Kuyruğunu yiyerek… + Erdoğan’ın ‘İslam ittifakı’ neden mümkün değil?+Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan -Cumhuriyet-

Kuyruğunu yiyerek…-Ergin Yıldızoğlu-

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, “İran nükleer silah yapmıyor” dedi ama ABD’de bir irade, İran’ın nükleer tesislerini bombaladı. İngiliz başbakanı hemen desteğini açıkladı. Bu müstehcen resme uzaktan bütününü anlamaya çalışarak bakarsak ne görüyoruz? Emperyalist kapitalist uygarlık, kendi kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan bir yılana benzemiyor mu?

İKİ YORUM 

1) Fransız iklim bilimcilerinden oluşan bir grup, Paris İklim Anlaşması’nda belirlenen küresel ısınmayı 1.5 °C ile sınırlama hedefinin artık ulaşılamaz olduğunu ortak bir açıklamayla duyurdu. Météo-France tarafından da desteklenen açıklama, 17 ülkeden 61 bilim insanının katkısıyla hazırlanan ve Earth System Science Data adlı bilimsel dergide yayımlanan bir çalışmaya dayanıyor. Bilim insanları, Uluslararası İklim Paneli’nin (IPCC) 2021’deki raporundan bu yana ana iklim göstergelerinin kötüleştiğini belirtiyor. (Audrey Garric, Le Monde, 19/06/2025)

2) Dünya, 2000’e kıyasla neredeyse iki kat daha fazla kömür yakıyor. Çin ve Hindistan gibi gelişen ülkelerde ekonomik büyüme, artan elektrik talebi ve enerji güvenliği endişeleri nedeniyle kömür vazgeçilmez yakıt. Pandemi sonrası toparlanma ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gibi olaylar, iklim politikalarının geri plana atılmasına neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansı’nın kömür kullanımının zirve yaptığına dair tahminleri boşa çıktı. Kömür, hâlâ dünyanın elektrik ihtiyacını karşılamada kilit rol oynarken iklim hedefleri giderek daha da uzaklaşıyor. 1.5 °C hedefi artık ulaşılamaz görülüyor. (Leslie Hook, Jana Tauschinski, Nassos Stylianou, Andres Schipani, Edward White, Financial Times, 18/06/ 2025)

ÖLÜMCÜL DİYALEKTİK

Savaşlar, yalnızca kentleri, insanların yaşamlarını değil, gezegenin iklim dengesini de yıkıyor. Yeni bir araştırma, İsrail’in Gazze’deki savaşının ilk 15 ayının karbon ayak izinin, yüz ayrı ülkenin ayak izinden daha büyük olduğunu, sivil ölü sayısının yanı sıra küresel iklim acil durumunu daha da ağırlaştıracağını gösteriyor. Gazze’de emisyonların yüzde 99’u İsrail kaynaklı. Araştırma, Gazze’yi yok etmenin, temizlemenin ve yeniden inşa etmenin uzun vadeli iklim maliyetinin 31 milyon ton karbondioksit eşdeğerini aşabileceğini söylüyor. Bu, Kosta Rika ve Estonya’nın yıllık sera gazları emisyonunda daha fazladır. NATO’nun yeniden silahlanma çabaları emisyonları yılda 200 milyon ton artırabilir. (Nina Lakhani, The Guardian, 30/05/2026). (Queen Mary Üniversitesi 6/072024)

Hollandalı karbon muhasebecisi Lennard de Klerk ve GIEC (IPCC) üyesi Ukraynalı iklim bilimci Svitlana Krakovska’nın da içinde yer aldığı Initiative on GHG Accounting of War adlı bilim insanları grubunun gerçekleştirdiği bir araştırma Ukrayna’daki savaşın ilk üç yıldaki toplam karbon ayak izinin yaklaşık 230 milyon ton MtCO2 e’ye eşdeğer bir düzeye ulaştığını gösteriyor. Ekip, emisyon ve kirlenmenin savaşın ilk yılında 120 MtCO2 e 18. ayda 150 MtCO2 e’ye, üçüncü yılın sonunda ise yaklaşık 230 MtCO2 e’ye ulaştığını belirtiyor. Bu miktar, Hollanda, İspanya ya da Pakistan gibi ülkelerin yıllık emisyonlarına denk, hatta bazı gelişmekte olan ülkelerin birkaç yıllık karbon ayak izine eşdeğer. Küresel ölçekte değerlendirildiğinde, savaşın karbon yükü, dünya genelinde bir yılda üretilen toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 0.6’sını tek başına oluşturuyor (IEA verileriyle kıyaslandığında). Bu çarpıcı tablo, savaşların yalnızca can ve mal kaybı değil, aynı zamanda gezegenin iklimsel dengesi üzerinde de kalıcı bir tahribat yarattığını ortaya koyuyor.

Artık savaşların yol açtığı yıkımı yalnızca insani ya da jeopolitik terimlerle değil, iklimsel etkileriyle de düşünmek gerekiyor. Çünkü her patlayan bomba, sadece binaları değil, gezegenin karbon bütçesini de delik deşik ediyor. Yine de bu ekolojik felaketin ortasında bile, ülkeler savaşları sürdürebilirken, iklim kriziyle mücadele önlemlerini erteliyor. Emperyalist kapitalist uygarlık kuyruğunu yemeye devam ediyor.

Frederic Jameson, bir keresinde, “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” demişti. Zor olanı, kapitalizmin sonunu hayal etmek gerekiyor ama sanırım, nostalji ve melankoliye takılıp kalmış bir amnezi hayal kurmayı engelliyor.

                                                    /././

Erdoğan’ın ‘İslam ittifakı’ neden mümkün değil?-Mehmet Ali Güller-

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 51. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, İsrail saldırganlığına karşı “İslam ittifakı” önerdi.

Erdoğan, İstanbul’un kaderinin, Şam’ın, Gazze’nin, Kudüs’ün, Mekke ve Medine’nin, Tahran’ın kaderinden ayrı olmadığını savunduğu konuşmasında İsrail’in haydutluğuna karşı “2 milyarlık İslam aleminin tek başına bir kutup haline gelmesi şarttır” dedi (Cumhuriyet, 21.6.2025).

Peki, “İslam ittifakı” bir çözüm müdür, ABD destekli İsrail saldırganlığına karşı bir çare midir? Ve daha önemlisi bir “İslam ittifakı” kurmak mümkün müdür? 

AMERİKACILIK YAPARAK İSRAİL'E KARŞI OLUNAMAZ

Erdoğan’ın önerdiği bir “İslam ittifakı” hem mümkün değildir çünkü gerçekçi değildir hem de çelişkileri nedeniyle “samimi” değildir. 

Çünkü bölgemizdeki pek çok İslamcı rejim, hem Amerikancılık yapmakta hem de İsrail’e karşı olduğunu söylemektedir.

Doğru, söylem düzeyinde en İsrail karşıtı rejim de Erdoğan rejimidir.

Ama bölgemizdeki tüm İslamcı rejimlerin asıl sorunu şudur: Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı sert sözler söyleyebilirsiniz ancak İsrail’e karşı sonuca etki yapacak bir pozisyon alamazsınız. Topraklarınızdaki üslerden kalkan ABD uçakları İsrail’e askeri destek verecek ama siz İsrail’e karşı olacaksınız!

İHVAN'DA İRAN ÇATLAĞI

Bir İslam ittifakının mümkün olmadığının göstergelerinin başında İhvan (Müslüman Kardeşler) gelmektedir. 

İhvan’ın Genel Mürşid Vekili Dr. Salah Abdülhak İran’ın dini lideri Hamaney’e 18 Haziran’da mektup göndererek “tam destek” verdiklerini açıkladı ama İhvan’ın Suriye kolu 19 Haziran’da yayınladığı bildiriyle bu tavrı tanımadığını duyurdu. Suriye İhvan’ı hem İran’ı hem İsrail’i “bölgede hegemonya kurmaya çalışan suçlular” olarak nitelendirerek “her iki taraftan da teberri ettiklerini (uzak durduklarını)” ilan etti (Harici, 20.6.2025).

Oysa Suriye İhvanı, Erdoğan rejiminin Esad karşıtlığının merkezinde duruyordu. Esad, AKP’nin istediği İhvancıları hükümetine ortak etmediği için kardeş olmaktan çıkıp düşman olmuştu! Şimdi o İhvan, “ikisinden de uzak duruyoruz” diyerek fiilen İsrailcilik yapmış oluyor!

İSLAMCI REJİMLERİN İRAN KARŞITLIĞI

Erdoğan’ın önerdiği bir İslam ittifakının mümkün olamayacağının göstergelerinden biri de Arap-İslam ülkelerinin fiili durumlarıdır. Örneğin Ürdün, İsrail uçakları İran’ı vururken hava sahasını açtı ama İran yanıt verirken kapattı; dahası Ürdün Silahlı Kuvvetleri İran İHA’larını düşürerek İsrail’e pratikte yardımcı oldu.

Uzun örnek listesine gerek yok. Körfez ülkeleri başta pek çok ülkedeki ABD üslerinin varlığı ile “İsrail’e karşı bir İslam ittifakı”nın gerçekçi olamayacağı ortada...

İSLAMCILIK GENİŞ CEPHEYİ BÖLER

Daha önemlisi de şu: İsrail iki yıldır Gazze’de Filistinlilere soykırım uyguluyor. Peki hangi İslamcı rejim Gazze’yi savunmak konusunda İsrail’e karşı gerçek ve etkili bir pozisyon aldı? Daha doğrusu şöyle soralım: Sonuca etkisi bakımından hangi İslamcı rejim, Güney Afrika’dan daha fazla İsrail’e karşı pozisyon alabildi? Hiçbiri.

Dolayısıyla Gazze’yi ya da Tahran’ı savunmak adına, İsrail’e karşı bir “İslam ittifakı” hem mümkün değildir hem de çare değildir. Tersine bu tür girişimler İsrail’e karşı mücadele eden Güney Afrika öncülüğündeki Afrika kıtası ile Kolombiya ve Venezuela öncülüğündeki Güney Amerika ile hatta İspanya ve İrlanda gibi Avrupa ülkeleri ile araya “din” koyarak ayrışmak anlamına gelir.

NE YAPMALI?

İsrail’e karşı gerçekten konumlanmak isteyen, din eksenli arayışlarda olmak yerine birincisi antiemperyalist tutum alarak öncelikle ülkesindeki Amerikan askeri varlığına son vermelidir, ikincisi de “İslam ittifakı” gibi arayışlar yerine daha geniş bir cephe olan Küresel Güneycilik yapmalıdır.


Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan -Mehmet Ali Güller-

Yakın zamanda bölgemizde Hindistan-Pakistan savaşı vardı. Şimdi de İsrail-İran savaşı sürüyor. Hindistan’ın İsrail’le çok özel ilişkileri var, Pakistan da İran’a açıktan destek açıkladı.


Öte yandan Pakistan, SSCB’ye karşı Afganistan savaşında ABD’nin çok özel bir müttefikiydi. Ama geride kalan yıllar içinde Pakistan’ın Çin’le çok derin bir ilişkisi oluştu. ABD’yi fazlasıyla rahatsız edecek düzeyde stratejik bir ilişki bu.


Bu girişi neden mi yaptım? Çünkü Beyaz Saray’da çok ilginç bir görüşme vardı.


TRUMP'IN ÖZEL MİSAFİRİ


ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ile Beyaz Saray’da görüştü.


Bu görüşme pek çok yanıyla ilginç. Zira ABD devlet başkanı, bir başka ülkenin siyasi lideriyle değil, askeri lideriyle görüşüyor. Üstelik o asker genelkurmay başkanı değil.


Görüşmede Trump’a iki isim eşlik etti: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff.


Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’e ise bir isim eşlik etti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik. Malik aynı zamanda Pakistan Ulusal Güvenlik Danışmanı.


İLGİNÇ KONULAR


Katılımcılar kadar konuşulan konular da ilginç.


Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almış: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği.”


Tamam, bir devlet başkanının, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanıyla görüşüyor olması tek başına yeterince ilginç ama yine de bu işaret edilen konular elbette şu süreçte konuşulması “normal” konular, denebilir. Ancak ya şunlar


Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin açıklamasında Trump  ile Münir’in şu konuları da ele aldığı belirtiliyor: “Ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)


Bir devlet başkanı, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanı ile neden ekonomi konuşur, neden ticaret konuşur, neden maden konuşur, hatta neden kripto para konuşur? Bunda bir tuhaflık yok mu?


ZİYAÜLHAK'IN DARBESİ


Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’in ABD ziyareti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesi, bana Ziyaülhak’ı anımsattı. “İslamcı general” denen Pakistan Genelkurmay Başkanı Ziyaülhak, 5 Temmuz 1977’de darbe yaparak Zülfikar Ali Butto’yu devirmiş ve Pakistan’ı iki yıl sonra Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin özel operasyon üssüne dönüştürmüştü.


Bu süreçte CIA, Pakistan İstihbarat Servisi ISI ile özel bir işbirliği yürütmüş, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, pek çok ülkeden mücahit getirerek onları birlikte Pakistan’da eğitip Afganistan’a sevk etmişlerdi.


UZUN DÖRT YIL


Ziyaülhak’ın bir darbeyle ülkesini ABD stratejisine eklemlemesi, coğrafyamızın çok özel bir kesitinde ve tarihin çok önemli bir anında olmuştu.


Öyle ki bu kesiti “uzun dört yıl” diye isimlendirebiliriz: Pakistan’da darbe (1977), SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran’da Humeyni’nin Şah’ı yıkması (1979), Türkiye’de darbe (1980), İran-Irak savaşı (1981).


Bu uzun dört yıl, sonucu günümüze kadar uzanan derin değişimler doğurmuştu.


ABD ASKERLERLE DAHA KOLAY ÇALIŞIYOR


Elbette doğrudan Ziyaülhak-Asım Münir benzetmesi yapmıyorum. Zira Pakistan İsrail’e karşı İran’ı destekliyor ve Münir de Beyaz Saray’daki görüşme öncesinde ülkesinin bu tutumunu açıklamasında sergiledi.


Ama yine de ABD başkanının Beyaz Saray’da Pakistan Kara Kuvvetleri komutanı ile görüşmesi, üstelik ancak bir devlet başkanıyla görüşülecek türden konuları görüşmüş olması, elbette ilginç ve dikkat çekicidir. Dahası dikkatle izlenmelidir.


Çünkü ABD açısından Pakistan’ın pozisyonu kritik önemde. Pakistan’ın Çin, İran ve Hindistan ilişkileri, hatta Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri ABD açısından çok boyutlu önemde.


Unutulmamalı: Pakistan Başbakanı İmran Han “kendisine Amerikancı bir darbe yapıldığını” savunmuştu ama yerine gelen Şahbaz Şerif de Çin’le iyi ilişkileri sürdürdü, sürdürüyor. Görünen o ki hangi parti seçimle gelirse gelsin, Çin’le işbirliğini sürdürecek.


ABD, işte böyle zamanlarda özellikle askerlerle çalışmak ister!

                                                     /././

Cumhuriyet


ZAVALLI NİHALLER! + Orta Çağ'a hoşgeldiniz! -Ayşenur Arslan /halkTV-



ZAVALLI NİHALLER!

Nihal Candan ve kız kardeşi Bahar..

Fark edilmek için her şeyi yaptılar. Yarışmalara katıldılar. Yetmedi. O yarışmalarda öne çıkmak için de her şeyi yaptılar.

Sonrasında bir türlü iş yapmayan güzellik merkezleriyle, skandallarla.. Olağanüstü pahalı otel süitlerindeki yaşamlarıyla dikkat çekmeye çalıştılar.

Nihal’in ölüm döşeğindeki kıyafeti bile o hayatın ve hedeflerin manifestosu gibiydi.

Aynı yolu izleyen genç kızlara, erkeklere ders olur mu! Sanmam.

Başka zamanlar yaşıyoruz çünkü. Varlığınızın ancak lüks bir çanta, takı ya da cömert bir Dubai seyahati ile onaylanacağı bir zamandayız.

Yeterince güzel ve şanslıysanız bir Hakan Sabancı bulabilirsiniz. Belki!

Ya da Nihal ve benzeri genç kadınlar üzerinden vahşi yarışmalarla para kazanıp, sonra Nihal’e yaptığı gibi arkasını dönen Acun Ilıcalı’ya denk gelebilirsiniz. O sırada kapılmamışsa tabii!

Yoksa sistem alır sizi.. Çiğner ve tükürür!

* * * 

Ahmet Necdet Sezer’in eşini, Semra Sezer’i hatırlar mısınız?

En önemli davetlere bile, kız enstitülerinde dikilen mütevazı kıyafetlerle katılırdı. Ne özel kalem müdürü vardı, ne de çantasını taşıyan koruması..

Yurt dışında -eşine refakat ederken- alışveriş için pahalı mağazaları kapattığını hiç duymadık, görmedik.

Semra Sezer, vaktinde kıymetini bilemediğimiz bir devirdi. Sezer’in görev süresiyle birlikte köşesine çekildiğinde o devrin sona erdiğini.. Ve bunun Cumhuriyet yolculuğu için nasıl alarm verdiğini anlayamadık.

Şimdi girin sosyal medyaya. Evlilik teklifleri.. Kına geceleri.. Baby showerlar.. Evlendikten sonra hazır öğle yemeğine şık bir AVM’ye gitmişken dünyanın en pahalı çantalarından birini alıvermekler.. Hayat nasıl Dubai karatında düzenleniyor, görün. Bize ait, hatta insan onuruna ait hiçbir şey yok oralarda.

Kızımız bir kilo makyajla çok güzel.. Oğlumuz ve ailesi kilolarca altından anlayacaksınız zaten, çok zengin.

Nihal Candan bir prototipti o dünyada. Cezaevi günleri sonrasında “orada yok olmak istiyorsunuz” diye anlatmıştı. Başkalarını fark bile etmeden! Mesela canım kızım Çiğdem Mater’in yıllardır çekmediği belgesel yüzünden hapis yatıp hala nasıl dimdik ayakta olduğunu bilmeden.. Bilse de umursamadan!

Hayatla tek bağınız lüks nesneler ise başka ne beklenebilir ki!

Nihal Candan sahiden yok olmak istemiş. Dışarda da yapamadı. Dünyaya son kez abartılı makyajı, parıl parıl kıyafetiyle bir poz verip gitti.

Hani Reis bir vakitler “fakir çalmasını iyi beceremediği için fakirdir” buyurmuştu ya!

Zenginlik ve ultra lüks yaşam biricik hedef haline getirilmişti ya..

Sadece buralarda değil, neoliberal sistemin sızdığı her yerde, malum aforizma “TÜKETİYORUM O HALDE VARIM” şekinde değişmişti ya..

Nihal, yaşamı ve ölümüyle bize işte o dünyaya dair çok şey anlatarak gitti.

* * * 
Bir uzay teleskobu ise dünyaya dair bambaşka şeyler anlatıyor.. Da..

Ne ilgilenen var ne de konuşan!

James Webb Uzay Teleskobu’ndan söz ediyorum.

Efsanevi bir yolculukta, evrenin “ucuna” doğru “uçuyor” ve bilim dünyasını heyecanlandıran veriler iletip duruyor. Anlamakta güçlük çekiyorum elbette.. Ama bir yandan da insanoğlunun bu akıl almaz başarısının her adımını takip ediyorum. Anlamaya çalışıyorum. Evrenin sırlarının ben henüz hayattayken çözülmeyeceğini düşünerek üzülüyorum.

Adına Dünya dediğimiz bu gezegende merak ettiğim, heyecanlandığım hiçbir şey kalmadı.

İsrail ile İran günde kaç füze fırlatıyor.. O füzeler nerelere isabet ediyor.. Rusya-Ukrayna savaşını çoktan unuttuk. Gazze’deki çocuklar, bebekler daha yaşamlarının başında ölüyor. Farkına varmaz olduk.

James Webb Uzay Teleskobu en uzak galaksiyi görüntülemeyi başarmış. Oysa biz buralarda burnumuzun ucunu göremiyoruz.

Putin, “ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI İHTİMALİ ARTIYOR” dedi dün.

Ankara’da da belli ki aynı fikirde olan iktidar sahipleri “nasılsa yakında öleceğiz.. geride bir şey bırakmayalım.. zeytinliklerden başlayarak her şeyi yakalım” demiş galiba.

Datça yolunun dünya güzeli eşekleri mesesla.. Muğla Valisi her kimin yalanına inandıysa artık, toplatılmaları talimatı vermiş. Güya yola çıkıp kazaya yol açıyorlarmış. Oysa, o yolu gidenler bilir, arabalar belki eşekleri görürüz diye özellikle yavaş gider. Zaten derler ki “ACELEN VARSA NE İŞİN VAR DATÇA’DA!”

Aceleleri var ama.. Giderayak yandaşlara alanlar açmak, su akarken testiyi doldurmak lazım. Duracak, dinleyecek halleri yok.

* * *

Hatırlayacaksınızdır; Erdoğan üç yıl önce sağlıklı yaşam konusunda sırrını açıklarken saymıştı.. Manda yoğurdu, Medine hurması falan.

O sırada hiç dikkat edilmemiş, hiç konuşulmamıştı ama hemen yanı başındaki Emine Hanım, “şiir yazmıyoruz ama ŞİİR GİBİ YAŞIYORUZ” diye söze girmişti.

Yoksullar o zaman da yoksuldu.. Atanamayan gençler o zaman da evlerine mahkum edilmişti.. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş zaten çoktan betonların arkasına atılmıştı.

Şiir gibi bir hayatları olmuştu gerçekten de ..

Failatün failatün failün yani!

Şu sonsuz görünen evrende, galaksimizin aklımızı zorlayan derinliklerinde bulmuşuz bir gezegen.

Kıymetini bilmek bir yana, bebeklerini bombalayıp zeytin ağaçlarını yok ediyoruz.

Şu değil bu marka çanta için, şurada değil burada yemek yiyebilmek için.. Ve bütün bunları sadece bir selfie uğruna yapabilmek için ölüyor, öldürüyoruz.

3 CİSİM PROBLEMİ kitabındaki / filmini hatırlayıp, “keşke diyorum, James Webb bir öte gezegen ve halkını keşfetse.. Ve o halk bizi bizden kurtarmaya gelse!!!”

Güle güle Nihal!

                                                   /././

Orta Çağ'a hoşgeldiniz! 

İçinde yaşadığımız dünyanın nasıl evrelerden geçip bugüne geldiğini genellikle düşünmeyiz. Alışkanlıklar, meslekler ve hatta “şeyler”.. Mesela, 1818 yılına kadar ayakkabılarda sol - sağ farklı değildi. Her iki ayağa da sol kalıptan ayakkabı üretilirdi. Bilinen ilk sol - sağ farklı kalıpla üretim, işte o yıl Philadelphia’da gerçekleştirildi.

İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan tutuklanınca, aklıma, üniversite bitirme tezimin bir parçası olan, Beccaria’nın “Dei delitti e delle pene” eseri geldi. Beccaria, suçlar ve cezalarını incelediği eserinde modern hukukun temellerini atmıştı. İdam cezasına karşı çıkan ilk düşünürlerden biri olmasıyla da adını tarihin doğru yerine yazdırmıştı.
1700’lerin ikinci yarısından söz ediyorum. Dünyanın Orta Çağ karanlığından daha yeni çıkmaya başladığı yıllardan yani.
İşte geldik, asıl anlatmak istediğim yere! Hukukun geçirdiği değişime!

***
Avukatlık tarihi antik Yunan ve Roma’ya uzanır. Zaten eski Yunanca’da üstün, ayrıcalıklı, güzel konuşan anlamındaki “advo-catus” sözcüklerinden türetilmiştir. Orta Çağ’a kadar hür erkeklerin üstlendiği, saygın bir iş olmuştur.

Ya sonra?
Orta, ya da “KARANLIK ÇAĞ” avukatlığı lüzumsuz bir iş haline getirdi. Zira o çağda davalar “işkence ve itiraf” ile yürütülüp sonuçlandırılıyordu. Bedenler ateşle, suyla imtihan edilirken sözler ve savunma ne işe yarardı ki!

Düşünün, sorguda bir sandalyeye bağlanıp suya atılıyorsunuz. Eğer suyun üzerine çıkabilirseniz şeytanla işbirliği yaptığınız.. Yani suçlu olduğunuz anlaşılıyor!
Yok, 100 vakanın 100’ünde görüldüğü üzere boğulursanız masumiyetiniz kanıtlanıyor. Bu arada ölmüş olabilirsiniz. Dert etmeyin, cennette hakkınız teslim edilecektir!!

Bizim Reis’in siyasi ömrüyle kıyaslanamayacak kadar uzun, yüzyıllar sürdü bu “hukuk sistemi”.
Öylesine vahşi bir dönemin ardından da, toplumların isyan etmesi ve Beccaria gibi olağanüstü insanların katkılarıyla insan onuruna yakışır biçimde inşa edilmeye başlandı.
Artık sadece yasalardan, cezalardan değil adaletten söz ediliyordu.
Adaletin de, savunma ile iddia makamının eşitlenmesiyle mümkün olduğu görülüyordu.

Bu eşitliğe 21. Yüzyılda bile tanık olamadık. Onun yerine Orta Çağ’a dönüşe geçtik. Savunmayı sanık sandalyesine oturttuk.

Mehmet Pehlivan’ın tutuklanma gerekçesini okuyunca hak vereceksiniz diye düşünüyorum.

Tutuklamaya sevk yazısı -uzunluğu gözünüzü korkutmasın- inanın hukuk tarihine geçecek. Zira, özetle şunu diyor: Mehmet Pehlivan görevini o kadar titizlikle yaptı ki bu ancak örgüt üyesi olmasıyla izah edilebilir!!!


* “Şüphelinin, hakkında soruşturma yürütülen şüphelilerin gözaltı ve sonraki süreçlerinde soruşturma sürecini takip edecek avukatların kim olacağı hususunda planlama yaptığı, bu şekilde dosyada ifadesi alınan kişilerin ifadelerine ulaşmayı amaçladığı, halihazırda dosya kapsamında tutuklu bulunan şüphelilerin avukatlarını örgüt faaliyetleri kapsamında organize ettiği..”

* Kontrolündeki avukatları şüphelilerin bulundukları cezaevlerine yönlendirdiği, şüphelilerle görüşen bu avukatların şahısların konuşmamaları yönünde telkin ve baskılarda bulundukları, örgütün çözülmemesine yönelik eylemlerde bulunduğu dikkate alındığında;

*”Şüphelinin suç örgütü içerisinde önemli bir konumda bulunduğu, örgütün dağılmaması ve çözülmemesi maksadıyla hareket ettiği, bu nedenle suç örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu hususunda somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesi bulunduğu, şüphelinin delilleri karartma, dışarıda bulunan şüphelilere ve tanıklara baskı yapacağı hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunduğunun dikkate alınmasıyla..”

“TUTUKLANMASINA…”

İmamoğlu’nun suç örgütü kurduğu ispat edilememiş.. Tutuklular hakları çiğnenerek, yani günümüz adalet anlayışına göre işkence ve zulüm görerek.. Kısacası Orta Çağ hukuku uygulanarak cezaevlerine doldurulmuş. Ve hukuk fakültelerinin prof prof ünvanlı hocaları susakalmış..

Tek bir örnek bile, görmek isteyene gerçeği gösterecek aslında.
Kimi kaynaklara göre işadamı.. Kimilerine göre “milyarder sıvacı” Adem Soytekin, önce İBB dosyasına eklendi.. Ardından itirafçı oldu. İddialarından biri, Pehlivan’ın kendisine belirli bir hukuk bürosu ile çalışması için baskı yaptığı yolundaydı.
İddia Mehmet Pehlivan’a soruldu.

Cevap:
“Hukuk Bürosu bildiğim kadarıyla zaten Adem Soytekin'in 10 yılı aşkın süredir avukatlığını yapmaktadır. Var olan bir hukuki ilişkiyi benim kurmuş olmam fiilen ve mantıken imkansızıdır. Soytekin, 19 Mart'tan önce gerçekleştirdiğini iddia ettiği hayal ürünü toplantıda, onunla konuştuktan sonra (müteahhit) Ali Nuhoğlu hakkında tedbir kararı verildiğini söylediğimi ileri sürmüştür. Oysa, Nuhoğlu hakkında tedbir kararı 19 Mart'tan sonra verildiği basına yansımıştır.”

***

Dünyanın en etkili felsefecilerinden Spinoza, Haham olmak üzere yetiştirilmiş.. Musevi inancının derinlerinde yıllarca eğitim ve araştırma faaliyetinde bulunmuştu. Fazla derine (!) inmiş olmalı ki, şunu keşfetti. Tevrat’ta yer alan kimi dağ, şehir vs isimleri çok çok daha sonra kullanılmaya başlanmıştı. Dolayısıyla kutsal kitapta olmamalıydı.
Bu kuşkuculuk onu önce afaroz edilmeye.. Sonra da kendi iradesiyle dinini terk etmeye götürmüştü.
“İnsanı dinden imandan çıkarır” dedikleri buydu herhalde.
Değilse bile, İmamoğlu dosyasındakiler akla getiriyor.

Hatırlayın;
* Yıllardır yurt dışına çıkmamış birine ‘yurt dışına para kaçırma’ suçlaması.
* İBB binasında odası İmamoğlu’nun odası ile yan yana birine ‘neden telefonlarınız aynı baz istasyonundan sinyal veriyordu’ sorusu.
* Hafta sonu tatili nedeniyle kapalı olan döviz bürolarından, kurultay rüşveti için milyonlarca dolarlık döviz alındığı iddiası.


Şunu da eklemeliyim: Yasalarımıza göre avukatlar hakkında Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmadan soruşturma, kovuşturma yapılamaz.
Mehmet Pehlivan için alınmış mıydı dersiniz?
“HAYIR!”

Soru şimdi şu: En açık kural ihlal edildiğine göre ileride dosyanın istinaftan, üst mahkemelerden döneceği kesin. O halde neden bile bile lades!!!???

Acaba, “BOŞVERİN İLERİYİ”.. Biz şimdi İmamoğlu’nu daha ne kadar içerde tutup iradesini nasıl kırabiliriz, ona bakalım mı deniyor?

Başka sorum yok sayın mahkeme.
Şimdi usulca çekileceğim..
Cumhuriyet tarihinin en yüksek akaryakıt zammına hazırlanacağım.
Müsaadenizle!

Ayşenur Arslan /halkTV


Üniversiteler AKP’nin kadro ve finans kasasına dönüştü -Zekeriya ALBAYRAK/Sözcü-

Erdoğan’a üniversite rektörlerini doğrudan atama yetkisi veren düzenlemeyi eleştiren CHP’li Kanko “Üniversiteleri bilim üreten kurumlardan çıkarıp yandaş üretim merkezlerine dönüştürdüler” dedi.

CHP Kocaeli Milletvekili Mühip Kanko, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a üniversite rektörleri ve YÖK üyelerini doğrudan atama yetkisi veren düzenlemeye tepki gösterdi.

Eski AKP milletvekillerinden Mehmet Naci Bostancı, Necdet Ünüvar ve Nükhet Hotar’ın rektör olarak atanan isimler olduğunu hatırlatan Kanko, atamalardaki eş-dost ilişkilerine ve usulsüzlüklere de dikkat çekti. Birçok rektörün ya AKP eski milletvekili ya aday adayı olduğunu belirten Kanko şöyle devam etti:

YANDAŞ ÜRETİM MERKEZİ

“Üniversiteleri bilim üreten kurumlardan çıkarıp yandaş üretim merkezlerine dönüştürdüler. Birçok rektör AKP ile doğrudan bağlantılı. Kimisi milletvekili, kimisi aday adayı, kimisi eş, kimisi siyasi akraba... Bilim değil, sadakat esas alınarak rektör atanıyor. Mazhar Bağlı, Aşkın Asan, Cevdet Erdöl, Kemalettin Aydın, Mustafa Çalış AKP’li bağlantılı atamalar arasında.”

ÇÖKÜŞÜN FOTOĞRAFI

Kanko, üniversitelerde yaşananlara ilişkin de şu örnekleri verdi: “Çankırı Karatekin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Harun Çiftçi’nin, döner sermayeden ayda 1 milyon 200 bin lira maaş aldığı ortaya çıktı. Denizli PAÜ Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ, eşine sekreterlik kadrosu ayarladı, görevden alındı. Bu tablo sadece akademinin değil, ülkenin geleceğinin çöküşüdür.”

Naci Bostancı: Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörü Naci Bostancı, AKP’den 4 dönem milletvekilliği ve AKP Grup Başkanvekilliği yaptı. İsrailli şarkıcı Linet’in iptal edilen konseri  için “İsrail’e gösterilecek tepkinin adresi Linet değildir” çıkışını yapmıştı.

Mazhar Bağlı: Bir dönem AKP milletvekilliği ve uzun yıllar MKYK üyesi olan Bağlı, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi rektörlüğünden YÖK tarafından alındı. Esenler Belediyesi bilim kurulu başkanlığı yapan Bağlı, üniversitede öğretim üyesi.

Necdet Ünüvar: İki dönem AKP milletvekilliği yapan Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Ünüvar’ın kızı Münevver Şeyma Solmazgül’ün, 110 bin lira maaşla TBMM’de işe alındığı ortaya çıkmıştı. Ünüvar’ın oğlu da 2014’te bakanlık müşaviri olmuştu.

Nükhet Hotar: AKP’den 4 dönem milletvekili olan Nükhet Hotar ardından Dokuz Eylül Üniversitesi’ne rektör oldu. 2024’te büyükelçi olarak atanan Hotar, DEÜ’de kişiye özel kadro iddiaları ve, çok sayıda usulsüz karara imza atmasıyla gündeme geldi.

Zekeriya ALBAYRAK/Sözcü

Aydemir Güler'le söyleşi: Suat Derviş'in 'Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?' kitabı ve 1940'lar Türkiyesi -Özkan Öztaş/soL-

Yazılama Yayınevi tarafından 80 yıl sonra yeniden okuyucuyla buluşan Suat Derviş'in "Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?" kitabı, Türkiye'nin zorlu 1940'larındaki entelektüel ve politik duruşları günümüze taşıyor.

Yazılama Yayınevi tarafından yayınlanan Suat Derviş'in "Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?" kitabı, ilk yayınlandığı tarihten yaklaşık 80 yıl sonra yeniden okuyucuyla buluştu.

Kitabın yayına hazırlık sürecine katkı sağlayan ve kitaba bir de son söz yazan Aydemir Güler ile Suat Derviş'in bu önemli eserini ve yayınlandığı dönemi konuştuk.

Suat Derviş ve 1940'ların Türkiyesi

'Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?' yeniden okuyucuyla buluştu. Sizce Suat Derviş şu anki edebiyat ve siyaset gündemimizde hak ettiği yeri bulabiliyor mu? Onun 1940'lar ile 1950'ler arasındaki komünist, devrimci kimliği yeterince anlaşılabiliyor mu? Sabahattin Ali gibi bir süreklilikten söz etmek mümkün mü?

Suat Derviş'in kitapları yakın zamanda yayımlandıkça ve çeşitli nedenlerle popüler oldukça, gerçekten bayağı popüler oldu. Çünkü ondan sonra tekrar tanınmaya başlandı. Bir süreklilik yok yani, ben kendi hayatımdan da biliyorum, öyle bir sürekliliği olmadığını. Sabahattin Ali gibi değil, evet, haklısınız. Bunun nedenlerinden biri, Suat Derviş'in kadın olmasından kaynaklı görünmez kılınması. Bu sadece edebiyatta veya siyasette değil, bütün alanlarda kadınların başına gelen bir durum. Bir diğeri ise Sabahattin Ali'nin dergicilikle verdiği bir mücadele varken, Suat Derviş'in yurtdışında geçirdiği uzun süreler oldu. Yani üretim biçimlerine yansıyan farklılıklar da belirleyici oldu sanırım. Ama Suat Derviş'in TKP'li olması, ona olan ilginin önemli noktalarından biri.

Eski TKP kuşağının istisnai figürü

Eski TKP kuşağının isimleri arasında genellikle bitmek bilmeyen hesaplaşmalar ve kutuplaşmalar olduğunu biliyoruz. Şefik Hüsnü ile İsmail Bilen, Zeki Baştımar ile Mihri Belli gibi örnekler var. Ancak Suat Derviş'in bu hesaplaşmaların dışında kalarak, tüm çevrelerden saygı gören bir isim olması oldukça dikkat çekici. Sizce bunun nedeni neydi? Tartışmaların dışında mı kaldı?

Tartışmaların dışında kalması aslında şöyle: 1950'lerde TKP'nin yaşadığı dağılmada politik olarak çok angaje olan kesimler vardı. Karşılıklı konumlananlar. Ama galiba iki kişi, karı koca Reşat Fuat Baraner ile Suat Derviş, Türkiye'de kalmayı tercih ettiler. Türkiye'de kaldıkları için hem eski TKP'li Mihri Belli ekibiyle ilişkilerini sürdürdüler hem de yurtdışında yeniden oluşmakta olan TKP'nin de hep saygısını gördüler. Siyasette tartışmalara angaje olmadan ilerlemek mümkün değildir, o yüzden angaje olanlara "niye böyle yaptılar" demek saçma olur. Başka türlü siyasette yol edinmezler. Ama Suat Derviş'in tüm bu taraflaşmaların üstünde bir saygın konum elde etmesi, bence ilginç ve değerli bir durum.

Bu anlamda, aktif mücadele içinde yer almayarak mücadelenin dışında kalan başka isimler de var mı o dönemde?

Evet, çok erken bir tarihte Halet Çambel ve eşi TKP'den koptular. Partiyle ilişkileri kesildikten sonra da hep aktiflerdi, sol çevrelerin içindelerdi ama taraf değillerdi. Nail Bey de 1945-46'daki demokratik cephe girişiminin önemli taşıyıcı temsilcisiydi. Ancak 1950'lerden sonra aktif mücadelenin içinde yer almadılar. Korunaklılık demek çok doğru olmayabilir. Zira o antikomünizm her zaman etkiliydi ve komünistleri zorladı. Yani "dışında" olmak her şeyi çözmüyor. Ama evet. Partili mücadelenin dışında kaldılar.

Suat Derviş'in politik kimliğinin karartılması

Suat Derviş'in son dönemdeki popülaritesi arttıkça, politik kimliğinin adeta 'karartıldığı' yönünde bir yorumunuz oldu. Nâzım Hikmet'in 12 Eylül sonrası popülerleşme sürecinde de benzer bir 'sevda şairi' vurgusuyla politik kimliğinin göz ardı edildiğini görüyoruz. Suat Derviş özelinde bu 'karartma'nın nedenleri neler olabilir? 1940'larda yayımlanan bu eserler neden daha sonra uzun süre ülkeye giremedi?

Aslında Suat Derviş'in popüler olduğu yıllar boyunca kaçılan bir şey onun politik kimliğiydi. İyi bir edebiyatçı, mücadele etmiş biri olarak sunulurken, mücadelesinin politik içeriğine değinilmemeye özen gösterildi. Nâzım için bile şiirleri, sevgilileriyle bir çerçeve çizip "sevda şairi" olduğu vurgulanırken, Sovyetler Birliği'nde yaşadıkları üzerinden ucuz ve doğru dürüst kaynağı olmayan tezler ısrarla anlatıldı.

Suat Derviş hakkında böyle bir tahrifat yapıldığını pek zannetmiyorum ama bir karartma var. Siyasi ve örgütsel bir karartma. Çünkü siyasi olarak pozisyon almak başka, bir partinin üyesi olmak ve yaptığı siyasi çıkışların parti politikasının gereği olması başka bir durum. Bu örgütsel bir aidiyet ve bunun üstü iyice örtülü, karanlıkta bırakılıyor.

1940'larda yayımlanan bu eserlerin ondan sonra uzun süre ülkeye girememesi, evet, tahmin edersiniz ki o dönemin siyasi atmosferiyle alakalı. Çok uzun zaman Suat Derviş'in kimliğiyle kenarından dolanan bir duruş sergilendi. Kısa bir metin olması da bu durumu sağlamış olabilir. Ancak bu, Sovyetler Birliği'nin var olduğu dönemlerde, yani 1990'lara kadar Türkiye siyasetinde sosyalist olmanın, hatta komünist kimlikle mücadele etmenin yasak olsa bile konuşulabildiği bir ortamda, tanınmış bir edebiyatçının Sovyetler Birliği'nden yana tavır aldığını ilan etmesi çok ayrıksı bir durumdu. Özellikle 1950'lerin en şiddetli Soğuk Savaş döneminde bu, topluma sunulması zor olan büyük bir çıkış, büyük bir cesaretti.

Türkiye'nin kavşağı: 1940'lar ve TKP'nin mücadelesi

Suat Derviş'in bu cesur çıkışı ve TKP'nin o dönemdeki mücadelesi, Türkiye'nin o yıllardaki iklimine nasıl bir ışık tutuyor? Sovyetler Birliği'ne karşı antikomünizmin yükseldiği bir dönemde, Sovyet dostluğunu savunmak nasıl bir anlam taşıyordu?

Cesaretin dışında Türkiye'nin iklimi de buna belli ölçülerde izin veriyordu. Şöyle ki, Türkiye'de Sovyetler Birliği'ni hayırla hatırlamak ve hakkını vermek de çok yaygın bir şeydi. Antikomünist olabilirsiniz ama sonuçta Sovyet yardımıyla bir sanayi planını hayata geçiriyorsunuz. Onun on yıl öncesinde Sovyet yardımıyla bir savaş kazanmışsınız. Dünyadaki izolasyonu Sovyetler Birliği sayesinde kırmışsınız. Dünya Savaşı yılları, Türkiye'de sanıyorum 1950'lerdeki Soğuk Savaş antikomünizminin ilk uygulaması, ön provasıydı. Suat Derviş'in ve TKP'nin bu çıkışı, o anti-Sovyetizm rüzgarını geri püskürtmede çok önemliydi.

TKP, o dönemde çok şiddetli bir devlet kampanyasıyla karşı karşıyaydı. Çok izole olduğu, köşeye sıkıştırıldığı, hatta dağıtıldığı zannedilen bir komünist hareket, adeta mücadele bayrağı açtı ve karşı tarafın yumuşak karnını yakaladı. Sovyetler Birliği düşmanlığı, Turancılık yapmak her açıdan yanlış ve vefasızlık, Sovyet gerçeği hakkında cehalet, Türkiye'nin varlık koşullarıyla uyuşmayan bir şeydi. Türkiye Cumhuriyeti'nin varoluşu açısından saçmaydı. TKP bu yumuşak noktayı, yumuşak karnı yakaladı ve oradan yüklendi. Çok başarılı bir kampanyaydı. Devletin de, antikomünizm yaparken bile Sovyetler Birliği'ni tamamen karşısına alamayacağı ekonomik gerçekleri vardı. Fabrikalar, yapılan anlaşmalar... Türkiye aslında bir kavşak noktasındaydı. Suat Derviş bu broşürü tam da böylesi bir zamanda yayınlıyordu.

Stratejik hamleler ve gençliğin rolü

Suat Derviş'in broşürü, Sabahattin Ali'nin ırkçılarla ve Turancılarla kavgası, 1946'daki demokratik cephe meselesi... Tüm bunlar arasında büyük stratejik bağlar var mı? TKP'nin o dönemdeki arayışları belirleyici sanırım. Bu boşlukları gören, refleks üreten bir parti liderliği mi vardı? 

O boşluğu görünce, o boşluğu refleks üreten dinamik bir parti liderliği vardı, evet. Sovyet-İngiliz-Amerikan hattının Türkiye'de bir demokratikleşme penceresi açacağını saptıyorlar ve hemen oraya yönelik hamle yapıyorlar. Bu broşür, Sabahattin Ali'nin ırkçılarla Turancılarla kavgası, bir yıl önceki Faris Erkman'ın "En Büyük Tehlike" ve Suat Derviş'in "Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?" gibi yayınlarla, Türkiye'nin bir kavşakta olduğunu saptıyorlar ve çok güçlü bir mücadele veriyorlar.

Bu mücadele, aydınlara dönük bir mücadele gibi görünse de, sadece entelektüel bir polemikten ibaret değildi. Tartışmanın altyapısında bir gençlik vardı. Eş zamanlı olarak TKP, gençlik içinde de örgütlenme açılımları yapmaya çalışıyor, dernekler kuruyordu. Bu bir strateji tartışmasıydı: Türkiye'nin nereden yola devam edeceği, nasıl konumlanacağı şeklinde. Ve bu mücadelenin Türkiye siyasetinde karşılığı vardı. Herkes açısından belirsiz bir kavşak noktasıydı.

1940'lı yıllarda, daha sonra Türkiye siyasetinde önemli rol oynayacak olan isimler, birer gençlik örgütçüsüydü. Nihat Sargın, Mihri Belli gibi isimler hem TKP'nin gençlik sorumlusuydular hem de öğrenci örgütlenmelerini gerçekleştiriyorlardı. Vedat Türkali'nin edebiyata aktardığı atmosferde de bu gençlik ruhunu görmek mümkün. Türkiye'de eğitim gören, aydınlanmacı, devrimci bir dönemi yaşayan, sırtını oraya dayayan bir öğrenci gençlik vardı. Onların iki arada bir derede tezlerle tatmin olması zordu. Ülkenin sanayileşme sürecinde halkçı, devletçi yaklaşımlar olsa da, yamyam bir burjuvazinin geliştiğini görüyorlardı. Savaşın yarattığı zorluklar, karaborsacılık da insanları başka bir entelektüel arayışa itiyordu. Türkiye'de köklü kitleleri kapsayacak bir ırkçılık yoktu. Bu yüzden siyasi iktidarın komünistlerin her hareketinden irite olması ve baskıyı artırması boşuna değildi; çünkü solun açacağı bayrağın karşılık bulmasından korkmaları gerekirdi gerçekten.

Osmanlı aristokrasisinden komünizme: Bir kopuş hikayesi

Suat Derviş gibi Osmanlı aristokrasisiyle teğet geçen veya yüksek bürokrasiden gelen isimlerin TKP'ye katılması oldukça ilginç. Bu durum, Yaşar Kemal veya Orhan Kemal gibi emekçi kökenli yazarların halkı yazmasından farklı bir anlam taşıyor. Sizce bu kopuş nasıl gerçekleşti ve ne ifade ediyor?

Yaşar Kemal'in başka bir dünyaya adım atması, girmesi, tanıması, onun parçası olması daha kolay yan yana getirilebilir. Orhan Kemal'in işçi sınıfını yazmasını da çok yadırgamayız. Ama TKP'de, Suat Derviş gibi Osmanlı aristokrasisiyle teğet geçen veya Osmanlı yüksek bürokrasisi içinden gelen unsurlar vardı. Suat Derviş'in "Anılar Paramparça"da anlattığı aile öyküsü de bunu gösterir. Şefik Hüsnü de öyleydi. Selanikli doktor Mustafa Suphi, yani Vali çocuğu... Bunlar sınıftan bir kopuş yaşıyorlardı. Kendi tırnak içinde sınıflarına ihanet ediyorlardı Marksist tabiriyle. O bana ilginç geliyor.

Şefik Hüsnü'nün TKP'nin önemli entelektüellerinin Kemalizm'e kaptırdığı, 1920'lerin sonu, 1930'ların başı döneminde illegal yaşamayı, yurtdışına kaçmayı, hapse girmeyi tercih etmesi, başka bir yolu olduğunu bilen, hatta o yolun açık olduğunu gören biri için önemli bir tercihti. Reşat Fuat'ın belki başka kadrolardan daha fazla bu çağrıyı hissetmiş olması beklenebilir. Çünkü yanı başındaki insanlar başka bir yolun olduğunu ve bu işi bırakamadıklarını görüyorlardı. Türkiye'de komünizmi güçlü bir akım haline getirmeyi başaramamışlardı ve öbür tarafta yapacak işler de açıktı.

Bu, işçi ve yoksul kadroların komünizm yolunu seçmesinden farklı bir kopuş hikayesi. Onlar kendi haklarını ararken, bu isimler kendi ayrıcalıklarından vazgeçiyorlardı. Daha büyük bir irade gerektiriyordu bu. O dönemde, birçok parti kadrosu Sovyetler Birliği'ne gidip geliyordu. Suat Derviş de bir gazeteci olarak Sovyetler Birliği'ni gezip görmüş, bu da ona önemli bir cephane ve barut sağlamıştı. Bu sirkülasyon çok yoğundu, çoğu zaman illegal yollarla çıkıp legal yollarla dönüyorlardı.

Kitabın güncelliği ve Türkiye'nin kavşak noktası

Son olarak, bu kitabın, Suat Derviş'in 'Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?' adlı broşürünün yeniden yayınlanması, günümüz Türkiyesi açısından ne gibi güncel anlamlar taşıyor?

Bence bir sürü güncellik kazandıran unsurlar var. Birincisi, Türkiye'de komünist hareketin, TKP'nin tarihine ilişkin artık çok belge var. 1990'dan önce yoktu, son 25-30 yılda çok kitap çıktı. Ama bence yayınlanmış olması, geniş bir sol kamuoyunun o belgeleri incelemesini getirmez. Geniş kamuoyu belge incelemez, belgelerin kendisine aktarılmasını bekler. Solun tarihine ilişkin bilgi eksikleri devam ediyor. Bu tür değerli örneklerin ortaya konması güncelliğe kavuşuyor. Yani okunması hangi döneme ait olursa olsun bence değer taşıyor. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı yılları, o dönem solun ne olduğunun, nerede olduğunun, ne yaptığının bilinmediği bir dönemdi. Halbuki sol vardı ve ciddi bir taraf olarak vardı. Türkiye'de sol, Türkiye'nin tarihinde nostaljik ve dramatik bir aksesuar mıdır yoksa bir taraf mıdır? Taraf olduğunu gösteren bir çalışma bu.

İkincisi, Suat Derviş örneğiyle az önce konuştuğumuz Türkiye gibi bir toplumda, kadının ikincilliğe itilmeye çalışıldığı ve kadının buna direndiği bir toplumda, onlarca yıl önce son derece güçlü kadın figürler var ve bu kadın figürlerinin büyük çoğunluğu solcu. Bu tesadüf değil, başka nasıl olabilirdi zaten. Onun bir örneğini veriyor ve Suat Derviş'in son yıllardaki popülaritesinin içini dolduruyor. O popülerliği görünmez kılan politik, örgütsel kimlik kısmına işaret ediyor. Bütün bu açılardan bence değerli. Herhangi bir belge değil, bu tür çağrışımları olan, sözü olan bir kitap.

Bir de hani biraz zorlayabilir miyiz acaba? 

Türkiye yine bir dönem işte. Nasıl bir dünyada, bu yönde devam edeceği belirsiz ve çok tartışılan bir ülke ve üstelik bu öyle bir şey ki, bütün seçenekler masada. "NATO'dan çıkamayız, NATO'ya mahkumuz" diyen cumhuriyetçiden bayağı böyle bir Osmanlı'ya dönüş hayalleri kuran tuhaf tiplere, Çincilere, Rusçulara, her seçeneği barındırıyor. O tür bir kavşakta Türkiye'de bir mücadele verilmiş, bir tutum alınmış. O açıdan da zihin açıcı geliyor bana. Bu, sadece Suat Derviş'in imzaladığı broşürüyle yazdığı dolayısıyla ibaret olmayan, müdahaleci ve anlamlı bir eser. O dönem bir tavır aldığı ve tutum geliştirmeye çalıştığı için Suat Derviş'i, Sabahattin Ali'yi, o savaş yıllarındaki kavgayı okumalı. Tabii ki Doğan Avcıoğlu'nu, 1960'lı yıllardaki sol çıkışı da okumalı. Hepsinin bugüne ilişkin söylediği bir şey olduğunu düşünüyorum.

Özkan Öztaş/soL

Öne Çıkan Yayın

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

  "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri ...