soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Eylül 2025 -

Emeğe darbe ve DİSK Davası -Atilla Özsever-

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte DİSK Davası’nı konu alan DİSK Tarihi’nin üçüncü cildi yayınlandı. Bu cilt, 1980 ile DİSK yöneticilerinin beraat ettiği 1991 yılına kadar olan dönemi kapsıyor. 886 sayfalık kitap, askeri darbenin emeğe ve sendikalara yönelik saldırısını, DİSK yöneticilerinin yargılanma sürecini ve uluslararası dayanışmayı belgelere dayalı olarak anlatıyor.

12 Eylül 1980 askeri darbesi, esas itibariyle kapitalist sistemin krizi aşmak için ücretleri düşürüp sendikal hakları sınırlamayı amaçlayan emeğe ve sendikal harekete yönelik bir saldırı harekatıdır.

Kapitalist sistem, 1970’lerin başlarından itibaren krize girince önce 1973’te bir Latin Amerika ülkesi olan Şili’de CIA kanalı ile bir darbe gerçekleştirildi. Şili’de seçimle iş başına gelen sosyalist devlet başkanı Salvador Allende, askeri bir darbeyle devrildi.

Faşist general Pinochet liderliğindeki askeri cunta, sendikaları tasfiye etti, işçi haklarını kısıtladı, sosyal güvenliği özelleştirildi.

Ardından Batı ülkelerinde de neoliberal politikaları benimseyen iktidarlar iş başına geldi, 1979 –1981 yıllarında İngiltere’de Thatcer, ABD’de de Reagan iktidar oldu. Türkiye’de de demokratik yollardan neoliberal politikaların uygulanması mümkün olmayınca 12 Eylül 1980’de askeri bir darbe yapıldı.

Ülkemizde askeri cunta tarafından demokrasi askıya alınırken TBMM ve siyasi partiler kapatıldı, esas itibariyle de emeğin ve sendikal hareketin bastırılması amaçlandı.

DİSK Davası (1980-1991)

İşte bu çerçevede DİSK’in faaliyetleri askıya alınırken yöneticileri idamla yargılandı ve konfederasyon hakkında kapatma davası açıldı. DİSK Tarihi’ni hazırlayan uzman ekip, üçüncü cilt olarak 1980 askeri darbesinden DİSK yöneticilerinin beraat ettiği 1991 yılına kadar olan dönemi kitaplaştırdı.

886 sayfalık kitapta, 24 Ocak 1980 Kararları ile birlikte 12 Eylül askeri darbesine giden süreç, askeri cuntanın emek hareketine yönelik baskısı, hak kayıplarını içeren yasal düzenlemeler, 78’i idam talebiyle olmak üzere 1.500’e yakın sendikacı ve aktivistin yargılandığı DİSK Davası, yargılanma süreci ve uluslararası dayanışma, belgeleriyle birlikte ortaya konuyor,

DİSK Tarihi’nin ilk cildi, konfederasyonun kurulduğu 1967 yılından 1975 yılına kadar olan dönemi kapsıyor, ikinci cilt ise, Türkiye’nin en çalkantılı dönemi olan 1975 ile 1980 yılları arasını anlatıyor. Nihayetinde DİSK tarihinin ilk 25 yılı, 2.500 sayfayı bulan üç kitapta anlatılmaya çalışılıyor.

Bu ciltte de çok sayıda belge ve Cumhuriyet Gazetesi arşivinden ağırlıklı olmak üzere çok sayıda haber ve fotoğraf yer alıyor.

Uzman ekibin eseri

Öncelikle bu denli büyük özveri isteyen ve yığınlarca belgenin incelenerek tasnif edildiği bu çalışmayı gerçekleştiren uzman ekibe, işçi sınıfı tarihine yaptığı bu katkı için teşekkür etmek gerekiyor.

Bu uzman editoryal ekip, başta 40 yıldır sendikal hareket içinde bulunan deneyimli sendika uzmanı ve akademisyen Prof. Dr. Aziz Çelik ile yoğun, titiz ve özverili çalışmalarıyla bilinen DİSK – AR (DİSK Araştırma Merkezi) uzmanları Deniz Beyazbulut ve Zeynep Kandaz’dan oluşuyor.

Kuşkusuz ikinci aşamada, üç cilde de titiz çalışmalarıyla yayın danışmanlığı yapan ve editoryal katkı sağlayan Ergün İşeri ve Can Şafak’ı saymak gerekir. Bu arkadaşlarımızın yanı sıra kitapta çok sayıda katkı verenlerin isimleri de yer alıyor.   

Aziz Çelik, kitaba yazdığı önsözde bu kitabı var edenleri tek, tek sayarken DİSK Yönetim Kurulu’nun da desteğine, güvenine ve editoryal bağımsızlığa gösterdiği titizliğe dikkati çekip teşekkür ediyor.

Davanın esas amacı

DİSK Davası, Aziz Çelik’in tanımıyla 20. yüzyıl Türkiye’sinin en büyük ve kapsamlı anti-sendikal bir davasıdır. 11 yıl süren bu davada, DİSK yöneticilerinin büyük bir bölümü işkenceden geçmiştir.

DİSK Davası’nın arka planında, sermaye sınıfının 1960’lardan başlayarak giderek yükselen işçi sınıfı mücadelesine karşı giriştiği bir intikam anlayışı vardır. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, 1 Mayıs’lar, DGM Direnişi, , Faşizme İhtar Eylemi, grevler, egemen güçleri ve sermaye sınıfını ürkütmüş, askeri bir darbeyle rövanş alınmak istenmiştir.

Bu davada, DİSK’i suçlayacak bir şiddet eylemi ve suç delili ortaya konmamış, meşru sendikal faaliyetler suç unsuru sayılmıştır. Nitekim 11 yıl sonra beraat kararı gelmiştir.

24 Ocak Kararları

DİSK Davası kitabı, öncelikle 24 Ocak 1980 Kararları’nın anlatımı ile başlıyor. Ülkemizde kapitalist sistemin krize girmesiyle birlikte neoliberal politikaların uygulanması, iç pazara dönük ithal ikameci modelden ücretlerin düşürüldüğü, sosyal ve sendikal hakların kısıtlandığı ihracata dayalı sanayileşme modeline geçiş için Demirel Hükümeti, 24 Ocak 1980’de yeni ekonomik kararları açıklamıştı.

Bu kararları demokratik bir ortamda gerçekleştirmenin zorluğu dikkate alınarak 12 Eylül askeri darbesi yapılmıştı. Nitekim askeri darbenin lideri Orgeneral Kenan Evren, 7 Ocak 1991 günlü Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde,

“Eğer 24 Ocak Kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir“ diyordu.

Sermayenin istediği oldu

Sermaye sınıfının önemli örgütlerinden Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) Başkanı Halit Narin, 12 Eylül darbesi sonrasında şöyle bir açıklama yapmıştı: “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık. Şimdi gülme sırası bizde“.

TİSK, 1982 yılındaki genel kurulunda çalışma yaşamında yapılması gereken taleplerini sıralamıştı. Bu taleplerin çoğu askeri yönetim tarafından yerine getirildi, kimi talepler 1982 Anayasası’na girdi. TİSK’in talepleri özetle şöyleydi:

  • Ücret artışları sınırlansın, yan ödemeler azaltılsın.
  • Emekli aylıkları düşürülsün.
  • Emekli yaşı yükseltilsin.
  • Haftalık ve genel tatillerde ücret ödenmesin.
  • Kıdem tazminatına tavan getirilsin, fon kurulsun.
  • Sendikaların siyasi partilerle ilişkileri sınırlandırılsın.
  • Grev ertelemelerinin kapsamı genişletilsin, grev ertelendikten sonra toplu sözleşmeyi
  • YHK sonuçlandırsın.
  • Hak grevi kalksın.

Sonuçta 12 Eylül askeri darbesiyle işçi hakları kısıtlanmış, sendikal faaliyetler askıya alınmış, toplu pazarlık yerine zorunlu tahkim sistemi getirilmiştir. 1982 Anayasası ile de sosyal ve sendikal haklar dar bir çerçeveye sokulmuştur.

Yargılama süreci

DİSK Tarihi’nin üçüncü cildinde, 12 Eylül 1980 darbesine geliş koşulları, darbe sonrasında DİSK yöneticilerinin tutuklanması, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk başta olmak üzere yöneticilere yapılan işkenceler, olayları bizzat yaşayanlar tarafından anlatılıyor.

Bu arada kitapta, ilginç sorulara yanıtlar da var. Örneğin “DİSK Neden Darbeye Karşı Direnemedi?“ sorusuna da yanıt veriliyor. “Asrın Anti-Sendikal Davası“ olarak nitelenen davada, iddianame, sorgular, savunmalar da geniş bir biçimde yer alıyor.

Abdullah Baştürk, askeri savcı Süleyman Takkeci’nin savcılık ifadesi alınırken “Asılacaksınız Abdullah Bey, asılacaksınız“ şeklindeki alaycı sözlerine “Siz ancak benim ceketimi asarsınız“ şeklinde yanıt vermişti.

DİSK Başkanı Baştürk, mahkemede de onurlu bir savunma yaparak “Eğer suçumuz kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye kul olmadığı güzel günler için mücadele etmek ise, eğer suçumuz emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak ise, biz bu ‘suçları‘ kabul ediyoruz“ diyordu.

Uluslararası dayanışma

DİSK Davası’nda uluslararası dayanışma da önemliydi. Maden-İş avukatlığı, DİSK Hukuk İşleri Dairesi Müdürlüğü yapan Yücel Top, 12 Eylül darbesi sonrasında yurt dışına çıkmak zorunda kalmış ve cezaevindeki DİSK yöneticileri tarafından Aralık 1981’de DİSK Avrupa Temsilciliği’ne atanmıştı.

Yücel Top, bu görevinden sonra Avrupa sendikaları ve kurumları nezdinde DİSK Davası ile ilgili dayanışmanın örgütlenmesinde ciddi rol oynadı.

Üçüncü ciltte, Yücel Top’un anılarının yer aldığı ve Hasan Tahsin Benli’nin nehir söyleşisi yaptığı “Günlerin Bugün Getirdiği“ adlı kitaptan uluslararası dayanışmaya ilişkin alıntılar bulunuyor.

Yücel Top kanalıyla Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) tutuklu DİSK yöneticilerinin serbest bırakılması, diğer uluslararası sendikaların da desteğinin alınması ve cezaevindeki yöneticilere maddi yardım yapılması gibi konularda faaliyetleri olmuştu.

Nihayet 11 yıl süren DİSK Davası yargılamasının sonucunda Askeri Yargıtay 3. Dairesi, 16 Temmuz 1991 tarihinde, yargılamaya konu olan  TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) 141 ve 142 maddelerinin kaldırılmış olması nedeniyle konfederasyon yöneticileri hakkında beraat kararı verdi.

900 sayfaya yakın bu kitap, gerçekten kapsamlı, belgeli ve titiz, özverili bir çalışmanın ürünü olarak Türkiye işçi sınıfı tarihine önemli bir katkı sağlamıştır… 

                                                            /././

Eleftaria Bulvarı’nda geri gelen mektup -Tolga Binbay-

Ben halen bekliyorum, bir şeyleri, güzel insanları anarak, kendime şaşırarak. Büyük bir hasretle… Tıpkı şu şehir, ülke ve dünya gibi.

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.

O zamanlar Yanya’da, yatılı okuldayız. Seçilmişiz 12 erkek çocuğu ve denk gelmişiz, aileden yaralı 12 oğlan. Zekiyiz. Bizim dışımızda herkes biliyor bunu sanki, ama biz farkında değiliz o zamanlar kendimizin. Sadece var oluyoruz, alabildiğine kendimizce. Her birimizin ailesinde göçler, sürgünler, direnişler, gömülen kitaplar, vurulan abiler, toparlayamayan dayılar, dağılmış akrabalar ve telef bir tarih var. Ortaklık oradan başlıyor. Tembihler ve uyarılar içinde varmışız okula. Selviler içinde bir avlu ve İngilizlerin inşa ettiği eski hastane binasında eğitim görüyoruz. Fen, matematik ve kimya için.

Bizim gibi, eğiticiler de özel seçilmiş. Görkemli ve köklü geçmişimizden başka bir şey bilmiyorlar neredeyse. Varsa yoksa antikite! Hepsi orada yaşıyor, ellerinde kadim bayraklarıyla. Devlet özel bir müfredat ve ekip hazırlamış bizlere, zekamızı yatıralım diye, önümüzde uzanıp gidecek düzene. Ama o süslü bayraklar da görkemli geçmiş de hiç bizim olmamış, bilmiyorlar. Belki biz de bilmiyoruz, ama içimizde başka bir geçmiş, başka bir bayrak var. Solmuş, eprimiş, kızıl. Ton ton… Bir tepkime içinde çarpışıyoruz okulla, öğretmenlerle, hayatla… Ne sevdiğimiz müzik makbul ne okuduklarımız… Gizli gizli dinleyip gizli gizli okuyoruz çoğu zaman.

Aşağılık kompleksi var sizde!” diye bağırıyor astronomi dersinde öğretmen. Elinde Kostas’ın kasetleri, tek tek kırıyor albümlerini. Sıranın altında bulmuş ‘aşağılık kompleksimizin lanetli’ aletlerini. Ayakta öylece donmuş kalmış Kostas, öfkeli. Bizler de yerlerimizde donup kalmışız. Tartışma, dersin hemen başında başlamış zaten. Bir grup üniversiteli, Pire limanına ‘Paralı Eğitime Hayır!’ pankartı asmıştı o günlerde ve gözaltına alınıp ağır işkenceden geçmişlerdi. Ülke karışmıştı! Herkes perişandı. Biz de o perişanlığın bir kenarındaydık selviler içindeki yatılı okulumuzda. “Benim polisim işkence yapmaz!” diye başlamıştı Pontus’lu öğretmen derse. Yüzümüze çarpılacak bir gerçekti bu. Bir ders. Özel…

Yorgo işte o zaman fırlamıştı ayağa, gür sesiyle “Yapar!” diye haykırarak. Ailesi, amcasını vermişti Cunta’ya. Derindi geçmişi de bilgisi de. Pontuslu ise donup kalmıştı bu kafa tutuşa. Kara tahtanın önünde yüzü kırmızıya dönmüştü. “Sen ne diyorsun!” diye hiddetle söylenmişti, Kostas “Doğrudur, yapar!” diye destek çıkınca Yorgo’ya. Komiser çocuğuydu Kostas, Pontuslu da iyi biliyordu bunu. Ve durmamıştı Kostas üniversitelilerin acısıyla, devam etmişti: “Lojmanın altında her gece kurulurdu tezgâh… Çığlıklar, bağırışlar evimize kadar çıkardı” diye. Tam da yerinden biliyor ve bildiriyordu olan biteni.

O gün astronomi dersi bir meydan muharebesine dönüşmüştü. Eşitsiz bir cenk, denk olmayan bir çarpışma. Arzın ekseninin eğri olduğunu artık daha sonra öğrenecektik. Pontuslu öfkesiyle çıkıp gitmişti dersten. Ama biz durmamıştık. Hepi topu on altı yaşındaydık. Tüm dünyaya tüm cephelerde kafa tutacak enerjimiz vardı. Öyleydik de…

Ertesi hafta dolap baskını yapılmıştı. Yatakhanede tüm dolaplar didik didik arandı. Dolap dediğim iki metreye elli santimlik bir kuyuydu. Her şeyimiz onun içindeydi: giysilerimiz, okul kıyafetlerimiz, dergiler, kitaplar, kasetler… Aleki’nin dolabından ise Ritsos’un kitabı çıkmıştı: Mezar Yazıtları. Yasaklıydı kitap. Kıyamet koptu.

Şairdi Aleki. Koltuğunun altında kıvırcık dizeleriyle yürüyordu kısa sürecek geleceğine. Ah! En iyi o anlardı ve okurdu Ritsos’u bizlere. Dolaptan çıkan kitabı ise Eleni Hanım vermişti Aleki’ye, okulun sendikalı tek öğretmeni… Ve tabii ki anında soruşturma açılmıştı Eleni Hanım’a ve de Aleki’ye! Selanik’ten müfettişler görevlendirilmişti. Kara arabalar içinde çökmüşlerdi bahçemize. Böyle bir şey nasıl olabilirdi! Düzen ve nizam karşıtı dejenere bir müptezelin yalan yanlış sayıklamaları tazecik zihinleri zehirlemek üzere nasıl da sokulurdu okula! Sorgular yapıldı, Eleni Hanım, Aleki ve her çarşamba, çarşı izninde uğradığımız kitapçı da dahil olmak üzere. Her yer arandı, tarandı.

İşte ne olduysa da o sırada oldu. Elden dağıtılan, fotokopi bir dergi çıkarıyorduk okulda: Kara Büyü. Yanya’nın merkezinde, yıkık Osmanlı Kışlası’nın karşısındaki fotokopicide çoğaltıyorduk dergiyi, göle varan caddenin başında. Yanya küçüktü o zamanlar ama çeşitli fotokopi dergileri barındıracak kadar da büyüktü. Yeni sayısını tüm bu olaylar patlak vermeden az önce çıkarmıştık derginin. Şimdi şu bunaltıcı Atina gecesinde düşününce, toy ve tatlı arayışlar olduğunu hatırlıyorum o sayfalarda. Edebi, siyasi ve de felsefi kapı tıklatmaları… Ritsos, Seferis ve Kavafis’e özenen, ama kendini arayan.

Dergiyi otuz kişiye dağıtıyorduk okulda. Derdimizi derdimiz bilen otuz kişiye. O kadardı! İşte o kişilerden biri kendi kopyasını sırasının üstünde unutmuştu. Ve nöbetçi öğretmen de bulup yönetime vermişti dergiyi. Tabii ki biz tüm bunları sonradan, müdürün odasında öğrenecektik, “Nedir bu?” sorularının arasında. Suç üstü yakalanmıştık sonunda! Ne kadar komünist, anarşist fikir varsa oradaydı işte. Orak-çekiç, anarşi işaretleri ile dolu bir sayıydı ne de olsa!

Sorguya çekildik, ayakta. Önümüze atıldı dergi, kırış kırış. Belliydi, üstünde çalışılmıştı, üstümüze çalışılacağını anlatırcasına. Sıra bizdeydi! Sordular “Nedir bu kara büyü?” diye. Dış bağlantılarımız neydi? Neye, kime güveniyorduk? Neydi bu boyun eğmez halimiz? Var mıydı öyle bir halimiz? Biz farkında mıydık? Vesaire, vesaire…

Yorgo “Biliyorduk,” dedi “derginin elinizde olduğunu.” Ne diyebilirdik ki? Çocuktuk. Boyumuzu aştığını umursamadığımız bir hâl içindeydik. Ne de olsa ülke, tarih çoktan boyumuzun altında kalmıştı. Ne bayraklar bizimdi ne ülke ne de okul! Bizim olabilir miydi? Bu soru hiç bizim sorumuz olamamıştı ki! “Madem biliyordunuz, o korkuyla nasıl uyudunuz ha uşaklar?” diye höykürdü Pontuslu! Katlanmıştık içimizdeki, kaynağını bilmediğimiz cüret ile. Bir Türk atasözü gibi, hamama girmiştik bir kere, terlemek boynumuzun borcuydu. Müdür ve yardımcıları, köpürdüler, sövdüler ve kartallı bayraklarıyla kovaladılar bizi huzurlarından. Eyvallah diyerek çekildik…

Üç gün sürdü cezamızı beklememiz. Yetmiş iki saat! Atılacağımızı düşünüyorduk. “Bu sefer bizi atarlar artık okuldan,” diyordu Nikos. Manolis el yükseltiyordu etüt arasında, yatakhanede: “Kodesi boylamanız an meselesi beyler!” Yasa dışı neşriyat ve yıkıcı fikirleri yayma-basma suçundan… Herkesin ayrı bir derdi, ayrı bir hikayesi vardı aileden yana. Kimse de ailesini yardıma çağıramamıştı. Kim ne yapabilirdi ki o zamanki aklımızla.

Üç gün sonra, müdür yardımcısının odasında cezamızı öğrendiğimizde ise donup kalmıştık. Boş gözlerle birbirimize baktığımızı hatırlıyorum şimdi. Pontuslu söze girip “Boyayacaksınız tüm o duvarları!” diye söylenmişti. Hepsi boyanacaktı! Okulun iç ve dış duvarında ne kadar orak-çekiç, anarşi işareti, özgürlük yazısı varsa hepsi hafta sonunda boyanacaktı. Çarşı iznimiz olmayacak ve boyaları, fırçaları da biz cebimizden karşılayacaktık. Hepsi buydu! Disiplin cezası, sicil bozulması, atılma ve kodesi boylama yoktu. Soruşturma ise hiç yoktu! Müdür yardımcısının ve Pontuslunun huzurundan çıkınca şaşkınlıkla gülmemek için zor tuttuğumuzu hatırlıyorum kendimizi.

Yara bere içinde de olsak tüm o itiş kakışlı meydan muharebesi kayıpsız kapanmıştı sanki. Kıştan bahara ve oradan da yaza uzanan aylar boyunca ıslah edilememiştik. Islahlık bir halimiz yoktu zaten! Okul, müfredat, ülke, dünya ıslah olmalıydı!

Duvarları boyadık. Elimizde fırça ve kireçle. Eğlene eğlene ama biraz da endişe ve şaşkınlık içinde. Dergiyi bir daha çıkaramadık. Yazılarımızı birbirimize yazdık, çoğaltmadan. Ertesi sene mezuniyete giden aylarda ise duvarlara yeni işaretler bıraktık, buradaydık demek için.

Ama içimizde bir soru işareti kalmıştı. Biz, o özel seçilmiş ekibin karşısında nasıl olup da okuldan atılmadan kalabilmiştik? İşkenceden geçen üniversitelileri, diğer okullardaki baskı ve disiplin hikayelerini duydukça, gördükçe, okudukça bu işte bir iş var hissine kapılıyorduk. Onları harcayan, bizi koruyan neydi? Parlak öğrenciler olmamız mı? Derslerimizin iyi olması mı? Aklımız, zekâmız mı? Tüm bunları düşünüyorduk içten içe ama ne olup da geçmişin ve düzenin sopasından nasibimizi almamıştık, işte bunu çözemiyorduk. Olan biteni ise ancak mezuniyette öğrenecektik.

*

Evet, mezun olmuştuk üç yılın ardından. Kitaplarımızı ve şarkılarımızı saklayarak, sakınarak. Kitaplarımızı ve şarkılarımızı birer zırh gibi kuşanarak. Kâh gülerek kâh itişerek kâh korkarak kâh kederlenerek. Ama büyüyerek, birbirine kör topal yaslanan 12 çocuk. Selviler içindeki bir avluda, o eski hastane binasında ve çalkalanıp duran bir tarihin içinde. Mezuniyet buruk bir zafer gibi kalmıştı üstümüzde: hem giymek istediğimiz hem de varmaktan korktuğumuz.

Sade ve vakur bir mezuniyet töreni düzenlediler bizlere. Göl kenarında, yıkık Bizans kilisesinin bahçesinde. Kep atmak diye bir adet yoktu o zamanlar, cübbe gibi şaşalı kıyafetler de. Altı üstü okulu üniversite giriş sınavlarında ülke ikincisi yaparak mezun olmuştuk. Sessiz bir gurur içindeydi herkes. Tumturaklı sözler olmamıştı. Eğiticiler de biz de derslerimizi tamamlamıştık. Sanki herkes birbirinden uzak durmaya karar vermişti o kireçli hafta sonundan sonra.

Dağılmadan önce Eleni Hanım hem bizleri ziyaret etmeye hem de vedalaşmaya gelmişti. Çakmak çakmak gözleriyle görmüş geçirmiş bir kadındı Eleni Hanım. Bizlere ablalık, analık yapmıştı, tüm o karmaşa içinde, yapabildiği kadar. Kendisi de soruşturmalardan geçerek. Yatakhane kapısı açıldı ve gülerek içeriye girdi Eleni Hanım. Yüzünde hüzün, sevinç, rahatlama ve gurur, bir arada dalgalanıyordu. Bir gözüyle ağlıyor, bir gözüyle de gülüyordu bizlere. Yüzünde hem bizleri kazasız belasız uğurlamanın gururu hem de atlatılan badirelerin izi vardı.

Tek tek sarıldık. Uzun uzun baktı yüzümüze. Sonra da kapıyı kapatıp “Bir oturun da az konuşalım, çocuklar” dedi. Bize çeşitli öğütler verecekti belli ki. Ya da bir vedalaşma konuşması olacaktı, biz istemesek de. Bir sandalye çekip yatakhane odamızın ortasına kuruldu. Bizler de nevresimleri toplanmış boş yataklarımıza. “Bu okuldan neden atılmadınız, biliyor musunuz?” diye başladı sözüne. Öylece kalakalmıştık. Sanki zaman da yatakhanenin içinde yüksek tavana yakın bir yerlerde takılıp kalmıştı. Unutur gibi olduğumuz bir soru geri gelmişti aramıza. Hakikaten, biz nasıl olmuştu da kalmıştık o duvarların arasında! Son ders zili çalmıştı işte ve öğrenme vakti gelmişti.

Kızmakla rahatlamak arasında gidip geldi Eleni hanımın gülüşü. Bacak bacak üstüne atıp ellerini dizinde birleştirdi. Şöyle olmuştu: Soruşturma, baskın ve atılma, polislik olma korkusuyla geçirdiğimiz o günlerin tam ortasında bir mektup gelmişti okula, Macaristan’dan. Mektup okul müdürü adına gönderilmiş ama tüm idari kadroya hitaben yazılmıştı. Kısaca okulda nasıl bir baskı ve yıldırma tezgâhı kurduklarından haberdar olunduğu yazılıyordu mektupta. Tek tek öğretmenlerin isimleri, okulda bir grup öğrenciye nasıl da saldırdıkları ayrıntılarıyla ele alınıyordu. Ve bu tavırlarının sürmesi ve ‘çocuklara bir şey olması’ durumunda tek tek hesabının sorulacağı belirtiliyordu. İmzada ise “Yunanistan Halk Direniş Örgütü - Merkez Komitesi” vardı.

Mektup hem infial hem de korku yaratmıştı okulun idari kadrosunda ve onlarla aynı görüşteki öğretmenler arasında. Ciddiye alıp almamak konusunda çok tartışmışlar. Ve sonunda müdür ağırlığını koyup itiş kakışı büyütmemeye karar vermiş. Korkmuşlar, çekinmişler. Öyle demişti Eleni Hanım yaşlı gözleriyle. Ve gülerken bizlere, biz kendi şaşkınlığımızla sevinivermiştik olan bitene. Mektup bizi korumuştu tüm o özel muamelelerden.

*

Yaz, sıcak. Balkondayım. Uzanıp bulvara bakıyorum. Gece sabaha bırakıyor yerini. Ilık bir sakinlik içinde aydınlanıyor Eleftaria. Ağaçlar, araçlar, insanlar ve tüm şehir boğucu bir başka güne uyanacak az sonra. Yunanistan’ı, şu koca şehri, Yanya’yı ve geçmişi düşünüyorum. Theodorakis “İnsana hiç belli olmaz” diyor içeride. Geceleri herkes uyuduktan sonra kimya laboratuvarına çekilip daktiloda mektubu yazışı geliyor aklıma Aleki’nin. Soruşturmaların eli kulağındayken Demokratik Almanya’da mülteci olan dayısına göndermesi… Dayısı ise Budapeşte’deki sürgün yoldaşlarına ulaştırmıştı mektubu. Böylece mektup resmi bir görünüm kazanıp yazıldığı yere geri dönmüştü. Merkez komitenin mührüyle ve postayla. Ve bizleri de korumuştu.

İyiden aydınlanıyor Eleftaria artık. Kuşlar uçuyor sabahın ılık ışığında. Gönüllerince uçuşuyorlar, uçsunlar. Kedi gitmiş. Az sonra sıcak kavuracak bulvarı.

Ben halen bekliyorum, bir şeyleri, güzel insanları anarak, kendime şaşırarak. Büyük bir hasretle… Tıpkı şu şehir, ülke ve dünya gibi.

Not: Bu öyküde yer alan tüm isimler uydurma ve tüm olaylar gerçektir. Gerçek kişilerle benzerlikleri ise birer tesadüftür. Eleftaria Yunanca özgürlük demektir. Yanya kuzey batı Yunanistan’da güzel bir şehirdir. Çipuro, rakı benzeri sert bir Yunan içkisidir. Ve bu zor dünyada güzel insanlar iyi ki vardır.

Öyküye Round Midnight Project grubunun Mikis Theodorakis şarkılarından derlediği Nocturnes albümünün eşlik etmesi önerimdir. Ve bir de Theodorakis’in La Casa Al Mare şarkısı.

Görsel: Markus Winkler, Eleftaria Bulvarı, Atina, 2020.

                                                                         /././

Alman Anayasasını bir Türk mü koruyacak?-Tevfik Taş-

İstanbul doğumlu Sinan Selen'in BfV'nun başına getirilmesi kurumun Nazi artığı geçmişini temize çıkarmaya yetmeyeceği açıktır. Siz bakmayın Türk Youtuber Oktan Erdikmen'in ''BfV ülkede  işini düzgün yapan tek kurumdur'' laflarına. Liberal hastalıktır, doğru paket içinde her daim yanlış içerik pazarlanır!

Alman iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Teşkilatı BfV'un başına İstanbul doğumlu Sinan Selen'in atanması üzerine başlayan tartışma Alman kamuoyunda yankısını sürdürüyor. 

Selen'in 2006'da Alman güvenlik mekanizmaları ile kurulan ilişkilenmesi, 2019'da Alman iç istihbarat örgütü BfV'in başkan yardımcılığına atanması ile dikkat çeker duruma gelmişti. 2019'da Alman iç istihbarat örgütü BfV'in başkan yardımcılığına atanması ile adından daha da söz ettiren 1972 İstanbul doğumlu Sinan Selen, Eylül 2025'de aynı kuruma başkan olarak atanınca kendisine olan ilgi yoğunlaşarak arttı.

Selen'in 'kökeni' ona karşı olumsuz tutum için yeter sebepti

Almanya'daki koalisyon hükümetinin bileşenleri tarafından tam onayla kuruma başkan olarak atanan Selen, Alman faşist sağı tarafından tepkiyle karşılandı. Faşistler açısından Selen'in ''köken''i ona karşı olumsuz tutum almak için yeter sebepti. 

Almanya'nın yükselişi önlenemeyen faşist partisi AfD'nin Bavyera Grup Başkan Vekili Katrin Ebner-Steiner tarafından Selen'in ''İstanbul doğumlu'' olması bu görevi yerine getirememesi için yeterliydi örneğin. Öncesi de var bu işin. 2019'da BfV'un başkan yardımcılığına getirilen Sinan Selen'e yapılan bir başka itiraz yine AfD'den geliyordu. 

AfD Federal Meclis üyesi Johannes Huber, ''Anayasayı Koruma Teşkilatı başkan yardımcısı bir müslüman'' diye tweet atmıştı zamanında. Bu tartışmaya sol-liberal cepheden dahil olan prestijli Süddeutsche Zeitung ise Selen'in ''dindar olmadığı''ni dillendirerek son derece önemli bir savunmada bulunduğunu düşünüyor olmalıydı.

'Sinan Selen'in 'aslında dindar olmadığı'nı kanıtlama derdine düşmüşler'

Sosyal demokrat ve liberter etiketli partilerin siyasetlerinden sıtkını sıyıran kitlelerin insanca yaşam taleplerinin Alman faşistlerince bir kez daha suistimal edilmesi ile ülkede yine yanlış eksenli bir cepheleşme olgusu gündemi işgal eder oldu. Liberter sermayesever Yeşiller Partisi ile kapitalizmin hasta bakıcısı sosyal demokrasinin tarumar ettiği kazanılmış haklar, yükselen yeni sağ tarafından ustaca sömürülmeye devam ediyor. 

Emperyalizm kavramını ağzına almayan liberterler ile kapitalizm karşıtlığını yasaklamış sosyal demokratların ''faşizm'' kavramını olur olmaz yerde savrukça kullanarak AfD'nin yükselişinin önüne geçmeyi istemeleri komik olmaktan öte olsa olsa iğrenç bir sahtekârlığın maskesi işlevi görebilirdi. Ve nihayetinde de öyle oldu: Mevcut düzeni savunanlar yani Alman emperyalizminin emek düşmanlığını hokus pokusla görünmez kılmaya çalışanlar yerleşik düzenin kalması için önüne gelene ''faşist'' deme gereği duyuyorlar. Liber 'sol'un ve düzenin has bekçisi sosyal demokrasinin AfD'ye faşist demelerinin hiçbir kıymeti bulunmuyor. Zira AfD'yi bu iki cenah yarattı! 

Ve şimdi 'iç istihbarat İstanbul doğumlu bir müslümana bırakılır mı' diye feryat eden faşistlere yanıt yetiştirmeye çalışan mevcut düzenin bekçileri, seküler toplum savunusunu dahi yüzlerine gözlerine bulaştırırcasına Sinan Selen'in 'aslında dindar olmadığı'nı kanıtlama derdine düşmüşler!

'Onun adı üzerinden kopartılan kavga özü itibariyle düzen aktörlerinin iç kavgalarının izdüşümünden öte bir anlam ifade etmiyor'

Sinan Selen'in Alman iç istihbarat örgütünde yaşadığı kariyer süreci ile Alman faşist hareketinin popülerleşerek kitleselleşmesi arasında kimi paralellikler var. 2013 göçmen krizi ve avro bölgesinde yaşanan iktisadi kriz ile başlayan sürece doğan Alman faşist hareketinin popülist bölmesi, yıllardır yüzde 5 barajının altından sıyrılarak birden bire ülkenin ana muhalafet gücü haline evrildi. 

Geleneksel merkez siyasetin çöküşüne paralel, Alman faşist hareketi de kitleselleşerek büyüdü. Soldan çalınan sloganları tersyüz ederek yolunu açan AfD, Alman emperyalizminin krizinin bir çıktısı olarak siyasal arenade yerini hızla dolduruyor. Bu sürecin merkez sağ/liberter-sosyal demokrasi açısından sonucu ''demokrasi''nin yani mevcut düzenin korunması refleksine tekabül edegeldi.

Sinan Selen işte bu sürecin simgelerinden biridir ve onun adı üzerinden kopartılan kavga özü itibariyle düzen aktörlerinin iç kavgalarının izdüşümünden öte bir anlam ifade etmiyor. Liberal düzen taraftarları Selen'i 'yeni liberal Almanya'nın simgesi ilan ederken, Alman emperyalizminin Hitlerci ruhundan beslenen faşist kitle hareketi de onu 'geleneksel Alman değerleri'nden uzaklaşmanın simgesi olarak görüyor.

Alman büyük sermayesinin iktidar bölmesi popülist faşist hareketi denetim altında tutarken Sinan Selen'in başında olduğu Anayasayı Koruma Teşkilatı'nı sopa olarak kullanarak, sözü geçen mecrayı terbiye etmeye çalışıyor. Artık alameti farikası antisemitizmden göçmen düşmanlığına kayan neo-faşist hareketin Almanya şubesi adına AfD'de de yine aynı simgeden hareketle göçmen bir bireyin Almanya'nın güvenliğini fıtratı gereği sağlayamayacağını ileri sürüyor. 

Bu tartışma süredursun, sözü geçen kuruma geçen yıl ayrılan bütçeye yaklaşık 100 milyon avro daha eklenerek toplam rakam 686 milyona yükseltildi. Militarizm gündelik hayatın olağan bir parçası olarak sıradanlaştırılırken, ''Rus tehditi'' bu programın meşrulaştırıcı unsuru olarak kullanılıyor.

'Liberalizm toplumu militarize ederken bir yandan da faşizm ile mücadele ettiğini iddia ediyor'

Ancak Alman emperyalizminin açmazı tam da burada başlıyor: Liberalizm toplumu militarize ederken bir yandan da faşizm ile mücadele ettiğini iddia ediyor. Liberal Alman sermayesi bir Türk'ü anayasasını koruması için seçerken, onun cilalanan becerilerinden ziyade imajını vitrine yerleştirmeyi hedefliyor. Selen'in selefi Thomas Haldenwang sıkı İsrailciydi, Mossad ile arasının iyi olmadığını bilmeyen yok. Haldenwang'ın selefi ise sıkı bir AfD yandaşıydı. NSU cinayetleri denilen sekizi Türk, biri Yunan göçmenin öldürülmesinde kurumun başındaki kişidir. Emekli olunca ırkçılığını gizlemez oldu. Daha açıkçası: Gizleyemez değil, gizlemez oldu!

İstanbul doğumlu Sinan Selen'in BfV'nun başına getirilmesi kurumun Nazi artığı geçmişini temize çıkarmaya yetmeyeceği açıktır. Siz bakmayın Türk Youtuber Oktan Erdikmen'in ''BfV ülkede  işini düzgün yapan tek kurumdur'' laflarına. Liberal hastalıktır, doğru paket içinde her daim yanlış içerik pazarlanır!

1950'de Amerikan işgal güçleri tarafından kurulan BfV, ıskartaya çıkmış ne kadar Nazi teknokratı varsa kuruma dahil etmişti. Zira asıl düşman savaştan önce olduğu gibi savaştan sonra da komünistlerdi. Nihayetinde de Nazi partisinin artıklarını yasak kapsamına alma gerekçesi ile başlayan Soğuk Savaş programında asıl hedef Almanya Komünist Partisi'ni yasa dışı ilan etmekti. 

Şimdi Sinan Selen'in oturduğu koltukta o dönem oturan Hubert Schrübbers ilk iş olarak 1956'da KPD'yi kapattırmıştı. Ancak belirli bir süre sonra kendisinin Nazi 'geçmiş'i ortalığa dökülünce istifa etmek zorunda kalmıştı. Selen'in şefi Haldenwang'ın azılı İsrailciliği yeterince açığa çıkmıştı. Hristiyan Demokrat partiden milletvekili olma sevdası karşılık bulmadı, şimdilik evinde oturuyor. 

Selen'in bir önceki şefi Hans Georg Maassen'ın neo-faşist sevdasını gizlememe cüreti gibi, Sinan Selen'in de ''aşırı sağ'' ile ''aşırı sol''u eşitleyen dolaylı antikomünist gözlüğü çok geçmeden düşecektir.

                                                           /././

Trump’ın dünürü Libya’da petrolü görüşürken, kızı ve damadı Türk petrol patronunun lüks yatıyla geziyormuş! -soL-

ABD Başkanı Trump’ın kızı Tiffany ile eşi Michael Boulos’un Temmuz ayında Türkiye'deki petrol patronlarından Bayegan ailesinin lüks yatında yaz tatili yaptığı ortaya çıktı. Michael’in babası ve Trump’ın Afrika temsilcisi Boulos ise aynı günlerde Libya petrolleri için Trablus’ta ABD adına görüşmeler yürütüyordu.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump’ın “iş adamı” oğlu Donald John Trump Jr. ile geçtiğimiz hafta İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda bir görüşme yaptığı ortaya çıktı.

İddia CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in tarafından Bahçelievler mitinginde ortaya atıldı, Özel "Filistin kan ağlarken, Trump'ın oğluyla lobi şirketleri üzerinden iş tutuyorlar, Filistin'i Trump'a terk ediyorlar. Filistin seni affetmeyecek Erdoğan” dedi.

Middle East Eye’ın haberine göre Erdoğan’a yakın bir kaynak görüşmeyi doğruladı ancak Gazze’yle ilgili olduğu iddiasını yalanladı. Söz konusu kaynağa göre görüşme “nezaket amaçlı ziyaret”ten ibaretti.

Gazze'yi 'Ortadoğu'nun Rivierası' yapma rüyasındaki Trump ailesi, Türk petrol patronunun yatında Fransız Rivierası gezisinde

Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası” yapma fikrini rafa kaldırmayan Trump’ın oğlu ile Erdoğan arasındaki gizli görüşmenin içeriği merak edilirken, bu kez Libya petrollerine ilişkin dikkat çekici bir haber New York Times tarafından yayımlandı.

Buna göre Trump’ın kızı Tiffany Trump ile eşi Michael Boulos Temmuz ayında Türkiye’den petrol patronu Ercüment Bayegan ile Rüya Bayegan çiftinin ultra lüks yatında Fransız Rivierası’nda tatil yapmıştı.

ABD Başkanı Trump, Michael Boulos’un babası Lübnanlı-Amerikan patron Massad Boulos’u önce Ortadoğu danışmanı, daha sonra ise Afrika temsilcisi yapmıştı.

Bayegan Ailesi'nin Libya'daki çıkarları ve baba Massad'ın Dibeybe görüşmesi

Tiffany ile Michael Libya’nın petrol üretimindeki artıştan çıkarları olan enerji şirketi BGN International’ın patronu Rüya Bayegan ve eşi Ercüment Bayegan’ın lüks yatıyla gezerken, baba Massad aynı günlerde Libya’da petrol üretiminin artırılması için Trablus’ta görüşmeler yapıyordu.

New York Times, Türk milyarderler Ercüment Bayegan ve eşi Rüya Bayegan'ın sahibi olduğu süper yat Phoenix 2 ile Fransız Rivierası'nda gezen Boulos ailesinin yatın kullanımı için ödeme yapıp yapmadığının belirsiz olduğunu yazdı. Ancak Phoenix 2'nin operasyonlarında yer alan ve isminin açıklanmaması kaydıyla konuşan bir kişi, Boulos-Trump ailesinin Bayeganlara yatta geçirdikleri süre için ödeme yapmadığını söyledi.

Tiffany Trump, Bayeganlara ait lüks yattaki tatillerinden fotoğrafları sosyal medyadan paylaştı.

Massad Boulos, New York Times’ın yat gezisiyle ilgili sorularını yanıtsız bıraktı. Michael Boulos ve Tiffany Trump’ın sözcüsü ise bu geziyi “kişisel ve özel bir tatil” olarak niteledi. BGN International şirketinin sözcüsü Sharon McKoy, Rüya Bayegan’ın o sırada yatta olmadığını belirtti ve Boulos-Trump ailesinin kimin davetiyle yatı kullandığının belirsiz olduğunu söyledi. Sözcü, “Phoenix 2 yatında kimlerin bulunmuş olabileceğine dair sorular, BGN’nin Libya’daki iş operasyonlarıyla ilgili değildir” ifadelerini kullandı.

Resmi bir görevi bulunmayan Bilal Erdoğan’ın babasının yurtdışı ziyaretlerine eşlik etmesi gibi Trump’ın dördüncü çocuğu olan Tiffany ile eşi Michael da önceki gün Trump’ın İngiltere’ye yaptığı resmi ziyarette kraliyet ailesinin verdiği yemekte görüntülenmişti.

Michael Boulos Çarşamba günü İngiltere Kraliyet ailesinin Trump için verdiği resmi yemekte Galler prensesi Kate Middleton ile kadeh tokuşturuyor.

Öte yandan Türkiye’den petrokimya patronları Bayegan çiftinin yatında tatil yaparken babası Libya’da petrol görüşmeleri yürüten Michael Boulos’un Libya petrollerine ilgisi olduğu da dile getirilenler arasında.

NYT’nin biri aileye yakın iki kaynağına dayandırdığı haberde Boulos’un Libya petrol sanayisinde iş yapmak istediğini söylediği kaydedildi. Libyalı bir patron olan Basit Ignet de, Michael Boulos’un bu ilgisinin Trablus iş dünyasında bilindiğini belirtti. Öte yandan gazete aile sözcüsünün, Michael Boulos'un “Libya’da ya da petrol ve gaz sektöründe iş yapmaya hiç niyeti olmadığını” söylediğini duyurdu.

Peki Tiffany Trump ile Michael Boulos Bayeganların lüks yatında Fransız sahillerini gezerken baba Massad Boulos Libya’da ne yapıyordu?

2011’de Muammer Kaddafi’nin NATO müdahalesiyle devrilmesinin ardından Libya’nın ABD’deki fonları dondurulmuştu. Libya halen Trablus'ta uluslararası alanda tanınan Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki geçici hükümet ve doğuda eski general Halife Hafter liderliğindeki yönetim arasında ikiye bölünmüş durumda. Yıllarca Trablus’taki hükümete olan desteğinin ardından AKP hükümetinin son dönemde Hafter ile ilişkilerini geliştirme çabasıysa dikkat çekiyor.

NYT’nin haberine göre Trump-Boulos ailesinin yat seyahati, Libyalı yetkililer ve patronlar arasındaki Boulos’un ülkede bir diplomat olarak taraf seçtiği algısını güçlendirecek gibi gözüküyor.

Boulos geçen bahar aylarında Katar’da Libya Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim Dibeybe ile bir araya gelmişti. Görüşmede Başbakan Dibeybe’nin yeğeni olan İbrahim Dibeybe dikkat çekici bir teklifte bulunmuştu: Kaddafi sonrası ABD yaptırımları kapsamında Batı bankalarında bloke edilen Libya’ya ait 70 milyar doların bir kısmının serbest bırakılması karşılığında, Libya bu parayı inşaat sözleşmeleri aracılığıyla ABD’li şirketlere taahhüt edecekti.

Boulos ise daha sonra, Libya’nın dondurulan varlıklarının bir kısmının ABD’li şirketlere aktarılması konusunu konuştuğunu birçok ABD’li ve Libyalı yetkili dile getirse de reddedecekti.

Tiffany Trump’ın sosyal medyadan paylaştığı fotoğrafları ve deniz trafiği verilerine göre, Bayeganların lüks yatındaki gezi 17-27 Temmuz tarihlerini kapsıyor. Kayınpeder Massad Boulos ise 23 Temmuz’da Trablus’a gitti. Libya’nın petrol üretimini artırmak üzere hem Hafter hem de Dibeybe yönetiminden yetkililerle görüşmeler yaptı. 

Massad Boulos, 23 Temmuz'da Trablus'taki hükümetin başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile...

Boulos’un bu görüşmelerinden birinin de Trablus sahilinde İbrahim Dibeybe’ye ait villadaki akşam yemeği olması dikkat çekti. Boulos önce villayı ziyaret ettiğini yalanladı, daha sonra yeni bir açıklama yaparak bunun resmi bir görüşme olduğunu ve ABD Dışişleri Bakanlığı diplomatlarının da yemeğe katıldıklarını söyledi.

NYT’nin haberinde Libya’daki "hassas" durumun Boulos gibi bir figürün iş anlaşmaları peşinde ABD adına diplomasi yürütmesi için uygun olmadığı yönünde ABD’li diplomatların ve Libya’dan patronların görüşlerine yer verildi.

Öte yandan Trump-Boulos çiftinin Fransız Rivierası’ndaki yaz tatillerini sadece Türk enerji patronları Bayeganların lüks yatında geçirmedikleri, enerji sektöründe hisseleri olan Yunan milyarder Ioannis Papalekas tarafından kontrol edilen bir holdinge ait Magna Grecia adlı lüks yatta da tatil yaptıkları ortaya çıktı. NYT Papalekas’a ulaşamadığını ile şirketin Kıbrıslı avukatlarının da gazetenin sorularını yanıtlamadığını duyurdu.

Bayeganlar kimdir?

Çiftin 2011'de Yeni Şafak'la söyleşinden bir kare...

“Petrol kralı” diye anılan Ercüment Cafer Bayegan’ın adı geçen yıl Üsküdar Vaniköy’deki Abdülgaffar Karacadağ Yalısı’nı 32 milyon dolara almasıyla gündeme gelmişti.

Patronlar Dünyası geçen seneki bir haberinde Ercüment Cafer Beyagan için “Enerji sektörünün en çok bilinen isimlerinden biri. Özellikle petrol ticaretinde elde ettiği devasa gelirlerle, zengin listesinin en başlarına konumlanmış bir iş insanı” diye yazıyordu.

Petrokimya sanayisi patronlarından Bayegan ailesi iş hayatındaki geçmişlerinin 1940'lara uzandığını ileri sürüyor. Buna göre aile 2000’lere dek çuval, kanaviçe, kahve ve parafin ticareti yapmış. 2000’li yıllardan itibarense “yurtdışındaki pazarlara açılma stratejisi” izlemiş. Grup, plastik ve kimya gibi petrokimya sektörünün yanısıra enerji, demir-çelik gibi çeşitli sektörlerde de faaliyet gösteriyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen yıl Nisan ayında Bayegan’a Hatay’daki entegre polipropilen tesisi nedeniyle teşekkür belgesi vermişti. 

Bayeganların adı 2021 yılında Hatay'da Yurtgaz'dan satın aldıkları dev akaryakıt ve LPG tesisiyle ilgili iddialarla da gündeme gelmişti. Yurtgaz, tesisi alan Bayegan’ın sözleşme şartlarını yerine getirmediğini belirterek "tesise kötü niyetle, desise ve hileli davranışlarla adeta çöktüğü" gerekçesiyle dava açmıştı.

Ercüment Bayegan Erdoğan'ın elinden teşekkür belgesi alırken...

Ercüment Bayegan’ın eşi Rüya Bayegan’ın patronu olduğu BGN Group'un internet sitesinde yer alan bilgiye göre, grup petrol-gaz ticareti ve dağıtımından enerji projelerinin finansmanına kadar geniş bir alanda faaliyet yürütüyor.

Verilen bilgide “Rafineriler, üreticiler, devlet petrol şirketleri ve uluslararası tüccarlarla kurduğumuz köklü ilişkiler sayesinde enerji değer zincirinin her noktasında varlık gösteriyoruz. Ayrıca, ticaret faaliyetlerimizi geliştirmek için varlık ve altyapı geliştirmeye yatırım yapıyoruz” deniliyor.

Patronlar Dünyası’ndaki haberde Rüya Bayegan’ın adı Hürriyet gazetesinin 7 Şubat 2013 tarihli bir haberinde, Petrochemicals dergisinin "Orta Doğu’nun alanında en güçlü 50 oyuncusu" listesindeki "yükselişiyle" geçtiği aktarılıyor:

“Rüya Bayegan’ın petrol milyarderlerini geride bıraktığı belirtilen haberde, 2010 yılında 50’nci sıradan girdiği ‘Orta Doğu’nun 50 Güçlü Petrol Oyuncusu’ listesinde yükselişini sürdüren Bayegan’ın, 2011’deki performansıyla 36’ncı, 2012’de ise 19’uncu sıraya yükseldiği kaydedildi.”

Haberde sonraki süreçte Rüya Bayegan’ın Orta Doğu’dan sonra Avrupa’da da dünyaca ünlü petrokimyacılar arasında ilk 3 sırada yer aldığı, 1 Ekim 2024'teyse Birleşik Arap Emirlikleri'nde düzenlenen Gulf Intelligence Enerji Pazarları Forumu'nda Yeni İpek Yolu Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldığı belirtildi.

soL

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -19 Eylül 2025 -

İçişleri Bakanlığı kulisleri kaynıyor: Bakan Yardımcısı Turan, Cumhurbaşkanı ile ne konuştu?-Tolga Şardan-

İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan, Yerlikaya’nın kendisine deyim yerindeyse üvey evlat muamelesi yaptığını Cumhurbaşkanı’na iletti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, görüşmede yer alan Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’a “Hasan Bey, bunlardan bizim neden haberimiz yok?” tepkisini gösterdiğini öğrendim. Önümüzdeki günlerde kabinede gerçekleşmesi beklenen değişimde bu görüşmenin etkisinin olup olmadığı anlaşılacak.

Doğrusunu isterseniz başlıktaki sorunun yanıtı, son emniyet müdürleri kararnamesindeki merkeze alınan bir isimle ilgili yaptığım araştırmada ortaya çıktı.

İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı kararnamede yer alan Çanakkale Emniyet Müdürü Kenan Kurt’un görevden alınması, emniyet çevrelerinde de dikkati çekti.

Bu satırların yazarının da bizzat tanıdığı Kurt’la ilgili herhangi adli ya da idari soruşturma olmamasına rağmen görevden alınmasının kuşkusuz bir anlamı olmalıydı.

Kaynaklardan yaptığım araştırmada, aynı zamanda İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın memleketi Çanakkale’de görev yapan Kurt’un alınma sebebinin, iddiaya göre Bakan Yerlikaya ile Yardımcısı Turan arasında bir süredir devam eden sıkıntılı dönem olduğu ortaya çıktı.  

Bu bilgi üzerine kaynaklara biraz daha yoğunlaştığımda, daha önce AKP’nin TBMM’deki Grup Başkanvekili görevini yürüten ve bu dönemde aktif siyasetten İçişleri Bakan Yardımcılığı’na bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından getirilen Turan’ın geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı ile özel bir görüşme gerçekleştirdiği bilgisine ulaştım.

Kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Turan’la yüz yüze yaptığı görüşme pek de sıradan değildi.

2023’teki genel seçimlerinden ardından kurulan yeni kabine çalışmaları çerçevesinde iki yıldır bakan yardımcılığı görevini yürüten Turan, bu süre içinde Bakan Ali Yerlikaya’nın kendisiyle ilişkileri konusunda Erdoğan’ı detaylı bilgilendirdi.

Cumhurbaşkanlığı’ndaki görüşme sıradan olmadığı gibi kısa da sürmedi. Hatta Erdoğan’ın, Turan’la görüşmesi sırasında önemli bir yabancı devlet yöneticisiyle telefon bağlantısı kurması gerekti. Erdoğan, telefon görüşmesinin ardından Turan’ı dinlemeye devam etti. 

Peki, Turan bu görüşme sırasında neler aktardı?

Soruyu yanıtlamadan önce küçük bir bilgi vereyim. Kendisi de mülki idare kökenli olan İçişleri Bakanı Yerlikaya’nın dört yardımcısı var. Bunlardan Münir Karaloğlu ile Mehmet Aktaş eski vali. Yani Yerlikaya gibi mülki idareden. Mehmet Sağlam, hukukçu ve AKP tabanından, siyasetçi. Bülent Turan da yine Sağlam gibi, hukukçu ve AKP tabanlı siyasetten gelme.

Bülent Turan, Mehmet Aktaş, Mehmet Sağlam ve Münir Karaloğlu, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile birlikte

Turan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aktardığı bilgilerin çok detaylarını vermeyeceğim. Ancak şunu söylemek mümkün; Turan, özetle Yerlikaya’nın kendisine deyim yerindeyse üvey evlat muamelesi yaptığını Cumhurbaşkanı’na iletti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Turan’ı dinledikten sonra görüşmede yer alan Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’a “Hasan Bey, bunlardan bizim neden haberimiz yok?” tepkisini gösterdiğini öğrendim.

Önümüzdeki günlerde kabinede gerçekleşmesi beklenen değişimde bu görüşmenin etkisinin olup olmadığı anlaşılacak.

Sonuç olarak gerek Yerlikaya’nın Turan’a yönelik yaklaşımı gerekse Turan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi ve Yerlikaya’nın yaklaşımını aktarmasının İçişleri Bakanı’nca haber alınması, Çanakkale Emniyet Müdürü’nün başına patladı!

Emniyette işler böyle yürüyor!

* * *

Özel Harekat Başkanı’nın değişmesinin asıl sebebi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin elini öpen Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Başkanı Süleyman Karadeniz’in görevden alınıp Muğla Emniyet Müdürü yapılması farklı değerlendirmelere neden oldu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Temmuz'da, darbe girişiminde bombalanan, 51 polisin şehit olduğu Özel Harekat Başkanlığı'nı ziyaret etti. Ziyareti sırasında Özel Harekat Başkanı Süleyman Karadeniz, Bahçeli'nin elini öptü (15 Temmuz 2024)

MHP yönetiminin, kararnamede MHP’lilerin görevden alındığı yorumu yapmasına neden olan bu atamanın asıl gerekçesi, Karadeniz’in MHP’li olması değil. Doğrusunu isterseniz Karadeniz MHP’li mi, değil mi, birazdan okuyup siz karar verin.

Karadeniz’in görevden alınmasının gerekçesi, Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş’la telefonda yaptığı bir görüşmede sert bir üslupla konuşması.

Özel Harekat Başkanlığı’nı ilgilendiren bir konuda Demirtaş’ın talimatını uygun bulmayan Karadeniz, telefon görüşmesinin sonunda iddiaya göre, Demirtaş’a yine sert bir üslupla makamında görüşmek istediğini belirtti.

Araya girenler tarafından, kriz kısa süreliğine çözüldü. Demirtaş’ın, Karadeniz’le çalışmak istemediğini Bakan Yerlikaya’ya bildirmesinin ardından, Özel Harekat Başkanı “ayıp olmasın” yaklaşımıyla Muğla’ya gönderildi.

Bir de Özel Harekat Başkanlığı’nda yaklaşık on aydır yürütülen bir usulsüzlük soruşturması var. CHP’li Murat Bakan dün bu konuda bilgi verdi. Usulsüzlüğü adı karışan isim, Karadeniz’in sağ kolu, aynı zamanda başkan yardımcısı V.M.T.

Soruşturma her nedense 10 aydır müfettişte. Kapatılacağı yönünde bilgiler mevcut emniyet kulislerinde. Dosyayı Bakan Yerlikaya yakından takip ediyor.

Tabi bu aşamada, yardımcısının usulsüzlüğe karışan birim amirinin yani Başkan Süleyman Karadeniz’in konumu nasıl olur, ilgilileri karar versin.

Bu arada az önce belirttiğim üzere; Bahçeli’nin elini öpen Karadeniz’in ne kadar MHP’li ya da ülkücü olduğuna şimdi aktaracağım bilgiyi okuyanlar, özellikle MHP yönetimi karar versin.

Büyüteç’te daha önce de gündeme getirdim. Karadeniz, kariyeri sırasında Manisa’da görev yaptı.

Manisa’da görev yaptığı dönemde çocuğunun, FETÖ’ye bağlı Özel Şehzade Mehmet Koleji’nde hangi sebeple eğitim almasını sağladığını açıklarsa, kamuoyunun bilgilenmesi açısından daha sağlıklı olacak zannımca.

* * *

Can Holding’nin tütünleri

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı kara para aklama soruşturması sırasında mal varlığına el konulan Can Holding’le ilgili dikkat çekici bilgiye ulaştım.

Doğubeyazıtlı Can Ailesi’nin finansal çerçevede parlamasının İstanbul’a gelişlerinden sonra başladığını ifade eden bilgiler kamuoyuna yansıdı.

Aynı zamanda AKP içindeki güçler savaşının da parçası olduğu bizzat AKP’liler tarafından ifade edilen soruşturma çerçevesinde aileye ait bilgilerde eksik kalan küçük bir bölüm var, onu da bu satırların yazarı tamamlamış olsun.

Can Ailesi’nin Doğubeyazıt-İstanbul hattında bir ara durağı var: Mersin.

Buradaki süreçten pek fazla söz edilmemekle birlikte ailenin asıl büyümesinin başlangıç noktası Mersin.

Can Ailesi, hakkındaki sigara kaçakçılığı iddialarını bertaraf etmek için Mersin’de Europa Tobacco adındaki bir sigara fabrikasını satın aldı.

Fabrikanın sahibi Mahmut Aslan ve ailesiydi. FETÖ döneminde” kumpas” biçiminde hazırlanan bir adli soruşturma çerçevesinde Aslan Ailesi, fabrikayı deyim yerindeyse “üç otuz paraya” elden çıkartmak zorunda kaldı.

Fabrikayı alan ise Can Ailesi’ydi.

Aile, burada ülke genelinden üreticilerden satın aldığı tütünü işleyip kendisine ait markalara dönüştürüp pazarladı.

Ailenin fabrikada işlediği tütünler arasında ünlü Adıyaman tütünü de vardı. Adıyaman’dan fabrikaya gelen tütünün sahibini söylemeye sanırım gerek yok!

Dolayısıyla Can Ailesi’nin; ticari faaliyetleri çerçevesinde, şimdilerde miras meselesinden büyük kavgalar yaşayan Menzil Grubu’yla temas halinde olmaması elbette düşünülemez.

Zira vardı.

Tabii, üretimde kullanılan Adıyaman tütününün üretim ve satış aşamalarıyla ilgili nasıl vergilendirme yapıldığı konusu önemli. Bu konuda şimdilik bilgim yok.

Ancak soruşturmayı yürüten savcılığın ve MASAK’ın “muhakkak” bilgisi vardır!

                                                        /././

İmamoğlu’nun siyasi yasak da aldığı ‘ahmak davası’ndaki ceza, istinafta "hesap hatası" güncellenerek onandı!

Yerel mahkemenin gerekçeli kararında, "ahmak" sözcüğünün halk arasında "aptal, geri zekâlı" anlamında kullanıldığı, Yargıtay’ın "ahmak"la ilgili içtihadı olmadığı ancak "aptal" ve "geri zekâlı" ifadeleriyle ilgili çok sayıda kararının bulunduğu vurgulanmıştı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, 2022 yılında siyasi yasak cezası da aldığı "ahmak davası"ndaki ceza istinafta onandı. İstinaf, İmamoğlu'na verilen 2 yıl 7 ay 15 günlük cezayı, "hesap hatası" yapıldığı gerekçesiyle 1 yıl 19 ay 15 gün şeklinde güncelleyerek onadı. T24'ün ulaştığı İmamoğlu'nun avukatlarından Tora Pekin, "Yargıtay yolu açık, bu siyasi yasak anlamına gelmiyor" dedi. Dava hakkındaki son kararı Yargıtay verecek.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi (istinaf), İmamoğlu'nun 2019'daki bir basın açıklamasında YSK üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle yargılandığı ve Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2022'de "kurul halinde çalışan kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı alenen hakaret" suçundan 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası ile davada, TCK 53. madde kapsamında siyasi yasak da vererek karara bağladığı dosya üzerindeki incelemesini tamamladı.

Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin kararında usul ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılık, delillerde ve işlemlerde ise herhangi bir eksiklik olmadığına hükmeden istinaf, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğuna karar verdi.

İstinaf, incelenen dosya kapsamına göre verilen hükümde, TCK'nin 43/2-1 maddesinin uygulanması sırasında "hesap hatası" yapıldığı gerekçesiyle İmamoğlu'na verilen 2 yıl 7 ay 15 günlük cezayı 1 yıl 19 ay 15 gün şeklinde güncelleyerek onadı.

Daire, istinaf başvurusunu Yargıtay'da temyiz yolu açık olmak üzere esastan reddine hükmetti.

İmamoğlu'nun avukatlarından Kemal Polat da kararı temyiz edeceklerini açıkladı.

"Hesap hatası"

İstinaf mahkemesinin ilgili kararında şu ifadeler yer aldı:

"TCK'nın 43/2-1. maddesinin uygulanması sırasında hesap hatası sebebiyle netice hapis cezasının "1 yıl 19 ay 15 gün hapis" yerine "2 yıl 7 ay 15 gün hapis" olarak belirlenmesi suretiyle fazla tayini,

Kanuna aykırı olup, bu aykırılığın olayın daha fazla aydınlatılmasına ihtiyaç duyulmadan CMK'nın 280/1-a ve 303/1-a maddesi gereğince yeniden duruşma yapılmaksızın düzeltilebilir nitelikte olduğu görüldüğünden, sanık hakkında atılı suçtan kurulan hüküm fıkrasının üçüncü paragrafında yer alan "2 yıl 7 ay 15 gün hapis" ibaresinin çıkartılarak yerine "1 yıl 19 ay 15 gün hapis" ibaresinin eklenmesi, suretiyle diğer yönleri usul ve kanuna uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE..."

                                                         ***

Gürsel Tekin "CHP İl Başkanlığı'nın araçları trafikten men edilsin" diye dilekçe verdi; talebi reddedildi

Gürsel Tekin

CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyım olarak atanan Gürsel Tekin, İl Başkanlığı’na ait araçların trafikten men edilmesi için İstanbul 35. İcra Müdürlüğü'ne dilekçe verdi. 

CHP İstanbul İl Başkanlığı'na kayyım olarak atanan Gürsel Tekin, avukatı Mustafa Yalçınkaya aracılığıyla İstanbul 35. İcra Müdürlüğü'ne dilekçe vererek, CHP İstanbul İl Başkanlığı'na ait araçların trafikten men edilmesini talep etti. Başvuruda, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin, kayyım kararında "ihtiyati tedbir" uygulamasına hükmettiği öne sürülerek, "İlgili faaliyetlerimizin devamı için, karar gereğince CHP İstanbul İl Başkanlığı'na ait araçlara trafikten men kararı verilmesini vekâleten talep ederiz" denildi.

"Kararda 'ihtiyati tedbir' yok"

İstanbul 35. İcra Dairesi, bunun üzerine İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak, dava kapsamında alınan kararın İl Başkanlığı'na ait araçların trafikten men edilmesini gerektirip gerektirmeyeceğini sordu. İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin İstanbul 35. İcra Dairesi'ne gönderdiği yanıtta, talep edilen hususun mahkemenin dava konusunu oluşturmadığı belirtildi.

Mahkemeden verilen bu yanıt üzerine İstanbul 35. İcra Dairesi'nce CHP İstanbul İl Başkanlığı'na ait araçların trafikten men talebi reddedildi. Kararda, "45. Asliye Hukuk Mahkemesi kararında yer almayan bir tedbirin müdürlüğümüzce infazı mümkün olmadığından CHP İstanbul İl Başkanlığı'na ait araçların trafikten men talebinin reddedildiği" kaydedildi.

                                                          ***

Özgür Özel: Erdoğan, uçak alma vaadiyle Trump ile görüşmek istemiş!

CHP lideri Özgür Özel, YSK'nın partisinin 22. Olağanüstü Kurultayı'nın iptal talebini reddetmesine ilişkin olarak; "Ekrem Başkanımıza darbe yaptılar. Darbeye karşı durmuştuk, onlar bize darbe yapmaya kalkıştı" dedi. Özel, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Trump'ın oğlu ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak; "'Bana Trump ile bir canlı yayın ayarlarsanız 300 uçak alacağım' demiş" iddiasında bulundu. (https://t24.com.tr/haber/ysk-nin-22-olaganustu-kurultay-in-iptali-basvurusunu-reddetti-ozel-den-aciklama-geldi-,1262471)

                                                          ***

Öne Çıkan Yayın

halkTV "Köşebaşı" -14 Ocak 2026-

Gençlerde ‘TEMU isyanı’ 1500 liraya bile göz diktiler!-Bahadır Özgür-  Şu berbat ekonomik koşullarda halkın 1500 liralık harcaması bile, bir...