Zülal Kalkandelen -Cumhuriyet-

Açılım ve çelişkiler

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne operasyon düzenlenen 19 Mart’tan bu yana iktidarın CHP’ye yönelik baskısını artırması, deyim yerindeyse dört taraftan kuşatmak için yoğun bir çaba harcaması, aynı anda açılım süreci devam ederken bazılarınca çelişkili bulunuyor.

Bu çelişkiyi dile getirenler, ilk bakışta haksız değiller. Özgür Özel de bir konuşmasında “Diyarbakır’da demokrasi, İstanbul’da otokrasi!” diyerek tepkisini dile getirmişti. İktidarı bu zayıf noktasından sıkıştırmaya çalışmak, bir siyasetçi için doğru olabilir ama ben siyasetçi değilim.

Net olarak görülmeli ki bu tutarsızlık, bir gerçeği de ortaya koyuyor: Açılım denen sürecin demokrasi ile bir ilgisi yoktur; yapılan şey, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlanan Ortadoğu’da kullanım ömrünü dolduran PKK’nin silah bırakmış gibi yapılarak aslında ABD’nin aparatı olan YPG’nin güçlendirilmesi ve ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni de federasyona çevirmenin adımlarını atmaktır. TBMM’de kurulan komisyondan emperyalizmin ve Öcalan’ın beklediği budur.

Bahçeli’nin Öcalan’a ilk çağrıyı yaptığı günden sonraki birçok yazımda yukarıdaki paragrafta yazdıklarımın kanıtı olan gelişmeleri tek tek belirttiğim için tekrarlamayacağım.

TEPKİYİ DİZGİNLEME YÖNTEMLERİ

Aslında açıklamak istediğim konu, CHP’ye yönelik faşizan baskının artmasının bu süreçle ilgisi. İktidar, kamuoyunun dikkatini açılımdan çekip CHP’ye yönelik yolsuzluk iddalarına kaydırmak istiyor. Bunu büyük ölçüde de başarıyor. Medya ağırlıklı olarak CHP’deki iç karışıklığa, kurultay davasına, hapise atılan belediye yetkililerine, itirafçı olanların iddialarına yoğunlaşıyor. Böylece Öcalan açılımı gündemde geriye düşerken tepkiler de dizginleniyor, bu arada RTE’nin bir şehit annesiyle yaptığı telefon görüşmesi tüm yandaş medyada yayımlanıyor...

CHP’li belediyelere yönelik yargı darbesinin ardındaki hedef yalnızca bu değil kuşkusuz ama böyle bir amaca da hizmet ettiğini görmek gerekiyor. Çünkü Cumhur İttifakı’nın demokrasi ile hiçbir ilgisi yoktur; totalitarizme kaymış bir rejimin tek amacı varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir.

O nedenle “Doğuda demokrasi istiyorsan, batıda faşizmi sürdüremezsin” gibi söylemler, söz konusu olan AKP iktidarıysa işe yaramaz. Siyasal İslamcı AKP, ne doğuda ne de batıda demokrasi istiyor! 23 yıldır bunu yeterince kanıtlamadı mı? Hâlâ bunu bile anlatmamız mı gerekiyor?

MAYINLI BÖLGELER, ÖCALAN’LA GÖRÜŞME!

Okuyucularımızın bilmesi gereken iki gelişme var. Birincisi, Anadolu Ajansı, terör örgütü PKK/ YPG’nin Suriye’deki kolu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG), Türkiye-Suriye sınırına mayın döşediği haberini geçti. İkincisi, MHP’li Öcalan komisyonu üyesi Feti Yıldız, cuma günü sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı: “Meclis Başkanımız Numan Kurtulmuş, terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan’ın beyanlarını almak üzere, zamanlaması ve yöntemi iyi düşünülerek Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu içerisinden 3-4 kişiyi seçmesi, bir zaaf oluşturmayacaktır.” (Aynen alıntıladığım için cümle bozukluğu kendisine aittir.)

Bu, TBMM üyelerinin terörist başı Öcalan’ın ayağına gideceği anlamına mı geliyor, yoksa Adalet Bakanlığı’nın kullandığı SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) yoluyla mı olacak bilinmiyor ama milletvekillerinin Öcalan’la görüşmesinin yolunun yapıldığı kesin. Zaten DEM Partisi ile Kandil’deki teröristler, “başmüzakereci” ilan ettikleri Öcalan’la komisyonun görüşmesini talep ediyordu. Öcalan’ın İmralı heyetiyle buluşmalarında komisyonu kastederek “Gelmek zorundalar” dediği de medyaya yansımıştı.

Bu durumda şu soruları sormak her dürüst ve yurtsever gazetecinin görevidir: PKK terör örgütü, iktidarın iddia ettiği gibi koşulsuz teslim olup silah bıraktıysa bu görüşmeye ne gerek var? Bu pazarlık değilse nedir?

Bunun adı totalitarizm!

Önce bir gerçeğin altını çizelim: CHP İstanbul il yönetiminin mahkeme kararıyla kayyıma devri, seçim denetimi yalnızca Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) ait olduğundan hukuksuzdur.

İstanbul il başkanlığına kayyım olarak atanan CHP’li Gürsel Tekin, pazartesi günü il başkanlığına gideceğini açıklarken CHP yönetimi il başkanının Özgür Çelik  olduğunu belirtiyor.

CHP’nin 102. kuruluş yıldönümünü kutlayacağı 9 Eylül’den hemen önce gelinen bu nokta, hem parti açısından hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer açısından son derece tehlikelidir. Ana muhalefetin il başkanını, genel başkanını YSK’yi devreden çıkarıp yargı eliyle kendisi düzenleyen bir iktidar varsa, bu totalitarizmdir!

Ülkenin kurucu partisi CHP’ye bir operasyonun Saray’dan bağımsız olarak yürütülmesi olanaksızdır. Bu olay, iktidarın ana muhalefet partisini zapturapt altına almak için her şeyi yapacağının bir göstergesidir.

CHP İstanbul İl Başkanlığı’na yönelik bu darbenin, 15 Eylül’de görülecek olan CHP kurultay davasının provası olduğu tespiti de doğrudur. Özgür Özel’in seçildiği kurultayın iptal edilerek Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı‘na kayyım olarak atanması, dile getirilen bir olasılıktır. Böyle bir durumda Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığı kabul edeceği de medyaya yansıdığına göre durum vahimdir!

31 MART’TAN BUGÜNE...

Bunları yazarken bu noktaya gelinmesinde CHP’nin hatalarını da belirtmemiz gerekir ki bunlardan dönülsün.

2023 seçimlerinin hemen ardından CHP’de ortaya çıkan hizipleşmenin giderek derinleşmesi belirleyicidir. Yıllarca yürütülen yanlış politikaları birlikte belirleyenler, altılı masayı hep birlikte savunanlar, laiklik her gün çiğnenirken sessiz kalanlar, CHP listelerinden siyasal İslamcıların ve İkinci Cumhuriyetçilerin milletvekili seçilmesini destekleyenler, Erdoğan anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığına aday olduğu zaman Kılıçdaroğlu “Anayasaya aykırı ama itiraz etmeyeceğiz” dediğinde ses çıkarmayanlar ve hatta onaylayanlar da aynı yönetimdeydi.

Aslında bu ölümcül yanlışların hesabını o dönemdeki tüm yönetimin birlikte vermesi gerekirdi ama bu olmadı; yapılan kurultayda “Değişimciler” adı verilen bir grup yönetimi üstlendi. CHP’de gerçek bir değişim olmadığını, çünkü gelen ve giden ekip arasında ideolojik bir fark olmadığını, değişimin yalnızca isim değişiklikleri ile olmayacağını o dönemde de yazmıştım.

Özgür Özel’in genel başkan seçilmesiyle birlikte CHP’nin sokak eylemlerine ağırlık verdiği ve daha aktif bir siyaset yaptığı doğru ancak bu 19 Mart’ta İBB’ye yapılan operasyonun sonucunda oldu ve o zamana kadar bir süre Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi “normalleşme/helalleşme” süreci sürdürüldü. Oysa 31 Mart yerel seçimlerinde halk, CHP’yi faşizmle müzakere etmesi için değil, mücadele etmesi için birinci parti yapmıştı. Bu yanlış politika, büyük bir hezimet yaşayan AKP’ye can suyu verdi ne yazık ki.

NE YAPMALI?

Şimdi birçok yurtsever, CHP’ye umut bağlayan milyonlarca seçmen soruyor: Ne yapacağız?

- İlk olarak, Türkiye’de iktidarı belirleyen emperyalizmin ana muhalefet partisine müdahalesini de görün ve iktidar baskısına, faşizme karşı birlik olun.

- Bu süreçte kamuoyuna sürekli olarak “Atatürk’ün partisiyiz”  diyenlerin bunun gereğini yerine getirmelerini isteyin, yapmadıklarında sineye çekmeyin. Örneğin CHP yönetiminin iktidarın Öcalan açılımına desteğini, NATO’culuğunu sorgulayın.

- Parti içinde üslenen İkinci Cumhuriyetçilere, etnikçilere ve mezhepçilere karşı yetkili organlarda yılmadan mücadele edin. Partinin tüzüğünde yazan ilkeleri ve laik Cumhuriyeti savunun; kim olursa olsun ideolojik çizgiyi kaydırmasına izin vermeyin.

- Bunun için Atatürk’ün 1931’de CHP 3. Olağan Kurultayı’nda söylediği şu sözleri unutmayın: “Partide bir yanlışı, bir eksikliği gördüğünüz zaman kayıtsız şartsız eleştireceksiniz. Yapılan herhangi bir yanlışa müsamaha göstermek, son derece yanlıştır; mahsuru faydasından büyük olur.”

Ortadoğu kazanı fokurduyor

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bugünlerde çok hareketli, Türkiye’den bölgeye giden gidene...

Örneğin DEM Partisi Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, oralara kadar gidince Süleymaniye merkezli haber kanalı Channel8’e röportaj vermiş ve Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanınması ve PKK üyelerinin Türkiye’ye dönerek topluma entegre olmaları halinde Kürt sorunu çözülür” demiş.

Bölgedeki vatandaşların sorunlarına sınıf mücadelesi ve sermayenin emek sömürüsü açısından bakmayan ama yıllardır Öcalan’ın serbest kalması için kampanyalar düzenleyen HDP/ DEM yöneticileri gibi meseleyi kişiselleştirip indirgeyen bir yaklaşım bu.

Çandar, tahmin edilebileceği gibi röportajda, “Türkiye’nin anayasasında değişiklikler yapılması, anadilde eğitim, vatandaşlığın yeniden tanımlanması gibi” düzenlemelerden de söz etmiş.

KOMİSYONCULAR ERBİL’DE

Erbil ise “Türkiye’nin Zorlu Barışı: PKK’nin Silahsızlandırılması ve İstikrarsız Jeopolitik Durumda Siyasetin Dönüm Noktaları” başlıklı çalıştayla gündemdeydi. Etkinliği Barzani’nin Rudaw Medya grubunun bir organı olan Rudaw Araştırmalar Merkezi düzenlemiş. Çandar’la birlikte, TBMM’deki Öcalan komisyonu üyeleri CHP Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı ile Saadet Partisi Milletvekili Bülent Kaya ve IKBY’den siyasetçiler de katılmış.

Salıcı, oradaki konuşmasında, CHP’nin 2013-2015 arasındaki çözüm sürecine karşı çıktığı iddialarını yalanlayıp Kılıçdaroğlu’nun “Benim siyasi kariyerime mal olacağını bilsem de bu sürece kredi açıyoruz” dediğini vurgulamış.

Bir de İngiltere’de John Major döneminde başlayan IRA görüşmelerinin  Tony Blair döneminde İşçi Partisi iktidarında sona ermesini örnek gösterip “Kürt meselesi artık devlet politikası” demiş. Belli ki “AKP iktidarda olmasa da Öcalan açılımını biz de yaparız” mesajını vermeye çalışmış...

YPG SİLAH BIRAKMIYOR

Bölgeye giden bir başka CHP’li ise Namık Tan. O da Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafel Talabani ile Süleymaniye’deki Politbüro binasında bir araya gelip açılım sürecini desteklemiş, sonra da KYB’nin ev sahipliğinde yapılan Arap Ülkeleri Sosyal Demokrat İttifakı Konferansı’na katılmış.

Konferansta Suriye’yi temsil eden kim? PYD/YPG yöneticisi Salih Müslim. Protokoldeki isimlerin yan yana oturduğu fotoğraftan anlıyoruz ki Çandar ile birlikte DEM Partisi Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da oradaymış.

Peki Salih Müslim çıkıp ne dese beğenirsiniz? “Yeni Suriye Hükümeti Özerk Yönetim’i tanımayı reddederse bağımsızlık talep etmek zorunda kalacağız. Suriye Demokratik Güçleri’nin dağıtılması kabul edilemez.” Bu ne demek? PKK gücünün neredeyse tamamına yakınını elinde tutan ve ABD’nin desteklediği YPG silah bırakmıyor demek.

Zaten Öcalan’ın mektubu mart ayında yayımlandığında, Salih Müslim,  “Çağrı bize değil” açıklamasını yapmış, ben de bu köşede buna dikkat çekmiştim.

PARÇALARI BİRLEŞTİRİN

Bunlar olurken ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack da boş durmamış. “Suriye’de merkezi bir hükümet kurulması olasılığının zayıf olduğunu” açıklamış, “İsrail’in düşüncesine göre artık Sykes-Picot anlaşmasının yarattığı sınırların bir anlamı yok; bu, sınırlarını ve İsraillileri korumak için istedikleri zaman istedikleri yere girebilecekleri demektir” diye konuşmuş.

Bütün bu gelişmeler, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi’ni son hızda ilerletmek için tasarladığı bir planın parçalarıdır. İlgili parçaları yan yana getirirseniz resim netleşiyor: Öcalan açılımıyla birlikte Lozan masaya yatırılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının sonlandırılması isteniyor; haritalar yeniden çizilip, İsrail ve devletleşen YPG komşumuz haline getirilirken Türkiye etnikçilik/ mezhepçilik yüzünden fokurdayan Ortadoğu kazanına sürükleniyor.  Yaşananların demokrasi ile ilgisi olmadığı için de Kürt meselesi temelde Öcalan’ın “umut hakkı”na ve teröristlerin affına indirgeniyor.

Toplumu neye razı etmeye çalışıyorsunuz?

Son bir haftada açılım sürecinde neler oldu?

Erdoğan, Ahlat’taki konuşmasında yine “Türk, Kürt, Arap” vurgusu yaptı, “son düzlüğe vardığımızı” söyledi. Öyleyse sormalı: Son düzlük nedir?

TBMM’de kurulan komisyon tekrar toplandı ama baroların dinleneceği oturuma İstanbul ve Ankara (1 No’lu baroları) ile İzmir baroları katılmadı. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş“Bu komisyonun amacı, Türkiye’de toplumsal rızanın artırılmasıdır” dedi. “Muhalif” sanılan ama her gün ekranları açılımcılarla dolduran medyanın da iktidarın hizmetinde bu rızayı üretmeye çalıştığı açık.

Diyarbakır Barosu Başkanı Abdülkadir Güleç, TBMM’de “1921 Anayasası’ndaki ademi merkeziyetçi ruhu esas alan bir anayasa gereklidir” diyerek yine Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz kurulmadığı bir işgal döneminde çıkarılan ve içinde ne cumhuriyet ne kadın hakları ne de laiklik olan bir metni masaya getirdi!

‘EŞİT VATANDAŞLIK’ SÖYLEMİNİN ASIL AMACI

Bingöl Baro Başkanı Yusuf Ketenalp“Eşit vatandaşlık, anayasal güvence altına alınmalı” dedi. Gerçekten hayret doğrusu. Bir baro başkanı demek ki vatandaşlığın zaten eşitlik üzerine oturan bir kavram olduğunu bilmiyor! Anayasanın 10. maddesinin “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” yazdığını bilmemesi olanaksız!

O zaman sanki anayasada “eşit vatandaşlık” yokmuş gibi bunu talep edenlerin amacı nedir? Belli ki amaç, anayasada Türklüğü vatandaşlık bağı ile tanımlayan 66. maddenin değiştirilmesi ve etnik kökenlere dayandırılmasıdır.

30 SİLAH YAKILINCA BİTTİ Mİ PKK?

Komisyon toplantısında konuşulanları ayrıntısıyla ele alan haberlere baktığımızda görüyoruz ki asıl meseleyi, yani PKK’nin silah bırakmasını konuşan yok. Bunu tartışacakları yerde, masanın üzerinde sürekli anayasa değişikliğine gidecek konular tutuluyor ve aslında toplum buna razı edilmeye çalışılıyor.

Bu arada DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları, Halk TV’ye çıkıp öncelikli beklentinin “baş müzakereci” olarak Abdullah Öcalan’ın komisyonla görüşmesi olduğunu söyledi, ayrıca komisyonun yasa yapma yetkisi olmasa da yasal düzenlemelerin hızla yapılması için önerileri geliştirebileceğini söyledi. Kelime oyunlarından da hiç vazgeçmiyorlar.

CUMHURİYETİN KURULUŞUNU KİRLETME ÇABASI!

Ardından PKK’nin elebaşlarından tehditler geldi. Terörist Duran Kalkan“Apo İmralı’da rehine konumunda kaldıkça komisyonun bir milim ilerlediğinden söz edilemez” dedi. Kırmızı kodla arananlar listesindeki bir diğer terörist Helin Ümit ise PKK’ye yakınlığıyla bilinen Medya Haber TV’ye konuşurken PKK’nin silahlı mücadelesini cumhuriyetin kuruluşuna benzetti!

Atatürk, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalizmin işgali altındaki topraklarında vatan savunması için halkı örgütledi ve yurdun her yerinden gelen temsilcilerle Büyük Millet Meclisi’ni açtı. Halkın desteklediği o mücadelenin sonunda üniter devlet kuruldu, cumhuriyet ilan edildi, Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir ülke olarak ayakta kaldı ve Cumhuriyet Devrimleri ile karanlığı yırttı!

PKK gibi ayrılıkçı bir narko terör örgütü kurup emperyalizmin desteğiyle Cumhuriyeti yıkmak için 45 yıl boyunca ülkeyi kana bulayan teröristlerin Cumhuriyetin onurlu kurtuluş ve kuruluş mücadelesini kirletmeye hakkı yoktur!

Görülüyor ki TBMM’de kurulan komisyon, gerçekte Kürt vatandaşlarımızın da asıl sorunlarını yaratan, bölgedeki sömürünün de ana kaynağı olan aşiret ve tarikat düzeninin, ağalık ve şeyhlik gibi feodal yapıların çözülmesi ya da sınıfsal sorunlarla ilgili hiçbir çalışma yapmaya niyetli değil.

Varsa yoksa terörist başı Öcalan’ın serbestliği, emperyalizmin Suriye’deki gelişmelere uygun olarak dayattığı, ümmet toplumuna yol açacak düzenlemelerin yapılması...

Sonra da Öcalan açılımı deyince kızıyorlar!

Zülal Kalkandelen -Cumhuriyet


İhale şartnamesi skandal! Moda’daki milyarlık vakıf arazisi kime peşkeş çekilecek? + Aktaş serbest, Özer niye tutuklu? İşte skandalın kanıtı 3 rapor + Silah sanayii iştah kabartıyor! 100 milyar dolarlık ‘kutsal pasta’ -Bahadır Özgür/halkTV

İhale şartnamesi skandal! Moda’daki milyarlık vakıf arazisi kime peşkeş çekilecek?

Deprem korkusuyla yaşayan, merkezinde nefes alacak yeri kalmamış İstanbul’da, gündemin yoğunluğu da fırsat bilinerek, büyük bir vurgun hazırlanıyor. Kentin en değerli yerlerinden olan Kadıköy Caferağa Mahallesi’nde Moda semtinin kamunun kullanımına açık 12 bin metrekarelik dev arsası ihaleye çıkarıldı. İhalenin şartı dört blokluk lüks konut inşa etmek… Moda’nın sahil kısmı boydan boya parktan oluşuyor. Tam merkezinde ise boş alan olarak kalmış kocaman bir bölge var. Mülkiyeti mazbut Ali Osman Hüseyin Vakfı’na ait. Yani yöneticisi ve mirasçısı yok. Devlete geçen bir vakıf bu.

Arazi yıllardır halkın ve kamunun kullanımında. İçine Moda Cami var. Ayrıca çocuk parkı, otopark, muhtarlık binası, aile sağlık merkezi, temizlik işleri hizmet binası, 112 istasyonu bulunuyor. Bir kısmı da bostan. Üstelik burası resmi olarak afet toplanma alanı. Tapuda ‘tarla ve ahır’ olarak geçiyor.

İşte bu arsaya göz diktiler şimdi…

Vakıflar Meclisi, 16 Temmuz 2025 günü aldığı bir kararla araziyi ihaleye çıkardığını duyurdu. İhale 11 Eylül’de yapılacak. Mahalleli isyan ediyor. Satışa karşı imza kampanyası da başlattılar. Olay geçen hafta haber oldu. Çünkü ihale açıkça bir peşkeş. Bunun için ihale şartnamesine bakmak yeterli.

Vakıflar Meclisi’nin kararında “kat karşılığı yapım işi” deniliyor. İhalenin şartı ise dört bloktan oluşan lüks bir site inşa etmek. Buradan 4+1’lik toplam 50 daire ve 10 bin TL vakfın hesabına geçecek. İhalenin muhammen bedeli 1 milyar 503 milyon 510 bin lira. Yani vakfa verilecek daireler dikkate alınırsa müteahhit buraya milyarlarca lira kar elde edeceği lüks bir site inşa edecek.

‘SON BÜYÜK FIRSAT’

İhale şartnamesine göre belli müteahhitlerin katılabileceği bu ihale ile inşaat rantına açılacak olan bölge aslında koruma alanının içinde. İmar planı yok. Tescilli ağaçlar da yer alıyor. 2022’de Kadıköy Geleneksel Çarşı ve Moda Kentsel ile 3. Derece Arkeolojik SİT Alanı” ilan edildi. Dolayısıyla inşaat yapılmaması gerekiyor.

Ancak ülkenin gündeminin yoğunluğu içinde gözlerden kaçırılmaya çalışılan ihale ile Moda’nın en gözde yerinin birilerine pazarlandığı anlaşılıyor. Nitekim bazı emlak sitelerinde yayınlanan haberlerde şöyle deniliyor:

“Moda’da yeni arsa üretiminin neredeyse imkânsız olduğu düşünüldüğünde, bu ihale ‘son büyük fırsat’ olarak değerlendiriliyor. Yatırımcılar açısından bu ihale hem yüksek prestij hem de ciddi bir finansal kazanç potansiyeli anlamına geliyor. Kısacası; Moda Camii çevresindeki bu dev arazi, yalnızca bir inşaat projesi değil, İstanbul’un gayrimenkul tarihinde bir dönüm noktası olmaya aday.”

Zaten kentsel dönüşüm projeleri ile büyük bir inşaat furyasının kuşatması altında olan Kadıköy’ün nadir kalmış halka açık boş alanlarından birisi olan Moda’daki milyarlık vakıf arazisinin ihalesinin mutlaka iptal edilmesi şart.

                                                               /././

Aktaş serbest, Özer niye tutuklu? İşte skandalın kanıtı 3 rapor

Esenyurt’un görevden alınan seçilmiş Belediye Başkanı Prof. Ahmet Özer’in tutukluluğunda büyük bir skandal yaşanıyor. Adının önünde ‘Cumhuriyet’ yazan savcıları, devletin müfettişlerinin ve uzmanlarının ayrı ayrı hazırladığı 3 resmi rapora değil de bir suç örgütü liderinin anlattıklarına itibar ediyorlar.

Prof. Özer’in tutukluluğu 300 günü aştı. Hakkında iki suçlama var. İlki; ‘terör örgütüne üye olmak.’ Belediyeye kayyumun sebebi de buydu zaten. 14 Temmuz’da yapılan duruşmada ‘terör örgütü üyeliği’ ithamından dolayı Özer, adli kontrolle tahliye edildi. İkinci suçlama ise Aziz İhsan Aktaş’ın liderliğindeki suç örgütünün faaliyetleri ile ilgili dosya kapsamında, ‘ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet almak.’ Mahkeme bu ithamdan dolayı tutukluluğun devamına karar verdi.

Peki Özer’in hala tutuklu olmasının dayanağı nedir?

İŞTE O 3 RAPOR

İşte skandal da burada. Çünkü savcıların önünde aslında Özer’in ihalelerde sorumluluğu olmadığını açıkça anlatan 3 resmi rapor var. Ama şu sıralar koruma ordusuyla elini kolunu sallayarak gezen, TV’lere çıkıp röportajlar veren suç örgütü lideri Aktaş’ın iddiaları daha ‘muteber’ sayılıyor.

Raporların ilki, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Kontrolörlüğü’nün 2 Aralık 2024 tarihli ‘Tevdi Raporu.’ Rapor, Aktaş’ın şirketine verilen ihaleyle ilgili. Raporda çok net biçimde Ahmet Özer’in söz konusu ihale ile ilgili hiçbir sorumluluğu bulunmadığı vurgulanıyor.

İkinci rapor, bir Sayıştay uzman denetçisi ve İçişleri Bakanlığı Başkontrolörü’nün imzasının bulunduğu bilirkişi raporu. Özer’in adının bile geçmediği raporda, belediye başkanının yetki devrinden dolayı hukuki sorumluluğunun olamayacağına ilişkin kanun maddesine atıf yapılıyor. Yani bu raporda da Özer’e bir itham yok.

Üçüncüsü yine bir bilirkişi raporu. Raporu yazan kişi tanıdık. Ekrem İmamoğlu’nun basın açıklaması ile kamuoyuna açıkladığı S.B. adlı kamu ihale uzmanı olan bilirkişi bu. Onun kaleme aldığı raporda da Özer’in “ihaleye fesat karıştırma” konusunda sorumluluğu olmadığı vurgulanıyor. Sadece kanunda belirtildiği üzere, belediyede en üst amir olmasından dolayı “görevi ihmal” yönünden bir sorumluluğu olduğu ifade ediliyor.

Bu raporlarda soruşturmada suç örgütü lideri olarak itham edilen Aziz İhsan Aktaş’ın kardeşi ve akrabaları şüpheli durumunda. Yani bilirkişiler Aktaş ailesinin ve şirketlerinin şüpheli olduğunu, Özer’in ise sorumluluğu olmadığını söylerken, savcı Aktaş’ı bırakıp Özer’i tutukluyor.

Üstelik Ahmet Özer’in suçlandığı ‘fesatın’ konusu olan ihale, Özer zamanında tamamlanmadı bile. O tutuklandıktan sonra belediye yönetimine atanan kayyum ihaleyi onayladı ve Aktaş’ın şirketine ödeme yaptı.

Bir savcı, devletin kurumlarının ve yargının görevlendirdiği müfettişler ile uzmanlar yerine bizzat kendisinin örgüt lideri diye suçladığı birisinin anlatımlarına itibar etmesinden adalet nasıl çıkar?

                                                         /././

Silah sanayii iştah kabartıyor! 100 milyar dolarlık ‘kutsal pasta’

CHP’li belediyelere operasyonun baş ‘itirafçısı’ olan Aziz İhsan Aktaş’a suikast iddiasıyla başlayan soruşturma, aniden savunma sanayiine sıçradı. Gözaltı zincirine eklenen son halka, ASSAN’ın CEO’su ve sahibi oldu. Böylece İBB borsası, suikast kumpası derken gizlemli bir ‘askeri casusluk’ vakasını çözmeye çalışırken bulduk kendimizi.

Olay nereye varacak henüz kestiremiyoruz. Ama kocaman bir soru akılları kurcalamıyor değil: Nasıl oluyor da sokak kabadayıları, ne idüğü belirsiz avukatlar, kafe işletmecileri, araç kiralayanlar bile devletin en mahrem dünyasının parçası olabiliyorlar?

Soru basit ama yanıtı değil. Askerin çorabından yemek yediği tabağa, giydiği çelik yelekten tuttuğu silaha, taktığı miğferden sıktığı mermiye, tanka, topa, füzeye uzanan devasa bir pazardan bahsediyoruz çünkü. 700 bin kişilik bir ordunun tedariğinin yanında, dört bir taraftaki bölgesel savaşların etkisiyle korkunç hızda büyüyen bir ticaret bu.

Yine de pazarı rakamlarla biraz somutlayalım…

2010’da 853 milyon dolar olan ihracat bugün 8 milyar dolara, 3.7 milyar dolar olan ciro da 16 milyar dolara çıktı. 2010’larda 200-250 proje yürütülürken şimdi 1100’ü aşıyor. Asıl çarpıcı olan sözleşmelerin toplam tutarının 100 milyar dolara ulaşması. Dört yıl önce 60 milyar, 10 yıl önce 8 milyar, 20 yıl önce 5 milyar dolardı.

Yani 2025 itibariyle masada herkesin iştahına kabartan 100 milyar dolarlık kocaman bir ‘kutsal pasta’ duruyor! Peki kimler paylaşıyor?

TEPEDEN AŞAĞIYA BESİN ZİNCİRİ

2024’te devletin doğrudan çalıştığı ana firma sayısı 1278’di. Toplam ana şirket sayısı ise 3000’i aşıyor. Üçte ikisi 2010’dan sonra kuruldu veya iş koluna savunma sanayiine de ekledi. Mesela; 1980’lerde kurulan ASSAN savunma sanayiine 2016’da girdi. Kamuoyunun bildiği Akım Metal 2013’te, Aksa 2011’de, Anadolu Grubu’na bağlı Anadolu Isuzu 2017’de sektöre adım atmış bazı firmalar.

Bir de alt tedarikçiler var. ASELSAN geçen yıl 3300’ü yurt içi, 2200’ü yurt dışı olmak üzere toplam 5500 tedarikçiye iş verdi. Yüzlerce tedarikçi ile çalışan MKE’nin 2024’te aktardığı kaynak 34.7 milyar lira.
20 yıl önce savunma sanayii denildiğinde Koç, Kale, Nurol, BMC vs. akla gelirdi. AKP döneminde ise Baykar’la tanıştık. Sonrası adeta fırtına…

2015’ten itibaren irili ufaklı yüzlerce şirket pastadan pay almaya başladı. Bunda Libya’dan Suriye’ye uzanan iç savaşlar ile Ukrayna-Rusya ve Afrika’daki çatışma bölgelerinin etkisi büyük.

Fakat 2018’de başkanlık rejimine geçildikten sonra, savunma sanayiinde bir konsolidasyon sürecinin başladığını söylemek mümkün. Doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı pek çok kamu şirketi de kuruldu. Devlet şirketlerinin etrafına ‘yeni tedarik ağları’ örüldü.

Pastanın ufak dilimlerinin besin zincirinin alt halkalarına nasıl yayıldığına dair çarpıcı bir örnek verelim:
ASELSAN Konya Silah Sistemleri 2018’de kuruldu. Yüzde 51 hissesi kamunun, kalanı aynı yıl kurulan Konya Savunma Sanayi AŞ’ye ait. Konya Savunma Sanayi, 24 farklı şirketin birleşmesinden oluştu.

En büyük ortak, Koyuncu Nakliye Pazarlama. 5 akaryakıt istasyonu var. Bir otomobil firmasının Konya bayiliğinin yanında, araç muayene istasyonu da işletiyor. Özelleştirmeden Tuz Gölü’ndeki imtiyazı aldı. Tuz ihracatının yarısını gerçekleştiriyor.

Diğer ortakların arasında silahla ilgili firma sayısı yalnızca üç. Onlar da av tüfeği ve tabanca imal ediyorlar. Kalan bazılarını da sıralayalım: Safa Tarım, Ayakkabı Dünyası ile Damat Tween gibi hazır giyim markalarının Konya işletmeciliğini yapan ABC Kavafiye Konfeksiyon, Mges Enerji ve İnşaat, Beşel Endüstriyel Gıda, Ömer Atiker Yakıt Sistemleri İthalat, Enka Süt ve Gıda, Filkar Otomotiv, Konya Saraylı Madeni Eşya İmalat.

GÖZDE ÜRETİM MÜHİMMAT

Başkanlık rejimi ile başlayan konsolidasyonun besin zincirinin tepesindeki ayağı ise bambaşka bir hikaye. Orada tekelleşme söz konusu. Yüksek teknoloji, AR-GE, patent, küresel silah şirketleri ve devletlerle ilişki gerektiren işler, kaçınılmaz olarak belli grupların ve kamunun hakimiyetinde. Bunun dışında kalan yeni bereketli alan ise mühimmat üretimi.

Özellikle 155 mm top mermisi dünyanın gözdesi. Ukrayna savaşı bir 155 mm savaşıydı. Milyonlarca ateşlenen 155 mm’nin adedi ortalama 3000-4000 Euro arası satıldı. İsrail, Gazze’yi yerle bir ederken on binlercesini kullandı.

Geçen yıl Çekya, Polonya, Sırbistan ve Ukrayna’da mühimmat ihalelerinde yapılan milyonlarca dolarlık yolsuzluklarla alakalı soruşturmalar açıldı. Bir kısmının ucu Türkiye’ye dek uzanıyor. Sektörün uzmanları yüksek teknoloji gerektirmeyen mühimmat ve patlayıcı üretiminin, savunma sanayiinin ‘orta sınıfı’ ülkelere kaydırıldığını belirtiyorlar. 10-15 yılda zırhlı üretiminde söz sahibi olan Türkiye artık mühimmatta da oldukça iddialı.

Üretim ve ihracat yakın zamana kadar MKE’nin tekelindeydi. Ona iki rakip çıktı. Birisi, 2021’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel teşvik vermesiyle fabrikasının temelini atan, dün de el konulan ASSAN. ASSAN aynı zamanda MKE’nin en büyük barut ve TNT tedarikçilerinden. 155 mm’de diğer rakip 2023’te Çorum’da üretime başlayan Arca Savunma. Kuran kişi emekli bir mühimmat yüzbaşısı. Ortağı AKP’li bir siyasetçi. Siyasi ilişkilerinin tepelere kadar çıktığı söyleniyor. Bir yılda 5’inci büyük ihracatçı oldu. Son savunma fuarında toplam 6.3 milyar dolarlık sözleşmenin 2 milyar dolarını Arca kaptı.

ABD’nin ürettiği 155 mm mühimmatı tek başına birkaç ayda üretiyor. Zaten ABD de tedariğinin önemli kısmını ona ihale etti. Ayrıca havan ve obüs mermilerinde payını artırıyor. Türkiye'nin ilk C4 patlayıcı fabrikası da yine Arca bünyesinde kuruldu. Ankara’da yeni satın aldığı dev araziye bir de kapsül fabrikası açacak.

Patlayıcı üretiminde Sabah’ın da sahibi olan Kalyoncu ailesinin şirketi Zirve Holding iddialı. Balıkesir’de geçen yıl patlama olan fabrika onların. FETÖ operasyonlarında el konulup ihalesiz verilmişti. Bunun yanında yine AKP ile sıkı ilişkileriyle bilinen, altın rafinerisi olan, doğalgaz dağıtım imtiyazına sahip Ahlatçı Holding de ciddi bir atakta. Çorum’da barut ve TNT fabrikası kurdu. Ayrıca aynı yerde jet yakıtı tesisi inşa ediyor.

Daha başka şirketler de var kuşkusuz. Genel eğilimi göstermek için bazı örnekleri aktardım.

Türkiye’nin savunma sanayiine dair çizilebilecek en kaba manzara böyle işte. AKP, rejimi değiştirmeye başlamasıyla beraber, savunma sanayiini de iktidarının ana kolonlarından birisi olarak yeni baştan inşaya girişmişti. Konsolidasyon hızlanacak gibi görünüyor. Çünkü savunma sanayii ideolojik-politik gücünün yanında, ‘milli güvenlik şalının’ altında gerçekleşen dünyanın en karlı ticareti. Kamu kaynağının aslan payı daima buraya akıyor.

Devletin güvenlik sınırlarını çizen, kaynağa hükmeden, ticaretin de rotasını belirler. Dolayısıyla o rotayı görmek için arada bir besin zincirinin tamamına bakmak gerekiyor.

Bahadır Özgür / halkTV


                        

Gerçekten “adrese teslim” kadro ilanı, memurken başka yerde okuma rahatlığı ve yandaş medyanın “ezber” halleri -Gökçer Tahincioğlu/T24-

Geçen haziran ayında rektör imzasıyla Elazığ’daki bir adrese bir kadro ilanına çıkıldığı bilgisi verildi. Örneğine rastlanmayan bu olayda, üniversite resmi yazıyla başka bir kentteki kişiyi "kadro açık" diye bilgilendiriyor. Kadrodaki koşullar gerçekten tam da akademisyenin başvurusuna uygundu ancak başvuru yapmadı, çünkü üniversiteyle süren bir davası vardı. Mahkemelik olan konu “eski ve iptal edilen” kadro ilanı. Yeniden neden ilana çıkıldı ve mahkeme süreci devam ederken ev adresine bu kadro ilanı gönderildi, meçhul



Anımsanacaktır zira çok tartışıldı…

Munzur Üniversitesi’nde kalorifer kazanı, elektrik işlerinden sorumlu tekniker olarak görev yapan bir ismin önce Teknik İşlerden Sorumlu Rektör Danışmanlığı’na atandığı, bir süre sonra da öğretim görevlisi olarak atanabilmesi için şartlarına özel olarak kadro ilanına çıkartıldığı bu köşeden, T24 aracılığıyla gündeme geldi.
* * *
Ne hikmetse, az zamanda çok ve büyük “işler” yaparak, kariyer basamaklarını hızla tırmanan bu ismin tam da şartlarına uygun kadro ilanına nasıl çıkıldığı haberini görmezden gelen “yandaş medya”, bunun yerine savunmaya geçti.

Üniversiteyi kuşatmak için can atan bazı tarikatların etkisi mi bilinmez ama savunmaya yönelik haberler ibretlik!

Haberleri ayrı ayrı ele almaya gerek yok zira, muhabir imzası taşımamasına rağmen “özel haber” diye paylaşılan, iki “güzide” kurumun sayfalarında yer verdiği haberler kelimesi kelimesine aynı.

Tanıdık bir yöntem bu. Daha önce Gülen cemaati mensuplarının yürüttükleri operasyonlarda, bir anda bazı “gazetecilere” bir metin ulaştırılır, hepsi birden haberi yazmaya başlardı. Ertesi gün gazetelerindeki spotlar bile aynı olurdu.

Haberlerden biri, “İftira çöktü, kaloriferci dedikleri öğretim görevlisi 4 üniversite mezunu çıktı” başlığını taşıyor.

Yapışkan dili ile tanınan gazetenin daha yaratıcı olduğunu söylemek lazım. Aynı başlığa “T24 yazarının” ifadesini eklemişler. Devamında da “köşe karalayan” gibi yaratıcı sıfatlar kullanmışlar.
* * *
Ancak aynı yaratıcılık haberlerin devamında yok.

İki haberde de (ulusal düzeyde olmayan ancak aynı içeriği paylaşan siteleri saymaya da gerek yok) ifadeler birebir aynı. Zahmet edip ellerine tutuşturulan metne “takla” bile attırmamışlar.

“Muhalif medyanın bir yalanı daha çöktü. T24 yazarı Gökçer Tahincioğlu’nun 7 Ağustos 2025 tarihli “Yüzleşme” yazısında ortaya attığı iddialar, mahkeme kararıyla çürütüldü. Yazıda “kalorifer kazanından rektör danışmanlığına ve öğretim görevliliğine uzanan yol” ifadeleriyle hedef alınan M.B.'nin 4 üniversiteden mezun olduğu ve sınavı hakkıyla kazanarak atandığı ortaya çıktı. Tahincioğlu, Munzur Üniversitesi’nde teknik işlerde görevli bulunan ve ardından öğretim görevlisi olmak için rektörlüğün açtığı sınava giren M.B.'nin “torpille” yükseldiğini ileri sürdü. Yazıda özellikle 4 üniversite bitiren ve daha önce de üniversitede uygulama dersleri verdiği öğrenilen M.B. için “kaloriferci” ifadesiyle aşağılayıcı bir dil kullanıldı. Tahincioğlu'nun ortaya attığı iddiaların gerçeği yansıtmadığı belirlendi. Süreç, öğretim görevlisi alımına başvuran ve tarih bölümünden mezun olduğu için gerekli şartları taşımadığı anlaşılan İ.T. isimli başka bir adayın atamaya itiraz etmesiyle başladı. İ.T.'nin açtığı dava sonucu yürütme durduruldu. Ancak mahkemenin iptal kararının ardından yeniden oluşturulan jüri, davacı İ.T.'nin gerekli şartları mahkeme kararıyla da taşımadığını kesin olarak tespit etti. Ancak İ.T'nin durumu hazmedemeyip medyayı da harekete geçirdiği öne sürüldü…”
* * *
Bu muazzam habere yer verelim ki herkes görebilsin. İfadeler yukarıdaki gibi. Haberlerde ilgili kişinin diplomaları da sıralanmış. İki adet iki yıllık yüksekokul, iki de açıköğretim lisans diploması…

Haberlerin en eğlenceli cümlesi şu:

“Tüm şartları eksiksiz yerine getiren ve su altı kaynak yapımının öğretimi konusunda Türkiye'de sayılı isimlerden biri olan ve bu konuda ders verecek olan M.B., tekrar sınava girerek 90 puan almak suretiyle başarıyla sınavı kazandı. Böylece, ‘torpil’ iddialarının tamamen temelsiz olduğu; yargı kararı, resmi diplomalar ve sınav sonucuyla birlikte tescil edilmiş oldu.”
* * *
Elbette kimse M.B.’nin üniversite bitirmediğini söylemedi. İlanların tam da bu kişinin şartlarına göre açıldığını belirtiyor haber. Ancak okuma zahmetine katlanmadıkları için buna bir açıklama da getirilmemiş.

Buna karşılık, M.B., “Su altı kaynak yapımının öğretimi konusunda Türkiye’de sayılı isimlerden biri” olarak nitelendirilmiş.

Haberlerde yer verilen diplomalara bakılınca, 2023’te ilgili bölümden mezun olduğu görülüyor. Demek ki sadece 2 yıl gibi bir sürede bu alanda Türkiye’deki sayılı isimlerden biri olabiliyorsunuz.
* * *
Yanıtlanması gereken bir soru daha var.

M.B., kadro ilanına başvurmasını sağlayan iki yıllık yüksekokul diplomasını Pertek’ten almış, Tunceli’nin ilçesinden.

Oysa Tunceli merkez kampüsünde zorunlu mesai yapmak zorunda. 2023-2024’te “uzaktan eğitim programı” olmayan bu programa nasıl gidip geldiği meçhul?

Ya özel olarak izin verildi ya da derslere girmedi. Başka açıklama bulmak mümkün değil…

Bu eğitimi şu anki üniversite yönetimi ve rektör göreve başlamadan tamamladığı anlaşılıyor.

Belki de Türkiye’de, bu alanda “sayılı isimlerden biri” olduğu için, eğitim almaya gerek görmemiştir!
* * *
Tartışmalı işler bununla sınırlı değil.

Üniversitelerde sürekli “kişiye özel” akademik kadro ilanlarından söz ediyoruz.

Ancak bu kez gerçekten “kişiye özel” bir ilan söz konusu.

Geçen haziran ayında rektör imzasıyla Elazığ’daki bir adrese bir kadro ilanına çıkıldığı bilgisi verildi.

Örneğine rastlanmayan bir durum.

Üniversite kadro ilanı veriyor ve resmi yazıyla başka bir kentteki kişiyi “kadro açtık” diye bilgilendiriyor. Üstelik koşulları o kişiye uygun.

Sözü edilen kadrodaki koşullar gerçekten tam da akademisyenin başvurusuna uygundu. Ancak başvuru yapmadı.

Yapmadı zira üniversiteyle süren bir davası vardı.

Daha önce çıkan bir kadro ilanına başvurmuş, şartları uygun bulunmuş, tam o aşamada kadro iptal edilmişti.

Bunun üzerine dava açmıştı ve mahkeme bu başvuruyu haklı bulmuştu.

Mahkemelik olan konu “eski ve iptal edilen” kadro ilanı. Yeniden neden ilana çıkıldı ve mahkeme süreci devam ederken ev adresine bu kadro ilanı gönderildi, meçhul.

Mahkemenin yeni bir kadro ilanı açın diyecek hali yok, eski kadro ilanının iptalini tartışıyor.

Yeni ilana çıkın dese bile, üstelik imzalı belgeyle ev adresine kadro ilanı göndermek, bambaşka bir aşama.

Sonuçta akademisyen, bu ilana başvurmadı ve ne hikmetse üniversite yönetimi bu ilanı da iptal etti. O ilana başvuranlar da ne olduğunu bile anlamadı…
* * *

Munzur Üniversitesi’ne özel değil bunlar elbette.

Ancak her gün CHP’li belediyeleri konu edenler ne hikmetse Türkiye’nin dört bir yanından, üniversitelerden gelen bu bilgilere gözlerini kapatıyor, üstelik de haber değeri olmayan haberlerle konuları kapatmaya çalışıyorlar.

Üniversite kaynaklarının karşı iddialarına da yer verelim.

Kaynaklar, söz konusu ilanın, akademisyenin adresine, mahkeme kararı gereğince gönderildiğini, bir usulsüzlük olmadığını söylüyor. M.B.’nin atanması sürecinde de hukuka uygun hareket edildiği savunuluyor.

Belli ki gerçekten bu iddiaların bağımsız biçimde denetlenmesi ve soruşturularak sonuca bağlanması gerekiyor. Yandaş medya haberleri, trol paylaşımları ile değil…
* * *
Son bir notu da ekleyeyim.

Söz konusu iddiaları sormak için, son dönemde çok sayıda iddianın hedefinde olan Munzur Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kenan Peker’e not bıraktım.

Alışılmadık bir biçimde geri aradı ve iddiaları doğrudan sorma olanağı buldum. Nazik biçimde sorularımı yanıtladı. Son dönemde ortaya atılan bazı iddialarla ilgili olarak bilgisinin bulunmadığını, bilgi alacağını da iletti.

Söyleşi formatında bir görüşme yapmadığımız için diğer sözlerini elbette aktarmıyorum. Belki ileride üniversite ile ilgili sürekli gündeme gelen iddiaları geniş biçimde konuşma olanağı da bulabiliriz. Yine de son dönem Türkiye’de olan bitenler ve kimsenin konuşmaya bile yanaşmaması düşünüldüğünde, alışılmadık bir davranış gösterdiğini de belirtmek isterim.
(Gökçer Tahincioğlu-T24)

                                                                              /././


Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Ocak 2026-

  Emekli aylıklarında sefalet: Asıl sorumluyu unutma!-Aziz Çelik-  Emekli aylıklarındaki sefaletin asıl sebebi sosyal güvenlik karşı devriml...