Emeğe darbe ve DİSK Davası -Atilla Özsever-
12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte DİSK Davası’nı konu alan DİSK Tarihi’nin üçüncü cildi yayınlandı. Bu cilt, 1980 ile DİSK yöneticilerinin beraat ettiği 1991 yılına kadar olan dönemi kapsıyor. 886 sayfalık kitap, askeri darbenin emeğe ve sendikalara yönelik saldırısını, DİSK yöneticilerinin yargılanma sürecini ve uluslararası dayanışmayı belgelere dayalı olarak anlatıyor.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, esas itibariyle kapitalist sistemin krizi aşmak için ücretleri düşürüp sendikal hakları sınırlamayı amaçlayan emeğe ve sendikal harekete yönelik bir saldırı harekatıdır.
Kapitalist sistem, 1970’lerin başlarından itibaren krize girince önce 1973’te bir Latin Amerika ülkesi olan Şili’de CIA kanalı ile bir darbe gerçekleştirildi. Şili’de seçimle iş başına gelen sosyalist devlet başkanı Salvador Allende, askeri bir darbeyle devrildi.
Faşist general Pinochet liderliğindeki askeri cunta, sendikaları tasfiye etti, işçi haklarını kısıtladı, sosyal güvenliği özelleştirildi.
Ardından Batı ülkelerinde de neoliberal politikaları benimseyen iktidarlar iş başına geldi, 1979 –1981 yıllarında İngiltere’de Thatcer, ABD’de de Reagan iktidar oldu. Türkiye’de de demokratik yollardan neoliberal politikaların uygulanması mümkün olmayınca 12 Eylül 1980’de askeri bir darbe yapıldı.
Ülkemizde askeri cunta tarafından demokrasi askıya alınırken TBMM ve siyasi partiler kapatıldı, esas itibariyle de emeğin ve sendikal hareketin bastırılması amaçlandı.
DİSK Davası (1980-1991)
İşte bu çerçevede DİSK’in faaliyetleri askıya alınırken yöneticileri idamla yargılandı ve konfederasyon hakkında kapatma davası açıldı. DİSK Tarihi’ni hazırlayan uzman ekip, üçüncü cilt olarak 1980 askeri darbesinden DİSK yöneticilerinin beraat ettiği 1991 yılına kadar olan dönemi kitaplaştırdı.
886 sayfalık kitapta, 24 Ocak 1980 Kararları ile birlikte 12 Eylül askeri darbesine giden süreç, askeri cuntanın emek hareketine yönelik baskısı, hak kayıplarını içeren yasal düzenlemeler, 78’i idam talebiyle olmak üzere 1.500’e yakın sendikacı ve aktivistin yargılandığı DİSK Davası, yargılanma süreci ve uluslararası dayanışma, belgeleriyle birlikte ortaya konuyor,
DİSK Tarihi’nin ilk cildi, konfederasyonun kurulduğu 1967 yılından 1975 yılına kadar olan dönemi kapsıyor, ikinci cilt ise, Türkiye’nin en çalkantılı dönemi olan 1975 ile 1980 yılları arasını anlatıyor. Nihayetinde DİSK tarihinin ilk 25 yılı, 2.500 sayfayı bulan üç kitapta anlatılmaya çalışılıyor.
Bu ciltte de çok sayıda belge ve Cumhuriyet Gazetesi arşivinden ağırlıklı olmak üzere çok sayıda haber ve fotoğraf yer alıyor.
Uzman ekibin eseri
Öncelikle bu denli büyük özveri isteyen ve yığınlarca belgenin incelenerek tasnif edildiği bu çalışmayı gerçekleştiren uzman ekibe, işçi sınıfı tarihine yaptığı bu katkı için teşekkür etmek gerekiyor.
Bu uzman editoryal ekip, başta 40 yıldır sendikal hareket içinde bulunan deneyimli sendika uzmanı ve akademisyen Prof. Dr. Aziz Çelik ile yoğun, titiz ve özverili çalışmalarıyla bilinen DİSK – AR (DİSK Araştırma Merkezi) uzmanları Deniz Beyazbulut ve Zeynep Kandaz’dan oluşuyor.
Kuşkusuz ikinci aşamada, üç cilde de titiz çalışmalarıyla yayın danışmanlığı yapan ve editoryal katkı sağlayan Ergün İşeri ve Can Şafak’ı saymak gerekir. Bu arkadaşlarımızın yanı sıra kitapta çok sayıda katkı verenlerin isimleri de yer alıyor.
Aziz Çelik, kitaba yazdığı önsözde bu kitabı var edenleri tek, tek sayarken DİSK Yönetim Kurulu’nun da desteğine, güvenine ve editoryal bağımsızlığa gösterdiği titizliğe dikkati çekip teşekkür ediyor.
Davanın esas amacı
DİSK Davası, Aziz Çelik’in tanımıyla 20. yüzyıl Türkiye’sinin en büyük ve kapsamlı anti-sendikal bir davasıdır. 11 yıl süren bu davada, DİSK yöneticilerinin büyük bir bölümü işkenceden geçmiştir.
DİSK Davası’nın arka planında, sermaye sınıfının 1960’lardan başlayarak giderek yükselen işçi sınıfı mücadelesine karşı giriştiği bir intikam anlayışı vardır. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, 1 Mayıs’lar, DGM Direnişi, , Faşizme İhtar Eylemi, grevler, egemen güçleri ve sermaye sınıfını ürkütmüş, askeri bir darbeyle rövanş alınmak istenmiştir.
Bu davada, DİSK’i suçlayacak bir şiddet eylemi ve suç delili ortaya konmamış, meşru sendikal faaliyetler suç unsuru sayılmıştır. Nitekim 11 yıl sonra beraat kararı gelmiştir.
24 Ocak Kararları
DİSK Davası kitabı, öncelikle 24 Ocak 1980 Kararları’nın anlatımı ile başlıyor. Ülkemizde kapitalist sistemin krize girmesiyle birlikte neoliberal politikaların uygulanması, iç pazara dönük ithal ikameci modelden ücretlerin düşürüldüğü, sosyal ve sendikal hakların kısıtlandığı ihracata dayalı sanayileşme modeline geçiş için Demirel Hükümeti, 24 Ocak 1980’de yeni ekonomik kararları açıklamıştı.
Bu kararları demokratik bir ortamda gerçekleştirmenin zorluğu dikkate alınarak 12 Eylül askeri darbesi yapılmıştı. Nitekim askeri darbenin lideri Orgeneral Kenan Evren, 7 Ocak 1991 günlü Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde,
“Eğer 24 Ocak Kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir“ diyordu.
Sermayenin istediği oldu
Sermaye sınıfının önemli örgütlerinden Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) Başkanı Halit Narin, 12 Eylül darbesi sonrasında şöyle bir açıklama yapmıştı: “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık. Şimdi gülme sırası bizde“.
TİSK, 1982 yılındaki genel kurulunda çalışma yaşamında yapılması gereken taleplerini sıralamıştı. Bu taleplerin çoğu askeri yönetim tarafından yerine getirildi, kimi talepler 1982 Anayasası’na girdi. TİSK’in talepleri özetle şöyleydi:
- Ücret artışları sınırlansın, yan ödemeler azaltılsın.
- Emekli aylıkları düşürülsün.
- Emekli yaşı yükseltilsin.
- Haftalık ve genel tatillerde ücret ödenmesin.
- Kıdem tazminatına tavan getirilsin, fon kurulsun.
- Sendikaların siyasi partilerle ilişkileri sınırlandırılsın.
- Grev ertelemelerinin kapsamı genişletilsin, grev ertelendikten sonra toplu sözleşmeyi
- YHK sonuçlandırsın.
- Hak grevi kalksın.
Sonuçta 12 Eylül askeri darbesiyle işçi hakları kısıtlanmış, sendikal faaliyetler askıya alınmış, toplu pazarlık yerine zorunlu tahkim sistemi getirilmiştir. 1982 Anayasası ile de sosyal ve sendikal haklar dar bir çerçeveye sokulmuştur.
Yargılama süreci
DİSK Tarihi’nin üçüncü cildinde, 12 Eylül 1980 darbesine geliş koşulları, darbe sonrasında DİSK yöneticilerinin tutuklanması, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk başta olmak üzere yöneticilere yapılan işkenceler, olayları bizzat yaşayanlar tarafından anlatılıyor.
Bu arada kitapta, ilginç sorulara yanıtlar da var. Örneğin “DİSK Neden Darbeye Karşı Direnemedi?“ sorusuna da yanıt veriliyor. “Asrın Anti-Sendikal Davası“ olarak nitelenen davada, iddianame, sorgular, savunmalar da geniş bir biçimde yer alıyor.
Abdullah Baştürk, askeri savcı Süleyman Takkeci’nin savcılık ifadesi alınırken “Asılacaksınız Abdullah Bey, asılacaksınız“ şeklindeki alaycı sözlerine “Siz ancak benim ceketimi asarsınız“ şeklinde yanıt vermişti.
DİSK Başkanı Baştürk, mahkemede de onurlu bir savunma yaparak “Eğer suçumuz kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye kul olmadığı güzel günler için mücadele etmek ise, eğer suçumuz emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak ise, biz bu ‘suçları‘ kabul ediyoruz“ diyordu.
Uluslararası dayanışma
DİSK Davası’nda uluslararası dayanışma da önemliydi. Maden-İş avukatlığı, DİSK Hukuk İşleri Dairesi Müdürlüğü yapan Yücel Top, 12 Eylül darbesi sonrasında yurt dışına çıkmak zorunda kalmış ve cezaevindeki DİSK yöneticileri tarafından Aralık 1981’de DİSK Avrupa Temsilciliği’ne atanmıştı.
Yücel Top, bu görevinden sonra Avrupa sendikaları ve kurumları nezdinde DİSK Davası ile ilgili dayanışmanın örgütlenmesinde ciddi rol oynadı.
Üçüncü ciltte, Yücel Top’un anılarının yer aldığı ve Hasan Tahsin Benli’nin nehir söyleşisi yaptığı “Günlerin Bugün Getirdiği“ adlı kitaptan uluslararası dayanışmaya ilişkin alıntılar bulunuyor.
Yücel Top kanalıyla Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) tutuklu DİSK yöneticilerinin serbest bırakılması, diğer uluslararası sendikaların da desteğinin alınması ve cezaevindeki yöneticilere maddi yardım yapılması gibi konularda faaliyetleri olmuştu.
Nihayet 11 yıl süren DİSK Davası yargılamasının sonucunda Askeri Yargıtay 3. Dairesi, 16 Temmuz 1991 tarihinde, yargılamaya konu olan TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) 141 ve 142 maddelerinin kaldırılmış olması nedeniyle konfederasyon yöneticileri hakkında beraat kararı verdi.
900 sayfaya yakın bu kitap, gerçekten kapsamlı, belgeli ve titiz, özverili bir çalışmanın ürünü olarak Türkiye işçi sınıfı tarihine önemli bir katkı sağlamıştır…
/././
Eleftaria Bulvarı’nda geri gelen mektup -Tolga Binbay-
Ben halen bekliyorum, bir şeyleri, güzel insanları anarak, kendime şaşırarak. Büyük bir hasretle… Tıpkı şu şehir, ülke ve dünya gibi.
Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.
Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.
Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.
İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.
O zamanlar Yanya’da, yatılı okuldayız. Seçilmişiz 12 erkek çocuğu ve denk gelmişiz, aileden yaralı 12 oğlan. Zekiyiz. Bizim dışımızda herkes biliyor bunu sanki, ama biz farkında değiliz o zamanlar kendimizin. Sadece var oluyoruz, alabildiğine kendimizce. Her birimizin ailesinde göçler, sürgünler, direnişler, gömülen kitaplar, vurulan abiler, toparlayamayan dayılar, dağılmış akrabalar ve telef bir tarih var. Ortaklık oradan başlıyor. Tembihler ve uyarılar içinde varmışız okula. Selviler içinde bir avlu ve İngilizlerin inşa ettiği eski hastane binasında eğitim görüyoruz. Fen, matematik ve kimya için.
Bizim gibi, eğiticiler de özel seçilmiş. Görkemli ve köklü geçmişimizden başka bir şey bilmiyorlar neredeyse. Varsa yoksa antikite! Hepsi orada yaşıyor, ellerinde kadim bayraklarıyla. Devlet özel bir müfredat ve ekip hazırlamış bizlere, zekamızı yatıralım diye, önümüzde uzanıp gidecek düzene. Ama o süslü bayraklar da görkemli geçmiş de hiç bizim olmamış, bilmiyorlar. Belki biz de bilmiyoruz, ama içimizde başka bir geçmiş, başka bir bayrak var. Solmuş, eprimiş, kızıl. Ton ton… Bir tepkime içinde çarpışıyoruz okulla, öğretmenlerle, hayatla… Ne sevdiğimiz müzik makbul ne okuduklarımız… Gizli gizli dinleyip gizli gizli okuyoruz çoğu zaman.
“Aşağılık kompleksi var sizde!” diye bağırıyor astronomi dersinde öğretmen. Elinde Kostas’ın kasetleri, tek tek kırıyor albümlerini. Sıranın altında bulmuş ‘aşağılık kompleksimizin lanetli’ aletlerini. Ayakta öylece donmuş kalmış Kostas, öfkeli. Bizler de yerlerimizde donup kalmışız. Tartışma, dersin hemen başında başlamış zaten. Bir grup üniversiteli, Pire limanına ‘Paralı Eğitime Hayır!’ pankartı asmıştı o günlerde ve gözaltına alınıp ağır işkenceden geçmişlerdi. Ülke karışmıştı! Herkes perişandı. Biz de o perişanlığın bir kenarındaydık selviler içindeki yatılı okulumuzda. “Benim polisim işkence yapmaz!” diye başlamıştı Pontus’lu öğretmen derse. Yüzümüze çarpılacak bir gerçekti bu. Bir ders. Özel…
Yorgo işte o zaman fırlamıştı ayağa, gür sesiyle “Yapar!” diye haykırarak. Ailesi, amcasını vermişti Cunta’ya. Derindi geçmişi de bilgisi de. Pontuslu ise donup kalmıştı bu kafa tutuşa. Kara tahtanın önünde yüzü kırmızıya dönmüştü. “Sen ne diyorsun!” diye hiddetle söylenmişti, Kostas “Doğrudur, yapar!” diye destek çıkınca Yorgo’ya. Komiser çocuğuydu Kostas, Pontuslu da iyi biliyordu bunu. Ve durmamıştı Kostas üniversitelilerin acısıyla, devam etmişti: “Lojmanın altında her gece kurulurdu tezgâh… Çığlıklar, bağırışlar evimize kadar çıkardı” diye. Tam da yerinden biliyor ve bildiriyordu olan biteni.
O gün astronomi dersi bir meydan muharebesine dönüşmüştü. Eşitsiz bir cenk, denk olmayan bir çarpışma. Arzın ekseninin eğri olduğunu artık daha sonra öğrenecektik. Pontuslu öfkesiyle çıkıp gitmişti dersten. Ama biz durmamıştık. Hepi topu on altı yaşındaydık. Tüm dünyaya tüm cephelerde kafa tutacak enerjimiz vardı. Öyleydik de…
Ertesi hafta dolap baskını yapılmıştı. Yatakhanede tüm dolaplar didik didik arandı. Dolap dediğim iki metreye elli santimlik bir kuyuydu. Her şeyimiz onun içindeydi: giysilerimiz, okul kıyafetlerimiz, dergiler, kitaplar, kasetler… Aleki’nin dolabından ise Ritsos’un kitabı çıkmıştı: Mezar Yazıtları. Yasaklıydı kitap. Kıyamet koptu.
Şairdi Aleki. Koltuğunun altında kıvırcık dizeleriyle yürüyordu kısa sürecek geleceğine. Ah! En iyi o anlardı ve okurdu Ritsos’u bizlere. Dolaptan çıkan kitabı ise Eleni Hanım vermişti Aleki’ye, okulun sendikalı tek öğretmeni… Ve tabii ki anında soruşturma açılmıştı Eleni Hanım’a ve de Aleki’ye! Selanik’ten müfettişler görevlendirilmişti. Kara arabalar içinde çökmüşlerdi bahçemize. Böyle bir şey nasıl olabilirdi! Düzen ve nizam karşıtı dejenere bir müptezelin yalan yanlış sayıklamaları tazecik zihinleri zehirlemek üzere nasıl da sokulurdu okula! Sorgular yapıldı, Eleni Hanım, Aleki ve her çarşamba, çarşı izninde uğradığımız kitapçı da dahil olmak üzere. Her yer arandı, tarandı.
İşte ne olduysa da o sırada oldu. Elden dağıtılan, fotokopi bir dergi çıkarıyorduk okulda: Kara Büyü. Yanya’nın merkezinde, yıkık Osmanlı Kışlası’nın karşısındaki fotokopicide çoğaltıyorduk dergiyi, göle varan caddenin başında. Yanya küçüktü o zamanlar ama çeşitli fotokopi dergileri barındıracak kadar da büyüktü. Yeni sayısını tüm bu olaylar patlak vermeden az önce çıkarmıştık derginin. Şimdi şu bunaltıcı Atina gecesinde düşününce, toy ve tatlı arayışlar olduğunu hatırlıyorum o sayfalarda. Edebi, siyasi ve de felsefi kapı tıklatmaları… Ritsos, Seferis ve Kavafis’e özenen, ama kendini arayan.
Dergiyi otuz kişiye dağıtıyorduk okulda. Derdimizi derdimiz bilen otuz kişiye. O kadardı! İşte o kişilerden biri kendi kopyasını sırasının üstünde unutmuştu. Ve nöbetçi öğretmen de bulup yönetime vermişti dergiyi. Tabii ki biz tüm bunları sonradan, müdürün odasında öğrenecektik, “Nedir bu?” sorularının arasında. Suç üstü yakalanmıştık sonunda! Ne kadar komünist, anarşist fikir varsa oradaydı işte. Orak-çekiç, anarşi işaretleri ile dolu bir sayıydı ne de olsa!
Sorguya çekildik, ayakta. Önümüze atıldı dergi, kırış kırış. Belliydi, üstünde çalışılmıştı, üstümüze çalışılacağını anlatırcasına. Sıra bizdeydi! Sordular “Nedir bu kara büyü?” diye. Dış bağlantılarımız neydi? Neye, kime güveniyorduk? Neydi bu boyun eğmez halimiz? Var mıydı öyle bir halimiz? Biz farkında mıydık? Vesaire, vesaire…
Yorgo “Biliyorduk,” dedi “derginin elinizde olduğunu.” Ne diyebilirdik ki? Çocuktuk. Boyumuzu aştığını umursamadığımız bir hâl içindeydik. Ne de olsa ülke, tarih çoktan boyumuzun altında kalmıştı. Ne bayraklar bizimdi ne ülke ne de okul! Bizim olabilir miydi? Bu soru hiç bizim sorumuz olamamıştı ki! “Madem biliyordunuz, o korkuyla nasıl uyudunuz ha uşaklar?” diye höykürdü Pontuslu! Katlanmıştık içimizdeki, kaynağını bilmediğimiz cüret ile. Bir Türk atasözü gibi, hamama girmiştik bir kere, terlemek boynumuzun borcuydu. Müdür ve yardımcıları, köpürdüler, sövdüler ve kartallı bayraklarıyla kovaladılar bizi huzurlarından. Eyvallah diyerek çekildik…
Üç gün sürdü cezamızı beklememiz. Yetmiş iki saat! Atılacağımızı düşünüyorduk. “Bu sefer bizi atarlar artık okuldan,” diyordu Nikos. Manolis el yükseltiyordu etüt arasında, yatakhanede: “Kodesi boylamanız an meselesi beyler!” Yasa dışı neşriyat ve yıkıcı fikirleri yayma-basma suçundan… Herkesin ayrı bir derdi, ayrı bir hikayesi vardı aileden yana. Kimse de ailesini yardıma çağıramamıştı. Kim ne yapabilirdi ki o zamanki aklımızla.
Üç gün sonra, müdür yardımcısının odasında cezamızı öğrendiğimizde ise donup kalmıştık. Boş gözlerle birbirimize baktığımızı hatırlıyorum şimdi. Pontuslu söze girip “Boyayacaksınız tüm o duvarları!” diye söylenmişti. Hepsi boyanacaktı! Okulun iç ve dış duvarında ne kadar orak-çekiç, anarşi işareti, özgürlük yazısı varsa hepsi hafta sonunda boyanacaktı. Çarşı iznimiz olmayacak ve boyaları, fırçaları da biz cebimizden karşılayacaktık. Hepsi buydu! Disiplin cezası, sicil bozulması, atılma ve kodesi boylama yoktu. Soruşturma ise hiç yoktu! Müdür yardımcısının ve Pontuslunun huzurundan çıkınca şaşkınlıkla gülmemek için zor tuttuğumuzu hatırlıyorum kendimizi.
Yara bere içinde de olsak tüm o itiş kakışlı meydan muharebesi kayıpsız kapanmıştı sanki. Kıştan bahara ve oradan da yaza uzanan aylar boyunca ıslah edilememiştik. Islahlık bir halimiz yoktu zaten! Okul, müfredat, ülke, dünya ıslah olmalıydı!
Duvarları boyadık. Elimizde fırça ve kireçle. Eğlene eğlene ama biraz da endişe ve şaşkınlık içinde. Dergiyi bir daha çıkaramadık. Yazılarımızı birbirimize yazdık, çoğaltmadan. Ertesi sene mezuniyete giden aylarda ise duvarlara yeni işaretler bıraktık, buradaydık demek için.
Ama içimizde bir soru işareti kalmıştı. Biz, o özel seçilmiş ekibin karşısında nasıl olup da okuldan atılmadan kalabilmiştik? İşkenceden geçen üniversitelileri, diğer okullardaki baskı ve disiplin hikayelerini duydukça, gördükçe, okudukça bu işte bir iş var hissine kapılıyorduk. Onları harcayan, bizi koruyan neydi? Parlak öğrenciler olmamız mı? Derslerimizin iyi olması mı? Aklımız, zekâmız mı? Tüm bunları düşünüyorduk içten içe ama ne olup da geçmişin ve düzenin sopasından nasibimizi almamıştık, işte bunu çözemiyorduk. Olan biteni ise ancak mezuniyette öğrenecektik.
*
Evet, mezun olmuştuk üç yılın ardından. Kitaplarımızı ve şarkılarımızı saklayarak, sakınarak. Kitaplarımızı ve şarkılarımızı birer zırh gibi kuşanarak. Kâh gülerek kâh itişerek kâh korkarak kâh kederlenerek. Ama büyüyerek, birbirine kör topal yaslanan 12 çocuk. Selviler içindeki bir avluda, o eski hastane binasında ve çalkalanıp duran bir tarihin içinde. Mezuniyet buruk bir zafer gibi kalmıştı üstümüzde: hem giymek istediğimiz hem de varmaktan korktuğumuz.
Sade ve vakur bir mezuniyet töreni düzenlediler bizlere. Göl kenarında, yıkık Bizans kilisesinin bahçesinde. Kep atmak diye bir adet yoktu o zamanlar, cübbe gibi şaşalı kıyafetler de. Altı üstü okulu üniversite giriş sınavlarında ülke ikincisi yaparak mezun olmuştuk. Sessiz bir gurur içindeydi herkes. Tumturaklı sözler olmamıştı. Eğiticiler de biz de derslerimizi tamamlamıştık. Sanki herkes birbirinden uzak durmaya karar vermişti o kireçli hafta sonundan sonra.
Dağılmadan önce Eleni Hanım hem bizleri ziyaret etmeye hem de vedalaşmaya gelmişti. Çakmak çakmak gözleriyle görmüş geçirmiş bir kadındı Eleni Hanım. Bizlere ablalık, analık yapmıştı, tüm o karmaşa içinde, yapabildiği kadar. Kendisi de soruşturmalardan geçerek. Yatakhane kapısı açıldı ve gülerek içeriye girdi Eleni Hanım. Yüzünde hüzün, sevinç, rahatlama ve gurur, bir arada dalgalanıyordu. Bir gözüyle ağlıyor, bir gözüyle de gülüyordu bizlere. Yüzünde hem bizleri kazasız belasız uğurlamanın gururu hem de atlatılan badirelerin izi vardı.
Tek tek sarıldık. Uzun uzun baktı yüzümüze. Sonra da kapıyı kapatıp “Bir oturun da az konuşalım, çocuklar” dedi. Bize çeşitli öğütler verecekti belli ki. Ya da bir vedalaşma konuşması olacaktı, biz istemesek de. Bir sandalye çekip yatakhane odamızın ortasına kuruldu. Bizler de nevresimleri toplanmış boş yataklarımıza. “Bu okuldan neden atılmadınız, biliyor musunuz?” diye başladı sözüne. Öylece kalakalmıştık. Sanki zaman da yatakhanenin içinde yüksek tavana yakın bir yerlerde takılıp kalmıştı. Unutur gibi olduğumuz bir soru geri gelmişti aramıza. Hakikaten, biz nasıl olmuştu da kalmıştık o duvarların arasında! Son ders zili çalmıştı işte ve öğrenme vakti gelmişti.
Kızmakla rahatlamak arasında gidip geldi Eleni hanımın gülüşü. Bacak bacak üstüne atıp ellerini dizinde birleştirdi. Şöyle olmuştu: Soruşturma, baskın ve atılma, polislik olma korkusuyla geçirdiğimiz o günlerin tam ortasında bir mektup gelmişti okula, Macaristan’dan. Mektup okul müdürü adına gönderilmiş ama tüm idari kadroya hitaben yazılmıştı. Kısaca okulda nasıl bir baskı ve yıldırma tezgâhı kurduklarından haberdar olunduğu yazılıyordu mektupta. Tek tek öğretmenlerin isimleri, okulda bir grup öğrenciye nasıl da saldırdıkları ayrıntılarıyla ele alınıyordu. Ve bu tavırlarının sürmesi ve ‘çocuklara bir şey olması’ durumunda tek tek hesabının sorulacağı belirtiliyordu. İmzada ise “Yunanistan Halk Direniş Örgütü - Merkez Komitesi” vardı.
Mektup hem infial hem de korku yaratmıştı okulun idari kadrosunda ve onlarla aynı görüşteki öğretmenler arasında. Ciddiye alıp almamak konusunda çok tartışmışlar. Ve sonunda müdür ağırlığını koyup itiş kakışı büyütmemeye karar vermiş. Korkmuşlar, çekinmişler. Öyle demişti Eleni Hanım yaşlı gözleriyle. Ve gülerken bizlere, biz kendi şaşkınlığımızla sevinivermiştik olan bitene. Mektup bizi korumuştu tüm o özel muamelelerden.
*
Yaz, sıcak. Balkondayım. Uzanıp bulvara bakıyorum. Gece sabaha bırakıyor yerini. Ilık bir sakinlik içinde aydınlanıyor Eleftaria. Ağaçlar, araçlar, insanlar ve tüm şehir boğucu bir başka güne uyanacak az sonra. Yunanistan’ı, şu koca şehri, Yanya’yı ve geçmişi düşünüyorum. Theodorakis “İnsana hiç belli olmaz” diyor içeride. Geceleri herkes uyuduktan sonra kimya laboratuvarına çekilip daktiloda mektubu yazışı geliyor aklıma Aleki’nin. Soruşturmaların eli kulağındayken Demokratik Almanya’da mülteci olan dayısına göndermesi… Dayısı ise Budapeşte’deki sürgün yoldaşlarına ulaştırmıştı mektubu. Böylece mektup resmi bir görünüm kazanıp yazıldığı yere geri dönmüştü. Merkez komitenin mührüyle ve postayla. Ve bizleri de korumuştu.
İyiden aydınlanıyor Eleftaria artık. Kuşlar uçuyor sabahın ılık ışığında. Gönüllerince uçuşuyorlar, uçsunlar. Kedi gitmiş. Az sonra sıcak kavuracak bulvarı.
Ben halen bekliyorum, bir şeyleri, güzel insanları anarak, kendime şaşırarak. Büyük bir hasretle… Tıpkı şu şehir, ülke ve dünya gibi.
Not: Bu öyküde yer alan tüm isimler uydurma ve tüm olaylar gerçektir. Gerçek kişilerle benzerlikleri ise birer tesadüftür. Eleftaria Yunanca özgürlük demektir. Yanya kuzey batı Yunanistan’da güzel bir şehirdir. Çipuro, rakı benzeri sert bir Yunan içkisidir. Ve bu zor dünyada güzel insanlar iyi ki vardır.
Öyküye Round Midnight Project grubunun Mikis Theodorakis şarkılarından derlediği Nocturnes albümünün eşlik etmesi önerimdir. Ve bir de Theodorakis’in La Casa Al Mare şarkısı.
Görsel: Markus Winkler, Eleftaria Bulvarı, Atina, 2020.
/././
Alman Anayasasını bir Türk mü koruyacak?-Tevfik Taş-
İstanbul doğumlu Sinan Selen'in BfV'nun başına getirilmesi kurumun Nazi artığı geçmişini temize çıkarmaya yetmeyeceği açıktır. Siz bakmayın Türk Youtuber Oktan Erdikmen'in ''BfV ülkede işini düzgün yapan tek kurumdur'' laflarına. Liberal hastalıktır, doğru paket içinde her daim yanlış içerik pazarlanır!
Selen'in 2006'da Alman güvenlik mekanizmaları ile kurulan ilişkilenmesi, 2019'da Alman iç istihbarat örgütü BfV'in başkan yardımcılığına atanması ile dikkat çeker duruma gelmişti. 2019'da Alman iç istihbarat örgütü BfV'in başkan yardımcılığına atanması ile adından daha da söz ettiren 1972 İstanbul doğumlu Sinan Selen, Eylül 2025'de aynı kuruma başkan olarak atanınca kendisine olan ilgi yoğunlaşarak arttı.
Selen'in 'kökeni' ona karşı olumsuz tutum için yeter sebepti
Almanya'daki koalisyon hükümetinin bileşenleri tarafından tam onayla kuruma başkan olarak atanan Selen, Alman faşist sağı tarafından tepkiyle karşılandı. Faşistler açısından Selen'in ''köken''i ona karşı olumsuz tutum almak için yeter sebepti.
Almanya'nın yükselişi önlenemeyen faşist partisi AfD'nin Bavyera Grup Başkan Vekili Katrin Ebner-Steiner tarafından Selen'in ''İstanbul doğumlu'' olması bu görevi yerine getirememesi için yeterliydi örneğin. Öncesi de var bu işin. 2019'da BfV'un başkan yardımcılığına getirilen Sinan Selen'e yapılan bir başka itiraz yine AfD'den geliyordu.
AfD Federal Meclis üyesi Johannes Huber, ''Anayasayı Koruma Teşkilatı başkan yardımcısı bir müslüman'' diye tweet atmıştı zamanında. Bu tartışmaya sol-liberal cepheden dahil olan prestijli Süddeutsche Zeitung ise Selen'in ''dindar olmadığı''ni dillendirerek son derece önemli bir savunmada bulunduğunu düşünüyor olmalıydı.
'Sinan Selen'in 'aslında dindar olmadığı'nı kanıtlama derdine düşmüşler'
Sosyal demokrat ve liberter etiketli partilerin siyasetlerinden sıtkını sıyıran kitlelerin insanca yaşam taleplerinin Alman faşistlerince bir kez daha suistimal edilmesi ile ülkede yine yanlış eksenli bir cepheleşme olgusu gündemi işgal eder oldu. Liberter sermayesever Yeşiller Partisi ile kapitalizmin hasta bakıcısı sosyal demokrasinin tarumar ettiği kazanılmış haklar, yükselen yeni sağ tarafından ustaca sömürülmeye devam ediyor.
Emperyalizm kavramını ağzına almayan liberterler ile kapitalizm karşıtlığını yasaklamış sosyal demokratların ''faşizm'' kavramını olur olmaz yerde savrukça kullanarak AfD'nin yükselişinin önüne geçmeyi istemeleri komik olmaktan öte olsa olsa iğrenç bir sahtekârlığın maskesi işlevi görebilirdi. Ve nihayetinde de öyle oldu: Mevcut düzeni savunanlar yani Alman emperyalizminin emek düşmanlığını hokus pokusla görünmez kılmaya çalışanlar yerleşik düzenin kalması için önüne gelene ''faşist'' deme gereği duyuyorlar. Liber 'sol'un ve düzenin has bekçisi sosyal demokrasinin AfD'ye faşist demelerinin hiçbir kıymeti bulunmuyor. Zira AfD'yi bu iki cenah yarattı!
Ve şimdi 'iç istihbarat İstanbul doğumlu bir müslümana bırakılır mı' diye feryat eden faşistlere yanıt yetiştirmeye çalışan mevcut düzenin bekçileri, seküler toplum savunusunu dahi yüzlerine gözlerine bulaştırırcasına Sinan Selen'in 'aslında dindar olmadığı'nı kanıtlama derdine düşmüşler!
'Onun adı üzerinden kopartılan kavga özü itibariyle düzen aktörlerinin iç kavgalarının izdüşümünden öte bir anlam ifade etmiyor'
Sinan Selen'in Alman iç istihbarat örgütünde yaşadığı kariyer süreci ile Alman faşist hareketinin popülerleşerek kitleselleşmesi arasında kimi paralellikler var. 2013 göçmen krizi ve avro bölgesinde yaşanan iktisadi kriz ile başlayan sürece doğan Alman faşist hareketinin popülist bölmesi, yıllardır yüzde 5 barajının altından sıyrılarak birden bire ülkenin ana muhalafet gücü haline evrildi.
Geleneksel merkez siyasetin çöküşüne paralel, Alman faşist hareketi de kitleselleşerek büyüdü. Soldan çalınan sloganları tersyüz ederek yolunu açan AfD, Alman emperyalizminin krizinin bir çıktısı olarak siyasal arenade yerini hızla dolduruyor. Bu sürecin merkez sağ/liberter-sosyal demokrasi açısından sonucu ''demokrasi''nin yani mevcut düzenin korunması refleksine tekabül edegeldi.
Sinan Selen işte bu sürecin simgelerinden biridir ve onun adı üzerinden kopartılan kavga özü itibariyle düzen aktörlerinin iç kavgalarının izdüşümünden öte bir anlam ifade etmiyor. Liberal düzen taraftarları Selen'i 'yeni liberal Almanya'nın simgesi ilan ederken, Alman emperyalizminin Hitlerci ruhundan beslenen faşist kitle hareketi de onu 'geleneksel Alman değerleri'nden uzaklaşmanın simgesi olarak görüyor.
Alman büyük sermayesinin iktidar bölmesi popülist faşist hareketi denetim altında tutarken Sinan Selen'in başında olduğu Anayasayı Koruma Teşkilatı'nı sopa olarak kullanarak, sözü geçen mecrayı terbiye etmeye çalışıyor. Artık alameti farikası antisemitizmden göçmen düşmanlığına kayan neo-faşist hareketin Almanya şubesi adına AfD'de de yine aynı simgeden hareketle göçmen bir bireyin Almanya'nın güvenliğini fıtratı gereği sağlayamayacağını ileri sürüyor.
Bu tartışma süredursun, sözü geçen kuruma geçen yıl ayrılan bütçeye yaklaşık 100 milyon avro daha eklenerek toplam rakam 686 milyona yükseltildi. Militarizm gündelik hayatın olağan bir parçası olarak sıradanlaştırılırken, ''Rus tehditi'' bu programın meşrulaştırıcı unsuru olarak kullanılıyor.
'Liberalizm toplumu militarize ederken bir yandan da faşizm ile mücadele ettiğini iddia ediyor'
Ancak Alman emperyalizminin açmazı tam da burada başlıyor: Liberalizm toplumu militarize ederken bir yandan da faşizm ile mücadele ettiğini iddia ediyor. Liberal Alman sermayesi bir Türk'ü anayasasını koruması için seçerken, onun cilalanan becerilerinden ziyade imajını vitrine yerleştirmeyi hedefliyor. Selen'in selefi Thomas Haldenwang sıkı İsrailciydi, Mossad ile arasının iyi olmadığını bilmeyen yok. Haldenwang'ın selefi ise sıkı bir AfD yandaşıydı. NSU cinayetleri denilen sekizi Türk, biri Yunan göçmenin öldürülmesinde kurumun başındaki kişidir. Emekli olunca ırkçılığını gizlemez oldu. Daha açıkçası: Gizleyemez değil, gizlemez oldu!
İstanbul doğumlu Sinan Selen'in BfV'nun başına getirilmesi kurumun Nazi artığı geçmişini temize çıkarmaya yetmeyeceği açıktır. Siz bakmayın Türk Youtuber Oktan Erdikmen'in ''BfV ülkede işini düzgün yapan tek kurumdur'' laflarına. Liberal hastalıktır, doğru paket içinde her daim yanlış içerik pazarlanır!
1950'de Amerikan işgal güçleri tarafından kurulan BfV, ıskartaya çıkmış ne kadar Nazi teknokratı varsa kuruma dahil etmişti. Zira asıl düşman savaştan önce olduğu gibi savaştan sonra da komünistlerdi. Nihayetinde de Nazi partisinin artıklarını yasak kapsamına alma gerekçesi ile başlayan Soğuk Savaş programında asıl hedef Almanya Komünist Partisi'ni yasa dışı ilan etmekti.
Şimdi Sinan Selen'in oturduğu koltukta o dönem oturan Hubert Schrübbers ilk iş olarak 1956'da KPD'yi kapattırmıştı. Ancak belirli bir süre sonra kendisinin Nazi 'geçmiş'i ortalığa dökülünce istifa etmek zorunda kalmıştı. Selen'in şefi Haldenwang'ın azılı İsrailciliği yeterince açığa çıkmıştı. Hristiyan Demokrat partiden milletvekili olma sevdası karşılık bulmadı, şimdilik evinde oturuyor.
Selen'in bir önceki şefi Hans Georg Maassen'ın neo-faşist sevdasını gizlememe cüreti gibi, Sinan Selen'in de ''aşırı sağ'' ile ''aşırı sol''u eşitleyen dolaylı antikomünist gözlüğü çok geçmeden düşecektir.
/././

















