Azılı sapığa indirim verildi, aileler yıkıldı + Milyon dolarlık hata 3 gözdenin cebine girecek + Alamadığımız kırmızı et AKP'lilerin sofrasında + Hutbede övdüler dışarıda dövdüler -SÖZCÜ-

 Azılı sapığa indirim verildi, aileler yıkıldı -Özgür Cebe- 

Yaşları 6 ile 10 arasında değişen 13 kız öğrencisini istismar eden öğretmenin, telefonundan pedofili görüntüleri çıkmıştı. Yargılaması bitti, uygulanan iyi hal indirimi vicdanları zedeledi.  https://www.sozcu.com.tr/azili-sapiga-indirim-verildi-aileler-yikildi-p261326

 Milyon dolarlık hata 3 gözdenin cebine girecek -Başak Kaya- 

Ankara YHT garında, garanti edilen ancak gelmeyen yolcu sayısındaki hata payı yüzde 70.2’ye ulaştı. 15 milyon dolar Cengiz-Limak-Kolin üçlüsüne gidecek. https://www.sozcu.com.tr/milyon-dolarlik-hata-3-gozdenin-cebine-girecek-p261328

 Alamadığımız kırmızı et AKP'lilerin sofrasında 


Türkiye’nin kırmızı ette doğrudan ithalat yaptığı Polonia Beef’in bir iştiraki olan Polonia Beef Farm’ın hissedarları arasında AKP Gençlik Kolları MKYK’sına seçilen Halil Efe Tunç da yer alıyor. 
https://www.sozcu.com.tr/alamadigimiz-kirmizi-et-akp-lilerin-sofrasinda-p261327

 Hutbede övdüler dışarıda dövdüler -Yavuz Alatan- 

Camilerde “Hayırla yad ediyoruz” denildi. Diyanet’in perşembe gecesi bu hutbeyi yayınladığı saatlerde Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanan ve MEB bütçesini yetersiz bularak TBMM’ye yürüyüş yapmak isteyen öğretmenler, polis tarafından ablukaya alındı ve ‘’Süpürme harekatı’’ ile zorla alandan uzaklaştırıldı. https://www.sozcu.com.tr/hutbede-ovduler-disarida-dovduler-p261329

***
SÖZCÜ

halkTV "Köşebaşı" -21 Kasım 2025-

 Yarısı Polonya’daki şirketten alınıyor: Hissedarı bakın kim? İthal etten AKP’li yönetici çıktı -Bahadır Özgür- 

Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) Avrupa’da hangi şirketlerden et ithal ettiği ve bu etlerin iç piyasaya kimlerin üzerinden sürüldüğü ilk kez halktv.com.tr’nin araştırmasıyla ortaya çıkmıştı.

Şimdi de bu şirketin arkasındaki isimleri açıklıyoruz.

***

2023’ten bugüne kadar ESK’nın yaptığı karkas et ithalatına dair sözleşmeler incelendiğinde, bir şirket özellikle dikkati çekiyor.

Bu şirket Polonya’daki, Polonia Beef. Son 4 yılda Avrupa’dan yapılan et ithalatının miktarı 93 bin ton. Ödenen para ise TL bazında 20.8 milyar lira. Alınan etlerin yüzde 51’i ise Polonia Beef’ten yapıldı. Yani ithalat tek bir şirkete bağımlı.

Peki nasıl bir şirket Polonia Beef?

Polonya ticaret sicil gazetesine göre 19 Eylül 2019 yılında kuruldu. Aslında inşaattan lojistiği kadar pek çok alanda yatırımları olan bir sermaye grubunun portföyünde yer alıyor.

Yönetim kurulu Başkanı, Slwester Maciej Wozniecki. Yönetimde yer alan isimler ise şöyle: Wojciesch Kosciesza, Jaroslaw Tomasz Urbanski ve Zbigniew Banasiak.

Polonia Beef ile Polonia Beef Farm’ın hissedarları ve yönetimi aynı

Hisselerin yüzde 48,8’i başkana ait. Şirkete ikinci büyük hissedar ise Mart 2025’te girdi. Hisselerin yüzde 20’sini satın alan isim Okan Ataş.

Daha öncesinde et sektörü ile bir ilişkisi görünmüyor. Polonya’da Bodom isimli bir şirketin yüzde 51 sahibi. Bir de Ecolines Car adlı araç kiralama ve lojistik şirketinin yönetiminde yer alıyor. Buradaki ortakları Turgut Özgen ve İmik ailesi.

Türkiye’nin et ithalatının patladığı bir dönemde bu sektöre de yüklü yatırım yağması dikkat çekici.

Ancak Polonia Beef’le ilişkili bir başka isim daha da dikkat çekici. Bu kişi Tunç Et’in sahibi ve aynı zamanda Kırmızı Et Üreticileri Merkez Birliği Başkanı olan Bülent Tunç’un oğlu Halil Efe Tunç. 2025 yılının başında AKP Gençlik Kolları MKYK’sına seçilen en genç isim.

Tunç, Türkiye’nin doğrudan ithalat yaptığı Polonia Beef’in bir iştiraki olan Polonia Beef Farm’ın hissedarları arasında bulunuyor.

Polonya ticaret sicilindeki kayıtlar.

Ticaret sicil kayıtlarına göre 28 Nisan 2025’te kuruldu. Halil Efe Tunç da hissedarlar arasında bulunuyor. Diğer hissedarlar ve yöneticiler Polonia Beef’inkilerle aynı isimler.

Söz konusu şirketin doğrudan bir satışı görünmüyor. Daha çok yetiştiricilik üzerine çalışıyor. Lakin onun üst şirketi Türkiye’nin ithalatında yüzde 51 paya sahip.

Halil Efe Tunç, bu yıl AKP Gençlik MKYK’sına seçilen en genç isim oldu.

Tabi manzaraya bakınca insanın aklına pek çok soru takılmıyor değil…

ESK Genel Müdürü Mücahid Taylan’ın, “Türkiye’ye et satışı yok. Benimki tamamen yasal ve etik bir faaliyet” diye savunduğu Macaristan’da bir et şirketi var. Sürekli yerli üretimin azalmasından, ithalatın patlamasından şikayet eden Kırmızı Et Üreticileri Birliği Merkez Birliği Başkanı Tunç’un oğlu, en fazla ithalat yapılan şirketle ilişkili bir hissedar. Üstelik iktidar partisinin de yöneticilerinden.

Tunç’un, İBB operasyonları sonrası yapılan boykot için paylaştığı mesaj.

Elbette yasadışı bir şey yok ortada lakin halkın yanına yaklaşamadığı et fiyatlarına bir çözüm bulma konusunda ilk elden sorumluluğu olan isimlerin böylesine ilişkilere girmesi ne derece etik, tartışılır.

Et can yakıyor. Dolayısıyla bu dosyaya devam edeceğiz. Sırada kaç Euro’ya ithalat yapıldığı, bunun içerideki şirketlere kaça satıldığı ve bizim kaç liraya ete ulaştığımız var. Kamuoyuna hiç açıklanmayan sözleşmelere tek tek bakacağız…

/././

 Otel değil, üç yıldızlı gaz odası -İsmail Saymaz- 

Servet Böcek, üç yaşındaki kızı Masal’ı kucağına almış, lobiye iniyor.

Masal, bilincini kaybetmiş.

Kafası babasının omzuna düşmüş.

Servet, kilitli cam kapıyı eliyle zorluyor, açamıyor.

Kızını koltuğa yatırıyor.

Masada anahtar arıyor, bulamıyor.

Bir sopayla kapıya vuruyor, kıramıyor.

Çaresiz…

Kapıda telefonla çağırdıkları ambulans bekliyor.

Dışarıda sağlık görevlileri, içeride Servet Böcek kapıyı açmaya çabalıyor fakat başaramıyorlar.

Dakikalar sonra otel görevlisi çıkagelip esareti bitiriyor.

Böcek Ailesi’nin ‘Harbour Suites Old City’ adlı oteldeki son görüntüleri bunlar.

Otelde odalardan birine sıkılan haşere ilacından zehirlendikleri düşünülen, hastaneden serum verilip gönderilen Servet ve Çiğdem Böcek ile çocukları Masal ve Muhammet Kadir, şimdi Afyon’daki mezarlıkta yan yana yatıyor.

Adli Tıp, oteli işaret etti

Adli Tıp, ailenin “Öncelikli olarak, oteldeki ortamdan kaynaklı kimyasal madde zehirlenmesi” sonucu öldüğünü saptıyor.

Cinayet yeri olarak Harbour Suites Old City otelini gösteriyor.

Aile 9 Kasım’da Hamburg’dan İstanbul’a uçarak, Fatih Kadırga’daki üç yıldızlı bu otele yerleştiler.

10 Kasım’da Kapalıçarşı’da dolaştılar.

11 Kasım’da Ortaköy’e gitmek için odadan çıktılar.

Aynı dakikalarda DSS adlı ilaçlama şirketi çalışanı Doğan Cağferoğlu, otele geldi ve böceklerin bastığı zemin kattaki 101 numaralı odaya girdi.

Otel işletmecisi Hakan Oğlak, geçen ağustosta ilaçlama için de DSS’den hizmet aldıklarını ve bir sıkıntı yaşamadıklarını söylüyor. Ancak “Bu şirkete ilaçlama konusunda yetkili olup olmadıklarına dair sertifika sormadım” diyor.

Sormuş olsaydı…

Alacağı yanıttan ürkerdi.

Sertifikası yok

DSS’nin sahibi, 55 yaşındaki Zeki Kışı.

Kışı’nın mesleği kalıpçılık.

Altı-yedi önce emekli olup bu sektöre giriyor.

“İlaçlama işiyle ilgili herhangi bir sertifikam yoktur” diyor.

Şirket, bagajında tarım ilaçları bulunan arabadan ve bir internet sayfasından ibaret. İnternetten Kışı’nın telefonuna ulaşanlar ilaçlatacakları adresi söylüyor. Kışı da ‘ekibi’ yolluyor.

Ekip ise üç kişi.

Biri, Fatsa’ya yerleşen oğlu Serkan.

Diğeri, yevmiyeyle çalıştırdığı Cağferoğlu.

Üçüncüsünün adını kendisi de bilmiyor.

Kışı:

“Home ofis olarak faaliyet gösteririz. Özel işletmeler ve evlere hizmet veririz. Gündelikçi olarak Cağferoğlu çalışır. İsmini hatırlamadığım, bir aydır yanımda çalışan biri daha var. Oğlum üç ay yanımda çalıştı, ilaçlama yapmıyordu. İlaçlama nasıl yapılır, bilmez. İlaçlama işi ile ilgili sertifikam yoktur.”

‘Asfasc’ ve ‘Cypermetrin’ adlı ilaçları kullandıklarını söylüyor. İlaçları nereden aldığını hatırlamıyor.

Cağferoğlu, 36 yaşında.

DSS’de yevmiyeyle çalışıyor.

Onun da sertifikası yok.

“Bana iși öğreten Serhat, sertifikaya gerek olmadığını söyledi. Serhat’a bu durumu Zeki Kışı söylemiş” diyor.

11 Kasım’da şirketten gelen telefon üzerine ilaçlama için otele gitmiş.

Şu bilgileri veriyor:

“İlaçları suyla karıştırarak, püskürtme yoluyla kullandım. Oda içerisinde 16-17 bölgeye tilit jel isimli böcek ilacı kullandım. İlaç jel kıvamındadır ve böceklerin ilacı yemesi için odaya konur. İlaçlamadan önce tuvalet kapısı ve havalandırmayı kağıt bantla kapattım. İlaçlama yaptıktan sonra odanın kapısını bantlayarak, çıktım.”

Odada kusmuk

Servet ve Çiğdem Böcek, 12 Kasım’da yarı baygın lobiye indi.

Resepsiyonda Pakistan asıllı Muhammad Moeen Ud Din Chishti vardı.

Chishti, anlatıyor:

“Çocukların kustuğunu, odanın temizlenmesi gerektiğini söylediler. Sahilde birşeyler yediklerini ve midelerinin rahatsız olduğunu söylediler.”

Aile, önüne atladıkları bir taksiyi durdurdu.

Taksici Sercan Tanrıverdi, “Neyiniz var?” diye sordu.

Servet Böcek, “Galiba yiyecek içecek dokundu, bizi hastaneye götür” dedi.

Anne Çiğdem ve çocuklar arka koltuğa oturdu.

Üst üste yığıldılar demek, daha doğru…

Masal, kusuyordu.

Taksici bir poşet verdi.

Servet, “Ne zaman İstanbul’a gelsem başımıza vukuat geliyor” dedi.

Bezmialem Üniversitesi Hastanesi’nde indiler.

Servet ve Çiğdem’e serum takıldı, mide koruyucu ve ağrı kesici ilaç yazıldı. Çocuklara Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde probiyotik verildi.

Onlar hastanedeyken…

Özbek temizlikçi Parvina Vafaeva ailenin kaldığı 202 numaralı odaya girdi.

Keskin bir kusmuk kokusu vardı.

Her yatağın köşesinde poşetler içinde yedi-sekiz kusmuk vardı.

“Poşetleri çöpe attım. Çift kişilik yatağın yanında bulunan komidinin üzerinde iki ilaç vardı. Odayı havalandırdım” diyor.

Aile otele döndü.

Gece hiçbir şey tüketmediler.

Ambulans kapıda

Akşam resepsiyonda üniversiteli Rustemsha Batyrov görevliydi.

Savcılığa göre oteldeki kusmuk kokusundan rahatsız olup Chishti’yi aradı. “Acil işim var” diyerek, yerine çalışmasını istedi. Chishti, paraya ihtiyacı olduğu için kabul etti.

Chishti, saat 22.45’te otele vardığında kusmuk kokusu burnuna çarptı.

Koku yüzünden gece 1’de hava almak için otelden çıktı.

Biraz sonra otele döndü.

Saat 01.30’da yemek için kapıyı kilitleyip yakındaki kebapçıya gitti.

Chishti, anlatıyor:

“Kilitleme amacım hırsız girmesini engellemektir. Otel kapısında iletişim numarası ve anahtarların masanın üzerinde olduğu yazılıdır. Otelde koku olduğundan dolayı yemeği yanda bahçede yedim. 15-20 dakika sonra döndüğümde kapının önünde ambulans gördüm.”

Chishti, kapıyı açtı.

Lobide bekleyen Servet ve kızı, ardından eşi Çiğdem ve oğulları Muhammet Kadir ambulansa bindirilerek, Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürüldü.

Her köşede ilaç

Temizlikçi Parvina Vafaeva, 13 Kasım’da 101 numaralı odanın kapısındaki bantları söktü.

Eldiven ve maske takıp temizliğe başladı.

Vafaeva:

“Odaya girdiğimde şeffaf tülümsü poşet içerisinde kül renginde kum gibi, plastik tabağa konmuş, yatağın her iki köşesinde, kalorifer borularının geçtiği dolap kapağının sol tarafında ve biraz ilerisinde tabak içerisinde ve cam kenarında, alt katta odanın köşelerinde altı tabak içerisinde, toplam 11-12 böcek ilacı olduğunu gördüm. Hepsini topladım, siyah bir poşete koydum. Poşetin ağzını bağlayarak, çöpe attım.”

Masal ve Muhammet Kadir, o gün son nefesini verdi.

Anneleri Çiğdem, ertesi gün…

Servet, eşinden bir gün sonra hayatını kaybetti.

Aynı gün otelde kalan 3 turist zehirlenme şüphesiyle hastaneye kaldırıldı.

İlkin midyeci, kokoreççi, lokumcu ve kafe sahibi tutuklanmıştı. Önceki gün baba-oğul Kışı, Cağferoğlu ile resepsiyon görevlisi Chishti cezaevine gönderildi. Oğlak ve Batyrov hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Tutuklamaya sevk yazısında DSS’nin izinsiz faaliyet gösterdiği, çalışanların sertifika kaydının bulunmadığı, otel işletmecisinin denetim görevini yerine getirmediği kaydediliyor.

Aileyi otele gönderen hastane çalışanlarına ilişkin soruşturma halen devam ediyor.

Makata kompresörle hava basma işkencesini bir kişi yapmış olamaz

“Şanlıurfa, Teksas’a dönmüş İsmail Bey!” diyor Baro Başkanı Abdullah Öncel.

Son bir aydaki vakaları sayıp döküyor.

Karaköprü’de bir düğüne pompalı saldırı oldu. 17 yaşındaki kız öldü. Dördü çocuk, altı yaralı var.

Haliliye’de inşaat çöktü; iki işçi can verdi.

Eyyübiye’de top kavgasında bir kişi hayatını kaybetti, üç kişi yaralandı.

En son Bozova’da, 15 yaşındaki stajyer Muhammet Kendirci, 20 yaşındaki kalfa Halil Aksoy tarafından kompresörden makatına hava basılarak, hayatını kaybetti.

İnsanlık vicdanının kaldırmayacağı bu işkence 14 Kasım günü meydana geldi.

İç organları parçalanan Kendirci, sonraki gün hayatını kaybetti.

Aksoy’un yurt dışına çıkış tedbiriyle serbest bırakılması kamuoyunda infial yaratınca yakalama kararı çıkarıldı. Aksoy, Gaziantep’te saklandığı evde bulunup tutuklandı.

Aksoy ifadesinde, “Kendirci’nin üzeri kirlenmişti, pantolonunu temizlemek istedim. Kompresör, üzerindeki talaşları temizlerken karnının şiştiğini gördüm” dedi.

Tek görgü tanığı Mustafa Boz ise “Bunlar karşılıklı şakalaşıyordu. Aksoy, kompresördeki havayı makatına tuttu. Muhammet’in karnı şişti, kusmaya başladı” iddiasında bulunuyor.

İş yerinin içinde kamera bulunmuyor.

Baba Kendirci, “Oğlumu istismar ettiklerini düşünüyorum” diyor.

Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı yazılı açıklamada “Aksoy, şakalaşmak maksadıyla hava kompresörünü Kendirci’nin makat bölgesine doğrultarak eliyle hortumu bastırmıştır” demesi büyük tepki aldı.

Baro Başkanı Abdullah Öncel, deliller toplanmamışken, Adli Tıp raporu dosyaya girmemişken, tanık dinlemeden, olayı incelemeden şaka neticesinde meydana geldiğinin söylenmesi bende şok etkisi yarattı” diyor.

Öncel, şu soru işaretlerini dile getiriyor:

“Olayın iki kişi arasında meydana geldiği öne sürülüyor ancak bu hayatın olağan akışına uygun değil. Bir eliyle kompresörü makata dayayacak, diğer eliyle çocuğun hareket etmesini engelleyecek. Bu çocuk ya ciddi bir güce sahip olmalı ya da üçüncü kişiden yardım almalı. Beş yaşındaki çocuk olsa kaçmaya çalışır. 15 yaşındaki bir çocuğa bunu yapmak hayatın olağan akışına uygun değil. Ayrıca olay sırasında çocuğun pantolonunun üzerine olduğu ileri sürülüyor. O nasıl bir hava ki pantolonu ve iç çamaşırı geçip vücuda giriyor! Bu suçun sadece Aksoy tarafından gerçekleştirildiği iddia ediliyor.

Bu iddianın gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum.”

Öncel, yeniden sözü Şanlıurfa’daki asayişsizliğe getiriyor.

Şöyle nokta koyuyor:

“Denetim yok, kurumlar işlevsiz, sosyal politikalar çökmüş ve cezasızlık algısı ölümcül bir seviye ulaşmış. Şiddet, iş cinayetleri, çocuk hakkı ihlalleri normalleşmiş, silahlanma had safhada. Tablo çok vahim.”

/././

 Gazeteci dediğin kimdir... Nedir...-Ayşenur Arslan- 

Unutulmayacak bir dönem yaşıyoruz.

Her şey altüst! Her şeyin içi boşaltıldı.

Bir sosyal medya platformunda karşıma çıkan örnek mesela: Takkeli abi, şeyhim dediği bir başka takkeli ve onun yanındaki takkeli asansöre binmiş.

(Hey, sen laikçi! Asansör denince bildiğin asansör mü geldi aklına. Takkeli deyince anında anlayacaksın, bu “manevi asansör”. )

Neyse.. Çıkmışlar arş-ı alaya. Neresiyse artık, bir yerde oturmuşlar. Derken, bulutların arasından nurlu bir el çıkmış. Uzatmayayım, her takkeliye birer fincan kahve ikram etmiş. Kimin eli miymiş? Sormanız hata. Arş-ı ala diyoruz! Elbette bizzat Allah ikram etmişmiş kahveleri.

İzlerken düşünüyorsunuz. Bu adamlar bu kadar aptal ve cahil olabilir mi? Yoksa seni (yani karşısındakini) aptal yerine mi koyuyor?

Yanıtın bir önemi yok aslında.

Kıyafetlerinden ahlak anlayışlarına.. Kadın düşmanlıklarından lüks tutkularına.. Tuhaf.. Tarifi zor.. Belki “LÜMPEN SİYASİ İSLAMCI” diyebileceğimiz bir kitle yarattılar.

Yoksa.. İktidarın, günü geldiğinde sokağa salacağı “canavar” mı demeliyiz!

Zira, sosyal medyayı müsilaj gibi istila ederek vahim tehditler savuruyorlar: Laik, demokrat, cumhuriyetçi, Atatürkçü iseniz “kafirsiniz”.. Cümlenin gerisini getirmelerine gerek yok: Katliniz vaciptir.

***

Bunları yazmamın nedeni, takkeli cahil lümpenler diyarını yönetenlerden birini paylaşmak.

Biliyorsunuz, üç hafta kadar önce Gebze’de bir apartman yıkıldı. Beş kişilik aileden ikisi çocuk 4 kişi enkaz altında kalarak hayatını kaybetti.

Gazeteci Alican Uludağ, ilk günden itibaren takipçisi olduğu trajik olayı nihayet Meclis’te muhatabına sorma fırsatını yakalamış:

“Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu'na, Gebze'de 4 kişinin öldüğü bina çökmesinin metro kaynaklı olup olmadığını bizzat sordum. Bakan Uraloğlu; "Sen kim oluyorsun da bana bunları soruyorsun" diye yanıt verdi. "Gazeteci kimliğimle soruyorum" dedim. Bakan açık soruları yanıtlamadı.”

Alican kusura bakmasın ama, memleket (yani Reis ve biraderleri) gazetecilerden çektiğini kimseden çekmedi.

Gazeteci dediğin, uçak fotoğraflarına bakınca zaten apaçık görüldüğü üzere, her şeyi soramaz. Hatta “sor” denileni bile ancak yeri ve zamanı gelince sorar.

İkinci kez okuyacaklardan özür dilerim ama yazmadan edemeyeceğim!

Yıllar önce.. Erdoğan Bulgaristan Başbakanını ağırlıyor. Genellikle olduğu gibi iki isim daha sonra gazetecilerin karşısına geçiyor. Sorular, hamaset yüklü yanıtlar.. Derken, ya Anadolu Ajansı ya da TRT muhabiri Erdoğan’a bir soru yöneltiyor. Ama Erdoğan gülmeye başlayıp, “o soru bana değil değerli konuğuma sorulacaktı, sen yanlış anlamışsın” diyor.

İşin cılkı bu kadar mı çıkar!!!

Çıkar! Çıktı da!

***

90’ların başında benim de yolum Meclis’e düşmüştü. Bir baktım ki

İktidar partisi kulisinde, Demirel hükümetinin içişleri bakanı İsmet Sezgin etrafına toplanan gazetecilerin sorularını yanıtlıyor. Bir ara ben de soru sormak fırsatını buldum: “Güneydoğu’da devlet teröründen söz ediliyor, ne diyeceksiniz?”

İsmet Sezgin gayet rahat bir ifadeyle yanıt verdi:

“Arkadaşlar, aranızda PKK’ya sempati duyanlar olabilir. Ancak devlet terörü iddiasının doğru olmadığını kesinlikle söyleyebilirim..”

Ben PKK sempatizanı değildim. Ama gazeteciydim. Ve daha sonra bazı vahim örneklerle de açığa çıkacağı gibi devlet adına ağır suçlar işlendiğini duyuyordum. Bunu sormak da görevimin bir parçasıydı. Mumla arayacağımızı tahmin etmediğim bir iktidar devrinde konu da bundan öteye gitmemişti.

Dün Erdoğan’a kıyasla hukuk ve yasalar karşısında çok daha zayıf olduğunu yazdığım Trump.. Yapabildiği en fazla hakaret etmek. Fark şu: Gazeteciler Başkan istemiyor diye kovulmuyor. Uydurma iddialarla cezaevine gönderilmiyor.

Bunların sıradan vakalar olduğu Rusya’da bile Putin, yıllık basın buluşmasında, çok rahatsız olacağı konular dahil, her soruya yanıt veriyor.

99 köyden kovulmuş bir gazeteci olarak, geldiğimiz yerden hem utanç duyuyorum hem de ürküyorum.

Bu ülkenin tanınmış iki gazetecisinin başına gelenlere baksanıza;

Fatih Altaylı “Erdoğan’ı ölümle tehdit” gibi absürt bir iddiayla cezaevinde.

Merdan Yanardağ aslında iddia bile sayılmayacak bir casusluk öyküsüyle aynı cezaevinde.

Dönelim Alican Uludağ’a

Geçenlerde bir haber paylaştı. Türkiye’nin bir zamanlar çok konuştuğu Şule Çet cinayetinde “yardım ettiği” gerekçesiyle ağır hapis cezası alan bir hükümlüydü haberin öznesi..

Yanında kadın arkadaşıyla, bir su kenarında rakı balık keyfi yaparken çekilen fotoğraf da haberin kanıtı..

Alican, 18 yıl hapse mahkum edilen bir kişinin 7 yıl sonra çıkmasının suçluya cesaret anlamına geldiğini vurgulayarak haberi paylaştı.

Paylaşım sonrasında Adalet Bakanlığı’ndan açıklama geldi:

Berk Akand tahliye edilmemişti. Yasa, mevzuat vs gereği açık cezaevine nakledilmişti. Açık cezaevinde infazı devam ederken izin yapmıştı. Ancak paylaşımının ardından disiplin işlemleri uygulanmış, netice itibarıyla da yeniden kapalı cezaevine gönderilmişti.

Yasa ve mevzuatın kime nasıl uygulandığını bildiğimiz için, gereksiz karalamalar yapmayacak.. Hem açık cezaevi hem izin.. Bu nasıl iş diye sormayacağız elbette.

Zaten beni asıl ilgilendiren bundan sonrası.

Adalet Bakanlığı adamın “dışarıda” olduğunu kabul ediyordu.. Oysa Bakırköy Başsavcılığı, hükümlünün (fotoğraf paylaşımı sonrasında) kapalı cezaevine gönderilmesine dayanarak, Alican’ı “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yaymakla” suçluyor.. Ve resen soruşturma başlatıldığını duyuruyordu.

***

Halkı yanıltmak demişken..

4 bin sayfalık İBB iddianamesinden, Halk TV internet sitesinin özel haberiyle çok özel bir örnek:

“İddianamede, tutuklu İBB Spor Kulübü Başkanı ve 'örgüt yöneticisi' olarak gösterilen Fatih Keleş’le ilgili dikkat çekici bir HTS tespiti yer aldı. İtirafçı iş adamı Süleyman Atik ile Fatih Keleş’in aynı tarih ve saatlerde Bakırköy Aqua Florya AVM civarındaki baz istasyonundan sinyal verdiği öne sürüldü. Ancak Fatih Keleş o tarihlerde cezaevindeydi..”

Neyse ki Akın Gürlek gazeteci değil. Sırf bu yüzden gözaltına alınıp tutuklanabilirdi!

“Bizden önce toplu iğne yapamıyorlardı “ diye ya da benzeri binlerce örnekle halkı yanıltan dünya liderine gelince.. O’nun zaten dokunulmazlığı var.

/././

halkTV

SÖZCÜ "Gündem" -21 Kasım 2025-

 Bakan kızı okulu / Vatandaşın okulu -Yavuz ALATAN- 


Bakan Tekin’in ortaokuldaki çocuğu, Ankara’da olanakları üst düzeyde olan özel bir koleje gidiyor. Lüks okuldaki sınıflarda ortalama 25 öğrenci eğitim görüyor. Devlet okullarında ise sınıflar 50-60 kişilik. Bazı okulların bahçesinde moloz yığını var ve tuvaletler pislik içinde. Çocukların bir yemekhanesi bile yok. 

https://www.sozcu.com.tr/bakan-kizi-okulu-vatandasin-okulu-p261021

***

 Bakan, otoyolda Audi’ye Meclis’te Togg’a biniyor -Deniz Ayhan- 

Otoyollarda Alman otomobil sevdasından vazgeçmeyen bakanlar, TBMM’ye gelirken Togg’u hatırlıyor.

Ankara-Niğde otoyolunda Audi marka aracıyla 225 kilometre hız yapan ve görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, eleştirilerin ardından Audi’den indi, Togg’a bindi. Uraloğlu, ağustos ayında hız sınırını aşması nedeniyle 9.267 lira para cezasını çarptırılırken, “Neden Togg’a binmiyorsunuz?” soruları ile de karşılaşmıştı. Uraloğlu, Meclis’te Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerine Togg marka yerli araç ile geldi. CHP Karabük Milletvekili Cevdet Akay, iktidarın ‘algı’ peşine koştuğunu söyleyerek “İktidarın dili yerli ve milli, yaşam tarzı ise ithal ve lüks. Gerçekten milli ve yerli üretimi destekliyorsanız, o zaman otoyolda da Togg’a binin” dedi. Akay, “Mesele aracın markası değil; halkın gözüne başka, gerçek hayatta başka sunma alışkanlığıdır” ifadesini kullandı. 

***

 Bakanlığın bütçesi kara delik -Erdoğan Süzer- 

İktidar, pahalı yollardan kimsenin kullanmadığı havalimanlarına kadar kamuya yük birçok projenin gerçekleşmesine neden olan yap-işlet-devret (YİD) modelini savunmaya devam ediyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, kullananın da kullanmayının da para ödemek zorunduğu kaldığı ‘Deli Dumrul’ projeleri için “Yapmasaydık Türkiye kilitlenirdi” iddiasında bulundu.  https://www.sozcu.com.tr/bakanligin-butcesi-kara-delik-p261031

***

 Cengiz'e şok! Halk ayaklandı, toplantı yapılamadı 

https://www.dailymotion.com/video/x9u58em

Artvin'in Murgul ilçesine bağlı Damar köyünde, Cengiz Holding'e bağlı Eti Bakır A.Ş.'nin siyanürlü altın ayrıştırma tesisi için düzenlenmek istenen ÇED bilgilendirme toplantısı, yoğun protestolar nedeniyle yapılamadı.  https://www.sozcu.com.tr/cengiz-e-sok-halk-ayaklandi-toplanti-yapilamadi-p260974

***

 Komisyonda gergin anlar! Kadıgil MESEM üzerinden tepki gösterdi; bakan toplantıyı terk etti 

https://www.dailymotion.com/video/x9u4vce

Meclis Plan Bütçe Komisyonu'nda TİP vekili Sera Kadıgil, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) bünyesinde hayatını kaybeden çocuk işçiler üzerinden Bakan Tekin'e yüklendi. Kadıgil'in ifadelerinin ardından Bakan Tekin, bütçe görüşmeleri devam ederken salonu terk etti. https://www.sozcu.com.tr/sera-kadigil-yusuf-tekin-komisyon-tartismasi-p260957

***

 Köfteci Yusuf'ta rüzgar tersine döndü 

2024 yılının ekim ayında Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yayınladığı 'Taklit veya Tağşiş Yapılan Gıdalar' listesinde yer alan ve ürünlerinde 'domuz eti' bulunduğu gerekçesiyle tartışmalara neden olan Köfteci Yusuf'ta rüzgar tersine döndü. Aylarca iktidar medyasının hedef aldığı işletmeye, devlet iştiraki Et ve Süt Kurumu tarafından uygun fiyata tonlarca et satıldığı öğrenildi.

Son yıllarda yaşadığı büyüme ile Türkiye'nin birçok noktasında yüzlerce şubeye ulaşan restoran zinciri Köfteci Yusuf, 2024 yılının ekim ayında Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yayınladığı 'Taklit veya Tağşiş Yapılan Gıdalar' listesi ile tartışmalara neden olmuştu. 

Firmanın Bursa'daki bir şubesinde iki farklı üründen alınan numunelerde 'domuz eti' tespit edilmiş, söz konusu firma iktidara yakın medya tarafından sert eleştirilerin hedefi olmuştu.

AKP SAYESİNDE KÖŞEYİ DÖNMÜŞLER

Halk TV'de yer alan habere göre, 2023-2025 yılları arasında Et ve Süt Kurumu'nun (ESK) verilerine göre uygun fiyatla et satışı gerçekleştiren firmalar arasında Köfteci Yusuf dikkat çekti. 

Güney Amerika ve Avrupa ülkelerinden yapılan binlerce tonluk et alımlarının ardından, söz konusu etleri uygun fiyata satmaları için çok sayıda market arasında pay eden ESK, etlerin dikkate değer bir bölümünü ise piyasa şartlarının oldukça altına Köfteci Yusuf'a sattı. Polonya, Fransa, Macaristan, Belçika, Uruguay ve Brezilya gibi ülkelerden ithal edilen sığır etleri, yalnızca İstanbul'da 92 bin 705 tonu geride bıraktı. 

TONLARCA ET YARI FİYATINA SATILDI

Söz konusu rakamın yaklaşık yarısı, piyasada önemli pazar payını elinde bulunduran 7 market zinciri arasında dağıtılırken, ESK'nın en fazla et ithalatı gerçekleştirdiği restoran zinciri ise Köfteci Yusuf oldu. 



Tarım ve Orman Bakanlığı'na bağlı Et ve Süt Kurumu, 2023-2025 tarihleri arasında yalnızca İstanbul'da Köfteci Yusuf'a 1.212 ton ucuz et satışı gerçekleştirdi. 

***
Sözcü



EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" - 20 Kasım 2025-

 Türkiye’nin 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü manzarası

Sanayide terlikle -Evrensel Manşet-

İstanbul Kadosan’da çalışan ve yaşları 14-17 arasında değişen çocuklar, Türkiye’de sayısı giderek artan çocuk işçiliğine ayna tutuyor: Çelik burunlu ayakkabı yerine terlik, giderek düşen çalışma yaşı, günde 10 saat mesai, asgari ücretin altında yevmiye, yaralanmalar, ölümler…

 Çocuk işçilik yaşı düşüyor, önlem alınmıyor -Nisa Sude Demirel / Ekim Can Aslan- 

20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü. Türkiye’de ise çocukların payına yoksulluk ve işçilik düşüyor. Ümraniye Kadosan’da çalışan çocuk işçiler anlatıyor...

Bugün 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü. Birleşmiş Milletlerde Çocuk Hakları Sözleşmesinin imzalanmasının üzerinden 36 sene geçti. 36 yıl sonra Türkiye 20 Kasım’ı, henüz ay bitmeden 9 çocuk işçinin ölümüyle karşılıyor. İSİG Meclisi verilerine göre sene başından bu yana en az 81 çocuk işçi yaşamını yitirdi.

20 Kasım’da ‘Çocuk hakları’ ile ilgili sayısız bürokrat açıklaması dizilirken; Kadosan’daki otomotiv atölyelerinde çalışan çocuklarla çocuk işçi cinayetlerini, ‘haklarını’, resmi açıklamaların ardındaki gerçek tabloyu konuştuk.

Ümraniye’de yer alan Kadosan’da 500’e yakın iş yeri var, 4 bine yakın işçi çalışıyor. Bu işçilerden bir kısmı yakında bulunan İMES Süheyl Erboz Mesleki Eğitim Merkezine kayıtlı. Büyük kısmı motor-mekanikte çıraklık yapan çocuklar, işçi sayısı en fazla 15’i bulan atölyelerde haftanın en az 5 günü, günde 10 saat, asgari ücretin de altına ücretlere çalışıyor.

‘Acelem var, usta parça almaya gönderdi’

Sanayi sitesine girdikten ancak birkaç dakika sonra karşımızdan yaşını tahmin edemediğimiz kadar küçük duran bir çocuk elinde ufak metal parçalar ve üzerinde iş kıyafetleriyle yürüyor. Durdurup tanışıyoruz. 14 yaşındaki Ahmet 9. sınıfa gidiyor ve bu sene MESEM’e kaydolmuş. Birkaç ay önce de burada bir otomotiv dükkanında çalışmaya başlamış. Kasım ayında hayatını kaybeden çocuk işçileri konuşuyoruz. Duymadığını, üzüldüğünü söylüyor. Acelesi olduğunu, ustasının parça almaya gönderdiğini söyleyerek gidiyor. Ahmet’te iş ayakkabısı yok, bağcıkları gevşek, yer yer delinmiş bir bez ayakkabı var.

Temel sebep önlem alınmaması

Hemen arkasından konuştuğumuz Berat, görece daha büyük bir atölyede çalışıyor. 17 yaşında, üç senedir aynı iş yerinde. Kasım ayında 9 çocuk işçinin ölümünden söz ediyoruz, “9 mu? Çok fazlaymış, hiç duymuyoruz” diyor. Evi babası ve kendisi geçindiriyor, aylık ücreti 16 bin TL. Çalışmaya başlamasını şöyle anlatıyor, “Aslında ben okuyacaktım. Sonra maddi sıkıntılar falan oldu işte. Çalışmaya başladım burada. Öyle ‘Okuyacağıma çalışırım’ gibi başlamadım yani pek.”

Çocuk işçilerin ölümü hakkında konuşurken iş yerinde iş güvenliği önlemlerini alıp almadıklarını soruyoruz, “Ben alıyorum çünkü büyük araba yapıyoruz. Almazsam sürekli yaralanırım” diyor. İş güvenliği dediği bir iş ayakkabısı ve ince bir eldiven. İş ayakkabısı giyiyorum, eldiven takıyorum.”

Berat’a göre son zamanlarda çocuk işçi cinayetlerinin bu kadar artmış olmasının temel sebebi önlem alınmaması. Kimin önlem almadığını sorduğumuzda, “Yanında çalıştıranlar almıyor. Canımıza hiç önem vermiyorlar” diyor.

‘Devlet işini yapsa...’

MESEM öğrencilerine iş güvenliğine ilişkin ders veriliyor ancak Berat’a göre içeriğinde hiç ‘işe yarar’ bir şey yok: “Geçen sene birkaç ders gördük. Bir ders bir de sınav var, başka bir şey yok. Burada kendi kendimize öğreniyoruz. ‘Baret takın’, ‘İş ayakkabısı giyin’ falan diyorlar. Ama kontrol eden yok veriyorlar mı, vermiyorlar mı...”

Berat’a ‘çocuk haklarının’ ne ifade ettiğini soruyoruz: “Yani şimdi aklıma gelmiyor böyle sorunca, ne desem kendim de siz de inanmazsınız. O kadar boş bir terim.” Cevabının üzerine yaşam koşullarını neyin kolaylaştırabileceğini konuşuyoruz, Berat yoksulluğun nasıl çocuk işçiliği artırdığını anlatıyor: “Yani keşke devlet biraz ailelerimize yardım etseydi. Biraz bile yardım etse bir sürü kişi bu yaşta bu dükkanlara düşmek zorunda kalmazdı.”

Haftada 60 saat mesainin sonu iş kazası

Sanayi sitesinin içinde dolanırken Serkan’la tanışıyoruz. Kadosan’da çocuk işçilere rastlamak çok zor değil. Serkan yeni 18’ine basmış. Tam 4 senedir aynı otomotiv atölyesinde çalışıyor, onun da aylık ücreti 16 bin TL. Bu sene MESEM’i duyunca yazılmış. Nasıl bir eğitim olsa okumak isterdi diye sorduğumuzda müfredatın içeriğine sıra gelmiyor, “Ekonomi biraz daha iyi olsa tabi...”

Serkan’a çocuk işçi cinayetlerinden bahsediyoruz, Serkan’a göre bu ölümlerin sebebi ‘ustaların dikkatsizliği.’ Serkan da daha önce iş kazası geçirmiş. Parmağını gösteriyor, yaklaşık bir sene önce çalışırken tırnağını makineye kaptırmış, yeni yeni iyileşiyor, “İş yeriyle değil, benimle ilgili ama” diyor. Serkan sabah 8-9 gibi atölyeye geliyor, akşam 6-7 gibi çıkıyor ve haftanın 6 günü çalışıyor. Serkan’ın burada hayatını iyileştirmek için bir talebi yok, İngiltere’ye gitmek istiyor.

‘İnsan bu arabadan bende de olsa diyor’

Serkan’la konuştuğumuz sokağın bir altındaki atölyede 16 yaşındaki Eren’le tanışıyoruz. İki senedir yani 14 yaşından beri aynı atölyede. Normalde okuyacakmış, ama LGS’den sonra Fatih Borsa Anadolu Lisesi gelmiş. Şimdi atölyede mekanikçi. Sabah 9 gibi işe başlıyor, saat 7’yi geçerken çıkıyor. Çarşamba günleri okula gidiyor, ama kendini pek okul okuyor gibi hissetmiyor: “Okulda boş boş yatıyoruz genelde, pek ders de işlemiyoruz. İşlediğimizde de faydalı bir şey öğrenmiyoruz.”

Eren’le de 9 çocuk işçi cinayetini konuşuyoruz. Eren son cinayetleri duymamış, ama bazılarına denk geldiğini söylüyor. Kendisinin iş yerinde iş güvenliği önlemlerini sorunca gülerek ayağındaki terlikleri gösteriyor. İş ayakkabısı yok, eldivenleri ise mavi, ince lastikten. Eren’e göre çocuk işçi cinayetlerinin bu kadar artmasının sebebi çalışma yaşının düşmesi: “14 yaş çok küçük bence çalışmaya başlamak için ama hayat ona itiyor. Daha küçükler geldikçe kazalar da artıyor.”

Eren’in çalıştığı atölyede pahalı olduğu belli bir klasik araba duruyor, gelen arabalar hakkında konuşuyoruz: “İyi arabalar geliyor buraya, biz pek elleyemiyoruz onları. Bunlara bakıyoruz biz (Bir Renault Megane’ı gösteriyor). İnsan diyor tabi keşke bende de olsa bir tane diye ama çok zor.” Eren’e, Dünya Çocuk Hakları Günü’nde ne talep ettiğini soruyoruz: “Para ya, kazandığımız ucu ucuna yetiyor. Bir de lise ortamını tatmak isterdim aslında.”

Verilerle çocuk yoksulluğu

  • TÜİK’e göre 15-17 yaş arasındaki her dört çocuktan biri, yani 970 bin çocuk çalışıyor. Buna kayıtsız olanlar ya da bu yaş aralığının dışındaki MESEM’liler dahil değil. 5-17 yaş arasını kapsayan çocuk iş gücü istatistikleri ise 2019’dan bu yana açıklanmıyor.
  • 2024’te çocukları yeni giysilere sahip olamayan hane halkı oranı yüzde 9.2, düzgün iki çift ayakkabı sahibi olamayan çocukların oranı yüzde 11.7. Günde en az bir kez taze sebze ve meyve tüketimi yapamayan hane halkı oranı yüzde 10, çocukların yüzde 32.3’ü günde en az bir et, tavuk veya balık tüketemiyor. Evden uzakta bir haftalık tatil yapamayan çocukların oranı yüzde 22.2. Yaşına uygun kitaplara ulaşamayan çocukların oranı yüzde 16.7, evde ders çalışabileceği uygun bir yere sahip olmayan çocukların oranı yüzde 21.5.
  • Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfının 2024’te yayımladığı rapora göre çocukların yüzde 31.3’ü yoksul, bu oran 3-14 yaş arasında yüzde 43.8.
  • Ekim ayında 8, kasımın ilk 16 gününde 9 çocuk çalışırken hayatını kaybetti.
  • İSİG Meclisinin verilerine göre 2013’ten bu yana en az 822 çocuk çalışırken yaşamını yitirdi.
***
 Bozova’da 15 yaşındaki çırak Muhammed Kendirci işkenceyle öldürüldü 

Son 12 yılda en az 819 çocuk işçi, yalnızca 2024’te 71, 2025’in ilk 11 ayında 82 çocuk işçi çalışırken öldü; kasımda ise 10 çocuk yaşamını yitirdi. Muhammedin ölümü denetimsizliği gözler önüne seriyor.

Şanlıurfa’nın Bozova ilçesinde staj yaptığı marangoz atölyesinde kalfası Habib Aksoy (20) tarafından makat bölgesine kompresörle hava verilerek ağır yaralanan 15 yaşındaki Muhammed Kendirci, 5 günlük yaşam mücadelesini kaybetti. Otopsi işlemlerinin ardından Muhammed’in cenazesi, Adli Tıp Kurumundan ailesine teslim edilerek Bozova Asri Mezarlığı’nda gözyaşları arasında toprağa verildi. Cenazede ayakta durmakta zorlanan baba Ahmet Kendirci ile aile fertleri büyük acı yaşadı.

İş cinayeti 14 Kasım’da Bozova’daki bir marangoz atölyesinde meydana geldi. Muhammed, kalfa Habib Aksoy ve kimliği henüz belirlenemeyen bir kişi tarafından önce elleri bağlanarak etkisiz hale getirildi. Ardından pantolonu zorla çıkarıldı ve çocuğun makatına yüksek basınçlı kompresörle hava verildi. Ağır yaralanan Muhammed önce Bozova Devlet Hastanesi’ne, ardından Balıklıgöl Devlet Hastanesi ve Harran Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’ne sevk edildi. İç organlarında ciddi tahribat oluştuğu belirtilen çocuk yoğun bakıma alındı ancak kurtarılamadı.

Savcılık “şakalaşma maksadıyla” dedi
Şüpheli Habib Aksoy, gözaltına alınmasının ardından savcılığın tutuklama talebine rağmen adli kontrolle serbest bırakıldı. Tepkiler büyüyünce yapılan itiraz üzerine mahkeme hakkında tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkardı. Gaziantep’e kaçmaya çalıştığı belirtilen Aksoy yakalanarak yeniden gözaltına alındı ve tutuklandı.

Bozova Cumhuriyet Başsavcılığı, saldırıyı “yanıltıcı bilgi” gerekçesiyle yaptığı açıklamada “şakalaşmak maksadıyla hava kompresörünü doğrultmak” ifadeleriyle niteledi. Savcılığın bu ifadeleri tepki topladı.

Muhammed kendirci yaşasaydı?
İSİG Meclisinin verilerine göre son 12 yılda en az 819 çocuk işçi, yalnızca 2024 yılında ise 71 çocuk/genç işçi çalışırken hayatını kaybetti. İçinde bulunduğumuz kasım ayının 19 gününde 10 çocuk, 2025 yılın ilk 11 ayında ise 82 çocuk çalışırken can verdi. Bu nedenle mesele yalnızca iki failin işlediği bir suç değil; bütün bir düzenin sorgulanması gerekiyor.

Bozova’daki marangoz atölyesinde yaşananlar yalnızca bir çocuğun ölümünü değil, yıllardır sürdürülen çocuk işçiliği düzeninin yeniden görünür kıldı. Muhammed’in başına gelenler, Türkiye’de binlerce çocuğun “çıraklık” adı altında maruz kaldığı denetimsizlik, şiddet ve işkenceyle iç içe geçen çalışma koşullarının en çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Muhammed Kendirci yaşasaydı, belki de hayatının geri kalanını o atölyede yaşadığı şiddetin gölgesinde sürdürecekti. Yaşasaydı, maruz kaldığı kötü muamele kimse tarafından bilinmeyecek, “mesleki eğitim”, “çıraklık” adı altında sıradanlaştırılacaktı. Çünkü MESEM ve benzeri uygulamalarla yaygınlaştırılan çocuk işçilik, çocukları denetimsiz işyerlerine yönlendiriyor; iş güvenliği yok, pedagojik takip yok, işyeri şiddetini takip edebilecek bir mekanizma yok.

Çocuk emeği piyasaya göre şekillenirken, bu çocukların nasıl yaşadıkları, nasıl çalıştıkları, nasıl hayatta kaldıkları bu düzeni yaratanları umurunda olmuyor. 

***

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...