ne parayı tanıyordu, ne hiyerarşiyi, ne sistematik emek sömürüsünü ne de cinsiyet eşitsizliğini. İlkel komünal toplumların izini süren sayısız arkeolojik ve antropolojik çalışma var. Bugün artık tartışmaya kapalı bir bilimsel gerçek var: ‘Çıplak’ haliyle insan toplum içerisinde yaşayan bir canlı olarak paylaşım ve dayanışma temelli organize oluyordu. Hayatta kalmak ancak iş birliğiyle mümkündü. İnsan denen tür bu gezegende yaşadığı zamanın yaklaşık yüzde 95’lik ezici kısmında ‘sömürü’, ‘hiyerarşi’, ‘devlet’, ‘baba’, ‘para’ ne demek bilmeden yaşadı.

Bugünün geçer akçesi ‘rekabet’ ya da ‘açgözlülük’, tarım toplumuna geçişten beri üretim araçları üzerinde yaşanan kesin değişimle birlikte yeni devrin ‘doğasını’ yarattı. Ne de olsa Arkeolog Gordon Childe’ın dediği gibi: “İnsan kendini yapar”. Doğuştan aktarılan hazır bir özle dünyaya gelmez. Özü üreten içinde yaşadığı toplumsal ve ekonomik koşullardır. Kapitalist çığırtkanlar bugünün ‘gerçeğini’ tüm zamana genel bir kabul gibi yaymaya çalışarak bilime açıkça meydan okuyor.

Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse ‘insan doğası’, içinde yaşanılan üretim ilişkileri tarafından şekillendirilen değişken bir bütündür. Yani bugün bize ‘doğal’ görünen şeyleri yaratan bugünün toplumsal dinamikleridir. Üretim ilişkileri yeniden düzenlenirse eğer zorunlu olarak ‘doğal’ gördüğümüz unsurlar da yeniden anlamlanacaktır. Bu bir varsayım falan da değil: Sağlamasını yapmak isteyen merceğini Neolitik Devrimden bugüne ‘değişimin’ yaşandığı dilediği izleğin toplumsal ilişki dinamiklerine odaklayabilir.

Uzağa gitmek istemeyenlerse günümüzün toplumsal ‘doğasını’ düşünebilirler: İnsan doğasıyla açıklanılmaya çalışılan ‘açgözlülük’, ‘ataerki’, ‘devlet’, ‘rekabet’ ya da ‘hiyerarşi’ tepeden tırnağa kapitalizmin ‘doğasıyla’ nasıl uyum içerisinde var olabiliyor? Kapitalizm, herkesi açgözlü davranmaya zorlar. “En az masraf, en fazla kâr” üzerine kurulu bir modelin ahlaki dönütü kurnazlık değil midir? Aç kalmamak için sistem içerisindeki tüm işçiler rekabete zorlanıyorken bu durumun toplumsal çıktısı yozlaşmış bir açgözlülükten başka ne olabilir? Tek amaç insanın ‘doğasında’ var olmayan ihtiyaçlar yaratarak bu alanlarda tüketimi pompalamaksa insan neden arsızca daha fazlasını istemesin? Emek hırsızlığıyla dönen çarkta bildiğimiz anlamda ‘hırsızlığın’ kökeni nerededir?

Para karşılığı çalışmak bizim için en doğal hatta tek gerçek model. Çünkü bugünün dünyasındaki üretim ilişkileri başka bir modeli var edemez. Hiyerarşi bize ‘makul’ geliyor çünkü iş yerinde, evimizde, ailemizde referans gördüğümüz şablon baştan sona mevcut sosyoekonomik yapıdan besleniyor.

Dolayısıyla insanı açgözlü yapan kapitalizmin kendisidir: Çünkü komünizmin aksine bu sistemde rekabet etmezsen aç kalırsın, işsiz kalırsın ve nihayet ölür gidersin. İşin kötüsü sen ne kadar tırmalarsan tırmala, voliyi vurarak doğuştan gelen adaletsiz sınırların dışına çıkmak sadece bir avuç insana nasip olur. Yani bu sistemin ‘doğası’ seni en iyi ihtimalle ‘hayatta tutar.’

Primatlar kapitalistlerden daha ‘insandır’

İlkel komünal toplumların yüz binlerce yıllık varlığıyla kolayca duvara toslayan kapitalistler hikayelerine ‘bilimsel’ bir hava katmak için ‘hayvanlar alemi’ kartına baş vurmayı pek severler. Bir bakarsınız aslanların yaşam tarzıyla ataerkiyi meşrulaştırmaya kalkarlar, bir bakarsınız primatların ‘Aralarında mücadele ettikten sonra lider seçtiğini’ hatırlatarak ‘Baskının ve hiyerarşinin insana içkinliğinden’ söz ederler.

Kapitalist sömürüden fayda sağlayanların türettiği bu cılız argüman iki ayrı şekilde çürütülebilir:

Birincisi hayvanları ya da primatları yeterince iyi tanımıyorlar. Primatlar ‘paranın’ teşvikiyle çalışmıyor. Birbirlerinin sırtında kırbaç şaklatarak tek bir kişiye mezar olacak bir piramit inşa ettirmiyorlar. Grubun tek bir üyesi, kolektif toplanan zenginliğin hepsini alıkoymuyor. Dişiler topluluk içerisinde sadece ‘çocuk yaparak’ var olmaya zorlanmıyor. Kendi aralarında milyonlarca primatın hayatına mal olacak emperyalist paylaşım savaşları da başlatmıyorlar. Emek sömürüsüne dair en ufak bir fikirleri yok. Primatların bir lider seçmiş olması gibi ‘yaptıklarını’ ibret almaya meraklı olanlar, ‘yapmadıklarına’ da bir göz atabilirler -tabii bilime ellerindeki cımbızla yaklaşmaktan vazgeçmeye hazırlarsa. Primatların dünyası bizim kapitalist gerçekliğimize oranla çok daha insaniyken bunu ‘hayvani gerçekliğimiz’ diye pazarlamak ciddi bir art niyet göstergesidir.

İkincisi, bu argümanlarda insanı hayvandan ayıran asli unsuru kasten hesaba katmayıp tartışmayı bilimden zeminden uzaklaştırmaya özellikle gayret ediyorlar. Ancak insanın alametifarikası ‘sadece kendisine bahşedilmiş bir bilinçte’ değil, asıl ‘parmaklarında’ saklıdır. Childe’ın da vurguladığı üzere onu hayvandan farklı kılan üretim araçları yaratabilme yeteneğidir. İnsan da hayvan da doğaya uyum sağlamadığı sürece yok olur. Fakat insan zorlukları yarattığı araçlarla aşar.

Mesela Buzul Çağı’nda üşüdüğünde hayvanlar gibi evrimsel sürecin tamamlanmasını bekleyerek vücudundan ‘Kalın tüyler çıkartmak’ yerine ‘kürk’ giyer. Havalar ısındığında kürklü hayvanlar yeni koşullara adapte olamazken insan üzerindekileri çıkartmakla yetinir. Bu da dış koşullara neredeyse sınırsız uyum sağlama yeteneği demektir. Friedrich Engels’in ifadesiyle, “Hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir.”

Kapitalizm insan doğasına terstir

Her cepheden savunmasız ‘marksizm insan doğasına ters’ iddiasını daha pek çok şekilde ele alabiliriz. Fakat bu önerme asıl kapitalizmin ‘insan doğasına’ ters olduğu gibi net bir gerçeği, tam tersi yönde çamur atarak gizlemeye çalışıyor. Neyi söylediği kadar, neyi örtmeye çalıştığını da konuşmalıyız.

Kapitalizm, insanın iş birliği yapma, dayanışma kurma ve yaratıcılığını özgürce kullanma potansiyelini köreltir. İnsanın ‘fabrika ayarlarındaki’ paylaşımcı, eşitlikçi ilkel toplum yapısının aksine rekabet, birikim ve bencillik dayatır. Kapitalizm, insanı kendi emeğine, ürettiğine, kendi türüne ve nihayet kendisine yabancılaştırır. İnsan doğasına aykırı olan tam da budur: İnsanı, kendi yarattığı dünyada bir yabancıya dönüştürmek.

‘Doğamız’ gereği rekabetçi bir toplumdansa paylaşımcı, iş birliğine dayanan bir yapımız var. Bu öyle ne destanların satır aralarında aranacak bir masal ne de arkeologların bir akademik çalışması. Tam şimdi, şu anda bu yapımızı görebiliriz: Hakkımız yendiğinde örgütlenip hep beraber kavga ediyoruz, dara düşene elimizi uzatıyoruz, ekmeğimizi ve acımızı paylaşıyoruz, zorbaya öfkemizi kınında saklıyoruz -yeri geliyor “Gayrık yeter!” diyoruz...

Tüm bunlar “Sana göre öyle, bana göre böyle” denebilecek konular değil. Bu, insanlığın 300 bin yıllık birikiminin, arkeolojinin, antropolojinin ve emeğin bize söylediği bir şey: Engels’in ifadesiyle, “Emek, insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda, emek, insanı bizzat yarattı diyebiliriz.” Kapitalizmin gerçekliği hepimizin hissettiği bu ‘doğayı’ yozlaştırıyor. İnsanın kendini yapmadığını öne sürerek bireyin iradesini öldürüyor. Kaderci, edilgen bir bakışı dayatıyor.

Dünyanın sonunu hayal etmek
Kendi arsızlıklarına gerekçe arayanlar korkakça tarihi ve doğayı bu işe alet ediyorlar. Teslimiyetin, itaatin, sömürünün gönüllü defterdarlığını yapıyorlar. Küçük bir azınlık elinde toplanan servet, onu üreten milyarlarca insanın elinden çalınıyor. Ve bunu ‘normal’ karşılamamızı bekliyorlar.

Üstelik kapitalist felaketin getirdiği yıkım o kadar büyük ki, artık ‘geleceğin güzel günlere gebe olduğu’ palavrasına bile başvuramıyorlar. Eskiden burjuva-liberaller süslü laflarla bezedikleri bu barbarlığın hüsnütalilini yapabiliyorlardı: ‘Reformlar insanlığı küçük adımlarla da olsa kurtuluşa götürecekti’. Çok geçmeden bu dizgini kopan sermayenin yok oluştan başka bir yere gitmediği anlaşıldı. Şimdi size verebilecekleri tek şey, “insan doğasına ters” gibi laflarla teslimiyetin beceriksizce teorisini yapmak.

Çürümüş bir sistem gezegeni yok etme pahasına sermaye iktidarını korumaya çalışıyor. Geleceğin en puslu göründüğü dönemlerin içerisinden geçiyoruz. İklim felaketi ya da nükleer savaşlarla dünyanın sonu ihtimali sanki gündelik bir haber gibi olasılığı değerlendiriliyor. Ama siz farklı bir geleceğin ve hayatın son derece bilimsel ve gerekli ihtimalinden söz ettiğinizde bunu ‘gerçek dışı’ buluyorlar. Hepimiz dünyanın nasıl kıyameti yaşayacağını kafamızda canlandırabiliyoruz, fakat başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağını hayal bile edemiyoruz!

Oysa insan her koşula uyum sağlayabilir. Kapitalizm, onu uyum sağlamaya zorladığı koşullardan sadece bir tanesidir. Komünist toplum da başka bir uyum biçimidir. Bu koşullara paralel insanın ilişkileri, ihtiyaçları, arzuları, kültürü ve ahlakı da değişir. Kendini yaratan insan, yine kendi yarattığı kapitalizm gibi bir koşul altında ezilmeye mahkum değildir. Onu değiştirebilir. Bizse somut toplumsal gerçeklikten aldığımız güçle, bilimin ışığında kendi gerçekliğimizi kendi ellerimizle yaratacağız. İnsan kendini yapar. Biz de yapacağız.


/././


BYD, Togg, Hyundai örnekleri otomotiv sanayi için ne anlatıyor? -Ceren Ergenç-


Türkiye otomotiv ekosisteminin çeperinde olan ülkelerden, küresel tedarik zincirlerine bağlı, ama o zincirlerin oluşturulduğu yer değil. Teknoloji ve tasarım aşamalarına değil, üretim sürecine dahil, ama onun da düşük teknolojili oto parçalarında. Kendi bölgesindeki diğer çeper ülkelerine kıyasla avantajı, sadece Almanya’nın tedarik zincirlerine bağımlı değil, ABD’den Asya’ya uzanan bir ortak yatırım geçmişi var.

Bu konumda olan bir ülke için, Çinli elektrikli araç üreticisi BYD’yle 2024’te yapılan ve geçen hafta BYD’nin tek taraflı olarak askıya aldığı anlaşmada olduğu gibi, doğrudan yabancı yatırımı “Ne pahasına olursa olsun” çekmek uzun soluklu bir sanayi politikası olamaz. Sanayi politikası, gelen yatırımın ülkeyi o sektördeki değer zincirinde nereye konumlandıracağına göre karar vermek, bunu önceden planlayıp anlaşma şartlarını bu doğrultuda şeffaf bir şekilde müzakere etmeyi gerektirir. BYD vakasında bunların hiçbiri yaşanmadı. Nihayetinde yatırım gerçekleşmediğinde, kamuoyunda, Çinlilerin hainliğinden Gümrük Birliğinin vatana ihanet oluşuna kadar bir seri yorum yapıldı. Ama, sanayi politikası eksikliği yine gündeme gelemedi.

Bir sektörün çeperindeki bir ülkenin sanayileşme için iki seçeneği var. Ya kendi markasını ve dikey değer zincirini kurmak için adımlar atılır, ya da mevcut zincirde daha yüksek teknolojili bir noktaya tırmanmak için adımlar atılır. Dünyadan örnekler, aslında ikincisi olmadan birincisinin neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin elektrikli araç sektöründen pay alma macerası da bu yönde ilerliyor.

Togg, hükümetin ilk yolu deneme çabası. “Yerli ve milli” dikey değer zinciri yaratılıp sektörün devlerine kafa tutulacak. Marka değeri yaratıldı, fabrika da Gemlik’te. Ama bataryanın kalbi olan hücre kimyası Çinli Farasis’e ait. Siro ortak girişimi modül ve paket üretiyor, esas kritik olan hücre teknolojisi ise Çin’den transfer edilen bir teknoloji. Yani, marka yerli ve milli, ama bağımlılık ilişkisi değişmiyor. Togg örneği şunu söylüyor: İkinci yola, yani teknolojik kademe atlamayı garantilemeden, birinci yolu, gerçek dikey entegrasyonu gerçekleştirmek çok zor. Hücre üretimi milyarlarca dolarlık sermaye, kimya mühendisliği birikimi ve yıllar süren kalibrasyon istiyor. Markayı kurmak, o teknolojiye sahip olmak anlamına gelmiyor.

Koreli Hyundai, ikinci yolun örneği, eğer verilen yatırım sözü tutulursa. İzmit fabrikası ağustostan itibaren elektrikli araç üretecek. Bu, Togg’dan sonra Türkiye’de üretilen ikinci elektrikli araç olacak. Batarya hücreleri Kore ve Macaristan’dan geliyor, Mobis İzmit’te paketi monte ediyor. Paket montajı hücre üretimi değil. Ama geleneksel motor montajından daha ileri teknolojili bir süreç çünkü yüksek gerilim güvenliği, termal yönetim, batarya yönetim sistemi yazılımı gibi konularda yerel personelin eğitilmesini gerektiriyor. Teknoloji transferi ve iş gücü dönüşümü sağladığı için, paket montajı hücre üretimine doğru atılmış bir adım. Yerel tedarikçi ağını ve iş gücünü bir üst teknoloji kademesine taşır, bir sonraki yatırımın zeminini hazırlayabilir. Ancak Hyundai’nin bir sonraki adım olan hücre üretimi fabrikası halihazırda Macaristan’da ve Macaristan ve Türkiye arasında git gel yapmak bile Türkiye’de hücre üretimine geçmekten daha düşük maliyetli.

Çinli BYD ise katılımcı ve şeffaf olmayan süreçlerle alınan yabancı yatırım kararlarının akıbetini gösteriyor. Manisa’da bir milyar dolarlık fabrika sözü verildi, Ttemmuz 2024’te imza töreni yapıldı, yüzde 40 ek gümrük vergisinden muafiyet tanındı. İnşaat hiç başlamadı. BYD önceliğini Macaristan’a kaydırdı, Ankara 2026 basında teşvikleri askıya aldı. İnfial yaratan yatırımı durdurma kararı, iş ve emek örgütlerine, denetlenebilir taahhütlere, bürokratik denetim mekanizmalarına kapalı bir yatırım kararının nasıl boşa düştüğünü gösteriyor. Şeffaflık olmadan verilen muafiyet, sonradan geri alınması zor olan bir kayba dönüşüyor.

Ama BYD’nin kararını tümüyle siyasi okumak, Uygurlar veya Çin karşıtlığı üzerinden anlatmak da yanlış. BYD’nin geri çekilmesi büyük ölçüde ticari mantıkla açıklanabilir. Macaristan AB içinde, AB’nin Çin’e karşı uyguladığı menşe kurallarına takılmıyor. Bu yüzden, BYD’nin AB içinde üretim yapması hem daha güvenli hem daha düşük maliyetli. Buna karşın, Hyundai Çin’i hedef alan menşe kurallarına takılmıyor ve bataryanın hücresini Macaristan’daki fabrikasından getirip Türkiye’de montajlayıp geri Avrupa pazarına taşımak daha az maliyetli oluyor.

Bu üç örnek de sanayi politikası eksikliğine işaret ediyor. Değer zincirinde yukarı çıkış, sermayenin iç dinamiklerinden kendiliğinden çıkmaz. Togg transferle yetinir çünkü kendi üretim kapasitesini üretmek pahalı; Hyundai paket montajında kalır çünkü hücreyi Macaristan’dan almak daha kârlı. Yani, şirket mantığına bırakıldığında ikisi de en düşük riskli, en kârlı kademede durur.

Teknoloji kademesi atlama, piyasa dengelerinin bir sonucu değil, sanayi politikası getirisidir. Hyundai’yi paket montajından hücre üretimine, Togg’u transferden kendi üretimine taşıyacak olan şey, şirketin kârlılık hesabı değil, kamunun koyduğu koşulluluktur. Yatırımı çekerken hangi kademenin şart koşulduğu, yerli katma değer eşiklerinin nasıl tanımlandığı, teşvikin hangi koşullara bağlandığı gibi faktörler ülkenin küresel/bölgesel üretim ağlarının neresine konumlanacağını şekillendirir. Yani, neoliberal “Ne pahasına olursa olsun dış yatırım çek” yaklaşımının antitezi: Yatırımı hangi kademeye oturtacağına ve bir sonraki kademeyi nasıl zorlayacağına dair bilinçli, denetlenebilir, katılımcı bir sanayi politikasıdır.

Türkiye’de sanayi politikası kapalı kapılar ardında, taahhütleri denetlenemeden, emek ve sermaye örgütlerinin dışında belirleniyor. Hangi yolun seçileceği, hangi yatırımın hangi kademeye oturacağı teknik bir soru değil, siyasi bir karardır. İhtiyaç duyulan şey, katılımcı bir sanayi politikası yapımı.


/././

Fıkradan sonra…-Koray R.Yılmaz-

Son günlerde bir “fıkra”dır aldı başını gidiyor. “Fıkra”nın kendisi bir yana, anlatıldığı ortam, anlatan kişi, dinleyen kişiler özellikle de anlatılan dönem düşünüldüğünde insanın gülesi, ağlayası, şaşırası hepsi birden geliyor. Bu olayın kendisi kötü bir fıkra gibi. Başka söze ne hâcet…

Ben bugün bir fıkra değil de bir masal anlatmayı tercih edeceğim, takip edenler bilir daha önce de Evrensel’de masal anlatmışlığım vardır…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, doğrunun eğriye, eğrinin doğruya karıştığı zamanlarda, kimsenin adını ve yerini tam olarak bilemediği ama herkesin hakkında çok şey duyduğu bir ülke varmış.

Bu ülkede aynalar yüzleri, yüzler aynaları tanımazmış… Dün söylenen sözler ertesi gün sahibini inkâr eder, bugün alkışlamak için kalkan eller yarın yuhalamak için kalkarmış... Dünün kahramanları bugünün sanıkları, bugünün sanıkları yarının kahramanları olurmuş... Değişen şey insanlar mı yoksa hakikat mi kimse bilmez, sorgulamazmış… Bu ülkenin insanları sabah başka bir dünyaya uyanmaya, akşam başka bir dünya bulmaya alışkınmış. Dün kesin doğru olan bugün şüpheli, bugün şüpheli olan yarın tartışılmaz oluverirmiş...

Günlerden bir gün, bu tuhaf ülkenin insanlarını bile hayrete düşüren büyük bir hadise yaşanmış.

Rivayet olunur ki, yıllar boyunca bu ülkeye hükmeden, omuzlarında parlak yıldızlar taşıyan kudretli kimseler birer birer yüksek surların ardına gönderilivermiş. Dün saygıyla anılanlardan, ertesi gün mahkeme meydanlarında hesap sorulmaya başlanmış. Memleketin tellalları bunun yeni bir devrin başlangıcı olduğunu ilan etmiş. Kahvelerde, çarşılarda, hanlarda ve kervansaraylarda herkes bu olayı konuşur olmuş.

Sonra yıllar geçmiş… Gerçek değişivermiş... Yahut insanlar gerçeğin değiştiğine inanmış... Mahkeme salonlarında okunan kararlar başka kararlarla yer değiştirmiş... Suçlular masum olmuş… Masumlar mağdur… Bir zamanlar taşlara kazınmış gibi görünen hükümler buhar olup uçmuş; dün kesin olan bugün tartışılır, bugün tartışılır olan yarın inkâr edilir olmuş.

Zaman böylece akarken, bir sabah memleket yeni bir hikâyeye uyanmış... Herkes memleketin damarlarına kadar işlemiş görünen bir örgütten söz etmeye başlamış… O kadar görünmezmiş ki yıllarca kimse görememiş... O kadar güçlüymüş ki en yüksek yerlere kadar ulaşmış. Sonra bir gece gökyüzü alçalmış… Köprüler kapanmış… Silah sesleri evlere kadar ulaşmış. Sabah olduğunda ülke artık başka bir ülkeymiş… Binlerce kapı çalınmış... Kimileri gerçekten suçluymuş... Kimileri belki değilmiş... ama kalabalıklar koşarken kimin kimin peşinden koştuğunu nasıl bileceksin ki?

Bir zamanlar adaletin kılıcı sayılan eller de suçlamaların hedefi hâline gelivermiş. O koca koca büyük adamları yargılayanların kendileri değil miymiş asıl suçlu? Onlar da bu örgütten değil miymiş? Böylece ülke bir sabah uyandığında, dün kurtarıcı diye alkışladıklarının bugün nasıl hain olduğunu öğrenivermiş... Nasıl da kandırıldık demişler… nasıl da kandırıldık…

Ama masal burada bitmemiş. Çünkü bu ülkede hiçbir şey bir kez olmazmış. Her şey mutlaka ikinci kez yaşanırmış. Bazen üçüncü, bazen dördüncü kez.

Tam herkes fırtınanın dindiğini zannederken, rüzgâr bu kez başka bir yöne esmeye başlamış. Saraylardan, mahkemelerden, kışlalardan geçen hikâye üniversitelerin avlularına uğrayıvermiş. Birdenbire koridorlar sessizleşmiş. Işıklar azalmış… her taraf biraz daha karanlık hale gelmiş… Birçok akademisyen, üniversite hocası işlerinden uzaklaştırılmış… Odaların kapılarındaki isimlikler sökülmüş... İnsanlar bir anda kendilerini yıllardır yaptıkları işlerden uzaklaştırılmış halde bulmuşlar... ama ülke bu ya yıllarca verdikleri mücadeleden sonra hakları iade edilmiş, pardon demişler: ifade özgürlüğü engellenmiş… bazıları geri dönebilmiş sonuçta… bazıları “henüz” dönememiş. Ama geçen yıllar hakkında hiçbir mahkeme karar verememiş... Çünkü kaybedilen zamanın temyizi olmazmış.

Ülkenin siyaset meydanları da değişmiş zamanla… Seçim meydanlarında başlayan mücadele sarayın kapılarında, mahkeme koridorlarında ve eski defterlerin arasında sürmeye başlamış. Böylece masal ülkesinde insanlar, geçmişin de gerektiğinde yeniden yazılabileceğini öğrenmiş. Nedendir bilinmez, herkes diplomasını, tapusunu, ehliyetini filan sık sık yoklar hale gelmiş...

Sonra ilginç bir şekilde herkesin gözü önünde olan şeyler aslında hiç olmamış ilan edilmiş. İnsanlar orada olduklarını söylüyor, alınan kararlar yıllardır uygulanıyor, seçilenler görev yapıyor olmasına rağmen bazıları bütün bunların aslında hiç yaşanmamış sayılabileceğini ileri sürmüş.

Böylece masal ülkesinde insanlar bir şeyin hem olmuş hem olmamış olabileceğini keşfetmişler.

Zamanla aynı masada oturanlar birbirlerine düşman olmuş… Dün düşman olanlar aynı masada buluşmuş... Birbirlerine söylenmiş sözler unutulmuş... Unutulamayan sözler yeniden yorumlanmış... Yeminler edilmiş... Yeminler bozulmuş... Kırmızı çizgiler çekilmiş... Sonra o çizgilerin üzerinden sessizce yürünmüş...

Ama masal bitmemiş…

Çünkü her son yeni bir başlangıcın giriş cümlesiymiş.

Bir gün çok güçlü biri bir fıkra anlatmış, kimi gülmüş, kimi üzülmüş, kimi kızmış… Gökten üç kişiye üç elma düşmüş biri elmayı alıp yemek istemiş hiçbir elma bir diğerinden farklı değildir diye, biri yedirmem demiş elmayı, bu elma o elmalardan değil, biri de stratejik bir sessizlik içinde karşılamış elmayı… derdi başından büyük…


/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-

Bilindik öykü, şaşırtıcı olmayan son: Muhsin Yazıcıoğlu dosyası tozlu raflardan neden şimdi indirildi? 

Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

“Muhsin Yazıcıoğlu suikastinde gerçeği arayan kim varsa başına mutlaka bir şey geliyor. Muhsin Yazıcıoğlu suikastini aydınlatan ekip ne oldu biliyor musunuz? Geçen İçişleri Bakanlığı döneminde darmadağın edildi. Hepsi sürüldü."

Bu sözler Nedim Şener’e ait.

Ali Yerlikaya’yı hedefe koyan Şener, “Süleyman Soylu döneminde bu işi çözmeye başını koyanların, başının alındığını” dile getiriyor.

Peki, gerçekten neler oluyor?

Yandaş medyada sürekli olarak bu dosyanın gündeme getirilmesinin nedeni ne?

Daha başlarken altını çizelim, AKP iktidarı belli ki Yazıcıoğlu dosyasını açarken bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefliyor.

Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

Hepsi bu…

Yoksa ortada aydınlatılmayı bekleyen de aydınlatılacak da bir dosya yok.

Hafızayı tazeleyelim: Muhsin Yazıcıoğlu kimdi?

BBP'nin kurucusu ve genel başkanıydı Muhsin Yazıcıoğlu.

Türkiye’de ABD menşeli olarak 1970'lerden bu yana yürütülen kontrgerilla faaliyetleri içinde önemli bir role sahipti.

Ülkede NATO aparatı kontrgerillanın en yoğun faaliyet yürüttüğü sırada, 1977-1978 yılları arasında Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı.

Başta Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı olmak üzere ABD ve düzen tetikçilerinin en yakınındaki isimlerdendi.

1978 yılında Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu Ankara'da gözaltına alınınca emniyete telefon edip "Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı'yı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız" talimatını veren, Çatlı'yı serbest bıraktıran isimdi.

ABD’nin “bizim çocuklar” dediği Kenan Evren cuntası darbe yaptığında zaferlerini ilan ettiler.

İkisinin de ipleri ABD’nin elindeydi ama onlar sadece “tetikçiydi” ve faşist cunta önce kendi evlatlarının kullanım ömrü dolanlarından kurtuldu.

O ise 7.5 yıllık cezaevi sonrası hüküm dahi giymeden özgürlüğüne kavuştu.

Talimatını verdiği ve arkasında durduğu onlarca cinayetten aklandı.

Oysa aynı dönemde idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu açık konuşmuş, Abdullah Çatlı, İsa Armağan, Oral Çelik ve Mehmet Ali Ağca gibi sağcı katillerin Yazıcıoğlu'nun direktifleriyle hareket ettiğini söylemişti.

Yani cunta itirafçı ülkücüyü öldürmüş, talimatları veren, cinayetleri işleten ismi özgürlüğüne kavuşturmuştu.

Cezaevinden çıktıktan sonra 1992’de BBP’yi kurdu, MHP ile yolları birleştirmeyip kendi kanalını açmaya çabaladı.

Aslı varken, ona çok iş düşmedi diye düşünülmesin, Sivas Katliamı sırasında da rolü olduğu tartışmaları yaşandı, Hrant Dink öldürüldüğünde de yine onun partisinin adı gündeme geldi.

Yazıcıoğlu işte tam olarak bu kısa sunuşa sığacak “kanlı” öykünün aktörlerinden biriydi.

Yıllarca ABD’nin ve Türkiye sermaye sınıfının, patronların hizmetindeydi.

Yazıcıoğlu öldürüldü mü?

Mümkün. Yıllarca hizmet ettiği düzenin içindeki farklı kanatlar bu yönde bir adım atmış olabilir.

Kendisi de yıllarca bu işi görev olarak yapan biri olarak, yine böyle bir sonla karşılaşmış olabilir.

Hatırlayalım, nasıl öldüğünü ve hangi iddiaların gündeme geldiğini:

* Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopter, 25 Mart 2009'da Kahramanmaraş'a düşmüştü. Helikopterde Yazıcıoğlu'nun dışında gazeteci İsmail Güneş, BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, İl Başkan Yardımcısı Yüksel Yancı, Belediye Meclis Üyesi Murat Çetinkaya ve pilot Kaya İstektepe bulunuyordu. Hepsi öldü.

* *Kaza sonrası İHA Muhabiri İsmail Güneş’in 112 görüşmesinin kayıtları ortaya çıktı:

-İsmail Güneş: Bacağım kırık olduğu için konuşamıyorum. Erhan ağabey nereden çıkış yapmıştık. Çağlayancerit orada bir yerde düştük. Hangi yere düştüğümüzü hatırlamıyoruz, her taraf sis, göremiyorum. (...) 35 00 benim numaram.


-112 görevlisi: Telefonu kapatmayalım, yerinizi tespit etmeye çalışıyoruz.

-İsmail Güneş: Alo. Sakin olalım da şu anda donuyoruz burada, ayağım da kırık.


-112 görevlisi: Polis ekipleri yerinizi bulmaya çalışıyor. Siz moralinizi yüksek tutun. Zaten sizin yerinizi tespit edecekler. Edemediler daha. Tespit etmeye devam ediyor.


-İsmail Güneş: Herkes öldü herhalde. Yok, yok. Çok kötü ayağım kırıldı. (İnleme) Hanımefendi hâlâ bulamadınız mı yerimizi? Burada donacağız, diğer insanlar öldü herhalde. (İnleme sesleri) Ayağımı oynatamıyorum. Çok pis kırıldı ayağım. Yerimizi ne zaman tespit edeceksiniz hanımefendi?

* O dönem gündem Ergenekon’du, Cemaat-AKP ortaklığıyla önce Ergenekon cinayeti öyküsü yazıldı. 

* Muharrem Tunç, Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopteri kullanan Mustafa Kaya İstektepe'nin Harp Okulu'ndan arkadaşı olduğunu söyleyip, dönemin Özel Yetkili Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak Yazıcıoğlu soruşturmasında gizli tanık olmak istedi. Tunç, pilotun kendisine, “Ergenekon üyesi subayların Elmadağ'da çok sayıda silah ve parayı konteynere gömdüğünü’”söylediğini öne sürdü. Helikopterin düştüğü gün İstektepe'nin kendisini aradığını da iddia eden Tunç, “Beni arayarak istifra ettiğini, zehirlendiğini söyledi. Ben de kendisine 'uçma' dedim. Kendisi de 'bana bir şey olursa konuş' dedi. Bundan maksat bana anlattığı hususları ifade vererek ilgili makamlara bildirmekti” dedi.

* Sonra Tunç’un Cemaat bağlantısı olduğu iddiaları gündeme geldi. Ardından da soruşturmayı yürüten savcıların tamamı ‘FETÖ’cü çıktı, görevden alındı.

* Bu sürecin ardından ikinci tur başladı. Bu kez cinayeti Fethullahçıların işlediği öne sürüldü. Uzun süre Cemaat’in bu cinayetteki payı gündeme getirildi.

* Helikopterin nasıl düştüğü sürekli tartışma konusu oldu. Kimi zaman savaş uçaklarının taciziyle düştüğü, kimi zaman helikopterdekilerin zehirlendiği söylendi.

* Kaza sonrası sağ olan isimlerin Cemaatçiler tarafından öldürüldüğü de öne sürüldü. Hepsinin kaza sonrası donarak ve yaralanarak öldüğü de.

Sonuç olarak Yazıcıoğlu’nun nasıl öldüğü ya da öldürüldüğü bir “sis” perdesinin içinde kaldı.

Tüm hayatı, yapıp ettikleri düşünülünce ortada şaşırtıcı bir şey de yok aslında.

Başa dönersek, peki, bu dosya 2026’da yeniden ve nasıl gündeme geldi?

Cinayetin ve ya da ölümün aydınlatılması için değil, burası kesin. Başta söyledik, bitirirken tekrarlayalım: “Öncelikle adı büyük tartışmalara ve şaibelere konu olan Akın Gürlek bir kez daha “kahramanlaştırılacak”, bu cepte. Bununla birlikte AKP, giderek çok parçalı hale gelen ve bir kısmı kendi çizgisinden uzağa savrulan faşist partileri de etrafında toplamayı deneyecek. Bu ülkede “faili meçhul kalmayacak” mesajı verilecek, üstelik de faili meçhullerin ana aktörlerinden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu üzerinden, onu aklayarak, kahramanlaştırmaya çalışarak.

***

Ankara'da su faturası soygunu: Faturalar son iki ayda katlandı, tek bir açıklama dahi yok!-Özkan Öztaş- 

Ankara'da su faturalarında özellikle son iki ayda yaşanan fahiş artışlar halkın tepkisine neden oluyor. Az tüketime rağmen gelen yüksek faturalar karşısında şikayet hatları dolup taşarken, yetkililerden açıklama dahi gelmiyor. Ankaralı yurttaşlar fatura soygununa ilişkin çarpıcı örnekleri soL'a anlattı.

Ankara'da su faturaları yurttaşları isyan noktasına getirdi. Özellikle son aylarda az tüketime dahi fahiş fiyatla gelen su faturaları tepkilere neden oluyor. Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi ASKİ'nin şikayet hattı dolup taşarken gelen yanıtlar sorunu geçiştirmekten öteye gidemiyor.

ASKİ'den her ay zamlı gelen faturalara yurttaşlar net bir cevap alamıyor. Kurumun resmi açıklamaları Osman Gökçek'i, Osman Gökçek ASKİ'yi suçlarken arada olan bir kez daha emekçilere oluyor.

'Nisan faturası 49 lira, mayıs 362 lira'

Demet Hanım Ankara Çankaya'da ikamet ediyor. 

Bu iki fiyat farkında değişmeyen tek şey kullanım tutarı. Tek başına yaşadığını ve günlük rutin kullanım dışında özel bir su tüketimine neden olacak döngüsü olmadığını ifade eden Demet Hanım, bu iki aylık farkı göstererek itiraz ediyor.

Demet Hanım tepkisini, "Nisan su faturam 49.95 TL idi, mayıs faturası 362 TL geldi, haziran henüz gelmedi. Birkaç güne de o gelir. Ben yalnız yaşayan biriyim, yemeği genelde dışarıda yiyorum. Yani benim bulaşık dediğim şey evde içtiğim çayın kahvenin birkaç tane kupasıdır. İki haftada bir çamaşır makinesi açarım ve tabii ki öz bakım. Faturayı görünce şok oldum. İçme suyunu zaten marketten alıyorum" sözleriyle dile getiriyor.

Yurttaşların ilettikleri şikayet listelerinde gelen faturalar için "Bir yanlışlık olmalı" imgesi en çok öne çıkanlar arasında yer alıyor.

'Önce 304, sonra 650, şimdi de 750 liralık faturalar geldi'

Bu üç fatura Müsaade Hanım'ın son üç aylık faturaları. 

Müsaade Hanım da tek başına yaşayanlardan. Yani tüketimde artış ya da yoğun kullanıma bağlı artan fiyatlar değil bu rakamların yansıttıkları. Müsaade Hanım emekli, tek başına yaşayan, haftanın bazı günlerini torununa bakmak için kızının evinde geçiren biri. Malum, Ankara içme suları çeşmeden içilemediği için hemen hemen her Ankaralı yurttaş gibi o da suyu hazır tedarik eden, musluktan tüketmeyenlerden. Ancak bu artış oranları haliyle Müsaade Hanım'ın da hem dikkatini çekmiş hem tepkisine neden olmuş.

'Normalde elektrik sudan pahalıydı, şimdi o da eşitlendi'

Necati Bey Mamak'ta yaşıyor. Kendisi özel bir firmada çalışıyor. Su fiyatlarına gelen fahiş zamları şöyle anlatıyor:

"Normalde hani alıştığımız şey nedir? Su 300 gelirse elektrik 500 gelirdi ya da ne bileyim biri 300 ise diğeri 1000 olur. Ama su ucuzdur yahu. Sudan ucuz lafı nereden çıktı sonuçta? Ama şimdi su faturaları elektrikle eşitlendi. Şimdi de alışın buna diyorlar. Kışın da doğalgazı bu su faturalarıyla kıyaslarsak esas o zaman eyvah diyeceğiz."

'Bir metreküp su kullandım, 362 lira ödedim'

Hülya Hanım da suyu az tüketen, günlük rutini evin dışında geçenlerden. Yaşadığı sorunun tekil değil tüm Ankaralı yurttaşların sorunu olduğunu anlatıyor.

Hülya Hanım, "Hepimiz bu sorunu yaşıyoruz. Ayda 1 metreküp su kullanıp 362 TL ödedim. 51 TL'si ASKİ'ye, 311 TL'si diğer kurumlaraymış. ASKİ'den durumu açıklayan SMS de geliyor zaten. Tutarın azı su, çoğu katı atık ve çevre temizlik vergisi falan. Sanırım hepimizin ASKİ faturalarında şu tutarlar sabit, kontrol edilirse görülür zaten. Katı atık toplama bedeli: 175,40 TL, katı atık bertaraf bedeli: 129,60 TL." diyor.

Hem ay başı hem ay sonu iki farklı ödeme talimatı

Harun Bey de derdini yazılı olarak ASKİ'ye iletmeye çalışanlardan. "Ocak ayından itibaren sırasıyla yaklaşık 425 TL, 300 TL, 523 TL, 719 TL ve son olarak 910,65 TL tutarında fatura geldi." diyerek süreci aktarıyor.

Evde tüketimi artıracak hiçbir faaliyet olmadığını, tadilat, misafir ya da başka gündemleri olmadığını ifade eden Harun Bey, "Ayrıca bu ay içinde bir faturanın son ödeme tarihi 05.06.2026, diğerinin ise 29.06.2026 olacak şekilde aynı ay içerisinde iki kez ödeme çıkması da kafamı karıştırıyor. Neden aynı ayın başında ve sonunda iki farklı fatura düzenlendiği konusunda da net bir açıklama alamadım. Bu durum bütçemizi zorlamakta ve aile olarak maddi açıdan sıkıntıya düşmemize yol açıyor." sözleriyle mağduriyetini belirtiyor.

Yedi yüz liraya bir metreküp su

Akın Bey, Ankara Çankaya Ayrancı Mahallesi'ndeki ASKİ aboneliği için 13.06.2026 tarihinde kartlı su sayacına 78758797 işlem numarası ile 700 TL'lik su yüklemesi yaptığını anlatıyor. 

Eve gelip kartı sayaca okuttuğunda, bu tutarın yalnızca 1.2130 metreküp suya karşılık geldiğini gören Akın Bey duruma itiraz ediyor.

Akın Bey yaşadığı süreci, "Bunun üzerine destek hattını aradığımda, yatırdığım 700 TL'nin yaklaşık 670 TL'sinin vergi adı altında kesildiği, bu nedenle karta çok az su yüklendiği bilgisi verildi. Daha önceki hiçbir yüklememde böyle bir durumla karşılaşmadım, bu kadar yüksek vergi kesintisi ilk defa başıma geliyor." diyerek özetliyor.

Yetkililer ve kurumlar arası suçlamalar devam edip somut bir çözüm üretilmezken, her ay daha da kabaran faturaların yükü altında ezilen ve asıl mağdur olan yine Ankara halkı oluyor.

***

Sopalar, çeteler ve ters kelepçeler: Emekçilerin hak arama mücadelesi engellenemiyor -Özkan Öztaş- 

Son dönemde hak arayan işçilere yönelik çete misali saldırılar gündemden düşmüyor. Özşen Madencilik’te madencilere, Ankara’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyelerine ve inşaat işçilerine yönelik şiddet vakaları artarken, emekçiler baskılara boyun eğmeyerek direnişi ve dayanışmayı büyütüyor.

Son zamanlarda hakkını arayan işçilere dönük saldırılar gündemden düşmüyor. Bazen hakkını arayan öğretmenler yerlerde sürükleniyor, kimi zaman açlık grevindeki madencilere saldırılıyor, havaya açılan ateşler gündem yaratıyor. Konya’da tarım işçileri, Tokat'ta Şık Makas işçileri, Ankara ve Antalya’da inşaat işçilerine yönelik saldırılar derken liste uzayıp gidiyor.

Patronların ve kolluk güçlerinin işçilere dönük bu haydutvari yöntemleri neye güvenerek devreye soktuğu sorusunu sona bırakalım. Önce neler yaşandığına ve bu saldırıların arkasındaki nedenlere yakından bakalım. Çünkü hakkını arayan işçinin susması, sesi çıkıyorsa da kimsenin duymaması için başvurulan çetevari yöntemler, işçilerin mücadelesini durdurmaya yetmiyor.

'Aynı renk giyinmiş bir ekip saldırmaya başladı'

Saldırılardan biri geçtiğimiz günlerde Edirne’de, Özşen Madencilik’te haklarını arayan madencilere yönelik oldu. Madencilerden Birol, yaşadıklarını soL’a şöyle anlattı: Bir anda hepsi siyah giyinmiş on beş kadar adam madencilere saldırmaya başladı. Biri havaya üç el ateş etti. Kimisi iki ayrı silahtan üç el ateş edildiğini söylüyor. Valilik hemen adım attı, silah sıkanı içeri almışlar falan diyorlar.

Birol, saldırı anında bir grup madencinin şirketle yürütülen arabuluculuk görüşmesi için Uzunköprü Kaymakamlığı’nda bulunduğunu belirterek şunları söyledi: O an bir grup madenci şirketle arabuluculuk yapanlarla toplantı halindeydi. Saldırı tam o sırada gerçekleşti. Görüşme Uzunköprü Kaymakamlığı’nda yapılıyordu. Saldırı olduğunda orada madencilerin aileleri, kadınlar ve çocuklar da vardı.

Günlerce madende direnen Özşen maden işçileri yer altında açlık greviyle yer üstünde yürüyüş ve dayanışmayla mücadeleyi büyüttü ve kazandı.

Birol, saldırıların doğrudan hak arama mücadelesiyle ilgili olduğunu düşünüyor: "Baktılar, bunların vazgeçmeye niyeti yok. Trakya'da pek fazla maden ocağı yok, olana da sendika girmesin istiyorlar. Biz Bağımsız Maden İş ile kenetlenince bu yöntemlere başvurdular. Böyle mafya kılıklı çete gibi geldiler. Kimisi adam tuttu diyor, kimisi patronun akrabaları diyor. Bilmiyorum o detayı. Ama bizim vazgeçmeye niyetimiz yok." 

Vazgeçmeyen maden işçisi sonunda kazandı. 

Özşen maden işçileri dün haklarını alarak zafer ilan etti ve süreci kazanımla tamamladı. Bu süre boyunca madende açlık greviyle, yollarda yürüyüşlerle, maden üstünde anneleriyle, çocuklarıyla ve eşleriyle mücadeleyi büyüttüler. Patronun saldırıları ise geriye yalnızca direnişi büyüten bir etki bıraktı.

'Saldırılara sessiz kalan herkes bu haksızlığın birer parçasıdır'

Yaşanan saldırılardan bir tanesi de Ankara’da haklarını aramak için gelen Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenlere yönelik oldu. Yerlerde sürüklenen öğretmenler ve ters kelepçe ile gözaltına alınan Eğitim-Sen genel Başkanı Kemal Irmak'ın görüntüleri dışında, bir öğretmen annesinin darp edilmesi akıllarda kalan görüntüler arasında yer aldı.

Peki ne olmuştu?

Ankara’da mülakat mağduru öğretmenler ile özel sektörde çalışan eğitimciler, uzun süredir kendilerine verilen taban maaş düzenlemesi ve özlük haklarının iyileştirilmesi sözlerinin tutulmaması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı önünde bir araya gelmek istemişti.

Ancak haklarını aramak için yola çıkan eğitimciler polis müdahalesiyle karşılaştı.

Yaşanan arbedede Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali de dahil olmak üzere elliye yakın kişi gözaltına alındı. Hafızalarda ise polis tarafından darbedilen öğretmenlerin, yerlerde sürüklenen ailelerin görüntüleri kaldı.

Tüm bu engellemelere rağmen öğretmenler, haklarını alana kadar Ankara’da kalmaya devam edeceklerini vurguladı. Dün kaldıkları otel kuşatılan, sendikalarına gitmelerine izin verilmeyen öğretmenler, bu saldırılar karşısında mücadelenin daha da büyütülmesi gerektiğini ifade ediyor.

Konuya dair soL’a açıklamalarda bulunan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası İstanbul Temsilcisi Burcu Çıra, parka adım atar atmaz polis amirleri tarafından yollarının kesildiğini belirtti.

Çıra, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin açıklaması sırasında yaşananları şöyle anlattı: Cümlesini bitirir bitirmez, polisler büyük bir hınç ve öfkeyle saldırarak başkanımızı sürüklemeye başladılar. Sonra onu bir polis aracının arkasına doğru götürdüler. Arkadaşlarımızı almaya çalışsak da vermediler ve gözaltına aldılar. Arkasından bir arkadaşımızı ve örgütlenme sekreterimizi daha gözaltına aldılar. O saatten itibaren artık direniş alanı bizim için Sakarya değil, Güvenpark oldu.

Alanda yalnızca eylem yapanların değil, o sırada orada bekleyen öğretmenlerin ve destek için gelen ailelerin de şiddet gördüğünü belirten Çıra, mülakat mağduru öğretmenlerin ailelerinin yerlerde sürüklendiğini söyledi. Şiddet görenlerden birinin sendikanın yürütme kurulu üyesi, bir diğerinin ise mülakat mağduru bir öğretmenin annesi olduğunu hatırlatan Çıra, yaşlı kadının polislere direnerek çocuklarını ve alanı terk etmeyeceğini haykırdığını aktardı.

Burcu Çıra

Yaşadıkları psikolojik ve ekonomik şiddete eklenen bu polis müdahalesinin kendilerini yıldıramayacağını vurgulayan Çıra, şöyle konuştu: Biz tam aksine Ankara Valiliği’nin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Çalışma Bakanlığı’nın ve Ankara Emniyeti’nin öğretmenlere topyekûn uyguladığı bu şiddeti kendileri açısından çok olumsuz görüyoruz. Bunların sindirme politikaları olduğunun farkındayız ama işe yaramıyor. Umarım bunu anlarlar. Çünkü biz kararlıyız. Haklarımızı alana kadar Ankara’dan dönmeyeceğiz.

Eğitim sorununun yalnızca öğretmenleri değil, öğrencileri, velileri ve tüm toplumu ilgilendirdiğini belirten Çıra, meselenin toplumsallaşmasını çok önemsediklerini ifade etti. Siyasi parti temsilcilerine ve altı yüz milletvekiline de seslenen Çıra, seçim dönemlerinde oy aparatı olarak görülmek istemediklerini dile getirdi.

Meclis görüşmelerinde iktidarından muhalefetine tüm vekillerin kendilerine hak verdiğini, ancak artık haklı olduklarını duymak değil haklarının verilmesini istediklerini söyleyen Çıra, sözlerini şöyle tamamladı: "Bize destek vermeyen tüm vekiller, tüm siyasi parti temsiliyetleri bu haksızlığın birer parçasıdır. Böyle görüyoruz meseleyi. Biz haklı olduğumuzu duymak istemiyoruz, hakkımızı vermelerini istiyoruz. Bunun için sorumluluk almalarını bekliyoruz. Hem topluma hem de vekillere çağrımızdır, öğretmenlerinin yanlarında olsunlar."

'Yaşanan saldırılar aslında AKP’nin ve sermayenin bu süreci yönetemediğini gösteriyor'

Yaşanan saldırılardan bir diğeri de Ankara’da adalet sarayı inşaatında haklarını arayan inşaat işçilerine dönük oldu. Şirketin tertip ettiği saldırıda işçilere demirli ve çivili sopalarla saldırıldı. Yaralanan işçiler hastaneden taburcu edildikten sonra memleketlerine gitti.

Yaşanan saldırıları soL’a değerlendiren Dev Yapı-İş Sendikası Genel Başkanı Özgür Karabulut, bu yöntemlerin işçi mücadelesini durduramadığını belirtti: Bu tür saldırılara normalde 12 Eylül dönemlerinden aşinayız ama bugün AKP iktidarında tekrar ediyor olması tabii düşündürücü. Tüm saldırılar işçi mücadelesini engellemiyor. Hatta direnç katıyor. Ama bu saldırılar bir yanıyla da patronların ve AKP’nin süreci yönetemediğini, yönetemedikleri için saldırdıklarını gösteriyor.

Ankara’da böylesi bir saldırıyla ilk kez karşılaştıklarını ifade eden Karabulut, inşaat işçilerinin köle gibi görüldüğünü söyledi: İnşaat işçilerini köle gibi görüyorlar. Köle koşullarında yaşamalarını olağan kabul ediyorlar. Diyelim ki yevmiye iki ya da üç bin lira. Oradan sigorta, tazminat, kıdem, özlük hakkı gibi konulara gelince patron inşaat işçisine ‘Siz bizden haraç mı istiyorsunuz?’ diyor. Halbuki bunlar işçinin en temel hakları.

Özgür Karabulut

Patronlara ceza verilmediğini, mülki amirlerin bu saldırıları görmezden geldiğini belirten Karabulut, yaşananları şu sözlerle özetledi: "Yapanın yanına da kâr kalıyor. Köle gibi gördükleri işçiler haklarını aramasın istiyorlar, baktılar baş edemiyorlar sopayla, tehditle, şantajla giriyorlar. 'Sizi şantiyeye sokmayız' diyen de oluyor, işte geçen gün olduğu gibi sopayla saldıran da. Saldırılar sadece inşaat işçilerine yönelik de değil. Konya’da tarım, Edirne'de maden işçileri ve Ankara'da öğretmenler aynı saldırının parçası. Madem öyle direniş ve mücadele de topyekun olmalı." 

Karabulut, patronların yalnızca açık saldırılarla değil, kimi zaman “iyi patron” görüntüsüyle, araya farklı kişileri sokarak da işçilerin mücadelesini kırmaya çalıştığını söyledi: Bazen işçilerin akrabalarından birilerini devreye sokuyorlar. Bazen bölgenin kanaat önderi, başkanı oluyor. Kimi örneklerde hak arama mücadelesi sonlansın diye idari sorumlular devreye giriyor. Hatta birçok örnekte şeyhlerin, imamların devreye sokulduğunu da görüyoruz.

Ancak yaşanan saldırılar direnişleri engellemek şöyle dursun, işçiler arasındaki bağı güçlendiriyor; mücadeleye daha fazla sarılmalarına yol açıyor.

Çünkü işçiler patrondan borç ya da haraç değil, doğrudan alacaklarını talep ediyor. Alın teri döküp emek verdikleri işin karşılığını istiyorlar. Zamanında maaş, güvenli gelecek ve insanca yaşam talep ediyorlar.

Patronların ve kolluğun saldırıları ise yalnızca işçilerin ne kadar haklı olduğunu ve pes etmemeleri gerektiğini bir kez daha gösteriyor.

***

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? (I + II )-Binhan Elif Yılmaz/T24-


 I-(Birinci nesil kriz modelleri) 

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Ekonomik kriz modellerini, dünyadan ve Türkiye’den örneklerle dört bölümlük yazı dizisinde ele alacağım.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:  

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.   

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye'de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye'nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

1990’lar Türkiye’sinde birinci nesil kriz modelinin her aşaması yaşanarak, nasıl koşar adım ekonomik krize gidildiğini anlatalım şimdi de:

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994'te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

Bütçe açığı yüzde 6,7’ye kadar tırmandı. Bozulan kamu dengeleri ileriye dönük olumsuz beklentiler kısır döngüsü ile enflasyonu üç hanelere taşıdı. 1990’da yüzde 60,4 olan enflasyon oranı 1994’te yüzde 125,5’e çıktı. Ekonomi yüzde 5,5 oranında küçüldü. Sadece iç borç faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranı 1994’te yüzde 60’a ulaştı.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.  

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi. 

[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

/././

II (İkinci nesil kriz modelleri) 

AKP 2002 Kasım’da iktidara geldiğinde yürürlükte bir IMF programı vardı, hükümet ekonomik kararlarda IMF’ye bağımlıydı. Dolayısıyla iktidara geldiğinde acı ilacı halka içirilmiş ve istikrar sürecine sokulmuş bir ekonominin kurumsal ve mali altyapının doğrudan yararlanıcısı oldu.

Krizleri ve dönemsel dönüşümleri tanımlamak, geçmişin ekonomik krizlerinden ders alıp-almadığımızı anlamak için bu yazı dizisinin ikincisinde de kriz modellerini incelemeye devam ediyorum. Sırada ikinci nesil kriz modeli var. 1992’de Avrupa para-döviz krizi ve kısmen de Türkiye’nin 2000-2001 krizi ikinci nesil kriz modeli ile açıklanıyor.

İkinci nesil kriz modelleri

Obstfeld (1986, 1994)[1] tarafından geliştirilen bu modelde, ekonomik göstergeler tamamen bozulmamış olsa da politikaların hedefleri arasında yaşanan çelişkiler ya da ekonomik, politik gerilimler gibi tetikleyici bazı şoklar beklentileri bozmaya başlıyor.

İkinci nesil kriz modellerinde yatırımcıların devalüasyon beklentileri spekülatif saldırıları tetikleyebiliyor ve hükümetin kur rejimini terk etmesine yol açarak kendi kendini gerçekleştiren bir krize dönüşüyor. Dolayısıyla bozulan beklentiler ve spekülasyon (kendi kendini gerçekleştiren kehanet) kriz yaratıyor.

Hükümetler sabit kuru, enflasyonun kontrolüne yardımcı olması nedeniyle korumak isterler. Ancak bu kur rejiminin maliyetinin bazen yüksek faiz oranları ve işsizlikte görülür. Hükümet sabit kuru korumanın faydasının maliyeti aştığına inandığı sürece kuru korumaya devam eder. Fayda-maliyet arasındaki bu değiş-tokuş da çoklu denge ihtimalini arttırır.

Birinci tür dengenin oluştuğu noktada ulusal paraya karşı herhangi bir atak olmaz, ekonominin temel dengelerinde bir değişme yaşanmayan bu ortamda kur korunmaya devam eder. İkinci tür denge durumunda ise ulusal paraya karşı spekülatif bir atak meydana gelir, bu atak sonucu ekonomik temellerde meydana gelen değişmeler sonucunda yatırımcıların beklemekte olduğu döviz kuru değişimi gerçekleşir. Bu çoklu denge olasılığı, kendi kendini besleyen krizlerin temelini oluşturup beklentilerde küçük bir değişme, büyük bir spekülatif atağın tetikleyicisi olur.[2]

Dolayısıyla spekülatif hareketlerin yokluğunda mevcut kur rejimi sorunsuz devam ederken, spekülatif ataklar, mevcut kur sisteminin çökmesine yol açmaktadır.

Ayrıca kuru sürekli korumak, devalüasyon beklentisini de arttırıcı bir durumdur. Beklenti bu yönde arttıkça faizler üzerinde baskı oluşturacak, bu da iç talebi olumsuz etkileyecektir. Diğer yandan sabit kuru terk etmenin hükümet açısından kredibilite maliyeti olduğunu da unutmamak gerekir.

ERM para-döviz krizi olarak bilinen 1992’de İngiltere’de ortaya çıkan kriz, bu modele verilen en klasik örnektir. İngiltere’nin Avrupa Para Sistemi’nden çıkmasına neden olmuş ve tarihe "Kara Çarşamba" (Black Wednesday) olarak geçmişti.

Türkiye'de ise 2000-2001 krizi beklenti etkilerinin güçlü biçimde hissedildiği birinci-ikinci ve bazen de ikinci-üçüncü nesil krizi modeline dayandırılır. İkinci nesil kriz modeline benzerlik, sürdürülemez kur rejimi ve beklentilerin bozulması mekanizmasıyla tetiklenen kriz nedeniyledir. Ancak bankacılık sektörünün döviz açık pozisyonu ve bilanço yıkımı ile sonuçlanması da üçüncü nesil kriz modeliyle açıklanabilir (Üçüncü nesil kriz modeli bu yazı dizisinde bir sonraki yazını konusu).

Dolayısıyla Türkiye’nin 2000-2001 krizi, melez kriz örneğidir.  

1992 Avrupa para-döviz krizi

Avrupa Para Sistemi içinde ERM (Döviz Kuru Mekanizması) adı verilen sistemde İngiliz sterlini Alman markına endekslenmişti. Amaç, ileri bir tarihte Euro'ya geçmekti. Önde gelen hedge fonlardan Soros ve ekibi spekülatif atak başlatınca ellerindeki ve borçlandıkları milyarlarca Sterlin'i piyasaya satıp karşılığında Alman Markı almaya başladılar.

Uygulanan sabit kur rejiminde İngiltere, ERM sisteminde kalabilmek için faiz yükseltmek zorunda kaldı. Aynı anda spekülatif atak ile yüksek faize ve işsizliğe daha fazla dayanılamayacağı, sterlinin değerinin düşürülüp sistemden çıkılacağı beklentisi yayıldı. Faiz kısa sürede ve hızla yüzde 15’e yükseldi. İngiltere’de siyasal kriz yaşandı, Avrupa Para Sistemi'nden çıkıldı, sterlin dalgalanmaya bırakıldı.

Türkiye’nin 2000-2001 krizi

Türkiye 1998-1999’da IMF reçeteleriyle istikrar programı uyguluyor, program kur çıpasına dayanıyordu. Program uygulanırken sıkı para politikasına geçiş ve Merkez Bankası’nın piyasaya IMF kuralı gereği likidite verememesi faiz oranlarını yükseltti.

Yatırımcıların kur çıpasının sürdürülemeyeceği yönündeki beklentileri bankacılık sektöründeki zayıflıklar ile birleşince DİBS piyasasında panik ve likidite sıkışıklığıyla dövize hücum başladı. Yabancı yatırımcılar ellerindeki DİBS’leri hızla ellerinden çıkarıp döviz taleplerini arttırdı. Hazine iç ve dış piyasadan borçlanmada zorlanırken faizler daha da yükseldi.

Burada kötüleşen beklentiler, zaten var olan kırılganlıkları hızlandırarak krizi derinleştirdi. 11 milyar $ düzeyinde kısa vadeli sermaye ülkeden çıktı, rezerv kaybı arttı ve sonunda sabit kur rejimi terk edilerek dalgalı kura geçildi.

19 Şubat 2001’de bir de anayasa kitabı fırlatılınca, bir siyasi kriz ile ikinci bir spekülatif atak başladı. Dövize yönelik talepte patlama yaşandı, Türkiye’nin kredi notu düşürüldü, TL dolar karşısında yüzde 50 devalüe edildi. Ekonomi 2001 yılında yüzde 6 küçüldü, bütçe açığının GSYH’ye oranı da yüzde 11,6’lık rekor düzeye yükseldi.

2001 krizinin ardından Şubat 2002’de IMF ile üç yıllık bir Stand-by anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Kemal Derviş’in "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı"na yaklaşık 12,8 milyar SDR’lık finansal dayanak sağladı.

Derviş politikalarının temel bileşenleri; Merkez Bankasının bağımsızlığının sağlanması, bankacılık sektörünün BDDK ile güçlendirilmesi, dalgalı kur sistemine geçiş, sıkı maliye politikası, “15 Günde 15 Yasa” olarak bilinen yapısal reformlardı.

Derviş politikalarının popülizmi dışlayan, piyasa ekonomisini merkeze alan, kurumların gücüne inanan teknokratik yaklaşımı ve işsizliği arttıran, yoksullaştıran kemer sıkma programıyla ekonomiye yön veriliyordu. “Kötü polis” işlerini Derviş üstlenmişti.

Enflasyon 2002’de yüzde 30’lardan 2004’te tek haneye indi. AKP de 2002 Kasım’da iktidara geldiğinde yürürlükte bir IMF programı vardı, hükümet ekonomik kararlarda IMF’ye bağımlıydı. Dolayısıyla iktidara geldiğinde acı ilacı halka içirilmiş ve istikrar sürecine sokulmuş bir ekonominin kurumsal ve mali altyapının doğrudan yararlanıcısı oldu.

[1] Bkz. Obstfeld, Maurice (1986); “Rational and Sel-Fulfilling Balance of Payments Crises”, The American Economic Review, Vol: 76, No: 1, pp. 72-81 ve Obstfeld, Maurice (1994); “The Logic of Currency Crises”, NBER Working Paper, No: 4640, pp. 1-54.

[2] Karaçor, Zeynep ve Korhan Gökmenoğlu (2011); “Finansal Kriz Modelleri”, Ed. by. Murat Çetinkaya, Küresel Ekonomik ve Finansal Kriz, Türkiye Ekseninde Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Ankara, Nobel Yayınevi, s. 43.

Binhan Elif Yılmaz/T24

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek...)

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -17 Haziran 2026-

  Marksizm insan doğasına aykırı mı? -Kavel Alpaslan- “...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz asl...