Bağımlılık Dosyası (II): Tütün ürünleri + Bağımlılık Dosyası (III): Aşırı işlenmiş gıda ürünleri -Meryem Vitni /soL

 Bağımlılık Dosyası (II): Tütün ürünleri

Bu bölümde, sermayenin belirleyiciliğinde piyasa güdümlü, sınıfsal karakterli ve küresel salgın boyutlarına varan tütün tüketimine, salgında bağımlılığın oynadığı role, nikotin bağımlılığının özelliklerine, sigara şirketlerinin bilim reddiyeciliğinin tarihine mercek tutuyoruz.

Bu yazı dizisinde, kasten bağımlılık yapıcı olarak tasarlanmış tütün ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ulusötesi sermayenin yol açtığı “imal salgınlar”ı, “bireysel sorumluluk” ideolojisine dayalı hakim bağımlılık söylemini ve buna dayalı bağımlılıkla mücadele politikasının başarısızlığını masaya yatırıyoruz. Bağımlılık ve kapitalizm arasındaki ilişkileri irdelemeyi, liberal ve İslamcı politikanın önündeki perdeleri kaldırmayı ve her toplumsal olgu gibi sistemik düşünme ve eylem gerektiren bağımlılığı ve çözümlerini tartışmaya açmayı amaçlıyoruz.

Bu bölümde, sermayenin belirleyiciliğinde piyasa güdümlü, sınıfsal karakterli ve küresel salgın boyutlarına varan tütün tüketimine, salgında bağımlılığın oynadığı role, nikotin bağımlılığının özelliklerine, sigara şirketlerinin bilim reddiyeciliğinin tarihine mercek tutuyoruz.

Müthiş meta: Sigara

Tütün ürünleri, kalp-damar ve solunum hastalıkları ile 20 kadar kanser türünün temel risk faktörü. Bu bilgi iyi kötü biliniyor, paketlerin üzerinde yazıyor, televizyonlarda kamu spotları dönüyor, neredeyse herkesin birinci elden yaşadığı yakın kayıpları var. Ne var ki, sağlık zararları 70 yıldır bilinmesine rağmen, tütün tüketimi Türkiye’de rekordan rekora koşuyor, dünyada ise ancak yeni inişe geçti.

Sigara gerçekten müthiş, benzersiz bir meta. 100 yıldır, ucuz ve çok kolay tüketilebilen bir haz ve arzu nesnesi olarak büyük başarıyla pazarlandı. Küresel satışı yılda 6 trilyona kadar yükseldi; şimdi düşüşte. Sigaranın gerçek kullanım değerinin, yani bağımlılık, hastalık yapıcı ve ölümcül olmasının üzerindeki örtü sıyrıldıkça, son yıllarda sigara için yapılan ihtiyaç pazarlaması gittikçe zora girdi. Diğer yandan, sermaye o kadar hızlı birikiyor, o kadar hızlı üretebilir hale geldi ki, çatlasak onun ürettiklerini aynı hızda tüketebilmemiz olanaklı değil. Devasa kurulu kapasiteler sürekli sigara kusuyor, ama tüketim hızı buna yetişmekten çok uzak; hatta düşüyor. 

Bu çelişkiler iyice bariz hale gelince, sigara şirketleri farklı arayışlara yöneldi. Yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerinin tasarlanması ve ticarileştirilmesine paralel, yepyeni bir ihtiyaç pazarlamasına geçildi. Şimdi, yeni ihtiyacımız “dumansız bir dünya”da nikotin keyfi olarak sunuluyor. Daha önce böyle bir ihtiyacımız olduğunu bilmiyorduk; öğretiliyoruz. Türkiye’de yasal değil, ama yeni nesil ürünler çoktan girdi gündelik yaşantıya. Bu ürünlerin foyası çok daha hızlı ortaya çıkıyor; sigara gibi 100 yıllık başarı sergileme potansiyelleri yok. Ancak dünya genelindeki yasal ve yasadışı ticaretin yaygınlığı sermaye birikimi için kısa süreliğine de olsa yeni bir kapı açıldığını gösteriyor.

Tütün salgınında sınıfsallık ve imalatçı

Sigara tüketim tarihi başından beri sınıfsal karakterli seyrediyor; son 40 yılda ise sınıfsallık coğrafya ve sınıflar arasında bariz biçimde yer değiştirdi. Dünyada tütün kullanan 1,3 milyar kişinin artık yüzde 80’den fazlası Küresel Güney’de yaşıyor. Tütün tarımı ve sigara üretiminde olduğu gibi, tüketimde de son 40 yıl içinde Batı’dan Küresel Güney’e büyük bir kayış gerçekleşti. Konu ile ilgili bir yazıda dünya tütün tarımının ulusötesi şirketlerin hakimiyeti altına sokulması ve tütün yetiştiren aile işletmelerinin aşırı sömürüsü sayesinde bunun mümkün olduğuna değinmiştik. 

Bunun kadar kritik olan bir başka gelişme, dünyanın her bir ülkesinde, sigara tüketimi düşse de, Türkiye’de olduğu gibi yükselmeye devam etse de, tüketimin gitgide yoksullar arasında yoğunlaşması oldu. Her bir toplumda, artık varsıllar sigaradan uzak duruyor, orta yaşlı erkekler hızla bırakıyor, ancak geri kalan kesimler tüttürmeye devam ediyor. Fransa’dan bir çalışmada, 2000’li yıllarda yönetici ve profesyonel mesleğe sahip kesimlerde tütün tüketim sıklığı düşerken, tüketim sıklığının yoksul emekçilerde sabit kaldığı, işsizler arasında ise yükseldiği gösteriliyor. Yoksul içicilerin sigara fiyatı artışlarına rağmen bu tutumlarını sürdürdükleri, yapılan görüşmelerde “elimizde bir tek bu kaldı” dedikleri aktarılıyor. 

Her yıl 8 milyondan fazla kişi tütünden hastalanıp ölüyor. Ölenlerin de büyük kısmı yoksul ülkelerin yoksul insanları. Tütüne bağlı hastalık ve ölüm yükünün Küresel Güney’de gitgide ağırlaşması sağlık sistemlerini çökerten boyutlara ulaştı. DSÖ’ye göre, bu tablonun adı “tütün salgını” ve salgının taşıyıcısı tütün endüstrisi. Diğer bir deyişle, salgının taşıyıcısı, dünya tütün piyasası üzerinde tam hakimiyet kurmuş dev ulusötesi şirketler. Dünyada ve Türkiye’de karşımızda aynı 3,5 sigara şirketinden oluşan tipik bir oligopol var. Son 40 yıl içinde özelleştirmeler, satın almalar, birleşmeler ve küresel yayılmayla devleşen bu sermaye gücü, günümüzde salgının hem taşıyıcısı hem de imalatçısı olarak, tarladan perakendeye kadar, üretim ve ticaretin her aşamasında tam hakimiyet kurmuş durumda. 

Nikotin bağımlılığı

Tütün ürünlerinde bağımlılıktan sorumlu temel bileşen nikotin. Nikotin bağımlılığının biyolojik mekanizması kapsamlı araştırmalarla saptanmış durumda. Özetle, duman ile solunan nikotin akciğerde emildikten hemen sonra kan yoluyla 10 saniye içinde beyne ulaşıyor ve buradaki nikotin reseptörlerini etkinleştiriyor. Reseptörlerin etkinleşmesi, mezolimbik yolağın etkinleşmesi ve dopamin gibi çeşitli nörotransmiterlerin salınması ile sonuçlanıyor. Zorlantılı davranış, zevk, öfori ve ödül duyguları ile ilişkili olan mezolimbik yolak tütün kullanımının pekiştirilmesinde kritik bir rol oynuyor. 

Burada altı çizilmesi gereken husus, bütün tütün ürünlerinin bağımlılık yapıcı olduğu ve zerk hızı ve dozu üretici tarafından ayarlanabilen nikotin içermesi. Ancak, tütün ürünlerinde ayrıca, ürünün tadını yumuşatan, içimini kolaylaştıran ve bağımlılık yapıcılığını artıran, yani nikotin zerkini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen 600’ü aşkın katkı maddesi kullanılıyor. 

Bu açıdan, basit imal ürünler gibi görünseler de, tütün ürünlerinin arkasında  gelişkin mühendislik, eczacılık dokunuşları var. Amerikan sigara şirketi R.J. Reynolds’un 1971 tarihli bir iç yazışmasında şu sözler yer alıyor: “Tütün endüstrisi bir bakıma ilaç endüstrisinin yüksek derecede ihtisaslaşmış, gelişkin usul ve esaslara sahip bir segmenti olarak düşünülebilir. Tütün ürünleri, birçok fizyolojik etkiye sahip güçlü bir ilaç olan nikotini özel olarak ihtiva eder ve zerk eder.” 

Gerçekten de, tütün endüstrisinin alameti farikası, ürünlerini birer nikotin zerk aracı olarak tasarlaması. İster sigara gibi geleneksel ürünler olsun, ister zarar azaltım iddiasıyla pazarlanan yeni nesil ürünler, amaç hep aynı: ürünün bağımlılık yapıcı özelliğini, yani nikotin zerkini, belli pazarlama hedefleri doğrultusunda ayarlamak. Ancak, araştırmaların ortaya koyduğu üzere, tütün endüstrisi tarihi boyunca, eczacılığa öykünme sadece kârlılığı artırmaya yönelik bir çaba olarak sürdürülüyor; hiçbir zaman sağlık zararlarını bertaraf etme amacı taşımıyor. 

Nikotin bağımlılığı kısa sürelerde gelişiyor. Bağımlılığının ilk belirtileri, tütün içmeye başladıktan sonraki günler ile haftalar içinde ve genellikle her gün sigara içmeye başlamadan önce ortaya çıkıyor. Sürekli tütün ürünü kullanımına bağlı olarak beyindeki nikotin reseptörlerinde meydana gelen değişiklikler tolerans, istek ve yoksunluk gibi bağımlılık belirtilerine yol açıyor. 

Araştırmalar, alkol ve opioidler gibi diğer bağımlılık yapan maddelerle karşılaştırıldığında, tütünün bağımlılığa yol açma hızının çok daha yüksek olduğunu, buna karşın tütün kullananların bağımlılıklarından kurtulma olasılıklarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Bağımlılık yapıcı maddeler sıralamasında, nikotin, bağımlılık yapıcılıkta eroin ve kokainden sonra üçüncü sırada, ama alkol, benzodiazepinler, metamfetamin ve esrar gibi maddelerden daha yüksek derecelendiriliyor. Meraktan sigarayı deneyenlerin yüzde 67,5’i sonraki evrede bağımlı hale gelirken, bu oran kokain deneyenlerde yüzde 20,9, esrar deneyenlerde yüzde 8,9

Nikotin bağımlılığı reddiyeciliğinin kısa tarihi

Mahkemelerce el konulan iç yazışmalarından öğrendiğimize göre, sigara şirketleri 1950’ler itibariyle sigara içmenin itici faktörünün nikotin olduğunu ve bunun imalat aşamasında kimyasal olarak manipüle edilebileceğini gayet iyi biliyorlar. Örneğin, 1969’da bir Philip Morris yetkilisi şöyle diyor: “Sigara içmenin birincil motivasyonu, tüttürmenin farmakolojik etkisini elde etmektir... Psikososyal sembolizmin gücü azalınca, alışkanlığı sürdürmek için farmakolojik etki devreye girer.” 

Şirketler kamuya kapalı ortamlarda sigarayı “güçlü ve ucuz bir ilaç zerk aracı” olarak tanımlarken, yaklaşık 40 yıl süreyle kamuoyu önünde nikotinin bağımlılık yapıcı olduğunu şiddetle reddediyor, bunun için araştırma fonlamasıyla bilimsel çalışmaları etkiliyor, STK’ları cephe örgütü olarak kullanıyorlar. Sigara içmek, “bağımlılık” değil “alışkanlık” olarak tanımlanıyor, eroinle değil kafeinle bir tutulmaya çalışılıyor. Bu olağanüstü inkârcı çaba kendileri açısından boşuna değil. Şirket hukukçuları şirket yöneticilerinden her türlü “bağımlılık” tartışmasının muhakkak bastırılmasını istiyor. Endüstriyi temsil eden bir hukuk şirketi yetkilisi, “Akciğer kanseri davalarında davacının en güçlü silahı ‘bağımlılık’ oluyor. Eğer kişi ‘bağımlı’ addediliyorsa, sigara içmeyi ‘özgür tercih’ olarak savunmaya devam edemeyiz,” sözleriyle şirketlerin pozisyonunu özetlemiş oluyor.

Bilimsel kanıtların yığılması sonucu, nihayet 1988’de, oldukça gecikerek yayınlanan ABD sağlık otoritesinin resmi raporu ile, 

  • tüm tütün ürünlerinin bağımlılık yapıcı olduğu,
  • bağımlılığa nikotinin yol açtığı ve
  • tütün bağımlılığını tanımlayan farmakolojik ve davranışsal süreçlerin eroin ve kokain gibi maddelere olan bağımlılığı tanımlayan süreçlerle aynı olduğu 

tescil ediliyor. Raporu izleyen on yıllık süreçte sigara şirketleri inkâr politikalarını sürdürürken, 1994’te reddiyeciliğin doruğunu temsil eden bir olay yaşanıyor. ABD Kongresi’nin alt komitesinin önünde 7 sigara şirketinin 7 CEO’su yan yana dizilerek verdikleri tarihsel ifadede, sağ ellerini kaldırarak yemin ettikten sonra, sırayla söz alarak nikotinin bağımlılık yapıcı olmadığını söylüyorlar. Ancak, bundan beş yıl sonra, 1999’da Philip Morris kendisinin de dahil olduğu bu yalanı faş etme kararı veriyor ve “sigara içmenin hastalığa neden olduğu yönünde bilimsel oydaşma bulunduğunu ve en genel anlamıyla bağımlılık yapıcı olduğu”nu kabul ettiğini ilan ediyor; diğer şirketler bir süre daha direndikten sonra aynı yola giriyorlar. Yazı dizimizin dördüncü bölümünde göreceğimiz üzere, paketlerin üzerine “sigara içmek öldürür” ibaresinin konmasıyla yasal sorumluluktan kurtulmaları bunda etkili oluyor. 

Özgür irade mi, zorlantı mı?

Nikotin bağımlılığıyla ilgili kritik mesele, nikotin bağımlılığının biliş ve karar vermeyi kontrol eden nöral devrelerde anormalliklere ve kendini kontrol etme yeteneğinin kaybına neden olması. Yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz üzere, tütün ürünü tüketimini bireyin özgür iradesi ile yaptığı bir seçim olarak çerçeveleyen sermaye pozisyonu ile buna dayalı formüle edilen liberal politikaların aksine, bilimsel kanıtlar tütün ürünü tüketiminin bağımlılık nedeniyle sürdürülen zorlantılı bir davranış oluğuna işaret ediyor.

Yazı dizisinin bir sonraki üçüncü bölümünde bir başka “imal salgın”ı, aşırı işlenmiş gıda ürünlerinin üretimi ve tüketimindeki yükselişi, geleneksel beslenmeden bu gıdalara dayalı beslenmeye geçişi ele alacağız. Bu ürünlerin bağımlılık yapıcı niteliği, bağımlılığın yaygınlığı ve sınıfsallığı hakkındaki araştırma ve tartışmaları gözden geçireceğiz. 

                                                         /././

Bağımlılık Dosyası (III): Aşırı işlenmiş gıda ürünleri

Dünyada bir milyar kişi aç, iki milyar kişi obez. Çelişki o ki, açlar da obezler de yeryüzünün en yoksul üç milyarı ediyor. Günümüzde yoksulluğun en önemli göstergelerinden biri aşırı işlenmiş gıdaya dayalı beslenmeyle ilişkili obezite.

Bu yazı dizisinde, kasten bağımlılık yapıcı olarak tasarlanmış tütün ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ulusötesi sermayenin yol açtığı “imal salgınlar”ı, “bireysel sorumluluk” ideolojisine dayalı hakim bağımlılık söylemini ve buna dayalı bağımlılıkla mücadele politikasının başarısızlığını masaya yatırıyoruz. Bağımlılık ve kapitalizm arasındaki ilişkileri irdelemeyi, liberal ve İslamcı politikanın önündeki perdeleri kaldırmayı ve her toplumsal olgu gibi sistemik düşünme ve eylem gerektiren bağımlılığı ve çözümlerini tartışmaya açmayı amaçlıyoruz.

Bir önceki bölümde tütün salgını ve bağımlılık ilişkisine bakmıştık. Yazı dizisinin bu bölümünde bir başka “imal salgın”ı, aşırı işlenmiş gıda ürünlerinin üretimi ve tüketimindeki yükselişi, geleneksel beslenmeden bu gıdalara dayalı beslenmeye geçişi ele alıyoruz. Bu ürünlerin bağımlılık yapıcı niteliği, bağımlılığın yaygınlığı ve sınıfsallığı hakkındaki araştırma ve tartışmaları gözden geçiriyoruz.

Bir “imal salgın” daha: Aşırı işlenmiş gıda ürünleri

Dünyada bir milyar kişi aç, iki milyar kişi obez. Çelişki o ki, açlar da obezler de yeryüzünün en yoksul üç milyarı ediyor. Günümüzde yoksulluğun en önemli göstergelerinden biri aşırı işlenmiş gıdaya dayalı beslenmeyle ilişkili obezite. Tarihsel olarak emperyalizm ve kapitalizmin neden olduğu eşitsizlik ve adaletsizliklerin kronik açlık ve yetersiz beslenmeye yol açtığı biliniyor. Ancak, sermaye birikimini sınırlayan faktörlerden biri tüketimin sınırlılığı olarak belirginlik kazanınca, kapitalizmin kaptanları geniş emekçi kitlelerin tüketim davranışlarını aşırı tüketime yönlendirecek üretim ve pazarlama yöntemlerini geliştirme ve çeşitlendirmeye geçti.

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı’da baş gösteren tütün tüketimi patlamasında olduğu gibi, 1980’lerde obezite patlatıldı. Wells, dünya genelinde yetersiz ve aşırı beslenme ile bireyin yaşam seyri içinde gözlemlenen yetersiz ve aşırı besleme arasındaki yapısal bağlantıları inceleyerek, küresel obezite salgınında kapitalist ekonominin merkezi rolü olduğunu savunuyor

Birey ölçeğinde obezite, çok sayıda genetik, hormonal faktör ve hareketsizlik gibi davranışsal faktörle ilişkili olmakla birlikte, obezite artış trendine koşut giden çevremizdeki en önemli sistemik değişkenlerin başında, 1980'lerden bu yana gıda sisteminde aşırı işlenmiş gıdaların oranının katlanarak artması geliyor. Uzmanlar, son 30 yılda Britanya’da çocukluk çağı obezitesinin yüzde 700 ve ileri obezitenin yüzde 1600 oranında artmasının ve son 20 yılda Avustralya’da Tip 2 diyabetle yaşayan insan sayısının üç katına çıkmasının beslenme sistemlerinde yaşanan bu muazzam değişimle açıklanabileceğini ifade ediyor.

Gıdanın tarımdan koparılmasını ve metalaşmasını simgeleyen bu gıdalar, doğada bulunmayan, laboratuvar ortamında tasarlanmış, yüksek oranda un, şeker gibi rafine karbonhidratlar ve yağlar içeren, tuz ve katkı maddeleri katılmak suretiyle aşırı lezzetlendirilmiş, ucuz girdiler ve cüzi miktarda tam gıda içeren, yüksek kalorili, endüstriyel olarak imal edilmiş yiyecek ve içecekler olarak tanımlanıyor.

1980’lerden bugüne ve son 20 yıl içinde yoğunlaşarak, önce Batı’dan başlayan, sonra dünya geneline, özellikle yüksek nüfuslu, orta gelirli Küresel Güney ülkelerine doğru yayılan, taze, doğal gıdaya dayalı geleneksel diyetten aşırı işlenmiş gıda diyetine geçiş yaşandı. Araştırmalarda bu ürünlerin yaygın tüketiminin obezite, diyabet, kalp damar hastalığı artışları ile doğrudan ilişkili olduğu gösterildi.

Sonuç, tütünde olduğu gibi, küresel salgın. Stuckler ve arkadaşlarının daha 2012’de bu endüstriyi gözlemleyerek kullanmaya başladıkları “imal salgın” kavramı çok yerinde bir nitelendirme. Taşıyıcı ve imalatçı aynı: bu sefer gıda ve içecek endüstrisinde faaliyet gösteren ulusötesi sermaye. Aynı tütün endüstrisinde olduğu gibi, bu sektörde de tekelleşme ve küresel yayılmayla semirmiş dev ulusötesi şirketlerin hakimiyeti söz konusu. Yabancı sermaye yatırımlarının önünün açılması ve serbest ticaret anlaşmalarının sağladığı olanaklarla, özellikle orta gelir grubu Küresel Güney ülkelerinin gıda sistemlerinde bu şirketler en az Batı’daki kadar belirleyici konuma geldiler. Ancak, bu ülkelerde aşırı işlenmiş gıda tüketiminin artış hızı, tarihsel olarak Batı’da yaşanandan çok daha yüksek.

Günümüzde, Avustralya, Britanya, ABD ve Kanada’da aşırı işlenmiş gıdalar ortalama diyetin yüzde 60’ını oluşturuyor. Batı’daki piyasa satürasyonu sonrasında, şirketlerin satış artışlarının artık neredeyse tamamı Küresel Güney’de gerçekleşiyor. Johannesburg’dan Manila’ya, Sao Paulo’dan İstanbul’a, süpermarket rafları şeker, yağ, tuz, katkı maddeleriyle zenginleştirilmiş aynı markalara, aynı ambalajlara sahip yiyecekler ve içeceklerle dolu.

Philip Morris’in parmağı

Bu ürünlerin tarihçesinde önemli bir dönüm noktasını, dünya tütün oligopolünün lider şirketi Philip Morris’in dönemin önde gelen gıda şirketleri Kraft Foods ile General Foods’un hisselerinin tamamına sahip olduğu 1980-2001 yılları oluşturuyor. Çalışmalar, tütün ürünlerinin bağımlılık yapıcı özelliklerini geliştirmek için kullanılan yöntemlerin bu dönemde aşırı işlenmiş gıdaların geliştirilmesinde de uygulandığını saptıyor. Philip Morris iyeliğinde yağ ve karbonhidrat açısından zenginleştirilmiş ürünlerin piyasaya sürülmesinde bariz artış yaşanıyor.

Nestlé’den 'Gemiye Buyrun' kampanyası

2010’da Brezilya’nın liman kenti Belém’den yola çıkan Nestlé’nin Terra Grande gemisinin Amazon nehrinin derinliklerindeki yerleşimlerde 800 bin kişiye “yüzen süpermarket” hizmeti vererek yürüttüğü “Nestlé Gemiye Buyrun Diyor” kampanyasında modern Batılı beslenme tanıtımı yapmasının ve bu turlarda en fazla rağbet gören ürünün, 80 gramlık porsiyonunda 38 gram şeker içeren Kit-Kats olmasının ardından, rekabet edebilmek için yerel dükkanlar Nestlé’nin ultra işlenmiş abur cuburunu stoklamaya başlamıştı. Çalışmalar, Terra Grande’nin arkasında bir beslenme kaosu bıraktığını gösteriyor. Bölgede, çocukluk çağı obezite oranları yüzde 30 oranında artarken, o zamana kadar daha önce duyulmamış bir hastalık olan çok sayıda Tip 2 diyabet vakası bildirilmiş. Nestlé, Amazon’da yüzen süpermarketten sonra, yakın zamanda büyükşehirlerin gecekondu mahallelerine de erişmek üzere, Brezilya’daki ikinci kampanyası “Nestle Size Geliyor”u başlattı. Bunun için yedi bin kadın kapıdan kapıya satış elemanı olarak görevlendirilerek her ay 700 bin düşük gelirli hane ziyareti gerçekleştirildi. Şirket yetkilileri, “Programımızın özü yoksullara ulaşmaktır” diyor.

Yoksul yerleşim bölgelerine yönelik bu tür pazarlama yine tütün endüstrisinin “oyun kitabı”ndan çıkma bir model. 1960’lar ve 1970’ler boyunca sigara şirketleri de ABD’de siyah nüfusun yaşadığı bölgelerde kapı kapı dolaşıp ürün tanıtımı yapıyor, bedava sigara dağıtıyor ve bunu sivil haklar söylemiyle gerekçelendiriyordu. Benzer şekilde, dünyanın en yoksul ülkelerinden Gana’da fast-food ve aşırı işlenmiş gıda satış noktalarının yaygınlaşması sonucu ülkede obezite oranlarının 1980’den bu yana yüzde 2’den yüzde 13,6’ya yükselmesini KFC’nin eski CEO’su, “Gana'da bir KFC'de yemek yemek, açıkçası, bilirsiniz, hemen hemen her yerde yemek yemekten çok daha güvenli” sözleriyle arsızca haklı çıkartmaya çalışmıştı.

Bağımlılık tartışmaları

Aşırı işlenmiş gıdaların bağımlılık yapıcılığıyla ilgili çalışmalar son 20 yılda gelişti, ancak bunların gerçekten bağımlılık yapıp yapmadığı konusunda tartışma devam ediyorAşırı işlenmiş gıda bağımlılığı karşıtları, bu ürünlerde nikotin, etanol veya afyon gibi bağımlılık yapıcı tanımlı madde bulunmaması tezi üzerinden, bu gıdaların “alışkanlık” yapabildiğini, ancak bağımlılığı saptamak için kullanılan ölçütleri karşılamadığını iddia ediyorlar. Bundan 40 yıl önceki tütünün bağımlılık yapıcı olup olmadığı hakkındaki tartışmalarla inanılmaz derecede bir benzerlik söz konusu. Bir önceki bölümde değindiğimiz üzere, tütün bağımlılığı da onlarca yıl inkâr edilmişti. Bu bağlamda, şekerli yiyecek ve içecek endüstrisinin gıda bağımlılığının varlığını inkâr eden araştırmalara sponsor olduğu ve tütün endüstrisinin “oyun kitabı”nı adım adım izlediğinin altını çizmekte fayda var.

Aşırı işlenmiş gıda bağımlılığını kanıtlamak amacıyla yapılan çalışmalarda ise, bu ürünlerin tekrarlanan tüketiminin biyolojik (dopaminerjik duyarlılık vs.) ve davranışsal (yoksunluk, sonuçlara rağmen kullanım vs.) tepkileri tetiklediği, doğal veya hafif işlenmiş gıdalarda ise bu tepkilerin son derece düşük ve sınırlı olduğu gösteriliyor.  Aradaki fark, aşırı işlenmiş gıdaların, yapay olarak yüksek dozlarda emilimi hızlı ve ödüllendirici bileşenleri içermesiyle ilişkilendiriliyor. Bu amaçla geliştirilen bir ölçekle saptanan gıda bağımlılığının, ödülle ilgili nöral işlev bozukluğu, dürtüsellik ve duygu düzensizliği gibi temel bağımlılık mekanizmalarının yanı sıra, bozulan fiziksel ve zihinsel sağlık ve daha düşük yaşam kalitesi ile de ilişkili olduğu ortaya konuyor.

Sonuç olarak araştırmacılar bu gıdalarda, 

  • yüksek yoğunlukta kullanılan rafine karbonhidratlar ve yağların, beyinde nikotin ve etanol gibi bağımlılık yapan maddelerde görülen seviyelerde dopamin salgılanmasına yol açtığını ve
  • aşırı tüketim, tüketim üzerindeki kontrol kaybı, yoğun istek, olumsuz sonuçlara rağmen sürekli tüketim, tüketimi azaltmak veya sonlandırmak için tekrarlanan başarısız girişimler gibi bağımlılığın davranışsal göstergelerinin ön plana çıktığını

belirliyor ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerinin tütün ürünlerini bağımlılık yapıcı olarak tanımlamak için geliştirilmiş bilimsel ölçütleri bire bir karşıladığını savunuyorlar. Bu davranışsal ve biyolojik bulgulara dayanarak, gıdalara yüksek yoğunlukta eklenen rafine karbonhidrat veya ilave yağın bağımlılık yapan madde tanımı için güçlü adaylar olduğu tezini öne sürüyorlar.

Katkı maddelerinin rolü

Tütün ürünlerinde olduğu gibi, bu kategorideki birçok ürünün tadımı ve ağız hissini iyileştiren katkı maddeleri de içermesi bağımlılığın gelişmesinde rol oynuyor. Aynı zamanda katkı maddeleri, gerçek gıda bileşenlerine gereksinimi azalttıkları için, üretim maliyetlerini düşürüyor, tarımdan kopuk merkezileşmiş endüstriyel üretimi olanaklı kılıyor, ürünün depolanmasını kolaylaştırıyor ve raf ömrünü uzatıyor. Bir araştırmaya göre, modern gıda üretiminde tatlandırıcı, renklendirici, köpürtücü ve köpük önleyici maddeler, hacim arttırıcı ve hacim önleyici maddeler, koruyucular, emülgatörler ve sakızlardan oluşan 10 bin adet katkı maddesi bulunduğu tahmin ediliyor. İngiltere'de ikamet eden bir birey, beslenmesinin bir parçası olarak yılda ortalama sekiz kilogram bu maddelerden tüketiyor.

Birçok gıda katkı maddesinin cazibe ve bağımlılık artırıcı olduğu ve ciddi sağlık etkileri bulunduğu biliniyor, ancak büyük çoğunluğunun sağlık etkileri hakkında yeterli araştırma bulunmuyor. Sigaralarda da kullanılan şeker, kakao, mentol, alkali tuz gibi aromalar ve tadımı iyileştiren katkı maddeleri marka sadakatinin oluşmasında önemli rol oynayan güçlü ikincil pekiştiriciler olarak aşırı işlenmiş gıda ürünlerine katılıyor. Örneğin, bir kutu Coca-Cola’da on tatlı kaşığı şeker bulunuyor. Bu kadar ham şekerin tadı berbat olduğu için, ürünü lezzetli hale getirmek üzere tatlılığın bir kısmını ortadan kaldıran acılık veren bir katkı maddesi ekleniyor; böylece tüketiciler aşırı şeker ve kafeinden rahatsızlık duymadan ürünü tüketebiliyorlar.

'Bireysel sorumluluk' ve obezite

Gazetelerin sağlık sayfalarından, televizyon ekranlarından, “obezite krizi”nin temel nedenlerinin, egzersiz yapma iradesi eksikliği, modern kentli insanın tembelleşmesi sonucu hazır yiyeceklere yönelmesi ve “açgözlülük” nedeniyle aşırı beslenmesi olduğu bilgisi pompalanıyor.

Aynı çizgide, Coca-Cola’nın fonladığı küresel “Egzersiz İlaçtır” kampanyası obezitenin kola gibi ürünlerin tüketimiyle değil, bireyin egzersiz eksikliğiyle ilişkili olduğu üzerine kurgulanmıştı. Egzersizin fiziksel ve zihinsel sağlık için önemi tartışmasız, ancak araştırmalar egzersiz yaparak sağlıksız beslenmenin telafisinin mümkün olmadığını gösteriyor. Son 50 yılda dünya genelinde insanlık tarihiyle çelişen bir sağlık açmazı ortaya çıktı. Aşırı işlenmiş gıdaların kalorisi yüksek, ancak besin değeri düşük olduğu için, artık obezite paradoksal olarak bir yetersiz beslenme şekli olarak tanımlanıyor. Diğer bir deyişle, aşırı beslenme beraberinde yetersiz beslenmeyi getiriyor. Bütün toplumlarda yoksullar, kendilerine yönelik pazarlanan aşırı işlenmiş gıdaya dayalı diyet nedeniyle, en yetersiz beslenenler olmalarına rağmen, aslında en fazla kaloriyi tüketiyorlar. Britanya’da, işçi sınıfından çocukların boyları ortalama olarak kısalırken, bu çocuklar aynı zamanda şişmanlıyor. Burjuva ailelerin çocukları ise sağlıklı büyümeye devam ediyor.  

Batılı toplumlar dahil, kentli bireylerin ve ailelerin önemli bir kesiminin yaşam koşullarında buzdolabı, ocak gibi mutfak olanakları bulunmuyor. Sağlıklı gıdaya erişemedikleri gibi, kendileri de yemek yapamadıkları için aşırı işlenmiş gıdalar tek seçenek haline geliyor. Evlerinde mutfak olanakları olsa ve sağlıklı gıdaları satın almaya güçleri yetse bile, yorucu iş günü içinde üç öğün yemek hazırlamak ve pişirmek çok zor. Bu iş öncelikle kadınların üzerine yıkılıyor ya da çoğu birey ve aile zamanı ve enerjisi olmadığı için gitgide daha fazla hazır gıdaya yöneliyor.

Daha az zararlı aşırı işlenmiş gıda mümkün mü?

Sağlık araştırmacısı Van Tulleken, kârın itici gücünün belirleyiciliğinde biçimlenen modern beslenme dönüşümünü ele aldığı 2023 tarihli Ultra İşlenmiş İnsanlar kitabında, aşırı işlenmiş gıdaların iyileştirilerek daha sağlıklı hale getirilmesinin olanaksız olduğunu belirtiyor. Tütün ürünlerinde olduğu gibi, bir sermaye taktiği olarak “zarar azaltım” iddiasının bu ürünler için de gerçek hayatta bir karşılığı yok. Yağı azaltılmış, yağsız, şekersiz, probiyotik, vitamin katkılı, “light”, “diet” ibareleriyle piyasaya sürülen ürünler, aldatıcı şekilde toplumdaki sağlık endişelerine hitap eden, ama aynı maliyet düşürücü, aşırı tüketimi teşvik edici, bağımlılık yapıcı şekilde formüle edilmiş gıdalardan ibaret. Sermayenin nihai önceliği her zaman kârını maksimize etmek olduğu için, kapitalist rekabet koşullarında şirketlerin mümkün olduğunca en ucuza üretmek ve tüketimi en yüksek düzeye yükseltmek üzere ürünlerini formüle etmeleri kaçınılmaz.

Yaygınlık

36 ülkeden 281 çalışmayı inceleyen iki analiz, gıda bağımlılığının yaygınlığını yetişkinlerde yüzde 14 (obezitesi olan yetişkinlerde yüzde 28), çocuklarda yüzde 12 (obezitesi olan çocuklarda yüzde 19) olarak tahmin ediyor. Yetişkinlerin oranı diğer bağımlılık yapıcı yasal maddelerin Batı ülkelerindeki kullanım sıklığına yakın, ancak çocuklar için belirtilen bağımlılık düzeyi son derece çarpıcı ve emsalsiz. Obezitesi olan bireylerde gıda bağımlılığının yaklaşık iki kat yüksek olması dikkat çeken bir başka bulgu ve iki koşulun ilişkili, ancak eşanlamlı olmadığının bir göstergesi. 

Türkiye’de gıda bağımlılığı verisine ulaşamamış olmakla birlikte, Sağlık Bakanlığı’nın yakın zamanda yayınladığı Türkiye Hanehalkı Sağlık Araştırması 2023 raporu ülkemizdeki durum hakkında bazı ipuçları veriyor. Rapora göre, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusun yüzde 35,5’i fazla kilolu ve yüzde 25,4’ü ise obez. Obezite, kadınlarda (yüzde 30,8) erkeklerden (yüzde 20,2) 1,5 kat daha fazla.

Gıda çölleri, gıda bataklıkları, erişilemeyen sağlıklı gıda

Gıda sistemindeki eşitsizliğin yol açtığı gıda güvensizliği ve bunun aşırı işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi ile olan ilişkisini irdeleyen çalışmalar, yürütüldükleri ülkelerin özel toplumsal koşullarını yansıtmakla birlikte, bu literatürdeki temel bulgu, bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde irdelenen sigara tüketiminin tarihsel ve sınıfsal niteliğiyle benzerlikler gösteriyor: ABD, Batı Avrupa ve Brezilya’da yürütülmüş birçok çalışma, aşırı işlenmiş gıda tüketiminin ve gıda bağımlılığının gitgide nüfusun yoksul kesimlerinde, özellikle yoksul çocuklar ile kadınlar, etnik azınlıklar ve düşük eğitimliler arasında yoğunlaştığını gösteriyor.

Bu bulgu iki faktörle ilişkilendiriliyor. Bunlardan ilki, bu kesimleri hedef alan reklam ve pazarlamaİsveç’ten ilginç bir çalışmada, Stokholm’ün düşük sosyoekonomik statüye sahip mahallelerinde aşırı işlenmiş gıda ürünlerine ait dış mekân reklam panolarının kentin geri kalan bölgelerine oranla çok yüksek yoğunlukta yerleştirildiği gösteriliyor. İkincisi, kentli yoksullar, kentlerin “gıda çölleri” ve “gıda bataklıkları” adı verilen mahallelerinde yaşıyorlar. Gıda çölü, sağlıklı gıdanın ya hiç bulunmadığı ya da erişiminin çok sınırlı olduğu, gıda bataklığı ise, sağlıklı gıdadan ziyade bolca aşırı işlenmiş gıdaların satışa sunulduğu kent bölgeleri anlamında kullanılıyor. Her ikisinde de aşırı işlenmiş gıda tüketimi yüksek olmakla birlikte, gıda çöllerinde gıda güvensizliği özellikle daha yüksek; gıda bataklıklarında ise obezite ve obezite kaynaklı ölüm oranları yüksek. Araştırmalar, 23,5 milyon ABD vatandaşının taze yiyeceklerin bulunmadığı gıda çöllerinde yaşadığını, İngiltere’de yoksul bölgelerin, daha varlıklı bölgelere göre iki kat daha fazla fast-food satış noktasına sahip olduğunu gösteriyor. Birçok yerde, fast-food restoranları gençlerin sosyalleşebilecekleri yegâne kapalı kamusal alanlar olarak hizmet veriyor.

Yanıt bekleyen sorular

Türkiye’nin gıda çölleri, gıda bataklıkları var mıdır? Mahalle pazarlarının, gıda satan küçük esnafın, zerzevatçı kamyonetlerinin hâlâ varlıklarını sürdürüyor olmaları dikkate alındığında, sağlıklı gıdaya erişimin coğrafi olarak sınırlandığı yukarıda sözü edilen türde gettolaşmalar Türkiye’de yok denebilir mi? Diğer yandan, ülkemizde taze meyve, sebze ve hayvansal gıdanın satın alınabilirliği o kadar zorlaştı ki, geniş kesimler için bu ürünler neredeyse 17. yüzyılda kuzey Avrupa’da tropik meyveler, Akdeniz turunçgilleri ne kadar erişilmez ise, o kadar lüks, erişilemez hale geldi. Türkiye’de ücretlilerin reel gelirlerinin hızla erimesi, aşırı işlenmiş gıdaların pazarlama taktiklerini ve tüketim düzeyini nasıl ve ne kadar etkiliyor? Son yıllarda tütün tüketimindeki hızlı tırmanış bu ürünler için de geçerli mi? Yetersiz, sağlıksız ve bağımlılık yapıcı gıdalarla beslenmenin boyutları ve sağlık etkileri nedir?

Yazı dizisinin bir sonraki dördüncü bölümünde, bağımlılıkla mücadele politikası ve retoriğinin altında yatan neo-klasik iktisat ve türevlerinin bağımlılığı nasıl tanımladığını ve meşru saydığı müdahalelerin neler olduğunu ortaya koyacak, tütün endüstrisinin öncülüğünde geliştirilen “bireysel sorumluluk” retoriğinin tarihçesine bakacak, “kâr ve zarar kimin?” diye soracağız.

                                                             /././ 

soL


NATO’nun Türkiye işgali -BİRGÜN/HATIRLATMALAR -29 Haziran 2025-

İran ile İsrail arasındaki çatışmalar bugün için son bulsa da bölgemizde emperyalist genişleme politikalarının ve “medeniyetler savaşı” tezinin tetiklediği istikrarsızlıklar, uzun yıllar sürmeye devam edecek. Siyonist liderler daha İsrail kurulmadan verdikleri “Ülkemiz Batı’nın Ortadoğu karakolu olacaktır” sözünü yaklaşık 80 senedir tutmaya devam ediyor. Ancak, bölgemizde Amerikan emperyalizminin tek karakolu İsrail değil.

NATO’nun kurulduğu 1949 yılından beri hem askerî üsler hem de istihbarat örgütleri eliyle bölgemizde rejim değişiklikleri, darbeler, iç savaşlar, devletlerarası çatışmalar sürdürülmeye devam ediyor. Hedef, 1945’ten bu yana ABD ile çelişkili ülkeleri kuşatmak, bölgemizin enerji kaynaklarını sömürmek, istikrarsızlığı istikrar haline getirerek bağımlılık ilişkilerinden kurtuluşu imkânsızlaştırmak. Bu hedef, Ortadoğu özelinde Suriye’de CIA eliyle rejimin değiştirildiği 1949 yılından beri sürdürülüyor. Şu anda yaşanan hiçbir bölgesel gerilim de NATO ve Amerikan çıkarlarından bağımsız düşünülemez.

Öyle ki İsrail-İran çatışması başladıktan sonra –yalnızca İsrail saldırılarında akla gelen– Tahran’daki ceberut rejimin yıkılması gerektiği argümanıyla emperyalist işgale verilen hayırhah onaylar, 80 yıldır tüm dünyada kimliksel gerilimlerin, katliamların, otoriter rejimlerin, emperyalizmden bağımsız ortaya çıkmış, otantik kötülükler olduğu iddiasına dayanıyor. Oysaki İran’ın 1978’de İslamcıların eline geçmesinin öncülü, 1953’te halkın demokratik yollarla seçtiği hükümetin NATO-CIA eliyle ortadan kaldırılarak yerine Amerikancı Şah’ın getirilmesine dayanıyor. Doğrudan Amerikan emperyalizminin sonucu olan bir rejimin ve kötülüklerinin İsrail eliyle sonlanacağını düşünebilmek için, tarihi dünden başlatabilmek gerekiyor.

Türkiye de NATO merkezli Amerikan yayılmacılığı açısından 1945’ten beri özel bir önemde. Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin kuşatılması, Ortadoğu ülkelerine yönelik siyasal etki ve istihbarat operasyonları, Akdeniz’de Amerikan kontrolünün sağlanması gibi hedefler temelinde Türkiye’nin ABD’ye askerî, siyasi ve ekonomik bağımlılığı tahkim edildi. Öyle ki bunun güvence altına alınabilmesi için 12 Eylül’den, AKP’nin iktidara getirilmesine onlarca siyasi operasyona girildi. Nitekim Türkiye, kâğıt üzerinde taraf olmadığı İsrail-İran çatışmasında bile Tel Aviv’e NATO üsleri üzerinden sinyal istihbaratı sağlayarak, ABD’nin bölgemizdeki her adımında taşeronluk görevi görmeye devam ediyor.

Bu hafta, Türkiye’nin NATO tarihini, gençliğin Amerikan işgallerine karşı eylemlerini ve tüm dünyada emperyalizmin NATO-CIA eliyle işlediği suçları okurlarımıza hatırlatıyoruz.

***

TÜRKİYE’NİN NATO TARİHİ

Türkiye’nin ABD ile askerî ortaklıkları, ilk olarak savaş sonrası iklimde İnönü döneminde yapılan anlaşmalarla başladı. Savaş sonrasında dünyanın “Batı’sında” ABD’nin ayakta kalan tek kapitalist güç olması sebebiyle Washington’da Almanya, İngiltere ve Fransa başta savaşın büyük bir tahribat yarattığı Avrupa ülkelerinin Sosyalist Blok karşısında güçlendirilmesini esas alan yardım politikaları devreye sokuldu. Öte yandan Sovyetler çeperindeki ülkeler askerî ve ekonomik yardımlarla Amerika’nın ileri karakolu haline getirildi. CIA’nin 1948 tarihli Turkey broşürü, ülkenin ABD’nin güvenliği açısından önemini ortaya koyarken, sonraki yıllarda da çeşitli CIA yayınlarında, Türkiye’de üs faaliyetlerinin Akdeniz üzerindeki kontrol için önemi vurgulanmıştır.

Keza ABD’nin 1948-1951 yıllarındaki Ankara Büyükelçisi George Wadsworth, hazırladığı raporda “Doğu-Batı arasındaki savaşta” Türkiye’nin tarafsız kalmak isteyeceğini, ancak üs ve tesislerini ABD lehine açabileceğini belirtmiştir.

Türkiye ile bu kapsamda Şubat 1945’te imzalanan ilk anlaşmaya eklenen “Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, sühuletleri veya malumatı Amerika Birleşik Devletleri’ne temin edecektir” ifadesi, bağımlılığın ilk günden güvence altına alınma niyetinin göstergesiydi. Bu madde sayesinde ABD Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını, istasyonlarını kullanmaya başladı ve 1945 sonrasında Amerikalı uzmanlar ülkemizi mesken tutmaya başladı.

1947’de “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma” imzalandı. Bu anlaşma ile ordunun eğitim ve teçhizatlanması Amerika’ya bağımlı hale getirilecekti. Truman Doktrini çerçevesinde yapılan bu yardımlarla başlayan sürecin bir sonraki aşaması Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi oldu.

Amerika, Sovyetler Birliği’ni askerî olarak dengelemek ve kuşatmak için çeper ülkelerinde askerî üsler oluşturma politikası izledi. Buna bağlı olarak imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye’de Amerikan ve NATO üsleri kuruldu. Özellikle 1949’da ilk başarılı nükleer denemesini yapan SSCB’nin bu alanı ABD’ye bırakmayacağını göstermesi sebebiyle, Türkiye gibi çeper ülkelerdeki üslerin önemi daha çok arttı.

Bu kapsamda ilk olarak Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1954 yılında İncirlik Üssü kullanıma açıldı. Üssün inşasına, Türkiye’nin NATO üyesi olduğu 1952’den bir yıl önce başlanması ise şaşırtıcı değildi. Menderes hükümeti, NATO’ya girebilmek için 1950’de Kore’ye asker yollamıştı. İncirlik Üssü ise ikinci kritik adım oldu. 1954’te ABD ile imzalanan “Askerî Kolaylık Anlaşması” gelecekte açılacak üslerin güvencesi haline geldi.

İncirlik’te ABD’nin istihbarat faaliyeti ise 1954’ten öncesine dayanıyordu. Henüz II. Dünya Savaşı sürerken, 1943’te CIA’nin öncülü olan istihbarat teşkilatı OSS, Adana’da uzun süre istihbarat faaliyetleri yürütmüş, dönemin büyükelçisinin Adana yazlığı Amerikan ajanlarının karargâhı haline gelmişti. İncirlik, bu merkezi bir üst seviyeye taşıdı. Henüz 1957 yılına gelindiğinde, Türkiye’de yaklaşık 7 bini asker, 10 bin Amerikan personeli bulunmaktaydı. Bu sayı, 1970’lerde 25 bine çıktı.

ABD’nin Türkiye’deki bu hızlı ve örtülü işgaliyle oluşan Amerikan hegemonyası kendisini farklı biçimlerde de gösteriyordu. Türkiye’nin kendi topraklarındaki üsler üzerindeki erişim hakkının sınırlı olmasının yanı sıra, sayıları on binleri bulan personel üzerinde herhangi bir hukuki denetimi ve yaptırım gücü de yoktu. ABD ile yapılan anlaşmalarla, herhangi bir Amerikan personelinin işleyeceği suçun “görev esnasında” gerçekleşip gerçekleşmediğini yine ülkedeki en üst düzey Amerikan komutanı belirliyordu, nitekim 1950’lerde Amerikan askerlerinin üç çocuğu ve bir askeri öldürdüğü olaylar, yine Amerikan komutanları tarafından delil yetersizliğiyle örtülmüştü. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını katletmek, Amerikan askerlerine serbestti. Bağımlılık ilişkileri, gündelik hayattan hukuka her alanda örgütleniyordu.

***

TÜRKİYE’DEKİ NATO ÜSLERİ

İncirlik sonrasında kurulan üsleri, hem ABD ile yapılan anlaşmaların fazlalığı hem de gizliliği sebebiyle tarihlendirmek kolay değil. Demirel, 1970 yılında yaptığı açıklamada 1945’ten beri ABD ile 91 anlaşma imzalandığını, ancak birçoğunun düzgün bir tutanağının tutulmadığını açıklamıştı.

Tarihlerin belirsizliğine rağmen, bugün Türkiye’nin 7 bölgesinde 22 ilinde NATO’ya ait 6 üs, 17 Hava Harekât merkezi olduğunu biliyoruz:

• İncirlik Hava Üssü

• İzmir Hava Üssü

• Şile Üssü

• Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı

• Balıkesir 9. Hava Jet Üssü

• Muğla Aksaz Deniz Üssü

• Ankara Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Amasya Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Bartın Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Çanakkale Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Diyarbakır Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Eskişehir Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• İzmir Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• İzmit Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Kütahya Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Lüleburgaz Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Sivas Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• İskenderun Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Ordu Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Rize Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Erzurum Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Van Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

• Mardin Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

***

DOMUZ KÖRFEZİ KRİZİ

ABD, SSCB’yi çevreleme politikası çerçevesinde Türkiye’ye Jüpiter füze sistemleri yerleştirmişti. Ancak Küba devriminin ardından Ada ülkesinin SSCB ile yakın ilişkileri, aynı tehdidi ilk kez ABD’nin de hissetmesine sebep oldu. ABD, Küba’ya askerî müdahalede bulunduğu Domuzlar Körfezi Çıkartmasında yenilgiye uğradı, Kennedy Küba’nın işgal edilebileceğini açıkladı.

Komşu ülkeleri kendisini hedef alacak şekilde nükleer sistemlerle donatılmasına karşı SSCB de Küba’ya nükleer başlık inşasına başladı. Amerikan istihbaratının durumu Kennedy’ye bildirmesinin ardından ABD, Küba’yı ablukaya aldı ve Sovyetler gemileri Amerikan gemileriyle karşı karşıya geldi. Gerilimin tırmanmasının sonucunda SSCB ve ABD karşılıklı olarak geri adım attı. ABD, Küba’yı işgal etmeyeceğinin güvencesini verdi ve Türkiye’den Jüpiter sistemini kaldırdı, karşılık olarak SSCB de Küba’daki Nükleer rampa inşasını durdurdu. Türkiye toprakları, binlerce kilometre ötedeki sosyalist bir adanın kaderi için bile Amerikan emperyalizmi tarafından kullanıldı.

***

KIBRIS KRİZİ

Türkiye’deki üsler, 1964 Kıbrıs krizine kadar kamuoyunda gündeme gelmemiştir. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine karşı çıkan dönemin ABD başkanı Lyndon Johnson, dönemin başbakanı İnönü’ye hitaben kaleme aldığı mektupta Türkiye’nin ABD’ye askerî alandaki bağımlılığını tehdit unsuru haline getirmişti;

“Ayrıca Sayın Başbakan, Birleşik Devletler ile Türkiye arasındaki askerî destek alanında imzalanan ikili anlaşmaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye ile Temmuz 1947 tarihli Anlaşmanın IV. maddesi uyarınca, hükûmetinizin, askerî yardımın, bu yardımın sağlandığı amaçlar dışında kullanılması için Birleşik Devletler'den onay alması gerekmektedir. Hükûmetiniz, birçok kez Birleşik Devletler'e bu şartları tamamen anladığını ikrar etmiştir. Bütün samimiyetimle şunu söylemeliyim ki Birleşik Devletler, mevcut şartlar altında Kıbrıs'a Türk müdahalesi için Birleşik Devletler tarafından sağlanan herhangi bir askerî ekipmanın kullanılmasını kabul edemeyecektir.”

Mektup kamuoyunda geniş yankı bulmuş ve ciddi tepki çekmişti. ’68 kuşağıyla simgeleşen 6. Filo eylemleri ve gençlikte Amerikan emperyalizmine karşı yoğun tepkide, bu mektubun da önemli ölçüde etkisi olacaktı.

Ankara, Washington’dan gelen mektup sebebiyle oluşan tepkileri bastırabilmek için 1969’da ABD ile “Türk Amerikan Ortak Savunma Anlaşması” imzalamış, bu anlaşmayla iki ülke arasındaki tüm askerî işbirlikleri ve üsler tek çatı altında toplanmıştır, ayrıca Türkiye’nin 17 yıldır topraklarında bulunan Amerikan üsleri üzerindeki hakları ilk kez “genişlemiştir”. Ancak bu durum da uzun sürmemiş, 1974 Barış Harekâtı ve Türkiye’nin haşhaş üretimi üzerindeki yasağı kaldırmasıyla 1975’te Amerikan ambargosu başlamış, dönemin Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti bir yıllığına ülkedeki üslere el koymuştur. Bir yılın ardından, hükümetin çabalarıyla ilişkiler düzelmiş, üstelik 1978’de İran’da yaşanan rejim değişikliği sonucu ülkedeki Amerikan üsleri kapatılınca, Türkiye’nin stratejik önemi daha da artmıştır.

***

NATO’NUN KÜRESEL SUÇLARI

1949 yılında kurulan Kuzey Atlantik Paktı (NATO), Soğuk Savaş konjonktüründe, ABD’nin Doğu Bloğu dışında kalan Batı ülkeleri ve üçüncü dünya sömürgeleri üzerindeki yegâne hegemonyasının sağlanabilmesi ve sosyalist ülkelerin çevrelenebilmesi için kurulmuş bir askerî anlaşmadır. ABD, NATO anlaşmaları ve CIA operasyonları ile 1945’ten bugüne kadar tüm dünyada 200’den fazla müdahalede bulunmuştur.

NATO’nun henüz daha kurulduğu yıl, CIA Suriye petrollerinin kontrolü için rejim değiştirme operasyonuna girişmiş, 1950’de Kore’yi işgal etmiş, Çin İç Savaşına dahil olmuş, Arnavutluk’taki komünist rejimi devirmeye çalışmıştır.

Sadece bölgemizde, 1970’lerden bu yana NATO ve CIA’nin rol oynadığı belli başlı Amerikan müdahaleleri:

• Afganistan’da Taliban ve El-Kaide’nin kurularak ülkenin iç savaşa sürüklenmesi

• Pakistan’ın İslamcılaştırılması ve Hindistan ile düşmanlaştırılması

• 12 Eylül Darbesi

• Irak işgali

• Suriye’ye yönelik askerî ve siyasi müdahaleler

• Libya’da iç savaşla sonuçlanacak işgal

• Mısır’ın istikrarsızlaştırılması

• İsrail’in Filistin’e yönelik giderek ağırlaşan yıkım ve soykırım politikaları ile İran, Lübnan ve Suriye’ye saldırıları

• Yemen İç Savaşı

• Lübnan İç Savaşı

CIA, 1949’da Suriye’de, 1953’te de İran’da rejim değişikliği operasyonları gerçekleştirmişti. İran’ın bugünkü yapısı, 1978’de ABD’nin getirdiği Şah’a karşı ayaklanma sonucu oluştu. Dolayısıyla CIA ve NATO’nun, bugün de sürdürdüğü müdahalelere bulduğu bahaneler, 60 yıl önce yine kendi oluşturduğu çelişkilerin ürünü.

DOĞU AVRUPA’YA GENİŞLEME

NATO, SSCB’nin yıkılmasından bir yıl önce Gorbaçov’a, doğuya “bir milim” bile yaklaşmayacakları sözünü vermişti. Ancak sosyalist blokun yıkıldığı 1991 yılından bu yana geçen 35 yılda, NATO 14 yeni ülkeye genişleyerek Rusya Federasyonu’nun batı sınırlarını çevreledi. Son olarak Ukrayna’da Amerikancı yönetimin NATO’ya üye olma yönünde adım atması, hâlâ sürmekte olan Rusya-Ukrayna Savaşına sebep oldu.

NATO, dünyanın her yerinde halklara yeni savaşlar, yıkımlar, yoksulluk ve çelişkiler üreterek Amerikan emperyalist hegemonyasını sürdürmeye devam ediyor.

***

DİRENENLER DE VAR BU HAVALARDA

Tarih boyunca emperyal güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kendi çıkarları için halkları silahlarla, savaşla zapturapt altına alma, acımasız bir sömürüye tabi kılmaya isteklerini, kurdukları savaş üsleriyle, gönderdikleri filolarıyla hayata geçirme planları olmuştur. Bu planlarının ve uygulamalarının karşısına tarihin her döneminde emekçi halk kesimleri kararlılıkla direnmiş ve karşı koymuştur. Ortadoğu merkezli dünyanın emperyal güçlerin yönelimleri çerçevesinde yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı bugünlerde, ülkemizde de her dönem ABD’nin, NATO’nun emperyalist emellerinin ve işgal politikalarının karşısında gelişen direnişlerden bazı örnekleri hatırlamak faydalı olacaktır.

6. FİLO DEFOL

1965 sonrası ABD’nin Ortadoğu’ya bir tehdit olarak konumlandırdığı filosu 6. Filo düzenli periyotlarla Türkiye’nin karasularında boy göstermeye başlamıştı; dönemin yönetici eliti tarafından da bu ziyaretler memnuniyetle karşılanıyordu. Gençlik kesimlerde gelişen anti-emperyalist bilinç geniş kesimleri de etkisi altına almıştı. Bu bağlamda 6. Filo’nun her gelişi büyük anti-emperyalist gösterileri açığa çıkarıyordu.

1966’da Türkiye’nin karasularına giriş yapan 6. Filo’ya karşı Ankara, İstanbul ve İzmir’de yoğun protesto gösterileri düzenlendi. Nisan’da 6. Filo’nun yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı’nın ülkemizi ziyareti nedeniyle doruk noktasına ulaştı. 1967 yılının Ekim ayında 6. Filo’nun yeniden gelişine karşılık gençliğin anti-emperyalist eylemleri bir kez daha yoğunlaştı. Devrimci Gençler İstanbul’da Amerikalı erlerin karaya çıkmasını engellediler. Karaya çıkamayan Amerikan Subayları helikopterle Yeşilköy’e gitmek zorunda kaldı. Gösteriler 12 Ekim’de İzmir’de yoğunlaştı. Aralık ayında ise Kıbrıs olaylarının da etkisiyle Amerika ve NATO karşıtı eylemler Ankara’da kendisini gösterdi.

1968 ANTİ-EMPERYALİST EYLEMLERİN DORUK NOKTASI

1968 yılı gençliğin anti-emperyalist eylemlerinin doruk noktasına çıktığı bir yıl oldu. Temmuzda Dolmabahçe rıhtımına yeniden demirleyen 6. Filo’ya karşı İTÜ öğrencileri rıhtıma gelerek bayrakları yarıya kadar indirdiler ve eylemlerinin Türkiye’nin tam bağımsız bir ülke olmadığını göstermek için yaptıklarını açıkladılar. Açıklamanın ardından Taksim’e yürüyen kitleye polis müdahale etti. Eylemler akşam saatlerinde Amerikan erlerinin Beyoğlu’nda barlara ve randevuevlerine dağılmasıyla devam etti. Eğlenen Amerikan erlerini barların ve randevuevlerinin kapısında bekleyen polisler koruyordu. Birer işgal askeri gibi davranan erlerin kepleri alınıp üzerlerine boya atılarak protesto edilmeleri gece geç saatlere kadar sürdü. Polisin bu eylemlere tavrı çok sert oldu. 17 Temmuz’da İTÜ Öğrenci Yurdu polis tarafından basılarak Vedat Demircioğlu pencereden atıldı. Bunun duyulması üzerine gençler Dolmabahçe’ye giderek ABD askerlerini denize attı. İTÜ olayları ülkenin dört bir yanında yankılandı ve anti-emperyalist eylemlere sahne oldu. 24 Temmuz’da hastanede Vedat Demircioğlu hayatını kaybetti. Gençliğin anti-emperyalist mücadelesinde ilk düşen devrimci genç oldu.

1969’da anti-emperyalist eylemler devam etti. Vietnam Kasabı Commer ODTÜ’ye geldi ve arabası Devrimci Gençler tarafından ateşe verilerek anti-emperyalist mücadelede bir meşaleye dönüştü. Arabayı yakan gençlerin dışında, okuldaki tüm öğrenciler olaya sahip çıkarak kendilerini ihbar etti. Bağımsızlıkçı tavır gençliği de aşarak toplumun tüm kesimlerine yayılmıştı. 16 Şubat 1969’da Emperyalizme karşı sendikalar, odalar, gençlik gruplarının birlikte yapacağı eyleme gerici basının günlerdir devam eden hedef göstermesi sonucu gericiler saldırdı. Bir tarafta emperyalizme karşı duran halk kesimleri varken, diğer tarafta onları koruyan ve 6. Filo’ya secde eden gerici kesimler vardı. Bu olay tarihe Kanlı Pazar olarak geçti. 6 Filo protesto eylemlerinin yaygınlaşması karşısında ABD hükümeti 6. Filo’nun Türkiye ziyaretlerini ertelemek zorunda kaldı.

NATO ÜSLERİNE YÖNELİK EYLEMLER

Türkiye’de 1960’larda güçlenen anti-emperyalist devrimci mücadele, ülkedeki Amerikan üslerinin fiilî işgalini sonlandırmak istiyordu. Deniz Gezmiş’in “35 milyon metrekarelik vatan toprağı işgal altındadır” sözleriyle vurguladığı bağımlılık ilişkisine ilk büyük tepkiler, 60’ların sonunda üniversite öğrencilerinin 6. Filoya yönelik eylemleri oldu.

1970’lere gelindiğinde ise THKO ve THKP-C birçok kez NATO üslerini ve personellerini hedef alan eylemler yaptı. THKO, 1971 yılının Mart ayında Balgat’taki Amerikan üssünden 4 Amerikan askeri kaçırdı. Deniz’lerin Gemerek’te yakalanmasının ardından idam kararı Meclis’te Demirel’in başını çektiği AP grubunun “üçe üç” sloganları, intikam çığlıkları eşliğinde onaylandı.

Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz’lerin idamını engelleyecek bir eylem için THKP-C ve THKO üyelerinin ortak eylemiyle Karadeniz’de, Ünye Radar Üssü’nden 3 İngiliz teknisyeni kaçırdı. Ardından da idamların durdurulmasını talep eden bir bildiri ile eylemlerini kamuoyuna duyurdular. Bildiride talepler şöyle sıralandı:

“1- İnfazlar derhal duracak.

2- Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak.

3- En geç 48 saat içinde infazların durdurulduğuna dair radyodan yayın yapılacak.”

Mahir’lerin Kızıldere’de olduğunun anlaşılması üzerine başlayan operasyonda 30 Mart 1972 sabahında köy tamamıyla kuşatılarak, dayanışmanın bütün güzellikleriyle dolu on devrimci, Mahir Çayan, Ertan Sarıhan, Hüdai Arıkan, Sinan Kâzım Özüdoğru, Nihat Yılmaz, Saffet Alp, Ahmet Atasoy, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna, Cihan Alptekin katledildi.

IRAK SAVAŞI VE 3 MART TEZKERESİNE KARŞI EYLEMLER

11 Eylül sonrasında ABD’nin başlattığı savaş için önemli eşiklerden birisi Irak Savaşı oldu. ABD, İncirlik Üssü başta Türkiye’yi bu savaşın merkez ülkesi olarak konumlandırmak istedi. AKP de bu görevle donatılarak iktidara taşınmış, Erdoğan henüz başbakanlık koltuğuna oturmadan önce bunun güvencesini bizatihi vermişti. Erdoğan henüz başbakan olmadan önce iktidar alternatifi haline gelmenin yolunun Bush yönetimi ile doğrudan temas etmek olduğunu farkında olarak Cüneyt Zapsu ile ABD’ye giderek dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle ile görüşmeler yapmıştı. Bu görüşmelerde Perle ABD’nin Ortadoğu’daki açılımları çerçevesinde Irak’a yönelik müdahale planlarını anlatmıştı. Erdoğan da kendi ekibinin bu pozisyonu onayladığını ifade etmişti. Ancak olaylar Perle ve Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda gelişmedi. Ülkede şekillenen geniş savaş karşıtı muhalefet bu oyunun tekerine çomak sokmayı başardı.

Irak’ta Amerikan müdahalesinin başlamasının ardından, ciddi bir savaş karşıtı hareket dünyanın farklı noktalarında gelişirken, Türkiye’de de bu muhalefet kendisini özellikle de Irak’a yönelik savaş tezkeresinde ortaya koydu. Bu tezkere karşısında, sendikalar ve meslek örgütleri, sol parti ve hareketlerle tüm toplumsal inisiyatifler bir araya gelerek büyük bir güç oluşturdu. Tezkere’nin Meclis’te görüşüleceği 1 Mart 2003’te 100 bini aşan büyük bir kitle Sıhhiye Meydanı’nın doldurarak, Meclis’i baskı altına aldı.

Toplumun geniş kesimlerinde yankı uyandıran bu savaş karşıtı muhalefetin de bir sonucu olarak AKP grubu da parçalanmış ve Tezkere Meclis’te takılmıştı. Bu sonuç, dönemin ABD Başkanı G. W. Bush için şok etkisi yaratırken, BOP Eşbaşkanı Erdoğan ise görevini yerine getirememiş olmanın mahcubiyeti ve öfkesi ile baş başa kalacaktı.

ŞEHRE KATİL GELİYOR: “GELME BUSH!”

28-29 Haziran 2004 tarihlerinde 18. NATO Zirvesi İstanbul’da gerçekleştirildi. NATO zirvesi 11 Eylül sonrası Ortadoğu’nun yeni dünya düzenine uygun yeniden dizayn edilmesini merkeze alan BOP projesinin derinleştirilmesine ve genişletilmesine uygun bir projeksiyonla gerçekleştirildi. Zirve sonrası alınan kararlar bunun göstergesiydi. Afganistan ve Irak’ta başlayan işgal politikasının genişlemesini merkeze alan bir muhteva içermekteydi. NATO üyelerinin işbirliğinin Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya doğru genişlemesi vurgusunun altı çiziliyordu. Burada altı çizilen diğer bir konu da böyle bir konjonktürde zirvenin İstanbul’da yapılmasının önemiydi. Çünkü BOP projesinde Türkiye’ye ileri karakol olma misyonu biçiliyor, Tayyip Erdoğan’a da BOP’un ABD ile birlikte eşbaşkanlığı görevi veriliyordu.

2004 yılı boyunca “Şehre Katil Geliyor”, “Gelme Bush”, “Katil ABD, İşbirlikçi AKP” sloganları çerçevesinde ABD’nin bölgeyi işgal politikalarına ve AKP’nin işbirliğine karşı protestolar gerçekleştirildi. NATO zirvesi yaklaştıkça protestolar artmaya başlamıştı. Özellikle büyük şehirlerde anti-emperyalist eylemler zirveye ulaşmıştı. Örneğin Ankara’da 13 Haziran’da Kurtuluş Parkında toplanan 1.000 ÖDP’li genç ABD Büyükelçiliğine yürümek istemiş, kolluk kuvvetlerinin engellemesi sonucu büyük çatışmalar yaşanmış, birçok ÖDP’li genç yaralanmıştı. NATO zirvesinin yapılacağı 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde anti-emperyalist barıştan yana gerek enternasyonal gerekse yerel güçler birleşik kitlesel gösteriler gerçekleştirdi. Zirve’nin yapılacağı Taksim bölgesi NATO Vadisi olarak kolluk kuvvetleri tarafından kapatılmıştı. Buna rağmen direnen kitleler NATO Vadisine girmeyi başardı. Eylemde çıkan çatışmalarda 20 kişi yaralandı, yüzlerce kişide gözaltına alındı. Bush şehri terk edene kadar eylemler devam etti.

“SURİYE’DE İŞGALE HAYIR”

BOP’un planları çerçevesinde Afganistan, Irak, Libya’dan sonra sıra Suriye’ye gelmişti. Irak tezkeresinde, NATO zirvesinde sol, sosyalist güçlerin birleşik mücadelesi Suriye işgalinde sağlanamadı. NATO bombalarıyla Libya’nın yok edilmesi ve Kaddafi’nin cihatçı çetelerce linç edilmesini, “sonunda hayırlı oldu” diye alkışlayan, Suriye’deki cihatçı çeteleri “devrimin köstebekleri”, “diktatörün mezar kazıcıları” olarak ilan eden yaklaşımlarla birlikte, güçlü bir savaş karşıtı hareket oluşturmak hiç de mümkün olmadı. Bir başka önemli nokta ise, Türkiye solunun önemli bir bölümünün ABD’nin Ortadoğu müdahaleleri karşısında hayırhah bir çizgi izlemesi oldu. Anti-emperyalist bir savaş karşıtı mücadele çizgisi karşısında solun önemli bir kesimi tıpkı yakın zamanda İsrail’in İran’ı işgal politikalarına karşı aldığı tutum benzeri, ABD müdahalelerini bölgedeki diktatörlüklerin sona ermesi için bir fırsat olarak değerlendirdi.

Kuşkusuz ki soldaki bu yalpalamanın önemli noktalarından birisi de Suriye’de Kürt hareketinin ABD ile işbirliği içinde Rojava’da bir iktidar alanı oluşturmuş olması oldu. Bu da Türkiye solunun özellikle Kürt hareketi etrafında toplanmış kesimlerinin, Suriye ve Ortadoğu’da anti-emperyalist bir tutum almamasında etkili oldu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Suriye’deki işgale karşı protestolar gelişmeye başladı. ÖDP işgalin başlamasının hemen sonrasında özellikle işgalden en çok etkilenecek yerlerden biri olan Hatay’da miting kararı aldı. 26 Şubat 2012 tarihinde büyük bir miting gerçekleştirildi. Mitingde özetle emperyalizm eliyle ancak kan ve gözyaşının geleceğinin altı çizilerek Ortadoğu halklarının yanında olunacağının mesajı verildi:

“Emperyalizm kan ve ölümden başka hiçbir şey getirmez. Irak’ta Saddam’a karşı ‘özgürlük’ adına yağdırılan bombalarla bir ülkeni tarihi ve geleceği yok edildi. Geride on binlerce ölüm ve etnik-mezhepsel temelde parçalanmış bir Irak bırakıldı. Şimdi de Suriye’de demokrasi ve özgürlükler adına ‘insani müdahaleden’ söz ediliyor. Sonucun Irak’tan farklı olmayacağı ortada… Suriye ve Ortadoğu halklarının gerçek özgürlüğü, emperyalizme ve sömürücü diktatörlere karşı kendi öz gücüyle sürdürdüğü mücadelelerinin eseri olacaktır. Şimdi gün emperyalist müdahaleye AKP’nin işbirlikçi politikalarına karşı bağımsız Türkiye mücadelesini yükselterek Ortadoğu halklarıyla dayanışmayı büyütmenin zamanıdır.”

GENÇLİK MUHALEFETİ İNCİRLİK ÜSSÜNDE

Tarihler 21 Ocak 2013’ü gösterirken Gençlik Muhalefeti üyeleri ABD’ye ait Patriot füzelerinin İncirlik Üssü’ne yerleştirilmesine karşı ABD’nin Türkiye’deki işgal üssü olan İncirlik Üssü’ne yürüdü. Tüm engellemelere rağmen gençler barikatı aşmayı başardı. “ABD Askeri Olmayacağız, Katil ABD, Taşeron AKP” sloganları ile yürüyüşe geçtiler. Çevik Kuvvet polisleri gençlere coplarla saldırarak gözaltına aldı. 9 Gençlik Muhalefeti üyesi tutuklama talebiyle savcılığa sevk edildi.

Görüldüğü gibi tarihin her döneminde emperyalizmin, işbirlikçilerinin işgal ve savaş politikalarının karşısında bu ülkenin vicdanı olan yürekli, anti-emperyalist devrimciler direnişiyle var olmaya devam ediyor. Her koşulda direnenler de var bu havalarda.

BİRGÜN

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2025-

                                                                        ***

Onur Yürüyüşü öncesi Taksim ablukaya alındı

23. İstanbul Onur Yürüyüşü öncesinde Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından ilçede tüm etkinliklerin yasaklanmasının ardından Taksim polis ve barikatlarla ablukaya alındı.(https://www.birgun.net/haber/onur-yuruyusu-oncesi-taksim-ablukaya-alindi-634504)

                                                                        ***
Dev şirketler sütü bedava toplamış -Ebrar ÖZDEMİR-
Ülkenin dört bir yanında zamlar altında ezilen süt üreticisi, şirketler ve aracılardan da ödeme alamayarak çifte darbe yaşıyor. Dev şirketlerden Pınar Kütahya’da, Torku da Konya’da topladığı sütün parasını dahi ödemedi.(https://www.birgun.net/haber/dev-sirketler-sutu-bedava-toplamis-634459)

                                                              ***

Öne Çıkan Yayın

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

  "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri ...