Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)

 

Buradan nereye?-Ergin Yıldızoğlu-

Rejim, seçimlerde kaybettiği belediyeleri geri alıyor, CHP’li belediyelerin liderliklerini tutukluyor, CHP’de Özgür Özel liderliğini tasfiye etmeye çalışıyor. Medya, yargı alanında şantaj, rüşvet skandallarıyla, kadınların haklarına, özgürlüklerine yönelik simgesel (hutbeler) hatta fiziki şiddet olaylarıyla sarsılıyor. “Geçim sıkıntısı” krizi derinleşiyor. Yasal bir dayanak oluşturulmadan (amaçları ve çalışma programı belirlenmeden) kurulan “komisyon” ve Devlet Bahçeli’nin çıkışları,  “Trasformismo”  (Gramsci) (Muhalefeti rejimin projelerine ortak etmek, kararsızları merkeze merkezdekileri de rejime doğru çekmek) operasyonlarına benziyor. Bu süreçte Aydın mitingi, 19 Mart’tan bu yana süren mitingler zincirinin son halkasıydı. CHP’nin bu mitinglere dayanan muhalefet tarzını sürdürmesi bekleniyor. Üzerinde düşünmeye değer!

BİZİ KİM İZLİYOR?

Her kitlesel gösteri, aynı zamanda bir sahnedir. Kalabalıklar slogan atar, pankartlar yükselir. Bütün bu görüntünün arkasında çok önemli bir soru vardır: Bizi kim izliyor?

Jacques Lacan’ın söylediği gibi arzu, hiçbir zaman tamamen bize ait değildir; her zaman “ötekinin bakışı” tarafından şekillenir. Siyaset de böyledir. Bir hareket yalnızca kendisi için değil, aynı zamanda hayali (baktığı var sayılan) bir izleyici için eyleme geçer; onun bakışı, mücadelenin anlamını belirler.

Bugün CHP’nin, Özel liderliğinde düzenlediği mitingler, partililerin tutuklanması, gazetecilerin susturulması, düzmece delillerle yürütülen göstermelik davalara, yoğunlaşan baskıya karşı “Yılmıyoruz” diyen bir meydan okuma mesajıdır. Peki bu “mesajı” kimin bakışının algılaması arzulanıyor?

Eğer hedeflenen bakış iktidarınki ise (gör ve erken seçime git); bu direniş eylemleri, yine de iktidarın merkeziliği etrafında kalma, muhalefetin, anlamını sadece “iktidarın karşıtı” olmaktan ibaret kılma riski taşır. Eğer mesaj esas olarak “uluslararası topluma” gönderiliyorsa, mitingler Brüksel’in, Washington’un ya da Strasbourg’un izleyicisine sahnelenmiş sembolik performanslara dönüşür. Bu da diplomatik alanda etkili olabilir ama ülke içindeki yurttaşların günlük kaygılarına uzaktır.

Asıl zor ama belirleyici olacak olan ise kitlelerin kendi bakışını hedef almaktır. Mitingler, “İktidara gösterelim” ya da “Dışarıya duyuralım” mantığının ötesine geçip, sessiz çoğunluğa “Bakın, biz siziz, siz de bizsiniz” diyebilirse, o zaman gösteri, rejimin gerçekliği tek başına tanımlama gücünü kırmaya başlıyor demektir.

Peki, CHP, üç bakıştan halkınkini seçtiğinde, bu, diğer iki bakışın altında olmaktan nasıl farklı olacaktır? Eğer halkın bakışı temel alınırsa, iktidarın bakışıyla olan ilişki tali hale gelecek; muhalefet iktidarın çizdiği sınırların değil, halkın kendi ihtiyaçlarının tanımladığı zeminde hareket etmeyi düşünebilecektir.

Uluslararası gözler ise “asıl bakış” olmaktan çıkararak yalnızca bir destek olasılığına dönüşecektir. Bu durumda dışarıya ulaşacak mesaj, içeride halkla kurulan bağın gücünün dolaylı bir simgesi olacaktır.

Ancak halkın bakışını merkeze almak, yalnızca kitlelerin kendini seyretmesini sağlamak değildir. Bu, aynı zamanda halkı, salt “bireylerden” oluşan dağınık ve kaotik bir yapıdan, sınıflardan oluşan örgütlü bir birlik haline doğru yönlendirmek demektir. Başka bir deyişle, bu bakışın örgütlenmesi, bireylerin “seyirci” olmaktan çıkıp “özne” olmalarına giden yolu açar. Kitle, kendisini yalnızca bir “toplama kalabalık” değil, bir halk hareketi olarak görmeye başlar.

Bu dönüşümün sonuçları derindir: 

(1) Toplumsal enerji, anlık tepkiden kalıcı örgütlenmeye kayar. 

(2) “Halk” kategorisi, soyut bir kimlikten, sınıfsal konumların ve ortak çıkarların bilincine dayalı somut bir politik özneye evrilir. 

(3) Ve en önemlisi, muhalefet kendi meşruiyetini artık iktidarın gözünden ya da dış dünyanın merceğinden değil, halkın örgütlü bakışından alır.

Evet bugün CHP’nin asıl sorusu şudur: Gerçekten kimin bakışı altında görünmek istiyoruz? Bizi hapsedenlerin mi, dışarıdan bakanların mı, yoksa kendi yurttaşlarımızın mı?

Çünkü siyaset yalnızca oyların ya da yasaların mücadelesi değil, aynı zamanda bir bakış mücadelesidir. Ve yanlış bakışa hitap eden bir hareket, tüm cesaretine rağmen “boş bir tiyatronun sahnesinde bağırıyor olan bir aktör” durumuna düşebilir.

‘Yıllık yüzde 20 büyüme hızı’ ve diğer fanteziler -Ergin Yıldızoğlu-

Son yıllarda, medyada, “uygarlığın geleceği” ile ilgili en çok tartışılan on konu içinde ağırlık teknolojide. Yapay zekâ (YZ) platformlarına sorunca “en çok ilgi çeken konular” listesinde, YZ’nin uygarlık üzerindeki olası etkileri birinci sırada. Geri kalan dokuz konu içinde, sıralama değişse bile teknolojik tekillik, biyoteknoloji, gelişmiş hesaplama, beyin-bilgisayar bağlantısı, veri gizliliği ve düzenleme,  kuantum bilgisayarı, uzaya gitme konuları önde geliyor. Küresel ısınma ve iklim krizi, ekonomik toplumsal eşitsizlik, toplumsal parçalanma, küresel sağlık güvenliği gibi konular hep listenin ikinci yarısında, toplumsal konular da en sonda yer alıyor. En hızlı teknolojik gelişme, baş döndüren bir sermaye birikimi, tarihte görülmemiş bir yoğunlaşma (7 büyükler, S&P 500’ün değerinin 1/3’ini oluşturuyor), giderek egemen sermaye konumuna yükselmeye başlayan YZ alanında.

BÜYÜME PATLAMASI

Bu yeni egemen sermayenin, Altman, Zückerberg, Musk gibi liderlerinin egemenlik ideolojisi de “YZ ekonomik büyümede patlama yaratacak” fantezisi üzerinde yükseliyor.

Bu fanteziye göre, küresel ekonomik büyüme, Sanayi Devrimi öncesi yılda yüzde 0.1 düzeyindeymiş; 20. yüzyılda ortalama yüzde 2.8’e çıkarak önemli ölçüde hızlanmış. Şimdi yapay zekâ sayesinde, yıllık yüzde 20-30 gibi oranlarda patlayıcı bir büyüme dönemi başlayacakmış.

Bu büyüme, nüfus artışına dayalı tarihi büyüme yerine, YZ “ajanlarının” hızla birikmesinden kaynaklanacakmış. Bu da üretkenliği artıracak, daha fazla YZ’nin daha fazla çıktıya yol açtığı ve bunun da daha fazla YZ üreten bir geri bildirim döngüsü yaratacakmış. Bu senaryoda, YZ şirketlerinde veya tamamlayıcı varlıklarda hisse sahibi olmak (sermaye sahibi olmak), işgücünden daha değerli hale gelecekmiş.

Benzer bir “büyüme patlaması” iddiası internet yaygınlaşırken de gündeme gelmişti. İnternet, ekonomik büyümeyi önemli ölçüde artırmadı ama internet üzerinden, sosyal medya, arama araçları, finansallaşma, ticaret, cep telefonları vb. gibi gelişmeler, servet transferinde, sermaye yoğunlaşmasında (tekelleşmede) bir sıçrama yarattı. Dahası, Nasdaq indeksi yüzde 80 arttı sonra köpük patlayınca yüzde 80 geriledi, buraya yatırılan emeklilik fonları, verilen borçlar, yıkım içinde yok oldu gitti.

Yapay zekâ da daha toplumu değiştirmeye başlamadan yeni dev şirketler (sermaye birikim noktaları), akıl almaz servetler, siyaset, güvenlik alanlarında etkili Musk, Thiel, Altman gibi kapitalistler üretmeye başladı. Bu alanda da bir köpük hızla gelişiyor.

MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜ

Peki bu “ekonomik patlama” yaşanırken, insanların yerini YZ ajanları alırken, artan çıktıyı karşılayacak, kârların gerçekleşmesine, alınacak yatırım kararlarına kaynak olacak tüketici talebi nereden gelecek?

Yeni egemen sermayenin sözcüleri, YZ güdümlü patlayıcı bir ekonomik büyüme fantezisini satıyor ama çok tatsız bir gerçeği de dikkatlerden uzak tutmaya çalışıyor: Bu tür bir patlayıcı büyüme, bataryalar için lityum, çipler için silikon ve elektronikler için nadir toprak elementleri gibi teknoloji açısından kritik, çıkarılması çevre kirlenmesi açısından çok zehirli, minerallere olan talebi de patlatacak.

Patlayıcı ekonomik büyüme, (hele YZ’yi, “Bulut sermayesini” besleyen veri bankalarını düşününce), çok daha fazla su, elektrik, metal, mineral tüketimi; daha çok toprağın, ormanın, ekosistemin bu gereksinimleri karşılamak için tahrip olması anlamına gelecek. Bu konudan, küresel ısınmanın hızlanmasına, kuraklığın artması, gıda kaynaklarını etkilenmesi konularına da geçebiliriz. Patlayıcı bir büyüme modeli, bu kaynakları hızla tüketirken ciddi kıtlıklara, gıda fiyatlarında artışlara yol açacak, ekonomik-ekolojik-doğal darboğazlar yaratacak. Bu darboğazlar nedeniyle kaynak kullanımı, kontrolü ve paylaşım alanında jeopolitik rekabet daha da keskinleşecek.

Bu fantezisinin örtemediği bir çatlak daha var: Kapitalizmin varlığı, “artık değer” üretimine dayanır. “Artık değer” üretimi emek sömürüsünü zorunlu kılar. YZ güdümlü “büyüme patlaması” fantezisi, aslında işçilerinden kurtulmuş bir kapitalizm fantezi üzerinden YZ alanına sermaye ve yatırım çekme, diğer bir deyişle son derecede tehlikeli bir sektörü meşrulaştırma projesidir!

Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi -Mehmet Ali Güller-

ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı Alaska Zirvesi’nin ardından, Ukrayna Devlet Başkanı Vlodimir Zelenski ve Avrupalı liderler ile NATO ve AB şeflerini Beyaz Saray’da topladı.

Fotoğraflara bakınca “topladı” kelimesi hafif kalıyor. Çünkü görüşmeler daha çok Atlantik şefinin, vasal muamelesi yaptığı müttefiklerine “neler yapılacağını dikte etmesi” havasında geçti.

Rusya’nın Ukrayna’nın ne kadarını işgal ettiğini gösteren haritanın Oval Ofis’te sergilenmesi bile tek başına olanları ve olacakları anlatmaya yetiyor aslında.

BARIŞIN ÜÇ BAŞLIĞI

Trump ve Putin’in üzerinde uzlaştığı ve Trump’ın şimdi Avrupalılara dayattığı “barış anlaşması” temelde üç başlıktan oluşuyor.

Bu başlıklar 1) toprak tavizi, 2) savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması ve 3) güvenlik garantileri şeklinde...

1) Toprak tavizi:

a) Ukrayna Kırım iddiasından vazgeçecek. Avrupa da bunu kabullenecek.

b) Ukrayna, büyük kısmı Rusların egemenliğine geçen Donbas’ı bırakacak.

2) Savaşın ana nedeninin ortadan kaldırılması:

a) Ukrayna NATO’ya girmeyecek. (Trump’ın, ABD, NATO ve SSCB anlaşmalarına atıfla bunu ifade etmesi kritik önemde.)

b) Ukrayna zamanla AB’ye girebilir. (Rusya başından beri Ukrayna’nın AB üyeliğine değil NATO üyeliğine karşı çıkıyordu zaten.)

GÜVENLİK GARANTİLERİ MESELESİ

3) Güvenlik garantileri:

a) ABD Ukrayna’ya güvenlik garantisi olarak uçak ve hava savunma sistemi ağırlıklı 90 milyar dolarlık silah satacak.

b) Ukrayna’nın güvenlik garantisi olarak alacağı bu silahların finansmanını Avrupalılar karşılayacak.

c) İngiltere, Almanya ve Fransa güvenlik garantisi kapsamında Ukrayna’ya asker gönderecek. (ABD Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyecek.)

AVRUPA’NIN ABD’SİZ YAPABİLECEĞİ BİR ŞEY YOK

Avrupalılar açısından gerçek şu ki ABD’nin olmadığı bir Ukrayna savaşını sürdürebilmeleri mümkün değil. Dolayısıyla ABD askerlerinin olmadığı şartlarda İngiltere, Almanya ve Fransa askerlerinin varlığı, Rusya açısından büyük sorun anlamına gelmiyor. Kuşkusuz Rusya onların da varlığını kolay kolay kabul etmeyecektir.

Avrupalı liderler de bunun farkında ve o nedenle NATO’nun 5. maddesine benzer, ABD’nin de desteğini alacak bir güvenlik garantisi peşindeler. Bu nedenle İngiltere’nin öncülüğünde kurulan Gönüllüler Koalisyonunu sürece aktif katmak istiyorlar. (Bu Türkiye’nin de kısmen sorumluluk alması anlamına geliyor.)

UKRAYNA’NIN VASALLIĞI SORUNU

Ukrayna için en sağlam güvenlik garantisi, Ukrayna’nın NATO üyesi olmayacağının garanti edilmesidir. Savaşın ana nedeninin ortadan kalkması, Ukrayna için en büyük güvenlik garantisidir.

Avrupalıların Ukrayna’daki askeri varlığı, Ukrayna için güvenlik garantisi anlamına gelmeyecektir, tersine Ukrayna’yı Avrupa’nın sömürgesi haline getirecektir.

ABD iki yıl boyunca Ukrayna’ya verdiği yardımların karşılığında nasıl “nadir element” anlaşması yaparak bu ülkenin madenlerine kısmen el koyduysa, Avrupalı ülkeler de zamanla finansmanını sağladıkları silahların karşılığını Ukrayna’dan çıkaracaktır.

Avrupa Ukrayna’yı tampon olarak görüyor, AB liderleri açık açık “Ukrayna ordusu Avrupa’nın ilk savunma hattıdır” diyor. Bu anlayış Ukrayna’nın güvenliğini garanti etmez, tersine Ukrayna’yı vasallaştırır.

İngiliz anahtarı -Mehmet Ali Güller-

Macaristan Başbakanı Viktor Orban mektubunda şöyle diyordu: “Beş gün önce, Alaska’da Trump ve Putin arasındaki tarihi görüşmeden hemen önce, Ukrayna, Rusya’daki Drujba petrol boru hattına İHA saldırıları düzenledi. Bu boru hattı, ham petrol ithal etmek için başka bir yolu bulunmayan Macaristan ve Slovakya’ya petrol tedarik ediyor.”Trump’ın Orban’a yanıtı şöyle oldu: “Viktor, bunu duymak hoşuma gitmedi. Bundan dolayı çok kızgınım. Slovakya’ya da söyle. Sen benim büyük dostumsun.” (Sputnik, 22.8.2025)

UKRAYNA’YA ASKER GÖNDERME ÇATIŞMASI

Trump’ın Putin’le görüşmesinden hemen önce, Zelenski’nin bir nevi son çırpınışıydı bu sabotaj. Ukrayna’nın İHA’lar ile Drujba petrol boru hattına düzenlediği saldırı, kuşkusuz, ne sürecin gidişatını değiştirebilir ne de adı geçen ülkelerin tutumunu...

Macaristan da Slovakya da başından beri bu meselede AB içinde daha dengeli tutum izleyen ülkelerdi. O nedenle bu sabotaj, Ukrayna’nın iki ülkeyi kızdırmasından öteye gitmeyecektir.

Peki o zaman neden yapıldı? Bu soruya doğru yanıtı bulabilmek, sabotajın arkasındaki asıl kuvveti çözümlemeye bağlı.

Daha önceki sabotajlarda, Kuzey Akım’a saldırılarda asıl fail ABD’ydi. Bu kez İngiltere görünüyor. Zira “Rusya’ya karşı Ukrayna savaşını sürdürebilme” çizgisinin sahibi Londra. Londra’nın bu sabotajla maksadı ise daha çok AB içindeki “Ukrayna’ya asker gönderme” tartışmasıyla ilgili.

LONDRA’NIN GÖNÜLLÜLER KOALİSYONU

Anımsayacaksınız, Trump’ın başkan seçilmesinin ve Ukrayna-Rusya savaşında farklı pozisyon alacağını ilan etmesinin hemen ardından İngiltere öne çıkmış ve ABD’nin yeni tutumuna karşı, “Geniş Avrupa’dan” Gönüllüler Koalisyonu oluşturmuştu. Ve Londra, Ankara’yı da bu koalisyona dahil etmişti.

Ankara’nın önüne konan havuç ise Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmasıydı. İktidar buna dünden hazırdı ve Erdoğan, “Türkiye olmadan Avrupa’nın güvenliği sağlanamaz” iddiasını savunuyordu.

Oysa bu Türkiye’ye tuzaktı ve tuzağa düşüldüğünde, AB’ye jandarmalık anlamına gelecekti. Çünkü Türkiye AB üyesi olmayacaktı ama Avrupa’nın güvenliğini sağlayacaktı!

MACRON-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ

Tuzak sürüyor. Şimdi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron  üzerinden çağrı geldi, Türkiye’den “Ukrayna’ya asker göndermesi” istendi.

İngiltere ve AB, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savunma hattı ilan ediyor, AB’nin bazı ülkeleri asker göndermiyor ama AB üyesi olmayan Türkiye, Ukrayna’ya asker göndermek istiyor!

Evet, istiyor ne yazık ki... Milli Savunma Bakanlığı, bu tartışmalar ilk başladığında, yaptığı “Önce kapsamı bir belli olsun” özetli açıklamasıyla, Ukrayna’ya asker göndermeye yeşil ışık yakmıştı zaten.

Işık hakikaten de yeşildi. Karşılığında Türkiye’ye uçak satışına izin verilmesi türünden ön anlaşmalar vardı. Türkiye’nin gayri resmi AB toplantılarına davet edilmesi türünden “ıslak diplomasi” vardı.

İNGİLTERE’NİN SABOTAJCISI

Yeniden sabotaja dönersek Zelenski, Alaska Zirvesi’nden hemen önce Macaristan ve Slovakya boru hatlarını vurarak Ukrayna’ya güvenlik garantisinin nasıl sağlanacağı konusunda çatışmaya “İngiliz anahtarı” sokmuş oluyor.

Konu bazı AB ülkelerinin Ukrayna’ya kesinlikle asker göndermeyeceğini söylemesiyle sınırlı değil sadece. İngiliz basınının yazdığına göre masada dört ayrı seçenek var. Dört seçenek de İngiltere’nin asli rolüne işaret ediyor öncelikle. Ama aynı zamanda bu türden sabotajlara başvurmaları, dört seçenekle de bir sonuç alamayacaklarını gösteriyor.

ABD olmadan İngiltere ve AB’li ortaklarının Ukrayna’da savaşı sürdürebilme şansı yok. Zelenski boynundaki ipin ucunu Washington’dan Londra’ya vererek ne kaybettiklerini geri alabilir artık ne de kendisine sağlam bir siyasi gelecek çizebilir.

İstanbul Kürt’ü ne istiyor?-Mehmet Ali Güller-

Yeni açılım başladığında, DEM’in kıdemli İmralı heyeti üyesi Ahmet Türk şöyle demişti: “Irak ve Suriye Kürtleriyle görüştüm. Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor.”

O zaman TV yayınında sormuştum: Peki İstanbul Kürtleri ne istiyor? Acaba İstanbul Kürtleri, aşiret ilişkilerinin belirleyici olduğu Barzani ve Talabani Kürtleriyle, daha önemlisi Osmanlı’daki gibi, birlikte yaşamak istiyor mu?

Mesele Kürt sayısı ise İstanbul dünyanın en büyük Kürt şehridir ve biz İstanbul Kürtlerinin görüşü Irak ve Suriye Kürtlerinin görüşünden daha önemsiz değildir!

SİYASİ PARTİ DEĞİL AŞİRET ÖRGÜTÜ

Irak Kürtleri, ağırlıkla Erbil merkezli KDP ve Süleymaniye merkezli KYB partilerinin etrafında örgütleniyor. Bu iki örgüt, uzun yıllar çatıştı. ABD iki örgütü zorla barıştırıp Irak’ın kuzeyinde bu iki örgütün birlikte yöneteceği bir özerk devlet kurdu. Örgüt ya da parti diyoruz ama aslında KDP ve KYB bir siyasi partiden çok bir aile partisi ve aşiret örgütlenmesidir. KDP Barzanilerin, KYB de Talabanilerin örgütüdür.

KYB’nin lideri Bafel Talabani, partinin eski eşbaşkanı olan kuzeni Lahur Talabani ve kardeşlerini bir çatışmanın ardından tutukladı. Olay KYB içinde bir kuzen kavgası, aile içi güç mücadelesi, hatta darbe içinde darbe olarak nitelenebilir. Çünkü: KYB lideri Celal Talabani ölünce, karısı Hero Talabani partinin geleceği için bir düzenleme yapmıştı. Hero Talabani,  KYB’nin kurucu lideri İbrahim Ahmed’in kızıydı ve bu nedenle etkili bir isimdi. Partiyi babası kurmuştu, kocası da uzun yıllar yönetmişti. Hatta en sonunda Celal Talabani, Irak cumhurbaşkanı da olmuştu. Çünkü ABD’nin Lübnanlaştırdığı Irak’ta cumhurbaşkanı Kürt, başbakan Şii, meclis başkanı da Sünni olacaktı. (Bahçeli’nin önerisini anımsayınız.)

BACANAK CUMHURBAŞKANLARI

Celal Talabani ölünce, Hero Talabani, şartları gözeterek KYB’ye eşbaşkanlık sistemi getirdi. Celal ve Hero Talabani’nin oğlu olarak Bafel Talabani ile kuzeni Lahur Talabani KYB’nin eşbaşkanları oldular. Ancak Bafel Talabani eşbaşkanlar içinde daha güçlü durumdaydı. Çünkü Bafel’in karısı hem teyzesinin kızı hem de Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid’in kızıydı.

Somutlayayım: İbrahim Ahmed, Barzanilerden kopup KYB’yi kurduktan sonra, kızlarından Hero’yu Celal Talabani ile, kızlarından Şanaz’ı da Abdüllatif Reşid’le evlendirdi. Böylece Celal Talabani ve Abdüllatif Reşid bacanak oldu. Celal Talabani ölünce, sırasıyla Fuad Masum ve Behram Salih cumhurbaşkanı oldular, onları bacanağı Abdüllatif Reşid izledi. Bacanak cumhurbaşkanlarından birinin oğlu ile diğerinin kızını evlendirdiler. 

İşte Bafel Talabani bu iki gücü birden kullanarak, kuzeni olan eşbaşkanı Lahur Talabani’yi tasfiye ettiLahur Talabani de KYB içindeki muhalifleri toplayarak Halk Cephesi kurdu. Bu güç mücadelesi en sonunda silahlı bir çatışmaya dönüşmüş oldu.

KDP-KYB-PKK GÜÇ MÜCADELESİ

KYB’nin Irak Kürdistanı Yönetimindeki (IKY) ortağı ama aynı zamanda rakibi olan KDP ise Bafel ile Lahur Talabaniler arasında dört yıldır süren bu “aile içi güç mücadelesini” kendi hâkimiyetini artırmanın fırsatı olarak görüyor.

Öte yandan Barzaniler, ağırlıkla KYB bölgesinde bulunan PKK’den de rahatsızlar. Çünkü Barzani aşireti, Irak Kürdistanı’nın tek hâkimi olabilmek için fırsat buldukça PKK’yi sıkıştırmaya çalışıyordu. KDP karşısında geçen yıllar içinde gücü azalan KYB ise PKK’yi destekleyerek denge kurmaya çalışıyordu. İşte Öcalan’ın “düzenlenmeden” sızdırılmış 21 Nisan ve 30 Mayıs tarihli İmralı notlarında Barzani için kullandığı çok ağır sözler de bu güç mücadelesi nedeniyleydi.

NASIL YAŞAMALI?

Görüleceği üzere aileler, aşiretler arası güç mücadelesi yaşanıyor Irak’ın kuzeyinde. Barzaniler ile PKK’nin güç mücadelesi Suriye’de de sürüyor, şimdilik uzlaştılar.

Peki 100 yıldır iyi kötü demokrasi yaşayan Türkiye Kürt’ü, Barzani ve Talabanilerin bu aşiret ilişkileriyle birlikte yaşamak ister mi? 

Tamam, ne yazık ki Mustafa Kemal’in devrimci cumhuriyeti ilerletilemedi, toprak ağalarıyla uzlaşan yeni egemen sınıf yoksul Kürt köylüsünü Kürt ağaların siyasi desteğine karşılık sattı, tamam Türkiye’nin Atlantik sürecinde demokrasisi ağır yara aldı, tamam bu süreçte iş Kürtleri inkâr etmeye kadar vardı, tamam Türkiye siyasal İslamcılığın baskısı altında ama her şeye rağmen Türkiye güneyindeki aşiret ilişkilerinin 100 yıl ilerisinde.

O nedenle Osmanlı’daki gibi yaşamayı değil, devrimci Cumhuriyetin işaret ettiği çağdaş uygarlığı hedefliyoruz biz; İstanbul Kürt’ü olarak, Kürt kökenli Türkler olarak, etnik kimliği Türk, Kürt, Laz, Çerkez olup da ulusal kimliği Türk olanlar olarak...

Cumhuriyet


Operasyonlar neden silah tüccarlarına yöneldi? -Bahadır Özgür /halkTV-

 

İBB soruşturmasının baş ‘itirafçısı’ Aziz İhsan Aktaş’a suikast düzenleneceği iddiası ile başlayan soruşturma, ilginç bir yöne evriliyor. Dün aynı operasyon kapsamında eski Makine Kimya Endüstrisi (MKE) Yönetim Kurulu Başkanı Avukat İsmet Sayhan da gözaltına alındı. Suçlama ağır: ‘Askeri casusluk.’

Peki suikast iddiası ile bu gelişmenin ne ilgisi var?

‘İBB borsası’, Aktaş meselesi derken “AKP-MHP hesaplaşıyor” tartışması aniden gündeme oturdu. Ama olaylar o denli hızlı gelişiyor ki, her adımda kafalar biraz daha karışıyor. Dolayısıyla siyasi yorumları şimdilik bir tarafa bırakalım. Önce operasyonların odağını anlamaya çalışalım.

Bir olay örgüsü giderek karmaşıklaşıyorsa eğer, onu kavranabilir kılmanın pratik yolu, sunulan dizgeyi bozup olguları ortak özellikleri çerçevesinde yeniden dizmektir. Burada da öyle yapalım. Henüz tamamını göremediğimiz yapbozun önümüze düşen parçalarını yeni baştan dizelim.
Bakalım nasıl bir manzara çıkacak…

İFADEDE GEÇENLERİN ORTAK ÖZELLİĞİ

Suikast iddiası kapsamında MHP’ye yakın olduğu bilinen Selahattin Yılmaz’la birlikte, çete yöneticisi suçlamasıyla bazı avukatlar da tutulandı. Bunlardan Cem Duman’ın ifadesindeki ayrıntılar önemli. Kısaca özetleyelim: Operasyonun merkezinde Külliye’nin karşısındaki Mr. Jade Kafe duruyor. Duman ve Yılmaz, 2022’de kafenin işletmesini almış. 13 ay ortak işletmişler. Sonra tutuklanan diğer Avukat Semra Ilık, kafenin mülkiyetinin Murat Özdemir ile İsmail Terlemez’e geçtiğini söyleyerek, Duman’dan hisselerini bırakmasını istemiş. Bazı çetelerin tehdit ettiğini, hisseleri Yılmaz’ın oğluna devredip ayrıldığını savunuyor Duman.

İfadede mülk sahibi olarak geçen Özdemir de gözaltına alınıp bırakıldı. Verdiği ifadeyi Gazeteci Seyhan Avşar yayınladı. Orada da ilginç bilgiler var: “Selahattin Yılmaz’ı, eşi Nuray hanım sebebiyle tanırım. Savunma sanayiinde faaliyet gösteriyordu. Ben de savunma sanayiindeyim. Yurt dışındaki firmalarla bağlantılarım olduğu için, bu firmalar ile Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü’nü irtibatlandırıyorum. Alım satımdan komisyon alıyorum. Ankara'da ikamet ettiğim ve ailemin de ilişkileri olduğu için yurt dışındaki savunma sanayi firmaları ile bağlantıları bu şekilde kurdum.”

semra-ilik-001.png

Duman’ın ifadesinde geçen Avukat Semra Ilık da SMR Savunma adlı şirketin sahibi. İnternet sitesinde yüzer askeri hastaneler, otonom denizaltılar, İHA’lar vb. ürettiği yazılı. Ancak sadece maket fotoğraflarını koymuş. Rütbeli bir subay eşliğinde savunma sanayi fuarını gezdiğini gösteren videolar yayınlamış.

TERLEMEZ: İLGİM YOK

İsmi geçen diğer kişi İsmail Terlemez. Duman’ın iddialarını Terlemez’in basın danışmanına sordum. Yanıt net oldu: “Böyle bir mülk veya yatırımı bulunmuyor.” Adının niye geçirildiğine dair hiçbir fikri yok.

smail-terlemez.pngArca Savunma’nın ortağı İsmail Terlemez

Terlemez 2024’ün en fazla ihracat yapan 5’inci şirketi Arca Savunma’nın ortağı. Diğer ortak AKP’nin Şişli örgütünde yöneticilik yapmış Savaş Balçık.

Arca Savunma’nın ihracatı 600 milyon dolar. Listenin ilk sırasında 1 milyar 831 milyon dolar ile Baykar, ikinci 750 milyon dolar ile TUSAŞ, üçüncü 644 milyon dolar ile ASFAT, dördüncü 610 milyon dolar ile MKE var. Ancak SAHA EXPO 2024 Fuarı'nda 2 milyar dolarlık yeni bir anlaşma daha imzaladı, Arca Savunma. Yani ileride listenin zirvesine çıkması sürpriz olmaz.

Birkaç yıldır izlediğim bir şirket Arca. Detaylı bilgiler için daha önce yazdığım şu iki yazıyı bırakayım:

155 mm’lik mermiyle büyüyen yeni ‘savaş tüccarı’ kim?

Ukrayna için top mermisi: Dev fabrika arsasını kim aldı?

Terlemez, fabrikasını Çorum’da 2023’te açtı. Bir yılda ihracat rekortmeni oldu. Başarısını 155 mm’lik top mermisine borçlu. SİHA’larla beraber yeni savaşların gözdesi bir mühimmat bu. Özellikle Ukrayna-Rusya savaşı, ‘155 mm savaşı’ olarak da adlandırılıyor.

155 mm üretimi için Avrupa Birliği geçen yıl milyarlarca Euro’luk bütçe ayırdı. Türkiye vetolar sebebiyle pay alamayınca devreye ABD girdi. Teksas’ta kurulan yeni fabrikanın tedariğinin bir kısmı, Türkiye’ye kaydırıldı. 2024 yerel seçimlerinin heyecanının yaşadığı gün, ABD-Türkiye arasında yapılan anlaşmadan ciddi bir payı Arca’nın aldığı duyuruldu. Arca’nın bulunduğu Çorum Sungurlu’daki OSB, bir savunma sanayi üssü. Art arda fabrikalar açılıyor. Arca’nın komşusu da Ahlatçı Holding’in yeni kurduğu barut ve TNT üretecek Gold Force fabrikası.
Ve düne gelelim…

ASSAN DA DAHİL OLDU

Soruşturmaya dün sürpriz bir isim eklendi. Eski MKE Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Sayhan, ‘askeri casusluk’ ve ‘çete’ iddiasıyla gözaltına alındı. Sayhan, emekliliğinin ardından 19 Mart 2025 günü bir başka savunma sanayi şirketi olan ASSAN’a hukuki danışman olmuştu.

smet-seyhan.pngEski MKE Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Sayhan

İktidara yakınlığı ile bilinen bazı internet siteleri ve sosyal medya hesapları bir süredir Sayhan’ı, MKE’nin ‘askeri sırlarını’ ASSAN’a vermekle itham ediyordu. Selahattin Yılmaz ile birlikte görüldüğü fotoğraflar paylaşılıyordu. ASSAN iddiaları reddetti.

Konuya dair resmi bilgiler şöyle:

ASSAN, 30 Aralık 2022’de, MKE ile yüklü miktarda TNT tedariği anlaşması imzaladı. Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle Polonya hükümetinin aldığı kısıtlama kararları sonucu sevkiyat yapılamadı. ASSAN durumu 17 Şubat 2023’te resmi yazıyla MKE’ye bildirildi. Mücbir sebep sayılmasını istedi. Ancak Milli Savunma Bakanlığı 15 Mayıs 2025 günü aldığı kararla ASSAN’ı kamu ihalelerinden 2 yıl men etti. ASSAN kararı idari yargıya taşıdı. İktidar yanlısı medyada yayınlanan gayrı resmi bilgilere göre ise Sayhan, ASSAN’a “155 mm top mermisi ihtiyacına yönelik TSK Tedarik Planı’nda yer alan ve normalde sadece Kara Kuvvetleri ve MKE’nin iç yazışmalarında bulunabilecek gizli bilgileri” vermiş. Özetle elimizdeki açık bilgileri yeniden dizdiğimizde, bir AKP-MHP hesaplaşması yaşanıyorsa eğer, bunun zemininin İBB soruşturması olmadığı görülüyor. Olay devletin ‘kutsal alanı’ sayılan mecraya doğru ilerliyor. Birileri tasfiye mi ediliyor, bir yerlere mesaj mı veriliyor, yoksa ‘kutsal alan’ yeni bir nizama mı kavuşturuluyor, anlamak şimdilik zor. Biraz daha izleyip göreceğiz.

155-mm-mermi.png

155 MM VE GAZZE’NİN YIKIMI

Son olarak konudan bağımsız, 155 mm’nin nasıl bir felaketin sembolüne dönüştüğüne dair bir bilgiyi de not düşmek isterim.

ABD geçen yıl Mayıs’ta, İsrail’e 8 milyar dolarlık askeri yardım yapacağını duyurdu. Paketin içinde 155 mm ağırlıktaydı. Pek çok insan hakları kuruluşunun, sivil toplum örgütünün, hukukçunun, akademisyenin bulunduğu uluslararası bir imza kampanyası açıldı. Şöyle deniliyordu:

“155 mm'lik mermiler her yöne 2.000 keskin metal parça fırlatır. 300 metre çapındaki alanı etkiler. İsrail ordusu 2008’de Dökme Kurşun Operasyonu’nda 8.000, 2014'te Koruyucu Kenar Operasyonu’nda 34.000, 155 mm ateşledi. Bu mühimmat okulları, hastaneleri, barınakları, mülteci kamplarını vurarak çok sayıda sivili öldürdü… İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki operasyonlarını desteklemek için 155 mm transferinin engellenmesini istiyoruz. İsrail’in, ABD kökenli 155 mm mühimmat stoklarına erişimine izin verilmemeli.”

Ne yazık ki, 155 mm mühimmat İsrail’e yağdırıldı. Gazze’yi yerle bir etmek için binlercesi kullanıldı, on binlerce insan öldürüldü!

Bahadır Özgür /halkTV

TSK birilerinin ‘şov’ malzemesi mi? Selçuk Bayraktar’dan ‘donanma’, AKP’li Çelebi’den ‘mavi bere’ çıkışı -soL-

Donanmaya bağlı TCG Anadolu ile Savarona yatının 30 Ağustos’ta ziyarete açılacağını Baykar patronu Selçuk Bayraktar’ın duyurması, AKP’li vekil Çelebi’nin mavi bere takması tepkilere yol açtı.

Türk donanmasına ait Savarona ve TCG Anadolu dahil dokuz gemi, bugün “Teknofest Mavi Vatan” etkinliği öncesinde Boğaz'dan geçti. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan Dolmabahçe'de donanmayı selamladı.

Erdoğan’ın damadı, Baykar patronu ve Teknofest etkinliklerini düzenleyen T3 Vakfı’nın mütevelli heyeti başkanı Selçuk Bayraktar ise TCG Anadolu gemisinde “Teknofest Mavi Vatan” ile ilgili gazetecilere açıklamalar yaptı.

İstanbul Tersanesi’nde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda başlayacak ve iki gün sürecek olan “Teknofest Mavi Vatan” kapsamında Atatürk’ün Savanora yatının ve TCG Anadolu gemisinin de ziyarete açılacağının Bayraktar tarafından duyurulması tepki çekti.

‘Hanımefendinin özel ilgilenmesiyle…’

“Teknofest Mavi Vatan’ın en büyük sürprizi Ata yadigarı Savanora’nın yeniden ziyarete açılması” diyen Bayraktar, “Deniz Kuvvetlerinin müdahale etmesiyle, Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla ve sayın hanımefendinin özel ilgilenmesiyle gemi yeniden hizmete kazandırıldı” ifadelerini kullandı. 

Selçuk Bayraktar 30-31 Ağustos’taki etkinlikler kapsamında “milletin ve gençlerin” Savanora’yı ziyaret etmesi çağrısını yaptı.

Bu duyurunun SİHA üreticisi özel bir şirket olan Baykar’ın patronu Bayraktar tarafından yapılması tepki çekti. 

Baykar’ın SİHA ihracatındaki lider konumunu öven ve ihracat yaptıkları ülkelerle diplomatik ilişkilerin gelişmesinden söz eden Bayraktar’ın ülkenin “fiili savunma bakanı” gibi konuştuğu yorumu da tepkilere yansıdı.

Bayraktar, Teknofest Mavi Vatan etkinliğinin düzenlenmesini Deniz Kuvvetlerinin talep ettiğini ifade etti.

'Türkiye bir aile şirketi mi?'

TCG Anadolu ve Savarona’nın ziyarete açılmasını Baykar patronunun duyurması sosyal medyada “Türkiye bir aile şirketi mi?” yorumlarına neden oldu.

'Neden özel bir şirket sahibi açıklıyor?'

Cumhuriyet gazetesi yazarı ve aynı zamanda Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi Mehmet Ali Güller, X’ten yaptığı paylaşımda Bayraktar’a tepki göstererek, “TCG Anadolu ve Savarona, Bayraktar şirketine mi geçti? Kamuya ait bu iki geminin faaliyetlerini neden Deniz Kuvvetleri Komutanı ya da Donanma Komutanı değil de özel bir şirket sahibi açıklıyor?” diye sordu.

'Fiili savunma bakanı'

Akademisyen ve soL yazarı Fatih Yaşlı da, Bayraktar için "Fiili savunma bakanı" benzetmesini yaptı.

'Türkiye Cumhuriyeti, Selçuk Bayraktar'dan büyüktür'

Gazeteci Alican Uludağ ise "Bu ülkenin Deniz Kuvvetleri Komutanı veya Donanma Komutanı yok mu? Bu etkinliği açıklaması gereken kurum, orası. Ülkeyi koca bir aile şirketine çevirdiler. Devletin kurumları da araçları da reklam için onların emrinde" tepkisini gösterdi.

Uludağ "Sanki bu ülkenin bütün savunma sistemleri Selçuk Bayraktar'ın şirketi tarafından üretiliyormuş gibi bir algı yaratılıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Selçuk Bayraktar'dan büyüktür" diye belirtti.

AKP'li Çelebi ‘mavi bere’ takıp toplantı yaptı

TSK’nin sermayedarların ve siyasetçilerin elinde bir şov malzemesine dönüştürüldüğünü gösteren bir davranış da CHP’den istifa ettikten bir süre sonra AKP’ye katılan AKP İzmir Milletvekili Mehmet Ali Çelebi’den geldi.

İktidarın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği yeni süreç kapsamında ikna turu ziyaretlerine başlayan Çelebi’nin “şehit ve gazi”lerle buluşmasında, Türk Ceza Kanunu’na göre suç olmasına karşın mavi bere takması tepki çekti.

Türk Ceza Kanunu’nun “Özel İşaret ve Kıyafetleri Usulsüz Kullanma” konulu 264. maddesine göre, bir rütbe veya kamu görevinin veya mesleğin, resmî elbisesini yetkisi olmaksızın alenen ve başkalarını yanıltacak şekilde giyen veya hakkı olmayan nişan veya madalyaları takan kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.

soL


“Muhafazakâr Cruise gemisi” ile Umre seyahati: Önce Kuşadası ve Bodrum, ardından Mısır ve Suudi Arabistan'da umre!-T/24

Türkiye’de ilk kez cruise gemisi seyahati ile umrenin birleştirildiği bir tatil planlaması yapıldı. “Muhafazakâr turlar” düzenleyen bir şirket tarafından hayata geçirilecek olan söz konusu seyahat, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan limanlarına uğrayacak. Yalnızca bir kez gerçekleştirilecek seyahatin “ekonomik umre” paketinin fiyatı 1.495 dolardan (bugünkü kurla 61 bin lira civarında) başlıyor.

“Müslüman seyahatseverlere değerlerinden taviz vermeden seyahat etme imkanları” düzenlediklerini belirten şirket, cruise umre seyahatini “kadınlara özel alanlar ve helal sertifikalı menüler”, “Alkolsüz konseptin yanı sıra, ibadet vakitlerine uygun programlar ve namaz alanları” vaatleriyle pazarlıyor.İstanbul’dan kalkan geminin ilk durakları Kuşadası ve Bodrum olurken, seyahat Şarm El Şeyh, Cidde ve Mekke’nin ardından umre ile devam ediyor.

Seyahatin planlaması şöyle:

1 Günü: Istanbul
2 Günü: Istanbul, Kuşadası
3 Günü: Kuşadası
4 Günü: Kuşadası, Bodrum
5 Günü: Bodrum, Port Said
6 Günü: Port Said, Suez
7 Günü: Suez, Sharm el-Sheikh
8 Günü: Sharm el-Sheikh, Cidde
9 Günü: Cidde
10 Günü: Cidde, Mekke
11 Günü: Mekke
12 Günü: Mekke, Medine
13 Günü: Medine, İstanbul

                                                            ***

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2025-

Meksika Yazıları(I): Meksika halkının Aztek kökeni- Erhan Nalçacı-

Söz konusu sistematik sömürü sistemi tabi ki askeri güce dayanıyordu ama bu yeterli değildi, bütün feodal imparatorluklarda olduğu gibi koyu bir dini inanç toplumun merkezine çakılmıştı.

Kısa bir süre için Meksika’da bulunmamı fırsat bilerek Meksika tarihi hakkında bir yazı dizisini okurlarla paylaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

İlk yazıda Meksika’yı ve halkını daha derinden kavramamıza neden olacak antik tarihini, ama özelikle Aztekleri ele alalım. Aztekler ve Azteklerin İspanyollar tarafından yıkılışı sadece Meksika’nın bugününü anlamamız için gerekli değil, aynı zamanda tarihsel materyalizmi geliştirmek için de gerekli.

Bazılarınıza bu yazıda uğraştığımız konular güncel siyasetin yakıcılığı içinde gereksiz gelebilir.

Oysa 1989 karşıdevriminden sonra Marksizm ağır bir saldırı altında kaldı. Bugün genel olarak dünyada devrimci bir atılımın eşiğindeyken Marksizm’i ve tarihsel materyalizmi parlatmak zorundayız. Unutmayalım bir kuram ne kadar çok veriyi açıklarsa o kadar parlak ve yol gösterici hale gelir.

Marx ve Engels Morgan’ın Kuzey Amerika yerlilerini ele alan Eski Toplum kitabına iyi çalışmışlar ve buradan önemli bir klasik olan Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabı ortaya çıkmıştır. Ancak Kuzey Amerika yerlileri henüz tarım ve hayvancılığa geçmiş, sınıfsız bir toplum yapısı gösteriyorlardı.

Oysa tarımın çok daha fazla geliştiği ve nüfusun en yoğun hale geldiği Orta Amerika’da kıtanın ilk sınıflı toplumları ortaya çıktı. MÖ. 1500’lü yıllarda Olmek uygarlığı Orta Amerika sınıflı, devletli toplumları için ilk örneği oluşturdu. Aristokrasi ve köylülüğe dayalı bir kast sistemi olan Olmek kültürü İndüs, Mezopotamya ve Mısır’dan 1500 sene sonra onlardan tamamen bağımsız olarak ortaya çıkarak sonraki tüm Orta Amerika’daki toplumsal yapılar için belirleyici oldu. 

Bu bağımsız olarak gelişen ve zamansal olarak paralel giden yapılara bakınca karşılaştırmalı tarihin tarihsel materyalizmi sınamak ve geliştirmek için ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Şekil 1: Haritada günümüzden 500 yıl önce İspanyol işgaline kadar Amerika’da yaşayan devletli toplumların hegemonya alanları görülüyor. Bugünkü Meksika sınırları içinde kalan Aztek ve Maya uygarlıkları halen günümüz Orta Amerika’sını anlamak için önemini koruyor.

Christoph Colomb’un Amerika’ya varışından 27 yıl sonra 1519’da 11 gemiden oluşan İspanyol donanması Cortez’in komutasında kelimenin tam anlamıyla Aztek devletini yıkmak ve üzerine çöreklenmek üzere Meksika Körfezi’nde ilerliyordu.

İki yıl süren mücadeleden sonra Aztekler yenildiler, İspanyollar şu anda başkent Meksiko’nun altında kalan Aztek başkenti Tenochtitlan’ı ele geçirdiler. Bir yandan büyük bir kıyım oldu, gerek savaş ve katliamlar, gerekse çiçek hastalığına bağışık olmayan yerlilerin kitlesel ölümü yenilgiyle birlikte gitti. 

İspanyol Krallığı tarihsel olarak defalarca örneği görülen çöreklenme operasyonunu başlattı. Görevlendirilen Fransisken rahipleri eski kültüre ilişkin bir imhayı sürdürürken Katolikliği eski dinin yerine geçirmeyi hedeflediler. Hatta eski Aztek diniyle Katoliklik bir miktar harmanlaşmış oldu bu coğrafyada. Bu İspanyolların yerel halkı kontrol etmesini güçlendiren başlıca bir unsur oldu. İspanyollar Meksika’ya Afrika’dan köle getirmediler, yerel halkı toprak kölesi olarak kullandılar.

Antropolojinin başlangıcı genellikle Fransız burjuvazisinin sömürgeleştirilen Afrika halklarını kontrol etmek için onları bilme/anlama isteğinden kaynaklandığı söylenir. Oysa çok önce İspanyol egemenleri Aztekleri anlamak için birçok kişiyi görevlendirdiler. Bölge dillerini öğrenen bu ekiplerin arkalarında bıraktığı ve günümüze erişen Aztek Kodeksleri bir miktar sömürgeci mantığını ve çarpıtmasını içerse de çöreklenilmiş bir toplumsal yapı hakkında eşsiz bir derleme sundu.

Aztekler Orta Amerika’da sanıldığı gibi eski değildir, MS. 1000’li yıllardan sonra kuzeyden gelen bir kavmin giderek yerel toplumu ve şehir devletlerini ele geçirmesine dayanır. Özellikle MS. 1300’lü yıllarda tarımdaki gelişmeler ile bir nüfus patlaması yaşanmış, şehir devletlerinin ittifakına dayanan yayılmacı ve feodal bir imparatorluk doğmuştur.

Azteklerin üretim tarzının bir antik feodalizm olduğunu söyleyebiliyoruz. Toplumun %10 kadarını oluşturan soylular geri kalan %85 gibi bir köylü nüfusunu vergiye bağlamıştı. Ücretli emek gücünün söz konusu olmadığı bu toplumda nüfusun %5’i kadarı savaş esiriydi ama üretimdeki rolleri başat değildi.

Tüm eyalet ve kasabalara dağıtılmış vergi ağı İspanyollar tarafından çok iyi araştırılmıştır. Henüz paranın icat olmadığı Azteklerde vergiler emek rant veya ürün rant olarak ödenmektedir. Örneğin, vergiye bağlanan bir eyaletin 16 kasabası yılda iki kez belirlenen sayıda peştamal, etek ve kolsuz üstlük göndermek zorundaydı.

Vergi olarak gelen ürünler başkent Tenochtitlan’da saray ve tapınaklarda istiflenir, el konmuş büyük bir zenginliğe işaret ederdi.

Şekil 2: Göl üzerinde kurulan ve nüfusu 200-300 bin arasında olduğu tahmin edilen Tenochtitlan kentinin çizim denemesi görülüyor. Daha sonra İspanyollar tarafından göl direne edilerek büyük ölçüde kurutulmuştur. Bugün Aztek kalıntılarının üzerinde 9 milyonluk Meksiko kenti bulunuyor.

Söz konusu sistematik sömürü sistemi tabi ki askeri güce dayanıyordu ama bu yeterli değildi, bütün feodal imparatorluklarda olduğu gibi koyu bir dini inanç toplumun merkezine çakılmıştı. Ele geçirilen kent ve bölgelerin tanrıları birleştirilmiş çok tanrılı sofu bir toplum doğmuştu. Tenochtitlan’ın tam merkezinde devasa piramitlerden oluşan dini tören alanı sömürünün büyüklüğü ile ilişkiliydi.

Şekil 3: Tenochtitlan’daki tapınma ve tören kompleksinin çizimi görülüyor. Meksika ulusçuluğu bağımsızlıktan sonra kendini Aztek geçmişi ile bağlantılandırdığı için arkeolojik kazılara önem veriliyor ve kentin içindeki arkeolojik parklarda tapınma alanlarının kalıntıları sergileniyor.

Meksika dizisinin ilkini birkaç vurgu yapıp bitirelim.

Asya’daki antik uygarlıkları tanımlarken arkeologların kullandığı bronz çağı kavramının evrensel olmadığını fark ediyoruz. Çünkü Azteklerde bronz üretimi hiç ön planda değildi. Bu toplumları var oldukları üretim tarzıyla anmak en doğrusu, burada kullandığımız antik feodalizm Sümerlerden Hititlere ve Azteklere pek çok toplumu bir kategori altında birleştiriyor. Asya Tipi Üretim Tarzı da diğer eksiklerinin yanı sıra evrensel bir kategori olamıyor, Aztekler Asya’da değildi en azından.

Bir değeri, antik feodalizmin değişmeye olan mutlak direncinin sorgulanmasıdır. Aztek başkentinde çok büyük pazarlar kuruluyor, önemli bir tüccar tabakası şehirler arası ticareti yönetiyordu. Tüccarlar devlete bağlıydılar ancak son yüzyılda bağımsızlaşma eğilimi göstermişlerdi. Eğer İspanyol işgali ile doğal gelişim süreci kesintiye uğramasaydı yüzlerce yılda olabilir ama muhtemelen bir süre sonra meta üretimi ve ticaretinden zenginleşmiş sınıf iktidarını aramaya başlayacak, bir aydınlanma çağının kapısını aralayacaktı.

Son olarak da İspanyol çöreklenmesi tarihte az bulunur bir kapışmaya örnek oldu. Antik feodalizmle Avrupa’da ticaret ve meta üretimine bağlı para ekonomisinin çökmesinden sonra oluşan feodalizm çarpıştı ve üretici güçler açısından daha ileride olan (demir-çelik teknolojisi, barut kullanımı, geniş çaplı gemi yapımı vb.) savaşı kazandı. İspanya feodalizminin sofu gericiliğine karşı bir önceki köle kullanımı, meta üretimi ve ticarete dayalı sınıfın iktidarda olduğu, İskenderiye Okulunda olduğu gibi çok sayıda bilimsel metnin yazıldığı bir dönemin mirası üzerinde yükselmişti.

Meksika Yazıları(II): Meksika Devrimi’nden dersler -Erhan Nalçacı-

Bu on yıl içinde bütün sınıflar; Diazcı burjuva ve toprak sahibi kesim, burjuvazinin değişik tabakaları, büyük köylü kitleleri ve işçi sınıfının birbirine karşı savaştığı müthiş bir tarihsel laboratuvar kurulur.

Meksika bir devrim coğrafyası olarak bilinir. Nasıl olmasın, önce Atlantik’den gelen hiç bilinmeyen bir kültür tarafından işgal edilmiş, sonra zengin topraklarına ve kaynaklarına göz dikilmiş ve emperyalizmin tepe ülkesi olan ABD’nin sınır komşusu olarak yaşamını sürdürmüş, çok büyük toplumsal eşitsizlikler ve çelişkiler oluşmuştur.

Geçen yazımızda  Aztekler üzerine İspanyol feodalizminin çöreklenmesinden  bahsetmiştik. İspanyollar 1521’de Aztek devlet mekanizmasını yenerler, ancak farklı diller konuşan Meksika halkı 200 yıl boyunca işgalcilerin vahşetine ve Katolikliğin asimilasyon için kullanılması rağmen direnir.

Yeniden harmanlanan Meksika halkı bu sefer İspanyol Krallığı’na karşı Fransız Devrimi’nin rüzgarını da arkasına alarak ayaklanır ve Meksika 1821’de bağımsızlığını kazanır. Ancak Meksika halkının çilesi bitmez, önce ABD-Meksika savaşı, sonra Fransız işgali yaşanır. Bu döneme haftaya Meksika-ABD ilişkilerine değinirken daha fazla göz atma şansımız olacak.

Şimdi iç savaş aşaması 1910-1920 arasında gerçekleşen, ancak etkileri onlarca yıl devam eden Meksika Devrimi’ne köşe yazısının izin verdiği kadar bakalım. Önce 1877’den 1910’a kadar 30 yıldan fazla süren Porfirio Diaz dönemini ana hatlarıyla kavramak gerekiyor.

Tabii ki koşullar farklı ve yüzeysel benzerlikler üzerinden gitmek karşılaştırmalı tarih anlamına gelmez, yine de insan bu 30 yıllık iktidarı AKP’nin uzayan iktidarına benzetmeden duramıyor.

Diaz’ın başkanlık döneminde Meksika’da kapitalizm ve para ekonomisi canlanır, kentler büyür, demiryolu uzar, öte yandan ulusal zenginlikler başta petrol olmak üzere yabancı şirketlerin eline geçer. Meksika 1911’de dünyanın üçüncü en büyük petrol üreticisi haline gelir.

Aynı zamanda bu dönem toprağın az sayıda ailenin elinde toplandığı bir icraata sahne olur. Diaz’a yakın sayılı ailenin oluşturduğu oligarşi yerel valiler ve yargı mensupları aracılığıyla yağmacı bir diktatörlük rejimi kurarlar. Toplumun %85’ini oluşturan köylüler sürekli olarak bu kapitalist çiftçi olarak tanımlanabilecek kesime karşı saklanmayan bir adaletsizlikle toprak kaybederler. 1910’a gelindiğinde işlenebilir toprakların %97’si 385 ailenin elinde toplanmıştır. Halkın istediği hiçbir şey olmaz ve sürekli aşağılanır. Ne kırsalda köylülerin ne kentlerde giderek büyüyen işçi sınıfının ne de giderek daha eğitimli hale gelen ama sürekli burnu sürtülen, en küçük baş kaldırmada hapsi boylayan küçük burjuvazinin duruma dayanacak hali kalmaz. Toplum en küçük kıvılcımda patlayacak hale gelir. Köylüler toprak, burjuvazi liberal demokrasi, işçiler ise haklarını istemektedirler. Ayrıca ulusalcı eğilimler özellikle ABD’ye karşı anti-emperyalist bir duruşu da güçlendirir.

Bu dönemde yaşanan olayları ayrıntılı olarak yazmak burada imkânsız, ama çok kısaca ve genelleyerek şunları söyleyebiliriz. Bu on yıl içinde bütün sınıflar; Diazcı burjuva ve toprak sahibi kesim, burjuvazinin değişik tabakaları, büyük köylü kitleleri ve işçi sınıfının birbirine karşı savaştığı müthiş bir tarihsel laboratuvar kurulur.

1910’daki başkanlık seçimlerine anayasacı liberal ama toprak sahibi bir aileden gelen Madero adaylığını Diaz’a karşı koyunca kıyamet kopar. Diaz seçimi Madero’nun kazanabileceğini görünce rakip adayı hapsettirir, bunun üzerine ayaklanma başlar. Birçok kesim kendi programı doğrultusunda Meksika Devrimi’ne katılırlar.

Ancak devrimin esas ve silahlı gücünü toprak ve adalet isteyen köylü kitleleri oluşturur. Güneyde Emiliano Zapata’nın liderliğindeki köylü hareketi özellikle önemlidir, çünkü yazılı bir programa sahiptir. Ayala Planı denilen bu programla devrim boyunca bütün sınıflar bir mesafe tarif etmek zorunda kalmıştır.

Resim 1: Meksika Devrimi’nin en önemli lideri Emiliano Zapata’nın (1879-1919) devrim yıllarında çekilmiş fotoğrafı.

Program köylülerden gasp edilen toprakların köylüler tarafından kendi iradeleri ile alınacağını söyler. Büyük çiftliklerin üçte birinin parası ödenerek alınacak ve topraksız köylüye dağıtılacaktır. Bu plana karşı çıkan toprak sahiplerinin toprakları ise herhangi bir ödeme yapılmadan ulusallaştırılacaktır.

Bunun dışında Ayala Planı halkın katılımını içeren bir demokratik rejim önerir.

Ve plan Zapata’nın hâkim olduğu bölgelerde köylülerin silahlı gücüne bağlı olarak uygulanır. Çiftlikler işgal edilerek topraklar pay edilir. Ziraat ürünlerine bağlı olan şeker fabrikaları gibi bazı sanayi tesisleri de toplumsallaştırılır.

Diaz bu silahlı ayaklanma karşısında yurtdışına kaçar ve Madero başkan seçilir.

Ancak burjuvazinin temsilcisi olan Madero aslında örgütlü köylülerin topraklara zorla el koymasını sindiremez ve Zapata’ya karşı askerî harekât başlatır.

Diaz’cı bir generalin karşı devrimci darbesi ile Madero öldürülürken savaş kızışır. Zapata güneyden, Panço Villa kuzeyden ve Anayasacı güçler tekrar iktidarı ele alırlar. 1917’de halen geçerli olan ve ilerici yönler taşıyan Anayasa kabul edilir.

Fotoğraf 2: Meksika Devrimi’nin bir sonucu da 1921’de yapılan Eğitim Bakanlığı’na ait binaya duvar resimleri yapmak üzere Rivera Diego’nun yurtdışından çağrılmasıdır. Diego 1923-1928 yılları arasında binanın içini Meksika halkını ve devrimi canlandıran müthiş resimlerle donatır. Devrim yıllarında Meksika halkını bir eylem halinde gösteren resim görülüyor. (Yaşayan Duvar Resimleri Müzesi’den)

Ancak burjuvazinin toprak reformunda gönlü yoktur, aslında kendisinin de bir toprak reformuna ihtiyacı vardır ama bunun silahlı bir halk hareketi tarafından yapılmasını sindiremez. İç savaş bu sefer anayasacı güçlerle devrimci güçler arasında sürer.

Ancak ulusal bir cepheyi kuran ve savaşı kazanan burjuvazi olacaktır.

İşçi sınıfı henüz öncüsüne sahip değildir, Meksika Komünist Partisi ancak 1919’da kurulacaktır ve işçi sınıfı içinde örgütlü değildir. Buna karşılık sendikal harekete hâkim olan anarşistlerin bir iktidar perspektifi bulunmaz ve işçiler burjuvazinin arkasına takılırlar. Sayısı az da olsa kızıl taburlar burjuvaziyle birlikte savaşır.

Köylülüğe dayanan devrimciler bütün köylüleri devrime katarak devrimci birliği sağlayamaz, köylüler çoğunlukla yerel önderlerinin peşinden ayrılmazlar. Ayrıca köylülüğün ilgisi çoğunlukla toprakla sınırlı kalır, insanın tamamen sömürüsünü önleyecek bir devletleştirme ve bir ulusal iktidar programı öneremezler. İşçi sınıfı köylülüğü ittifak unsuru haline getirecek öncülükten yoksunken köylülük de işçi sınıfını kapsayamaz.
Oysa aynı yıllarda Rusya’da tam tersi gerçekleşmekte ve işçi sınıfının siyasi öncüsü köylülüğün taleplerini kapsayarak bir eşitlik ve özgürlük programı ile iktidarı almayı başarır.

1919’da Zapata burjuvazi tarafından tuzağa düşürülerek öldürülür. Birçok devrimci aynı şekilde katledilir. Yine de silahlı mücadele bir süre daha yerel liderlerle devam eder.

Fotoğraf 3: 10 Nisan 1919’da öldürülen Zapata ve diğer devrimcileri Diego Rivera 1928’de Eğitim Bakanlığı’na bağlı binanın duvarlarına yaptığı Devrim’de kaybedilenler serisinde anar. (Yaşayan Duvar Resimleri Müzesi’nden)

Ancak Meksika Devrimi’nin etkileri devam eder. 1934-1940 yılları arasında Cardenas hükümeti esnasında kapsamlı ve ilerici reformlar yapılır. Çaplı bir toprak reformu gerçekleştirilirken petrol başta olmak üzere yabancı şirketlerin elindeki üretim devletleştirilir.

O kadar ilerici bir hava eser ki büyük bir talihsizlik olur ve Meksika Komünist Partisi kendisini likide eder. Tıpkı Nasır’ın estirdiği ilerici hava karşısında Mısır Komünist Partisi’nin kendisini ortadan kaldırarak burjuvaziye katılması gibi.

Bir dönem emperyalizme karşı büyüyen ulusal direnç ve Sovyetler Birliği’nin estirdiği hava burjuvaziyi son kez ve kısa bir süre için ileriye çekmiştir.

1940’lardan sonra burjuvazi Meksika’da kendi aslına döner ve hızla gericileşir.

Günümüzde bağımsız bir köylü hareketinden bahsetmek mümkün değil. Ancak köylülüğün burjuvaziyle uzlaşma eğiliminin ve programının eninde sonunda bir burjuva hareketine yol açmasının etkileri sürüyor. 

Bunun tek panzehiri işçi sınıfının siyasi öncüsünün güçlenmesi olarak gözüküyor.

Geçen yüzyılda Meksika’ya damgasını vuran devrimcileri saygıyla ve sevgiyle selamlıyoruz.

                                                     /././

Yeni Şafak’tan 'Cumhur Reyonları' projesi: Devlet depoculuk yapacak, yine şirketler ve marketler kazanacak

Yeni Şafak'ın "Cumhur Reyonu" projesine göre devlet zararına depoculuk yapacak, yine zincir marketler kazanacak. Ne üretime, ne satıcının kârına dokunan proje iddia o ki enflasyonu düşürecek.

Ekonomi yönetiminde Berat Albayrak-Nureddin Nebati ekibinin görüşlerini temsil eden Yeni Şafak gazetesi, Mehmet Şimşek yönetiminin izlediği yüksek faiz politikasına karşı düşük faiz politikasını destekleyen “projeler” açıklamaya devam ediyor.

Daha önce patronlardan alınacak yüzde 1’lik servet vergisini çözüm olarak sunangümrük vergileri konusunda Trump’a hizalanmanın ayda 1 fabrika kazandıracağını savunan gazete, bu defa devletin zincir marketlere depoculuk yaparak gıda enflasyonunu düşürebileceğini iddia etti.

“Cumhur reyonu” adlı bu projenin kim tarafından geliştirildiği, hangi kuruma önerildiği bilinmiyor. Yeni Şafak editörü Cabir Turğut’un imzasını taşıyan habere göre, yeni bir tedarik zincirinden ibaret olan projede öngörülen model şöyle:

Büyükşehirlerde ve bölgelerde devlet depoları kurulacak. Marketler, pazarcılar ve yemek fabrikaları bu depolardan ürün alacak. Yeni Şafak’ın iddiasına göre, bu sayede aracı zinciri ortadan kalkacak ve ürünler kısmen düşük fiyatla satılacak. Gerekirse devlet sübvansiyonuyla fiyatlar düşürülecek.

Projenin diğer ayağını satış süreci oluşturuyor. A101, BİM ve Şok gibi zincir marketlerde devletin deposundan tedarik edilen ürünler için özel bir reyon oluşturulacak. Her marketin yüzde 10-15'lik kısmını “Cumhur Reyonu” adlı bu bölüm oluşturacak. Fiyatlar Türkiye genelinde sabit olacak. Satışı market kasaları yapacak, marketlere kâr payı verilecek.

Aracı masalıyla enflasyon gizleniyor: Sorun kâr hırsı

Yeni Şafak’ın projesi, enflasyondaki yükselişin “fahiş” zam yapan aracılar nedeniyle kaynaklandığı varsayımına dayanıyor.

Oysa yüksek enflasyon döneminde marketlerde etiketleri denetleyen, sebze depolarına baskınlar yapan hiçbir ekonomi yönetimi bu yöntemle enflasyonu düşüremedi. Benzer şekilde “aracıları ortadan kaldırmayı” amaçlayan Tarım Kredi Kooperatifi marketleri, zincir marketlere alternatif olamadı. Albayrak döneminde uygulanan tanzim satışlar da gıda enflasyonu üzerinde hissedilir bir etki yaratmadı. Et ve Süt Kurumu’nun “düşük fiyatlı” satışları enflasyona çare olamadığı gibi kırmızı ette ithalata bağımlılığı körükledi.  

Çünkü Yeni Şafak’ın çarpıttığının aksine, enflasyonu körükleyen ana unsur aracılar değil, fiyatları belirleme gücüne sahip şirketlerin yüksek kâr oranları.

Yeni Şafak’ın temsil ettiği tüccar zihniyeti üretim aşamasını görmezden gelerek, satış aşamasındaki kârlara dokunmayarak yani patronları üzmeyerek, sadece dağıtım ağına yeni bir halka ekleyerek enflasyonun kontrol altına alınabileceğini iddia ediyor.

Tarım ve gıda üretimini kamulaştırmadan, sübvansiyon yoluyla fiyatları düşürmek bütçeden sermayeye dolaylı kaynak aktarımını anlamına geliyor. Halkın vergileriyle zincir marketlere yeni bir kâr alanı yaratılması, enflasyonu kalıcı olarak düşürmeyecek, sadece mevcut krizi geciktirecektir.

Üstelik Yeni Şafak’ın projesi, fiyatları önemli ölçüde düşüremeyeceği gibi kâr bölüşümünü sermayenin farklı aktörleri arasında yeniden dağıtacağı için mevcut tekelleşme eğilimini daha da güçlendirmek gibi bir riski de barındırıyor.

                                                               ***

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Ocak 2026-

  Emekli aylıklarında sefalet: Asıl sorumluyu unutma!-Aziz Çelik-  Emekli aylıklarındaki sefaletin asıl sebebi sosyal güvenlik karşı devriml...