"Mezhepsel ayrımcılığın sınıfa taşınması, yalnızca pedagojik bir hata değil, aynı zamanda çocuk haklarının ve kamusal eğitimin bütünlüğünün ihlali. Bir ülkede çocukların aklına korku, suçluluk ve ayrımcılık gibi davranışlar değil, dayanışma, eşitlik ve birlikte yaşama çabası yerleşmelidir."
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin başlattığı ve "yeni açılım" olarak görülen Alevi çıkışına yönelik adımlar sürerken, İzmir'den Alevilere yönelik bir ayrımcılık haberi geldi.
Çiğli ilçesine bağlı Yakakent Mahallesi'nde yer alan Kanuni İlkokulu'nda görev yapan bir "din öğretmeni"nin öğrencilere "mezhepler" üzerinden ayrımcılık yaptığı ortaya çıktı.
soL'un edindiği bilgiye göre, "din öğretmeni", ilkokul 4. sınıf öğrencilerine sınıfta ders sırasında, "Alevi olan var mı?" diye soruyor. Birkaç öğrencinin elini kaldırması üzerine öğretmen "Aleviler dinsizdir", "Onlar namaz kılmaz, cinlerle birliktedir, cehenneme giderler" gibi cümleler sarf ediyor.
Dersin ardından öğretmeninden duyduğu safsataları kullanan diğer öğrenciler de Alevi olduğunu söyleyen arkadaşlarına zorbalık yapıyor.
Olay büyüyor ve çocuklar durumu ailelerine anlatıyor.
Konunun ailelerin bulunduğu WhatsApp grubunda gündeme gelmesinin ardından sınıf öğretmeni de olayı öğreniyor ve söylenenlerin yanlış olduğunu belirtiyor. Aileler tepki göstererek söz konusu öğretmenin derslere girmesinin engellenmesini talep ediyor.
Tepkilerle birlikte de öğretmenin ilişiği kesiliyor.
Kim okullardaki bu insanlar?
AKP iktidarında ÇEDES gibi projeleri de arkasına alan Milli Eğitim Bakanlığı, okullara kim olduğu belirsiz kişileri rahatlıkla sokmaya başladı.
Bu örnekte de durum farklı değil.
Çünkü soL'un edindiği bilgiye göre, ücretli öğretmenlik yapan söz konusu kişinin öğretmen mi, imam mı yoksa sertifikalı bir eğitmen mi olduğu bilgisi paylaşılmıyor. Bilginin paylaşılmaması da "din öğretmeni" olarak gösterilen kişinin imam olma olasılığını güçlendiriyor.
İlişiği kesilen kişi başka yerde görev yapacak mı?
soL'un konuyla ilgili detaylı bilgi almak üzere görüştüğü okul müdürü ve Çiğli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de söz konusu kişinin okulla ilişiğinin kesildiğini doğruluyor.
Kendisini bir kez gördüğünü, zaten okula birkaç haftalığına geldiğini söyleyen ve velilerden şikayet olmadığını öne süren okul müdürü, "Böyle bir şey olduysa da doğru değil" diyor.
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ise "İlişiğimizi kestik, Çiğli'de görev yapamaz" açıklamasını yaparken, başka okullarda görev yapmaması için soruşturma başlatılıp başlatılmayacağı sorumuzu yanıtsız bırakıyor.
Yani hakkında detaylı bilgi paylaşılmayan bu kişiyle ilgili resmi bir süreç işlemiyor.
Veliler konuyu yargıya taşıyacak
Bu nedenle, sınıfta ayrımcılık yapan ve ne mezunu olduğu paylaşılmayan kişinin başka okullarda da ders vermesinin önüne geçmek isteyen birkaç veli konuyu yargıya taşımaya hazırlanıyor.
"Başka yerde de öğretmenlik yapmamalı" diyen veliler arasında Alevi olmayanlar da var.
Veliler dilekçelerinde Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bu kişilerin denetimsiz ve eğitimsiz şekilde kadro bekleyen öğretmenlik mezunu kişiler yerine görevlendirilmesine de yer vermeyi planlıyor.
'Nefret söylemleri çocukta yalnızca duygusal değil, kimlikle ilgili gelişiminde de hasarlı etkiler bırakabilir'
Konuyu soL'a değerlendiren Psikolojik Danışman Helin İren Elaldı ise böyle ayrımcı ve dışlayıcı konuşmaların çocuklarda kalıcı etkiler bırakabileceğine işaret ediyor:
İlkokul çağındaki çocuklar, kimlik gelişimi döneminde ait olma duygusunu, adalet anlayışını ve toplumsal değerleri yeni yeni şekillendirmeye başlar. Bu dönemde öğretmen, yalnızca bilgi veren kişi değil, çocukların bakışında güven duyulan bir yetişkin ve ahlaki rehber konumundadır. Dolayısıyla öğretmenin ayrımcı, dışlayıcı ya da cezalandırıcı ifadeleri ve nefret söylemleri çocukta yalnızca duygusal değil, kimlikle ilgili gelişiminde de hasarlı etkiler bırakabilir.
Bir çocuğa, inancından ya da ailesinin mezhebinden ötürü 'cezalandırılacağının' veya 'eksik bir inanca sahip' olduğunun söylenmesi, çocuğun benlik algısında suçluluk, utanç ve değersizlik duygularını kalıcı biçimde yerleştirebilir. Bu durum, çocukta 'ben kötü biriyim' biçiminde içselleştirilen yıkıcı bilişsel kalıplara yol açar. Uzun vadede ise kaygı, içe kapanma, toplumsal geri çekilme, sosyal izolasyon gibi sonuçlar doğurabilir.
Üstelik bu tür ayrımcı bir söylem yalnızca hedef alınan çocuğu değil, sınıftaki tüm çocuklar için sakıncalıdır. Çocukların zihnine öğretmenin tutumuyla birlikte 'bizden olanlar' ve 'olmayanlar' şeklinde bir ayrım yerleşebilir. Bu durum da okul içinde dışlama, şiddet, akran zorbalığı ve kutuplaşma riskini artırır.
'Çocuk haklarının ve kamusal eğitimin bütünlüğünün ihlali'
Helin İren Elaldı eğitim alanının kamusal ilkeler kapsamında ve en çok da eşitlik çerçevesinde şekillendirilmesi gerektiğine de dikkat çekiyor:
Eğitim ortamı, her çocuğun kimliği ve inancı ne olursa olsun güvende ve eşit hissettiği kamusal bir alan olmalıdır. Çocukların psikolojik iyi olma hali, ancak laik, bilimsel ve kamusal eğitim ilkeleri korunarak güvence altına alınabilir.
Bir öğretmenin mezhepsel ayrımcılığı sınıfa taşıması, yalnızca pedagojik bir hata değil, aynı zamanda çocuk haklarının ve kamusal eğitimin bütünlüğünün ihlalidir. Bu ihlal, çocuğun eğitim hakkına olduğu kadar, toplumun ortak geleceğine de zarar verir. Çünkü bir ülkede çocukların aklına oldukça sakıncalı korku, suçluluk ve ayrımcılık gibi davranışlar değil, çocuk psikolojik sağlığının temelini oluşturan dayanışma, eşitlik ve birlikte yaşama çabası yerleşmelidir.
***
Çember daralıyor ama hâlâ teğet geçiyor: Süleyman Soylu dosyası…-Ali Ufuk Arikan-
Bugünlerde sadece İBB ve Ekrem İmamoğlu dosyasına dair yeni gelişmeler yaşanmıyor. AKP içindeki kavga da istim alarak yoluna devam ediyor. Burada etrafı en net sarılan isimlerden biri, giderek önemini kaybeden biri olsa da Süleyman Soylu olmuş durumda.
Başlangıçta olsa olsa bir siyasi karikatürdü.
İçi geçmiş, ömrü bitmiş bir partinin genel başkanlığı koltuğuna oturup, ayılıp bayılmalı kongre konuşmalarıyla detay haberlerin kahramanıydı.
Soylu'nun DYP yıllarından bir kare
"At üzerinde duramayan ülkeyi de yönetemez" diyerek Erdoğan'ı hedef alıyordu almasına ama genç, ateşli ve önemsiz bir sağcıydı, o kadar.
2009 seçimlerinde yaşadığı hezimet sonrası direksiyonu sert şekilde kırdı. Giydiği beyaz gömleğiyle 2010 referandumunda AKP için yollara düştü.
Düştüğü bu yol onun için zekiceydi, sonunda AKP'de bir koltuk sahibi oldu.
Zehir zemberek sözlerle hedef aldığı Erdoğan'ın siyasi müritlerinden biri olması çok kısa zaman aldı.
Hırsı çok büyüktü Soylu’nun, siyasi yeteneğini aşacak kadar büyük.
Ancak yine de 15 Temmuz sonrası oluşan boşluğu görmüş, oturduğu İçişleri Bakanlığı koltuğunu son derece etkili kullanmıştı.
AKP içi kavgada, Erdoğan sonrasında yer kazanmak için aileye uzanacak vuruşlar yapmaya bile yeltendi.
Berat Albayrak’a attığı omuz, hâlâ hafızalarda.
Haberde çarpışma denilse de omuz atan Soylu'nun gülümsemesi de hafızalarda
Sonrasında AKP içi kavgadaki ilk kontrolsüz gelişmeler bir anda onun adını öne çıkardı.
Oysa her şey çok güzel gidiyordu onun için...
Yurt dışında kamera ve tripod kuran ülkücü mafya Sedat Peker, Soylu’nun Mehmet Ağar’larla çevirdiği işler dolayısıyla devre dışı kalmasının intikamını acı şekilde aldı.
Albayrak’a attığı omuzla rüşt ispatına girişen Soylu, Dubai’den gelen darbelere fazla dayanamadı.
Çökülen oteller, marinalar, Sezgin Baran Korkmaz ile Cihan Ekşioğlu ile kurulan bağlar, Kıbrıs ve yasadışı bahis iddiaları hepsi bir anda gündemin üst sıralarına çıktı.
Erdoğan’ın “kelle vermeme” stratejisinin bir parçası olarak bir süre koltuğunu korudu ancak üzeri çizilmişti.
Şimdilerde üzerinde tek bir sıfat kaldı, AKP İstanbul milletvekilliği.
Etrafı AKP içi kavga kontrolden çıkınca fena halde sarılmış durumda.
Gelin biraz ayrıntılara, Soylu'nun nasıl hedef olduğuna bakalım…
İlk hedef o değildi, oklar ona yöneldi
Soylu aslında ilk hedef değildi.
Şimdilerde unutuldu.
Peker, Soylu’nun kendisine “Benim İstanbul’da yetkim yok, orayı Berat yönetiyor. Her şeyi o yapıyor” dediğini, Soylu’ya yakın bir isminse kendisine mesaj ilettiğini söylüyordu.
Buna göre Soylu mecburen Peker aleyhine açıklamalar yapacak, Peker’den "adet yerini bulsun" açıklamalarını ciddiye almaması istenecekti.
En azından iddia böyleydi.
Sonrasında bu hedef almanın ayarının kaçtığını, hatta ortada bir ayar sorunu değil, satış sorunu olduğunu belirten Peker, “dönüş bileti” olarak tanımladığı Soylu’ya hücuma kalkıyordu.
Peker'in "Süslü Sülü" tonlamalı videoları uzun süre gündem olmuştu
Soylu’nun 15 Temmuz sonrası MHP bağlantılı “karanlık isimleri” emniyete ve İçişleri Bakanlığı’na yerleştirdiğine dair onlarca haber çıkmıştı. Ağar’ın sahne alması, Peker’in coşması da hep bununla ilişkilendirildi.
Soylu’ya “Berat Bey'e beni sen düşman etmedin mi?” diye soruyor, AKP içi önceki dönem kavganın nerelere uzandığını da açık ediyordu Peker.
Soylu’nun tıpkı Sezgin Baran Korkmaz’a olduğu gibi kendisine de “tehlikeli bir durum olunca haber vereceğim” dediğini de yine aynı isimden öğreniyorduk.
Sadece bir ismi henüz hiç konuşmuyoruz bu dosyada, Süleyman Soylu’yu.
Soylu’nun “Sana operasyon olacak, yurt dışına çık” diye mesaj ilettiği Sezgin Baran Korkmaz bu operasyon kapsamında aranıyor örneğin.
Yine Soylu döneminde tankla Paramount Otel’e çöken, sadece Soylu ile değil birçok AKP’li ile çok yakın ilişkileri olan Cihan Ekşioğlu tutuklandı mesala.
Ancak tüm bu iddiaların merkezindeki Soylu’ya henüz sıra gelmedi.
Buna karşın Soylu’nun etrafı gerçekten sarılmış durumda.
Bunun en net göstergelerinden biri son Paramount operasyonu sonrası, eski hasmı Berat Albayrak’ın abisinin gazetesinde çıkan yazı oldu.
Yandaş yazar Mahmut Övür, 4 yıl önce “milliyetçi meczup” dediği Sedat Peker’in açıklamalarını “gladyo yönlendirmesi” diye tarif ediyor, hem patronunun kardeşini hem de dolaylı olarak Soylu’yu koruyordu.
Bu yazı ve atış aynı zamanda AKP içinde giderek büyüyen krizin de bir ucu aslında.
MHP’de Bahçeli’ye çok yakın olan isimlerden biri, partinin Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in Sedat Peker’in Türkiye’ye dönüşüne “yeşil ışık” yaktığını açıkça gösteren paylaşımı da Soylu’nun bütünüyle gözden düştüğünü ve kavganın en çok tekme yiyenlerinden biri olacağını gösterir nitelikte.
Ancak yine de ortada bir tuhaflık yok mu?
Tüm ayrıntılarıyla yıllar önce ortaya çıkmış bir dosya, bunun Muğla Emniyeti, Valiliği, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı desteği ve tüm isimler açıkça ortaya çıkmışken biz sadece Sezgin Baran Korkmaz ve Cihan Ekşioğlu isimleriyle yetiniyoruz.
Evet, etrafı sarıldı ama hâlâ bitirici bir hamle yapılmıyor Soylu’ya…
Sadece Soylu'ya değil, diğerlerine de.
Bunun bir nedeni bu çürümenin tek ortağının Soylu olmaması, başka isimlere de uzanmasının kaçınılmaz olması. Bir diğer nedeni de yüksek ihtimalle herkesin kendi elinde biriktirdiği başka başka kozlarla ilgili.
Kontrolden çıkan bir kavgada tüm kozlar açık oynanır, belli ki AKP içindeki kavga hâla bu aşamaya gelmedi.
Bitirirken Soylu'nun gençlik döneminde AKP iktidarını hedef aldığı sözleri hatırlatalım.
Bunu onun yapamayacağı kesin ancak istemese de ortaya saçılanlar buraya kapı açabilecek ya da Soylu'ya bu sonu gösterebilecek cinsten: "Bu hükümete zıkkımın kökünü göstereceğiz!"
Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’in, Diyarbakır’da söylediği “Anayasa Mahkeme’sinin ihlal kararı yerine getirilmeli” sözleri şunları merak etmeme neden oldu: Can Atalay niye hâlâ hapishanede de TBMM’de değil?
Yüksek yargı organlarının başkanları, Diyarbakır’da “Adli ve İdari Yargıda Bireysel Başvuru İhlal Kararları ve İhlalin Sonuçlarının Ortadan Kaldırılması” konulu bölge toplantısına katıldılar.
Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez de bu toplantıda bir konuşma yaptı.
Kerkez’in bu konuşmada söyledikleri Yargıtay’da bir zihniyet değişimini mi ifade ediyor, diye ilgimi çekti.
Kerkez, Anayasa Mahkemesi bir ihlal kararı verdiyse buna tüm kurumların, tüm yargı organlarının uyması ve gereğini yerine getirmesinin zorunluluğunu vurguluyor.
Bu yepyeni bir buluş değil tabii.
Anayasa’nın açıkça hüküm altına aldığı bir konu; AYM kararları yargı organlarını, gerçek ve tüzel kişileri, yürütme organını bağlar diyor.
Gezi protestoları nedeniyle yargılanan Can Atalay, Hatay’dan milletvekili seçildikten sonra yargılanması durdurulmalı ve TBMM’de yemin ederek milletvekilliği görevine başlamalıydı.
Yerel mahkeme ve yerel mahkeme kararının temyiz edildiği Yargıtay Dairesi bunu yapmadı.
AYM’nin bu konuda verdiği karar da Yargıtay’ın ilgili ceza dairesini ve TBMM Başkanı’nı “bağlamadı.”
Hatta Yargıtay dairesi AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bile bulundu.
Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi üzerine Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuruda verilen ihlal kararı da 22 Şubat 2024’ten bu yana uygulanamadı.
AYM’nin kararı TİP Hatay Milletvekili Can Atalay'ın Gezi Parkı eylemleriyle ilgili davadaki hapis cezası gerekçe gösterilerek vekilliğinin düşürülmesinin “yok hükmünde” olduğunu söylüyor.
Ve bütün bu ihlalin sorumlusu olan Yargıtay’ın başkanı dünkü toplantıda şöyle konuştu:
“İhlalin sonuçlarının giderilmesi de vatandaşımızın bir temel hakkıdır. Ve ihlal kararı giderilmeyen vatandaşımızın da temel hakkı yeniden ihlal edilmiş olur ve bu tekrar bir bireysel başvuruya söz konusu olur aslında. Bu nedenle ihlal, bugün ve yarın özellikle ihlal kararlarının sonuçlarının giderilmesi konusunda çok dikkat kesilmenizi istirham ediyorum ben sizlerden.”
Bu sözler Yargıtay’da bir zihniyet değişimini mi ifade ediyor diye merak etmemin nedeni bu.
Ortada AYM’nin verdiği bir ihlal kararı var.
Yargıtay’ın kararının ve TBMM Başkanı’nın bu kararı okutarak milletvekilliğinin düşmesine yol açmasının hak ihlali olduğunu net bir şekilde ifade ediyor.
Yargıtay Başkanı, “AYM kararları herkesi bağlar, hak ihlali kararının uygulanmaması da yeni bir hak ihlalidir” diyor.
Ben de merak ediyorum: Can Atalay niye hâlâ hapishanede de TBMM’de değil?
Yoksa Yargıtay Başkanı toplantılarda doğru söylüyor da görev yerine döndüğünde mi şaşıyor?
* * *
Bahçeli’nin KKTC çağrısı ve belediyeler
Bahçeli, KKTC’deki seçim sonuçlarının üzerine “KKTC parlamentosu Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı almalıdır" açıklamasını yaptı. Yerel seçimdeki yenilgilerinin ardından Erdoğan’ın “silkeleyin” talimatının hangi boyutlara ulaştığını bugün daha net görebiliyoruz
Kıbrıs’taki Cumhurbaşkanı seçimini muhalif aday kazanınca MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok kızdı.
O kadar kızdı ki KKTC Parlamentosu’nu “darbe yapmaya” bile çağırabildi.
Kusura bakmasın, Meclis’i “seçim sonuçlarını tanımamaya” davet etmesine başka bir isim bulamadım.
Kim bilir, belki de partisinin kurucu önderinin darbeci geçmişinden miras kalan bir esinti bu.
Ancak çok daha önemlisi de şu ki iktidar koalisyonunun “ruh durumu” bu.
Daha önce Türkiye’de kimsenin aklından bile geçiremeyeceği “seçim sonuçlarını tanımama” gibi konular bile konuşulabilir hale geldiyse nedeni bu ruh durumu.
Yerel seçimdeki yenilgilerinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “silkeleyin” talimatının hangi boyutlara ulaştığını bugün daha net görebiliyoruz.
“İtirafçı-iftiracı” ifadeleriyle görevden alınan belediye başkanları, çeşitli vaatlerle parti değiştirmesi sağlananlar, Bahçeli’nin KKTC Meclisi’ne yaptığı “seçim sonuçlarını tanımama” çağrısının farklı yollarla tezahüründen başka bir şey değil.
Erdoğan’ın TBMM açılış konuşmasında 2026’nın “belediyeler için reform yılı olacak” açıklamasının altında da belediyelerin yetkilerini daraltıp, merkezi idarenin yerel yönetimlerin bazı yetki ve gelirlerini kontrol etme endişesi yatıyor.
Belediyelerin mülkiyetindeki kültür ve turizm varlıklarının merkezi idareye devri için hazırlığı yapılan yasa da aynı amaca hizmet ediyor.
“Terörsüz Türkiye” kampanyası nedeniyle kayyım uygulamaları bir süre geri plana itilecek gibi görünüyor ancak yerel yönetimler üzerindeki baskı belli ki devam edecek.
Sorunlu bir demokratik hayatımızın olması yeni bir şey değil.
Sanırım bütün olup bitenlere rağmen nispi bir demokrasinin hâlâ yaşayabiliyor olmasını sağlayan şey de demokratik haklarını koruma konusunda toplumun geliştirdiği refleks.
Sıkıntı var ama gelecek için ümidimizi canlı tutmamızı sağlayan derin bir demokrasi tutkusu da var.
Bugünkü baskı ve zulme varan uygulamaların nedeni iktidarın da bunu biliyor olması.
Baskıyı arttırdıkça demokrasi talebinin daha da yükseleceği gerçeğini ise unutuyorlar belli ki.
Paramount Otel olarak bilinen tesisle ilgili soruşturmada, Sezgin Baran Korkmaz başta olmak üzere yine AKP’li görünen ya da AKP’ye yakın durmayı tercih eden isimler şüpheli konumunda. Aynı dosya içinde yer alan ve bir süredir sessizliğe bürünen, “iktidarın altın çocukları”ndan Cihan Ekşioğlu tutuklandı. Korkmaz ve Ekşioğlu’nun isimlerinin gündeme geldiği günlerden beri, üçüncü bir ismin de kulakları sıkça çınlatılıyor: Süleyman Soylu
Paramount Otel
Tuz, uzunca zamandır kokmuş durumda yaşadığımız coğrafyada.
Kokma sebebi, iktidarın, muhalif gördüğü isimlere yönelik “ifade ve düşünce özgürlüğü” başta olmak üzere, sesin yükseltilmesine karşı yürüttüğü cadı avı değil elbette.
Tersine, iktidar olmanın olanaklarından faydalanan iktidar destekçileri ya da destekçisi görünenler. Olanakları özellikle para ve makam/mevki merkezinde kullanıp bireysel veya grupça menfaat sağlamaları tuzun kokmasının önde gelen gerekçesi.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, geçen hafta bir grup gazeteciyle bir araya geldi. Bu satırların yazarı da buluşmadaydı.
Görüşmede; Babacan soruları yanıtlarken, dikkat çekici bir değerlendirmede bulundu.
Söz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden aday olup olamayacağına geldiğinde DEVA Partisi lideri, yakın geçmişte bu konudaki itirazını hatırlattı. Erdoğan’ın anayasa gereğince neden aday olamayacağı yönünde itiraz ettiklerinde karşı cepheden gelen yanıtı şöyle aktardı:
“Erdoğan’ın aday olamayacağı daha önce de gündeme geldiğinde en çok itirazı yapan, menfaat şebekesiydi. Menfaat şebekesi, bu tek merkezden yönetimi çok seviyor. Hatırlarsanız 2014’te Erdoğan partisiz cumhurbaşkanı oldu bir süre. Partisizdi. O dönemde dediler ki ‘Efendim, siz sakın memleketin başından ayrılmayın. Ülke mahvolur.’
Diyemediler ki ‘Biz, sizin üzerinizden menfaat sistemleri kurduk. Siz giderseniz bizim menfaatlerimiz mahvolur.’ “Ülke mahvolur” dediler. Onu da öyle ikna ettiler. Yani ‘Aman gitmeyin efendim. Aman Allah sizi başımızdan eksik etmesin’ diye... Dolayısıyla bu söylediğime de en büyük itiraz şimdi o menfaat şebekelerinden gelir. Onlar ne demek istediğimi gayet iyi anlıyor da…”
* * *
Babacan’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etkilemek isteyen “menfaat şebekeleri” açıklaması, son günlerde örnekleriyle gündeme gelmeye başladı tek tek.
İki aydır neredeyse haftada iki kez savcılıkların iktidar yanlısı kişiler ya da gruplara yönelik adli operasyonlarıyla güne başlıyor ülke insanı.
Bilhassa Başsavcı Akın Gürlek yönetimindeki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, muhalefet belediyelerine yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yanı sıra iktidara ve Cumhur İttifakı’na yakın olduğu söylenen bazı isim ve şirketlere yönelik yolsuzluk dosyalarının kapaklarını açıyor bir süredir.
Gözaltılar var, tutuklamalar var.
Her bir dosyanın içeriği birer bomba adeta. Birbiri ardına açılması sebebiyle her ne kadar sıradanlaşmaya çalıştırılsa da dosyaların içerikleri AKP ve MHP’nin sinir uçlarına dokunacak cinsten.
Devletin önemli kurumlarındaki önemli isimler dosyaların şüphelileri. Önceleri alt düzeyde olan kamu personeli şüphelilerin yerini şimdilerde daha üst konumdaki kamu yöneticileri almış durumda.
Son örnek Merkez Bankası’nın eski başkan yardımcısı Emrah Şener. Görevi sırasında yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı iddiasıyla beraberinde yine siyasi irtibatları bulunan şüphelilerle birlikte tutuklandı.
Görevi döneminde birlikte çalıştığı yine Merkez Bankası’ndaki önemli isimlerin aynı dosya kapsamında verdikleri ifadelerle itirafçı oldukları bilgisi var.
İstanbul’da yürütülen soruşturmalarda, dosyalarla bağlantısı bulunduğu öne sürülen AKP ve MHP’nin önde gelen siyasetçileri var.
Mesela Can Holding soruşturmasında mevcut kabinden bir bakanın oğlunun dosya kapsamında yer aldığını gazeteci Barış Terkoğlu gündeme getirdi. Ayrıca bir bakan yardımcısının oğlunun da aynı dosyada bulunduğunu ilave edeyim.
Kaldı ki özellikle AKP’ye yakınlığıyla bilinen iş insanları, aileler var.
Savcılığın bu dosyaları arka arkaya açmasının mutlaka bir somut gerekçesi olmalı. Şimdilik bu gerekçe dosyaları açanların dışında bilinmiyor.
AKP ve MHP içinde de farklı kulis bilgileri elbette mevcut. Ancak, somut bilgiye dayanmayan, temeli olmayan bilgiler bir süredir kapalı kapılar ardında konuşuluyor.
İddiaların dışında kalanlar ve kısmen kıyısında yer alanlar, ne şekilde pozisyon alacakları konusunda kararsızlar.
Kimi zaman İstanbul Adliyesi’ne çevriliyor gözler, kimi zaman ise ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ya da yakın çevresine.
Tabii bu arada savcılığın yürüttüğü “finans-siyaset-bürokrasi” düzlemindeki yolsuzluk soruşturmalarının Erdoğan’ın bilgisi dışında yapılamayacağı düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir açıklama yapmaması ayrıca dikkat çekici.
AKP’nin mevcut yönetim modelinde işler tek bir yerde toplandığı için ister muhalif ister iktidar yanlısı hemen herkesin gözü “yukarı”dan gelecek işarette bir süredir.
* * *
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapağını açtığı son dosya, Bodrum’da “çökülerek asıl sahibinden alınan” ultra lüks otele ait.
Paramount Otel olarak bilinen tesisle ilgili soruşturmada, bir dönemin kendisinden menkul isimlerinden, Sezgin Baran Korkmaz başta olmak üzere yine AKP’li görünen ya da AKP’ye yakın durmayı tercih eden isimler şüpheli konumunda.
Sezgin Baran Korkmaz
Hakkında yakalama kararı çıkartılan Korkmaz, zaten bir süredir Amerika’da. Aynı dosya içinde yer alan ve bir süredir sessizliğe bürünen, “iktidarın altın çocukları”ndan Cihan Ekşioğlu tutuklandı.
Bu ülke insanı, her iki ismi, halen firarda yaşayan, İnterpol’ün kırmızı bülteniyle aranan ve organize suç örgütü lideri olmaktan hüküm giymiş Sedat Peker’in ifşalarından öğrendi.
Ülkede bakanlar, kamu kurumları ve yöneticileri hatta muhalif siyasiler varken bu gelişmelerin firari bir suç örgütü liderince seslendirilip konu edilmesi de ayrı bir gariplik tablosu.
Korkmaz ve Ekşioğlu’nun isimlerinin gündeme geldiği günlerden beri, üçüncü bir ismin de kulakları sıkça çınlatılıyor.
Önceki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, üçüncü isim.
Soylu demişken, Sezgin Baran Korkmaz’ın hakkında yakalama kararı çıkmadan önce yurt dışına nasıl kaçtığı, kaçmadan önce Soylu ile İçişleri Bakanlığı’ndaki makamında görüştüğü, görüşmeyi kimlerin organize ettiği ilk günden bu yana biliniyor. Hem sokaktaki yurttaş hem de devletin “ilgili birimleri”nce…
Konuyu bilmeyenler ve bilip de hafızalarını tazelemek isteyenler için 22 Haziran 2021’deki Büyüteç’in linkini bırakayım:
Aradan dört yıldan fazla zaman geçti. Korkmaz’la ilgili yaşananlar yeniden gündeme geldiğine göre, bilgi güncellemesi yapmakta fayda var.
1-Dönemin emniyet genel müdürü ve yaşananların bire bir tanığı Mehmet Aktaş, bugün İçişleri bakan yardımcısı!
2-Korkmaz’ın Soylu ile yaptığı görüşmeyi organize edenlerden dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Resul Holoğlu, şimdilerde kızakta. Ancak halen devletten maaş almaya devam ediyor!
3-Holoğlu ile birlikte Korkmaz’ın İçişleri Bakanlığı’na gelmesini sağlayan ve yine Holoğlu ile birlikte Korkmaz’la bakanlık merdivenlerinde sigara tüttüren dönemin KOM Dairesi Başkanı Mahmut Çorumlu, halen emniyet genel müdür yardımcısı!
4-Holoğlu ve Çorumlu’nun talimatıyla Korkmaz’ı cep telefonundan arayıp Ankara’ya davet eden dönemin KOM Dairesi Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü, bir süre yurt dışında görev yaptıktan sonra şimdilerde KOM Başkanlığı’nda üst düzey yönetici!
5-Görüşmenin yapıldığı sırada tesadüfen (!) Soylu’nun özel kaleminde bekleyen ve sonrasındaki süreçte kendisine yer bulan, aynı zamanda Soylu’nun emniyetteki sağ kolu dönemin Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz, şimdilerde dolarlı yüksek maaş karşılığında Bakü’de İçişleri Bakanlığı müşaviri!
* * *
Peki Cihan Ekşioğlu’nu nasıl anlatmak gerekir?
Soylu ve Ekşioğlu’nun isimlerini internette “birlikte” taradığınızda epeyce belge ve bilgiye ulaşmak mümkün.
Hatta fotoğraflar var.
Süleyman Soylu (solda) ve Cihan Ekşioğlu
Tabii, Ekşioğlu ve Soylu isimlerinin yan yana koyarak emniyet teşkilatından bağımsız düşünmek doğru olmaz!
Bilindiği üzere Ekşioğlu, sahibi olduğu firma üzerinden özellikle kamu güvenliği ve istihbarat faaliyetleri yürüten kamu kurumlarına yazılım pazarlaması yapıyordu.
Ankara’daki AKP ve Emniyet çevrelerinde epeyce afili biçimde dolaşırdı. Polis eskortları, korumalar, çakar lambalar, Ekşioğlu’nun konumunu tamamlayan unsurlardı.
Hele ki hediye ettiği pahalı tespihler ve kılıçlar, emniyet çevrelerinde itibar kazanmasına büyük destek oldu.
Bakan Soylu ile yakınlığı üzerinden irtibat kurduğu ve işlerini yürüttüğü üst düzey polis müdürlerini “kanatlarının altına almak” amacıyla kullandığı en önemli iki argüman, tespihler ve kılıçlardan oluşan hediyeler ile Bodrum’da şimdilerde adli soruşturmaya konu olan Paramount Otel’deki bedava tatillerdi.
Bazı polis müdürleri, Ekşioğlu sayesinde (belki de hayatları boyunca göremeyecekleri bir tatili) lüks otelin yerleşkesindeki villalarda uzun süreli tatil yaptılar.
Bu isimler, başta bu satırların yazarı olmak üzere, “bilmesi gerekenlerce” biliniyor. Hatta bu üst düzey emniyet müdürlerinden birisi, büyük bir kente emniyet müdürü olarak atandı!
Yeri gelmişken, Ekşioğlu’nun aynı zamanda FETÖ borsası iddiaları merkezinde yer aldığını hatırlatayım.
Bütün bu operasyonların nereye gittiğini hep birlikte göreceğiz.
Prada, Zara, Berska, Adidas, Nike… Küresel tekstil tekellerinin üretim zincirinin parçası olan Anadolu’da kadın işçiler esnek ve güvencesiz çalışıyor. Ucuz emek rejimi üzerine inşa edilen bu zincir, devletin baskı aygıtlarıyla destekleniyor ve işçi canı pahasına “rekabet avantajı” etiketiyle pazarlanıyor. Vitrinler ışıltılı, fabrikalar karanlık.
***
Tekstil ve hazır giyim sektöründe 944 bin 675 işçi çalışıyor. Toplam kadın istihdamı yüzde 44.5. Özellikle Güneydoğu Anadolu’daki yeni tekstil fabrikalarında kadın istihdam oranı ise daha fazla.
Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN), Urfa, Malatya, Adıyaman ve Adana’da toplam 116 kadın işçiyle yaptığı görüşmelerin ardından hazırladığı “Güneydoğu Tekstil Sektöründe Kadın Emeği ve Sendikal Algı Raporu”nu Urfa’da düzenlediği basın toplantısıyla kamuoyuna açıkladı.
Fotoğraf: Evrensel
Türkiye’de sık sık işten atma ve hak gasplarıyla gündeme gelen tekstil şirketleri, uluslararası tekeller için üretim yapıyor. Dünyanın en büyük tekstil markaları olan Nike, Adidas, Zara, Levis, Focus, Bershka, LCW, Focus ve Polo, Güneydoğu’da üretim yapıyor.
Rapor, “kadın gücü” ve “temiz üretim” söylemleriyle kendilerini pazarlayan Zara, Bershka, Levi’s, Prada ve Coach gibi uluslararası markaların tedarik zincirlerinde kadın işçilerin maruz kaldığı sömürü koşullarını gözler önüne seriyor. Bu çalışma, bölgedeki tekstil atölyelerinde kadın emeğinin ucuz, güvencesiz ve sendikasız biçimlerde nasıl kullanıldığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Anket katılımcıların yüzde 48.3’ü sendika üyesi, yüzde 51.7’si sendikasız kadın işçilerden oluştu. Sendikalı işçilerin yüzde 41’i TEKSİF üyesi iken yüzde 35.7’si Öz İplik-iş; yüzde 23,2’si ise BİRTEK-SEN üyesi.
Fotoğraf: BİRTEK-SEN
Bir işçinin ücreti ürettiği Prada marka bir denim pantolon etmiyor
Raporda, Türkiye’de sendikal hakların kısıtlanması ve esnek çalışma uygulamalarının yaygınlaştırılmasının, küresel pazarda bir “rekabet avantajı” unsuru olarak sunulduğuna dikkat çekildi. Ancak bu durumun, özellikle kadın işçiler açısından ağır hak kayıpları, düşük ücretler ve artan güvencesizlik anlamına geldiği vurgulandı.
Araştırma bulgularına göre, görüşülen 116 kadın işçinin tamamı prim ve fazla mesai ücretleri dahil olmak üzere net 30 bin TL’nin altında gelir elde ediyor. Kadın işçilerin yarısından fazlasının net ücreti ise asgari ücret düzeyinde. Yani, bir kadın işçinin bir aylık ücreti, ürettiği Prada marka bir denim pantolonun satış fiyatına dahi denk gelmiyor.
Kadın işçilerin yüzde 95.7’si, ürettikleri ürünlerin bir adedini satın alamadıklarını söyledi. Ürettiği ürüne ulaşabilen az sayıdaki işçinin ise Bonprix, Kiabi, Simply Be, MS Moda, Monor gibi düşük fiyat segmentindeki markalara üretim yaptığı belirtildi.
Düşük ücretlerin yanı sıra raporda, görüşülen her iki işçiden birinin ücret kesintisine maruz kaldığına dikkat çekildi. Bu kesintilere genellikle “işe gidememe”, “geç kalma”, “performans hedefini tutturamama” veya “hata” gibi gerekçeler gösterilirken görüşülen işçiler bu kesintilerin keyfi olduğunu ve asıl amacının üretim hızını artırmak için bir baskı aracı olarak kullanıldığını ifade etti.
Şiddeti şikayet edememe sebebi: İşsiz kalma korkusu
Raporda, kadın işçilere yönelik psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddetin, üretim baskısını artırmak ve işçileri denetim altında tutmak için sistematik bir araç olarak kullanıldığı ortaya kondu. Görüşmelerde, kadın işçilerin en sık karşılaştığı durumun ustabaşı ve yöneticilerden gelen aşağılayıcı, cinsiyetçi ve küçük düşürücü ifadeler olduğu belirtildi.
Taciz, şiddet ve mobbinge maruz kaldığını belirten kadın işçilerin yüzde 54,2’si herhangi bir şikâyette bulunmadığını ifade etti. Raporda bu sessizliğin nedenleri arasında; şikâyet mekanizmalarına güvensizlik, damgalanma korkusu, dayanışma eksikliği ve işini kaybetme endişesi öne çıktı.
Fotoğraf: Evrensel
Hakaret ve tehdit ile 21 saat çalışma
Raporda, yasal sınırların çok ötesine geçen ağır ve uzun çalışma sürelerinin Güneydoğu’daki tekstil fabrikalarında yaygın bir uygulama haline geldiği vurgulandı. Malatya’dan bir kadın işçi, yaşadığı koşulları şu sözlerle anlattı:
“Sabah 8’de başladık, gece 4’e kadar çalıştık. Servisle eve gidiyorsun, uyuyorsun, tekrar aynı döngü. Ne zaman yemek, ne zaman hayat?”
Bu tanıklığın münferit olmadığı, araştırmanın genelinde benzer örneklerin yaygın biçimde dile getirildiği belirtildi. Bulgulara göre, birçok fabrikada günlük çalışma süresi 10–12 saat, yoğun sipariş dönemlerinde ise 18–20 saate kadar uzuyor. Urfa’da çalışan bazı kadın işçiler, “iş yetiştirme” dönemlerinde 36 saat kesintisiz çalışmaya zorlandıklarını ifade etti.
Veriler, bu aşırı çalışma sürelerinin işçilerin tercihinden çok “işini kaybetme korkusu” nedeniyle bir zorunluluğa dönüştüğünü ortaya koyuyor. Kadın işçilerin yüzde 62’si fazla mesaiye zorlandığını, bu süreçte yüzde 40’ının tehdit edildiğini, yüzde 15’inin ise hakarete uğradığını belirtti.
Antep’ten bir kadın işçi, yaşadıkları baskıyı şöyle aktardı:
“Mesaiye kalmadıysan ertesi gün senden daha fazla üretim istiyorlar. Hatta bir kadının yüzüne kumaş fırlatıldı, ‘Dün mesaiye kalmadın, bugün çıkamayacaksın’ dediler.”
Urfa’dan başka bir kadın işçi ise şunları söyledi:
“Fazla mesaiye kalmazsan bedelini ödüyorsun. Bandı bıraktırıp temizliğe ya da ütüye gönderiyorlar. Dersini almazsan da işten atıyorlar.”
Rapora göre, işçilerin yüzde 96’sı fazla mesai ücreti aldığını ifade etse de, bu ücretlerin nasıl hesaplandığını bilmediklerini dile getirdi. Çoğu fabrikada fazla mesai ücretlerinin bir kısmının elden ödendiği, bazen ise mesainin normal çalışma süresi içinde gösterilerek düşük ücret ödendiği tespit edildi. Bu uygulamaların, eksik prim gün sayısı ve düşük prime dayalı kazanç nedeniyle kadın işçilerin emeklilik haklarını olumsuz etkilediğine dikkat çekildi.
Servisler güvenli ulaşımı sağlamıyor
Raporda, zorunlu mesailer sonrasında kadın işçilerin güvenli ulaşımının sağlanmadığı ve bu durumun ciddi bir güvenlik riski oluşturduğu vurgulandı. Kadın işçiler, özellikle gece vardiyalarında servis güzergâhlarının yetersizliği nedeniyle endişe duyduklarını ifade etti.
Araştırmaya göre, kadın işçilerin yüzde 62’si saat 22.00’den sonra işten çıktığını, ancak bu grubun yalnızca yüzde 14,3’ünün evinin kapısına kadar servisle bırakıldığını belirtti. Servislerin genellikle ana caddelerde veya kavşaklarda işçileri indirip, geri kalan mesafenin yürümek zorunda bırakıldığı aktarıldı.
Urfa’dan bir kadın işçi yaşadığı durumu şu sözlerle anlattı:
“Bazen gece 3’te çıkıyoruz işten. Servis beni evimin yakınındaki karanlık bir kavşağa bırakıyor. Oradan yürümek zorundayım. Çok korkuyorum ama mecburum.”
Antep’ten bir başka kadın işçi ise gece vardiyası sonrası yaşadığı mağduriyeti şöyle dile getirdi:
“Gece vardiyasından sonra servis gelmedi. Müdür ‘Taksiyle git’ dedi. Param yoktu. Üç saat fabrikada bekledim, sabah mesaisiyle birlikte döndüm.”
Raporda, bu tanıklıkların kadın işçilerin güvenli ulaşım hakkının sistematik biçimde ihlal edildiğini ve gece vardiyalarında kadınların fiziksel güvenliğinin işverenler tarafından göz ardı edildiğini ortaya koyduğu belirtildi.
Uzun mesailer meslek hastalıklarına dönüşüyor
Raporda, kadın işçilerin büyük çoğunluğunun aşırı mesai ve ağır çalışma koşullarının beden ve ruh sağlığı üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını ifade ettiği belirtildi. Görüşmelerde en yaygın şikayetlerin kas-iskelet sistemi hastalıkları, kronik ağrılar ve kimyasal madde maruziyetine bağlı sağlık sorunları olduğu saptandı.
Araştırmaya katılan kadın işçilerin yüzde 60’ı çalışırken bir meslek hastalığı yaşadığını bildirdi. Bu grubun yüzde 58’i kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarından, yüzde 30’u ise toz ve kimyasal madde maruziyeti nedeniyle sağlık sorunları yaşadığını belirtti.
Urfa’dan bir kadın işçi, uzun çalışma saatlerinin bedensel etkisini şu sözlerle dile getirdi:
“Mesainin sonunda artık elimi kapatamıyorum, sinir sıkıştığı için. Eve gittiğimde dinlenemiyorum. İşe gitmek için uyandığımda hâlâ önceki günden ağrılarım devam ediyor.”
Bir başka Urfalı kadın işçi ise yaşadığı durumu şöyle anlattı:
“Topuk dikeni oldu bende, raporum da var. Ama raporuma rağmen koltukta oturmam yasaklandı. Koltuğu bıraktım, masaya yaslanmamıza bile izin vermiyorlar.” ‘Altıma mı işeyeyim?’
Tuvalet bile baskı aygıtı
Raporda, tuvalet kullanımının sınırlandırılmasının yalnızca bir yönetim uygulaması değil, kadın işçiler üzerinde kurulan aşağılayıcı bir baskı biçimi olduğu vurgulandı. Araştırmaya göre, kadın işçilerin yüzde 74’ü tuvalete gidişlerinin kısıtlandığını belirtti. Görüşmelerde, bu uygulamanın regl dönemlerinde dahi sürdüğü ve bazı kadınların bu nedenle işten ayrılmak zorunda kaldığı ortaya kondu.
BİRTEK-SEN Urfa İl Temsilcisi Funda Bakış, bu durumu şöyle ifade etti:
“Kadın işçiler regl olduklarında bile zorlanıyorlar. Regl oldum demek istemiyor, utanıyor. Ama başka türlü tuvalete gidemiyor.”
Urfa’dan bir kadın işçi ise yaşanan bir olayı şu sözlerle anlattı:
“Bir kadın arkadaş ustayla tartıştı. ‘Altıma mı işeyeyim yani, koca kadınım. Gitmem lazım’ dedi. Ertesi gün işi bıraktı, artık utandığı için.”
"Üst aramasını reddedersen tutanak tutuluyor"
Raporda, kadın işçilerin yoğun mesai sonrasında fabrikadan çıkarken “güvenlik kontrolü” adı altında zorunlu üst aramalarına maruz bırakıldıkları belirtildi. İşçiler, bu uygulamanın hem aşağılayıcı hem de mahremiyet ihlali niteliğinde olduğunu ifade etti.
Urfa’dan bir kadın işçi yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Üst aramasını reddedersen hemen tutanak tutuluyor.”
Malatya’dan bir başka kadın işçi ise mahremiyet ihlallerinin yalnızca üst aramalarıyla sınırlı kalmadığını belirterek şu sözleri paylaştı:
“Dolaplara bakıyorlar, kadınların giyinme odalarına giriyorlar. Bir keresinde, güya çalınmış ürün ararken bir arkadaşımızın pedlerini karıştırdılar, ortalığa saçtılar. Olay çıktı. Biz utandık ama onlar hiç önemsemedi.”
Yasal haklar fiilen uygulanmıyor
Araştırma bulgularına göre, kadın işçilerin yalnızca yüzde 72’si doğum izni hakkını kullanabildiğini, yüzde 17’sinin ise bu haktan tamamen mahrum bırakıldığını belirtti. Raporda, süt izni hakkının da çoğu fabrikada mekânsal ve zamansal olarak fiilen kullanılamaz hale getirildiği tespit edildi.
Saha gözlemleri, hamile kadın işçilerin uzun süre ayakta çalıştırıldığını ve hamileliğin işten çıkarma gerekçesi olarak kullanıldığını ortaya koydu. Bu durum, kadın emeğinin üretim süreçlerinde tamamen “yerine konabilir” bir unsur olarak görüldüğünü açıkça gösteriyor.
Urfa’dan bir kadın işçi yaşadığı deneyimi şu sözlerle aktardı:
“Hamileyim dedim, kaldıramıyorum bu yükleri. ‘O zaman ne iş yapabiliyorsun sen?’ dediler. Sonra da işten çıkardılar.”
Kreş hakkı doğmasın diye kadın işçi sayısı yasal sınırda tutuluyor
Araştırmaya göre kadın işçilerin yalnızca yüzde 27,.’si çalıştığı fabrikada kreş veya bakım evi olduğunu bildirdi; 33 fabrikanın yüzde 27’sinde bu imkânın olmadığı belirtildi. Anket kapsamındaki büyük ölçekli iş yerlerinde yalnızca yaklaşık üçte birinde çocuk bakım hizmeti sunuluyor. İş yerinde kreş olduğunu belirten işçilerin yüzde 74’ü sendikalı. “Kreş yok” diyen 81 işçinin yarısından fazlası sendikasız.
Raporda ayrıca, patronların 150’den fazla kadın çalışan olan iş yerlerinde kreş açma yasal yükümlülüğünden kaçmak için kadın çalışan sayısını 149’da tutma gibi uygulamaları bulunduğu saha tanıklıklarıyla aktarıldı.
Deprem dönemi patronun ‘yardımı’ borca dönüştü
2023 depremlerinin ardından, kadın işçilerin neredeyse tamamına yakını (%89.7) patronlarından destek görmedi. Yardım adı altında sağlanan küçük miktarlar dahi, çalışmaya başlanır başlanmaz ücretlerden kesilerek işçiler üzerinde yeni bir borç yükü oluşturdu. Bir işçinin ifadesiyle, “Verilen 3 bin 500 TL, maaşımızdan kesildi. Eylemimiz sonucu geri iade edilse de, bu kez taksitlerle kesilmeye başlandı." Dahası, deprem gibi olağanüstü bir dönemde işçilerin artan iş yüküne maruz bırakıldı ve çalışamadıkları günler için telafi zorlaması yapıldı.
Denetim öncesi göstermelik düzenlemeler yapılıyor
Rapor, iş güvenliği önlemlerinin büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldığını ortaya koydu. Kadın işçilerin yüzde 66’sı iş yerlerinde iş kazası yaşandığını söyledi.
Kadın işçilerin yüzde 44’ü, hiç iş güvenliği eğitimi almadığını belirtti. Fabrikalarındaki iş güvenliği önlemleri sorulduğunda, işçilerin yalnızca yüzde 15.7’si “önlem alınıyor” derken yüzde 49.1’i “önlem alınmıyor”, yüzde 35.2’si ise “kısmen alınıyor” yanıtını verdi. Bu dağılım, güvenlik tedbirlerinin bütünlüklü biçimde uygulanmadığını, bazı fabrikalarda belli bir alan veya bölümde kısmi tedbirler olsa bile iş yerinin geneline yayılmadığını gösterdi.
Bu fabrikaların yüzde 81’ine markadan ve devletten denetçi geldiği söylenirken denetim öncesi fabrikada düzenleme yapıldığını söyleyen kadın işçi oranı yüzde 83.5. Denetim sonrası fabrikada iş güvenliği önlemleri ve çalışma koşulları açısından bir değişim yaşanmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 97.
Sendikal örgütlülük zorunluluk
BİRTEK-SEN, bu araştırmanın kadınların örgütlenme ihtiyacını daha da görünür kıldığını vurguladı. Kadınların sendikal örgütlenmeye dair umutları, hayal kırıklıkları ve çekincelerinin de yer aldığı raporda
Rapora göre sendikalı olma ve sendikayı sorunların çözümünde etkili görmeme konusundaki en yaygın kaygı, sendikaya üye olmanın işten atılmaya yol açacağı korkusu. Kadınların büyük bölümü, “Sendikaya güvensem bile, patron öğrenince işten atar” diyerek bu nedenle uzak durduğunu söyledi.
Aile baskısı ve toplumsal normların da kadınların sendikalaşmaya dair kararlarını doğrudan etkilediği de belirtildi. Bir kadın işçi şöyle ifade etti:
“Eşim, sendikaya girersem işsiz kalacağımı söylüyor. O yüzden cesaret edemiyorum.” Bir başka kadın işçi ise, “Cesaretim yok, korkuyorum. Hem millet ne der? Ne değişir?”
İşçilerin sendikalara mesafeli durmalarının bir diğer nedeni ise, bazı sendikalara duydukları güvensizlik deneyimleri. Görüşülen işçilerden birinin ifadesi şöyle:
“Sendika var ama patronla iyi geçinmekten başka bir şey yapmıyorlar.”
Sendikalı kadın işçilerin sendikal çalışmalara aktif katılımını sınırlayan nedenler arasında işten atılma/patron baskısı, aile baskısı, bakım yükü ve zaman yetersizliği ve bilgi eksikliği öne çıktı. Sendikayı işçiler için önemli bir güvenlik olarak gören kimi kadın işçiler üye oldukları sendikalarda kadınların sözlerinin yeteri kadar dinlenmediğinden de bahsetti: “Sendika haklarımızı savunuyor ama kadın işçilerin sesini duymuyor. Kadın temsilciler olmadıkça güven duymuyorum.”
Yine de kadın işçilerin önemli bir kısmı sendikalı olmanın hak aramak için tek yol olduğunu düşünüyor. Sendikalaşırken kadın işçilerin en çok öne çıkan motivasyonları, haklarını korumak, işten kolay atılmamak ve yalnız kalmamak. Kadınlar, “Sendikalı olmak yalnız olmadığımızı hissettiriyor” ve “Patrona karşı tek başıma kalmamak için” sözleriyle sendikalaşmanın neden zorunlu olduğunu anlattılar.
***
Tekstil sektörü neden alarm veriyor?-Çağın Erbek-
Sektör için işçilik maliyetlerindeki artışın sebebi, ücretleri yükseltmesi değil, emeğin kendini yeniden üreteceği malların fiyatlarının, yüksek enflasyon ortamında ciddi biçimde artmasıdır.
Türkiye’de edebiyat ve emekle ilgilenen herkesin belki de ilk uğrağıdır Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve onların Çukurova’sı. Toplumsal gerçeklik kurmaca ile o kadar çarpıcı ele alınır ki, hayranlıkla okur, bir daha okursunuz. Üzerine söz söylemek istersiniz, yavan kalır. Pamuğuyla, tarlasıyla, insanıyla Çukurova… Mevsimlik işçisiyle, toprak ağasıyla, ırgatbaşıyla, patoz ustasıyla… Kirli kozada çalışan İflahsızın Yusuf, sulu kozaya verilen Köse Hasan, kırma makinesindeki Pehlivan Ali[1]… Anlatılarda pamuğa, traktöre, pamuk beze, dokuma fabrikasına, yevmiyeli fabrika işçisine, tarım işçisine çarpar durursunuz. “Çukurova’nın bereketli topraklarından binler, on binlerce insanın çabası, alın teri, emeğiyle elde edilen ‘beyaz altın”[2] Beyaz altının dokuma/tekstil için gerekliliği, dönüştürücü gücü… Bu yazının konusu ne yazık ki ne Çukurova, ne edebiyat... Fakat yazıya böyle giriş yapmamın çok ironik bir sebebi var. Bugün Adana’nın en büyük firmasının bir polyester üreticisi olması…Dolayısıyla şu soru aklımdan çıkmıyor: Bugün Yaşar Kemal bize Çukurova’yı nasıl anlatırdı?
Türkiye’de tekstil sektörü uzunca bir süredir alarm veriyor. Konkordato ve iflas açıklayan firmaların sayısı artarken, tekstil işçilerinin düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, işten çıkarmalar, tazminat gasbı, güvencesizlik gibi koşullarla emek piyasasına dahil oldukları düzenli biçimde konu ediliyor. Bu durum sermaye, sendikalar, politika yapıcılar ve araştırmacılar tarafından farklı yorumlanıyor. Teşvik eksikliği, enflasyon, üretim maliyetleri, ithalat bağımlılığı, rekabet avantajının yitirilmesi, sendikasızlık gibi özellikler, sektörün krize eğilimli yapısını niteleyen temel sebepler olarak sıralanıyor. Bunlar krizi kısmen açıklayabiliyor. Fakat önemli bir eksikle, tekstil sektörünün kendi içerisinde yaşadığı dönüşüm ve farklılaşmayı dışarıda bırakarak. Bu nedenle Türkiye’de tekstil sektörünün krize dönüşen yapısını anlamaya çalışırken, farklılaşma olarak nitelediğim sektörün geri bağlantısındaki yani girdi olarak kullanılan malzemedeki değişimi ele almamız gerekiyor.
Türkiye sanayisi için tekstilin lokomotif sektörlerden biri olarak kabul edilmesi özellikle ihracat odaklı kalkınma politikaları süresince ihracata katkısı, istihdam yaratabilmesi ve pamuğu girdi olarak kullanması ile geri bağlantı biçiminde tarım üretimiyle kurduğu ilişki üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde tekstil ihracatının geçmiş yıllar göz önüne alındığında göreli olarak düştüğü, istihdam kayıplarının yaşandığı ve pamuk üretiminin tekstili besleyemediği görülmektedir. Özellikle 1980’li yıllarla imalat içinde özel önem atfedilen sektörün, 2000’lerden itibaren gerilemesini sanayi politikalarındaki değişimle açıklama eğilimi sıklıkla karşılaşılan bir durum. Türkiye’nin kalkınma sürecinde kapitalizmin mantığına uygun biçimde emek yoğun alanların terk edilerek yerine katma değeri yüksek sermaye yoğun alanlara yatırım yapma ihtiyacı sektördeki değişimi açıklamakta kullanılan bir argümandır. Tekstil sektörü de emek yoğun üretim olarak kabul edildiği için, sanayideki lokomotif pozisyonunun değişimi buna bağlanmaktadır. Türkiye’de ulusal sermaye gelişmiş, büyümüş ve katma değeri yüksek üretim alanlarına yatırım yapabilecek düzeye ulaşmıştır. Bu yorumu güçlendirecek şekilde Türkiye tekstil üretiminden birikim elde etmiş büyük sermaye gruplarının; enerji, finans, gayrimenkul, madencilik gibi üretim alanlarını da içerecek şekilde holding biçiminde örgütlenmeleri gösterilebilir.
Sanayideki yüksek katma değerli üretim vurgusu dışında, sektörü etkileyen diğer önemli gelişme Çok Elyaflılar Anlaşması’nın (Multi-Fiber Agreement –MFA) kaldırılması olmuştur.[3] 1974’teki anlaşmayla tekstil ve hazır giyim sektöründe, özellikle gelişmekte olan ülkelerin iç pazarlarını koruyabilmeleri adına ithalat kotaları getirilmiştir. İthalat kotaları; erken kapitalistleşmiş ülkelerle uluslararası rekabet şansı bulunmayan gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye için sektörde tutunabilme ve birikim sağlayabilme olanağı yaratmıştır. Üretimin Avrupa ve Kuzey Amerika’dan, gelişmekte olan ülkelere doğru değiştiği görülmüş, Türkiye ve Meksika gibi ülkelerin sanayileşme süreçlerinde tekstilin önemli rolü bulunmuştur.[4] 2005 yılında MFA’nın sona ermesiyle birlikte uluslararası rekabet sektörde oldukça yoğunlaşmış, maliyetleri ve ihracatı etkileyen önemli faktör olmuş ve uluslararası iş bölümü farklılaşmıştır. Küresel tedarik zincirinde bu durumun etkisi, Çin’in sektördeki hakimiyetini artırması şeklinde gerçekleşmiştir.
‘Anadolu’ya gittiğinizde çalıştıracak kimse yok; başvuru olmuyor’
Sermaye temsilcileri çoğunlukla yüksek enflasyon ve ücretlerdeki artışın, sektörü krize sürüklediğinden yakınıyor. Enflasyonla birlikte girdi fiyatlarındaki ve asgari ücretteki artış üreticiler tarafından sıklıkla maliyetleri artıran en önemli etken olarak tarif ediliyor. TL’nin döviz karşısında değersizleşmesi, ithal girdi kullanan üreticilerin çıkmazı. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe’ye göre sektörde çalıştıracak işçi bulmak oldukça zor.[5] Belirtilen işçilik maliyetlerinin en iyi ihtimalle büyük oranda asgari ücreti ve altında bir düzeyi işaret ettiğini hatırlatmak gerekmektedir. İşçiler tarafından dile getiriliyor:
“Büyük fatura işçiye kesildi. Tekstilde boyahanelerde ortalama ücret kalifiye eleman için 30 bin lira bandında, konfeksiyonda daha da düşüktür. Denizli’de 40 bin lirayı gören nadirdir. Yüzde 95’i asgari ücret ile çalıştırılan, yıldan yıla ufak ufak zam yapılan çalışanlar...”[6]
Dolayısıyla sektör için işçilik maliyetlerindeki artışın sebebi, emeğin artı değerden daha fazla pay alacak şekilde ücretleri kontrollü biçimde yükseltmesi değil, emeğin kendini yeniden üreteceği malların fiyatlarının, yüksek enflasyon ortamında ciddi biçimde artmasıdır.
‘KOSGEB eliyle istihdamı koruma programı başlatıyoruz’
Sektöre destek ve teşviklerin yetersiz oluşu sermaye tarafından dile getirilen bir başka söylem. Çin, Mısır, Hindistan gibi ülkelerle rekabet olanağı kalmadığını söyleyen sermaye, devletin sektörü beslemesi konusunda hemfikir. Aksi durumda sektörün çöküşü ile daha sancılı bir süreci ortaya çıkaracağı belirtiliyor. Adana Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı Murat Birkan Işık durumu şu ifadelerle ele alıyor: “
Yılın sonunda, birçok işletmenin işçi çıkartması muhtemel. Çalışanların başka bir sektörde istihdam edilmesi ise oldukça zor. Adana’da konfeksiyon sektöründe 50 binin üzerinde çalışan bulunuyor. Bu kadar kişiyi istihdam edebilecek başka sektör yok. Teşvik mekanizmalarının devreye alınmasını istiyoruz”.[7]
İstihdam kayıplarını önlemek için 2025 yılının ocak ayında, KOBİ ölçeğindeki işletmelere işçi başı 2 bin 500 liraya kadar destek ödemeyi gerçekleştirecek istihdamı koruma destekleri açıklandı. Program özellikle giyim eşyalarının imalatı, tekstil ürünlerinin imalatı, deri ve ilgili ürünlerin imalatı ve mobilya imalatında istihdamı korumak üzere yürürlüğe alındı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, programın oldukça yalın olduğunu ve teferruatlı bir program öngörmediklerini açıkladı.[8] Dolayısıyla bu teşvik ve desteklerin sermayenin talebini karşılamayacağı aşikar.
“Dünyanın en büyük PTA işletmesi Türkiye’de olacak”
Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarını bugün sektör bazlı incelediğimizde, tekstil sektöründekiler; SASA Polyester, AKSA Akrilik, Gülsan Sentetik ve Korteks Tekstil. Holding biçiminde örgütlenmiş ve yapay, sentetik elyaf veya lif üreten büyük üreticiler. Türkiye’nin en büyük polyester üreticilerinden SASA Polyester’ in PET üretim tesisi yatırımına ek teşvik daha açıklandı. Tekstilde yapay elyaf olarak kullanılan kimyasal girdileri üreten tesisin, üretim kapasitesinin 400 bin ton olması bekleniyor. Düşünün ki pamuk coğrafyası Adana’nın en büyük firması, bugün SASA Polyester olarak karşımıza çıkıyor. Bu ironik durumun tekstildeki krizi açıklama noktasında özel bir önemi olduğu kanaatindeyim. Tekstil sektörü artık tarımdan çok, kimya sanayii tarafından besleniyor. Tekstilde polyester ve yapay/sentetik elyaf kullanım oranı, 2000’li yılların başından günümüze pamuk ve doğal elyaf kullanım oranını aşmış durumdadır. Sektöre içkin, sermaye birikim koşullarınca şekillenen malzemedeki değişim, günümüzde tekstil sektöründeki çalışma ilişkilerini, birikim koşullarını, uluslararası rekabet düzeyini belirler bir vaziyet almıştır. Polyester; sermaye ve teknoloji yoğun yatırım gerektiren, dolayısıyla katma değeri yüksek bir üretim girdisidir. Türkiye’de tekstil sektöründe faaliyet gösteren büyük sermaye grupları bu alana yatırım yapabildikleri ölçekte sektörde kalmakta, aksi durumda sektörden hızla çekilmektedir. Çünkü uluslararası tekstil üretiminde kârdan pay alabilmenin yolu katma değeri yüksek, kimya sanayisiyle bütünleşmiş malzeme üretimine sıkışmış durumdadır. Türkiye’deki makro iktisadi koşulların etkileri, üretim maliyetleri ve işçi ücretlerine yapılan vurgularla birlikte, sektöre içkin bu değişim gözden kaçırılmaktadır. Kacır’ın belirttiği gibi sektöre ilişkin “teferruatlı bir program” öngörülmemektedir. Fakat sanayileşme politikasının öncelikli sektörleri ile uyumlu bir biçimde polyester, yapay elyaf ve teknik tekstil üretimine ilişkin destek ve teşvikler planlama dahilindedir. Örneğin Küçükçalık Tekstil, polyester cips tesisi inşası için Uluslararası Finans Kurumu (IFC) tarafından 50 milyon dolarlık yatırım teşviki alıyor. IFC Türkiye ve Orta Asya Direktörü Wiebke Schloemer, “Bu yatırım, Türkiye ekonomisi için kritik öneme sahip olan sentetik kumaş üretiminde rekabeti artıracaktır”[9] diyor. Türkiye’nin ilk polimer geri dönüşüm tesisini kuran ve PET şişeden polyester iplik üreten Zorlu Holding iştiraki Korteks diğer örnek. Daha açık ifade etmek gerekirse tekstil sektörü emek yoğun yapısını koruyan ve sanayileşmenin çoğunlukla ilk evrelerine uygun olduğu için gözden çıkarılan bir sektör olmaktan öte; sermaye birikim sürecinin zorunlu uğrakları dahilinde özellikle malzeme, girdi üretiminde teknoloji yoğun bir yapıya erişmiş dolayısıyla sektördeki büyük sermaye grupları tarafından yatırım alanı olarak görülen bir sektördür.
Ancak sektörün geneli için bu girdiler çoğunlukla ithalat yoluyla temin edilmektedir. 2023 yılı verilerine göre Türkiye, Vietnam’dan sonra dünya genelinde en fazla kimyasal filament elyaf ithal eden ülke konumunda.[10] Bu teknoloji yoğun girdiyi temin edebilmek, küçük üreticiler için yüksek girdi maliyetler anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de tekstil sektöründeki kriz eğiliminin temel açıklayıcılarından biri de doğaya bağımlı, yüksek sermaye yatırımı gerektirmeyen pamuk malzemesine dayalı tekstil üretiminin; kimya sanayiine bağımlı, yüksek sermaye yatırımı gerektiren polyester malzemesine dönüşmüş olması ve Türkiye’nin bu dönüşümü üretimin gereksindiği nitelik ve nicelikte gerçekleştirememiş oluşudur. Bu dönüşümün devlet, sermaye, sınıf düzeylerinde farklı kırılımlarla analizi olanaklıdır ve daha geniş bir çalışmanın konusudur.
Son söz olarak Türkiye’de tekstildeki kriz eğiliminin; teşvik ve destek eksikliği, yüksek enflasyon, artan üretim maliyetleri, ithalata bağımlı üretim, uluslararası rekabet avantajının yitirilmesi gibi sektördeki dönemsel değişimler üzerinden, daha açık bir ifade ile yalnızca Türkiye’de sermaye birikim koşullarının tekil değişkenleri üzerinden değil, kapitalizmin uluslararası ölçekte gelişimini de beraberinde ele alarak tartışmamız gerekmektedir.
Dipnotlar:
^Bereketli Topraklar Üzerinde romanının üç ana karakteri.
^Kemal, O. (2018).Bereketli Topraklar Üzerinde, Everest.
^“Textiles: back in the mainstream”, http://bit.ly/4osFAhM
^Gökçü, S. “Tekstil ve Giyim Anlaşması Sonrasında Tekstil ve Konfeksiyon Sektörü”, http://bit.ly/3IT8Sap