Ver papazı al papazı - L. DOĞAN TILIÇ

Mahkeme Brunson’la ilgili kararını verdi ve Rahip ABD’ye gitmesine de izin verilerek salındı. Şimdi, “Nasıl aldım ama” diyen Trump’ın şovunu isleyeceğiz.
Vatandaşların çoğu, AKP’ye canı gönülden bağlı olanlar dahil, bir burukluk hissedecekler. Öyle hissedecekler, çünkü ne kadar çiğnenmiş olursa olsun, vatandaşlarda yargı bağımsızlığının önemli olduğuna dair bir algı var.
Brunson davasını ekonomi ile ilgilendirenler; ABD onu tutukladığımız için bizden intikam alıyor diyenler var(dı).


Parantez içindeki (dı) kısmında Erdoğan da var. Ekonomik krizi, doların dövizin halini, ABD’nin yaptırımlarını, silah satışına izin vermemesini vb.; Türkiye’nin dik duruşuna, Suriye’de yaptıklarına, baskılara boyun eğmemesine bağlıyordu. Boyun eğmemenin somut göstergelerinden biri de Brunson’un bütün “serbest bırakın” baskılarına karşı “bağımsız” mahkemelerce cezaevinde/ev hapsinde tutulmasıydı.

Ünye’de yaptığı bir konuşmada; “Buradan tekrar sesleniyorum ABD’dekilere” demişti Erdoğan, “Yazık yazık. Siz NATO’daki bir stratejik ortağınızı bir papaza değişiyorsunuz.

Sonra, ekonomik kriz falan olmadığını da söyledi, krizin Brunson’la ilgisi olmadığını da…

Ancak, Brunson konusunda yapılan her şeyin “bağımsız yargı” tarafından yapıldığına dair söyleme en öldürücü darbe de Erdoğan’ın kendisinden gelmişti. Bir konuşmasında, ABD’nin yine kendisinden Brunson’u istediğini belirterek; “Sizde de bir papaz var, bizde de. ‘Ver papazı, al diğer papazı’ dedim. Hemen, ‘Karıştırma orayı’ diyorlar. Yok öyle şey” demişti.
Bir devlet başkanı ağzından çıkan her söze dikkat etmek zorundadır. Bugün memlekette ve dünyada Türkiye’de yargı bağımsızlığı olmadığına dair bir düşünce hakimse, bu, sorunlu yargı kararları kadar en tepeden yapılan açıklamalara da bağlı.

ABD gazeteleri, biraz da bu algının konforu içinde, dünkü duruşma öncesi Ankara ve Washington arasında yapılan üst düzey görüşmelerde Brunson’un bırakılmasının kararlaştırıldığını yazdı.

Bir “FETÖ borsası” kurulduğu ve zengin kimi sanıkların para karşılığı bırakıldığı iddiasını ortaya AKP’liler attı. “Ver papazı - al papazı” denklemini  Erdoğan kurdu. Deniz Yücel’in serbest kalması da, onun “Ben bu görevde bu makamda olduğum sürece asla” diye yemin etmesinden sonra geldi.

Brunson’la ilgili iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Hiçbirinin aslı olmayabilir ve yargı gerçekten buna bağlı olarak karar veriyordur! Ancak, o iddiaların çok daha azıyla yıllardır yatan vatandaşlar varken, yargının bağımsızlığına ve siyasi etkiden azade karar verdiğine kimseyi inandıramazsınız.
Söyledikleriniz ve yaptıklarınız, eğer yasalara ve hukuka uygun değilse; buna karşın onları bir de gururla, övünçle yedi düvele ilan ettiyseniz, onlar bir gün gelip ayağınıza dolanıyor.

Ver papazı - al papazı” söylemi gölgesinde alınan mahkeme kararları, Türkiye’yi dünyanın gözünde en pazarlık edilemez konularda pazarlık edilebilecek bir ülke haline getiriyor.

Kayıp gazeteci Kaşıkçı konusunda Suudilerle neler konuşuluyor, bilmiyorum. Şimdilik korkunç senaryoları bir kenara bırakıp, öldürüldüğünü değil de kimi Suudi yetkililerin yabancı basına söylediği gibi kaçırılıp Riyad’a götürüldüğünü düşünmek istiyorum.

Gerçi öldürülmüş olması da bu ilişkinin kurulmasını engellemiyor ama, Suudiler, misal dün gelen heyet, bizim yetkililerle konuşurken; “Siz de birçok ülkeden terörist diye adam kaçırıp Türkiye’ye getirdiniz. Bunu da gururla ilan ettiniz. Bizim yaptığımızın sizin yaptığınızdan ne farkı var” dese, ne cevap veririz acaba?

Yapıyoruz ama o ülkelerle işbirliği içinde, onların bilgisi dahilinde yapıyoruz mu deriz?

Öyle dediğimizde adamlar tutup da; “Bugün, Kosova İstihbarat Servisi tarafından gerçekleştirilen operasyonda 6 Türk vatandaşı sınır dışı edildi. Ben, başbakan olarak bu operasyonla ilgili bilgilendirilmedim. Bu yüzden, yasal ve anayasal yetkilerime uygun olarak hareket edeceğim” diyen Kosova Başbakanı Ramus Haradinac’ı kendilerine kanıt gösterseler, ne yaparız?

Hukuku “Ver papazı - al papazı”na bağladığınızda; çok şey verip hiçbir şey alamadığınızla kalırsınız!

L. DOĞAN TILIÇ / BİRGÜN

İzmir'e ABD bayrağı çekildi!..- Ahmet TAKAN

Güzel İzmir... Şirin İzmir... Kahraman İzmir...
Sonunda bu zulmü de yaşadı!...
Casus, PKK, FETÖ iş birlikçisi Papaz Brunson, İzmir'e "gavur İzmir" diyenlerin marifetiyle serbest bırakıldı...

Aslında Perşembe'nin gelişi belliydi. ADSIZ'ı takip edenler taa en başından beri şahidimdir. Karara şaşırdım desem yalan olur. Dün, İzmir'de görülen duruşmanın safahatı da tam bir tiyatroydu. FETÖ ve PKK terör örgütleriyle irtibatından dolayı 35 yıl hapis cezası istemiyle 2 yıldır tutuklu bulunan ve son 2,5 ayı ev hapsiyle geçiren Papaz Brunson duruşmasında önce iddianın temeli tanıklar geri vites yaptı!.. "Ben öyle demedim", "beni yanlış anlamışsınız" dediler. Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar misali!.. Son sürat ilerledi duruşma; savcı soruşturmayı genişletmek istemedi, esas hakkında mütalaasını sunarken 5 ile 10 yıl arasında bir ceza istedi. Savunmanın tanıklarının bile dinlenmesine lüzum görülmedi. Ara karar beklenirken esas hakkında karar verilme sürecine gidildi ışın hızıyla!.. Papaz efendi "Masumum. Türkiye'yi çok seviyorum. Beraatımı istiyorum" dedi. İkna olduk masum olduğuna!.. En alt sınırdan verildi ceza ve papaz kaçtı!..

Devletin elinde tüm belgeler vardı aslında. Türkiye'de ne haltlar karıştırdığı belgelerle ortadaydı. Duruşmanın başladığı saatlerde durum değerlendirmesini aldığım çok deneyimli ve ünlü eski bir DGM savcısı, "Tahliye olacak. Bu duruşmada karar çıkacak, bütün tedbirler kalkacak, yurt dışı yasağı konmayacak. Cezayı da düşük verecekler" demişti. Haklı çıktı!..

 "Sizde de bir papaz (Fethullah Gülen) var, bizde de. 'Ver papazı, al diğer papazı' dedim. Hemen, 'karıştırma orayı' diyorlar. Yok öyle şey."
R. Erdoğan diyordu bir zamanlar bunları..
Bakalım şimdi nasıl bir kılıf bulunacak. Ahali nasıl bir algı operasyonu ile kandırılıp, uyutulmaya devam edilecek?..
 Erdoğan'ın sözde efelenmelerinin ardından ABD, Brunson'ın serbest bırakılmamasından "sorumlu" oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'e yaptırım uygulamıştı. ABD Hazine Bakanlığı Gül ve Soylu'nun malvarlıklarını dondurmuştu.

Papaz'ı verdik, bari Süleyman Soylu ile Abdülhamit Gül mallarını kurtarabilseler!..
Kafamda derin bir soru var?.. PKK ve FETÖ hamisi bu terör örgütlerine destekten ve bu yönde Türkiye'deki faaliyetlerinden vazgeçer mi?.. Brunson'un Papaz olduğuna hiç inanmadım. ABD'nin Türkiye'yi parçalamak için devreye koyduğu yüz yıllık projesinden vaz geçeceğine de en ufak bir ihtimal vermiyorum. Tedbirlerini çoktan almışlarıdır. Bu sefer daha ihtiyatlı hareket etmişleridir. Brunson'un yerine 1 değil 10 "papaz" görevlendirmişlerdir. Yeni casus Brunsonlar da çoktaan gelip İzmir ve civarlarında görevlerine başlamışlardır. Mehmetçiğin kafasına çuval geçirildiğinde ABD'ye nota verilmesini bekleyen çevrelere "ne notası. Müzik notası mı" diyenlerin sayesinde!..

Daha da acısı var;

Türkiye Cumhuriyeti devleti son bir hafta içinde üst üste 2 kez façasına derin çizik yarası aldı. Türk topraklarında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'yı testere ile kesip yok ettiler. Kurtuluş Savaşımızın sembolü İzmir'de  PKK, FETÖ iş birlikçisi ABD ajanı Brunson'u zorla serbest bıraktırarak diz çöktürdüler.

İzmir'in dağlarında çiçekler açmadı!..
İzmir'e ABD bayrağı çektiler...
Gazi Mustafa Kemal Paşa...



Ahmet Takan / YENİÇAĞ

Bilimciler yurda dönecekmiş - ÖZDEMİR İNCE

Cumhurbaşkanı Erdoğan, üçüncü havalimanında yapılan Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali’nde yaptığı konuşmada 1- “Günümüz dünyasında gerçek anlamda bağımsızlığın birinci şartı, teknolojiyi üreten ve ihraç eden ülke konumuna ulaşmaktır. Teknolojik gelişmelerin ilk aşaması hayal edebilmektir.”…2- “Ecdadımız asırlar boyunca hep daha fazlasını hayal etmiş, bunun peşinden gitmiş ve çoğunlukla da hedefine ulaşmıştır. Biz de Türkiye’ye ne kazandırdıysak hep hayallerimizin peşinden giderek kazandık. TEKNO- FEST’in bir sıçrama vesilesi olmasını düşünüyorum. Ülkemizin milli teknoloji hamlesinin başarıya ulaşması, teknoloji üreten bir toplum haline dönüşmemizle mümkündür” demiş.

***
Konuşmanın birinci bölümüne her aklı başında insan katılır. Ama, işin ters tarafı “bilim üreteceğiz” yerine, “teknoloji” denmesi. Bu koşullanmış “sağ” kafa, bilim için gereken uzun vadeli yatırım yapmadan, “imansız” bilimcilerle uğraşmadan teknoloji üretmek, Batı’nın teknolojisine sahip olmak ister. Ne güzel, değil mi? Ama, kazın ayağı hiç de öyle değil, bilim olmadan, bilimsel ortamı kurup geliştirmeden teknoloji yarışına girmek ham hayal. Teknoloji, bilimin yan ürünlerinden biridir ve bilim olmadan var olamaz. Eh, gayret, ecdattan ilham alan, hurafe yuvası imam hatiplere düşüyor.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı konuşmada, bilimcilerin (scientiste, scientifique) yurda dönüş seferberliğini başlattıklarını belirterek, “Finans,sağlık, enerji teknolojileri yerli ve milli olarak geliştirerek bağımsızlığımızıperçinlemeye çalışıyoruz. Bilim insanlarımızın yurda dönüş seferberliğinibaşlatıyoruz, uluslararası lider araştırmacılar programı başlatıyoruz; dünyanın her yerindeki bilim insanını ülkemizde başlattığımız atılıma katılmaya davet ediyorum” demiş.
***
Davet biçiminde bir sorun var: Bilimcileri koyun sürüsü halinde düşünüp toptan davet edemezsiniz. Diyelim ki bu davet ciddiye alındı, büyük bir bölümü yurda döndü: Ne yapacaksınız? Bir plan ve program yaptınız mı? Türkiye’nin hangi alanda bilimciye gereksinimi var? Diyelim ki ben ABD’de bir tıp fakültesinde “Prof. Dr” unvanlı, araştırma yapan bir bilimciyim. Farmakoloji doktoram ve molküler biyoloji ve patoloji alanlarında da ayrı ayrı postdoktoram var. Harvard ve MIT’de uzun yıllar çalışmışım. Kanser alanında önemli bulgularım var. Laboratuvarımın yıllık bütçesi en azından (…) milyon dolar ve yıllık kazancım (…) yüz bin dolardan aşağı değil. Erdoğan hükümetine neden yurda dönüş dilekçesi yazayım? Benim ülkeye çok ayrıntılı bir sözleşmeyle davet edilmem gerekmez mi?
***
Erdoğan hükümeti bilimci sağlama konusunda yurtdışında yetişmiş laik disiplinli bilimcilere sonsuza kadar güvenemez. Cumhurbaşkanı hazretleri, türbanlı öğrencilerin bevleviye ve kadavra derslerinde günaha girmemek için gözlerini kapattığını elbette bilmiyordur. 
Asıl önemlisi: Avrupa’da, ABD’de özgür bir ortamda yaşayıp çalışan bir bilimci, başıbozuk bir rejimde çalışmaya neden gelsin? Mal ve can güvenliği olmayan; öğrencilerin, işçilerin, yazar ve sanatçıların sudan sebeplerle hapse atıldığı bir memlekete neden gelsin? Bilimin yerlisi, yersizi olmaz, bilim evrenseldir. Önce ülkeni evrensel standartlara uygun hale getireceksin. Unutulmasın ki: Cumhuriyetçi, laik ve özgür bir bilimci, Cumhuriyetin uygar devrimlerine düşman, İslamcı bir iktidara hizmet etmeyi kabul etmediği için elbette kınanamaz. Bilimcilere, Diyanet’e ayırdığından çok daha fazla para ayırabilecek misin?

Özdemir İnce / CUMHURİYET

Şark devletinde bir cinayet - MİNE SÖĞÜT

İstanbul’da Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na girdikten sonra ortadan kaybolan... 
Sırf bu iş için Türkiye’ye gelmiş özel bir tim tarafından korkunç bir cinayete kurban gittiği konuşulan... 
Cesedinin parçalara ayrılarak konsolosluktan çıkarıldığına ve yok edildiğine dair deliller olduğu varsayılan... 
Amerika buna çok kızacak” diye hayıflanılan... 
Türkiye olayı çözmezse adı karalanacak” diye mızmızlanılan, ülkesindeki iktidara muhalif bir gazetecinin başına gelmiş olabilecek korkunç bir olayı, bir casusluk filminin senaryosuymuşçasına didikleyen kolektif aklımızı bir kez daha kaçırdık. 

Biz o aklı daha önce defalarca kaçırdık. Canlı bombalar kalabalıkların arasına girip insanları havaya uçurduğunda da kaçtı. 
Gözaltında işkenceden ölenlerin başlarına gelenler kanıtlandığında da kaçtı. Güneydoğu’da asit kuyuları ortaya çıktığında da kaçtı. 
İleride de daha çok kaçacak. 

Mesela 15 Temmuz’un aslında ne olduğunu öğreneceğiz, o akıl yine kaçacak. 
İktidarın suçları resmen açığa çıkacak, yine kaçacak. 
Başka iktidarlar, başka suçlar ve başka iktidarlar ve başka suçlar ve başka iktidarlar karşısında o kolektif akıl daha çok, ama çok kaçacak. 

Bu arada hangi devletlerin hangi terör örgütleriyle nasıl anlaşmalar yaptıklarını ve 
o anlaşmalar bozulduğunda ya da işin seyri değiştiğinde ortaya nasıl sonuçlar çıktığını anlatan araştırmacı yazarlar cilt cilt kitaplar yayımlamaya devam edecekler. 
Belgeselciler kirli ilişkileri tane tane deşifre eden dev belgeseller çekecekler. 
İtirafçılar zaman zaman çözülüp bülbül gibi ötmeyi sürdürecekler. 

Ama hiçbir şey değişmeyecek. Kendi hayatını başkasının hayatını izler gibi izleyen ve televizyon karşısında devamlı çekirdek çitleyen insanlık, bu kirli ve tehlikeli ilişkilere her seferinde bir kez daha aşılanacak. 

Soğuk ve sıcak savaşların çıkmasını, dünya nimetlerinin para babaları tarafından hunharca yağmalanmasını, bu yağmanın acısının çok çalışıp az kazanan ve zorluklar içinde küçük hayatlar yaşayan milyarlarca insandan çıkarılmasını kadermiş gibi kabullenen koca bir dünya halkının eğik boynunu kopara kopara bitiremeyen vahşi kapitalizm ve ondan da vahşi emperyalizm dünyanın altını üstüne getirmeyi sürdürecek.     


Suudiler ve Amerikalılar ve Türkler... Ve diğerleri... 
Asla göründükleri gibi hukuka göre işleyen resmi devletler değiller. Her biri belli ki aslen ganimet peşinde şekillenmiş, “gerekirse” her şeyi yapabilecek birer çete. İktidar modellerini insanlık adına değil, kazanmak adına çağlardan çağlara sürüklemekteler. 
Biz şimdi Türkiye’deki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na sağ girip muhtemelen oradan ölüsü çıkan ve dünyanın canına okuyan devletlerin uluslararası kirli ilişkilerinde bir anahtar olan bir gazetecinin akıbetine bakıp ne anlamalıyız? 

Suudilerin ne kadar vahşi olduğunu mu? 

Türklerin basiretsizliğini mi? Amerika’nın gücünü mü? Gazetecilerin aslen casusluk yapabildiğini mi? Casusların enselendiklerinde devletler tarafından hunharca öldürülebildiklerini mi? 

Bunların hepsi aslında bize tek bir şey öğretmeli. 
Dünyada işler öyle vitrinde göründüğü gibi dönmüyor. Bu dünyayı rezil çeteler, kara paralar, iğrenç ilişkiler, tiksindirici pazarlıklar, göz yummalar, gözdağları yönetiyor. 
Siz bu arada cebinizdeki paranın bu ay neyi almaya yeteceğini, neyi almaya yetmeyeceğini hesaplıyorsunuz. 

Askere gönderdiğiniz oğlunuz sağ saim eve dönsün diye dualar ediyorsunuz.  Üniversiteye giden çocuğunuz orada siyasi olaylara karışmasın diye adaklar adıyorsunuz. 
İşinizden çıkarılacaksınız, kiranızı ödeyemeyeceksiniz, kredi kartınız patlayacak diye ödünüz kopuyor. 
Ettiğiniz bir laf yüzünden hapse gireceksiniz diye aklınız gidiyor. 
Bu arada Allah’a, bayrağa ve vatana inanıyorsunuz. 
Onlara canınız pahasına sahip çıkmaya programlanıyorsunuz. 


Ama bir türlü farkına varmıyorsunuz; 


Sahip çıkmanız istenen hiçbir şey zaten sizin değil.

Buna canınız da dahil.

Mine Söğüt / CUMHURİYET

EFSANEYİ ANLATTILAR(I-II-III-IV) BEDRİ BAYKAM / CUMHURİYET

O dünya mümkün(I)

Bugün 8.Ekim.2018,Che’nin 51’inci ölüm yıldönümü. Che'nin en yakınındaki iki isim Cumhuriyet'e konuştu. Che’nin sağ kolu Villegas, onun çıkar gözetmeden savaştığı için gerçek bir efsane olduğunu vurgulayarak, ‘daha iyi bir dünya’ idealini paylaşıyor.


Bu dizi için yıllarca uğraştım. Bugün Che’nin 51. ölüm yıldönümü. Karısından bile daha yakın insanladan Che’yi dinleyecek olmak beni çok heyecanlandırdı.

Karşımda duran yaşlı beyefendiyi, yıllardır arıyorum. 1999’da Küba Devrim Müzesi’nde açılan “Küba Devriminin 40. Yılı ve Che” sergim için geldiğimde, birçok röportaj gerçekleştirdim ama o üst düzey bir asker olarak yurtdışında görevdeydi.

Nihayet ulaştım
2015’te, Che hakkında ikinci kitabımı hazırlamak üzere gittiğim Küba’da, nihayet ulaşabilmiştim kendisine. Javier Dominguez’den Froilan Gonzalez’e, rehberim Julia’dan yazarlar sendikası UNEAC’a uzanan bir çizgide, nihayet onun numarasına ulaşıp, bir randevu koparabildim. Adı Harry Villegas. Gerilla lakabı, Pombo. Evi, Havana’da, merkezin biraz dışında, çok mütevazı bir yerleşim biriminde bulunuyor.

Beni bu kadar heyecanlandıran bu değerli insan, aşırı samimi olmadan nazikçe bizi evine kabul ediyor. Ama dünyayı yerinden hoplatacak bir başka özelliği daha var. Pombo, Küba seferi, Kongo seferi ve Bolivya seferlerinin her birinde Che’nin yanı başında, onun sağ kolu ve hatta koruması olarak bulunmuş biri ve hâlâ yaşıyor!

16 yaşında tanışma
Şu anda 78 yaşında... Ama, Che ile henüz sakalı yeni terleyen 16 yaşında bir gençken tanışmış! Bizi içeri buyur edip, kim olduğumu rehberden tam olarak bir kere daha öğrendikten sonra, röportaja hazır olduğunu söylüyor. Bana ayrılan “90 dakika”yı, hayatta en uzatmak isteyeceğim maç gibi görüyorum. Canlı tarih Pombo ile geçireceğim her dakikaya sonsuz saygım var.

Ve başlıyor
Sonuçta bu maçı “uzatmalar, penaltılar ve tören” misali iki buçuk saate çıkarmayı başaracağım röportaja, bir ucundan başlıyorum. (Çevirmen: Bilge Cerah Sunal)

Disiplin, zaferin temeli
- B.B: Che’yle tanıştığınızda yaklaşık 16 yaşındaydınız. Sizi bu direnişe iten neydi?
H.V: Temel sebebimiz Batista diktatörlüğüydü ki, iktidarı vahşi bir şekilde ele geçirmişti, darbe yapmıştı. 1940 Cumhuriyet Anayasası’nı devre dışı bırakmıştı. Gençler, genel olarak halk, buna karşı çıktı. Amaç, Batista’yı devirmek, demokrasiyi yeniden sağlamak ve 1940 Anayasası’nı yeniden tesis etmekti.

Hep yanındaydım
- Sayın Villegas, siz Che’nin bütün harekâtlarına ve bağlantılı seyahatlerine katılmış, bugün hayatta olan tek kişisiniz. Sierra Maestra, Santa Clara, Kongo, Bolivya, ayrıca Prag vs. Onunla bu kadar zaman geçiren başka biri var mıydı?
Benim, mücadelenin tüm aşamalarında Che’nin yanında olma şansım oldu. Onun ideali, toplumu dönüştürme ve daha iyi bir dünya yaratma isteğiydi - ki üstelik o dünya mümkündü, o dünya mümkündür. Savaşı veya şiddeti sevdiğinden değil, amacına ulaşması için başka bir yol yoktu Küba için.

- 1957-67 arası on yıl boyunca Che ile beraberdiniz. İlk karşılaştığınızda onun en yakınındaki kişilerden biri olacağınızı tahmin etmiş miydiniz?
Ben çok gençtim. Che zaten bir efsane haline gelmişti. Sierra Maestra civarındaki köylülerin gözünde, bir Arjantinli olarak bizim bağımsızlığımız uğruna savaşmaya gelmişti. Bunda herhangi bir çıkarı yoktu, o yüzden bir kahraman ve efsaneydi. Onu, geçmişten, Başkomutan Maximo Gomez Baez gibi görüyorduk.

- Başarılı olmak zorundaydı, başka seçeneği yoktu. Bu nedenle bazen çok sert bir disiplin uyguluyor ve genç gerillalara ceza veriyordu.
Mücadelede zor yolu seçmiş biriydi. Bir orduda disiplin çok önemlidir, hele bu bir devrim ordusuysa çok daha fazla önemlidir; çünkü hedefine ulaşmak için eline silah almış bir halktan oluşur. Bilinçli olarak uygulanan bu disiplin, zaferin temeliydi.

FİDEL’İ ÖLDÜRMEYE GELDİLER
- Bazı gerillalar yemekten şikâyet etmiş ve açlık grevi yapmış. Che de “Tamam o zaman, size dört günlük gerçek bir açlık grevi yaptırıyorum, nasıl bir şey olduğunu görürsünüz” demiş.
Paylaşacak kadar yemek yoktu ki. Elimizdeki yemek, ne varsa oydu, dağın ortasında ne bulabilirsek, köylülerden ne satın alabilirsek. Tek şart, en iyi şekilde hazırlanmış olmasıydı.

- Che, onlara ihanet eden ve rejim güçlerine bilgi veren köylü ya da gerilla hainlerden nefret ederdi.
Bu normal bir şey. Adı üstünde zaten hain, asaletten yoksun, mücadele şartlarına saygı göstermeyen biri, gerillayı dağıtmak için bilgi sızdırmak üzere gelmiş kimse. Hainlerden nefret edildiğini sanmıyorum ama hor görülürlerdi. Fidel’i öldürmek için yanına kadar sızdılar. Bir tanesi Fidel’in yanında bile uyudu ama Fidel sezgileri sayesinde onun bir hain olduğunu anladı. Adam Fidel’i vuracak cesareti kendisinde bulamadı. Sonradan yargılandığında da Che onun aşağılık bir adam olduğunu ifade etti ve idam cezası talep etti, ve ceza kabul edildi.

- Che, Eutimio Guerra’yı tek kurşunla infaz ettiğinde orada mıydınız?
Hayır, değildim.

Che ve tüm gerillalar ona çok kızgındı.
Doğru, sadece Che değil, herkes ona çok kızgındı.

Esirlerle yemeğimizi paylaşırdık
- Öte yandan, Che’nin düşman ordularından alınan esirlere karşı çok saygılı olduğunu biliyoruz.
Bu, İsyan Ordusu’nun etik bir değeri, ahlak normudur. Esirlere saygı gösterir, az olan yiyeceğimizi onlarla da paylaşırdık. Bu aynı zamanda bize saygınlık da kazandırıyordu; vahşi savaşçılar değildik, cani değildik.

- Sierra Maestra’daki mücadelenin, satranç oynar gibi risk almaya dayalı bir strateji savaşı olduğunu, Che ve Fidel’in üstün zekâ ve sezgileri olduğunu söyleyebilir miyiz?
Fidel, Che, Raul, Almeida, devrimin tüm büyük önderleri... Hepsinin aklında mücadelenin çok net bir tanımı vardı, aralarında çok sağlam bir ast-üst ilişkisi, saygı ve birlik vardı ve hepsi Fidel’i büyük önder olarak görüyordu ve bu nedenle de en önemli kararları da o alıyordu. Hepsi Sierra Maestra’dan çıktılar, çünkü Fidel, İsyan Ordusu’nun ilk grubunun komutanıydı. O adamları Fidel eğitti, hepsi Fidel’in astı ve aynı zamanda da kardeşiydi.

- Bu, sizin bir gerilla ailesi olduğunuz anlamına geliyor.
Evet, aile. Gerilla yaşamının en önemli unsuru kardeşlikti ve altüst ilişkisi; kişisel çıkarların yerine uğrunda savaşılan amacın kolektif çıkarlarının alması. Bu nedenle büyük ve disiplinli bir aileydi.

- Verdiği cezalara dair bir anekdotunuz var mı?
O mükemmeliyetçi ve yapılması gerekenler yapılmadığında da biraz sert biriydi. Mesela beni defalarca cezalandırdı. Çünkü o genç yaşımda biraz disiplinsizdim. Mesela, doğudan batıya doğru, binlerce askerle beraber ülkeyi baştan başa geçmemiz gerekiyordu. Che bana talimat verdi, fazladan atımız olana kadar ben ata binmeyecektim. Görevim de yürüyüş halindeki askeri sırayı takip etmekti. Che’nin olduğu yere gidiyor, muhafıza doğru bakıyordum; muhafızın yanına gidip Che’nin verdiği mesajları iletiyordum; onun vaziyetle ilgili raporunu da Che’ye iletiyordum. Ama ata binemezdim. Yani tüm yolu ben iki kere gidiyordum. Ama bana bunun karşılığını verirdi: Bana iki kat kumanya veriyordu. Bir gün bitkin düştüm. Yanımdan bir atlı geçti: San Luis, kendisi sonradan Bolivya’da öldü. Ve ben, verilen emre karşı gelerek, ondan beni atına bindirmesini istedim. Ata bindim ve at tökezledi. Ben de yere düştüm ve silahım ateş aldı ve ben de Che’ye gidip, “Bir silah ateş aldı” diye haber verdim. “Kimin silahı?” diye sordu, “Benim” dedim.

Yani itiraf ettiniz.
Taburda “Los descamisados” (Gömleksizler) adı verilen bir grup vardı; disiplinsiz davranan oraya gönderilirdi. O grup tencere gibi pişirme gereçlerini, kısaca ortak olan eşyaları taşırdı, üstüne de kendi silah ve gereçlerini taşırlardı tabii. Che, beni oraya yolladı. Bana orada kocaman bir tencere verdiler. Çok zayıftım, koca tencereyi sırtıma aldım, üstüne silah ve diğer gereçlerimi yükledim.

                                                                        *

Diktatörün kaçtığı günler(II)

Che’nin sağ kolu Harry Villegas: Her aldığımız köyün halkı bize katılıyordu. Diktatör kaçınca herkes sokaklara çıktı. Mutluluk vardı her yerde. Ve daha adil bir toplum yaratma düşüncesi...

Fidel, savaş sırasında Sierra Maestra’daydı, ama oradan yönetmeye devam ediyordu. Che ise iktidarı ele geçirme operasyonu için merkeze gelmişti. Bu nedenle aralarında fiziksel temas yoktu.

-Mesela, 58’in son, 59’un ilk günündeki Zafer Günü’nden önce Fidel ve Che birbirilerini altı ay boyunca görmediler. Birbirlerine habercilerle mesaj yolluyorlardı. Böylece, Chebiraz bağımsız hareket olanağı buldu. Fidel de ona güveniyor ve kendi sezgileriyle hareket etmesine izin veriyordu. Che, Las Villas’ta, Santa Clara’da yıldırım harekâtları düzenledi.

Fidel, savaş sırasında Sierra Maestra’daydı, ama oradan yönetmeye devam ediyordu. Che ise iktidarı ele geçirme operasyonu için merkeze gelmişti. Bu nedenle aralarında fiziksel temas yoktu. Ama Fidel’in stratejik fikirleri üzerine görüş alışverişi yapıyorlardı ve Fidel, Che’nin ne yapması gerektiğini belirtiyordu. Ayrıldıkları zaman Fidel açık ve net olarak Che’ye ve Camilo’ya, onlardan neler beklediğini anlatmıştı. Bir önderin sahip olması gereken en temel özelliklerden biri, görevleri açık ve net olarak belirlemesi, “Sizin şunu yapmanızı istiyorum” demesidir. Fidel de çok iyi bir önderdi.

Hepimiz rüyaya inanmıştık
Che’nin Las Villas’ı, Santa Clara’yı ele geçirmesinden sonra, Havana’ya 1 Ocak’ta varışını, zaferi nasıl yaşadınız? Rüyaya inanabildiniz mi?
Çok sevindik. Aylar boyunca uğrunda savaştığımız hedefe ulaşmıştık. Ama Fidel aynı fikirde değildi. O, esas mücadelenin şimdi başladığını düşünüyordu. Esas mücadele, hayalini kurduğumuz o toplumu inşa etme mücadelesiydi ki, çok fazla gayret gerektiriyordu. Fidel, Batista’nın ordusu Sierra Maestra’da Mario adında bir köylünün evini bombaladığında anlamıştı. Celia Sanchez’e  yazdığı notta, esas kaderinin emperyalizme karşı savaşmak olduğunu belirtti. Henüz ilk zafer kazanılmıştı, toplumu dönüştürecek gücü elde etmek. Ama bir de siyasi gücü elde etmek gerekiyordu.

-Devrim zafer yolunda yavaş yavaş inşa edildikçe, sivil halk, gerilla ordusuna katıldı ve bu kitlesel bir harekete dönüştü. İnanılmaz duygular yaşamış olmalısınız.
Evet, henüz mücadele devam ederken, her bir köyü aldığımızda, o köyün halkı bize katılıyordu. Sonunda, Aralık’ın 31’inde diktatörün kaçtığı kesinleştiğinde halkın mutluluğu inanılmazdı. Kutlamak için herkes sokaklara çıktı. Tiranlığı yıkmış olmanın sevinci ve mutluluğu vardı her yerde. Ve daha adil bir toplum yaratma düşüncesi de vardı.

-Gerillalardan kaçı zaferin kazanılacağına inanmıştı?
Bence hepimiz inandık kazanacağımıza. Çünkü hepimizin davaya inancı tamdı. Hiçbirimiz intihar etmeye çalışmıyorduk. Ama savaşta olduğumuzu ve savaşta ölünebileceğini biliyorduk. İnsan, kaybetmek için savaşmaz. İnsan, kazanmak ve uğrunda mücadele ettiği hedeflerini gerçekleştirmek için savaşır.

-Las Villas’tan sonra, yeşil bir Chevrolet ile gelişiniz var, Che, Aleida ve Alberto Castellanos ile birlikte. Bu, bir insanın hayatında yaşayabileceği en muhteşem deneyimlerden biri olmalı.
Öyle, tabii.

Halk hareketlerinde hep fırsatçılar çıkar
-Üstünden 60 yıl geçmiş olsa da hepinizi tebrik etmek isterim. Zaferden sonra gerillalara, yönetilmesi gereken bir ülke kaldı. Başlangıçta iktidarın devriyle ilgili bazı sorunlar yaşadılar.
Bu hep olur, halk hareketlerinde hep fırsatçı birileri çıkar. İsyan Ordusu’nun tamamı yüksek kültür ve eğitim seviyesindeki insanlardan oluşmuyordu. Bu nedenle, orduya katılmamış ama yönetim yeterliliğine sahip insanların önünü açmak gerekti. İlk yapılan şey, düşük eğitim seviyesine sahip olan köylüye ve İsyan Ordusu’nun tamamına okuma ve yazmayı öğretmek ve böylece kültür seviyesinin yükselmesini sağlamaktı. Parti kurulana kadar da İsyan Ordusu devrim sürecinin belkemiği oldu. Bu süreç içinde, devrimci olmayıp konjonktürden faydalanmak isteyenler de oldu tabii.

-Ocak ayının ilk günlerindeki devir sırasında ordunun başında General Cantillo ve geçici bir süre başkan kalacak Urrutia vardı; iktidarı direkt olarak gerillalara teslim etmediler.
Bu, bir sorun oldu, doğru. Ama olay, iktidarı direkt olarak teslim edip etmemek değildi çünkü iktidar zaten kesin olarak İsyan Ordusu’nun elindeydi. Onlar da, daha önceden 26 Temmuz Hareketi yapmış olanlardı, (Not: 1953 yılının 26 Temmuz günü Fidel ve arkadaşlarının Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına yaptıkları, hedefine o gün ulaşamayan eylem) Sosyalist Parti üyeleriydi, silahlı mücadele etmiş insanlardı. Unutmamanız gereken bir şey var ki, Küba’da o dönemde çok büyük bir komünizm karşıtlığı vardı. Bu nedenle, devrim köklerini ve çok daha eşitlikçi bir toplum için salmaya başladıkça bazı insanlar, “Devrim karpuza benziyor, dıştan yeşil ama içi kızıl” demeye başladılar. Onlar kızıla karşıydılar ve devrimi terk edip gittiler. Sosyal adalet için alınan önlemlerden hoşlanmadılar. Toprakların çalışanlara verilmesinden, okuryazarlığın artmasından, ırk ve cinsiyet ayrımcılığının kalkmasından hoşlanmadılar.

-Şu meşhur anekdota gelmek istiyorum. Görev paylaşımı yapılırken Fidel, “Merkez Bankası’nı kim yönetecek? Bana iyi bir ekonomist lazım” dediğinde, Che elini kaldırıp “Ben!” demiş. Fidel ona dönüp “Sen mi? Sen doktorsun, gerillasın, ben ekonomist dedim” deyince, Che de “Ben iyi bir komünist dedin sandım” demiş. Fidel de Merkez Bankası’nın kontrolünü ona vermiş.
Evet, Che elini kaldırır. Fidel de ona sorar “Sen ekonomist misin? Sen gerillasın, doktorsun, ekonomist değilsin.” Che de “Ben iyi bir komünist diye anladım” diye cevap verir ve devam eder “Ve bir komünist olarak bana vereceğiniz her göreve hazırım.”
İdeolojik olarak hazırdı.

-Bunu duyduğunuzda çok gülmüş müydünüz?
(Gülüşmeler) Che, devrime katılanlar arasında hem eğitim hem de ideolojik açıdan en hazır olanlardan biriydi. Fidel, Che geldiğinde ideolojik olarak zaten hazır olduğunu söyler. Marksizm-Leninizmi biliyordu, belli bir ideolojik görüşü vardı, o yüzden büyük sorun yaşamadı. Ama tabii traktöre binen insanların bir kısmı Che’yle aynı görüşte değildi. 

Che her şeyden önce devrimciydi
Che’ye siyasetçi kalıbı uymadı, kalbinin derinliklerinde o bir gerillaydı. Çünkü dünyada hiçbir siyasetçinin “Gerilla Savaşı” gibi bir kitap yazmasını bekleyemezsiniz.
Che, her şeyden önce bir devrimciydi. Mücadele ederken, savaşın metodu, izlenecek yöntem, bir yerde taktikle alakalıdır. Mücadelesi ve kullandığı strateji, devrim uğrunaydı. Daha adil, daha eşitlikçi bir vatan kurmak için mücadele ederken, gücü ele geçirebilmek için belli bir aşamada eline silah almak zorunda kaldı -ki sadece Che değil, Fidel de silaha başvurmak ve öldürmek zorunda kaldı. Sonunda, iktidarı alınca, yönetebilmek için, entelektüel düzeyi yüksek birilerine ihtiyaç vardı. Kendini ekonomi alanında yetiştirebilmek için ayrıca çaba göstermiş, çok çalışmıştır.

Che’nin tekrar gerilla hayatına dönmesi sizin için şaşırtıcı olmamıştır.
Bence o, yavaş yavaş bir toplumu derinlemesine tanımanın öneminin farkına vardı. Üretici gücün gelişmesinin getirdiği kapitalizm izlenmeyecekti, ama hiç kimsenin de sosyalizm üzerine tecrübesi yoktu. İzlediği yöntemlerle, bir açıdan o dönemde Sovyetler Birliği, Çekoslovakya gibi Doğu Bloku ülkelerinin izlediği ve merkeze “insan”ı almayan sistemlere de aykırı düşüyordu. O, her şeyden önce, sosyalizmin, insani duygular temelinde yürümesi, “insan” merkezli olması gereken bir rejim olduğunu biliyordu. Ve sosyalizm, şimdiye kadar gösteremediği büyük hedefini göstermek zorundadır: Sosyalist üretim sistemi, kapitalist üretim sisteminden çok daha verimlidir. 

-Ayrıca, pek çok iyi ekonomist Sierra’ya gitmeye karar verdi.
Ekonomistler, önderler, bilim adamları, gıpta edilecek bir toplum yaratmak için, o dönemde Küba’da izlenecek doğru yolun bu olduğuna tamamen ikna oldular. Bugün de çok iyi eğitimden geçmiş, pek çok genç, meslek sahibi, bilim insanı, entelektüel vardır, hepsi de sosyalizmi özümsemiştir. Hatta, daha adil bir toplumu hedefleyen herhangi bir “–izm” de olur, hümanizm gibi. Önemli olan ortaya konan iştir, yeter ki adalet olsun. Okuma yazma bilmeyen kalmasın, sömürü olmasın, herkese yetecek kadar tıbbi imkân olsun. Latin Amerika halkları bunlar uğruna mücadele etmelidir, ideolojik farklılıklar ne olursa olsun, bir araya gelmeye uğraşmalıdır. Farklılıkların ortasında bir birlik yaratmalı ve halklarının mutlu olması için mücadele etmelidir.

                                                                          *

Bolivya’da ihanet ve yol ayrımları(III)

Harry VIllegas, Kongo ve Bolivya seferlerinde de ön sıradaydı.

Che, Latin Amerika birliği hayalini kurdu, ama sonra Kongo’ya gitti. 
Konjonktürle ilgili bir sorundur. Che’nin ilk hedefi Latin Amerika’ydı. Bu nedenle Comandante Segundo olarak anılan Masetti’yle Arjantin gerilla birliğini (Foco) planladı (Not: Gerilla Masetti’den bulunduğu Salta’da 21 Nisan 1964’den sonra haber alınamadı). Aynı nedenle Peru’da bir gerilla ateşi yakılmaya çalışıldı, Orta Amerika’daki hareketlere de yardım edildi, Guatemala gibi... Che, bağımsızlık mücadelesi veren halklara yardım etme taraftarıydı. Ama emperyalizm, Latin Amerika ülkelerinde oluşan gerilla hareketlerinin, Küba Devrimi’nin sonucu olduğunu anladı ve önlemler almaya başladı. Bunlar arasında “İlerleme İçin İttifak” da vardır. Latin Amerika’daki açlık, fakirlik gibi sorunların çözümü için ABD bir milyar dolarlık yardım önerir, ki Punta del Este Konferansı’nda Che bu miktarın çok yetersiz olduğunu söyleyip karşı çıkar. Fidel’in neredeyse iki mislini talep etmiş olduğunu hatırlatır. ABD bunu yaparken, eşzamanlı olarak, halkları, daha doğrusu hükümetleri de askeri açıdan hazırlar, Yeşil Bereliler’i devreye sokar. Bu bakış açısıyla tüm kıtada dikta rejimleri oluşur ve bunlarla mücadele etmenin tek yolu da gerilla savaşıdır. Yani, İlerleme İçin İttifak işin süslü kısmıyken, Yeşil Bereliler, aslında izlenen yoldu. Uzun bir süre boyunca Che’nin “Gerilla Savaşı” taktiklerini uyguladılar, ama tam ters şekilde, halk yararına değil, Latin Amerika halklarına karşı savaşmakta kullandılar. Küba örneğinin yayılmaması için strateji geliştirdiler, hainleri kullandılar.

Kongo’da kabile anlayışı vardı
Kongo’daki başarısızlık kültür farklılığından mı kaynaklandı? Che’nin ve onun gerilla yöntemlerinin Afrikalıların yaşam tarzına uymaması söz konusu olabilir mi?
Kongo’da devrim amacına ulaşamazdı, çünkü kabile anlayışına dayalı farklı bir sosyal kültürel yapı vardı. 

“Pombo” lakabını nerede aldınız?
Afrika’da. Svahili dilinde bir kelime. Aslında “Pombopoho”dur da, sadece Pombo kısmı kaldı. Yeşil bitkinin özsuyu anlamına geliyor.

 Ekibinizdeki Doğu Alman asıllı gerilla Tania’nın, uluslararası casusluk rolü vardı. Hakkındaki kitap da sürükleyici. Ve siz, üç kıtada tüfek çattınız; mesela James Bond gibi filmler size çocuk oyunu gibi geliyordur. Siz her türlü casus, her türlü hain, gerçek savaş sahneleri gördünüz.
Elbette! insanoğlunun bir mantık süzgeci vardır. Almakta olduğu bilgiyi, yaşamış olduklarıyla ilişkilendirir. Ve doğal olarak da insanın aynı fikirde olduğu şeyler kadar aynı fikirde olmadığı şeyler de var. Aslında çelişki, gelişme anlamına gelir. Ama şu günün dünyasında, hatta sahip olduğumuz gelenek sebebiyle Küba’da bile, hayalini kurduğumuz topluma ulaşma yolunda yapıcı bir bilgi edinmek çok zor. Çünkü, bugün sosyalizm “duygu” değerleri yaratmalıdır. Televizyonda gördüğümüz neredeyse hiçbir şey, eğitmek istediğimiz gençler için yararlı değil. Neden mi? Çünkü neredeyse hepsi emperyalizmden geliyor. Satmakta oldukları videolar vs. vasıtasıyla emperyalizm kendi kültürünü empoze ediyor, Afrika, Asya veya Latin Amerika halklarının kültürünü değil. Fidel gibi konuşacağım ama, insanoğlu, olgun, hatta kusursuz toplumu oluşturma yeteneğine sahiptir.

Che Bolivya’ya gittiğinde, onu tanıyamadınız, çünkü işadamı gibi giyinip, bambaşka bir kimliğe geçmişti.
Bolivya’ya gittiğimde elbette onu tanıdım çünkü beni bilgilendirmişlerdi. Ama o buraya geldiğinde ben yoktum, kendini tanıtmasına rağmen onu tanıyamamışlar, doğru.

Görünüşe göre Bolivya’da iki sorun vardı: Biri, Monje ve Komünist Parti’yle yolların ayrılması, diğeri ise Bolivya köylülerinin gerillalara karşı dostça davranmayıp Barientos’un ordusuna haber vermesi.
Tam olarak öyle değil. Bolivya’da bizimle olan yoldaşların tamamı Komünist Parti üyesiydi. Tek bir kişiden bahsetmek gerekir ki, partinin genel sekreteri olarak parti adına hareket etti ve ihanet etti, o da Mario Monje’dir. Köylülerin ise öyle davranmaları normaldir, çünkü köylü sınıfı yapı olarak muhafazakârdır. Güçler dengesinin gerilla lehine olduğunu görmezse, kitlesel katılım göstermez. Hainlerden bahsediyorduk, orada da burada da birçok hain oldu, mesela Eutimio. Bolivya köylü sınıfının bilgi düzeyi Küba köylüsüyle aynı değildi, Küba’da kimi köylüler gazetede okuyup katılmaya karar veriyordu. Ama unutmamak lazım, burada Celia (Sanchez) Küba köylüsüyle çalışmalar yapmıştı. Bolivya köylüsünün mücadeleye katılmamasını ihanet olarak değerlendiremeyiz, bunu biz sağlamalıydık. Propaganda çok önemliydi. Bolivya’da Che’nin kim olduğunu bilenler vardı ama köylü sınıfı onu tanımıyordu. 

Ayrılığın sonuçları ağır oldu
17 Nisan 1967’de, Che’nin grubu ve Joaquin’in grubu birbirinden ayrıldı. Joaquin’in grubunda yorgun ve hasta gerillalar vardı. Che de Tania ve Debray’i Bolivya’dan çıkarmak istedi, kısa süreliğine gruptan ayrıldı. Ayrılmaları belki de talihsiz bir hataydı, çünkü bir daha asla bir araya gelemediler.

Evet, şanssızlık. Sonuçları ağır oldu. Gerilla kuvvetleri fraksiyonlara ayrılmıştı ama bir merkez üssü vardı. İnsanoğlu beslenmek zorundadır. Bir keşif turuna çıkmıştık, planlanan 20 gündü ama 45 güne uzadı ve yeterli yiyeceğimiz yoktu, aç ve yorgunduk.

Walkie Talkie’ler çalışmadı. İlk buluşmayı kaçırdınız. Bazı tarihçilere göre, bir km kadar birbirinize yaklaştınız ama birbirinizden haberiniz olmadı.
Saat farkıyla birbirimizi kaçırmışız. Onların daha önce durdukları yere gelmişiz. Ama çok acıkmış, çok susamıştık, dayanamadık. Onlar çiftliğe vardığında, biz hemen gidemedik. Geceyi bekledik, yiyecek bulmaya çalıştık. Çiftliğe vardığımızda ise çoktan pusu kurulmuş, Tania ve Joaquin’in içinde bulunduğu grup öldürülmüştü.

Siz hangi gruptaydınız?
Ben kumanda, yani Che’nin grubundaydım. O grupta sadece bir kişi sağ kurtuldu. Bolivyalı biri, korkmuş ve saklanmış, öyle kurtulmuş; geri kalanların hepsi mücadelede öldürülmüş.

Kimdi o?
Bolivyalının adı Paco idi.

Peki ayrıldığınızda, kötü bir şey olacakmış gibi bir hisse kapıldınız mı?
Hayır. Çünkü her şey öngörülmüştü. 4-5 gün boyunca ne yapacağımız belliydi, ziyaretçi dediğimiz kişileri -ki bunlar Debray, daha önce Masetti ile Arjantin gerillasında yer alan Ciro Bustos ve Tania idi, çıkarabilmenin yolunu arayacaktık. Çünkü onlar, Che’nin gerilla hareketinin uzun vadedeki gelişimi için düşündüğü yoldaşlardı. Mesela El Chino Peruluları getirmekle görevli kişiydi. Arjantinli Ciro Bustos’un görevi de Arjantin’deki Montonerolar’la iletişime geçmek ve buraya gelip savaşmalarını sağlamaktı. Debray önemliydi, çünkü onun görevi Avrupa’yla istihbarat yoluyla iletişim kurup oradan destek sağlamaktı. Tania’ya gelince, Tania çok önemliydi, çünkü Bolivya’da kültür idaresiyle, bakanla bağlantısı vardı. Bu nedenle, başka önceliğimiz yoktu. Biz çıktıktan sonra, buluşacağımız bir nokta vardı ama vaktinde oraya ulaşamadık. Kampa tekrar girmek çok zordu, çünkü 10 binden fazla asker her yeri kuşatmıştı, çatışmaya girmek gerekiyordu.

Che’nin ‘yenilgi’ dediği tek yer
Son büyük çatışmada, Che’nin yakalandığı çatışmada, siz de vardınız. 
Evet, 8 Ekim’de.

Siz, Benigno, Urbano, Inti Peredo, Dario, Ñato canlı çıktınız çatışmadan. 
O çatışmadan pek çoğumuz sağ çıktık. Öncelikle hastalar grubu, sonra Chapago, bir Perulu, Kübalı doktor...

Benigno ve Urbano sizin grupta mıydı? 
Bizim grupta Inti Peredo, Dario, Nato (Nyato), Benigno, Urbano ve ben vardık, altı kişiydik.

Perulu’nun adı neydi? 
Eustaquio.

Birden Che’nin orada olmadığını fark ettiniz çünkü yakalanmıştı.
Hayır. Çünkü Che çatışmayı organize ediyordu. Normal olarak biz ordunun varlığını tespit ettiğimizde geçide çekildik ve çatışma planını hazırladık. Bu planda, Che hepimizin beraber çıkamayabileceğimizi öngördü ve daha önceden dolaşıp keşfetmiş olduğumuz yerlerde bazı temas noktaları belirledi. Varılacak son nokta beş günlük mesafedeydi ve hepimiz orada bir araya gelecektik. Che, çatışmanın olduğu yöne göre, orada kalıp savaşacak ve ordunun ilerlemesini önleyecekti, diğerleri ise ona eklenip beraber geri çekilecekti. Ama bu böyle olamadı. Geçidin girişindeki grupla buluşamadı. İnti’nin grubunu bıraktı, Benigno da oradaydı, onlar yukardaydı, onunla buluşamadılar. Benim olduğum grubu bıraktı, Urbano bizimleydi, bize takas için iki Bolivyalı gönderdi.

Che yakalanınca La Higuera’ya götürüldü ve ne yazık ki de orada öldürüldü. 
La Higuera, Che’nin “yenilgi” tanımını kullandığı tek yerdir. Her güne dair notları vardı, 26 Eylül’deki La Higuera çatışmasını, “yenilgi” olarak tanımlar, bu ilktir hatta tektir.

                                                                       *

‘Hastaları kurtarmak için kendini feda etti’(IV)

Pombo, ölümün Che ile kendilerini ayırdığı son dönemeci anlatıyor.

-Son birkaç gün nasıl geçti Bolivya’da ?
Her şey planlama içindi. Gece bir köylü bizim oralara geldiğimizi fark edip orduya, civarda bir gerilla grubu olduğunu haber vermiş. Biz geçide geldiğimizde ordu oradaydı. Ordunun bilmediği şey, bizim tam olarak hangi noktada olduğumuzdu. Bu nedenle, bize “peine” (tarak) adı verilen bir savaş yöntemi uyguladılar. Askerleri, birbirlerini görecek şekilde araya mesafe bırakarak yerleştirirler ki birbirlerini vurmasınlar. Bu şekilde ilerleyip gerillayı ayağa kaldırmayı ve çatışmayı başlatmayı hedeflediler. Che’ye gelen bilgi, ordunun ilerlemeye devam ettiği yönündeydi ve o da geri çekilmeye karar verdi. Bize, onunla beraber geri çekilelim diye iki Bolivyalıyı gönderdi. Biz buna kalkıştığımız anda bizi gördüler ve çatışma başladı. Geri çekilemedik. Çünkü iki emir vardı: Birincisi, savaşmak ve diğerlerinin geri çekilmesine imkân tanımaktı. İkincisi ise, iki Kübalı olarak bizim çekilmemiz ve iki Bolivyalının kalmasıydı ki o şartlar altında bizim açımızdan bunu yapmak çok zordu. Ne yapacağımızı sormak için birini gönderdik ama o gitmişti.

Che yakalandıktan sonra o civardan geçtiniz ama onun esir düştüğünü, orada olduğunu bilmiyordunuz. La Higuera’da tutuklandığı yerin çok yakınına kadar gittiniz.
Ertesi gün, onun tekrar buluşmak üzere yaptığı planlamanın ilk kısmını tamamladıktan sonra, tekrar La Higuera’ya döndük. Okulun tam karşısındaydık ama Che’nin orada olduğunu bilmiyorduk.

-Bu çok üzücü. Bilseydiniz belki de onu kurtarabilirdiniz.
Sanmıyorum, 6 kişiydik. Ama eğer orada olduğunu bilseydik, kurtarmayı denerdik, gözümüzü karartıp saldırırdık.

-Ama Sierra Maestra’da bir avuç gerilla, binlerce Batista askerini yenmişti!
Öyle, tabii. Belki de kurtarabilirdik. Ama orada olduğunu bilmiyorduk. Sonradan, biz karşıdayken onun ölmüş olduğunu öğrendik. Sürekli bir helikopter hareketliliği ve uçaklar vardı. Ölmüş yoldaşlarımızın ve tabii Che’nin de cansız bedenlerini taşıyorlarmış. Onu öldürdükleri haberini ufak bir radyodan duyduk. Bir Şili yayınını dinliyorduk, Che’nin yaralı olduğunu, hastaneye kaldırıldığını söylediler. Ama haber yalan çıktı. Daha sonra, saat 11:00’e doğru Che Guevara’nın öldüğünü duyduk. 

-Gece 11.00’de mi?
Gündüz 11.00’de. Ayın 9’unda sabaha karşı öldürmüşler, 8’inde tutuklamışlar. Öldürüldüğünü duyurduktan sonra kıyafetini tarif etmeye başladılar, üstünü başını, saatlerini...

-Bendeki bilgiye göre ayın 9’unda öğlen 01.00’de öldürülmüş. Galiba siz haberleri ayın 10’unda aldınız.  
Belki de haberi öldürmeden önce vermişlerdir.

-Kardeşinizi, babanızı, belki daha fazlasını kaybetmiş gibi hissetmiş olmalısınız.
Çok ağır bir darbe oldu, yıkıldık. Amacımızı kaybetmiş gibi olduk, çok uzun zamandır ağır şartlarda mücadele ediyorduk -ki bu da duyguların bilenmesine yol açıyor. O bizim liderimizdi, örnek aldığımız kişiydi, yok olması bizi korkunç etkiledi.

-Elli yıl geçti, Che’nin o zamanlardaki ve bugünkü gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
O zamanlar bunlar bizim için devrimin zaferleriydi, çünkü biz kapitalizmi görmüştük, sefaletin ne demek olduğunu biliyorduk. Bolluk içinde bir toplum oluşturmadık ama elimizde olan her şeyin paylaşıldığı ve her bir vatandaşa eşit şekilde ulaştırıldığı adil bir toplum oluşturduk. Sonuçta, pusudan yani çatışmadan, iki grup sağ çıktık. Biri bizim grup, geçitte kalıp mücadele eden grup, altı kişiyiz. Diğeri hastaların bulunduğu grup. Che’nin geri çekilmeye başladığını fark ettiklerinde, Bolivyalı Yüzbaşı Gary Prado’nun birliğini ona yönlendirdiler ve karşılaşma gerçekleşti. Che onları fark ettiğinde, diğerlerinden ayrıldı ve bir grupla beraber çatışmaya devam etti.

-O son çatışmaya katılanlardan, sizin dışınızda kaç kişi daha hayatta?
Kübalılar. Bolivyaların hepsi teker teker öldü. Bolivya’da mücadeleyi organize ederlerken öldüler. İnti ve Dario orduyla çatışmaya girdiler ve pusuya düşürülüp öldüler. El Ñato, henüz gerilla iken öldürüldü. Benigno, Fransa’ya gitti, şimdi orada, o Küba devrimine karşı çıkıyor; Urbano burada, ben buradayım; hayatta kalan üç Kübalı da biziz. İkinci gruba, hastalar grubuna gelince, burada önemli bir şey var, Che kendini kurtarabilirdi. Ama belli bir noktada kapana kısıldığını hissetti ve yaralıların kurtulması gerektiğine karar verdi. Onlardan ayrıldı ve zaman kazandırabilmek için orduyla çatıştı, bu esnada da hastalar grubu oradan ayrıldı ve kurtuldu.

Che’nin fikirleri yaşıyor
Che’yi düşündüğümüzde hep savaşan gerillayı ve ideolojisini hatırlıyoruz. Ama Sierra Maestra’da ya da Bolivya’da Che kitaplar okurmuş, hamakta uyurmuş mate içermiş, kız arkadaşları olmuş. Bütün bu savaşın ortasında, o kendine özgür bir bölgede yaratmış.
Aslında bu hepimizin ortak davranışıydı. Farklı olan şey ise, grubun şefi olan kişinin bu şekilde yaşamasıydı, ki Fidel de aynı şekilde yaşadı: Puro içerek, kütük üstüne oturarak, uyuyarak, okuyarak. Çevre şartları bizi buna zorluyordu. Çünkü zamanı değerlendirmek gerekiyordu, olay hep çatışma değildi. Che’nin ne dediğini hatırlayın, “Gerilla yaşamının iki harika anı vardır, biri çatışmadır, ama her gün çatışma yapılmaz.” Bağımsızlık sürecindeki büyük General Maximo Gomez’den bahsetmiştim, o “Savaşmadan geçen gün kayıp gündür” demişti. Ama aynı adam: “Savaşlar kaybetmek için yapılmaz. Kazanmak için iyi hazırlanmak lazım.” Che, bu felsefeyi izliyordu.

-Düşman ateş ederken, Che doğruca mermilerin üstüne gidecek kadar cesurmuş. “Guerrillero Heroico” üzerine inşa edilen efsanelerden biri de bu.
O çok zeki bir adamdı. Onun öyle eceline susadığını sanmıyorum. Sahip olduğu önemin de farkındaydı. Bir gerilla grubundaki lider, diğerlerine kişisel olarak örnektir. Gerilla grubu küçük bir gruptur, hepimiz birbirimizi görürüz, lider konumundaki kişi de göz önündedir. O çok cesurdu. Her durumun kendine özgü bir davranış tarzı vardır. Böyle anlarda kişinin zekâsı ortaya çıkar. Kendini feda etme zamanı geldiyse, bunu bilir. Ama bu eceline susadığı anlamına gelmez. Gözü kara olabilir. Camilo (Cienfuegos) çok ataktı ama eceline susamamıştı. Çünkü devrimci yaşamı sever, çünkü devrimciler herkesin mutlu olmasını isterler. Eğer ölürse hedefine ulaşamayacağını bilir.

-Siz benim için Küba’daki en önemli insansınız! (Oğluna) Sen de bunu kesinlikle bilmelisin. On yıl boyunca Che’ye babandan daha yakın olan kimse yoktu, ne Fidel, ne Raul, ne Aleida.
 “İnsana yastığından daha yakın sırdaş yoktur”. Aleida da yastığını onunla paylaştığı için her şeyini, fikirlerini bilirdi.

-Ama Aleida sizden çok daha az vakit geçirdi onunla.
Elbette, çok daha az. Zor şartlar altında duygular daha yoğun yaşanır. Che, Küba Devrimi için çok değerliydi. Bu nedenle Fidel onu şekillendirmeye bu kadar çok zaman ayırdı. Fidel’in kafasındaki “yerinde” (uygun) ve “adil” kavramlarının tanımları çok nettir. Sonradan ona ihanet edecek olan Debray, Fidel’in yüzyılın en “yerinde” lideri olduğunu söylerdi. Çünkü herhangi bir durumda, tam da o durumda yapılması gereken şeyi yapardı.

Che’nin fikirleri halen Küba’da yaşıyor.
Halkın gözünde, kesinlikle evet, çok derin, içine işlemiş halde. Yönetimde, Fidel’in fikirleri ile aynı şekilde hissediliyor. Ama zaman geçiyor, şartlar değişiyor. Fidel, her dönemin kendine özgü özellikleri olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu nedenle, yapmakta olduğumuz tüm bu değişimlerle, verdiğimiz tüm tavizlerle, aslında devrimin kazanımlarını koruma yolunda mücadele ediyoruz. Ama bu başaracağımız anlamına da gelmiyor. Çünkü artık mücadelenin yolu silahtan geçmiyor; zihne, düşünceye etki etmekten geçiyor. Gençliğe, devrimi oluşturan o zamanın gençliğinin sahip olduğu değerleri tekrar özümsetmek gerekiyor. Zor ama başaracağımıza eminim.

Che bir doktordu ama astım krizleri geçiriyordu, hatta bazen çatışmanın ortasında...
Che’de bu hastalık hep vardı ve üstesinden geliyordu. Bolivya’da zor bir durum yaşamıştık. İlaçları bitmişti ve bu nedenle astım krizi çok şiddetli oldu. Hatta bir ara emeklemeye mecbur kaldı, ayakta duramıyordu. Ama sahip olduğu irade sebebiyle, başka bir şeyden değil, kötü örnek olabileceğinden endişe ediyordu.

-Kaç çocuğunuz var?
Beş çocuğum ve üç de torunum var. Dördü erkek, biri kız.

-Harika. Anneye bravo.
Yok, her çocuk farklı anneden. (Gülerek...) Son derece devrimci bir yaklaşım!

-Sizinle konuşurken kendimi oyuncak dükkânındaki çocuk gibi hissediyorum. Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.


Bedri Baykam / CUMHURİYET
(Çevirmen: Bilge Cerah Sunal)


Öne Çıkan Yayın

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı -Gökçer Tahincioğlu/T24-

Geride kalan yılda, daha uzun süre cezaevinde tutulması mümkünken tahliye edilen tetikçi Ogün Samast hakkında açılan “örgüt” davası zamanaşı...