Bir anketin düşündürdüğü -Aydemir Güler-
Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
Geçenlerde denk geldim; birden fazla “muhalefet kanalında” bir anket tartışılıyordu. Türkiye’nin içinden geçtiğimiz yoksullaştırılma operasyonuna en fazla maruz kalan kesimlerine yönelik “bugün seçim olsa” araştırmasında, aşağı yukarı hep aynı şeyi sonuca varılmıştı. Emekliye, asgari ücretliye bakıldığında CHP birinci parti konumunu koruyordu; ama zulmün mucidi ve infazcısı olan AKP, hiç de bu gerçekliğe uygun bir düşüş içinde görünmüyordu. Hele AKP’ye MHP eklendiğinde iktidar bloku yine üste çıkmaktaydı!
Yorumcuların klasik “cahil emekçiler kendi çıkarlarının farkına varmıyor, kandırılmaya devam ediyorlar” ezberinin ne kadar dışına çıktıklarını izlemedim. Bana sorarsanız, sorunun yanıtı uzun zamandır belliydi çünkü…
Hatırlattığım ezber onlarca yıllık bir tuzaktır. Gerçek olduğu gibi algılanıp gereği yapılan bir şey olsaydı, ne bilime ne siyasete gerek kalırdı… Yoksulluğun kandırılmaya açık bir ortam oluşturduğu düşüncesi ise dayanaksız değildir. Ancak bu durum bir suçlama gerekçesi oluşturmaz. Olumsuz koşullar mağdurları belirli koşullar altında isyana, alternatif aramaya yönlendirir; ama başka koşullarda aynı insanlar boyun eğmeye eğilim gösterir.
Ankete yansıyan sorun, Türkiye’de düzen muhalefetinin bir alternatif olarak ortaya çıkıp çıkmadığındadır. Alternatifin kitlelere güven vermesi gerekir. Örgütlülük düzeyi de, örgütlenme dinamiği de çok geriletilmiş bir toplumda, örgütsüz ve mücadelesiz kitleler siyasete not verircesine bakarlar. Bu “hakem heyeti” konumlanışı, notu sıkı hocaları çağrıştırır.
Oysa böyle bir dünya yok… CHP veya başka bir düzen partisinin, doğru dürüst bir ideolojik, ahlaki ve siyasi kavga yaşanmaksızın cebinden tavşan çıkarması imkânsızdır. Yoksulluk mu dediniz? O başlıkta iktidar “kötüdür”; ama muhalefet radikal bir şey vaat etmediği gibi, durumu düzeltecek bir enerji de sergilememektedir. Düzen muhalefeti felaketi betimlemekten pek az öteye geçmektedir, ama halk o kadarını zaten kendi deneyimiyle bilmektedir. Acısının başkası tarafından da dile getirilmesi, pek az işe yarar. Merak edilen, ne yapılacağı, nasıl yapılacağıdır…
Sonra; biraz daha yakından bakanların mekanizmasını çözdüğü, ama bütün toplumun da çıplak gözle görebildiği diğer gerçek, düzen muhalefetinin kendi iktidar alanını kurmasıdır. Aslında iktidar ve muhalefet birlikte “düzeni” oluştururlar. Paylaştıkları sadece Meclis yemekhanesi değildir. Örneğin saldırı altındaki belediyeler, büyük bir ekonomi döngüsü oluşturmakta, bal tutanın parmağını yaladığı bir odak olarak varlığını sürdürmektedir.
Muhalefet sorunların çözümü için, zamanlamasına besbelli iktidarın karar vereceği seçimden başka bir yol göstermez. Oysa yoksulluğun ağırlığı günlük olarak ezmektedir insanları. Umut belirsiz bir geleceğe havale edilecekse, ezilenlerin önemli bir kesimi de “boyun eğme seçeneğini” bir kez daha dener. Kötülüğün her türlüsünü yapabilecek kadar güçlü olan iktidar, kendisine biat edenleri, en azından bunların bir bölümünü ihya da edemez mi? Düzen muhalefetinin mücadeleye değil seçimi beklemeye çağırdığı kitlelerin iktidara oy vermesinde çok da şaşacak bir şey yoktur!
Halkın biricik gündemi yaşamını idame ettirmek değil; çünkü Türkiye dünya ortalamasının hayli üstünde politik bir topluma sahip. Uluslararası alanda memleketin başının belası Batı emperyalizmi olarak bellenmiştir ve bu doğrudur. Ama düzen muhalefeti sükûnet ve uzlaşma tavsiye etmektedir. Emperyalizmle ilişkileri onlar normalleştirecektir... İktidar ise hiç olmazsa ara ara efelenmekte, zafer öyküleri uydurabilmektedir. Birilerinin gündeminde antiemperyalizm yoktur, öbürlerinin hiç olmazsa dilinde vardır!
Gericilikten iktidarın tabanı bile bunalmıştır, ama muhalefet kendini bir “takvim cumhuriyetçiliğine” kilitlemiştir. Bu “hiç yoktan iyi” değil, çünkü buradan bir mücadele dinamiği yeşermemekte, laik kitlelerin sıkışan gazının barışçıl biçimde tahliyesi sağlanmaktadır.
Anketlerden başlamıştık… Aslında anketler çoğunlukla ve son tahlilde yalan söylerler!
Bir kere, yukarıda değinildiği gibi, halk kitlelerine atfedilen not verme yetkisinin toplumsal bir karşılığı yok… Daha önemlisi, Türkiye’nin sorunu zaten “yaygın ve yoğun politizasyon” ile “son derece düşük örgütlülük” arasındaki bağdaşmazlıktır. “İşin aslını” bilmek değil, var olanı değiştirmek için özneye dönüşmektir, yapılması gereken. Çoktandır anket veya sandık özneye dönüşmenin önünde engel haline gelmiş bulunuyor…
Meselenin iki püf noktası ise, mağdur ve memnuniyetsiz halkımızın, iktidar kanadının iktidarsızlığını algılamaya ve kendisini toplumsal mücadelenin gerçek bir tarafı olarak kurmaya başlamasıdır. Bu olmadığında muktedirden lütuf beklemek sürer.
İktidarın güç sahibi olarak algılanması aslında göreli. İktidar düzen muhalefetine göre güç sahibi görünüyor. Oysa bir yandan da iktidar blokunun yönetme krizinin her sabah yeni göstergeleriyle karşılaşılıyor. Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
/././
ABD’de meşruiyet krizi neye denk geliyor?-Erhan Nalçacı-
Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bu köşede son 12 yıl içinde birçok konuya değindik ancak genellersek iki temel tezi işledik:
Bunların ilki, son 20 yıl içinde baş gösteren emperyalist düzendeki hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açabileceği ve günümüzün 1. Dünya Savaşı öncesine benzediğiydi.
Ayrıntısına girmeyeceğiz, ama neden 2. Dünya Savaşı öncesi değil diyebilecek okurlar için, günümüzde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi güçlü bir sosyalist devletin bulunmaması ve rekabetin salt olarak dünya pazarlarının, ham madde kaynaklarının, mali ve siyasi hegemonya alanlarının paylaşılmasına dayanması diyebiliriz.
İkincisi, bu dönemin aynı zamanda yaratacağı meşruiyet ve eskisi gibi yönetememe krizleri nedeniyle bir sosyalist devrimler dalgasına yol açacağıydı. Bu tezin bir alt tezi ise sosyalist devrim dalgasının ABD hegemonyasındaki siyasi coğrafyadan başlama olasılığının daha güçlü olduğuydu. Diğer kısımlar muaf olduğundan değil, bir faz farkı tanımlanıyordu. Bu bizi de yakından ilgilendiriyor, çünkü Türkiye de ABD hegemonya alanında kalıyor.
Şimdi 10 sene sonra bu tezleri destekleyen çok daha fazla kanıt birikti. Bu kanıtlardan birkaçına bakmaya çalışalım.
Aşağıda derlediğimiz Tablo 1 ABD hegemonya alanına ilişkin önemli veriler sunuyor. 2024’te yetişkinlere sorulduğunda %70 civarındaki insan kendi çocuklarının hayata atıldıklarında kendilerinden daha düşük bir gelire sahip olacağını tahmin ettiklerini söylemiş.
Tablo 1: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024 yılında yetişkinlerin büyüdükleri zaman çocuklarının kendilerinden fazla veya az gelir elde edeceğine ilişkin tahminlerin yüzdeleri *
Bir emperyalist devlet olarak pozisyonunu korumanın bir şartı da emekçi sınıfların genişçe bir bölmesinin kendisini mülkiyet ilişkilerinin üzerinde bir “orta sınıf” olarak tanımlayabilmesidir. Şimdi bu hızla çözülüyor. 1950 ve 60’larda emekçi çocukları anne babalarından daha iyi çalışma ve yaşam koşullarını umabiliyorlardı. Bu anket sonucunun sadece gelirle ilgili olduğunu düşünmeyelim, çalışmanın niteliğinde (aynı işte uzun süreli istihdam, 8 saatlik mesai, sosyal güvence, insanca bir emekli maaşını hak etme vb.) çok büyük bir kayıp var.
Tablo 2 ise, yine çok önemli veriler sunuyor. ABD ve hegemonya alanındaki ülkelerdeki insanlara sorulduğunda ankete katılanların üçte biri kadarı ekonomik sistemde küçük reformlar gerektiğini düşünürken üçte ikisi büyük ve radikal değişikliklerin gerekli olduğunu belirtiyor.
Tablo 2: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024’te ekonomide küçük düzeltmeler isteyenlerin ve tümden değişmesini veya büyük değişiklikler yapılmasını isteyenlerin toplam oranı*
Bu veri bir eskisi gibi yönetememe krizinin zeminini oluşturması açısından önemli. Öte yandan insanların ekonomik olarak köklü değişiklik derken ne kast ettikleri muhakkak aynı değildir. Vergi adaleti gibi mülkiyet ilişkilerini ıskalayan sosyal demokrat önerilerden naif bir sosyalizm hayaline kadar her çeşit görüşü içerebilir. Önemli olan değişim isteğinin ve düzenden memnuniyetsizliğin yükselmesi. Krizin bu yansıması emekçi sınıfların siyasi öncüsünün buraya netliği sağlamak üzere müdahalesini bekliyor.
Ancak kitlelerin yoksullaşmasının devrim anlamına gelmediğini herkes bilir. Bu zeminde kaçınılmaz olarak yaşanan meşruiyet krizlerine öncü siyasi özne müdahale ettiği sürece emekçilerin bir devrime omuz vermeleri mümkün olacaktır.
Bu nedenle arkası arkasına ortaya çıkan meşruiyet krizlerine gözümüzü çevirmek zorundayız. Gazze’de katliam yapan ve katlettiklerinin üzerine emlak projesi gerçekleştirenlerin kendi ülkesinde de ırkçı ve ABD’li “beyazların” üstünlüğüne ve her hakka sahip olduklarına inanan bir sapkınlık geliştirmeleri doğaldır.
Birçok ABD kentinde ama son haftalarda özellikle Minneapolis’teki ayaklanmaya iyi bakmak gerekiyor. Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin kentte insan avına çıkması ve acımasızca iki kişiyi öldürmesi büyük bir isyan dalgasına yol açtı. 23 Ocak’ta -25 derecede yüz bin civarında emekçi protesto gösterisine katıldı.
Ve çok önemli bir nokta eylemciler genel grev çağrısı yaptılar. Çok sayıda insan işine gitmeyip eyleme katıldı.
Genel grev gerçekleşti mi? Hayır, çünkü büyük sendikaların yöneticileri hala düzen yanındalar. Ancak bir genel grev fikri ortaya çıktı ve yöneticilerin meşruiyeti için bir kriter halini almaya başladı.
Bir hemşire ve ABD vatandaşı olan, kolluk güçlerinin göçmenler üzerindeki baskısını telefon kamerasıyla belgelemeye çalışılan Alex Pretti’nin defalarca ateş edilerek öldürülmesi büyük bir öfke yarattı.
Bu olay derin bir ideolojik yarılmaya da işaret etti. Belli ki ICE kuvvetleri göçmeler ve onları koruyanlara karşı ırkçı bir nefretle dolmuşlar ve bunun ötesinde şeflerinden Trump’a kadar benzer düşüncede olan bir yönetimin desteğini arkalarında hissediyorlar.
Aşağıdaki fotoğrafta Minneapolis’te ICE’nin şefi Nazi subaylarını andıran kıyafetiyle ICE polisinin arasında gözüküyor.
Minneapolis’te iki kişiyi acımasızca öldüren Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin komutanı olan Greg Bovino görülüyor. Nazi subaylarının giydiklerine benzer bir askeri palto giyen Bovino emekçi halka karşı suç işlemek üzere eğitilmiş ve ideolojik olarak donatılmış ICE polislerinin arasında duruyor.Bu olay bize ABD’de etrafında bütün toplumun taraflaştığı bir meşruiyet krizini gösteriyor. Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bununla devrim olacak diye anlaşılmasın sakın. Söylemek istediğimiz emperyalizmin her halkasının sistemin arka arkaya patlayacak meşruiyet krizleri doğuracak bir döneme girdiğidir. Krizler her seferinde daha derin ve keskin bir hesaplaşmayı beraberinde getirecek.
Uzamış gericilik dönemi arkada kalıyor, devrimci bir çağ bizi çağırıyor.
/././
15’lerin huzuruna çıkarken…-Asaf Güven Aksel-
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak değil sadece, o insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik yıllar önce Ankara’ya, yine öyle geliyoruz bugün. İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin bilinciyle var!
Epey yıllar önce, Ankara’da bir TKP toplantısına giderken, bir gün, şöyle bir ayağımı da altıma alarak oturacağımı ve eğilip kulağına, usulca soracağımı söylemiştim: Suphi yoldaş, nasılsın?
Kızıl değildi henüz başkent, “saray mahlesinde” yoktu işçinin diktiği heykel hâlâ, ama ak alnımız, eğilmemiş boynumuzla çıkıyorduk o gün 15’lerin huzuruna! Kırıla kırıla geçmiştik de merhalelerden, evveli âhir yapmıştık da gelmiştik Ankara’ya. Gözlerine bakıp, “amelelerin, rençberlerin kızıl İstanbul’u” sözünü vermeye...
Hâlâ kızıla çalmaktan uzak bir ülkedeyiz, 1 Şubat 2026 itibariyle. Ama ben, o muhayyilemdeki sahnede, artık ayağımı altıma alamasam da, gönlümdeki soruyu, fısıldamak istedim bugün bir kez daha. Suphi yoldaş, nasılsın?
Ne bizden ırak bir metafizikle, ne elden gelene rızayla. “Yağlı karanlık suların koynu”ndan dipdiri çıkıp güneşe yürümeyi sürdürmenin 105’inci yılında, tazelenmiş umutların yaseminsi ferahlığıyla, belki de artık kendimize sormak zamanındayız diye işledi muhayyilem. Yoldaşlar, nasılız?
O zaman da dediğimiz gibiyiz, bu, yalnızca bu bile, öyle anlamlı ki! Geçen epey yılda, Türkiye ve dünya, eşi görülmedik yıkımlar yaşadı. Sermayesi gericiliği, emekçi halkı soymayı keyfî bir diktatörlükle katmerledi, baskı, sindirme kol gezdi, geziyor. Dünya, ABD ve İsrail başta, emperyalist haydutlar eliyle yakılıp yıkıldı, yıkılıyor.
Ama bir şey var, tabloyu tamamlayan, 15’lere “biz iyiyiz, rahat uyuyun” dedirten bu şartlarda. Bir kez daha alıntılarla örülmüş bu yazıyı yadırgatmayacak kadar sağlam bir şey.
O şey, yok edilemeyendir. Düzenin dümen suyunda eritilemeyendir.
Demiştik ki o gün yoldaşlarımıza, isimlerinizi bilmezden gelebilecek vakarı sizden öğrendik. Sizi öldürenlerin, eserlerinizi, yadigârlarınızı da yok etmelerine acıklanmamayı. 15 isimsiz komünistin, yaşayan bir işçiden farkı olmadığını, isminin, cisminin hiçliğini siz öğrettiniz. “Eh!” demeyi devraldık kurduğunuz partiden, “eh, bu sınıf mücadelesidir” demeyi. Acıları içimize gömüp, arkaya bakmadan yola devam etmeyi miras bıraktınız.
Çoğunuzun cismini bile bilmiyoruz, affedin demiştik. Sesleri yoktu kulağımızda, nasıl gülerlerdi, bilmiyorduk. Kime âşıktılar, neydi gözlerinin rengi, uzun muydu boyları, üşüyorlar mıydı o gece, layığınca bilmiyoruz.
Size “15’ler” diyorsak, demiştik, 105 yıldır size layık birer isimsiz olarak yanınızda yer almakla övündüğümüzdendir.
İsimlerini cisimlerini değilse de, hazinelerini, sırlarını, hançer işlemez zırhlarını mıh gibi tutuyorduk aklımızda: Parti fikriyatını. Örgütü. Bunun Türkiye topraklarındaki cisimleşmiş hali için uğraşlarını, yaşamlarını bu uğurda feda edişlerini unutmayacaktık. Söz. Bir an bile unutmadık. Bugün bunları tekrarlarken, vazgeçmediğimizi göstermenin huzuru var içimizde. Emeğin zaferiyle taçlanarak yayılmayı bekleyen, çelik bir ayna gibi gözlerde ışıyan huzur.
Teşkilat! demiştik, teşkilat! Sınıf meselesinin ruhu! Bunu devralmıştık da, geliyorduk. Daha doğrusu, bunu devraldığımız için gelebiliyorduk. Açıksa alnımız, eğmemişsek hiçbir güce boynumuzu, duraksamamışsak, sınıf meselesinin ruhunu, teşkilatı öğrettiklerindendi.
Evet, bugün yine yoldaşlara, alnımız açık, başımız dik geliyoruz size diyebiliyoruz. En önemli mirasınızı üstlenmiş olarak, partiyle, isimsiz parti neferliğiyle. İşte, ismimizi cismimizi sildik de, benleri biz kıldık da geliyoruz bir daha, diyebiliyoruz.
Biz öğrenmiştik ki, diğerlerinden kendimizi komünist olarak tanımlamakla ayırmamız bile yetmezdi. Kaale almazdı bir düzen, birey kalanları. Öğrenmiştik ki, iktidar, örgütlü güçtü. Sınıf mücadelesi dediğin, iktidar mücadelesiydi, hâkimiyet kavgasıydı. O zaman, güce karşı güçtüyse bu, anlamıştık, neden teşkilattır meselenin ruhu, anlamıştık nedir parti de, öyle geliyorduk...
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak çıkmamıştık karşılarına sadece, hayır! O insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, sınıf savaşını hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik Ankara’ya, o zaman, işte yine öyle geliyoruz. Aklımızı, bilgimizi, duygumuzu, nefretimizi, aşkımızı, kara gözümüzü, sarı saçımızı dökmüş bir potaya, erimiş aynı harda, hemhal olmuş bir harmanda geliyoruz demiştik övünerek... Yine buradayız.
Bugün dillendireceğimiz çağrı 105 yıldır yankılanır yedi ikliminde bu toprakların. Yarının güzelim dünyasını kurabilecek biricik güce, işçiye, köylüye, aydına, gence, katmerli ezilen kadınlara, o koca gözlerini açıp hayata ürkek bakınan çocuklara, analarına, babalarına duyuracağız çağrıyı. Bu yıkılası düzenden, karartılmış, budanmış hayatlarının, çalınmış emeklerinin hesabını soracaklara sesleneceğiz. Yetmeyecek. İsmini, birikimini, biricikliğini, hırsını, benini, kendi önüne tümsek yapanlara da sesleneceğiz. Kuytudakilere, sinmişlere, güçsüzlere, yılmışlara, kendi derdine düşmüşlere, korkmuşlara, umutsuzlara da sesleneceğiz. Tek bir çürümüş, kangren hücre bırakmamak için el vereceğiz insana, iyiliğe.
Örgütlenin! Umuda, aydınlığa, geleceğe, eşitliğe, kardeşliğe el verin! diyeceğiz. Pazara çıkarılamayan değerler dünyasına, insana, sosyalizme omuz verin! İmzanızı “omuzdaş” diye atabilmeye gelin, iyi, haklı, güzelle yoldaşlığa erin! “Ameleler, rençberler, münevverler, gençler! Örgütlenin!”
Evet, yoldaşlarımızın katline sebep olan kelimeyi yüksek sesle bir daha tekrarlamaya geliyoruz 105 yıl sonra da. 15 kişi değildi burjuvaziyi kapkara bir telaşa iten, biliyoruz.
Kişiler değildi meselenin ruhu, örgüttü, biliyorlardı bunu, biliyoruz bunu.
15 kişiyi öldürdüler Karadeniz’de. Eğer isimsiz cisimsiz olmasalardı, ne kolay bir başarıydı onlar için! Ama karşılarında 15 partili vardı. Parti! Onu yok edemediler...
105 yıl sonra, o yok edilemeyenle, örgütle, partiyle geliyoruz yine...
Tarih, Ayşe değil, Ahmet değil, rakam değil, orada parti vardı yazacak, yeni sayfasına. 10 Eylül 1920’de kuruldu diyecek, dört ay sonra önderliği yok edildi diyecek, 1 Şubat 2026’da Ankara’daydılar diyecek... Adımız, Türkiye Komünist Partisi olarak geçecek. Adları gibi, adınız gibi...
Ne yazık, ismini cismini paylaşamayanlara!
Ve bir gün, sorulacak: Suphi! Ethem! İsmail! Kâzım! Şefik! Hakkı! Maria! … Bir parti, bir ülke yanıtlayacak: Burada!
Diyecekler ki, o zavallı filistenler her zamanki kakavanlıklarıyla, kızıldan ne kadar uzaksınız hâlâ, ne demeye bu gurur! Doğrudur. Türkiye haramilerin elinde, dünya yağmacıların. Bütün güçleriyle yükleniyorlar, doğrudur. Düzenin beslediği liberal akıl çeliciler, etnik milliyetçi hedef saptırıcılar da bütün hünerleriyle, sorunu ve çözümü karartıyorlar, haksızlığa, sömürüye, güçlüye diz çökmeyi öğütlüyorlar her araçla. Bu da doğrudur.
Boyun eğdiremedikleri, 105 yıldır karşısında çaresiz kaldıkları bir parti var ama terazinin öbür kefesinde. Bu daha doğrudur. İnsanlığın, insanlarımızın üzerine boca edilen kötülükleri göğüsleyen, bir dalgakıran var. Çöken zifiri karanlıkta rota aydınlatan bir derya feneri. Deyim yerindeyse, alayına meydan okuyan bir parti toplanıyor bugün başkentte. Korkmayan, kendine ve emekçi sınıfa güvenen. Bir yol açıcı var, yıkmanın ve kurmanın “öncü müfreze”si. Yeni değil, bir damarın 105 yıldır akıp geleni, koyakların akarsuyu, bugün Ankara’da konakladı.
İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin nesnel yasalılık bilinciyle var! Partiniz sizi çağırıyor, “adı insanların kütüğüne işlenmiş”ler, hey! Siz kendinizi çağırıyorsunuz demektir bu. Nefesinize kulak verin, karanlıkları yara yara çıkalım güneşin seyrine! Bu bir örgütlülüğe övgü yazısıdır, yürekten, masmavi çelikten geldiği gibidir.
Biz yekten, bu köhne âleme meydan okuyoruz yoldaşlar, siz nasılsınız?
/././
Falsifikasyon(I) -Serdal Bahçe-
Şimdi aynı cepheye yeniden soralım: Faşizm sokaktan mı gelmiş oldu? İkinci soruyu da ekleyelim: Sovyetlerin veya komünistlerin Nazi vahşetinin yükselişinde katkıları ne kadardı acaba?
Geçenlerde Auschwitz Toplama Kampı’nın Kızılordu tarafından kurtarılmasının yıldönümünü andık. Bu türden günlerde geçmiş, onun tüm siluetleri, ondan geriye kalan tüm hafıza canlanır gözlerimizin önünde. Ancak bu canlanma akan bir film şeridi gibi gerçekleşmez, çünkü bugünden geriye bakan bizler açısından o dönemde gerçekleşen tüm olayları olduğu gibi yaşamak ve hatırlamak mümkün değildir. O hafıza ve görüntüler fotografik bir formda hatırlanırlar. Örneğin aklımıza hemen Kızılordu askerlerinin Brandenburg Kapısı’nın tepesine diktikleri kızıl, orak çekiçli bayrak gelir aklımıza. Bayrak dalgalanmaktadır, bayrak direğini tutan askerin mutlu ve coşkun yüzü, arka planda ise yer yer yıkılmış Berlin donmuş bir şekilde düşer hafızamıza.
Auschwitz denilince de gaz odalarından çıkarılmış, yarısı yanmış ve zayıflıktan kemikleri sayılır hale gelmiş insan bedenleri, kurtulanların açlık ve hastalığın izlerini taşıyan, umutsuz bakışların ve artık tamamen boşvermişliğin yerleştiği suratlarını veren fotoğraflar gelir aklımıza. 1919 ile 1945 arasında giderek karanlık bir kıtaya dönüşen Avrupa’nın tükenmişliğinin, pespayeliğinin, kendi içinden çıkardığı faşizmin yarattığı yıkımın fotoğraflarıdır bunlar. 1943’ün yaz aylarında Wehrmacht, yani Alman Ordusu ve müttefikleri Leningrad’ı kuşatmış ve Moskova’nın dış varoşlarına dayanmış durumdadır. Avrupa haritasında Portekiz kıyılarından, Cebelitarik’tan Moskova’nın batı yakasındaki varoşlara kadar tüm Avrupa faşizmin siyahına boyanmıştır; karanlıktır, kapkaranlıktır. Hitler, Mussolini, Salazar, Franco, Petain, Horthy, Metaxas, Antonescu, yani Avrupa’nın tüm faşist diktatörleri Sovyet Sosyalizmine karşı kutsal bir sefere çıkmış durumdadırlar 1943 yılında. Avrupa’nın her tarafını Nazi uşağı Quislingler sarmış durumdadır. Bir belirleme ile başlayalım, Avrupa karanlığını temizleme onuru herkesten daha fazla Kızılordu’ya aittir.
Bu gerçek şimdi Batı medyası, burjuva tarihçiler, burjuvazinin kültür dünyası tarafından yok sayılmaktadır. Avrupa’yı faşizme ve insanlık tarihinin gördüğü en vahşi, en insanlık dışı savaşa götüren dinamiklerin tarihi anlatılırken neredeyse tüm suç Komünistlerin ve Sovyetler Birliği’nin üstüne atılmaktadır. Dahası savaşın tarihi yazılırken Kızılordu’nun ve Sovyet Anavatan savunmasının rolü tarih sayfalarından silinmeye çalışılmaktadır. Adına falsifikasyon deniyor, tarihi çarpıtma demektir. Burjuvazinin zihinleri doktrinize eden ve dokuyan borazanları faşizmi yaratan burjuva dünyasının kendisini kurtarıcı ilan etmek için durmadan, bıkmadan çalışmaktadırlar. Falsifikasyon ile savaşmak ve deşifre etmek önemlidir.
Toplama kamplarının çok büyük bir bölümü Almanya’nın doğusunda ya da Alman işgaline uğrayan Doğu Avrupa ülkelerinde kuruldular. İki nedeni vardı. Birincisi Doğu ve Orta Avrupa Yahudilerin daha yoğun olarak yaşadığı yerlerdi, Aşkenaz Yahudi nüfusun yoğun olduğu yerlerin yakınında toplama kampı kurmak daha elverişliydi. İkincisi de bu kamplar aynı zamanda Slavik doğuya yakın olmak zorundaydı. Toplama kampları toplama yerleri değildi, yok etme fabrikalarıydı. Yahudiler ve Slavları yok etmek Nazi Almanya’nın Lebensraum politikasının, yani doğuda yeni bir yaşam alanı yaratma projesinin ürünüydü. Bu kampların büyük bir bölümü Amerikan veya İngiliz birlikleri tarafından değil, coğrafi yerleri dolayısıyla da Kızılordu tarafından özgürleştirildiler.
Bu bir gerçekti, sağ kalabilenleri Kızılordu kurtardı. Ancak savaştan sonra, soğuk savaş dönemlerinde bir tür propaganda başlatıldı. Bu propaganda şimdi de sürdürülüyor. Toplama kamplarından kurtarılan Yahudilere özürlük tanındı, bir bölümü Batının gelişmiş kapitalist ülkelerine, bir bölümü bir süre sonra İsrail faşizmini yaratacak şekilde Kutsal Topraklara göç ettiler. Geri kalanları ise artık sosyalistleşen Doğu Avrupa’da ikamet etmeyi tercih ettiler, zaten vatanları olduğu için. Soğuk Savaş dönemlerinde veya şimdilerde sürdürülen kara propaganda Sovyetlerde veya Doğu Avrupa’nın Halk Demokrasilerinde kalmayı başta tercih eden ancak sonra Batı'ya kaçan toplama kampı mağdurlarının anılarına dayanmaktadır. Bu anılara göre başta kendilerini kurtaran Sosyalizmin topraklarında yaşamayı tercih edenler, bir süre sonra Sosyalist toplumun kendisinin de bir tür toplama kampı olduğu gerçeğinin ayırdına vardıkları için Batıya kaçmayı tercih etmişlerdir. Bu terane yıllardır tekrarlanmaktadır.
Çok ikiyüzlü bir taktiktir. Öncelikle toplama kamplarını özgürleştiren Kızılordu’nun tarihi onurunu derdest etme amacını taşımaktadırlar. İkincisi ise bu sonradan gidenlerin önemli bir bölümü Batılı istihbarat örgütlerinin soğuk savaş silahına dönüşmüşlerdir. İsrail’e gidenler ise, kampların özgürleştirilmelerinin hemen ertesinde gidenlerle birlikte İsrail pogromculuğunun, katliamcılığının yaratılmasında başrollerden birini oynamışlardır. İsrail bir patoloji üzerinde kurulmuştur, ezilenlerin ve yok edilenlerin kendilerinin yok eden ve ezen haline gelmesi toplumsal bir patolojiye işaret eder. Toplama kamplarından kurtarılmış, ama Filistinliler için muntazam toplama kampları yaratmışlardır. Doğu Avrupa’nın II. Savaş öncesinde yarattığı karanlık gericilik Sosyalizmden kaçan güruh tarafından Batıya taşınmış ve Soğuk Savaş sürecinde emperyalizmin emrine amade kılınmıştır.
Bir dönemler Almanya’da bir tarihçi ekibi ortalara döküldü. Onlara revizyonist denildi, çünkü yerleşik tarih anlatısına saldırarak yeni bir tarih, “değiştirilmiş” bir tarih yazmaya yeltendiler. Bu tarihçilerin en bilineni 1970'lerde faşizm ile ilgili ünlü kitabı Türkçeye de çevrilen Ernst Nolte idi.1 Revizyonist tarih algısına göre Alman Nazizmini yaratan şey Alman demokrasisinin zayıflıkları, Büyük Bunalımın kendisinin ve artçı şoklarının yarattığı hasar, uluslararası güvenlik sisteminin yarattığı güvensizlik değildi; bizzat Komünistler ve Sovyetler Birliği idi. Kısacası eğer Alman Komünistleri ve Sovyet Sosyalizmi olmasaydı Hitler ve Nazizim olmayacaktı. Tez budur, eğer sosyalim olmasaydı faşizm olmayacaktı demektedir. Böylece Hitler’e iktidarı veren Alman devletinin, Alman burjuvazisinin, Alman düzen partilerinin (Sosyal Demokratlar da dahil) cürümleri gizlenmiş olmaktadır. Alçaklık olduğuna şüphe yoktur.
Külliyen yalandır. Neden yalan olduğunu anlatmak için yeniden faşizmin toplumsal ve sınıfsal içeriğine geri dönmek zorundayız. Daha önce defalarca yazdık; görünen o ki kısa bir tekrara ihtiyaç vardır.
Öncelikle faşizm ile ilgili kuramsal külliyatın büyük bir bölümünü çöpe atmak gerekiyor. Ne yazık ki çöpe atılması gereken külliyata III. Enternasyonal’in faşizm analizleri, pek aşina olduğumuz ve artık klasikleşmiş Dimitrov ya da Togliatti türünden Marksist faşizm analizleri, daha sonrasında, savaş sonrasında Marksist çevrelerde egemen olmuş faşizm analizleri de dahildir. Faşizmi bir sınıfsal sokak tepkisi, burjuvazinin sadece belirli fraksiyonlarının siyasal tepkisi, ırkçılığın egemen olduğu siyasi söylemler bütünü, gerici bir retoriğe eşlik eden atavistik ve tarih öncesi mitlerle süslenmiş bir siyasal program gibi gören tüm analizlerden kurtulmak zorundayız. Bugün kapitalizm faşizan özünü iyice göstermektedir, iki savaş arası döneme kadar gitmek zorunda değiliz. Daha önce yazmıştık, Walter Benjamin faşizmi anlamak için kapitalizme bakmak gerekir demişti. Biz ise artık kapitalizmi anlamak için faşizme bakmak zorunda olduğumuzu bir kere daha tekrarlamış olalım.
Faşistler sokaktan, faşizm kapitalist devletin içinden gelir. Bu ikisinin tarihin şu ya da bu anında hangi şartlarda bir araya gelerek iktidarı faşistleştirdikleri önemsiz değildir, ama hikaye sadece bu buluşma ile ilgili değildir. Avrupa’nın 1919 ile 1939 arasındaki deneyimi bunu göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Alman revizyonist tarih ekolü türünden saçmalıkların anlamadığı tam da budur; acı olan ise bu saçmalıklara Marksistlerin bir bölümünün de inanıyor olmasıdır. Faşizm kapitalist devletin içsel eğilimidir. Tekrar edelim mi? Faşizm kapitalist devletin içsel yönetsel eğilimidir. Kapitalist bir devleti siyasal alanını genişletmeye iten, onu tırnak içinde daha özgürlükçü daha serbestiyetçi hale getiren işçi sınıfının ve diğer çalışan sınıfların örgütlü karşı koymalardır. Avrupa’da burjuva demokrasisi burjuvazi tarafından değil, bu sınıflar tarafından yaratıldı. Faşizm bu sınıfların baskısı kırılmak zorunda kalındığında (örneğin iki savaş arası dönemde), ya da bu sınıflar çok güçsüz olduklarında (bugün olduğu gibi) hortlayan sürekli bir eğilimdir. Bugün tüm kapitalist evren hızla faşizme sürüklenirken bunu daha iyi anlıyoruz diye düşünüyorum.
1919-1939 döneminde yaşanan bir Avrupa İç Savaşıdır. Faşizm ise çeşitli nedenlere (Sovyet Sosyalimi nedenlerden sadece birisidir, tek neden değildir) hızlanan sınıf savaşında çalışan sınıfların direnişini kırmak, iradesini yok etmek için servet ve mülk sahiplerinin çıkarlarının genel olarak temsilcisi olan devletin verdiği siyasal tepkidir. Başarılı da olmuştur, 1943’teki Avrupa’nın siyasal haritasını düşünürsek başarılı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bu süreçte yaşanan kapitalist ekonomik kriz, I. Savaş sonrası dönemde siyasal alanı işçi sınıfını dışlamak için daraltma çabaları, yaşanan siyasal ve ideolojik bunalım, aslında kapitalist devletin, burjuva demokrasisinin çeperleri içinde kalarak eskisi gibi yönetemediğinin göstergesiydi. Burjuva demokrasisinin ipinin çekilmesi gerekiyordu. Bunu yapacak esas irade devletin kendi içinden gelmekteydi ancak katalizör olarak faşistlerin sokak gücü ile yapılması gerekiyordu.
1921’in İtalya’sına geri dönelim. Savaşın hemen ertesinde Kuzey İtalya’nın sanayi bölgeleri bir iç savaşa savrulmuştu. Komünistlerin çok etkin olduğu ortamda fabrika komiteleri, işyeri konseyleri bir tür Sovyet iktidarı kurmuşlardı, 1919 ile 1920’de. Bu iki yıl İtalya tarihine Biennio Rosso (Kızıl Yıllar) olarak geçti. Tam bir sınıf savaşımıydı. Bu sınıf savaşını İtalyan Komünistler yaratmadılar, ama örgütlenmek için onu yerinde ve doğru bir şekilde kullandılar. Tepki örgütlü sağdan, Faşistlerden geldi. Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi’ne bağlı Kara Gömlekli çeteler Milano’da, Torino’da, Cenova’da fabrika komitelerini dağıtmaya, Sosyalist ve Komünistleri avlamaya başladılar. Bölgenin burjuvazisi, yerel devlet örgütleri ve kilisenin kutsal, aynı anlama gelmek üzere parasal desteğine sahiptiler. Direnişi ezdikten sonra siyasal alana yönelseler de aslında büyük bir siyasi aktör değillerdi. 1921 seçimlerine başbakanlık makamının gediklisi liberal Giovanni Giolitti’nin Ulusal Blok’u altında girdiler, tüm blokun aldığı toplam oy yüzde 20 civarında idi, Blok toplam 105 sandalye kazandı ve bunun sadece 20 tanesi Faşistlere aitti. Siyasal olarak da çok kaotik bir dönemdi (ki bu da Komünistlerin suçu değildi). 1921’de Kral Victor Emmanuel bir Liberali, Luigi Facta’yı Başbakan olarak atadı ve kabine kurma görevini verdi. Facta daha kabineyi kurarken devlet ve ordu kademesinden aslında siyasal olarak kıytırık bir güce sahip Faşistleri de kabineye alması konusunda olağanüstü bir baskı görmüştü (neden acaba?), ama Facta prensiplerine, ideolojisine sadık bir Liberaldi (sayıları pek azdır, kıymetini bilmek gerekir), faşistleri kabineye alamadı. Faşistler de kabine kurulduktan kısa bir süre sonra Facta’nın istifasını istediler.
Bu protestoyu bir gövde gösterisine çevirmek istedirler ama gövde aslında pek küçük, pek pörsüktü aslında. Roma’ya Yürüyüş denilen komedya böyle ortaya çıktı; 30 bin kara gömlekli faşist Roma üstüne yürümeye başladılar (Mussloini de bir süre onlarla yürüdü ama sonra taban tepmek yerine trene binmeyi tercih etti). Hepi topu 30 bin kişiydiler, İstense İtalyan Karabinierileri (jandarmaları) bile yarı yolda durdurup dağıtabilirdi gövde gösterisi yapmaya çalışan bu sergerde güruhunu, ama kimse engellemedi. Daha da ilginci Facta Roma’daki garnizonların ve askeri birliklerin silahlandırılması ve Roma’nın savunulması için kraldan izin istedi. Victor Emmanuel burjuvazinin, ordu kurmaylarının ve kilisenin etkisi ile izni vermeyince Facta istifa etti. Kral kabine kurma görevini sadece 20 sandalyesi olan Faşistlere verdi, Mussolini Başbakan oldu. İki yıl içinde diğer tüm siyasal partileri kapattı. İtalyan Faşizmi böyle doğdu. Peki şimdi soralım; Faşizm sokaktan mı gelmiş oldu? Alman revizyonist tarihçilerine de soralım: Bu süreçte Komünistlerin veya Sovyetlerin katkısı ne kadardı?
Ancak Alman revizyonist tarihçileri hemen itiraz edebilirler biz aslında Almanya’yı kastettik diye. Öyleyse itirazı huşu içinde kabul edip Almanya’ya geçelim. Weimar Cumhuriyetinin ilanının ardından 1924’e kadar sürecek iç savaşa gark olan Almanya’da Komünistlerin devrim iradeleri zaten iyice kırılmıştı. Sonrasında değişimli olarak iktidara gelen düzenin merkez sağ ve sol (SPD) hükümetleri Almanya’yı içine düştüğü ekonomik ve toplumsal krizden bir türlü çıkaramadılar. 20 Mayıs 1928 yılında yapılan Bundestag seçimlerine kadar geri gidelim. Bu seçimle gelen SPDli Hermann Müller hükümeti seçimle gelen son hükümet olacaktı savaş öncesi Almanya’sında. Bu seçimde Naziler oyların çok küçük bir bölümünü alarak sadece 12 sandalye elde ettiler. Müller’in hükümeti bahtsız bir hükmetti, 1929 Büyük Bunalımı’na denk geldi, onun sonuçlarıyla baş edemedi. Almanya yüksek yıkım alanlarından birisiydi; işsizlik oranı kısa bir zamanda fırladı, borçlar dağ gibi büyüdü. Dahası insanlar evlerini kaybettiler, sefalet Alman kentlerinin sokaklarında kol gezmeye başladı. Bu kriz ortamı sınıf savaşının yeniden şiddetlenmesine yol açtı. Alman Komünist Partisi’ne destek özellikle büyük sanayi bölgelerinde hızla yükselmeye başladı (Sovyetleri hiçbir kadri olmadan hem de); ancak tek yükselen o değildi. Naziler de küçük bir parti olmaktan çıktılar, hızla toplumsal tabanlarını genişlettiler.
14 Eylül 1930da yapılan seçimlerde SPD birinci, Naziler ikinci ve KPD ise üçüncü parti olarak çıktılar, sınıf savaşımının şiddetlendiğinin göstergesiydi. Nazilerin paramiliter gücü, SAlar sokakları talan etmeye başlamışlardı. Bu seçimden sonra gerici Cumhurbaşkanı Hindenburg seçim sonuçlarına bakmadan kabine kurma görevini başkanlık kararı ile birilerine vermeye başladı. Aslında bu bir tür başkanlık rejimiydi. Peş peşe Brüning, von Schleicher ve von Papen hükümetleri yönettiler, sorun giderek ağırlaştı. Sağcı partilerin egemen olduğu bu koalisyonlara Nazilerin de alınması için çok baskı vardı. Bu baskı, tıpkı İtalya’daki gibi, ordudan, burjuvazinin ensesi kalın kesimlerinden ve yüksek bürokrasiden geliyordu. Ancak ilginç bir şekilde koalisyonlara hükmeden bazı politikacılar (örneğin Kurt von Schleciher, ki bunun bedelini Uzun Bıçaklar gecesinde SS tarafından katledilerek ödeyecekti) ve Hindenburg Nazilerin koalisyon ortağı olmasını engellediler. Ancak bu direniş 1932 seçimlerinin sonucunda aşıldı.
Bu arada hem federal hem de yerel idari yapıda Nazileri kollayıp koruma eğilimi baş gösterdi. SAların sokak terörüne göz yumuldu. Nazi Partisi ile ilişkili bürokratlar yüksek mevkilere gelmeye başladılar. Hakimler ve savcılar Nazilerin suçlarını örtbas etmek için yarışa girdiler. Federal ve yerel polis Nazilerin kabadayılığını engellemek için hiçbir şey yapmadı; ve hatta onu teşvik etti. Hitler ve çetesi büyük burjuvazinin balolarından, kokteyllerinden çıkamaz oldular. Versailles Barışı’nın ilgili hükümlerini gizliden gizliye ihlal ederek kurulan ordunun yüksek subayları Nazilere sempatilerini gizleme gereğini durmadılar. Alman burjuvazisi, bürokrasisi ve sağ siyaseti birden Nazi aşığı oldular (neden acaba?).
Bu son seçimde Naziler yüzde 33 oy ile en çok oy alan parti oldular ama toplam oyları yine de solun (SPD+KPD) oyunun gerisindeydi, kısacası azınlıktaydılar. Buna rağmen 1933 başında Hindenburg inadından vazgeçerek (neden acaba?) şansölyelik görevini Hitler’e verdi. Hitler de Mussolini’nin izinden giderek bir süre sonra diğer tüm siyasi partileri yasakladı. Şimdi aynı cepheye yeniden soralım: Faşizm sokaktan mı gelmiş oldu? İkinci soruyu da ekleyelim: Sovyetlerin veya komünistlerin Nazi vahşetinin yükselişinde katkıları ne kadardı acaba?
Devamı haftaya…
1Ernst Nolte, 1980, Faşist Hareketler (çev. H. İnal), Hür Yayın.
/././
Savaş kadar yoran savaş beklentisi -Engin Solakoğlu-
ABD saldırısının gecikmesinde özellikle Rusya’nın girişimlerinin payı olduğu söylentileri inandırıcılık taşıyor. Moskova da tıpkı Ankara gibi İran’ı masaya oturtmak ve sıcak savaşı olabildiğince geciktirmek istiyor.
Tahran çarşısındaki gösteriler 2025’in son günlerinde başladığına göre yaklaşık 5 haftadır İran konuşuyoruz.
İç politik bir düzlemde başlayan gösteriler önce kanlı çatışmalara dönüştü sonra hızla jeopolitik alana kaydı ve orada sabitlendi. En azından şimdilik.
Haftalardır "ABD İran’a saldıracak mı?" sorusuna yanıt aranıyor. Sorunun kendi içerisinde dalları budakları var. Saldıracağı neredeyse kesin gibi ama saldırının kapsamı, şiddeti, süresi ne olacak bilemiyoruz.
Neredeyse dört haftadır her Cuma sabahı gerilmeye başlıyoruz. ABD borsalarının kapanacağı saatin Türkiye saatiyle kaça denk geldiğini hesaplayıp alarmlar kuruyoruz. “Cuma’ya Cumartesi’ye bağlayan gece başlayan ABD bombardımanı...” şeklinde haber ve yorum cümlelerini kafamızda döndürüyor, hazırlanıyoruz. Altın, gümüş, bakır, teneke gibi saksağanların sevdiği ne kadar parlak metal varsa fiyatları önce yükseliyor, sonra düşüyor. O arada başta Trump ve şürekası olmak üzere birileri milyar dolarlarına milyar dolar ekliyor. Brent petrolün varili 70 doları aşıyor, sonra kademeli olarak bir miktar geri çekiliyor. O arada ekranlardan bir alt yazı geçiyor: “...şu günden itibaren benzine bilmem kaç lira, bilmem kaç kuruş, motorine ...”.
Ocak ayının başından beri, ABD Başkanı Donald Trump, artık alışmış olmamız gereken çirkin üslubuyla İran’a olası saldırıyla ilgili olarak her gün farklı bir şey söylüyor. Sürekli yalan söylediğini de bildiğiniz için tam tartamıyorsunuz. Saldıracağı mı yalan, saldırmayacağı mı?
Yine de net olan iki unsur var. Birincisi aracılı veya aracısız bir arka kapı diplomasisinin devam ettiği. İkincisi ise ABD’nin bölgeye ciddi bir askeri yığınak yaptığı.
Diplomasi cephesinde çok aktör var. Görünen o ki, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok bölge ülkesi yıkıcı etkilere yol açabilecek bir savaş istemiyor. Çoğu ABD müttefiki olan bu ülkeler diplomatik bir çözüm bulunsun, ateş kendi bacalarını sarmasın gibi bence haklı kaygıları var.
Bu ülkelerin tamamına yakını çok çeşitli sebeplerle güçlü bir İran istemiyor ama tümüyle yıkılmasının sonuçlarından da kaygı duyuyorlar.
Bu toplam içerinden Türkiye’nin kaygılarına yakından bakmak gerek. Türkiye ile İran bölgesel rakip. Bunun tarihsel kökenleri çok eski ama yakın zamanda kalalım. Türkiye düzeni 1946’dan beri kapitalist Batı’ya özel olarak da ABD’ye “en kahraman ve en birinci bölgesel müttefik” olduğunu kanıtlama çabası içerisinde. Şah Pehlevi düşene kadar bu konudaki en güçlü rakibi İran’dı.
İran’da molla rejimi kurulunca, özellikle de ilk yıllarından itibaren “devrim ihracı” çabasına girince Ankara bayağı rahatladı. Türkiye’nin kendisini Batı’ya beğendirmek için en çok kullandığı dış politika söylemi “Biz bölgemizde istikrar üretiyoruz, İran ise istikrarsızlık” oldu.
Şimdi İran’da olası bir rejim değişikliği, daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, Tahran’da ABD ve İsrail’e dost bir yönetimin işbaşına gelmesi bir çuval inciri berbat eder. Örnek olsun anakarasını ve adalarını baştan aşağı ABD üssüne de çevirse Yunanistan veya PKK, Barzani, Talabani ittifakı Türkiye’yi ikame edemezler. Kısa kalırlar. Ancak İran eder.
Türkiye bunu bildiği için İran’daki rejimin çok güçlenmeden, nükleer silâh edinmeden, bölgede direniş eksenini desteklemeden yoluna devam etmesini tercih edecektir.
Ankara’nın ikinci kaygısı ise İran’da geniş çaplı bir karışıklığı yaratacağı göç dalgasıdır. Nitekim bu konuda ciddi bir hazırlık olduğu açıklandı. Şu kadar kilometre beton duvar inşa edilmiş, bilmem kaç yüz kule dikilmiş, bu kadar kilometre hendek kazılmış, bir milyon göçmeni tutacak bir ara bölge planlanmış filan. Yalnız bu tarz bir felaket senaryosunda göçmen sayısının bir milyonla sınırlı kalacağını sanmam. İran’ın 90 milyonluk nüfusunun en az yüzde 10’unun sınırlara hücum edebileceğini ve bunların ezici çoğunluğunun batıya yani Türkiye’ye yöneleceğini tahmin etmek için deha olmak gerekmiyor. Bu kadar insanı da ne duvar tutabilir ne de Damat Paşa’nın insansız teknolojileri...
Türkiye ve bölge ülkelerinin ABD nezdindeki girişimlerinin Trump’ı ilanihaye frenleyebileceğini düşünmek ise saflık olur. Şayet saldırı kararı alınırsa, bir şekilde uygulanır. ABD saldırısının bugüne kadar gerçekleşmemiş olmasının ardında iki neden bulunuyordu. Birincisi ABD’nin askeri yığınağı henüz tamamlanmamıştı. Şimdi bu durumun ortadan kalktığı görülüyor. İkinci sebep ise İsrail bağlantılı.
İsrail’in İran’da rejimin değiştirilmesini ve Siyonizm dostu bir yönetimin kurulmasını istemesi doğal. Yalnız Tel Aviv bu süreçte ağır darbe yiyeceğinden korkuyor. Haziran ayında yaşanan 12 gün savaşı gösterdi ki, İran’ın uzun menzilli füze fırlatma ve bunlarla İsrail’i can evinden vurma kapasitesi var. İsrail’in habbesi, kubbesi bunların tamamını durduramıyor. Hedefine ulaşan füzelerin verdiği zarar maddi kayıpların çok ötesinde. Her şeyden önce İsrail’in dokunulmazlığı mitini yıkıyorlar.
Ayrıca Haziran ayında hava savunma mühimmatını tüketen Tel Aviv’in stoklarını yeniden doldurmak gibi bir kaygısı var. Şimdi bir an önce ABD’den bunu temin etmeye çalışıyor. Yalnız ABD savaş sanayii dahi bu füzeleri savaşın tükettiği hızda üretemiyor. İsrail bu yüzden ABD’yi frenlemiş olabilir.
Diğer taraftan, ABD’de Epstein çirkef dağının patlaması ile İran’a olası saldırı arasında bağlantı kuranlar var. Trump kendisinin de dahil olduğu bu pisliği unutturmak ya da en azından geri plana attırmak için İran’a saldıracak deniyor. İnandırıcı bulmuyorum.
Öncelikle Epstein çirkef dağı ABD’deki Cumhuriyetçilerle ya da Demokratlarla ilgili bir sorun değil. Hatta salt ABD’yle ilgili bile değil. Doğrudan sermaye düzeninin kudurmasıyla ilgili. Patlayan çirkef dağının atıkları içerisinden Noam Chomsky de çıkıyor, Norveç Prensesi de, Clinton da, ABD’nin Ortadoğu haltyedibaşılığı görevini sürdüren Barrack ve onun patronu Trump da. Eskilerin kullandığı Tefessüh etmek diye bir deyim var. Çürüme ya da kokuşmaya denk geliyor. Sermayenin “hür dünyası”nın içinde bulunduğu durumu ortaya koyan bir deyim. Bu kokuşmuşluk düzenin bir parçası olduğundan İran’a yapılacak bir saldırıyla unutturulması mümkün olmayacak.
İkinci konu ise Epstein pisliği hiç yayılmasa da İran’da rejim değiştirmenin ABD ve İsrail bakımından taşıdığı önem. Ortadoğu’yu ABD ve bağlaşıklarının sermaye sınıfı için bir gül bahçesi haline getirmek için dönüştürülmesi zorunlu bir ülke. Esasen 1979’dan beri süren bir intikam arayışı bu.
Demek ki mesele Epstein filan değil. Zaten dünyadaki her politik gelişmeyi “aslında gündemi değiştirmek istiyorlar” kalıbıyla açıklamaya kalkışmak da bir zihinsel yoksulluk belirtisi.
Peki savaşın olmaması veya makul bir süre daha ertelenmesi olasılığı var mı? İran yönetimi içerisinde hatır sayılır ağırlığa sahip bir kanadın ABD ile anlaşmak istediği sır değil. Bunun için belirli tavizler vermeye de hazırlar.
Trump yönetimi savaşa alternatif olarak ağır koşullar dayatıyor. Bunlar nükleer programın tamamen durdurulması, İran’ın elindeki balistik füzelerin 200 km menzili aşmaması, Tahran’ın Yemen, Filistin, Lübnan ve Irak’taki Direniş Ekseni unsurlarına desteği kesmesi filan diye uzayıp gidiyor. Bir müzakerenin olabilmesi için görüşme çerçevesinin makul unsurlar içermesi gerekiyor. Bu elbette teorik düzlem. Kurdun niyeti kuzuyu yemek olunca koşullar da ona göre belirleniyor.
En kolay görünen üçüncü koşul. Tahran bir süredir bu alanlarda fiilen yok zaten. İran bunu kolaylıkla kabul edebilir. Ancak geri kalan iki koşulu müzakere etmesi dahi kendi ölüm fermanını imzalamak anlamına gelir. Zarar verme kapasitesini azaltan İran’ın üzerinden buldozer gibi geçerler.
Son olarak ABD/İsrail müdahalesinin şekil ve kapsamına kafa yoralım. En yüksek olasılık ağır bir bombardıman. Burada ana hedefin İran’ın tespit edilebilen füze rampaları, nükleer geliştirmenin yapıldığı söylenen tesisler, enerji altyapısı ve rejimin güç merkezleri sayılan Ordu ve Devrim Muhafızları'nın karargâhları olabileceği söyleniyor. Trump’ı biraz tanıdıysak bombardımanın belirli bir görsellik taşıyacağını da tahmin edebiliriz. Pedofil dostu emlakçıya anlatabileceği, daha doğrusu pazarlayabileceği bir hikâye gerekir.
Yalnız böyle bir saldırının tek başına rejimi değiştirmeye yetmeyeceğinde hemen herkes hemfikir. Bana kalırsa bu kapsamlı saldırıyı İran’ı ticari ve ekonomik anlamda daha da fazla boğmaya yönelik tedbirler izleyecektir. Tabii bütün bu tahminler Rusya ve Çin’in kımıldamayacakları varsayımına dayanıyor.
Oysa o varsayım da çok tartışmalı. İran’ın mevcut yönetimi Rusya için jeopolitik, Çin için öncelikle ticari olarak önemli. Daha önce çok yazdığım için uzatmayacağım. Rusya Kafkasya’nın dibine Batı yanlısı bir rejimin daha yerleşmesini, Çin ise ABD yaptırımları nedeniyle kayda değer miktarda ucuz enerji temin ettiği bir ticari ortağı kaybetmek istemeyebilirler.
ABD saldırısının gecikmesinde bu ülkelerden özellikle Rusya’nın girişimlerinin payı olduğu söylentileri de bu bağlamda inandırıcılık taşıyor. Moskova da tıpkı Ankara gibi İran’ı masaya oturtmak ve sıcak savaşı olabildiğince geciktirmek istiyor.
Emperyalizmin kudurması yüzünden çıkan ve bitmek bilmeyen savaşların insanlık açısından ne kadar yorucu, tüketici olduğu malum.
Yalnız “Godot”yu bekler gibi savaş beklemek de bezdiriyor.
/././
Pan’ın Labirenti ve çıkış yolu -Fadime Uslu-
Etik ahlâkın vicdani sorumluluğu sende olduğunda, kapı kilitliyken doğruda durmaktan ödün vermediğinde, değiştirme kudretini birlikte sırtlandığında kilidin mantığını kıracak yeni eşikler, yeni kapılar hep kurulur.
“Kapı kilitli.”
“O halde kendine yeni bir kapı yarat.”
Guillermo del Toro’nun yönettiği Pan’ın Labirenti filmindeki bu mini diyalog, insanlığın en zor zamanlarda verdiği kararların özeti gibi.
Çünkü kapılar genellikle kilitlidir. Ve genellikle kilit kapıda değil; alışkanlıkta, dilde, korkuda, hepsinin içine sızan kabulün sessizliğindedir.
Franco dönemindeki cumhuriyetçilerin direnişini, direnişe karşı açılan savaşı gösterirken kapılarla kilitlerin işleyiş mantığını sergiler Del Toro. Kim konuşur, kim susar, kapılardan kim geçer, kim orada bekler? Dahası, kim “yerini bilir”?1
Filmde faşizmin kapattığı kapılardan çıkış yolu arayan bir çocuğun, Ofelia’nın serüveninin izini süreriz. Yönetmenin çocuk karakter seçmesi boşuna değil. Çünkü çocuk, iktidarın dilini henüz içselleştirmediğinden onun duyuşundaki hakikat kendiliğindendir.
Ofelia’nın kapalı kaldığı kapandan çıkışı, güçlü olanın kapısından geçerek olmaz. Çıkış, insanın kendi içinden doğan etik karardan gelir.
Yeni kapıyı masalın aracılığıyla Ofelia yaratır.
Del Toro genel olarak toplumun “öteki” ilan ettiği canavar mitini ters yüz eder. Asıl canavarın iktidarın normalleştirdiği şiddet olduğunu söyler. Tehdit öteki değil, iktidarın kendisidir.
Filmde masal, faşizmin tahakkümüne karşı direnç hattını çizen bir karşı dil olarak kullanılır.
Masalı var eden ve onun evreninde yaşayan Ofelia, şiddetin sıradanlaşmasını bozan bir etik gözdür.
Masalın doğası rejimi iki cepheden parçalar. İlki, rejimin iç gerçeğini farklı bir dille göstermek. Sistemin bastırdığı arzuları değil, sistemin bastırdığı etik sezgiyi işin içine dahil etmek.
Faşizm, itaat talep eder. Masal, görev verir. Görevi üstlenen kişi sınanır, seçimde bulunur, fedakârlık yapar. Del Toro’nun kritik hamlesi de buradadır. “İtaat” ile “ahlâk”ı birbirinden net olarak ayırır. Ofelia’nın masal sınavlarında şu sorular vardır: Doğru olan nedir? Emredilen nedir? Hangisi insanı insan yapar?
Ofelia, hiçbir şey yememesi gereken bir masada sergilenen meyvelerden yer.
Kardeşinin kanını akıtmaya itiraz eder.
Tüm bunlar onun insani kararıdır. Kardeşini savunması sırasındaki eylemindeki mesaj, doğruda kalmanın, doğruyu savunmanın fedakârlığıdır.
Del Toro’nun “Yeni bir kapı yarat” cümlesindeki mesaj ise şudur:
Anahtar arama!
İzin isteme!
Kuralın içine sığınma!
Yeni bir eşik kur!
Del Toro, doğruda durmanın sorumluluğunu verir karakterine. Ofelia, bunun bedelini öder. Direncinin kaynağında, şiddete alışmaya karşı verdiği red yanıtı vardır. Onun reddi, insanlığın onurunu sırtlanır.
Filmin yüreğindeki iki cümle oyuncak tren gibi döner durur:
“Kapı kilitli.”
“O halde kendine yeni bir kapı yarat.”
İktidarın kapısı, “yerini bil” düzenidir. Bu komutu veren komutan Vidal’in düzeninde her şeyin yeri bellidir. Kurduğu mekânda her şeyin konumu, işleyişteki ritmi bellidir. İnsanlar nesneleşmiş, kapana kısılmış hâldedir.
Bu yüzden “Kapı kilitli,” cümlesi bir rejimin izahıdır.
Kapı kilitliyse, geçiş hakkı sende değildir.
Kapı kilitliyse, gerçekliğin anahtarı sende değildir.
Anahtarın varlığı bazen sadece düzen içinde dolaşma iznidir. Bu, simgesel şiddetin türediği yerdir; iktidar zorla değil doğal görünen bir hiyerarşiyle biteviye işler.2
Hiyerarşi mobilya düzeniyle bile kurulabilir.
İktidarın masasında kim oturur? Kim ayakta kalır?
Masalara çıkan koridordan kim geçer? Kim orada bekler?
Bunu Del Toro, kötülüğü sistemli bir biçimde üreten mekanizmayla gösterir filminde. Komutan Vidal’in kötülüğü bir iş gibidir. Şiddet bir anlık taşkınlık değil, bir yönetim tekniği olarak iş görür. Benjamin’in dediği gibi, tarihin durmaksızın ilerlediği yanılsamasıyla beslenir. Olağanüstü hâl bir sapma değil, kuraldır.
İspanya’nın 1944 Franco dönemini anlatan ve yirmi yıl önce yapılan Pan’ın Labirenti’ni geçmişe ait saymak kolaycılık olur. Film, tarihi bugüne taşır.
Bugün kapılar değişti.
Kapılar bazen bir erişim iznini, algoritma düzenini; masalar ise bir platformu, bir makul söylemi karşılıyor.
Biyopolitika dediğimiz yerde iktidarın hedefi yalnızca itaat değil, kontrol düzeniyle yaşamın kendisi oluyor.
Ofelia’nın masalı tarihin olağan akışını frenler. Masal, imkânsızlık fikrini askıya alarak, reddiyeyi mümkün bir boşluk bırakır.
“Yeni bir kapı yarat” cümlesi bugün daha yakıcı bir biçimde değerlendirilebilir. Kapıyı açamadığında, anahtara sahip olamadığını her defasında anımsadığında.
“Yeni bir kapı yarat” demek, geleceğe güvenmek değil, şimdiye müdahale etmektir. Benjamin’in deyimiyle bu kurtuluşun ertelenmesi değil, şimdinin içinden çekip alınmasıdır.
Oysa etik ahlâkın vicdani sorumluluğu sende olduğunda, kapı kilitliyken doğruda durmaktan ödün vermediğinde, değiştirme kudretini birlikte sırtlandığında kilidin mantığını kıracak yeni eşikler, yeni kapılar hep kurulur.
1Pan’ın Labirenti faşizm ve masal ilişkisine dair Del Toro söyleşisi için bkz. “Pan person: Guillermo del Toro talks to Mark Kermode about Pan’s Labyrinth” BFI / Sight &Sound, 25 Haziran 2020.
2Pierre Bourdieu,Eril Tahakküm, Çev. Bediz Yılmaz, İst. Bağlam yayınları 2014.
/././
soL



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder