3 Kasım 2026 Salı

ÇİZGİLERİN DİLİ -3 Kasım 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞILAR -3 Kasım 2026-

Yarın seçimler var -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

ABD’de yarın ara seçimler var. Seçim öncesinde ana akım medyada yorumlar, Trump yönetimine karşı gelişen, ekonomik hoşnutsuzluğu, siyasal meşruiyet kaybını, geleceğe ilişkin belirsizliklerin beslediği daha geniş bir tepki üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu tepkiler geleneksel Demokrat-Cumhuriyetçi rekabetinin sınırlarını aşıyor. Sol yorumculara göre esas konu Trump’ın seçmen desteğini kaybetmesi değil; onu iktidara taşıyan toplumsal koalisyonun kendi iç çelişkileriyle karşı karşıya gelmesiydi. Bu çelişkileri aşabilecek bir siyasal alternatif henüz ortada yok.

The Economist son sayısında, bu krizin ekonomik boyutuna işaret ediyordu: Ekonomi yüzde 3+ büyürken büyümenin kazançları esas olarak varlıklı kesimlerde toplanıyor. Gümrük vergileri ve İran savaşı fiyatları yükseltiyor. Yüksek gelir grupları vergi indirimlerinden yararlanırken sosyal yardımlardaki kesintiler emekçi sınıfların hayatını daha da zorlaştırıyor. İmalat sanayisi üretimi artmasına rağmen istihdam geriliyor. Borsa ve yapay zekâ yatırımlarından doğan servet artışının yaklaşık yüzde 90’ı en zengin yüzde 10’a gidiyor. The Economist’e göre, Trump’ın Amerikan halk sınıflarına refah vaat eden söylemi ile iktidarının ekonomik sonuçları arasındaki çelişki giderek büyüyor.

New York Times’ta David Wallace-Wells, bu çelişkinin etkilerini MAGA hareketinin dönüşümüyle ilişkilendiriyordu. Düzenin seçkinlerine tepki olarak doğan MAGA, milyarderlerin, teknoloji şirketlerinin ve ayrıcalıklı sermaye çevrelerinin etkili olduğu bir iktidarın kurulmasının aracı oldu. Başlangıçta seçkinlere karşı olduğu iddiasıyla yükselen hareket, iktidarda ekonomik gücün yoğunlaşmasına hizmet eden ilişkilerle anılır hale geldi. MAGA büyük bir düş kırıklığı yaşıyor.

Büyük sermayenin de kafası karıştı. Axios’tan Zachary Basu’nun aktardığına göre Trump yönetimiyle ayrıcalıklı ilişkiler kuran şirketler, şimdi Demokratların Kongre’de çoğunluğu ele geçirmesi halinde soruşturma konusu olmaktan kaygılanarak Demokratlarla yakınlaşmaya çalışıyorlar. The Economist de “MAGA imajından kurtulmaya çalışıyorlar” diyor. Bu çelişki açığa çıkarken MAGA’nın evanjelik tabanı, hareketin toplumsal sürekliliğini sağlayan önemli bir unsur olmaya devam ediyor.

Wallace-Wells Amerikan siyasetini “tepki siyaseti” anlamında “whiplash politics” kavramıyla tanımlamaya çalışıyor. 2020’de Biden’ın, 2024’te Trump’ın kazandığı seçimlerin ardından şimdi yeniden ters yönde bir tepki görülüyor. The Economist’in seçim coğrafyası, “Hispanik” ve Asyalı seçmenler üzerine yazıları da geleneksel Cumhuriyetçi bölgelerde, seçmen gruplarında değişen tercihleri ortaya koyuyordu. Ancak bu gelişmeler kalıcı bir sola kayıştan çok, iktidardaki partiyi cezalandırma eğilimine işaret ediyor. Deneyimli muhafazakâr yorumcu Peggy Noonan da Wall Street Journal’da büyük bir Demokrat zaferinin iki partiyi de kendi sorunlarıyla yüzleşmeye zorlayabileceğini savunuyor. “Cumhuriyetçiler Trump’ın vesayetinden kurtulabilir.” Demokratların seçim başarısını doğru yorumlaması, “kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programına verilmiş onay olarak görmemesi gerekir” diyor.

Adolph Reed Jr’ın sosyalist The Bullet sitesindeki değerlendirmesi Trumpizmi mümkün kılan kapitalist birikim ile siyasal meşruiyet arasındaki yapısal çelişkiye dikkat çekiyordu. Reed, Amerikan siyasetinin ırksal, kültürel kimlikler üzerinden şekillenme eğiliminin sınıf ilişkilerini, ekonomi politiği görünmez kıldığına dikkat çekiyordu: “Trump’ın gitmesi bu yapısal çelişkileri ortadan kaldırmayacak.” Bunlara yanıt verecek bir siyasal program ve örgütlü toplumsal güç oluşturulmadıkça Trumpizmin başka bir biçimde geri dönme tehdidi sürecek. Reed uyarıyordu: Bir seçim zaferi, örgütlü bir toplumsal taban olmadan toplumsal dönüşüm gerçekleştirmeye yetmez. World Socialist Website da yorumunda “Sonuç ne olursa olsun, savaş ve işçi sınıfına yönelik saldırılar tırmanacak, çünkü onları üreten kriz devam edecek” diyordu.

Özetle, Trump’ın seçim kaybetmesi, Demokratların, eğer başarabilirlerse, Trump çalarak ülkeyi bir kaosa sürüklemez ise Meclis ve Kongre çoğunluğunu ele geçirmesi, ABD’de “süreç olarak faşizmi” belki durdurabilecek hatta geriletebilecek ama onu doğuran ekonomik, kültürel krizin aşıldığı anlamına gelmeyecek.

/././

TBMM Mekke ittifakını neden reddetmeli?-Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet- 

Mekke Ortak Savunma Anlaşması onaylanması için yarın TBMM Genel Kurulu’na geliyor. Anlaşmanın imzalandığı 7 Ağustos’tan bu yana konuyla ilgili birçok yazı yazdım. Yarınki oylamadan önce bir kez daha konuyu ele alarak milletin vekillerine seslenmek istiyorum. İşte milletvekillerinin Mekke ittifakına “hayır” demesini gerektiren 9 neden:

10 YILLIK BAĞLAMA

1) Muhalefet milletvekilleri, bu anlaşmaya TBMM’nin onuru için hayır demeli öncelikle. Zira iktidar, bu anlaşmayla TBMM’yi ve milletin iradesini yok saydı. Daha vekiller anayasanın 90. maddesine göre bu anlaşmayı onaylamadan, iktidar onaylanmış gibi anlaşmaya dair icraatlar yaptı: Komite kurdu, genel sekreter oyladı, toplantılar yaptı, 5 Ekim’deki toplantıda Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldı.

2) 16 maddeli anlaşmaya göre üye ülkeler 10 yıl boyunca bu anlaşmadan çekilemeyecekler! İktidar, anlaşmayla 10 yıl boyunca Türkiye’yi bağlıyor, kendinden sonraki iktidarları bu politikasına mecbur bırakıyor. Bu kabul edilemez.

ANLAŞMANIN MERKEZİNDE YEMEN VAR

3) CHP yönetimi hem “Yemen’e asker gönderilmesine karşıyız” diyor ama hem de “Anlaşmayı onaylayacağız” diyor. Yemen’e asker göndermek istemeyen biri bu anlaşmaya evet diyemez. Zira anlaşmanın merkezinde bu konu var. Öyle olduğu için de daha anlaşma konusunu milletvekillerine sormadan, Yemen topraklarını bombalayan Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldılar.

4) İktidar “Suudilere askeri desteğimiz saldırı değil, savunma amaçlı” diyerek anlaşmaya evet denilmesini istiyor. Savunma ve saldırı ikiz kardeştir. Savunma da saldırı da bir savaş halidir. Suudileri savunmak için gönderdiğiniz Mehmetçikler, kaçınılmaz olarak savaşın parçası olurlar.

İSRAİL DE HUSİLERE KARŞI

5) Mekke ittifakı, kurulduğu andan beri ABD ve İsrail tarafından destekleniyor. Neden? Çünkü Mekke İttifakı’nın hedef aldığı Husiler (Ensarullah Hareketi), ABD ve İsrail’in de hedefi. O nedenle Husilere karşı ABD ve İsrail ile aynı cephede olup olmamaya oy vereceksiniz son tahlilde.

6) Husiler, Gazze soykırımı yapan İsrail’e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir harekettir. Husilere karşı konumlanmak, Filistinlilere sırtını dönmek demektir.

7) Trump da Jeffrey de Barrack da açık açık söylediler: “ABD’nin yeni doktrini gereği Ortadoğu’daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz” dediler, bunu “yük paylaştırma stratejisi” diye nitelediler. ABD’nin bölgedeki en önemli işi petrodolar anlaşması gereği Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenliğini garanti etmektir. İşte vereceğiniz oy ile ABD’nin bu işini yüklenip yüklenmemeyi kararlaştırmış olacaksınız.

11 YILDA 3 FARKLI TUTUM

8) Türkiye dünyada ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuş ülkedir. Öyle olduğu için de mazlumlardan yana konumlanır. SuudiHusi savaşında zalim kimdir, mazlum kimdir? Saldıran kimdir, topraklarını savunan kimdir? 2015’ten bu yana Husilere karşı operasyon yapan Suudi Arabistan’dır. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2015’ten bu yana birçok kez Suudilerin yanında Husilere karşı savaştı ama püskürtüldü. Burada mazlum olan Husilerdir, topraklarını Suudi Arabistan’a karşı korumaya çalışan Yemenlilerdir. Türkiye, mazlumun karşısında konumlanamaz.

9) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015’te “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz” dedi. Ancak Kaşıkçı cinayeti nedeniyle AnkaraRiyad ilişkileri bozulunca, Erdoğan bu kez 2019’da Suudi Arabistan’ı Yemen’i bombalamakla ve bu ülkeyi “yerle yeksan” etmekle suçladı. Hatta Erdoğan bir konuşmasında “Yemen’i bu hale getiren Suudi Arabistan’ın hesap vermesi gerektiğini” bile savundu. Ama Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verince aynı olayda üçüncü kez tutum değiştirdi.

10 yıl üyelikten çıkılamayacak bir anlaşmayı size onaylatmaya çalışan iktidar, bu anlaşmanın öncelikli işi olan Yemen konusunda 11 yılda üç kez tutum değiştirdi. Sadece bu nedenle bile oyunuz “hayır” olmalı!

/././

AKP’nin kolektif aklı -Özdemir İnce/Cumhuriyet- 

Değerli okur(lar) bugün okuyacağınız yazıyı 16 Eylül 2001 günü Hürriyet Pazar’da “AK Parti’nin kolektif aklı” adıyla yayımlamıştım. Bir kez daha okutma gerekliliği gördüğüme göre, köprünün altından barajlar dolusu su akmasına karşın hiçbir şey değişmemiş. Eylemleri ve işlemleriyle kömür karasına dönüştüğü için artık “temennili” adıyla (AK Parti) değil, önüne bir “kara” sıfatı da ekleyerek “AKP” diyorum ve “AK” Parti denmesini en azından muhaliflere tavsiye ediyorum.

***

Franz Kafka’nın “Değişim” adlı romanının kahramanı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini hamamböceği olarak bulur.

Bizim teokratik devlet mecnunu, şeriat düşkünü, ümmet meftunu, Arapperest siyasal İslamcılarımız da tıpkı Gregor Samsa gibi, bir sabah uyanınca kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak bulmuşlar.

“Bulmuşlar” diyorum, çünkü bu değişimin herhangi bir tanığı yok. Kendi sözleri. Kendi sözleri olunca da sabıkaları olduğu için inanmak biraz zor. Kimse kendilerinden değişmelerini istemedi. Çok önemli bir nedeni olmalı ki ağır suç işledikleri için yıllarca hapiste kalmış sabıkalılar gibi “Biz değiştik!” diyorlar.

R.T. Erdoğan ve arkadaşlarının değişip değişmemelerinin aslında beni ilgilendirmemesi gerekir. Ne var ki Cumhuriyet ve başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet ilkelerini içlerine sindirmeleri hem kendilerinin hem de ülkenin yararına. Bu nedenle, değişim bu bağlamda ise buna kayıtsız kalmam olanaksız.

Bu konuda düşünmeyi sürdürelim: AK Parti’nin başkanı R.T. Erdoğan, roman kahramanı Gregor Samsa gibi bir mutasyona uğrayıp değişti diyelim. Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç ve öteki zevat nasıl olup da hep birlikte koro ve kitle halinde değiştiler? Aynı anda yumurtadan çıkarak kanatlanıp uçan kelebekler gibi...

Bunun da cevabı hazır. Akılları gibi (akılları kolektifmiş) değişimleri de kolektif bunların. Her şeyleri kolektif: Gözleri, kulakları, ağızları, elleri, ayakları... Her şeyleri kolektif şirket!

İlk kez partinin kuruluş basın toplantısında “kolektif akıl”dan söz etmişti R.T. Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“AK Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse...”

R.T. Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil. Az önce de söyledim. Biz kolektif bir aklın temsil edildiği bir parti olacağız. Bu konu gündeme gelirse oturup kendi aramızda konuşuruz. Bu konuda konuşmak için çok erken.”

R.T. Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir. Kolektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.”

“Kolektif akıl!” kavramı gündemin hayhuyu arasında dikkatlerden kaçtı. Oysa basının, öteki politikacıların, siyaset bilimcilerin, toplumbilimcilerin duydukları zaman tüylerini diken diken etmesi gereken bir kavram bu. R.T. Erdoğan bu kavramı anlamını bilerek mi kullandı, bilimsel konuşma merakını tatmin için mi, yoksa “ilmi malumat-ı zaruriyye” sahibi olduğunu dosta düşmana kanıtlamak için mi?

“Kolektif akıl” kavramını kullanma gerekçesi ne olursa olsun, yandık ki nasıl yandık. Kolektif akılı temsil eden liderlik ebedidir. Kendisini seçen kolektif aklı temsil ederken kolektif akla dönüşüp bizzat kolektif akıl olacağı için bir daha yerinden kımıldamaz. Kolektif akılla tekelci liderlik anlayışına son vermek bir yana, kolektif akılla tekelci liderliğin daniskası kurulur.

Peki ama “kolektif akıl” da neyin nesi? “Kolektif akıl” nasıl bir akıl?

Kolektifin anlamı “ortak, ortaklaşa; toplu, topluca”.

Yani kolektif akıl, “ortak akıl” anlamına geliyor.

“Ortak akıl” diye bir kavram yok felsefe ve sosyolojide. Buna karşılık “ortak bilinç” var. Emile Durkheim gibi idealist sosyoloğlar, bireyüstü ve ayrı bir varlığa sahip olduğu varsayılan üstün bir bilinç olduğunu savunurlar. Bilinç hayatının en yüksek biçimi olan bilinçlerin bilinci.

Kolektif akıl da demek ki en yüce akıl, akılların aklı anlamına geliyor. Mülkiyetin, bilincin, çıkarın, psikolojinin, taşkınlığın “ortak” olabileceğini aklım kesiyor da aklın ortaklaşası pek zor. İlkin akıl akılsa ortaklaşa olmaz. Akıl bireyselleştikce akıllaşır. Akıllı bir insanın ortak aklın iradesini kabul edebilmesi için aklını yitirmesi gerekir. Kendi aklından vazgeçip bir ortak aklın yönetimine girmek ne demek? “Aklını yitirmek, mümin olmak, iman etmek” demek. İradesi özgür olmayan, aklı özgür olmayan, bir ortak aklın direktifleriyle karar veren insan topluluğunun demokrasiyi bulması, yaşatması mümkün mü?

Ortak (kolektif) aklın vardığı noktayı en iyi Erbakan Hoca belirliyor ve “Lidere itaat farzdır” diyor.

Ortak akıl, demokrasilerde değil, teokratik düzende, faşizmde, totaliter rejimlerde geçerlidir. Onlar tarafından yaratılır ve onları yaratır! Ya da onları yaratır ve onlar tarafından yaratılır!

Demek ki ve ortaya çıktığı gibi “ortak akıl” denen yaratıcı, “tek adam” sıfatlı bir varlık yaratıyor. Ne var ki tek adam ile kitle arasında bir ayna var. Aynanın ön yüzü tek adama, arka yüzü kitleye dönük.

“Tecrübeyle sabit”tir efendim!

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -3 Kasım 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)