T-24 "Gündem" -11 Kasım 2025 -

İBB'ye yönelik "yolsuzluk" soruşturmasında iddianame tamamlandı: İmamoğlu hakkında 2 bin 352 yıla kadar hapis istemi!

İBB iddianamesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sıkça kullandığı 'ahtapotun kolları gibi' ifadesine 4 kez yer verildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında yer aldığı 105 kişinin tutuklu bulunduğu, İBB'ye yönelik yolsuzluk soruşturmasını tamamladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'in, iddianameyle ilgili bilgi verdiği basın toplantısı devam ederken, 3 bin 700 sayfayı aşan, 402 kişinin sanık olarak yer aldığı iddianame, henüz mahkeme tarafından kabul edilmemiş olmasına rağmen, kamuoyuna da yansıdı. İddianamede, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndan itibaren  "sistem"  kurarak, bu sistem sayesinde, önce İstanbul Belediye Başkanı seçildiği, ardından CHP'yi ele geçirdiği, ardından da CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olduğu belirtilen Ekrem İmamoğlu'nun 142 ayrı eylemden, 828 ila 2 bin 352 yıla kadar hapsi istendi. "Ekrem İmamoğlu suç örgütü" adı verilen yapıda yer aldığı öne sürülen örgüt yöneticileri, örgüt üyeleri ve örgüte yardım eden isimlerin, "suç örgütü kurma", "suç örgütü yönetme", "rüşvet alma", "rüşvet verme" suçlarını işledikleri öne sürüldü. İddianamede, iş insanlarından para toplanmasına dayalı olduğu iddia edilen "sistem" için, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da sıkça kullandığı  "ahtapotun kolları gibi" ifadesi dört kez kullanıldı. Özgür Özel'i CHP Genel Başkanı olarak seçen ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nu partiden uzaklaştıran ismin İmamoğlu olduğunun öne sürüldüğü iddianamede, CHP yönetiminin de suç yoluyla elde edilen gelirleri kullandığı ve bütün eylemlerden haberdar olduğu iddia edildi. İki CHP'li vekil de İmamoğlu'nun örgütünde olmakla suçlandı ve dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle fezleke hazırlandı. Başsavcılık, anayasadaki parti kapatma maddelerine atıf yaparak, söz konusu eylemleri "ihbar" yazısıyla Yargıtay Başsavcılığı'na da bildirdi. İddianamede, oluşan kamu zararının 160 milyar TL ve 24 milyon dolar olduğu öne sürülerek, İmamoğlu ve oğlu ile çok sayıda kişinin şirketlerine, CHP İl Başkanlığı binasına el konulması talep edildi. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan iddianamede 15 gizli tanığın ifadeleri de yer alıyor. İddianamede "etkin pişmanlık"tan yararlananların sayısı 76 kişi olarak açıklandı. 

7 bölümden oluşan iddianamenin birinci bölümünde "suç örgütünün genel yapısı ve özellikleri" ikinci bölümde, "soruşturmanın genel özeti", üçüncü bölümde "örgüt lideri" olarak nitelendirilen İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde ilçedeki eylemleri yer aldı. Dördüncü bölümde İmamoğlu'nun İBB Başkanı olduğu dönemde "örgütün tıpkı bir ahtapotun kolları gibi İstanbul geneline yayılan eylemlerinden" bahsedildiği belirtildi. Beşinci bölümde İBB iştirakleriyle ilgili suçlamalar yer alırken, son bölümde de hakkında kamu davası açılan şüphelilerin üzerine atılı eylemlerle ilgili suç tasnifleri ve sevk maddelerine yer verildi. İstanbul il binasının alınması sırasındaki para görüntüleri, "örgüt faaliyeti ile ilgili sızan ilk görüntüler" diye nitelendirildi. 

İddianamede, Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı "ihbar eden", Hazine ve Maliye, İçişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Tarım ve Orman bakanlıkları ile İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Şişli Belediye Başkanlığı ise "suçtan zarar gören" sıfatıyla yer aldı.

İmamoğlu'na 'örgüt kurucusu ve lideri' denildi

İddianamede yer alan 92 kişi 'örgüt üyesi', geri kalanlar ise 'örgüt mensubu olmamakla birlikte bağlantılı' olarak nitelendirildi.

Ekrem İmamoğlu "örgüt kurucusu", Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Murat Gülbekaran, Adem Soytekin ve Hüseyin Gün "örgüt yöneticisi" olmakla suçlandı. Bu isimlerin "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" uyarınca cezalandırılmaları istenirken "örgütün yöneticileri olması nedeniyle" kendi sorumlu oldukları yapılanmalarını emir-komuta yetkisi bulunduğundan aynı Kanun'un 220/5'inci maddesi uyarınca örgütün kendilerine bağlı yapılanmalarının faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan ayrıca fail olarak cezalandırılmaları da istendi.

"Örgüt üyesi" olarak nitelendirilen Yakup Öner, Emrah Bağdatlı, Resul Emrah Şahan, Necati Özkan, Tuncay Yılmaz, Mustafa Akın, Mehmet Pehlivan, Seza Büyükçulha, Hüseyin Köksal, Ali Nuhoğlu, Ali Sukas, İbrahim Bülbüllü ve Melih Geçek'in örgütsel konumlarına uyan "suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak" suçundan cezalandırılmaları istendi ve "özel vasfı üye konumunda oldukları" iddia edildi. Bu isimler için alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayini yapılması iddianamede istendi.

İmamoğlu'na yöneltilen suçlamalar 

İddianamede, İmamoğlu, "CHP'yi ele geçirmek" ve "Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi için fon oluşturma amacıyla örgüt kurmakla" suçlandı.

İmamoğlu'nun; "suç işlemek amacıyla örgüt kurma", "rüşvet" (12 kez), "suç gelirlerinin aklanması" (7 kez), "kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık" (6 kez) ve "ihaleye fesat karıştırma" (5 kez), "resmî belgede sahtecilik" (2 kez), "resmî belgeyi gizleme ve yayma" (2 kez), "suç delillerini ortadan kaldırma" (2 kez), "kamu malına zarar verme" (4 kez), "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" (3 kez), "kişisel verilerin kanuna aykırı olarak kaydedilmesi" (4 kez), "kişisel verilerin hukuka aykırı olarak yayılması" (3 kez), "Mali Suçları Araştırma Kurulu’na bildirimde bulunmama" (2 kez), "kaçakçılıkla mal varlığı değerlerini aklama" (4 kez), "ihaleye fesat karıştırma" (7 kez), "çevrenin kasten kirletilmesi", "Orman Kanununa muhalefet" ve "Medeni Kanuna muhalefet" suçlarına konu olan 142 eylemden cezalandırılması talep edildi.

Bu suçlamalar doğrultusunda İmamoğlu hakkında istenen ceza oranı, 828 ila 2 bin 352 yıla denk geldi. 

CHP'ye yönelik kapatma davası ihbarı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB iddianamesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na Cumhuriyet Halk Partisi hakkında kapatma davasına yönelik 'ihbarda' bulundu. Başsavcılık ihbarı, Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Kanunu’nun "Anayasadaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması" başlığını taşıyan 101. maddesi ve devamındaki düzenlemelere dayandırıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra bir açıklama yaparak "Cumhuriyet Halk Partisi'nin ülke genelinde ve yerelde gerçekleşen seçimlerin güvenilirliğini, seçmenin iradesini ve demokratik düzeni etkilemeye yönelik, sistematik ve süreklilik arz edecek şekilde müdahalede bulunduğu tespitleriyle adı geçen siyasi parti hakkında Anayasanın 68 ve 69'uncu maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101'inci ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na bildirimde bulunulmuştur" diye belirtti. 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan Yargıtay'a CHP için kapatma davası ihbarı

Şirketlere el konulsun talebi: İmamoğlu, babası, oğlu, Murat Ongun ve Necati Özkan listede

Öte yandan iddianamede İmamoğlu, babası Hasan İmamoğlu, oğlu Selim İmamoğlu, İBB Medya AŞ Müdürü Murat Ongun, eşi Gözdem Ongun ile İmamoğlu'nun basın ve kampanya danışmanı Necati Özkan'ın da aralarında olduğu 36 kişinin şirketlerine el konulması talep edildi. Gerekçe olarak şirketleri "suçtan elde ettikleri, haksız kazanç sağladıları ve suçta kullandıkları" öne sürüldü. 

Şirketlerine el konulması istenen isimler şöyle:

"Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Adem Soytekin, Murat Gülibrahimoğlu, Emrah Bağdatlı, Hüseyin Köksal, Mustafa Nihat Sütlaş, Tuncay Yılmaz, Ömür Yılmaz, Murat Kapki, Fatoş Pınar Türker, Hakan Karanis, Serhat Kapki, Vedat Şahin, Necati Özkan, Eyüp Subaşı, Gülşah Subaşı, Ahmet Köksal, Alihan Aydın, Alper Aydın, Alperen Aydın, Ali Kurt, Serpil Kadıoğlu, Sarp Yalçınkaya, Seza Büyükçulha, Ali Nuhoğlu, Berat Çağrı Kapki, Elif Kapki, Yiğit Çam, Baran Gönül, Hasan İmamoğlu, Zeynep Ayten Gözdem Ongun, İbrahim Bülbüllü ve Mehmet Selim İmamoğlu."

İBB iddianamesinde 36 kişinin şirketlerine el koyma talebi; Ekrem İmamoğlu, babası ve oğlu, Murat Ongun ile eşi ve Necati Özkan da listede!

"Gelirler 'sisteme' aktarıldı"

Hazırlanan iddianamede, "örgüt içerisindeki hiyerarşik yapıda yönetici pozisyonda bulunduğu" öne sürülen iş insanı Murat Gülibrahimoğlu’nun, Cebeci bölgesinde bulunan maden sahalarını 2019 sonrası İmamoğlu’nun bilgisi dahilinde satın almaya başladığı, 2021 tarihinden sonra ise İSTAÇ uhdesinde olan ve şüpheli Murat Gülibrahimoğlu’nun tekelleştirdiği resmi hafriyat alanlarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kullandırılmayarak maden sahasının bulunduğu, hafriyat gelirlerinin şüphelinin şirket hesaplarına yatırılarak 'sisteme' sokulduğu tespit edildiği yazıldı.

Gülibrahimoğlu’nun; Hakan Karaniş, Hüseyin Köksal, Tuncay Yılmaz, İbrahim Bülbüllü ve Fatih Keleş ile çok yakın ilişkilerde olduğu iddiası da iddianamede yer aldı.

Gülibrahimoğlu’nun üzerindeki malların bir kısmının İmamoğlu ve "örgütün en etkin yöneticisi" olarak nitelendirilen Fatih Keleş’e ait olduğu ve "örgüt yöneticilerinden" olduğu belirtilen Adem Soytekin gibi "örgüt adına finansal sorumlu olduğu" iddiası yer aldı. 

Fatih Keleş, örgüt yöneticisi ve "kasa" sıfatıyla, 66 eylemle suçlandı. Bunlar arasında rüşvet, irtikap, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma gibi suçlamalar yer aldı.

Ertan Yıldız, İBB iştiraklerindeki "yolsuzluk ve rüşvet faaliyetlerini organize eden" isimlerden biri olarak, toplam 8 adet eylemden sorumlu tutuldu.

Adem Soytekin’in müteahhit olduğu, belediye içerisinde herhangi bir sıfat ya da sorumluluğu bulunmamasına karşın; örgütte yönetici pozisyonunda yer almasından ötürü İBB’ye bağlı iştiraklerden olan KİPTAŞ A.Ş.’ye ait çıkılan ihalelerin kimlere verileceği, ödemelerin nasıl ve ne zaman yapılacağı, ihaleye davet edilecek firmanın kimler olacağı, daire satışlarının serbest bırakılması gibi önemli süreçleri yürüttüğü öne sürüldü.

"Casusluk" soruşturmasından tutuklu bulunan ve iddianamede "örgüt yöneticisi" olarak anılan Hüseyin Gün ise "Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetme" talimatını vermek ve "Kişisel Verilerin Hukuka Aykırı Olarak Yurt Dışına Sızdırılması" ile suçlandı. Gün, "İstanbul Senin" uygulamasının teknik planlayıcısı olarak tanımlandı. Gün hakkında "Örgüt Kurmak ve Yönetmek" suçlaması da yöneltildi.

Belediye Başkanları da iddianamede

Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan iddianamede, 9 adet eylemden dolayı suçlandı. Bunlar arasında "kişisel verileri başkasına verme", "yayma veya ele geçirme", "icbar suretiyle irtikap", "rüşvet", "rüşvet teşebbüsü" gibi suçlamalar yer aldı. İddianamede Şahan hakkında "doğrudan örgüt liderine bağlı olarak hareket ettiği ve örgütün hiyerarşik yapısı içinde özel vasfa haiz üye olduğu" ifadeleri kullanıldı.

Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık da toplam 6 adet eylemden suçlandı. Çalık rüşvet almakla suçlandı.

İddianamede "örgüt yöneticisi" olarak nitelendirilen İBB Medya A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun 52 ayrı numaralandırılmış eylemden dolayı suçlandı. Ongun'a "ihaleye fesat karıştırma ve kamu zararına dolandırıcılık", "rüşvet ve irtikap eylemleri", "rüşvet alma", "kişisel verileri ele geçirme", "trol yapılanmasını finanse etme", "suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama" suçlamaları yöneltildi.

"Örgütün kasası" olmakla suçlanan Adem Soytekin'e de 16 ayrı eylemden suçlama yöneltildi. Soytekin "rüşvetin teminine aracılık etme", "rüşvet", "icbar suretiyle irtikap", "kamu kurum kuruluşlarının zararına dolandırıcılık", "suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamak" ve "örgüt kurmak ve yönetmek" ile suçlandı.

2 belediye ve 4 bakanlık suçtan zarar gören kurumlar arasında yer aldı

İddianamede İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Şişli Belediyesi ile birlikte dört bakanlık "suçtan zarar gören kurumlar" arasında Hazine ve Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yer aldı.

Öte yandan İddianamede milletvekilleri Özgür Karabat ve Turan Taşkın Özer de yer aldı. İki vekilinin dosyalarının ayrılacağı öğrenildi.

Avukatı Mehmet Pehlivan hakkındaki suçlamalar

İddianamede, Ekrem İmamoğlu'nun avukatı tutuklu Mehmet Pehlivan’ın, dosyada tutuklu bulunan isimlere baskı yaparak örgüt hakkında bildiklerini anlatmalarını engellemeye çalıştığı iddia edildi. İddianamede, Pehlivan’ın, “tutuklananlara maddi destek verileceği” yönünde talimatlar verdiği ve örgüte güvenmediği bazı üyelerin yurtdışına kaçışlarını organize ettiği ileri sürüldü.

Pehlivan’ın cezaevindeki şüphelilere İmamoğlu’nun talimatlarını ilettiği ve örgütün “çözülmemesi için baskı kurduğu” iddia edilen iddianamede, Pehlivan’ın avukatlık görevini kötüye kullandığını ve “hukuki yardımın dışına çıkarak” örgütün dağılmaması için çalıştığı öne sürüldü. 

İddianamede, Mehmet Pehlivan’ın eylemleri nedeniyle “özel vasfa haiz üye” olarak cezalandırılması talep edildi.

İddianamede, Pehlivan için ayrıca şu suçlamalar yer aldı: "Müvekkili olan şüphelinin lehine en iyi savunmayı yapmak, sanığın lehine olan delillerin toplanmasına yardımcı olmak, hukuki yardım sınırlarının dışına çıkarak, müdafilik görevi ile bağlaşmayacak şekilde soruşturma sürecinin ilerleyen aşamalarda dosya kapsamında tutuklu bulunan şahıslara baskılar yapılarak, örgüt hakkında bildiklerini anlatmalarını ve örgütün deşifre olmasının engellenmesinin amaçlandığı, 'tutuklananlara maddi destek verileceği' yönünde talimatlar verdiği, kendisinin güvenmediği örgüt üyelerinin yurt dışına kaçışlarını organize ettiği ve kaçmaları için talimatlar verdiği, yine şüpheli Mehmet PEHLİVAN isimli şahıs tarafından tutuklu bulundukları ceza infaz kurumlarına avukatlar göndererek örgüt lideri Ekrem İMAMOĞLU isimli şahsın talimatlarının iletildiği, tutuklu bulunan şüphelilere örgütün çözülmemesi için baskıların yapılması gibi önemli süreçleri yürüttüğü..."

15 gizli tanık

İddianamede 15 gizli tanığın ifadeleri yer aldı. O gizli tanıklar şöyle:

1. Gizli tanık Meşe
2. Gizli tanık Doğan
3. Gizli tanık İlke
4. Gizli tanık Çınar
5. Gizli tanık Rüzgar
6. Gizli tanık Maun
7. Gizli Tanık Gürgen
8. Gizli tanık Mimoza
9. Gizli tanık Köknar
10. Gizli tanık Sekoya
11. Gizli tanık Zeytin
12. Gizli tanık Martı
13. Gizli tanık Kartal
14. Gizli tanık Şahin
15. Gizli tanık Ladin

"Etkin pişmanlık"tan yararlananlar

Akın Gürlek, iddianamede etkin pişmanlıktan yararlanan 76 kişi bulunduğunu açıkladı. 

İddianamede, örgüt mensubu şüphelilerden Deniz Dörtyol'un "gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi verdiği" belirtildi. Dörtyol hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması, "örgüt yöneticisi" olarak nitelendirilen Adem Soytekin, Hüseyin Gün ve Ertan Yıldız'ın da "yakalandıktan sonra örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi verdikleri" belirtilen iddianamede, haklarında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasının talep edildiği aktarıldı.

Ayrıca, "örgüt mensubu" olduğu öne sürülen Yakup Öner, Süleyman Atik, Sarp Yalçınkaya, Burak Korzay, Adem Başer, Cem Çelik, Gökhan Köseoğlu, Ali Nuhoğlu, Ümit Polat, Murat Kapki, Murat Abbas, Eyüp Subaşı, Vedat Şahin, Mete Maden, Naim Erol Özgüner, Veysel Erçevik, Serpil Altıntaş, Altan Gözcü, Ogün Soytekin, Ziya Gökmen Togay ve Bülent Yılmaz'ın "yakalandıktan sonra örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi verdikleri" belirtilerek, etkin pişmanlık hükümleri uygulanmasının öngörüldüğü aktarıldı. 

Gazeteciler de suçlandı

İddianamede, geçen hafta gözaltına alınarak serbest bırakılan gazeteciler Soner Yalçın, Ruşen Çakır, Şaban Sevinç, Batuhan Çolak ve aynı zamanda CHP İletişim Koordinatörü olan Yavuz Oğhan da suçlandı. 

İmamoğlu'nun, eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yönetimini partiden uzaklaştırmak istediği öne sürülürken, "Bu amaç doğrultusunda kamuoyu desteği sağlamak üzere çeşitli gazetecilere fon sağlayarak PR yaptırmıştır" denildi. "Suç örgütünün medya ve sosyal medya üzerindeki faaliyetlerini örgüt yöneticisi Murat Ongun organize etmiştir. Soner Yalçın, Şaban Sevinç, Batuhan Çolak, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır gibi gazetecilerle çeşitli televizyon kanalları suç örgütü tarafından fonlanmıştır" iddiasıda bulunuldu.

“Özgür Özel genel başkanlık için İmamoğlu tarafından belirlendi”

İddianamede, Özgür Özel’in CHP Genel Başkanlığı için İmamoğlu tarafından belirlendiği, İstanbul İl Başkanlığı seçimi ile CHP 38. Olağan Kongresi’nde “delegelerin satın alınarak” Özel lehine oy kullandırıldığı iddia edildi.

2024 yerel seçimleri

İddianamede 2024 yerel seçimlerine ilişkin de şu iddialar dikkati çekti: “Şişli, Üsküdar, Beylikdüzü, Esenyurt, Eyüpsultan, Bakırköy, Sancaktepe, Kadıköy, Çekmeköy gibi ilçelerde örgüt lideri kendisine bağlı kişileri aday göstermiş, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Tuzla Belediye Başkanlarını ise kendisine tabi kılmıştır. Avcılar, Sarıyer, Beyoğlu, Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa belediye başkan adayları ise İstanbul il başkanlığı seçimleri ve olağan kurultaydaki rolünden dolayı Rıza Akpolat tarafından belirlenmiştir.”

İmamoğlu için “Ahtapot kolları hareket eden” tanımlaması!

İmamoğlu ile ilgili kullanılan “Ahtapot kolları gibi hareket eden ve belediyeleri ele geçiren” ifadeleri ise dikkati çekti. Cumhurbaşkanlığı aday adaylığının da “soruşturmadan haberdar olduktan sonra tartışılmasını engellemek” amacıyla yapıldığı ileri sürüldü.

İmamoğlu’nun diplomasının iptali de iddianamede

İmamoğlu’nun iptal edilen diplomasına da değinilen iddianamede “üniversite ve mezuniyet diplomasının sahte olduğu ve bu sahte belgeyi bilahare kullandığı” suçlamasıyla ilgili kovuşturmanın sürdüğü belirtildi.

“Çıkar amaçlı suç örgütü 2015 yılında kuruldu; 2019 seçimlerinde kullanıldı”

İddianamede, İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde yetki alanındaki inşaatlardan “ruhsat, imar, iskan izni gibi belediye işlemlerinde çeşitli usulsüzlükler yaparak firma sahiplerinden maddi menfaat temin eden bir yapılanma kurduğu” ileri sürüldü. İlk tarih olarak 2015 yılı verildi. İddia edilen bu yapılanmada “Fatih Keleş ve Adem Soytekin’in Ekrem İmamoğlu’nun talimatlarıyla hareket ederek firma sahipleriyle görüştükleri, inşaat projelerindeki usulsüzlüklerden elde edilen maddi menfaatin firma sahiplerinden rüşvet olarak alınmasından sorumlu oldukları” ileri sürüldü.

Öte yandan Mehmet Murat Çalık’ın belediyede imardan sorumlu başkan yardımcısı olduğu, imar ile ilgili usulsüzlüklerdeki işlemlerde rolü olduğu; İmamoğlu İnşaat’ın müdürü Tuncay Yılmaz’ın da maddi menfaat görüşmeleri gerçekleştirdiği iddia edildi. 2019 seçimlerinde elde edildiği iddia edilen bu maddi menfaatin kullanıldığı iddiası da iddianamede yer aldı.

CHP İstanbul il binasının satışı ve Canan Kaftancıoğlu

İmamoğlu’nun İBB Başkanlığı ile birlikte örgüt faaliyetlerini genişlettiği iddia edilen iddianamede CHP İstanbul il binasının satışı da yer aldı. Dönemin il başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun “saf dışı” bırakılarak yürütüldüğü belirtilen satın alma işleminin “CHP yönetimine talip olmada ilk gövde gösterisi” değerlendirmesi yapıldı.

“Kılıçdaroğlu’nu yönetimden uzaklaştırmak için gazetecilere fon” iddiası
İddianamede önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetimden uzaklaşması için çalışmalar yürüttüğü iddia edilen İmamoğlu’nun gazetecilere bu doğrultuda fon sağlayarak reklam yaptırdığı suçlaması da yer aldı. Sureci Murat Ongun’un yönettiği iddia edilen iddianamede, gazeteciler Soner Yalçın, Şaban Sevinç, Batuhan Çolak, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır’ın ismi geçti.

Parti içi “gizli çalışmalar” yürütmekle suçlanan İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’na yakın isimleri vaatlerle yanına çekerek “gizli toplantılar” yaptığının vurgulanması da dikkati çekti.

Başsavcılığın açıklaması şöyle:

"Cumhuriyet Başsavcılığımız Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü'ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında; Cumhuriyet Başsavcılığımız Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütüne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında bugün itibariyle iddianamemizle (105)'i tutuklu, (170)'i adli kontrollü, (7)'si yakalama emriyle aranan (402) şüpheli ve (1)' i adli kontrollü (5) müşteki şüpheli hakkında toplam (143) farklı eylemle ilgili olarak "Suç Örgütü Kurma ve Yönetme, Suç Örgütüne Üye Olma, Örgütün Hiyerarşik Yapısına Dahil Olmamakla Birlikte Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme, Rüşvet Alma, Rüşvet Verme, İrtikap, İhaleye Fesat Karıştırma, Kamu Kurum Ve Kuruluşları Zararına Dolandırıcılık, Vergi Usul Kanununa Muhalefet, Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama, Kişisel Verilerin Kaydedilmesi, Kişisel Verileri Ele Geçirme ve Yayma, Çevrenin Kasten Kirletilmesi, Orman Kanununa Muhalefet, Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma, Kamu Malina Zarar Verme, Maden Kanuna Muhalefet ve Orman Kanununa Muhalefet" suçlarından İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açılmıştır.

Hakkında kamu davası açılan şüphelilerden (99)'u örgüt mensubu (1'i örgütün kurucusu ve lideri şüpheli Ekrem İMAMOĞLU, 6'sı örgüt yöneticileri şüpheliler Fatih KELEŞ, Murat ONGUN, Ertan YILDIZ, Murat GÜLİBRAHİMOĞLU, Adem SOYTEKİN ve Hüseyin GÜN, 92'si örgüt üyesi olmak üzere), geri kalanı örgüt mensubu olmamakla birlikte bağlantılı suçlar işleyen konumundadır. hakkında;

İddianamede örgütün kurucusu ve lideri şüpheli Ekrem İMAMOĞLU Doğrudan işlediği suçlar olan Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Rüşvet (12 kez), Suç Gelirlerinin Aklanması (7 kez), Kamu Kurum ve Kuruluşları Zararına Dolandırıcılık (7 kez) suçlarından,Suç örgütünün kurucusu ve lideri olması dolayısıyla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220/5'inci maddesi uyarınca örgütün faaliyeti çerçevesinde örgüt mensupları tarafından işlenen Kişisel Verilerin Kaydedilmesi (2 kez), Kişisel Verileri Ele Geçirme ve Yayma (2 kez), Suç Delilerini Gizleme (4 kez), Haberleşmenin Engellenmesi, Kamu Malina Zara Verme, Rüşvet Alma (47 kez), Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma, İrtikap (9 kez), Kamu Kurum ve Kuruluşları Zararına Dolandırıcılık (39 kez), Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama (4 kez), İhaleye Fesat Karıştırma (70 kez), Çevre Kasten Kirletilmesi, Vergi Usul Kanuna Muhalefet, Orman Kanununa Muhalefet, Maden Kanuna Muhalefet suçlarından,

Olmak üzere toplamda iddianameye konu (142) eylemle ilgili olarak cezalandırma talep edilmiştir. Hakkında işlem yapılan bir kısım şüpheliler yönünden soruşturma devam etmektedir." 

***

T-24


BİRGÜN "Gündem" -11Kasım 2025-

Kamu şirketindeki hortum ‘görülmedi’-Mustafa Bildircin-

Bahis soruşturması kapsamında tutuklanan Eyüpspor Başkanı’nın geçmiş yıllarındaki usulsüz işlemlerine kayıtsız kalındı. Özkaya, Ziraat’a bağlı şirkette yöneticilik yaparken 1,9 milyar TL’lik krediyi kendi şirketine aktardı.

  https://www.birgun.net/haber/kamu-sirketindeki-hortum-gorulmedi-667908

On binlercesi sokakta, risk altında -Mustafa Bildircin-

Ülkedeki çocuk işçi gerçeğini yine hatırlatan iş cinayetinin ardından gözler, risk altındaki çocuklara çevrildi. Haziran itibarıyla sokakta çalıştırılan, dilendirilen ve risk altında olan 52 bin çocuk tespit edildi. 

https://www.birgun.net/haber/on-binlercesi-sokakta-risk-altinda-667922

Acil alanlar belli oldu -Mustafa Bildircin-

CHP’nin ay sonu açıklayacağı hükümet programında, “Acil ayağa kaldırılması gereken alanlar” olarak nitelendirilen eğitim, sağlık ve adalet kalemlerinde temel öneriler yer alacak.

https://www.birgun.net/haber/acil-alanlar-belli-oldu-667939

Kayyum mülkleri ipotek ettirecek -İsmail Arı-

Türk Hava Kurumu kayyumu, uçak ve helikopterleri satmasına rağmen bankalara olan borçları ödeyemiyor. Şimdi de kurumun servet değerindeki gayrimenkullerini bankaya ipotek ettirmeye hazırlanıyorlar. 

https://www.birgun.net/haber/kayyum-mulkleri-ipotek-ettirecek-667910

10 genç işçiden dördü kayıtdışı -Havva Gümüşkaya-

Ülkede 15-19 yaş aralığında 1 milyon 665 bin genç istihdamda yer alıyor. İşçileştirilen çocuk ve gençlerin yüzde 40’ı kayıtdışı istihdamda. 

https://www.birgun.net/haber/10-genc-isciden-dordu-kayitdisi-667923

‘Merdivenaltı mahallesi’nin kız çocukları

Dilovası’nda 3’ü çocuk 6 kadın işçinin hayattan koparıldığı toplu iş cinayetinin ardından gözler, bölgedeki merdivenaltı atölyeler ve kayıtdışı çalışmaya çevrildi. İşletmenin kurulu olduğu Mimar Sinan Mahallesi’nde konuştuğumuz her kız çocuğu, yangının çıktığı Ravive Kozmetik’te en az bir kez çalıştıklarını ifade etti. 

https://www.birgun.net/haber/merdivenalti-mahallesinin-kiz-cocuklari-667918

Patronlara güç veren cezasızlık düzeni

Sermayenin güç aldığı cezasızlık zinciri bir kez daha kırılmadı. Tazminatı için gittiği Çalık Holding’te korumalar tarafından öldürülen Erol Eğrek’in davasından “ödül gibi” cezalar çıktı. Tutuklu sanıklar tahliye edilirken mahkeme hükmün açıklanmasını geri bıraktı. Eğrek’i darp ederek öldürenler cezaevinde yalnızca 6 ay geçirdi.


https://www.birgun.net/haber/patronlara-guc-veren-cezasizlik-duzeni-667919

İBB iddianamesi hazır iddiası: Detaylar Yeni Şafak’a  sızdırıldı

İktidara yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak gazetesi, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklu olduğu İBB iddianamesinin hazır olduğunu ve önümüzdeki günlerde mahkemeye sunulacağını öne sürdü. Haberde iddianamenin 4 bin sayfa olacağı kaydedildi. 

https://www.birgun.net/haber/ibb-iddianamesi-hazir-iddiasi-detaylar-yeni-safaka-sizdirildi-667969

***

BİRGÜN

AKP'li isimden saygı duruşuna iğrenç paylaşım + Okulda skandal görüntüler! Otizmli öğrenciyi merdivenden fırlattı -SÖZCÜ-

AKP'li isimden saygı duruşuna iğrenç paylaşım -Ümit Karadağ-

AKP'li Şanlı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının 87. yıl dönümünde skandal bir paylaşıma imza attı.

AKP’den milletvekili aday adayı olan Ahmet Şanlı, 10 Kasım’da yaptığı paylaşım nedeniyle tepki topladı. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 87. yıl dönümünde saygı duruşunda bulunan vatandaşlara yönelik hakaret içeren ifadeler kullanan Şanlı, sosyal medyada tartışma yarattı. 10 Kasım sabahı saat 09.05’te Türkiye'de hayat bir kez daha dururken, Şanlı, sosyal medya hesabından bir sokak köpeği fotoğrafıyla birlikte saygı duruşundaki vatandaşların yer aldığı bir kareyi paylaşarak üzerine “İt akıllı” yazdı. Bu paylaşım, kısa sürede büyük tepki topladı ve çok sayıda kullanıcı tarafından kınandı. 'İT BİLE ÜLKESİNİN KURUCUSUNA DAHA SAYGILI'  Sosyal medyada kullanıcılar, AKP'li Şanlı'nın paylaşımının altına "Sakın kaldırma bu tweeti en kısa sürede hakkında suç duyurusunda bulunacağım çünkü", "O it değil ki can dostu Allah'ın sessiz kulu seni katlar katlar kenara koyar nankör değildir", "İt kadar olamadınız", "Kesinlikle IQ seviyesi seninkinden yüksek", "İt bile bazılarından daha akıllı ve ülkesinin kurucusuna daha saygılı ekmek yediği ülkeye düşman değil. Bazıları it bile olamıyor" yorumları yaptı. 'KAMALİZM BUDUR' Şanlı bir sonraki paylaşımında da yolda araçlarından inip Atatürk için saygı duruşunda bulunan vatandaşları hedef aldı. Şanlı, "Kamalizm budur, başkasının özgürlüğünü kısıtlar. Neyse kamalist pilotların sadakatini görelim" ifadelerini kullandı. 

***

Okulda skandal görüntüler! Otizmli öğrenciyi merdivenden fırlattı

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bulunan Refik Pınar Ortaokulu’nda görevli okul müdürü Bekir Güçlü’nün, 13 yaşındaki otizmli öğrenci B.U.U.’yu merdivenden ittiği iddia edildi. Olay sonrası aile, okul müdüründen şikâyetçi olurken, hakkında “açığa alınacak” denilen Güçlü’nün başka bir okulda görevine devam ettiği öne sürüldü. https://www.dailymotion.com/video/x9tjwaq

Olay, 5 Kasım Çarşamba günü okulda yaşandı. İddiaya göre, bir öğretmen sınıfta bulunmayan öğrencileri çağırması için B.U.U.’yu görevlendirdi. Merdivenlerden inerken okul müdürüyle karşılaşan öğrenci, herhangi bir konuşma olmadan müdür tarafından yakası tutularak merdivenlerden aşağı itildi. SKANDAL KAMERA GÖRÜNTÜLERİ İLE ORTAYA ÇIKTI Okulun güvenlik kamerası görüntülerine yansıyan olayda, otizmli öğrencinin merdivenlerden düşerek yuvarlandığı anlar açıkça görülüyor. Ailenin iddiasına göre, müdür olayın ardından ne ilk yardımda bulundu ne de ambulans çağırdı. Yaralanan çocuk, kendi imkânlarıyla eve döndü. Birgün Gazetesi’nin haberine göre, öğrencinin annesi Derya Yavuz, oğlunun eve üzeri toz içinde geldiğini belirterek, “Kolunu, kafasını tutuyordu. Ne olduğunu sorduğumda, ‘Müdür beni itti’ dedi. Hemen müdürü aradım ama telefonu açmadı” ifadelerini kullandı. Yavuz, ertesi gün okul yönetiminden kamera görüntülerini talep ederek izlediğini, ardından jandarmayı arayıp suç duyurusunda bulunduğunu söyledi. "AÇIĞA ALINDI DEDİLER AMA ALINMAMIŞ" Anne Yavuz, müdür hakkında daha önce de Milli Eğitim’e şikâyetlerde bulunduğunu, ancak sonuç alamadığını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu kişi daha önce de çocuğuma kötü davrandı, hakaret etti. Oğlum otizmli olduğu için hep biz suçlu gösterildik. ‘Açığa alındı’ dediler ama alınmamış. Sadece başka bir okula göndermişler, hâlâ görevde.”  OTİZMLİLER DERNEĞİ'NDEN TEPKİ  Olayın ardından Otizmliler Dayanışma ve Hakları Derneği, yazılı bir açıklama yaparak kamera kayıtlarının eksiksiz şekilde savcılığa teslim edilmesini ve sorumlular hakkında idari ve cezai işlemlerin derhal başlatılmasını istedi. Açıklamada, fiziksel şiddetin hiçbir gerekçesinin olamayacağı vurgulanarak şu ifadelere yer verildi: “Bu olay yalnızca bir çocuğa yönelmiş bir şiddet değildir; toplumun vicdanına, eğitim hakkına ve insan onuruna yönelik bir saldırıdır. Bir okul müdürünün eğitimle yükümlü olduğu bir çocuğa fiziksel şiddet uygulaması asla kabul edilemez.” Dernek, tüm öğretmen ve yöneticilere otizm farkındalığı ve özel eğitim konusunda zorunlu hizmet içi eğitim verilmesi, okullarda bağımsız denetim mekanizmaları ve psikolojik destek birimlerinin kurulması çağrısında bulundu. Açıklama, “Bu olayın unutulmasına izin vermeyeceğiz, adalet sağlanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” sözleriyle sona erdi. Olaya ilişkin Turgutlu Kaymakamlığı açıklama yaptı. Aynı gün soruşturma başlatıldığı belirtilen açıklamada şöyle denildi: "Turgutlu ilçemizde bulunan bir okulumuzda okul müdürünün öğrenciye yapmış olduğu fiili müdahaleye ilişkin aynı gün soruşturma başlatılmıştır. Ayrıca ön idari tedbir olarak okul müdürünün görevinden ayrılması sağlanmıştır. Kamuoyuna saygıyla arz ederiz. " ‘OKUL MÜDÜRÜNÜ TELEFONLA ARADIM ANCAK, AÇMADI’ B.U.U.’nun annesi Derya Yavuz, olay günü yaşananları anlattı. Yavuz, “Oğlum üst kata çıkıp, sınıfın kapısını açtıktan sonra matematik öğretmeni olan Yunus hoca dışarıya çıkıyor ve bazı çocukların sınıfta olmadığını söylüyor. Oğluma ‘Git aşağıdaki çocukları çağır’ demiş. Oğlum da merdivenlerden aşağıya inerken okul müdürü ile karşılaşıyor. Aralarında hiçbir konuşma olmadan okul müdürü oğlumu tuttuğu gibi merdivenlerden aşağıya fırlatmış. Daha sonra hiçbir ilk yardımda bulunmuyor. Çocuğumun kafası demirlere sıkışıyor. Her yeri merdivenlere çarpmış. Oğlum o şekilde eve geldi. Üstü başı toz içindeydi. Ne olduğunu sordum. Olayı anlattı. Müdürü telefonla aradım ancak, açmadı. Ardından müdür yardımcısını aradım. Olaydan haberi olmadığını söyledi” dedi. Görüntüleri kayıt altına aldıktan sonra jandarmaya gidip şikayetçi olduklarını anlatan Yavuz, "Psikolojimiz alt üst oldu. Çocuğum okula gitmek istemiyor. Şikayetçiyim” dedi.

***

SÖZCÜ "Gündem" -9 Kasım 2025-

AKP iktidarından yeni seçim müjdesi geldi!-Erdoğan Süzer-

Petrol ve doğalgaz müjdelerini her seçim öncesi sıralayan ve umut dağıtan iktidar, önümüzdeki ilk seçimde müjdeyi yine Karadeniz’den vermeye hazırlanıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Bayraktar, 2026’da Karadeniz’de 6 yeni keşif amaçlı sondaj kuyusu açacaklarını belirterek, “Yeni müjdeyi inşallah paylaşacağız” dedi. https://www.sozcu.com.tr/akp-iktidarindan-yeni-secim-mujdesi-geldi-p257126

Yeni tesise bakanın ismini verdiler! Tepkiler çığ gibi


Konyaspor yönetimi tarafından hayatını kaybeden futbolcu Ahmet Çalık'ın adının verileceği açıklanan Konyaspor Tesisleri'ne, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un ismi verildi. Verilen sözün tutulmaması tepkileri çığ gibi büyüttü. https://www.sozcu.com.tr/yeni-tesise-bakanin-ismini-verdiler-tepkiler-cig-gibi-p257113

Elektrikte asrın soygunu -Erdoğan Süzer-

İYİ Parti Milletvekili Usta, 2023’te ‘çantacılar’ üzerinden ihalesiz dağıtılan rüzgar ve güneş enerjisi lisansları nedeniyle devletin 53.1 milyar dolar zarar edeceğini iddia etti. https://www.sozcu.com.tr/elektrikte-asrin-soygunu-p257129

Raylar yandaş için döşeniyor -Deniz Ayhan-


Aksaray-Mersin ve İskanderun’u birbirine bağlayacak demiryolu projesinin ilk etabı Rönesans Holding’e verilmişti. İkinci ve üçüncü etabın da AKP milletvekilinin şirketi ile İmamoğlu’na ‘çete’ diyen iş insanına verileceği belirtildi. https://www.sozcu.com.tr/raylar-yandas-icin-doseniyor-p257124

Cennet Alaçatı’da katliam manzarası -Gamze Elçi-


Eski AKP’li Meclis Üyesi Namık Kemal Aydoğdu’ya ait olan taş ocağı dünyaca ünlü sörf merkezini, turistleri ve bölge halkını toza dumana boğdu, doğayı katletti. https://www.sozcu.com.tr/cennet-alacati-da-katliam-manzarasi-p257130

Ege’nin incisi aşırı yapılaşma kurbanı oldu!-Yaşar Anter-


Aydın’da onlarca canlıya yuva olan Kocagöl’ün sazlıkları yakıldı. Alanı daraltıldı. Sulak alana beton döküldü. Çevreciler, “Doğa yok oluyor. Acil önlem alın” dedi. 

https://www.sozcu.com.tr/ege-nin-incisi-asiri-yapilasma-kurbani-oldu-p257128

***
Sözcü



soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Kasım 2025-

 

Seçmeli baskı -Aydemir Güler-

Gün gelir de, AKP frene basmak durumunda kalırsa, nedeni keyfi uygulamalarının demokrasiyle bağdaşmaması değil, iktidar blokunun daha da zayıflaması olabilir.

Siyasi iktidarın Ortadoğu’da içine girdiği denklem “süreci” ileri ittirmek zorunda. Demirtaş’ın hapislik yaşamının sonuna yaklaştığına dönük işaretler de buna bağlanabilir. Ancak süreç ile hapislik arasındaki çelişki yeni ortaya çıkmadığına göre, iktidar cephesindeki tutum değişikliğinin bir ek açıklamaya daha ihtiyacı olmalı. 

İşin içinde demokratikleşme arayanlar hapishane kapısının ancak Kasım 2025’te aralanmasını, “demokratikleşmeye direnenlerin” sahip oldukları ağırlığa bağlayacaklardır. Ama diyeceklerdir, yol artık açılmıştır!

Bu yorumda bulunanlara Tele 1’e el konmasından casusluk soruşturmasına, gazetecilerin evlerinin basılmasına kadar tam karşı yöndeki adımlar sorulduğunda, iki seçenek söz konusu olabilecektir. Birincisi, demokrasi düşmanlarının hala ayak diremesi. İkincisi ise Ergenekon kumpası günlerinde kullanılıp cılkı çıkartılan tez, yani iktidarın operasyonlarına muhatap olanların bizzat söz konusu demokratikleşme karşıtı odaklar olduğu!

Son cümle için, “yok artık” diyecek olanlara geçenlerde Öcalan’ın kimi yayınlardan duyduğu rahatsızlığın kamuoyuna iletildiğini hatırlatmak durumundayım… Ama ben, doğrusu Türkiye’ye bir kez daha kumpas tezlerinin yutturulmasını mümkün görmüyorum. 

Türkiye’ye bir kez daha kumpas yutturulamaz, çünkü ne AKP merkezli ittifak sistemi o zamanki kadar güçlüdür, ne de devlette sürece muhalefet eden güçlü bir kanat vardır. Tersine her gün birbirinin ayağına basmakla kalmayıp artık açıktan tartışan, tartışmakla kalmayıp perde gerisinde kıyasıya kavga eden hiziplerden oluşan iktidar cephesi dökülüyor. Devlette sürecin tıkanacağı momente yatırım yapanlar elbette vardır, ama bu güncel bir dirence dönüşmüyor. Dönüşemez, çünkü Erdoğan gemisini Amerikan sularına demirlemiş bulunuyor. Geminin çıpasının uluslararası dengelere oynamak üzere geri çekilmesine veya kontrolsüz biçimde dibi taramasına izin verilmeyecektir. 

Başa dönelim. Selahattin Demirtaş’ın siyasal tutsaklığının sonlanmasına doğru atılan ilk adımı, aynı veya benzer paketlere sokulan başka rehinelerin de izlemesi beklenir. Ancak siyasi iktidar özgürlüklerin iadesini apar topar bir çözülüş görüntüsüyle hayata geçirmek yerine her bir ismi başlı başına bir pazarlık konusu haline getirecektir. 

Sonuç olarak Demirtaş için bir olumlu sonuç başkalarının kaderini temsil etmek zorunda değil. Her vakanın özgünlükleri var. Örneğin yakın zamanda Demirtaş’ın Öcalan’la arasındaki politik açıyı kapatmak için gayret gösterdiğini biliyoruz. Bu çabanın sürecin devamındaki rol dağıtımını etkileyip etkilemeyeceğini göreceğiz

Peki, olup biteni demokrasi yanlıları ve karşıtlarının itiş kakışıyla açıklayan yoruma ne denebilir? 

Bana sorarsanız, “sürecin” doğrudan unsuru olan kesimlere yönelik olarak -toptancı değil pazarlıkçı biçimde- bir özgürlük alanı açılması ile başka kesimlere sopa sallanması arasında çelişki yok. Genel olarak liberal kesimler ve Kürt milliyetçi hareketi AKP’nin ittifak sistemine dâhil olmak üzere harekete geçmiş bulunuyorlar. Oysa diğer tarafta AKP ile “rekabet halinde” olan CHP yer alıyor. Bu partinin merkez kadroları ve çeşitli sözcüleri emperyalist senaryolara değil, emperyalistlerin AKP ile iş tutmasına itiraz ediyorlar. İktidarın saldırıları karşısında zorunlu biçimde radikalleşse de, verdiği tepkiler Erdoğan’ın sınırlarını zorlasa da, CHP’nin “ana muhalefet sorumluluğunu” (!)  bir kenara bıraktığı kesinlikle söylenemez. Yarın iktidar ve muhalefet yer değiştirse, CHP’nin emperyalizmin ve sermayenin konumlanışıyla ilgili olarak farklı bir rota çizme olasılığı da olmayacaktır. Dolayısıyla CHP, AKP’yle rezonansa giren liberal kesimlere de seslenmeye çalışacaktır. 

Kuşkusuz Türkiye’de egemen güçlerle rekabet değil, mücadele içinde olanlar da var. Ancak düzen bu dinamiği doğrudan hedef tahtasına yerleştirmek yerine süregiden operasyonlarına eklemlemeyi denemektedir.  

Özetle ortada demokratikleşme değil seçmeli bir baskı politikası var ve bu şiddetlenerek sürecek. Gün gelir de, AKP frene basmak durumunda kalırsa, nedeni keyfi uygulamalarının demokrasiyle bağdaşmaması değil, iktidar blokunun daha da zayıflaması olabilir. 

/././

Pandoranın kutusu: Hindistan-ABD-Rusya ilişkileri -Erhan Nalçacı-

Üretmeden kendi pazarını şantaj unsuru haline getirerek emperyalist rekabeti sürdüremezsiniz, ABD bundan dolayı hızla geriliyor.

Emperyalist rekabet ilke tanımaz, bu nedenle devletlerarası ilişkilerde her an sürpriz bir değişiklikle karşılaşabilirsiniz. Kutular başka kutuları içerir ve tarih içinde bunlar arka arkaya açılır.

ABD 2011’de temel stratejisini Çin’i Pasifik’te kuşatmak ve teslim almak olarak belirleyince Hindistan çok kritik bir devlet haline gelmişti. ABD her durumda Hindistan’ı Çin’e karşı müttefik olarak tutmak istiyor, Avustralya-Japonya-Hindistan ve ABD arasında askeri işbirliği anlaşması yürürlüğe sokuluyordu. Hindistan Türkiye gibi Rusya’dan S-400 bataryası alsa bile yaptırıma uğramıyordu. Biden döneminde Başkan Yardımcılığı yapan Kamala Harris’in Hintli kökeni ister istemez bu taktiğin parçası olarak yorumlanmıştı.

Ancak bu yaz aniden yeni bir kutu açıldı. ABD Hindistan’a uyguladığı gümrük vergisini geçen Ağustos ayında birçok ürün için %25’ten %50’ye çıkardı. Nerdeyse bu oranın son günlerde Çin’e uygulanan vergiden daha yüksek oluşu şaşkınlık yarattı.

Hindistanlı şirketler içinse Hindistan’ın ABD ile ticaret hacminin 130 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse önemli bir kayba yol açtığı anlaşılıyor.

Trump neden ilişkileri sarsacak böyle bir hamle yaptı?

Görünürdeki neden Trump’ın şantajı uluslararası ilişkilerde açık ve doğal bir araç haline getiren tavrı ile Hindistan’ın Rusya’dan petrol alımını kesmesini istemesi ve bu isteğin yerine getirilmemesiydi. Trump bu şekilde Rusya’nın Ukrayna ile savaşının finanse edildiğini düşünüyor ve Putin’i Ukrayna’da anlaşmaya ikna etmek için petrol ihracatına daha da ağır yaptırımlar getirdiği bir dönemde bu yaptırımları boşa çıkaran Hindistan’a Rusya’dan petrol ihracatını önlemeye çalışıyor.

Trump’ın Ukrayna-Rusya Savaşını sonlandırma konusundaki samimiyetine boş verip Hindistan-Rusya arasındaki petrol ticaretini yansıtan aşağıdaki grafiğe bakalım: 

Grafik 2018-2023 yılları arasında Hindistan’ın petrol ticaretini milyon dolar cinsinden gösteriyor. Koyu mavi renkteki çizgi Hindistan’ın Rusya’dan aldığı ham petrole işaret ediyor. Ukrayna savaşından sonra alınan petrol miktarının roket hızıyla arttığı izleniyor. Mavi çizgi ise Hindistan’ın Rusya’dan aldığı petrolü işleyip Avrupa ülkelerine sattığını anlatıyor.

Grafikten gördüğümüz gibi Ukrayna-Rusya Savaşı ve Batı emperyalizmi tarafından Rusya’ya uygulanan ticaret ambargolarının başlamasıyla birlikte Hindistan Rus petrolünü büyük miktarlarda alarak hem Rusya’ya bir havalanma deliği açıyor hem de bu ucuza aldığı ham petrolü işleyip Avrupa’ya satarak önemli bir gelir elde ediyor.

Hindistan %50’lik tarifeye maruz kaldığı Ağustos’tan bu yana Rusya’dan petrol alımını azaltma sinyali verse de uzmanlar henüz petrol ithalatının anlamlı ölçüde azalmadan sürdüğünü söylüyorlar.

Hindistan ile ABD’nin arasını açan bir diğer konu ise Hindistan’ın Rusya’dan silah alımına devam etmesi. Hindistan ve Sovyetler Birliği arasındaki dayanışmaya değindiğimiz şu yazıya meraklı okuyucu bakabilir. Hindistan ordusu soğuk savaş yılları boyunca Sovyet silahlarını edindi. Sovyetler Birliği çözüldükten sonra da Hindistan Rusya’dan silah temin etmeye devam etti. Bugün Hindistan’daki askeri platformların %50 kadarının Rus yapımı olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan son 15 yıl içinde Hindistan kendi silah üretimine ve çok yönlü ilişki geliştirme hedefiyle Batıdan silah alımına yönelmesi Rusya’dan silah ihracatını seyreltmişti.

Şimdi ise Hindistan ABD’den ısmarladığı silah sözleşmelerini iptal ederken tekrar Rus silahlarına yöneldi. Örneğin, beş adet S-400 bataryasının yanında gelişkin füze sistemleri için anlaşmalar yapıldı birkaç ay içinde.

Hindistan’ın Rus silahlarına yönelmesinin başka bir nedeni de beş ay kadar önce Keşmir sorunu nedeniyle Pakistan ile yaşanan savaştaki silah performansları.

Ne yazık ki halkları birbirine düşürmeyi başaran egemen sınıflar için savaş silah tekellerinin canlı bir şovuna dönüşüyor. Pakistan ağırlıklı olarak Çin silahlarını, özelikle jetlerini kullanırken Hindistan Batı emperyalizminden temin ettiği jetlerle ve Rus hava savunma sistemleri ile savaşa dâhil oldu. Çin jetlerinin Batı uçaklarına karşı üstünlüğü ortaya çıkarken Rus hava savunma sistemi önemli başarılar elde etti.

Aslında tuhaf bir olay yaşandı: Bugünkü emperyalist hegemonya krizinde müttefik olan Çin ve Rusya çok dolaylı şekilde karşı karşıya geldiler. Yani iki farklı devlet, Çin ve Rusya silahları ile birbirlerine karşı savaştılar.

Daha önce değinmiştik, Çin kapitalizme açıldığında ABD ile birlikte Pakistan’ın arkasında dururken Sovyetler Birliği 1970’li yıllarda Pakistan-Hindistan savaşlarında Hindistan’ı yalnız bırakmamıştı.
Hindistan’ın ABD ile arasının açılmasında rol oynayan iki tuhaf olaya daha değinelim:

Pakistan ve Hindistan için birbirlerine güttükleri düşmanlık ne kadar milliyetçi ve saçma olursa olsun duygusal bir boyut taşıyor. Kendi aralarındaki savaş ve barışlara diğer ülkelerin karışmasını istemiyorlar, karışsa bile saklanıyor bu halktan.

Son Hindistan-Pakistan savaşında Trump barış anlaşmasının kendisi tarafından yapıldığını her zamanki patavatsız ve terbiyesiz haliyle dünyaya herkesten önce ilan etti. Yol açtığı politik gafın farkına varmak şöyle dursun, bir de her iki devletten Nobel Barış Ödülü’nün kendisine verilmesi için destek istedi. Pakistan bu desteği verirken Hindistan bu teklifi geri çevirdi.

Diğer olay ise tuhaf ve ayrıca ele alınmayı hak ediyor ama ABD sermaye sınıfının kendi ayağına sıktığı bir olay gibi. ABD’de yüksek teknoloji alanında çalışanlar için ki çok sayıda Hintli var aralarında, H1B olarak bilinen çalışma vizeleri 100 bin dolar gibi ödenmesi imkânsız bir miktara çıkartıldı. Ayrıca göçmen avı esnasında Hintli göçmenler de aşağılanarak sınır dışı edildiler.

Sıralanacak başka olaylar da var ancak sonuca gelirsek:

ABD’nin Hindistan’a karşı böyle davranması bir yerde Pasifikte havlu atmasıyla ilişkilendirilebilir. Zaten Venezuela ve Nijerya’ya askeri tehditte bulunması da bununla ilişkili.

ABD’nin emek ve göçmen politikaları ve sosyal kesintileri bilim ve teknoloji üretimini olumsuz yönde etkiledi ve etkilemeye devam edecek. Oysa Çin tasarruf fazlasıyla teknoloji alanında büyük bir sıçrama yaptı. Silah endüstrisi alanında rakipsiz olmaya doğru gidecek muhtemelen. Fizik, kimya gibi temel bilimlere yatırım yapmadan silah teknolojisini geliştirmezsiniz ve Çin büyük miktarda temel bilimlere yatırım yapıyor.
ABD’nin son günlerde nükleer silah kartını açması muhtemelen bu çaresizlik nedeniyle.

Üretmeden kendi pazarını şantaj unsuru haline getirerek emperyalist rekabeti sürdüremezsiniz, ABD bundan dolayı hızla geriliyor.

Umarız sonu bir emekçi ayaklanmasıyla gelecek.

Çin’in ise önlenemez yükselişi bütün devletleri tedirgin ediyor. Hindistan-Rusya yakınlaşmasının altında sermaye sınıflarının bu orta vadeli çekincesi de yatıyor olabilir.

/././

Mamdani’nin ‘Atatürk sevmezliği’ ve bizim Cumhuriyetçiler -Cangül Örnek-

Konu şu aşamada Mamdani değil; bizdeki Cumhuriyetçi kesimin içinde bulunduğu ruh hali.

New York Belediye Başkanı seçilen Zohran Mamdani’nin Gezi protestoları vesilesiyle yaptığı bir sosyal medya paylaşımı olay oldu.

Bu paylaşımda Mamdani protestoları desteklediğini ancak Atatürk’ün mirasını sürdürme fikrinin kendisinde soru işaretleri yarattığını söylüyordu. Mamdani’nin Atatürk’le ilgili olumsuz görüşlerinin kaynağını bilmiyoruz. Babasının bir akademisyen olduğu düşünülürse ondan öğrendiği şeyler olabilir, Amerikan Demokratik Sosyalistleri çevresindeki Türkiyeli liberal sanatçıların ve akademisyenlerin post-Kemalist yorumları olabilir ya da Ermeni veya daha dar bir grup olarak Kürt diasporasının anlattıkları olabilir.

Açıkçası bu paylaşımın da, dünyanın öte yakasındaki bir belediye başkanının Atatürk yergisinin de övgüsünün de bir önemi yok. ABD yönetiminde kritik bir pozisyonda olup da benzer laflar ederse o zaman bunun Türkiye için politik sonuçları üzerinde kafa yorabiliriz.

Öyleyse Mamdani’nin bu yorumunu neden bir yazı konusu olarak seçtim?

Konu şu aşamada Mamdani değil; bizdeki Cumhuriyetçi kesimin içinde bulunduğu ruh hali.

Yazının yolunu temizlemek için şunu baştan söyleyeyim: Mamdani bir İslamcı değil. Onu İslamcı ilan ederek zaferinden yararlanmaya çalışan bizdeki siyasal İslamcılara bakmayın. Farklı kökenden bir insan olarak, özellikle Müslüman karşıtlığının yoğun olduğu bir coğrafyada kimliğini inkar etmiyor, onu kimliği üzerinden sıkıştırmak isteyenlere karşı geri çekilmiyor, tersine onları boşa düşürecek sembolik işler yapıyor, o kadar. Şii kökenli olduğu da düşünülürse, aslında bizdeki Sünni siyasal İslamcılığın Ortadoğu’da düşman bellediği bir mezhepten geliyor.

Mamdani’nin 2013 tarihli Atatürk’ün mirasına olumsuz baktığını ifade eden paylaşımı ile buna gelen pek çoğu küfürlü yorum ve yanıtlara geri dönelim. Neden okyanus ötesinde belediye başkanı olmuş genç bir adamın bundan 10 sene önce Atatürk hakkında olumsuz bir beyanda bulunması bu kadar can yakıcı bulunuyor? Türkiye’de bir kesim neden, Mamdani’nin kamucu vaatlerine değil de bu sözüne takıldı?

Liberaller gibi konuyu “Atatürk miti”ne bağlayıp işin içinden çıkamayız. Bunu onlarca yıl yaptılar ve bu noktadayız. Hakiki bir açıklama çabasına girmemiz lazım.

‘Bizim derdimiz kendimizle, Mamdani’

Bana kalırsa esas meselemiz, kapitalizmin mutsuz ettiği insanlığın bir parçası olarak ama bu yetmezmiş gibi Türkiye’de ve siyasal İslamcıların keyfi iktidarı altında yaşamanın yol açtığı çaresizlik hissi. Siyasal İslamcılardan bahsediyorum ama artık bu kavramı iktidar çevresini tanımlamak için kullanabileceğimizden o kadar emin değilim. Türkiye büyük bir sürpriz yapmazsa bu konuyu önümüzdeki haftalarda yazmayı planlıyorum. O yüzden devam edeyim.

Çaresizlik ve öfke politik bir tepkiye dönüşebileceği gibi apolitik bir tepkiselliği de besleyebilir. Burada apolitikliği, öncelikle siyasal mücadelede sizi hiçbir yere taşımayacak, hatta siyasal mücadelenizi zayıflatabilecek bir tavrı anlatmak için kullanıyorum.

Hollandalı aşırı sağcı lider Geert Wilders’in Atatürk’ü öven bir paylaşımına beğeni yağdırmak da aynı apolitik tepkinin ürünüydü. Hatta burada apolitikliği de aşan bir sorun olduğunu belirtmek lazım: Hollanda’daki göçmenlere duyduğu nefreti dışa vururken sizin duygusal tepkilerinizi okşayacak şekilde popülizm yapan bir ırkçının, İslamcı yermesinden ve Atatürk övmesinden gururlanmak sağlıklı bir tepki olmasa gerek.

Buradaki sorun tek başına semboller siyaseti değil. Atatürk’ün hatırası, Anıtkabir ya da başka bir sembolik varlık, bir politik ortaklaşmanın, en önemlisi iktidara karşı bir meydan okumanın merkezinde de durabilirler. Ama Mamdani ya da Wilders örneğinde bahsettiğim tepkisellik öyle değil. 

Cumhuriyetçi ya da daha dar anlamda Atatürkçü kesimlerin onları tutuculaştıran bir tür siyasetsizliğe mahkum olması üzerine düşünmek gerekiyor. Kuşkusuz hepsi için değil ama önemli bir kesimi için böyle bir siyasetsizlik belirleyici.

Bana kalırsa buradaki siyasi tıkanmanın ve onun yol açtığı siyasetsizliğin birkaç nedeni var.

Birincisi, yeni bir atılımın gerekliliğini hakiki anlamıyla kavrayamamak ve geçmişin ihya edilmesini yeterli görmek. 

Daha açık bir şekilde yazacak olursak; Türkiye’deki sorunların çözülmesi için Kemalist “Altın Çağ” politikalarına geri dönülmesi gerektiği inancının bu kesimlerin politik duruşlarını büyük oranda belirlemesi. “Altın Çağ” varsayımı tarihte hep muhafazakarlığın özelliği olmuştur: İslam toplumları bozulmuştur, öyleyse Muhammed Peygamber dönemine geri dönüş ya da Osmanlı dağılmaktadır, o zaman Klasik döneme geri dönüş… “Altın Çağ”ı ihya etmekle değil, geleceği kurmakla ilgilenenler, bunu ancak geçmişte başarılmış olanları yetersiz bularak yapabilirler.

Özlem duyulan geçmişin hatalarını görebilen ve her bir başlıkta daha radikal adımlar atmayı göze alan bir tavırdan bahsediyorum.

Bu adımlar atılmadığında, geçmişe bakış en fazla “nostalji” üretebiliyor. O zaman, Atatürk imgesi de bir nostalji ögesi oluyor.

İkincisi, eski kuşak yerine yeni bir politik aydın kuşağının yetişmemiş olması. 

1990’ların ilk yarısındaki Kemalist aydın kırımı, bu kesimin politik damarlarını da kesmiş oldu. Bu kırım, geriye kalan aydınları da büyük oranda dönemin askeri bürokrasisine ve yargı bürokrasisine bağladı. Batı’nın müttefiki, kapitalist bir devletin kurumlarına siyasi olarak bağlanmak, bu kurumların kendi kimliklerinden ve siyasi pozisyonlarından bağımsız olarak tutuculuk getirir. Öyle de oldu.

Ama belki daha önemlisi, örneğin, Uğur Mumcu’da gördüğümüz halkçılığın, kamuculuğun ya da daha genel olarak onların kuşağında gördüğümüz farklı düzeylerde sermaye sevmezliğin sonraki kuşaklarda gözlemlenmemesi.

Bu politik damarlar yeniden canlanmadığı için, bugün bir siyasetçiye dair değerlendirme ölçütü “Atatürk’ü seviyor mu, sevmiyor mu” apolitizmi olabiliyor.

Başka noktalar da tartışılabilir. Ama ben Mamdani olayı özelinde ikinci noktayla bağlantılı gördüğüm şu üçüncü noktaya işaret etmek istiyorum: 

“Türklük” vurgusunun başlı başına bir muhalif tavır olarak benimsenmesi. 

Bunu bir reaksiyon olarak da görmek lazım. Son yıllarda Türklerin tarihinin utanç verici suçlardan ibaret gösterilmesi, Türk kelimesinin bazı kesimlerce her yerden silinmeye çalışılması, AKP’nin İslamcılaşma politikasının Anadolu Türk kimliğinin üstünü örten bir proje olarak görülmesi, vs.

Buna bir de geçmişten bugüne Batı karşısında hissedilen kompleksi eklemek gerekir.

Tepki bazı yönleriyle anlaşılır olmakla birlikte, sınıfsal ve halkçı bir kimlikle beslenmeyen “Türklük gururu” da en iyi ihtimalle apolitikleştiriyor. Bu gururun beslenmesi için de yine apolitikleştirilmiş bir Atatürk imgesine ihtiyaç var.

Zaten AKP Türkiyesi’nden gurur duyulası başka bir şey de çıkmıyor. (Tabii, bu arada bu gurur arayışı çoktan ırkçı bir politik hatta taşınmadıysa.)

O yüzden Mamdani’ye kızanların bazılarına göre, Mamdani Türklük gururunun baş köşesindeki Atatürk imgesine laf ettiği için bir ders almalı. Yarın çıkıp Atatürk överse aynı kesimden bu kez de büyük bir tezahürat alır.

Dediğim gibi burada mesele Mamdani değil. O olsa, kamuculuğunun, sosyalizminin sınırlarını konuşurduk. Ama Cumhuriyetçilerin önemli bir kesimi bu tartışmaların tarafı olamadan siyasetsizliğe takılıyor.

Peki, bu tuhaflık Cumhuriyetçileri ileriye taşıyabilir mi?

/././

Ekim Devrimi 108 yaşında: Geçmişin harabesinden geleceğe yol yapmak + Dünyanın ‘felaket hali’ ve sosyalizme duyulan ihtiyaç -EVRENSEL-

Ekim Devrimi 108 yaşında: Geçmişin harabesinden geleceğe yol yapmak -Kavel Alpaslan-

Görünürde bir yıl dönümü, tarihte sabitlenmiş, katılaşmış bir olayı tekrar okuma çabasıdır. İster istemez anmalar da zaman içerisinde alışıldık cümlelerin yinelendiği piyeslere dönüşür. Oysa öyle isimler ve toplumsal olaylar vardır ki, geçmişe ait olmalarına rağmen her yıl başka bir biçime bürünür, farklı özellikleri öne çıkar. Geçtiğimiz yüzyıla ve belki de tüm uygarlık tarihine damgasını vuran Ekim Devrimi gibi.

Rusya’da 1917’de Bolşeviklerin iktidarı ele geçirişinden bu yana 108 yıl geçti. Tarih, daha önce hiç denenmemiş bir modele, işçi sınıfı iktidarına tanıklık etti. Bu, sadece sınıfsız sömürüsüz bir dünya için bilinmeyene doğru atılan ilk cüretkar adım değildi, aynı zamanda kaderci tarih anlayışına atılan sert bir tokattı. Tüm eksiklerine ve karşılaşılan zorluklarına rağmen kurulan Sovyetler Birliği, neredeyse bir yüzyıl boyunca yaşadı. Ardında izlerine hâlâ rastladığımız önemli bir deneyim bıraktı.

Ekim Devrimi’ni anmak işte bu yüzden doğası gereği dinamiktir. Her dönem başka bir anlam taşır. Dünyanın sonunu düşünmenin ‘normal’ karşılandığı ancak kapitalizmin sonundan bahsetmenin ‘gerçek dışı’ görüldüğü günümüzde Ekim Devrimi bize her zamankinden daha fazla şey anlatıyor.

Elle tutulur gözle görülür bir deneyim

Ekim Devrimi sayesinde tek mottosu ‘en ucuz maliyet, en yüksek kâr’ olan bir sistemde yaşanan insani çürüme yerine farklı bir alternatifin mümkün olduğunu biliyoruz.

Gelin önce Sovyet deneyimini eşsiz kılan gelişmeleri hatırlayalım.

Mesela herkes için ücretsiz ve nitelikli bir sağlık sistemi böylece gerçeğe dönüştü. Halk sağlığı uygulamalarına öncülük eden Sovyetler Birliği, dünyada ilk ‘sağlık bakanlığı’ kuran ülke oldu. Ekim Devrimi ile birlikte sağlık, yani en doğrudan ifadesiyle ‘insan yaşamı’ satın alınan bir şey olmaktan çıktı.

Eğitim, herkes için ücretsiz hale getirilerek dünyaya gelirken seçmediğimiz maddi dezavantajların belirleyici olduğu bir sistem yerine herkesin yeteneğini özgürce ifade edebildiği ve potansiyelinin maksimumuna erişebildiği şekilde yeniden düzenlendi. Parası ve bilindik bir soyadı olan çocukların değil, yeteneği ve becerisi olan çocukların diledikleri şekillerde öne çıkmaları sağlandı.

Emekçilerin çalışma koşullarında eşi benzeri görülmemiş güvenceler verildi. O güne kadar kimsenin sahip olmadığı -örneğin ‘tatil hakkı’ ya da ‘iş yerlerinde yönetime katılma ve fabrika komiteleri aracılığı ile söz sahibi olma’ gibi- haklar sağlandı. Kadın ve erkek tüm işçilere eşit ücret ilkesi getirildi, doğum izni hakkı tanındı. Çalışma süreleri sekiz saate indirildi.

Kadınları eve hapseden geleneksel toplumsal ve ekonomik düzene karşı mücadelede büyük bir devrimci dönüşüm yaşandı. Evlilik ve boşanma yasalarında yapılan radikal reformlarla kadınlara yasal eşitlik sağlandı, anneliği korumak için ücretli doğum izni ve kreş olanakları getirildi. Böylece Sovyetler Birliği, dünyada ilk devlet kreşleri uygulamasına imza atmış oldu.

İnsanın yaşaması için en temel haklardan biri olan barınma hakkı, kapsamlı bir şekilde tanındı. Kira vermeden herkesin yaşayabileceği bir düzenin mümkün olduğu görüldü. Merkezi şehir planlamacılığı ile yaşanılabilir, sağlıklı ve güvenli yüzlerce kent inşa edildi. Bugün eski sosyalist ülkelerde insanlar hâlâ geçtiğimiz yüzyılda yapılan bu evlerin sahibiler.

Kültür sanat, sadece hali vakti yerinde küçük bir kesimin ulaşabildiği ayrıcalıklı bir faaliyet olmaktan çıktı. Bunun yerine herkesin hem ulaşabildiği hem de özgürce parçası olabildiği bir alana dönüştü. Sovyetler Birliği’nde filizlenen nice özgün sanat akımı, devrimci bir ufkun kitlelerle birlikte neler başarabileceğini gösterdi.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkından teknolojik gelişmelere... istersek listeyi daha da uzatabiliriz. Tüm bunlar elle tutulur gözle görülür nitelikte. Fakat meselenin bir de ufuk kısmı var. Ekim Devrimi, yeni bir çağın gelişini müjdeleyerek yeni bir insan yaratma iddiasını taşıyordu. Kitlelere uygarlığın ve tarihin etken bir parçası olma fırsatı veriyordu.

Her şeye rağmen

Sovyet deneyiminin kusursuz olduğunu söyleyen kimse yok. Saydığımız saymadığımız alanlarda Sovyetler’in dağılışına önayak olan pek çok eksik vardı. Dolayısıyla ‘ilk’ sayabileceğimiz bu deneyimi ‘ideal’ atfetmek ve ‘varılması gereken nihai hedef’ olarak nitelemek doğru olmayacaktır. Bu noktada değerli olan Ekim Devrimi’nin yarattığı birikimin hangi koşullarda -daha doğrusu hangi koşullara rağmen- gerçekleştiği.

Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği Rusya 20. yüzyılın başında maddi açıdan diğer Batı Avrupa ülkelerinden çok daha geridedir. Buna karşın, kısıtlı bir işçi sınıfıyla bir ‘proletarya iktidarı’ kurma çabası, ister istemez birtakım zorlukları da beraberinde getirir. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan yaralı çıkmış bir ülke, Ekim Devrimi’nden hemen sonra İngiltere, ABD ve Japonya gibi ülkelerin desteklediği karşı devrimci güçlerle uzun sürecek bir iç savaşa tutuşur. Kapitalist dünyanın ekonomik-askeri-diplomatik baskıları altında yolunu bulmaya çalışan Sovyet iktidarı öyle ya da böyle elinde kalanlarla yeni bir düzeni kısıtlı imkanlarla inşa etmeye çalışır.

Çok geçmeden yaratılan pek çok şey Nazi Almanya’sının saldırganlığı altında yok olacaktır. Ülke nüfusunun neredeyse yüzde 14’ü faşistlerce yok edilir. Sovyetlerin endüstriyel ve ekonomik merkezi olan Batı bölgeleri ise savaşta yıkımın en ağır şekilde hissedildiği yerlerdir. Diğer müttefik ülkelerin yaşadıkları bu yıkımın yanında devede kulaktır. Moskova savaştan galip çıksa da yeni bir ‘dolaylı’ emperyalist savaş döneminin perdesi açılır.

Bugünün barbarlığında

Tüm bu güçlükler altında bir idealin eksiksiz yeşereceğini ya da yeşerdiğini Bolşevik liderler dahil kimse iddia etmedi. Ne de olsa geçmişin eleştirel okuması Marksizmin bir ön koşuludur. Ancak Ekim Devrimi’ni kendi hikayesinin bir parçası olarak görenlerin yapacağı bir tarihi hasar tespit çalışmasını burjuva-liberallerin bulandırmasına izin vermemek gerekiyor.

Antikomünist propagandadan etkilenip Sovyet deneyimine üç-beş şehir efsanesi ile kılıç çekenlere sormak lazım bugün nasıl bir dünyada yaşıyoruz? İçinde bulunduğumuz zaman dilimi bize ne sunuyor da Sovyetlerin kattıklarını görmezden gelip sadece eksilerinden söz edebiliyoruz?

Sehpaların üzerindeki telefonlar ceplerimize girdi diye uygarlığın ‘ileriye gittiğini’ zannediyoruz. Fakat bizim dünyamızın gerçeği emekçi milyarlarca insan için tam tersi istikamete doğru seyrediyor: Çocuğunuzun seçmediği bir hastalıktan dolayı ölmesini istemiyorsanız ya cüzdanı kabarık bir avuç insandan biri olacaksınız ya da ölüm göz göre göre gelirken meydanlarda bozuk para toplayıp imkansız meblağları birleştirmeye çalışacaksınız. Kaliteli bir eğitime yine aynı azınlığın çocukları ulaşacak, sanki doğduklarında hayata herkesten daha önde başlamamışlar gibi yeteneksiz de olsalar nitelikli eğitimin kaymağını onlar sıyıracaklar.

Hayatın her alanında savaşın, soykırımın, vahşetin eksik olmadığını hatırlatan gazetelerde her gün dünyanın sonunu haykıran manşetlere denk geleceksiniz. İşinizde ise her geçen gün sahip olduğunuz sosyal hakları biraz daha yitireceksiniz, “İşsiz kalırsam?​” korkusuyla bir ömür boyu meteliğe kurşun atacaksınız. Güvencesiz yapılarda, deprem riski altında, fantastik kiraları ödemek zorunda oluşunuzun yarattığı kaygı ise mezara kadar sizi takip edecek.

Günümüzün kapitalist barbarlık çağında burjuva liberallerin Ekim Devrimi’nin eksiklerini ön plana çıkarma gibi bir lüksü yok. Bugün bize sunulan ufuksuz, davasız, idealsiz bir dünya. Egemen sermaye düzeni artık yalandan da olsa geleceğe dair bir bakış açısı sunma ihtiyacı bile hissetmiyor. Geçmişte fikirlerini allayıp pullamada daha özenli davranan burjuva liberaller, kendilerini bile kandırmaktan acizler. Gelecek hiç olmadığı kadar puslu görünüyor.

Tel malzememiz geçmişin taşları

Tam da bu yüzden Ekim Devrimi ansiklopedilerin siyah beyaz sayfalarına sıkışmış, sadece ilgili tarihçilerin dikkatini bekleyen bir hatıra değil.

Ancak istiyorlar ki geleceğe dair kurtuluş reçetesi ‘eşsiz’, ‘kusursuz’, ‘kirlenmemiş’ ve ‘sıfırdan var edilmiş’ olsun. Sanıyorlar ki masa başında yaratılan ideallerle teoriler inşa edilebilir. Onlara göre Ekim Devrimi de şu veya bu nedenden dolayı ‘kirli’ olduğu için yeni ve bilinmeyen idealin gelişini beklemeliyiz.

Oysa pratiğe geçmek kaçınılmaz engebeler yaratır. Toplumsal mücadeleler de tarihin bugüne getirdiği alüvyonlarla şekillenir. Sovyetler Birliği’nin mirası belki bugün bir harabeyi andırıyor. Ancak geleceğe giden kurtuluş yolu için Ekim Devrimi’nin ve diğer toplumsal mücadelelerin taşlarından başka kullanabileceğimiz malzememiz yok.

Eskinin görkemli kaleleri viraneye döndüğünde surlardaki taşlar toplanıp yeni binaların yapımında kullanılır. Biz de toplumsal mücadeleler tarihinin görkemli mirasından topladığımız kayaları bazen yontarak, bazen olduğu gibi bırakarak, bazense üzerine farklı yapıların taşlarını katarak kendi reçetemizi kirlenerek inşa edeceğiz.

/././

Dünyanın ‘felaket hali’ ve sosyalizme duyulan ihtiyaç -Yücel Özdemir-

Hem dün Katar’ın başkenti Doha’da sona eren üç günlük Dünya Sosyal Zirvesinde hem de 10-21 Kasım tarihleri arasında Brezilya’nın Belem kentinde yapılacak BM İklim Konferansı (COP30) öncesinde verilen mesajlara bakıldığında, dünyamızın hali gerçekten felaket.

Bir tarafta artan yoksulluk ve sefalet, diğer tarafta küresel ısınmanın artmasıyla birlikte büyüyen ve büyümeye devam edecek göç, kuraklık, kıtlık, doğal afetler… İkisi birbirinden bağımsız değil elbette. Küresel ısınmanın yarattığı yeni sorunlar dünya çapında zaten kapitalizmin yarattığı ağır sömürü ve savaşlar nedeniyle yoksulluğu daha da büyütüyor.

Sosyal Zirvenin açılışında konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından verilen mesaja göre, dünya çapında 700 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürürken, 8 milyarlık dünya nüfusunun yüzde 1’i, yani 80 milyonu, toplam servetin yarısını elinde bulunduruyor. Yaklaşık 4 milyar insanın sağlık sigortası gibi herhangi bir sosyal güvencesi yok.

Rakamlar dünyanın bir grup azınlık için cennet, milyarlarca insan için ise cehenneme dönüşmüş durumda olduğunu gösteriyor. Toplam servetin yarsını elinde tutan azınlık, sadece tutmakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu oranı arttırmak için sürekli daha fazla sömürü ve savaşı dayatıyor. Bu nedenle dünya genelinde açlık ve yoksulluk azalmak yerine sürekli artıyor. 

Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen üç günlük Sosyal Zirvede siyaset, ekonomi ve sivil toplumdan katılan yaklaşık 14 bin temsilci, yoksulluğun ortadan kaldırılması, insana yakışır bir yaşamın teşvik edilmesi ve sosyal uyumun sağlanmasına sözde çözüm aradı. Guterres, elinden bir şey gelmediği için sadece çelişkilere dikkat çekerek dünyadaki felaketi gözler önüne serdi, G7 ve G20’ye yer alan devletlerin “vicdanına” seslenerek insafa gelmelerini istedi. Tabii ki varsa ve kaldıysa…

Zirvenin gündeminde asıl olarak, zengin emperyalist ülkelerin, yoksul ülkelerdeki insanlık dramının daha fazla derinleşmemesi için “kalkınma yardımlarını” arttırması vardı. Dünyayı en fazla sömüren ülkelerin aynı zamanda en az “kalkınma yardımı” dağıttığı görülüyor. Alman Kalkınma Bakanlığının internet sitesinde yer alan verilere göre 2024’te, gayrisafi milli hasılalarına oranla en fazla Norveç ve Lüksemburg (yüzde 1) “kalkınma yardımı” dağıtmış. Almanya yüzde 0,67 ile 5’inci, İngiltere yüzde 0,5 ile 9’uncu, Fransa yüzde 0,48 ile 10’uncu, ABD yüzde 0,22 ile 25’inci sırada yer alıyor.

Yer altı kaynaklarını sömürdükleri, havasını ve doğasını kirlettikleri geri bırakılmış yoksul ülkelere “kalkınma yardımını” çay kaşığıyla veren emperyalist-kapitalist ülkeler, kendi askeri harcamalarına ise kepçeyle bütçeler ayırıyorlar. Hepsinin ayırdığı askeri harcama oranı yüzde 2’nin üzerinde. ABD’nin ise yüzde yüzde 3,4. NATO bu yıl, askeri harcama oranlarının 2035 yılına kadar yüzde 5’e çıkarılmasına karar verdi.

Bu demektir ki; bir taraftan savaşlar artarken, yoksul ülkelere verilen “kalkınma yardımları” azalmaya devam edecek. Örneğin Almanya daha yeni, yoksul ülkelere yapılan yardımları toplamda yaklaşık 2 milyar avro düşürdü. Birçok örgüt haklı olarak buna tepki gösterdi.

ABD’nin yeni yönetiminin gözünde “kalkınma yardımı” adeta çöpe atılan paradan ibaretti. Nitekim Dışişleri Bakanı Marco Rubio temmuz ayında, ABD Kalkınma Ajansı USAID'in yurt dışı yardımlarını resmen durdurduklarını açıklamıştı. Trump yönetimi, Kongreden gelecek yıl dış yardımlar için 17 milyar dolarlık bütçe talep etti. Bu, 2025 için ayrılan miktarın yarısından da az. Bir araştırmaya göre USAID'deki kesintiler önümüzdeki 5 yıl içinde ek olarak 14 milyondan fazla insanın ölmesine yol açacak. “The Lancet” dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, öleceklerin yaklaşık 5 milyonu, 5 yaşın altındaki çocuklar olabilir. (tagesschau.de, 02.07.2025)

İlki 30 yıl önce Kopenhag’da yapılan Dünya Sosyal Zirvesinde hedef, dünyanın zengin ülkelerinin yoksul ülkelere “kalkınma yardımı” dağıtmasıyla yoksulluğu 2030’da bitirmek olarak ilan edilmişti. Dünyanın geldiği durumla, kapitalizmde yoksulluğun yok edilebileceği iddiasının da bir yalan olduğu görüldü. Emperyalist devletler, AB, kapitalizmden beslenen BM gibi kurumlar ve değişik sosyal yardım kuruluşları, birkaç yılda bir açıklık, yoksulluk, küresel ısınma, savaşlar gibi bütün gezegeni ve insanlığı ilgilendiren konularda, gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler ve takvimler belirleyerek, adeta umut tacirliği yapıyor ve beklentiler yaratıyorlar. Son 30 yılda olanlar, insanlık kapitalizmden kurtulmadıkça, dünyanın değişik alanlardaki “felaket hali”nin devam edeceğini gösteriyor.

Bu gerçek her geçen gün biraz daha gün yüzüne çıkıyor. Çünkü dünyanın sorunları sürekli ağırlaşıyor ve kapitalizm de her geçen yıl bir öncekine göre daha fazla barbarlaşıyor. Bu nedenle sosyalizme ihtiyaç daha da artıyor.

Bu haftanın en önemli gelişmelerinden biri olan New York seçimleri, aynı zamanda bütün bu olanlara bir yanıt arayışıdır. Kendisine “Demokrat Sosyalist” diyen Zohan Mamdani’nin, küresel mali sermayenin en parıltılı kentinde belediye başkanlığı kazanmasının arkasında artan adaletsizliğe tepki var. Kapitalizmi reddetmeyen, sol sosyal demokrat çizgideki siyasetçilerin çoğunun verdikleri sözleri yerine getirmediği gerçeğini unutmadan, dünya çapında gençlik başta olmak üzere geniş emekçi sınıflar arasında bir arayışın olduğu artık bir gerçek. Günümüzde bu arayış büyük ölçüde ırkçı-aşırı sağ partilere yönelmiş durumda. Bu havayı tersine çevirmek ancak tutarlı antikapitalist mücadeleyle mümkün.

/././

EVRENSEL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...