T-24 "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan- 

Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katılıyor!.. Davet AİHM’den gelse de, AİHM kararlarının uygulanmadığı bir dönemde bizim yüksek yargı üyelerinin bu davete katılmaları yürek istiyor!.. Acaba, dönüşte verdikleri kararlarla yüzleşirler mi?

Soldan sağa: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Başkanı Fahri Akçin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Danıştay üyesi Aysel Demirel, AİHM Türk Yargıcı Saadet Yüksel, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, Danıştay Başsavcısı Cevdet Erkan, Danıştay üyesi Kenan Balan ve Anayasa Mahkemesi Genel Sekreteri Murat Azaklı, AİHM adli yıl açılış programıda | Fotoğraf: AASoldan sağa: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Başkanı Fahri Akçin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Danıştay üyesi Aysel Demirel, AİHM Türk Yargıcı Saadet Yüksel, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, Danıştay Başsavcısı Cevdet Erkan, Danıştay üyesi Kenan Balan ve Anayasa Mahkemesi Genel Sekreteri Murat Azaklı, AİHM adli yıl açılış programıda | Fotoğraf: AA

İktidarın hoşuna gitmeyen kararları alan yargıçlar sürgün edilirken...

Mahkeme heyeti aynı davada bir kaç kez değiştirilirken...

Daha önce iktidar partisinden milletvekili aday adayı ya da partinin herhangi bir kademesinde görev yapmış biri yargıç ya da savcı olarak kritik davalara atanırken...

Adil yargılama hakkı sayısız kez ihlal edilirken...

Evrensel hukuk gereği, tutukluluğun istisna olma hali çoktan geride kalmışken...

Bağımsız yargının sonu gelmişken...

Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları uygulanmazken...

Hatta...

AYM “hak ihlali” kararı verdiği davada tahliye talebini geri çevirirken...

Daha da beteri...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uygulanmazken...

Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katılıyor!..

İyi cesaret!..

Dikkat çeken isim

AİHM yeni adli yılı 30 Ocak’ta açılıyor. Törene Türkiye’den yüksek yargı heyeti davet ediliyor.

Davet AİHM’den gelse de, AİHM kararlarının uygulanmadığı bir dönemde bizim yüksek yargı üyelerinin bu davete katılmaları yürek istiyor!..

Heyetin başkanı AYM Başkanı Kadir Özkaya. Heyette dikkat çeken diğer isim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk.

Şentürk’ün önceki görevi Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanlığı. O dönemde...

AİHM kararına rağmen, Osman Kavala’nın mahkumiyetini onaylıyor.

AYM’nin Can Atalay kararına uymuyor, AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuyor.

Bunun ötesinde, asıl AİHM kararları...

AİHM kararlarının uygulanmaması Türkiye - Avrupa Konseyi ilişkilerini kritik bir aşamaya taşıyor.

Orada bulunduğu sırada AİHM Başkanı’nı özel olarak ziyaret ediyor. Zor ziyaret!..

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya (sol 3), Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez (sağ 4), Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk (sol 2), Danıştay Başsavcısı Cevdet Erkan (sağ 3), Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Başkanı Fahri Akçin (solda), Danıştay üyeleri Aysel Demirel (sağ 2) ve Kenan Balan (sağda) ile AİHM Türk Yargıcı Saadet Yüksel (sol 4) ve Avrupa Konseyi Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Nurdan Bayraktar Golder, Fransa'nın Strazburg şehrinde düzenlenen AİHM adli yıl açılışında

“Mutlaka uygulanmalı”

AİHM Başkanı ile görüşürken, AYM’nin doğrudan kendi iradesiyle bağlantılı konular da var.

Gezi davası hükümlüleri Tayfun Kahraman ve Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında AYM hak ihlali kararı veriyor, bu kararlar uygulanmıyor.

Kadir Özkaya, yargıç ve savcılara seslendiği eğitim programında şöyle diyor:

“AYM kararları insan hakları merkezli yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bu bağlamda AYM kararları mutlaka devreye girmeli, hak ihlallerinin giderilmesi açısından mahkemeler o kararları mutlaka uygulamalıdır.”

Çok doğru.

can atalay tayfun kahramanGezi davasında 18 yıl hapis cezası verilen şehir plancısı Tayfun Kahraman ve TİP'ten Hatay Milletvekili seçilen avukat Can Atalay

Tayfun Kahraman çelişkisi

Ne var ki...

Tayfun Kahraman ile ilgili AYM kararına gelince...

Orada biraz durmak gerekiyor.

Tayfun Kahraman’ın başvurusu üzerine, AYM 31 Temmuz 2025’da “adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine” karar veriyor, “şiddet içeren olaylarla Kahraman arasında illiyet bağının tespit edilmediği” gerekçesiyle…

İhlalin sonuçlarının kaldırılması ve Kahraman’ın yeniden yargılanması için kararı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderiyor.

“Adil yargılama hakkı ihlal” diyor ancak, AİHM’in Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala bağlamında olduğu gibi, tahliye kararı vermiyor!..

13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını dinlemiyor, “Yeniden yargılama zorunluğu yoktur” diyor. 

Bunun üzerine, Kahraman 27 Kasım 2025 tarihinde AYM’ye ikinci kez başvuruyor. Özellikle, acil sağlık durumu nedeniyle hemen tahliye edilmesini talep ediyor.

3 Aralık 2025 tarihinde AYM Kahraman’ın tahliye talebini geri çeviriyor. Sağlığı ile ilgili tüm önlemlerin alınmasını istiyor.

İyi ki, istiyor!..

Bu mu AYM’nin etkili hak arama yolu olması?..

Görüşmede, AİHM Başkanı bizim yargı heyetine benzeri soruları sormuş olabilir mi?..

Sormuşsa, bizim heyet ne gibi yanıtlar vermiş olabilir?..

Türkiye açık ara önde

Ayrıca...

Tören öyle bir zamana rastlıyor ki, AİHM 2025 yılı istatistikleri yayınlanıyor.

2025 yılında AİHM’e toplam 53 binden fazla başvuru yapılıyor.

46 ülke arasında AİHM’e 18 bin 464 başvuru ile Türkiye açık ara ilk sırada.

Bunun anlamı şu:

İnsanlar uğradıkları haksızlıklar karşısında, AYM’den de umdukları adaleti bulamayınca, çareyi AİHM’e başvurmakta buluyorlar!..

Yüksek yargının zor ziyareti.

Dönüşte verdikleri kararlarla yüzleşirler mi?..

Yüzleşmek yetmiyor, izlenimlerini hem iktidara, hem yargıç ve savcılara da anlatırlar mı?.. 

/././

Erdoğan’ın reform aşkı!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Erdoğan 2026’yı “reform ve büyüme yılı” olarak ilan etti. Altı sene önce de yılbaşı konuşmasında 2021’in “demokratik ve ekonomik reformların yılı olacağını” söylemişti. O yıl "reformlar yılı” olmasaydı belki de dolar bugün 100 lirayı geçmiş mi olacaktı? Belli ki Erdoğan için “reform”, yapılması gereken değil, vaat edilmesi iyi olan bir şey.

Recep Tayyip Erdoğan’ın 2026’yı “reform ve büyüme yılı” olarak ilan ettikten sonra Türkiye’nin şahlanacağını ve enflasyonun da belinin kırılacağını söylediğini okuyunca gözyaşlarıma hâkim olamadım. “İşte yıllardır arayıp da bulamadığımız muhalefet lideri sonunda doğuyor” dedim.

Ancak her güzel şey gibi bunun da bir sonu oldu, birden hatırladım ki 2002’den beri Türkiye’yi tek başına yönetiyor!

Niye Türkiye’yi on beş ya da üç sene önce şahlandırmamış, bunu bilmiyorum. Bence kendisi de bunun nedenini tam olarak bilmiyor.

Biliyor olsaydı, bu reform dediği şeyin neye benzeyeceğini, kuş mu, deve mi olduğunu falan anlatırdı.

Öyle yapmıyor, reform sözü verip geçiyor.

Böyle konuşarak reformlarla düzelteceğine söz verdiği meseleleri yaratanın kendisinden başkası olmadığı gerçeğini de saklamak istiyor.

Sanki birileri Türkiye’ye geçen sene bozmuş, Erdoğan şimdi 2026’da reformlar yaparak bunu düzeltecekmiş gibi bir algı yaratma peşinde.

Bilmiyorum hatırlar mısınız; 31 Ocak 2020 günü de yılbaşı konuşmasında 2021’in “demokratik ve ekonomik reformların yılı olacağını” söylemişti.

O gün 1 ABD Doları almak için 7 lira 42 kuruş yetiyordu. Dün baktım, 1 ABD Doları almak için 43 lira 49 kuruş gerekiyordu.

Demek ki “2021 reformlar yılı” olmasaymış belki de dolar bugün 100 lirayı geçmiş mi olacaktı?

Belli ki Erdoğan için “reform”, yapılması gereken değil, vaat edilmesi iyi olan bir şey.

Onun için bol keseden vadediyor ama iş yapmaya gelince yan çiziyor.

Seçmenin hoşuna gidiyor mu diye soracak olursanız, seçim kaybetmediğine göre bugüne kadar işe yaramış.

Bir sonraki seçimde de işe yarayacak mı, normal bir seçim yapılabilirse göreceğiz.

***

“Verimsiz yöntem” meselesi!

Kırk sene düşünsem, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları meselesini “AB üyeliğinin önünü tıkayan verimsiz yöntem” diye tanımlamak aklıma gelmezdi. DEİK üyesi iş insanlarımızı kutlarım: Demek istiyorlar ki bunları boş verin, işimize bakalım!

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde yer alan iş konseylerinin başkanları bir ortak bildiri yayınlayarak Türkiye’nin AB üyeliği için Avrupa’nın “paradigma değiştirmesi” çağrısı yaptılar.

Bildiride şöyle deniliyor:

“Türkiye’nin katılım sürecini tıkayan mevcut verimsiz yöntemin yeniden değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir.”

Kırk sene düşünsem, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları meselesini “üyeliğin önünü tıkayan verimsiz yöntem” diye tanımlamak aklıma gelmezdi.

Onun için iş insanlarımızı kutlarım: Demek istiyorlar ki demokrasiyi, insan haklarını, AİHM kararlarını falan boş verin, işimize bakalım!

Söylemek istediklerini öyle güzel ambalajlamışlar ki şapka çıkardım!

Bu normal bir durum.

Aralarında ayrık otları olsa da Türkiye burjuvazisinin böyle bir derdi hiç olmadı zaten.

Tablo, bir kulübe üye olmak isteyip de giriş fiyatını çok bulduğu için indirim isteyen tipleri çağrıştırıyor.

Kulüp bu işe ne der bilemiyorum: Unutmayalım ki AB’nin iş çevrelerinin de bu tür şeyler pek umurunda olmaz.

Onların aradığı demokrasi ve insan haklarına saygıdan daha çok “öngörülebilir bir hukuk” düzenidir.

Türkiye’deki varlıklarının, yatırımlarının, ticaretlerinin başına bir iş gelmemesidir.

Onun için DEİK üyesi iş insanlarının esasen Erdoğan’a “paradigma değiştirmeyi önermesi” gerekiyor.

Erdoğan, memleketi yönetirken tercih ettiği “verimsiz yöntemi” değiştirmeli ki AB’den Türkiye’nin üyeliği önüne çıkarılan gerekçeler havada kalsın.

Bunu yapınca AB’ye muhtemelen yine de üye olamayız ama hiç olmazsa medeni bir ülkede yaşamakta olduğumuzu hissederiz.

Enerjimizi otokrasiyi kurmak ya da onunla mücadele etmeye harcamak yerine memlekete faydası olacak işlere yöneltiriz.

***

Amaç milleti birbirine düşürmek mi?

Pos cihazlarının kullanımında Maliye’nin çıkarabileceği engelleri kaldırsalardı, cafelerde, lokantalarda on binlerce insanın emeğinin karşılığı olarak ödenen bahşiş meselesi kendiliğinden çözülmüş olurdu. Bunu yapmadılar çünkü içinden çıkamadıkları sorunları çözebilmenin onlar için tek bir yolu var: Yasaklamak!


Erdoğan yönetimi, bazı kişiler sosyal medyada yangın çıkardı diye lokanta ve eğlence sektöründe “servis ücretinin faturaya eklenmesini” yasakladı.

Bunun anlamı şu: Cebinizde bir tomar para taşıma alışkanlığınız yoksa lokantalarda, cafelerde falan bahşiş bırakamayacaksınız.

Oysa bunun çok basit bir yolu vardı: Avrupa’da ve ABD’de bu tür iş yerlerinde yaygın olarak kullanılan pos cihazlarında isterseniz, istediğiniz oranda bahşişi kendiniz faturaya ekleyebiliyorsunuz.

Bu tür işyerleri için bu tür pos cihazlarının kullanımında Maliye’nin çıkarabileceği engelleri kaldırsalardı, on binlerce insanın emeğinin karşılığı olarak ödenen bahşiş meselesi kendiliğinden çözülmüş olurdu.

İsteyen istediği bahşişi verir, Maliye Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı görevlileri de “toplanan bahşişlerin eksiksiz olarak çalışanlara aktarılıp aktarılmadığını” kolayca kontrol edebilirdi.

Pos cihazından çekilen tutarın içindeki bahşiş üzerinden KDV almak, vergisini işverene yüklemek gibi sakıncalar da ortadan böylece kalkmış olurdu.

Üstelik bu tür cihazları ithal tekelini bir Müslüman kardeşimize ihale etmek de mümkündü ki zaten rızkın da onda dokuzu ticarette değil mi?

Bunu yapmadılar çünkü içinden çıkamadıkları sorunları çözebilmenin onlar için tek bir yolu var: Yasaklamak!

/././

Emlak vergisinde sınıfta kaldık; artışlar iki katla mı, yoksa üç katla mı sınırlandırılacak?-Erdoğan Sağlam- 

Değerli okurlar, 2026 yılı için takdir komisyonlarınca takdir edilen asgari arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin çok yüksek artışlarla belirlenmiş olması çok ciddi tepkilere neden olunca, artışların 2017 yılında olduğu gibi yasal düzenleme ile sınırlandırılması gündeme geldi. Peki şimdi nasıl bir sınırlandırma yapılacak, açılan davalar ne olacak?

Yasal düzenlemeye göre artışlar iki katla mı, yoksa üç katla mı sınırlandırılacak?

Önceki düzenlemede artış bir önceki yıl değerlerine göre yüzde 50 ile sınırlandırılmıştı. Bu defa en fazla yüzde 100 artış yapılacağı, yani emlak vergi değerlerinin iki katına çıkarılacağı beklentisi hakimdi.

Eğer bu şekilde düzenleme yapılsaydı, 100 birim olan değer 200 birime çıkacaktı.

Ancak 7566 sayılı Kanuna Meclis Genel Kurulunda iktidar ve ana muhalefet partilerinin anlaşarak birlikte verdikleri ile önerge eklenen maddeyle, 2025 yılında 2026 yılı için takdir edilen asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerleri dikkate alınarak 2026 yılı için hesaplanan bina ve arazi vergi değerlerinin2025 yılına ait vergi değerlerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği hükme bağlandı.

Tahmin edeceğiniz üzere, sınırlamaya ilişkin düzenlemenin artışı 2 katla mı, yoksa 3 katla mı sınırladığı konusunda hummalı bir tartışmayı başladı.

Vergi uzmanlarının büyük çoğunluğu, yasal düzenlemede kullanılan “iki kat fazlasını” ifadesinden hareketle artışın iki kat değil üç kat olacağı, yani 100 birimlik değere 200 birimlik değer eklenerek artış sınırının 300 birim olacağı görüşündeydi. Maliyenin de bu görüşte olduğu söylenmekteydi.

5 Aralık 2025 tarihli yazımda düzenlemenin bu şekilde yapılmasını şu nedenlerle eleştirmiştim.

* Yasal düzenlemede yer alan cümlenin öznesi artış oranı değil, emlak vergi değeri olduğundan, bu ifadeye göre artışın en fazla “iki kat” olması gerekir. Çoğu vergiciden farklı düşünüyorum. Bence 100 birimlik değer, 200 birimi geçmemelidir!

* Artışın iki kat değil, üç kat olarak uygulanması, vergi yükünün dört yıl öncesine göre yaklaşık 7.5 katına yükselmesi manasına geliyor. TÜFE’deki artışın 4,5 kat civarında olduğu dikkate alınırsa, bu artışın makul olmadığı açıktır, dolayısıyla fahiş artışın yapılan düzenleme ile sınırlandırılmadığını söyleyebiliriz. Yani yasal düzenleme amacına ulaşmamıştır!

* İktidar ve muhalefetin uzlaştığı az sayıdaki örnekten birini belediyelerin tahsil ettiği emlak vergisinin oluşturması ilginçtir. Madem bu kadar kolay uzlaşmak mümkün, neden çok daha önemli konularda uzlaşma sağlanamıyor!

* Çok değerli Üstadım merhum Nevzat Kesan’ın çok kullandığı bir söz vardı: “Vâzıı kanun meramını izahtan aciz değildir.” Eskiden bu söz geçerli idi, ancak maalesef son yaşadığımız örnekler yasal düzenleme yapma konusunda çok geriye gittiğimizi gösteriyor. Yasal düzenlemeler belirsiz, tartışmalı ve muğlak olamaz. Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde net ve açık olmalıdır.

* Yoksa bilerek mi bu şekilde bir ifade kullanıldı? Yasal düzenlemeye tepki olmasın, Meclisten kolay geçsin diye niyet üç kat artış yapmak olduğu halde iki kat artış yapılıyor algısı mı yaratılmak istendi? Sanmıyorum, ancak bu doğru ise önergenin kabulüne oy veren milletvekilleri yanlış yönlendirilmiş veya eksik bilgilendirilmiş demektir. Düzenleme çok aceleye getirildiği için milletvekillerinin bu konuda yeterince bilgilendirilmediğini düşünüyorum.

Tebliğ ne diyor?

Maliye 31 Aralık 2025 tarihinde yayımladığı 89 seri no.lu Emlak Vergisi Genel Tebliğinde, uygulamanın nasıl yapılacağını açıkladı. Görüşünün yukarıda belirttiğim şekilde (yani üç kat) olduğunu öğrenmiş olduk.

Tebliğe göre, 2025 yılı emlak vergisi değeri 100 birim olan bir arsanın 2025 yılına ait vergi değerinin iki kat fazlasını [100 + (100 x 2) = 300 birimi] geçemeyecek.

Binada vergi miktarını, 2026 için takdir edilen asgari arsa metrekare değerleri ile 2026 yılı bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri belirlediği için hesaplama biraz karışık. Sadece arsanın asgari değerini yeni yasal düzenleme etkiliyor. İnşaat maliyetleri tebliğ ile belirleniyor. Bu açıdan bina vergilerinde üç kat artış söz konusu olmayacak. Arsa ile sınırlı bu artış söz konusu olacak.

Mülkiyeli abim, çok değerli gazeteci Mehmet Y. Yılmaz 13 Ocak 2026 tarihli yazısında bu konuyu çok güzel bir üslupla eleştirdi ve “TBMM ne diyor, Maliye ne anlıyor?” diye sordu.

Sayın Yılmaz’ın çok beğendiğim bu yazısında (esasen tüm yazılarını çok beğeniyor ve üslup konusunda kendisinden çok şey öğreniyorum), bu konu ikinci konu olarak işlendiği için vergi dünyasına daha çok ulaşmasını teminen yazısının bazı bölümlerini aynen alıntılıyorum:

“…Türkçe okuma yazma bilen sade vatandaşlar bu maddeyi okuyunca şunu anlıyorlar:

2025 yılında metre kare birim değeri mesela 100 lira olan bina ya da arazinin 2026 yılı için hesaplanacak birim değeri 200 lirayı geçemez!

…………….

Bakanlığın yayınladığı 89 seri nolu Emlak Vergisi Genel Tebliği’ne göre 2025 yılı emlak vergisi değeri 100 lira olan gayrimenkulün 2026 değeri 300 lirayı geçemiyor.

Maliye Bakanlığı’nın kullandığı Türkçe ile halkın kullandığı Türkçenin farklı olduğunu buradan anlıyorum.

Maliye Bakanlığı’nın geçmiş uygulamalarında “katlı artışların” hepsinde “kendisi artı kat sayısı kadar kendisi” formülü uygulanıyormuş.

Kendisi 100 ise, iki kat artışı 200, toplamı 300 hesaplanıyormuş.

Bir vergi uzmanına göre kanunda “iki kat fazlası” yerine “iki katını” denilseymiş, Maliye Türkçesi ile Vatandaş Türkçesi birbirine eşitlenecek ve herkes aynı şeyi anlayacakmış.

Benim bilgim Maliye Bakanlığı’nın vergi işlerinin sırlarını çözmeye yetmez.

Bildiğim şu ki kanunlar yapılırken madde metinlerinin “yanlış anlamaya meydan vermeyecek açıklık ve netlikte” yazılması gerekir.

Bu durumda TBMM’nin kanun yazmayı bilmediği sonucunu mu çıkarmalıyız yoksa Maliye’nin kendisini TBMM’nin yerine koyup, aşırı yorum ile vergi tahsilatını arttırmayı hedeflediği sonucunu mu? ...”

Peki, açılan davalar ne olacak?

Tahminimce takdir kararlarına karşı açılan davaların çoğunda vergi mahkemeleri, yapılan yasal düzenleme nedeniyle konusu kalmayan davalar hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedecekler.

İlgilendiğim birkaç davada vergi mahkemelerinin bu sonuca aşağıdaki gerekçelerle ulaştığını gördüm (Anlaşılan İstanbul’da vergi mahkemeleri bu konuda prensip kararı almışlar, benzer kararlar verilmeye devam edecek):

“Yapılan düzenlemeye göre, 2026 yılına ait vergi değerinin 2025 yılına ait vergi değerlerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği, buna göre vergi değeri belirlenirken kanunun öngördüğü sınırın aşılması durumunda ise takdir edilen asgari değerin bu sınıra kadar olan kısmının dikkate alınacağı anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere Kanun Koyucu, emlak vergisinin matrahı olan vergi değerini bizzat kendisi belirlemiştir.

Bu durumda, Anayasa Mahkemesi'nin 17.11.2021 tarih ve 2018/27686 Başvuru numaralı kararında da belirtildiği üzere, değerin doğrudan kanun koyucu tarafından tayin edildiği hâllerde vergi mahkemelerinin denetim yetkisinin sınırlı hâle geleceği; bu gibi durumlarda artık hukuka uygunluk denetiminin değil anayasallık denetiminin yapılması gerekeceği, Vergi Mahkemelerinin 1319 sayılı Kanun'un 29. maddesine uygunluk denetimi yapmalarının mümkün olmaktan çıktığı, geçici 23. maddede ise idareye herhangi bir takdir payı bırakılmadığı, buna göre, söz konusu Kanun ile öngörülen düzenleme gereği 2026 yılına ait vergi değeri 2025 yılına ait vergi değerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği için bu sınırı aşan asgari metrekare birim değerlerinde doğrudan Kanun hükümlerinin uygulanacağı ve sınırın aşılması durumunda takdir edilen asgari değerin bu sınıra kadar olan kısmının dikkate alınacağı, Kanuni düzenleme ile müdahale edildiğinden dolayı takdir komisyonu kararı ile belirlenen değerin yargısal denetiminin bu aşamada artık yapılamayacağı sonuç ve kanaatine varıldığından; 2026 yılına ilişkin emlak vergisi değerine esas asgari arsa m2 birim değerinin belirlenmesine ilişkin takdir komisyonu kararına karşı açılan işbu davanın söz konusu Kanun hükmü nedeniyle konusu kalmadığından, davanın esası hakkında karar verilmesine yer bulunmamaktadır.

Yargılama giderleri ve vekalet ücreti ile ilgili olarak ise: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 326. maddesinde, Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verileceği, davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkemenin, yargılama giderlerini haklılık oranına göre paylaştıracağı; 323. maddesinde, vekalet ücretinin de yargılama giderleri kapsamında olduğu ve 331. maddesinin 1. fıkrasında davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde hâkimin davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmedeceği düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin 17.11.2021 tarih ve 2018/27686 Başvuru numaralı kararında da belirtildiği üzere, yüksek oranlarda asgari metrekare birim değerlerine dair şikayetlere kanun koyucunun sessiz kalmadığı ve kanuni düzenleme ile vergi değerine müdahale edildiği hususu göz önüne alındığında, yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin davalı idareye yükletilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.”

Birkaç davada da mahkemenin yasal düzenlemeden sonra davacıdan talep konusunda güncelleme istediğini duydum.

Yukarıda açıklamaya çalıştım, 2025 değerlerinin 3 katı bile fahiştir, dolayısıyla yasal düzenleme ile yapılan sınırlandırma yeterli olmamıştır. Bu nedenle, dört yıl önceki değere nazaran 4,5 katı aşan artış için açılan dava devam ettirilebilir. Yani istinaf ve temyiz olanağı kullanılabilir.

Üstelik mahkemeler “iki kat fazlası” ifadesini karar verirken incelemedikleri için, bu konuda da karar verilmesi istenebilir. Bu açıdan da olumlu sonuç alınması mümkün olabilir.

Emsal Yargıtay kararları

Değerli meslektaşım Erdal Güleç’in bir paylaşımından öğrendiğime göre “... kat fazlası” ifadesinin yarattığı tartışma yeni değil. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) uygulamasında da bu tartışma yaşanmış. Kısaca özetlemeye çalışacağım.

FSEK uyarınca mali hakların ihlali nedeniyle açılan tecavüzün ref’i davası kapsamında hak sahipleri, kendilerinden izin alınmadan eserlerini işleyen, çoğaltan, yayan veya bir şekilde umuma iletenlerden sözleşme yapılmış olması halinde isteyebileceği bedelin veya bu Kanun hükümleri uyarınca tespit edilecek rayiç bedelin en çok üç kat fazlasını isteyebilir (m.68/1). Benzer biçimde hak sahipleri, eserlerinin izinsiz çoğaltılan kopyaları henüz satışa çıkarılmasa da mali haklarını ihlal edenlerden sözleşme olması durumunda isteyebileceği miktarın üç kat fazlasını talep edebilir (m.68/2).

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda belirtildiği üzere telif tazminatı, “farazi sözleşme ilkesi” uyarınca hesaplanan miktarın üç katını geçemez. Yargıtay’ın ilk derece mahkemeleri tarafından verilen ve dört kata ulaşan bedellere hükmedilen kararları bozduğu görülmektedir. Düşüncemize göre FSEK’in öngördüğü sistemde ref’i davası kapsamında istenebilecek üç kat bedel, asıl ücret ve üç katı biçimde değil sadece ücretin üç katı biçiminde anlaşılmalıdır. Aksi taktirde asıl ücret (bedel) ile birlikte üç kat istenmesi durumunda toplam miktar aslında dört kat olacak, bu durum da FSEK m.68’deki düzenlemeye aykırılık oluşturacaktır.

Emlak vergisinde üç kat fazlası ifadesine ilişkin davalarda, makalede bahsedilen yargı kararları dava dosyasına emsal olarak sunulabilir.

Ayrıca açılacak davalarda dil bilgisi uzmanları ve matematikçilerden oluşacak bilirkişilerden de bu ifadeye (iki kat fazlası) ilişkin görüş alınması talep edilebilir.

İzleyen yıllarda ne olacak?

Gelecek üç yılda (2027, 2028 ve 2029 yıllarında) eski düzenleme gereğince arazi vergisi matrahları ile asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin yeniden değerleme oranının yarısı kadar artması söz konusu idi, 7566 sayılı Kanunla yapılan ayrı bir düzenleme gereğince söz konusu artışlar yeniden değerleme oranı kadar artırılarak uygulanacak.

İzleyen takdir dönemlerinde de takdirin geçerli olacağı ilk yılı takip eden üç yıl için otomatik artışlar yeniden değerleme oranının tamamı kadar artacak.

1-Yargıtay HGK, 02.04.2003 tarih ve E.2003/4260, K.2003/271 sayılı karar

2- Yargıtay 11.HD, 06.03.2000 tarih ve E.1999/9978, K.2000/1893 sayılı karar (“Bir eserin izinsiz çoğaltılması hâlinde, hak sahibinin tecavüz edenden isteyebileceği maddî tazminat miktarı, farazî sözleşme ilkesi uyarınca hesaplanan miktarın üç kat fazlasını geçemez. Mahkemece, bilirkişi raporunda hesaplanan ve hüküm altına alınan miktarın, sözleşme olsaydı istenebilecek miktarın dört katı fazla olduğu gözden kaçırılarak fazla miktarda maddî tazminata hükmedilmesi doğru değildir.)

3- Aytül Özkan ve Ahmet Fatih Özkan, “Fikir ve Sanat Eserleri Bağlamında Tecavüzün Ref’i Davası ve Üç Kat Bedel Sorunu”. Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt. 6, Sayı 1, 2016, Sayfa 116.

/././

Bir ömür nasıl ve niye tek bir amaca adanır?-Eray Özer- 

İçinden tenis geçen ama tenisten hiç bahsetmediğim bir hikâye bu. Otuz üç yılını tek bir tutkuya adayan, o tutku için her şeyden vazgeçen bir adamın hikâyesi. Bir insan nasıl olur da en başarılı, en zengin, en özgüvenli olduğu anda yemek için öldüğü bir paket çikolataya “hayır” diyecek kadar odaklanır yaptığı işe? İşte bu soruyla düştüm Djokovic’in peşine ve bakın ortaya nasıl bir cevap çıktı.

Novak Djokovic

“Evet, hayat filmlere benzer ama sandığınızdan bambaşka bir biçimde. Tıpkı filmler gibi hayat da karelerden ibarettir aslında. Ve her bir kare birbirinden bağımsızdır, yani bir ana dair bir fotoğraftır bir bakıma. Lakin siz makaradaki kareleri arka arkaya oynattığınızda ortaya bir örüntü, bir hikâye çıkar. Bir sonraki karenin ne ve nasıl olacağına siz karar verirsiniz.”

Nerede okumuştum ve kim söylemişti bir türlü hatırlayamıyorum ama aradan geçen uzun zamana rağmen zihnime kazının metin aşağı yukarı böyleydi.

Benzer bir alıntıyı ise Ursula’nın (K. Le Guin) Salinger tadındaki romanı “Her Yerden Çok Uzakta”dan not almışım:

"Yaşamın anlamı nedir diye sorular sormanın bir yararı olmadığına karar verdik; çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur ve yaşamın yanıtı siz, kendinizsinizdir."

Birkaç gündür Djokovic’i izliyorum. Bilmeyenler için tarihin gelmiş geçmiş en iyi tenisçisi o. Kırılmadık rekor bırakmadı. Merak etmeyin, size tenis kariyerini anlatmayacağım.

Sadece şu kadarını söylemeliyim ama: Milyonlarca genç tenisçinin bir kere olsun bırakın kazanmayı, kortuna çıkmayı düşlediği grand slam’lerden şimdiye kadar 24 tane kazandı. İlk şampiyonluğunda 20 yaşındaydı, dün oynanan Avustralya Açık finaline çıktığında 38…

Dünyanın en zor sporlarından birinde 18 yıl boyunca zirvede, en üst seviyede kaldı ve -ilk birkaç yılını saymazsak- bir gün bile belli bir çıtanın altına düşmedi.

Bir insan bunu nasıl yapar? Yüz milyonlarca dolar kazanırken 18 yılı, bir gün bile ara vermeden tek bir amaca yönelik nasıl yaşar?

Nasıl bir delilik olduğunu şöyle anlatayım size: 2012’de Avustralya Açık’ta tarihin en uzun maçlarından birini (5 saat 43 dakika! Akıl alır gibi değil!) en büyük rakibi Nadal’a karşı kazandıktan sonra canı, -iki yıldır ağzına koymadığı- çikolata istiyor. Hem de deliler gibi. Bir paket çikolata getiriyorlar hemen. Sadece tek bir kare koparıp ağzına atıyor ve “Daha fazlasını yiyemem” diyor.

“Birkaç gündür Djokovic’i izliyorum” derken kastettiğim sadece maçları değil. Her röportajını, hakkında yazılıp çizilenleri izledim, okudum.

Sadece şunu anlamak istiyordum: Bu motivasyonun kaynağı ne olabilir?

Yugoslavya parçalanırken bir Sırp olarak savaşın ortasında küçücük bir çocuk olarak kalması ve yokluğu görmesi bir etken elbette. (Miloseviç’in o savaşta işlediği suçlar malum ama bir çocuk için kimin haklı, kimin haksız olduğunun ne önemi var ki…)

Lakin okuduğum ve izlediklerimden anladığım bu insanüstü adanmışlığın iki başka sebebi vardı.

Birinci sebep erkek çocuklar için epey tanıdık: Yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen bir baba.

“Öyle davranmaya mecburdu” diyor Djokovic. “Tefecilerden borç alarak beni turnuvalara gönderiyordu ve ailenin geleceği için başarısız olma şansım yoktu. Bugün hâlâ başarısız olma şansım olduğuna kendimi inandıramıyorum.”

Oedipus ve Freud’un kulakları çınlasın.

Novak Djokovic

İkinci sebep de psikolojinin alanından uzak değil: Dışlanmak ve kabul görmemek.

O kariyerinde ilk çıkışını yaparken tenis dünyası iki büyük ismi çoktan bağrına basmıştı. Ne otoritelerin ne tenis camiasının ne spor basınının ne de tribünlerin indinde Federer ve Nadal’ın on yıllar sürmesi beklenen rekabetinde bir üçüncüye yer yoktu.

Şampiyonluklar, kupalar bile uzun süre bu durumu değiştiremedi.

Başlarda Federer ve Nadal da almadılar aralarına Djokovic’i. Belki kötü niyetle değil ama hayatın olağan akışında bu “tıfıl” oğlanı küçümsediler.

Yıllar sonra Federer itiraf etti: “Vaktiyle Djokovic’e hak ettiği saygıyı göstermediğimi düşünüyorum.”

“Onlarla oynadığım her finalde tribünler onların ismini bağırırdı. Kendimi benim ismimi bağırdıklarına inandırmak için maçtan önce özel olarak buna çalışırdım ve gerçekten de bazen tribünün ‘Federer’ çığlıklarını bir noktadan sonra ‘Djokovic’ diye duymayı başarırdım” diye anlatıyor Djoko o zamanları.

İki büyük şampiyonun yanındaki sürekli hastalanan/sakatlanan “ezik” olarak kariyerini tamamlama düşüncesi onu gelmiş geçmiş en başarılı tenisçi yapmıştı anlayacağınız.

Travmalarımız, arızalarımız ve acılarımızın bir yandan ruhumuzda derin yaralar açıp, bizi hırçın, öfkeli insanlara dönüştürürken bir yandan da bizi olduğumuz insan yaptığını, başarılı kıldığını bundan iyi anlatan bir örnek olabilir mi?

Djokovic de hayata tırnaklarını travmalarıyla geçirmiş ve öfkesiyle, hırçınlığıyla, kavgacı ve aksi kişiliğiyle Federer-Nadal ikilisinin yanında bir antikahraman rolüne sığınmıştı kariyerinde.

Hiç sevmezdim Djoko’yu, ne yalan söyleyeyim.

İtiraf ediyorum; Federer’in benzersiz kibarlığını biraz “fazla” ve gerçek olamayacak kadar “mükemmel” bulurdum.  O nedenle de takıntılarına yakınlık kurduğum Nadal’daydı gönlüm uzun yıllar boyunca.

Dün ise Djokovic kazansın istedim. Yürekten istedim. Kendim bile şaşıyorum buna. Olmadı. Sağlık olsun.

Kendim bile şaşıyorum çünkü mesela aşı karşıtı biri Djokovic… Fazla milliyetçi, fazla agresif ve hırslı.

“Ben kariyerimi hiçbir ameliyat olmadan tamamlayacağıma dair kendime söz verdim. Fakat öyle bir nokta geldi ki, ameliyat olmazsam kariyerim gerçekten bitecekti. Uzun süre direnerek, bırakmayı düşünerek acı çektim. Sonunda menisküs ameliyatına kariyerim için razı oldum ve bu kararım doğru olmasına rağmen kendimle çelişmiş ve sözümden dönmüş olmanın acısını çok uzun süre, çok ağır şekilde çektim.”

Böyle bir açıklamayı bundan 15 yıl önce duysam herhalde aklımdan ilk geçecek cümle “Salak herif!” olurdu. Lakin aşı karşıtlığıyla bu açıklamayı bir arada okuyunca en azından bir tutarlılık görüyor insan.

Bugün kendi doğrularına -o doğrular saçma bir inada saplanmış olsa da- sarılan, kendine -bana anlamsız ve hatta itici gelse de- bir prensipler dünyası kuran ve acı çekerek değişen (değişimler acısız olmaz, olmamalı da zaten) birine saygı duyuyorum.

Pazartesi Yazıları’nın ruhuna uygun bir şekilde en başa dönecek olursak…

Bundan otuz üç yıl önce çekilmiş bir fotoğraf karesi düşünün: Bir çocuk, tenis sporunun o zamanlar hiç uğramadığı Sırbistan’ın taşrasında, televizyonda dönemin en büyüklerinden Pete Sampras’ın Wimbledon şampiyonluğunu kazanmasını izliyor. Henüz altı yaşında. Ve bir karar veriyor: “Ben de şampiyon olacağım.”

Yazının en başında hayatın karelerinin birbirinden bağımsız oluşundan bahsetmiştim. Bir önceki kare bir sonrakini belirlemiyordu. Gerçekten böyle olmasaydı sıradaki fotoğraf karesini kestirebilirdik: Çocuk kararını unutmuş, belki bir futbol topunun peşinde… Sonra belki babasının pizza dükkanını devralacak, evlenecek, Sırbistan’da doğup orada ölecek. Herkes gibi.

Lakin öyle olmuyor. Sonraki karede çocuk televizyondan gördüğü kadarıyla kendine bir antrenman çantası hazırlıyor. Havlusu, raketi, matarası… Her şeyi tastamam.

E ama civarda tenis okulu yok ki…

Olsun, o çantasını hazır ediyor. Öylece duruyor çanta. Yıllar boyunca.

Ve tam üç yıl sonra evlerinin karşısına bir tenis okulu açılıyor. Tam karşılarına. Bu da birbirini izleyen karelere istisna bir başka fotoğraf karesi.

Sonrası malum. Kareleri hızla arka arkaya oynatınca tüm rakiplerini emekli edip tribüne gönderen ve gelmiş geçmiş tüm rekorları altüst eden bir şampiyonun hikâyesi çıkıyor ortaya.

Dün kaybettiği finalin bir noktasında, ortalarda bir yerde, tribüne dönerek öyle bir cümle kurdu ki Djokovic… Belki de tüm kupalardan daha değerliydi o an. Taşıdığı her yüke, yemediği her çikolataya bedeldi.

İtici bir tavırla çıkmadı o cümle ağzından. Gecikmiş bir intikamın peşinde gibi değildi.

Muzipçe, küçük bir çocuğun arkadaşına seslenmesi gibi seslendi tenisi bırakan ve tribünden kendini izleyen ezeli rakibi -ve artık yakın arkadaşı- Nadal’a:

“Sen de oynamak ister misin?”

/././

Vergiyi beyan etmeyene küçük bir jest…-Murat Batı- 

Vergi borçlarını sona erdiren müesseselerden biri de tahakkuktan vazgeçmedir. Terkine benzeyen ama henüz tahakkuk etmemiş yani mükellefe tebliğ edilmemiş vergilerin tahakkukunun engellenmesi olarak anlaşılmalıdır.

Henüz tahakkuk etmemiş vergilerin, kanunda öngörülen şartlar dâhilinde idarece tahakkuk ettirilmemesi mümkündür. VUK’un mükerrer 115’inci maddesinde geçen hükümden anlaşılacağı üzere tahakkuktan vazgeçme, beyannameye dayanılarak tarh edilen vergiler için gerçekleştirilmeyip yalnızca ikmalen, re’sen ve idarece tarh edilen vergiler için gerçekleştirilmektedir. VUK mük. m.115 uyarınca ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergi ve buna bağlı cezaların tahakkuku için katlanılacak masrafların 2026 yılı için 350 TL’yi aşması halinde, Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslar dâhilinde tahakkuklarından vazgeçilebilir.

Tahakkuktan vazgeçmede henüz ne tahakkuk etmiş ne de tahsil edilmiş bir vergi söz konusu olduğundan terkinden farklıdır. Çünkü terkinde öncelikli tahakkuk olmuş bir vergi ve/veya cezaları söz konusudur.

VUK’un mükerrer 115’inci maddesinden anlaşılacağı üzere tahakkuktan vazgeçme, beyannameye dayanılarak tarh edilen vergiler için olmayıp yalnızca ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergiler için uygulanmaktadır. Yani beyannamesini zamanında, tam ve doğru veren mükelleflere uygulanmayan ama beyannamesini vermeyen ya da eksik beyan edenler için uygulamada fiilen bir ödül mekanizması sonucunu doğurmaktadır.

Örneğin kendi kira gelirini tam ve eksiksiz beyan eden Murat Bey, bu kira gelirinden dolayı hesaplanan (tarh edilen) vergisi 320 TL ise yani 2026 yılı için tahakkuktan vazgeçme bedelini (350 TL) aşmıyorsa tahakkuktan vazgeçilmez, tahakkuk ettirilir ve ödenir. Ancak Murat Bey’in bu kira gelirini beyan etmemesi durumunda hesaplanan vergi ve buna bağlı ceza tutarı, 2026 yılı için belirlenen sınırı aşmıyorsa, Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bu tarhiyattan vazgeçilebilecektir. Bu durumda söz konusu alacak mükellefe tebliğ edilmeyecek ve tahakkuk ettirilmeksizin ortadan kalkacaktır.

Dikkat edilirse tahakkuktan vazgeçme müessesesi, beyannamesini kanuni süresinde, tam ve eksiksiz veren dürüst mükellefler için değil; beyannamesini vermeyen veya eksik beyan eden mükellefler bakımından uygulamada fiilen bir ödül mekanizması sonucunu doğurmaktadır.

Özetle beyannamesini kanuni süresinde veren mükellef borcu ne kadar çıkarsa çıksın ödemek zorunda iken; beyanname vermemesi durumunda hesaplanacak vergi ve ceza tutarı 2026 yılı için 350 TL’yi aşmayacaksa tahakkuk ettirilmeksizin ortadan kalkabilmektedir.

Tahakkuktan vazgeçilecek vergi ve/veya cezalarının hangi vergi ve cezalarının olduğuna ilişkin VUK mükerrer m.115’te bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu yüzden VUK kapsamındaki vergi ve bunlara bağlı cezalar için geçerli olacaktır.

Bu düzenleme ne zaman geldi?

Tahakkuktan vazgeçme müessesesi, 11.12.1985 tarihli Resmi Gazete’de yer alan 3239 sayılı Kanun m.10 ile getirildi.

10. Maddenin Gerekçesi 1985 yılındaki resmi TBMM gerekçesinde bu hükmün tam metni dijital arşivlerde (TBMM sitesi dahil) tam olarak yayımlanmamış olsa da genel hatlarıyla verginin tarh, tebliğ, tahakkuk ve tahsil maliyetinin o tarihte ziyadesiyle fazla olmasından dolayı belli bir tutara kadar tahakkuktan vazgeçme vergi idaresinin iş yükünü azaltacağı düşünülmüş ve bu madde getirilmiştir. O tarihteki koşullar dikkate alındığında bu düzenlemenin yapılması oldukça makuldu.

Daha basit bir ifadeyle tahakkuktan vazgeçme, vergi idaresinin vergi ve/veya cezasını tahakkuk ederken katlanacağı maliyeti/masrafı dikkate alarak düzenlediği bir müessesedir. Bu vergi ve/veya cezaları hesaplayıp mükellefe tebliğ edip tahakkuk aşamasına (tebliğ edecek aşamaya) getirmek belli bir tutarda parasal masraf ve vergi idaresinin zaman kaybı olacağından vergi idaresi, 2026 yılı için 350 TL veya bu tutarın altında olan alacağından vazgeçmektedir.

Ancak teknolojinin bu denli ilerlediği dönemde VUK mükerrer m.115’in getiriliş amacındaki maliyet kavramı ve personelin zaman kaybının tekrardan gözden geçirilmesi gerekmektedir. Zira söz konusu işlemler için eskiden olduğu gibi fiziki posta, memur gibi tebliğ araçları kullanılmamakta ve tüm işlemler elektronik sistem üzerinden yapılabilmektedir.

Bu nedenle yapılacak tarhiyatların tebliği elektronik ortamda gerçekleştirilebilmektedir.
Dolayısıyla geçmişte masraflı olduğu kabul edilen bu uygulamanın günümüzde aynı gerekçeyle sürdürülmesi tartışmalıdır.

Sonuç ve değerlendirme

Tahakkuktan vazgeçme müessesesi, getirildiği dönemin idari ve teknik koşulları dikkate alındığında rasyonel bir gerekçeye dayanmakta iken, günümüz vergilendirme sisteminde hem işlevini hem de meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiştir. Elektronik tebligat, dijital tarh ve otomatik süreçlerin yaygınlaştığı bir dönemde, bu müessesenin dayandığı “yüksek tahakkuk maliyeti” ve “personel zaman kaybı” argümanlarının artık ikna edici bir karşılığı bulunmamaktadır.

Bununla birlikte mesele yalnızca idari maliyet meselesi de değildir. Tahakkuktan vazgeçme, uygulama alanı itibarıyla Anayasa’nın 73. maddesinde güvence altına alınan vergide adalet ve eşitlik ilkeleriyle de ciddi biçimde çatışmaktadır. Beyannameyi kanuni süresinde, doğru ve eksiksiz veren mükellefler, küçük tutarlı da olsa vergilerini ödemek zorunda bırakılırken; hiç beyan etmeyen veya eksik beyan eden mükellefler açısından belirli bir sınırın altındaki vergi ve ceza yükümlülükleri fiilen ortadan kalkabilmektedir. Bu durum, aynı mali güce sahip mükellefler arasında yalnızca davranış biçimine göre farklı sonuçlar doğurarak, eşitlik ilkesini zedelemektedir.

Vergi hukukunda eşitlik, yalnızca herkesin kanun önünde eşit olması değil; aynı durumda olan mükelleflerin aynı yükümlülüklere tabi tutulması anlamına gelir. Tahakkuktan vazgeçme müessesesi ise dürüst mükellef aleyhine, beyan ödevini ihlal eden mükellef lehine sonuç doğurarak, vergiye gönüllü uyumu teşvik etmek yerine cezalandıran bir yapıya bürünmektedir. Bu yönüyle söz konusu düzenleme, vergi ahlakını ve sisteme olan güveni de aşındırmaktadır.

Sonuç olarak hem teknik altyapının geldiği seviye hem de anayasal ilkeler ışığında, VUK’un mükerrer 115’inci maddesinin yeniden ele alınması hatta tamamen yürürlükten kaldırılması artık kaçınılmaz görünmektedir. Vergi sisteminin sade, öngörülebilir ve adil olması, ancak dürüst mükellefi koruyan ve ihlali teşvik etmeyen düzenlemelerle mümkündür. Tahakkuktan vazgeçme müessesesi ise bugün bu hedeflerin tam karşısında durmaktadır.

 /././

Haberin sahibi kimdir?-Fikret İldiz- 

Gazeteciye hâkimin, savcının araştırma yapması gibi bir araştırma külfeti yüklenemez. AYM, yargı mercileri, savcılar ve kamu makamları gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemez. Gazeteciler haberlerinde, eleştiri ve yorumlarında özgür olmalıdır ve serbesttir. Gazetecinin işine karışılmaz. Haber, onun eseridir dokunulmaz.

Gazetecidir.  

Haberin nasıl yazılacağına, eleştirinin nasıl yapılacağına kim karar verir? 

Haberin nasıl yazılacağına savcılık karar verebilir mi?

Haberin nasıl yapılacağına yargı karar verebilir mi?

Kim karar verir? Gazeteci mi? Yargı mı?

Anayasa Mahkemesi'nin Gençağa Karafazlı Başvurusu ( B.No: 2022/103844. Tarih 18.9.2025 – R.G. 19.01.2026-33142) ile ilgili karar; gazetecinin internet ortamında “yayımladığı haberde yurdun birçok yerinde FETÖ yargılamaları bağlamında itirafçı olanların kamuda önemli noktalara getirildiğine” ve  E.T. isimli kişinin “FETÖ/PDY ile irtibatı nedeniyle itirafçı olmasına karşın” bir bankanın genel müdürlüğüne getirildiği haberi hakkındadır. Haberde E.T isimli kişinin ceza davasında etkin pişmanlıktan yararlandığını, hakkında beraat kararı verildiğini, eşinin “siyasi kimliğini” ele alarak “iktidar partisinin il genel meclis üyesi olduğundan” bahsetmiştir. Bunun üzerine haberde adı geçenler kişilik haklarına saldırıldığını belirterek tazminat talebiyle dava açmışlardır. Yerel mahkeme gazeteci hakkında tazminat ödenmesine hükmetmiştir.

Gazeteci Anayasa Mahkemesi'ne başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi; ifade ve basın özgürlükleri ile davacıların şeref ve itibarının korunması hakkı arasında adil bir denge kurulup kurulmadığını belirlemek amacıyla değerlendirmeye esas alınan ilkeleri sıralamıştır:

  1. İfadelerin kim tarafından dile getirildiği,
  2. Hedef alınan kişinin kim olduğu, ünlülük düzeyi ve önceki davranışları yanında katlanması gereken eleştirinin sınırlarının sade bir vatandaşa göre daha geniş olup olmadığı,
  3. İfadelerin genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı, kamuoyu ile diğer kişilerin düşünce açıklamaları karşısında sahip oldukları hakların ağırlığı,
  4. Kamuyu bilgilendirme değeri, toplumsal ilginin varlığı ve konunun güncel olup olmadığı,
  5. Davacının kendisine yöneltilen ifadelere cevap verme olanağının bulunup bulunmadığı,
  6. İfadelerin hedef alınan kişinin hayatı üzerindeki etkisi,
  7. Hukuki yaptırıma konu edilen ifadelerin kullanıldıkları bağlamından kopartılıp kopartılmadığı,
  8. Başvurucunun (gazetecinin) yaptırıma maruz kalma endişesinin başvurucu (gazeteci) üzerinde caydırıcı etki yaratıp yaratmayacağı.
  9. Dava konusu söylemlerin maddi vakıaların açıklanması veya değer yargısı olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği.

Bu ilkeler çerçevesinde temel ilke; ifade ve basın özgürlükleri ile dava açan kişilerin şeref ve itibarının korunması hakkı arasında adil bir denge kurulup kurulmadığını tespit etmektir.

Acaba iki temel hak arasında adil denge nasıl oluşturulur?

Anayasa Mahkemesi yargı mercilerinin yerini alamaz. Yargılama yapan ve davaya bakan mahkemenin ve yargıçların takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların Anayasa'nın 26. ( Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti) ve 28. (Basın Hürriyeti) maddelerine uygun olup olmadığını denetler. Takdir hakkının hak ihlaline neden olup olmadığına ve basın özgürlüğü ile kişilik hakkı arasında adil denge kurulup kurulmadığına bakar.

Anayasa Mahkemesi 18.09.2026 tarihli kararına konu olan somut olayda; iktidar partisinin belediye teşkilatında görev alan bir siyasetçinin eşi hakkındaki FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğuna dair ceza davası sürerken, E.T.nin bir kamu bankasına müdür olarak atanmasının haber değeri vardır. Özellikle “kamusal tartışmalar” oluşturma hakkı bakımından basın bu olguyu önemli görmüştür. AYM kamusal ilgiyi çeken bu gibi konularda basının haber yapmasını, basının bilgi ve fikir yayma hakkıyla doğrudan ilgili görmüştür. Kamunun bu bilgi ve fikirleri alma hakkının etkin şekilde basın tarafından yerine getirildiği görüşündedir. 

Ayrıca basın özgürlüğü ile kişilerin şeref ve itibarın korunması hakkı arasında adil bir denge kurulabilmesi için haberlerdeki ifadelerin ve maddi vakaların açıklanması veya değer yargısı olarak nitelendirilmesi önemlidir. Anayasa Mahkemesi maddi olgular ispatlanabilirse de değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığının altını çizmektedir.

Bu kapsamda olgusal isnat içeren ifadeler bakımından; haberlerin gazetecilik etik ilkelerine uygun olarak yapılıp yapılmadığı, topluma doğru ve güvenilir bilgi sağlama ödev ve sorumluluğunun yerine getirilip getirilmediğine bakılmalıdır. Gazetecinin haberlerindeki olgusal iddiaların doğruluğu konusunda yeterli araştırmayı yapıp yapmadığı denetlenmelidir. 

Anayasa Mahkemesi öncelikle ilk derece mahkemesinin inceleme ve takdir hakkını değerlendirmiştir. “Bu doğrultuda E.T. hakkında terör örgütüne yardım etme suçundan dava görüldüğü, bu davada savcının E.T.nin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandığını belirterek hakkında ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi talebinde bulunduğu ve E.T.nin beraat ettiği hususları tereddütsüzdür. Ancak yargılama sonunda beraat ettiği hususu tereddütsüz olan bu kişi hakkındaki beraat gerekçesi mahkemece etkin pişmanlık nedeniyle değil her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmaması nedenine dayandırılmıştır.”

Acaba savcının dediği veya mahkemenin gerekçesi habere nasıl yansımıştır?

Haberdeki doğruluk nasıl saptanacaktır? Gazeteci haberinde etkin pişmanlık nedeniyle mi beraat kararı verildi yazmalıydı, yoksa kesin ve inandırıcı delil yokluğundan beraat kararı verildi şeklinde mi yazılmalıydı?

Haber ceza usul kanunlarına veya haberdeki deyimler ceza hukukuna uygun mu?

Ceza usulüne uygunluk mu, olgunun kendisi mi “doğru” olur?

Ceza hukuku tanımlarına uymayan haber; haber değil midir?

Kişilik hakları bu nedenle zedelenir mi? 

İşte bu noktada Anayasa Mahkemesi “ceza hukuku ilkelerinin” habere yansımasında; haber dili bakımından uygunluk mu yoksa ceza hukukuna uygunluk mu  değerlendirmesi yapmıştır:

42. Bununla birlikte esasen bu fark, ceza hukuku kapsamındaki teknik bir ayrıntıdan ibaret olup özellikle Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaası da göz önüne alındığında bu konuda uzman olmayan birinin kolaylıkla gözden kaçırabileceği bir husustur. Dolayısıyla her ne kadar haber içeriğinde beraat gerekçesi konusunda başvurucunun hataya düştüğü kabul edilse de olayın beliriş biçimine uygun şekilde haberi aktaran başvurucudan ceza hukukunun teknik detaylarını bilmesini beklemek ona aşırı külfet yüklemek anlamına gelecektir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi de daha önce gazetecinin ispat yükünü yerine getirirken kendisinden bir beyanın doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi hareket etmesinin beklenemeyeceğini vurgulamıştır. Ayrıca burada sözü edilen araştırma yükümlülüğü somut gerçeklik anlamında değil yayının yapıldığı andaki olayın beliriş biçimine uygunluk olarak anlaşılmalıdır. Başvurucunun haber kaynaklarının söz konusu iddialar bakımından makul olarak güvenilir olup olmadığı ile doğru ve güvenilir bilgiler sunmak için iyi niyet çerçevesinde çaba gösterip göstermediğini ortaya koyması yeterlidir (…) Bu çerçevede somut olayda başvurucunun söylentiye dayanarak ve olguların doğruluğuna dair hiçbir araştırma yapmadan haber yaptığından ve bu suretle basın ödev ve sorumluluğuna riayet etmediğinden bahsedilemez.”

O halde gazeteci ceza hukuku tanımları bakımından hata yapsa bile; asıl konu haber içeriğinde ifade edilen olgulara uygun olmalıdır. Teknik bir anlatım beklenmemelidir.

Gazeteci ne hâkim ne savcıdır.

Gazeteciye hâkimin, savcının araştırma yapması gibi bir araştırma külfeti yüklenemez.

Anayasa Mahkemesi bu kararında çok daha önemli bir ilkeyi benimsemiştir:

43. Öte yandan Anayasa Mahkemesi veya yargı mercileri, gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemez. Zira bir düşüncenin hangi üslup ve biçimle en iyi şekilde aktarılacağına bizzat düşünceyi dile getiren karar verebilir. Bu bağlamda Anayasa'nın 26. maddesinin sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de koruduğu akılda tutulmalıdır. (…)Buna göre başvurucu, haberde "Flash haber, FETÖ’den yargılandı ödüllendirildi!" şeklinde çarpıcı başlıklar tercih ederken içerikte okuyucunun konu hakkında sorgulama yapabilmesi için bazen sorular sorduğu, bazen de kesin ifadeler ortaya koyduğu görülmüştür. Her ne kadar ilk derece mahkemesi, kararında söz konusu başlık ve içeriklerin haberi eleştiri boyutundan uzaklaştırdığını belirtmişse de başvurucunun gazetecilik tekniği gereği okuyucunun ilgisini çekmek ve haberin daha fazla okunmasını sağlamak amacıyla bu şekilde bir tercihte bulunduğu anlaşılabilmektedir.”

Ve siyasetçilerle ilgili eleştiriler hakkında…

44. Gazetecilerin siyasetçilerin sözlerini ve davranışlarını takip etmeleri, onlar hakkında fikir oluşturarak kamuoyunu bilgilendirmeye hatta yönlendirmeye çalışmaları demokratik bir toplumda kaçınılmazdır. Rahatsız edici de olsa siyasilere ve tanınmış kişilere ilişkin olarak yapılan bilgilendirme ve eleştirilerin cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açabilir. Cezalandırılma korkusu, çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engel olabilir. Bu nedenle somut olayda, başvurucunun tazminat ödemesine karar verilmesi, benzer konudaki haberlerde caydırıcı bir etki oluşturacağı gibi eleştiri ortamına da zarar verebilecektir.”

Anayasa Mahkemesi bu gerekçelerle basın özgürlüğünün korunduğuna dair 18.09.2025 tarihli kararında, ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

O halde;  haber haberdir.

Yargı; haberlerin nasıl yazılacağına karar veremez, bu kararına aykırı haber yazan gazeteci hakkında suçlama yapamaz, hüküm veremez ve suç yaratamaz. 

Gazetecilik gereği haber gazetecinin eseridir. Gazeteci sahibinin sesi değil, haberin efendisidir.

Anayasa Mahkemesi, yargı mercileri, savcılar ve kamu makamları gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemez.

Çünkü bir düşüncenin hangi üslup ve biçimle en iyi şekilde nasıl aktarılacağına bizzat düşünceyi dile getiren ve eseri yaratan haber sahibi tarafından karar verilir.

Gazetecilerin siyasetçileri, onların sözlerini ve davranışlarını takip etmeleri, onlar hakkında fikir oluşturarak kamuoyunu bilgilendirmeye hatta yönlendirmeye çalışmaları demokratik bir toplumda kaçınılmazdır. Rahatsız edici de olsa siyasetçiler hakkındaki bilgilendirme ve eleştirilerin cezalandırılması “caydırıcı etki” doğurur ve toplumdaki farklı seslerin susturulmasına yol açabilir. 

Gazetecinin cezalandırılması en zor iştir. Mahkûm edilen haberdir.

Toplum korkutulmuş ve sindirilmiş demektir. Ceza tehdidi ile haberlerin susturulması caydırıcıdır ve tehlikelidir.  

Suskun toplum tehlikeleri ve korkuyu davet eder.

Görüş edinmek herkesin temel insan hakkıdır. Bu hakka erişim serbestçe seçilir.  

Demokratik toplumun çekirdek özü gerçekleri öğrenmektir, habere özgürce ulaşabilmektir. 

Haberler, eleştiriler, yorumlar, bilgilendirmeler gazetecinin işidir, görevidir. 

Gazeteciler haberlerinde, eleştiri ve yorumlarında özgür olmalıdır ve serbesttir.

Gazetecinin işine karışılmaz. Haber, onun eseridir dokunulmaz.

/././

Epstein belgeleri: Yeni yayımlanan üç milyon sayfada kimler var? 

Elon Musk, Lord Peter Mandelson ve Jeffrey Epstein

ABD Adalet Bakanlığı, cinsel saldırı suçlarından hüküm giymiş Jeffrey Epstein ile ilgili milyonlarca yeni belge yayımlandı.

ABD'de geçen yıl çıkarılan yasa, Epstein soruşturması ile ilgili tüm belgelerin 19 Aralık 2025'e kadar yayımlanmasını zorunlu kılmıştı.

Cuma günü üç milyon sayfa, 180.000 fotoğraf ve 2.000 video, altı hafta gecikmeli olarak kamuya açılmış oldu.

Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, "Bugünkü açıklama, Amerikan halkına karşı şeffaflığı ve uyumluluğu sağlamak için çok kapsamlı bir belge tanımlama ve inceleme sürecinin sonuna işaret ediyor" dedi.

Belgelerde hangi ayrıntılar var?

Belgeler arasında Jeffrey Epstein'in hapishanede geçirdiği süre, burada aldığı psikolojik bir rapor ve hapisteyken ölümü ile ilgili ayrıntıları içeriyor.

Ayrıca Epstein'in reşit olmayan kızları pazarlamasına yardım etmekten suçlu bulunan suç ortağı ve eski kız arkadaşı Ghislaine Maxwell hakkındaki soruşturma kayıtları da yer alıyor.

Belgeler Epstein ile yüksek profilli kişiler arasındaki e-postaları da içeriyor.

E-postaların ve belgelerin birçoğu on yıldan daha eskiye dayanıyor ve Epstein'in yasal sıkıntılar yaşadığı dönemdeki ilişkilerini sergiliyor.

Epstein 2008 yılında Florida'da savcılarla tartışmalı bir savunma anlaşmasına vardıktan sonra 14 yaşındaki bir kızdan seks talep etmekten hüküm giymişti.

Ağustos 2019'da, geniş çaplı bir seks kaçakçılığı davasındaki suçlamalar nedeniyle hapisteyken öldü.

Trump'tan yüzlerce kez bahsediliyor

Trump'ın, Epstein'in Florida'daki Mar-a-Lago villasında 22 Şubat 1997'de çekilmiş bir fotoğrafı.

Yeni yayımlanan dosyalarda ABD Başkanı Donald Trump'ın adı da yüzlerce kez geçiyor.

Trump'ın Epstein ile bir arkadaşlığı vardı ancak yıllar önce bozulduğunu söylüyor ve cinsel suçları hakkında herhangi bir bilgisi olduğunu reddediyor.

Yeni belgeler arasında FBI'ın geçen yıl ulusal Tehdit Operasyon Merkezi ihbar hattını arayanlar tarafından Trump aleyhinde ortaya atılan iddiaların derlendiği bir liste de yer alıyor.

Bunların birçoğunun FBI'a ulaşan doğrulanmamış ihbarlara dayandığı ve destekleyici kanıtlar olmaksızın ortaya atıldığı görülüyor.

Listede Trump, Epstein ve diğer yüksek profilli kişiler hakkında ortaya atılan çok sayıda cinsel istismar iddiası yer alıyor.

Trump, Epstein ile ilgili olarak herhangi bir yanlış yaptığını sürekli olarak reddetti ve Epstein'ın kurbanları tarafından herhangi bir suçla itham edilmedi.

Son iddialar sorulduğunda, hem Beyaz Saray hem de Adalet Bakanlığı yeni dosyalara eşlik eden bir haber bültenindeki bir satıra işaret etti.

ABD Adalet Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Belgelerden bazıları Başkan Trump aleyhinde 2020 seçimlerinden hemen önce FBI'a sunulan gerçek dışı ve sansasyonel iddialar içeriyor" denildi.

"Açık olmak gerekirse, iddialar asılsız ve yanlıştır ve eğer bir parça inandırıcılıkları olsaydı, kesinlikle çoktan Başkan Trump'a karşı silah olarak kullanılmış olurlardı" ifadeleri yer alıyor.

Epstein 'Dük'ü Rus kadınla buluşmaya davet etti

Belgeler, Epstein'ın Britanya'nın seçkinleriyle olan yakın ilişkisine ışık tutuyor.

Bu e-postalar arasında Epstein ile Andrew Mountbatten-Windsor olduğu düşünülen "Dük" isimli bir kişi arasında geçen ve Buckingham Sarayı'nda "çok fazla mahremiyetin" olduğu bir akşam yemeğinin konuşulduğu e-postalar da yer alıyor.

Epstein'den gelen bir başka mesajda ise "Dük "ü 26 yaşındaki bir Rus kadınla tanıştırma teklifi yer alıyor.

E-postalar "A" imzasını taşıyor ve altında "HRH Duke of York KG" (Kraliyet ailesinin kullandığı unvan) yazıyor. Bu e-postalar Ağustos 2010'da, Epstein'in reşit olmayan birini taciz etmekten suçlu bulunmasından iki yıl sonra gönderilmiş.

E-postalar herhangi bir yanlış davranışa işaret etmiyor.

BBC, daha önce York Dükü olarak bilinen Andrew Mountbatten-Windsor ile yanıt vermesi için temasa geçti. Mountbatten-Windsor, Epstein ile geçmişteki dostluğu nedeniyle yıllarca incelemeye maruz kaldı. Yanlış bir şey yaptığını defalarca reddetti.

Son yayımlanan e-postalardan bazılarının Epstein ile Andrew'un eski karısı Sarah Ferguson arasında olduğu anlaşılıyor.

4 Nisan 2009 tarihli bir e-posta "Sevgiler, Sarah, kızıl Kafa!!!" şeklinde imzalanmış.

Ferguson, Palm Beach'te olacağını ve çay içmek istediğini yazıyor. E-posta, Ferguson'un şirketi Mother's Army için fikir tartışmasıyla devam ediyor. Eski York Düşesi Epstein'den "Sevgili muhteşem ve özel arkadaşım Jeffrey" diye bahsediyor.

Ona "efsane" diye hitap ediyor ve "seninle gurur duyuyorum" diyor.

E-posta gönderildiği sırada finansçı 2008 yılındaki mahkumiyeti nedeniyle hala ev hapsinde tutuluyordu.

Epstein, Lord Mandelson'a 75.000 dolar gönderdi

Diğer e-postalar Epstein'in İngiliz siyasetçi ve eski diplomat Lord Peter Mandelson'a

2003-2004 yıllarında 25.000 dolarlık üç ayrı ödemeyle toplamda 75.000 dolar gönderdiğini gösteriyor.

Ayrıca 2009 yılında Lord Mandelson'ın partneri Reinaldo Avila da Silva'ya 10.000 dolar gönderdiğini ortaya koyuyor.

Aralık 2024'te Lord Mandelson İngiltere'nin ABD Büyükelçisi olarak atanmış, ancak mahkûmiyet kararının ardından Epstein'a destek mesajları gönderdiği ortaya çıkınca bir yıldan kısa bir süre sonra görevden alınmıştı.

Son belgelerin ardından Lord Mandelson, İngiltere İşçi Partisi'ni "daha da zor durumda bırakmamak için" parti üyeliğinden istifa ettiğini açıkladı.

Mandelson, bu ödemeleri hatırlamadığını da belirterek "20 yıl önceki ödemelere dair yanlış olduğuna inandığım bu iddialara dair elimde bir belge yok, bunları kendim araştırmalıyım" dedi.

Mandelson ayrıca "Bu vesileyle, sesleri çok daha önce duyulması gereken tüm kadınlardan bir kez daha özür dilerim" dedi.

Bir başka e-posta grubunda Lord Mandelson, Epstein'ın mülklerinden birinde kalmayı talep ediyor.

E-postalar, Epstein'in 18 yaşından küçük birinden fuhuş talep ettiği için hapis cezasını çektiği 16 Haziran 2009 tarihine ait. Cezasının büyük bir kısmında Epstein'in gündüzleri ofisinde çalışmasına izin veriliyor ve her gece hapishaneye dönüyordu.

Lord Mandelson defalarca Epstein ile olan ve uzun süredir kamuoyunun malumu olan geçmişteki dostluğundan pişmanlık duyduğunu söyledi. Epstein ile birlikteyken hiçbir zaman yanlış bir şey görmediğini ve "yalanlarına kandığını" söyledi.

Elon Musk Epstein'a adasındaki 'en çılgın partinin' ne zaman olacağını sordu

Belgeler ayrıca Epstein ile teknoloji milyarderi Elon Musk arasındaki e-posta yazışmalarını da içeriyor.

Davada herhangi bir yanlış davranışla suçlanmayan Musk, daha önce Epstein'in kendisini adasına davet ettiğini ancak reddettiğini söylemişti.

Yeni e-postalar Musk'ın 2012'de önerilen bir gezi de dahil olmak üzere birden fazla kez oraya seyahat etme konusunu gündeme getirdiğini ve Epstein'e sorduğunu gösteriyor:

Musk e-posta'da, "Adanızdaki en çılgın parti hangi gün/gece olacak?" diye soruyor.

Kasım 2012 tarihli e-postalarda Epstein'in Musk'a adaya helikopterle kaç kişinin taşınması gerektiğini sorduğu ve Musk'ın da sadece kendisinin ve o zamanki eşi Talulah Riley'nin taşınabileceğini söylediği görülüyor.

Musk, Epstein'e 2012 Noel'inde gönderdiği bir e-postada da "Yakın zamanda planlanan bir parti var mı?" diye soruyor ve "gevşemeye" ihtiyacı olduğunu söylüyor.

Musk "Bu yıl deliler gibi çalıştım ve bu yüzden çocuklarım Noel'den sonra eve döndüklerinde, St Barts'ta ya da başka bir yerde parti ortamına girip gevşemek istiyorum" diye yazıyor, istediği şeyin "huzurlu bir ada deneyimi" olmadığını ekliyor.

2013'ün sonlarına ait bir başka e-posta grubunda Musk ve Epstein finansçının adasına yapılacak bir ziyaretten söz ediyor ve lojistik ve tarihler üzerinde çalışıyorlar.

Musk'ın Epstein'in adasına gittiğine dair hiçbir kanıt yok.

BBC, yeni e-postalarla ilgili olarak Musk'ın şirketlerindeki temsilcileriyle temasa geçti.

Bill Gates, Epstein'in korkunç iddialarını 'saçma ve yanlış' diye reddetti

Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates'in sözcüsü, Epstein'in son dosyalarında yer alan ve kendisinin cinsel yolla bulaşan bir hastalığa yakalandığını da içeren korkunç iddialara "kesinlikle saçma ve tamamen yanlış" diyerek yanıt verdi.

18 Temmuz 2013 tarihli iki e-postanın Epstein tarafından hazırlandığı görülüyor ancak Gates'e gönderilip gönderilmedikleri belli değil. Her ikisi de Epstein'in e-posta hesabından ve aynı hesaba geri gönderilirken, Gates ile ilişkili hiçbir e-posta hesabı görünmüyor ve her iki e-posta da imzasız.

Bir e-posta Bill ve Melinda Gates Vakfı'ndan istifa mektubu olarak yazılmış ve Gates'in "Rus kızlarla seks yapmasının sonuçlarıyla başa çıkması için" ilaç temin etmek zorunda kalmasından şikayet ediyor.

"Sevgili Bill" diye başlayan diğer mektupta ise Gates'in bir arkadaşlığı bitirmesinden şikâyet ediliyor ve Gates'in o zamanki eşi Melinda da dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyonu örtbas etmeye çalıştığına dair iddialara yer veriliyor.

Gates'in bir sözcüsü BBC'ye "Kanıtlanmış, hoşnutsuz bir yalancıdan gelen bu iddialar kesinlikle saçma ve tamamen yanlıştır" dedi.

Virgin şirketlerinin sahibi Branson da belgelerde

Sir Richard Branson ve Jeffrey Epstein

"Bu belgelerin gösterdiği tek şey, Epstein'in Gates ile devam eden bir ilişkisi olmamasından duyduğu hayal kırıklığı ve tuzağa düşürmek ve karalamak için ne kadar ileri gidebileceğidir."

Virgin şirketlerinin sahibi Branson da belgelerde

Belgelerde Virgin şirketlerinin sahibi İngiliz milyarder Sir Richard Branson'ın da adı yüzlerce kez geçiyor.

2013 tarihli bir e-posta'da, Branson Epstein'a "onu görmenin çok güzel olduğunu" belirtiyor ve "Ne zaman buralara gelsen görüşmeyi çok isterim. Haremini getirdiğin sürece!" yazıyor.

Virgin Şirketler Grubu e-posta'daki "harem"le Epstein'ın ekibindeki üç yetişkin kişine atıf yapıldığını belirtti ve "Richard ve Joan Branson'ın Epstein ile 12 yıldan uzun süre önce sadece birkaç kez iletişimleri oldu. Bunlar da sadece, hayır amaçlı tenis etkinliği gibi, grup [şirketler grubu] ya da iş bağlamında gerçekleşti" denildi.

Mağdurların kimliklerinin açıklanmasına yönelik eleştiriler

Epstein'in eylemleri sonucu mağdur olanların çoğunu temsil eden kadın hakları avukatı Gloria Allred, BBC'ye verdiği demeçte, son açıklanan belgelerde daha önce kamuoyuna açıklanmamış olanlar da dahil olmak üzere çok sayıda mağdurun isminin açıklandığını söyledi.

Cuma günü açıklanan belgelerin çoğunda yoğun sansürler bulunuyor. Yasa, sansürlerin yalnızca kurbanları veya soruşturma aşamasında olan bilgileri korumak amacıyla yapılabileceğini öngörüyor. Ayrıca, yapılan sansürlerin özeti ve bunların yasal dayanağının da belirtilmesi gerekiyor.

Başsavcı Yardımcısı Blanche, sansürlerin mağdurları korumak amacıyla yapıldığını ve adalet bakanlığının belgelerin hızlı bir şekilde yayımlanmasını sağlamak için iki aydan fazla bir süre boyunca yüzlerce çalışanıyla belgeleri incelediklerini söyledi.

Ancak avukat Allred, Başsavcı yardımcısının belgelerin yayımlanmasının mağdurlar için "kapanış getireceği" yönündeki umudunun "saçma" olduğunu söyledi.

Allred, "Bu kişilerin isimlerini kamuoyuna açıklayarak birçok mağduru yıkıma uğrattılar" dedi.

"Bazı durumlarda... isimlerin üzerine çizgi çekmişler ama yine de isimleri okunabiliyor.

Diğer durumlarda ise, hiç kamuoyuna röportaj vermemiş, isimlerini kamuoyuna açıklamamış mağdurların fotoğraflarını göstermişler."

Hukuk ekibinin, mağdurların kimliklerini korumak için daha fazla düzenleme yapılması gereken yerleri bakanlığa bildirmek için çalıştığını, ancak "birçok kişinin dosyaları çoktan indirdiğini" söyledi.

Allred, durumu "tam bir karmaşa" olarak nitelendirerek, bakanlığın "yeni bir dip noktaya ulaştığını" ve "utanmaları gerektiğini" söyledi.

BBC, daha fazla yorum almak için Adalet Bakanlığı ile iletişime geçti.

Epstein belgelerinin tamamı yayımlandı mı?

Epstein belgelerinin yayımlanması konusunda yolun sonunun gelip gelmediği belirsiz.

Başsavcı Yardımcısı Blanche Cuma günü yaptığı açıklamada "çok kapsamlı bir belge tespit ve inceleme sürecinin sonuna gelindiğini" belirterek ABD Adalet Bakanlığı açısından işin bittiğinin sinyalini verdi.

Ancak Demokratlar, bakanlığın çok fazla sayıda belgeyi - muhtemelen yaklaşık iki buçuk milyon - uygun bir gerekçe göstermeden sakladığını savunmaya devam ediyor.

Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Thomas Massie ile birlikte Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası'na öncülük eden Demokrat Kongre Üyesi Ro Khanna temkinli olduğunu söyledi.

"Adalet Bakanlığı 6 milyondan fazla potansiyel olarak yanıtlanabilir sayfa tespit ettiğini ancak inceleme ve redaksiyonlardan sonra yalnızca yaklaşık 3,5 milyonunu yayımladığını söyledi."

"Bu durum geri kalanların neden saklandığına dair soru işaretleri yaratıyor. Talep ettiğim belgeleri yayımlayıp yayınlamadıklarını yakından inceleyeceğim."

Adalet Bakanlığı, Kongre'den geçen ve Kasım ayında yasalaşan Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası uyarınca tüm dosyaların açıklanması için belirlenen 19 Aralık son tarihini kaçırmasının ardından yoğun bir inceleme altına alınmıştı.

Cuma günü açıklanan belgelerin birçoğu ağır redaksiyonlar içeriyor. Yasa, redaksiyonların yalnızca mağdurları ya da soruşturulmakta olan bilgileri korumak için yapılmasını zorunlu kılıyor. Ayrıca, yapılan redaksiyonların ve bunların yasal dayanaklarının bir özetini de zorunlu kılıyor.

Blanche, redaksiyonların mağdurları korumayı amaçladığını ve departmanın yüzlerce çalışanının belgelerin hızlı bir şekilde yayımlanmasını sağlamak için iki aydan fazla bir süre boyunca belgeleri taradığını söyledi.

Ancak yine de bu destanın sona erip ermediğini göreceğiz.

Trump'ın tabanı da dahil olmak üzere pek çok kişi uzun zamandır Epstein ile bağlantılı zengin ve güçlü kişileri korumaya yönelik bir komplo olduğuna inanıyordu.

Blanche, bu belgelerin yayımlanmasının daha fazla bilgi ihtiyacını karşılamayacağını kabul etti. Dosyalarda kadınları istismar eden belirli erkeklerin isimlerinin yer almadığını ve eğer bu isimler bakanlığın elinde olsaydı, erkeklerin yargılanacağını söyledi.

"Ne yazık ki kamuoyunun ya da sizlerin Epstein dosyalarında kadınları istismar eden erkekleri ortaya çıkaracağınızı sanmıyorum."

Bu habere Jack Fenwick, Chi Chi Izundu ve Amy Walker katkıda bulundu.

Sakshi Venkatraman / Kwasi Gyamfi Asiedu - BBC News

***

Epstein belgelerinde yazışmaları olan İhlas Holding CEO'su Mücahit Ören: Yorumları gülerek okudum, o maili İngilizce bilen herkes anlar.

Ahmet Mücahit Ören, Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell

İhlas Holding’in CEO’su Ahmet Mücahit ÖrenJeffrey Epstein belgelerinde isminin geçmesine ilişkin olarak, "Sabahtan beri yazılanları, yorumları gülerek ve hayretle okudum. O maili, ingilizce bilen her kişi ne amaçla yazıldığını anlar. Davos toplantılarından tanıdığım kişiden, Virgin firmasının sahibi Richard Branson ile bir iş konusunda tanıştırması için yardımını istiyorum. Diğer sizin bahsettiğiniz o iğrenç adamla hiç bir alakası olmadığı açıkça ortadadır. Bu iftiralarınız da boşa çıktı" dedi. 

ABD Adalet Bakanlığı’nın Epstein belgeleri veritabanında yer alan belgelerde, İhlas Holding CEO’su Ahmet Mücahit Ören’in Epstein’in 20 yıl hapis cezası alan hükümlü suç ortağı Ghislaine Maxwell ile yazışmaları ortaya çıktı. 

2004 tarihli konuşmanın çıktılarına göre ilk olarak Maxwell’in Ören’e “Bunu almayı dört gözle bekliyorum. Ayrıca bana kim olduğundan bahseden bir biyografini gönderebilirsen, bunu söylemekten nefret ediyorum ancak Richard (Branson) bir züppe ve sosyal statü avcısıdır.” ifadeleri yer alan bir mail gönderiyor.

Ören, Maxwell’e gönderdiği yanıtta şu ifadeleri kullanıyor:
“Hanımefendi,
işte Uluslararası Televizyon Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nden Bay Branson’a yazılan mektup. Özgeçmişimi de ekledim. Yardımınız için minnettar kalacağım; onunla konuştuğunuzda veya herhangi bir tepki aldığınızda lütfen bana haber verin. Başka bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen bildirin.

Çok sevgiler ve saygılar. A”

Maxwell, birkaç gün sonra Ören’e yanıtında şunu söylüyor: “Bunu Pazartesi günü halledeceğim ve seni haberdar edeceğim."

Ören’in Maxwell’e teşekkür ettiği cevabında ise “Çok teşekkür ederim. Ayrıca daha 'yaramaz' olmak için sizden daha çok şey öğrenmeliyim" dediği görülüyor. 

Ören: Sabahtan beri yazılanları, yorumları gülerek ve hayretle okudum

Ören sosyal medya hesabından suçlamaları reddederken, şu ifadeleri kullandı:  "Sabahtan beri yazılanları, yorumları gülerek ve hayretle okudum. O maili, ingilizce bilen her kişi ne amaçla yazıldığını anlar. Davos toplantılarından tanıdığım kişiden, Virgin firmasının sahibi Richard Branson ile bir iş konusunda tanıştırması için yardımını istiyorum. Diğer sizin bahsettiğiniz o iğrenç adamla hiç bir alakası olmadığı açıkça ortadadır. Bu iftiralarınız da boşa çıktı. Konu bundan ibarettir."

***

Kuzeydoğu Suriye’de entegrasyon uygulamasına bugün başlanıyor -Namık Durukan- 

Haseki ve Kamışlı’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Merkezi Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 30 Ocak’ta yapılan anlaşma kapsamında Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı güçlerin Kürt bölgelerine girişine başlanacak. Suriye hükümetine bağlı bir heyet, SDG ile işbirliğini görüşmek üzere Kobani’ye gitti. Heyet, Kobani Asayiş güçleriyle iki saatlik toplantı yaptı. Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı sınırlı birliklerin ise bugün Haseki’ye, Salı günü ise Kamışlı kentlerine girmesi bekleniyor. Bu kapsamda Haseke ve Kamışlı şehirlerinde güvenlik gerekçesiyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Şam yönetimi ile SDG arasında 27 Ocak'ta imzalanan ancak 30 Ocak'ta duyurulan anlaşmaya göre, Kürt bölgelerinin entegrasyon kapsamında Şam yönetimine bağlanmasına yönelik uygulamaya bugün başlanıyor. Bu nedenle bugün 15 güvenlik aracının hem Haseke’ye hem de Kamışlı’ya girmesi bekleniyor. Salı günü ise Rimelan vee Süveydiye petrol sahaları devredilecek ve çalışanlar Enerji Bakanlığı bünyesine entegre edilecek. Çarşamba günü ise Rusya'nın çekildiği Kamışlı Havalimanı Sivil Havacılık Otoritesine devredilecek ve Sınır Geçişleri idaresinden bir birlik, Irak Kürdistan bölgesine açılan Semelka sınır kapısının kontrolünü devralacak.

Haseke ve Kamışlı şehirlerinden askeri birlikler, varılan anlaşma kapsamında kışlalarına çekilecek. IŞİD unsurlarının tahliyesi tamamlandıktan sonra ordu El-Şeddadi bölgesine çekilecek. Bundan sonra, Kürt kurumlarının devlet kurumlarına entegrasyon süreci başlayacak ve çalışanların görevleri resmen onaylanmış olacak. Anlaşma kapsamında Haseke için üç tugay ve Kobani için bir tugaydan oluşan bir askeri tümenin kurulması uygulamasına geçilecek.

SDG’nin yaklaşık 16 bin savaşçıdan oluşan üç tugayın yeniden yapılandırılması ve bir tümen oluşturulması, ayrıca Kobani’de yaklaşık 6 bin savaşçıdan oluşan bir tugayın kurulmasına yönelik çalışmalar Haseke valise, Savunma Bakan Yardımcısı ve Haseke Güvenlik Müdür Yardımcısı gibi kilit pozisyonların atanması ile hız kazanacak.

Şam heyeti Kobani'de

Kürt kaynaklarına göre, Suriye hükümetine bağlı bir heyet, SDG ile Suriye hükümeti arasındaki işbirliğini görüşmek üzere Kobani’ye gitti. Heyet dün Kobani'ye ulaştı ve iki saatlik bir görüşme için Kobani Asayiş güçleriyle bir araya geldi.

Görgü tanıkları, heyetin dört araçla Kobani’ye giriş yaptığını ve önümüzdeki süreçte ortak çalışmaların koordinasyonu için temaslarda bulunacağını aktardı. Suriye hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ise Kobani çevresinde, Şeyhler ve Kenê köylerinde konuşlandığı bildirildi. Görüşmelerin bugün tamamlanması bekleniyor. Anlaşma sağlanması durumunda, Kobani’deki bazı birliklerin, Halep'e kaydırılması planlanıyor.

İki kentte sokağa çıkma yasağı

Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin Haseke ve Kamışlı’ya girmesi öncesi güvenlik amacıyla iki kentte SDG tarafından sokağa çıkma yasağı kararı alındı. İç Güvenlik Güçleri (Asayiş), kamu güvenliğini sağlamak ve kurum entegrasyon sürecinin sorunsuz ilerlemesini temin etmek amacıyla iki stratejik kentte geniş kapsamlı sokağa çıkma yasağı uygulanacağını duyurdu.

Yasağın Haseke’de bugün, Kamışlı’da ise Salı günü 06:00 – 18:00 saatleri arasında uygulanacağı açıklandı. Asayiş, vatandaşların can güvenliğini korumak için alınan bu karara uymayanlar hakkında yasal işlem başlatılacağını bildirdi.

Hasake’ye 250 güvenlik görevlisi girecek

Sokağa çıkma yasağı, 30 Ocak'ta imzalanan kapsamlı mutabakatın ilk somut adımı olarak görülüyor. Anlaşma kapsamında, yarın Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı yaklaşık 250 iç güvenlik personeli, hafif silahlarıyla birlikte Haseke şehrine giriş yapacak. Bu güçler, DSG kontrolündeki sivil ve askeri kurumların aşamalı olarak merkezi yapıya devredilmesi ve birleştirilmesi sürecini yerinde denetleyecek.

“Barışçıl çözümün anahtarı”

DGS Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da Geçici Hükümet ile varılan anlaşmanın detaylarına ilişkin yaptığı açıklamada, sivil ve askeri kurumların entegrasyonunun yarından itibaren resmen başlayacağını doğruladı. Abdi, sürecin Suriye’nin geleceği için barışçıl bir çözümün anahtarı olduğunu vurguladı.

“Kürt hakları güvence altında olacak”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ile üçlü bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği bildirildi. Görüşmede, Suriye’de kalıcı ateşkesin sağlanması ve Kürt halkının haklarının anayasal güvence altına alınması konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.

Elysee Sarayı’ndan yapılan açıklamada, Macron liderliğindeki diplomatik temaslar sonucunda taraflar arasında “kalıcı ateşkes” mutabakatına ulaşıldığı bildirildi. Bugün yapılan resmi açıklamaya göre, Macron’un Şara ve Abdi ile yürüttüğü görüşmelerde, Suriye'de barışçıl bir yol haritası üzerinde uzlaşı sağlandığı kaydedildi.

Elyesse Sarayı, Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde Kürt halkının haklarının korunmasının önemine dikkat çeken Macron’un şu ifadelerine yer verdi:

“Barışçıl ve istikrarlı bir Suriye, başta Kürtler olmak üzere tüm toplumsal bileşenlere saygı göstermek ve onları temsil etmek zorundadır. Fransa, DSG’ye ve Kürt halkının kazanımlarına olan desteğini kararlılıkla sürdürecektir."

Terörle mücadele önceliği

Açıklamaya göre üç lider, terörle mücadele konusunda da işbirliği yapma konusunda uzlaştı. Macron, IŞİD’e karşı operasyonların aksatılmadan sürdürülmesi gerektiğini belirterek, Suriye’nin güvenliğinin Avrupa ve ABD güvenliği ile doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı.

Yol haritası hazırlığı

Açıklamada ayrıca, DSG ve Suriye Geçici Hükûmeti’nin sadece ateşkesle yetinmeyip, kurumların birleştirilmesi ve idari yapının entegrasyonu için bir yol haritası hazırladığı ifade edildi.

Irak Dışişleri Bakanı Hüseyin Açıkladı: “Tom Barrack Savaya’nın Yerine Atandı”

ABD’nin Irak özel temsilcisi Mark Savaya’nın görevden alınmasının ardından, Irak dosyasının Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack tarafından yürütüleceği bildirildi. Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya’nın görevden alındığını, yerine Tom Barrack’ın atandığını açıkladı.

Merkezi Erbil’de bulunan Kürdistan 24’e konuşan Fuad Hüseyin, “Mark Savaya artık Trump'ın Irak dosyasından sorumlu özel temsilcisi değil” ifadelerini kullandı. Hüseyin, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan ve aynı zamanda Washington’un Suriye Özel Temsilcisi görevini yürüten Tom Barrack’ın, Savaya’nın yerine Irak dosyasını devralarak süreci yöneteceğini belirtti.

Maliki’nin başbakanlığını engelleyemedi

Reuters, daha önce bugün güvenilir kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen yıl ekim ayında Irak Özel Temsilcisi olarak atadığı Mark Savaya’nın görevinden ayrıldığını duyurmuştu. Kaynaklar, Savaya’nın Irak’taki birçok kritik dosyayı “kötü yönettiğine” dikkat çekti. Bu dosyalar arasında, eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin yeniden başbakanlığa aday olmasının engellenememesi de yer aldı.

Söz konusu adımın Trump yönetiminde rahatsızlık yarattığı, Washington’un bu ihtimale karşı Bağdat'ı açık şekilde uyardığı ve Maliki’nin adaylığının gerçekleşmesi halinde ABD yardımlarının kesilebileceği tehdidinde bulunduğu aktarıldı.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan-  Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katıl...