Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

Yeni ‘model’ arayışında bir seçenek

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.

Çin’in ekonomik modeli, serbest piyasa ile siyasi kontrolü birleştiren parti-devlet kapitalizmi olarak özetlenebilir. Stratejik sektörlerdeki kamu şirketleri, devlet yönlendirmeli bankalar ve sanayi politikalarıyla büyüme; salt kâr mantığına değil, siyasi önceliklere göre yönlendiriliyor. Batı’da egemen bakış, bu modelin bir gün mutlaka, borç, emlak balonu ve demografik yaşlanma gibi sorunların etkisiyle “çökeceğine” inanıyor. Ancak bu beklentiler 200 yıllık Batı egemenliğinin ürünü liberal demokrasinin, bireysel özgürlüklerin serbest piyasanın, evrensel biçimler olduğunu varsayan ve ilk kez beyaz olmayan bir gücün yükselmesinden kaynaklanan ırkçı/varoluşsal bir korkuyla düzenlenmiş patolojik bir zihinsel haritaya dayanıyor.

Halbuki, Pekin’in asıl hedefinin, şirket kârlılığından ziyade kaosu önlemek, iktidarın sürekliliğini korumak, sistematik çöküş ihtimalini bastırmak olduğu kolaylıkla görülebilir: Finansal şoklar devlet bankaları eliyle içeride emilirken “panik”, bir piyasa bilgisi değil, bastırılması gereken bir güvenlik riski olarak ele alınıyor. Böylece Çin, krizleri Lehman tipi patlamalar yerine yönetilebilir “yavaş ateşlere” dönüştürerek zararı yıllara yayıyor. Çin, demografik yaşlanma eğiliminin zirvesinden henüz uzak ama otomasyon da dahil türlü önlemler alarak uyum sağlamak için hazırlanıyor. Çin’in ABD ile rekabete bakışının da bu mantıkla uyumlu olduğu söylenebilir. Washington ilişkiyi yükselen bir güç ile gerileyen bir güç arasındaki klasik bir “Thukidides Tuzağı” senaryosu olarak görürken Pekin, bu ikiliğin tehlikeli bir savaşa yol açabileceğini öngörüyor. ABD kadar geniş ittifaklardan, şimdilik, yoksun olan Çin’in stratejisi Amerika’yı doğrudan yenmekten çok, oyunun kurallarını ve sahasını değiştirmeye odaklanıyor. Çin, Kuşak-Yol, Asya Altyapı Yatırım Bankası, dijital yuan ve teknoloji tedarik zincirleriyle ABD önderliğindeki dolar merkezli düzenin etrafına paralel bir sistem örüyor. Ticaret savaşları ve Tayvan krizleri gibi sert gerilimlerin ötesinde Çin, enerjisini; altyapı bağımlılıkları, teknoloji standartları, veri ağları, pil ekosistemi ve nadir madenler üzerinden uzun dönemli bir mimari kurmaya harcıyor. Küresel liderlik maliyetini Amerika için ekonomik ve siyasi olarak taşınamaz hale getirmeyi, rakibini “büyük zaferlerle” değil, yıpratma yoluyla dengelemeye çalışıyor.

Neoliberalizm 2008’den bu yana finansallaşmayı besleyen dar bir modele dönüşerek tükenirken Çin’in artık-değer üretimine, teknolojik gelişmeye, uzun dönemli dayanıklılığa önem veren modeli ilgi çekiyor. Özellikle BRICS grubu ve emperyalist borç ve ekstraksiyon kapitalizmi kapanından kurtulmaya çalışan çevre ülkeler için bu model bir alternatif sunuyor. Çin modeli bu ülkelere; krizlerde devlet tamponu, dolar disiplininden kurtuluş (BRICS bankası, yerel parayla ticaret), sanayi politikasıyla, altyapı yatırımlarıyla hızlı kalkınma, iç işlerine karışmayan, bir işbirliği vaat ediyor.

Ancak bu model de kusursuz değil. Emlak krizi, yerel yönetim borçları, inovasyonu sınırlayan siyasi kontrol ve yaşlanan nüfus iç gerilimleri besliyor. Ayrıca Kuşak-Yol ülkelerindeki “borç tuzağı” eleştirileri ve şeffaflık sorunları Pekin’in siyasi risklerini artırıyor.

Diğer taraftan, neoliberalizm yapısal krizi yönetemiyor, liberal demokrasi toplumsal uzlaşmayı, bireysel özgürlükleri koruyamıyor, beyaz olmayan bir göçmen nüfusun demografik/kültürel etkileri, beyaz olmayan bir süper gücün yükselmesi Batı’da ırkçılığı ve yeni bir model arayışı içinde, Çin modelinin kimi otoriter, devletçi unsurlarını kopyalama eğilimini güçlendiriyor.

Neoliberalizm geride kalırken bu tablo ne “Çin yakında çöker” fantezisini ne de “kaçınılmaz Çin hegemonyası” anlatısını destekliyor. Rekabetin kaderi, tarafların kendi iç zayıflıklarını dönüştürme hızına bağlı. Çin’in planlama kapasitesi ile Amerika’nın yeni koşullara adaptasyon çabaları arasında bizi uzun bir sürtünme dönemi bekliyor.

***

‘Ruh mühendisliği’ 

Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor. Prof. Örsan K. Öymen’in de belirttiği gibi “Müzisyenlerin sahnedeki kıyafetleri ve dansları yüzünden gözaltına alındığı, tutuklandığı, hapse mahkûm edildiği; müzik festivallerinin ve konserlerin iptal edildiği, yasaklandığı ve insanların yaşam tarzlarına doğrudan baskı uygulandığı bir ülkede, ‘uyuşturucuya karşı mücadele’ adıyla yürütülen operasyonların gerçekten uyuşturucuyla mücadele amacı taşıyıp taşımadığı en azından tartışmalıdır.” (Cumhuriyet. 20.12)

AKP iktidarı, Cumhuriyet döneminin biriken estetik mirasla rekabet edebilecek bir “alternatif” üretmeyi başaramıyor; bu kısırlık, rekabet edemediği bir sanat alanının varlığına katlanamıyor, baskıyla susturmayı tek çare olarak görüyor. Bugün sahnelerden dijital platformlara uzanan sansür dalgası; hangi arzuların meşru, hangi kimliklerin görünür, hangi duyguların saygın sayılacağına dair kapsamlı bir “ruh mühendisliği” projesi olarak işliyor.

Bu “ruh mühendisliği” eğitimi, aileyi, bedeni ve cinselliği aynı ideolojik şema içine yerleştiriyor; “2025 Aile Yılı” ilanı da bu çerçevede LGBTİ+ varoluşunu bir sapma, bir “tehdit” olarak kodlayan siyasal dilin aracı haline geliyor. Böylece devlet, yurttaşı yalnızca hukuken değil; arzuları, sevgisi ve beden dili üzerinden de biçimlendirmeye çalışan bir “biyopolitik” yürütüyor.

İktidarın, seküler cumhuriyetçilere karşı ilan ettiği “kültür savaşları”nda örneğin “milli ve manevi değerler”, “toplumun hassasiyetleri” gibi, siyasal İslamcı bir azınlık tarafından tanımlanan muğlak kavramlar, gerçekte ataerkil ve Sünni-muhafazakâr bir “dinci hakikat rejimi”ni topluma dayatmanın ideolojik araçları olarak kullanılıyor.

Bu yeniden şekillendirilen toplumda sanatçıdan, siyasal İslamın “hakikat rejimi”nin çizdiği siyasal, ideolojik, kültürel, hatta dilsel sınırları ve “biyopolitiğin” cinsiyet kodlarını (beden estetiğini, üreme normlarını) asla zorlamaması bekleniyor. Peki sanatçı ne yapacak? Eğlendirecek, “eğitecek” ama yönetenleri ve toplumsal düzeni eleştirmeden; yaratma özgürlüğünü terk ederek iktidarın ayakta kalmak için kullandığı estetik objeleri üreten bir zanaatkâra, salt icracıya dönüşecek.

Bu “deli gömleği” yalnızca sanatsal objelerle sınırlı değil. Rejim, hegemonyasının gerilemesini durduramadığı için sürekli yeni düşmanlar yaratmaya çalışıyor; bu bağlamda özellikle LGBTİ+ temsillerini, “queer bedenleri” ve onların hikâyelerini, kurmak istediği “makbul vatandaş” imgesinin tam karşısına yerleştirerek ötekileştiriyor. Böylece hedef alınan sadece sahneler, resimler, görüntüler, anlatılar ya da ekrandaki bir öpüşme, ilişki veya kimlik değil; toplumun kendi çoğulluğunu tanıma özgürlüğü, bu çoğullukla barışabilme şansı oluyor. Toplum, patolojik bir kutuplaşmayla boğucu bir totaliter arzu arasına sıkışıyor.

Tüm bu tablo, aslında yeni bir “sanat rejimi” kurma girişimine de işaret ediyor: Neyin sanat sayılacağını, kimin konuşabileceğini, neyin söylenebilir, gösterilebilir olduğunu, kısacası duyumsanabilir olanın sınırlarını siyasal iktidarın belirlemesi isteniyor. “Aile yılı”, “milli değerler”, “ahlak” gibi kavramlar, bu yeni “sanat rejimi” için bir anayasa gibi çalışıyor; sanatçıdan, Platoncu anlamda “eğiten” ama asla yönetenleri, düzeni ve cinsiyet rejimini sorgulamayan steril bir estetik üretmesi bekleniyor.

Ortaya çıkan manzara, Hitler Almanya’sının ya da totaliter, teokratik rejimlerin sanatla kurduğu ilişkinin güncellenmiş bir versiyonudur. Kutsal mesaja sadakat ve “artık değer” sömürüsü, sanatın hareket alanını parantez içine alıyor.

İnsan adalete dair sorunlarını konuşabilme kapasitesiyle hayvanlardan ayrılır (Aristoteles). Türkiye’de konuşulabilir, duyumsanabilir olanın sınırları hızla daralırken sanatın ve sanatçının saldırı altında, adaletin ve yargının derin bir krizin içinde olması hiç de bir rastlantı değildir.

PS: Özgür Özel CHP’sinin ekonomi politikasının neoliberalizme “patika bağımlılığı” bir ölçüde (İmamoğlu bağlamında) anlaşılabilir. Ama hiç olmazsa parti programında, bu “ruh mühendisliği” karşısında bir direnç, toplumu bu deli gömleğinden kurtarma konusunda bir kararlılık olmalıydı.

***

‘Erkeklik krizi’!? 

Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.

Geçen hafta Oksijen’de yayımlanan bir yorum, İstanbul Erkek Lisesi’ndeki bir olayı merkeze alarak “erkeklik krizini”, “algoritmaların ebeveynliği” kavramıyla açıklamaya çalışıyor; çocukların sosyal medyada nefret, kadın düşmanlığı içeriğiyle beslendiğini vurguluyordu. Bu tespit önemli: Gerçekten de dijital platformlar nefret söylemi, cinsiyetçilik için yankı odası işlevi görüyor, özellikle genç erkekleri keskin kutuplaşmalara, toksik erkeklik modellerine itiyor. Ancak bu çerçevede algoritmaları “tehlikeli bir teknoloji” olarak anlatırken dikkatli olmak gerekir. Çünkü algoritmaların neyi öne çıkaracağı, egemen siyasal iklim, kültürel arzular tarafından belirleniyor. Toplumda güçlenmekte olan bir kadın düşmanlığı, homofobi, şoven milliyetçi erkeklik ideali olmasaydı algoritmalar bu kadar hızlı, yaygın nefret üretemezdi.

FANTEZİNİN SİYASALLAŞMASI

Modern faşist hareketlerin neredeyse tamamında, erkeklik bir “restorasyon projesi” olarak kurgulanır: Kadınların özgürleşmesine, LGBTİ+ varoluşuna, çoğulculuğa karşı “kaybedilmiş iktidarı geri alma” vaadi, ekonomik baskılardan, yalnızlıktan bunalan erkeklere bir tür duygusal kaçış sunar. Bu siyaset, erkek şiddetini, kadın bedenini kontrol etme arzusunu “ahlak”, “gelenek”, “milletin bekası” gibi kavramlarla kutsallaştırarak en radikal erkek fantezilerini bile normalleştiren bir atmosfer yaratır.

Bu atmosferde genç erkekler, yalnızca algoritmaların sürüklediği pasif tüketiciler değildir; tersine, faşizan erkeklik mitolojilerine aktif bir biçimde özne olarak davet edilirler. “Gerçek erkek olma”, “kadını yerine döndürme”, “ülkeyi/ırkı kurtarma” gibi sloganlarla örülen bu mitoloji, dijital ortamda yalnızca çoğaltılır; kaynağı ise sokakta, ailede, okulda, camide zaten yıllardır dolaşımda olan erkek egemen dildir.

Türkiye bağlamında “erkeklik krizini” konuşurken siyasal İslamın rejimini, kültürel hegemonyasını dışarıda bırakmak analitik bir körlüktür. Yıllardır tekrar edilen “ailenin korunması”, “fıtrat”, “neslin devamı”, “kadının annelikle tanımı” gibi söylemler, erkek şiddetinin çoğu kez cezasız kalmasını, erkeklerin kendini evin reisi, kadını ise denetlenmesi gereken bir “mal” olarak görmesini kültürel/eril-siyasal bir norm haline getirmedi mi?

Bu norm, okul koridorlarından televizyon dizilerine kadar uzanan geniş bir alanda yeniden üretilirken İstanbul Erkek Lisesi gibi kurumlarda ortaya çıkan “krizleri” yalnızca dijital algoritmalarla açıklamak, bu siyasal kültürü gizlemeye hizmet ediyor. Çünkü bir kız öğrencinin yılbaşı kutlama fotoğrafı üzerine yağdırılan hakaret, tehditler, yalnızca internet anonimliğinden değil, yıllardır sahneden, kürsüden beslenen erilahlakçı nefret dilinden de cesaret alıyor.

‘KRİZİ’ NEREYE YERLEŞTİRMELİ? 

Yazar, okulu, algoritmaları tartışırken toplumsal cinsiyet eşitliğini cesaretle savunuyor ancak erkekliği daha geniş bir iktidar rejiminin parçası olarak ele almayınca önemli bir fırsatı kaçırıyor. “Erkeklik krizi”, yalnızca “kontrolsüz teknoloji” sorunu değil, “süreç olarak faşizmin” şoven milliyetçi, dindar, egemen erkek tipini ideal vatandaş modeli olarak dayatan yapısal bir dönüşüm sürecinin ürünü.

Çözüm, yalnızca “okul iklimini dönüştürmek”, “ebeveynleri, çocukları algoritma okuryazarlığı konusunda eğitmek”ten ibaret olamaz. Bu, siyasal iktidarın -yazarın unuttuğu- özelliklerini düşününce olanaklı da değildir. Siyasal iktidarın erkeklik kurgusunu, hukuktan müfredata, medyadan dini söyleme kadar her düzeyde tartışmak gerekir, yoksa algoritmalar değişse bile fanteziler yerli yerinde kalır. “Erkeklik krizini” ciddiye alan bir politika, önce mutlaka erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist, siyasal İslamcı dili sorgulamalıdır.

Sonuçta, “erkeklik krizini” anlamak için önce siyasal iktidarın, devletinin kadın tasarımı üzerinde odaklanmak gerekiyor. Algoritmalar yalnızca bir dışbükey ayna tutuyor; aynada, büyüyerek görünen yansıma ise yıllardır faşist, siyasal İslamcı söylemlerin yoğurduğu, iktidar kaybı paranoyasıyla saldırganlaşan bir erkeklik figürüdür.

Ergin Yıldızoğlu 

/././ 

Türkiye test mi ediliyor? 

Libya Genelkurmay Başkanı Haddad ve ekibini taşıyan uçağın Ankara’da düşmesi, son dönemdeki soru işaretli gelişmelerin üzerine yeni ve daha büyük bir soru işareti ekledi.

Anımsayalım: Azerbaycan’dan dönen askeri uçağımız Gürcistan’da düştü ve 20 askerimiz şehit oldu. Bir haftadır sınırlarımızı aşarak çeşitli illerimize kadar gelen İHA sorunu var. Karadeniz’de ticari gemilerimiz hedef alındı. Hatta ticari gemilerimiz Afrika kıyılarında bile hedef alındı. Vurulan geminin sahibi, Rusya’yla ticareti durdurduklarını açıkladı. Ve şimdi de Libya Genelkurmay Başkanı Haddad ile kara kuvvetleri komutanı dahil askeri ekibini taşıyan “özel jet” Ankara’da düştü.

BARRACK’IN S400 MESAJININ ANLAMI

Tüm bunlar tesadüf mü? Ve bu kadar tesadüf fazla değil mi? Belki bazıları tesadüf ama bazılarının “test” amacı taşıdığı yüksek olasılık.

Özellikle hava sahasını ilgilendiren konuların, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “S400’ler dört ile altı ay içinde çözülecek” açıklamasının işaret ettiği zeminden bağımsız olabilmesi pek olası değil. Çünkü sorun S-400 olunca haliyle konu Türkiye’nin hava savunma meselesi oluyor.

Bir haftada birkaç İHA olayının birden yaşanması, Türkiye’nin hava savunmasının test edilmesi olasılığını akla getiriyor. Peki bu testi kim yapıyor olabilir? İHA’ların menşei yanıltıcı olabilir, hele de resmi İHA’da olmayan yıldızın kullanılması,  adres şaşırtma anlamına gelebilir.

HARMONY JETS’İN SİCİLİ

Libya Genelkurmay Başkanı Haddad’ın uçağıyla ilgili Ankara’dan “elektrik arızası” açıklaması geldi. Kara kutu çözüldüğünde netleşir ama yine de bazı ilginçlikler var. Şöyle ki uçak resmi bir uçak değil, askeri uçak değil, Harmony Jets isimli bir şirketten kiralanmış özel bir jet.

Ancak bu şirketin sicili sorunlu görünüyor. İngiliz gazeteci Hannah Lucinda Smith’in yazdığına göre bu şirket, Ağustos 2023 ile Eylül 2024 arasında Avrupa’dan Halife Hafter’in kontrolündeki Bingazi’ye onlarca uçuşta İrlandalı paralı askerler taşımış. BM’nin 2701 sayılı kararını ihlal eden bu uçuşlar, BM uzmanlar heyetinin raporuyla da resmileştirilmiş. (Harici, 24.12.2026.)

TÜRKİYE’Yİ HEDEF ALAN CEPHELER

Tek tek incelenmesi gereken tüm bu olayların, şu kritik siyasal gelişmeler zemininde yaşanması önemli:

Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’ye karşı askeri ve güvenlik işbirliğini derinleştirme kararı alıyor. Üç ülkenin Doğu Akdeniz için “Ortak Müdahale Gücü” kurması gündemde.

- İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, rafa kaldırılan iki projeyi ABD’nin desteğiyle yeniden hayata geçirmek istiyor: 1) İsrail gazını Kıbrıs, Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşıyacak East-Med projesi. 2) Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru IMEC.

- ABD-İsrail ikilisi Güney Kafkasya’nın jeopolitiğine müdahale ediyor: İsrail Azerbaycan’la askeri ilişkilerini geliştiriyor, ABD Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na dönüştürüyor. 

- ABD-İsrail destekli SDG’nin Şam’la entegrasyonu Suriye’de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. 

- İsrail Golan’da genişlettiği işgali sürdürüyor ve kurduğu askeri üslerle bunu kalıcılaştırmaya çalışıyor. İlginçtir, Suriye dışişleri bakanlığı ilk kez bu süreçte Golan Tepelerini içermeyen Suriye haritası yayımladı. (Serbestiyet, 21.12.2024)

- Ve tüm bunların bağlandığı en önemli konu: ABD, İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor.

HEDEF TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ Mİ?

Türkiye’yi ilgilendiren tüm bu stratejik ve taktik gelişmelerin yaşandığı süreçte de uçaklar düşüyor, İHA’lar sınırları deliyor, gemiler hedef alınıyor... 

Açık ki bu siyasi gelişmelerin aktörleri, öncelikle Türkiye-Rusya ilişkilerini hedef alıyor. Türkiye, Rusya ve İran’ın oluşturduğu Astana Platformu’nun işlevsiz hale gelmesiyle yetinmeyen ABD-Tel Aviv ikilisi, Türkiye-Rusya ilişkilerini tümden sabote etmek istiyor.

Ve asıl acısı da şu: Türkiye bu çok boyutlu güvenlik problemlerine odaklanmak yerine, ne yazık ki enerjisini içeride, iç politik güç mücadelesine harcıyor.

***

Fidan neden hedef? 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açılımı sabote mi ediyor? DEM Partili Cengiz Çandar bu gerekçeyle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı ağır sözlerle hedef aldı. Çandar TBMM’deki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek “Dışişleri bakanınıza ayar verin” dedi!

Çandar, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Tekrar askeri yollara başvurmak istemiyoruz ancak SDG, ilgili aktörlerin sabrının tükenmekte olduğunu anlamalıdır” sözlerini anımsatarak bunun Erdoğan ve Bahçeli’nin çizgisine aykırı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 19.12.2025)

ENSARİOĞLU DA FİDAN’I HEDEF ALDI 

Erdoğan-Bahçeli ile Fidan’ın açılım tutumları bu denli farklı olabilir mi? Bu iki tutum farkı, iktidarın siyaset yapma tarzı ya da müzakere yürütme yöntemi olamaz mı? Genel kanaat Fidan’ın elbette Erdoğan’ın tutumuna rağmen farklı bir tutum alamayacağı şeklinde.

Peki o zaman DEM’liler gibi kimi AKP’lilerden de Fidan’a benzer tepki gelmesi ne anlama geliyor?

Örneğin, AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun Hakan Fidan’a gösterdiği tepkinin düzeyi, DEM’li Çandar’ınkinden aşağı kalır değil. Ensarioğlu, Rudaw TV’deki programda, Fidan’ın SDG’yi hedef alan sözlerine tepki göstererek “Cumhurbaşkanı’nın iradesine aykırı tavır gösteren kişi ya görevi bırakır ya da görevden alınır” dedi. (Cumhuriyet, 21.12.2025)

YAŞAR GÜLER’E NEDEN SESSİZLER?

DEM’li Cengiz Çandar Erdoğan’dan Fidan’a ayar vermesini, AKP’li Galip Ensarioğlu da Fidan’ın ya istifa etmesini ya da görevden alınmasını istiyor.

DEM’li ve AKP’li iki isimden gelen bu sert tepkiler, ikilinin “açılım sürecini koruma” isteğinden mi? Elbette böyle düşünülebilir. Ama aynı ikili en az Hakan Fidan kadar SDG konusunda sert açıklamalar yapan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler için neden benzer şeyler söylemiyorlar?

Örneğin Yeni ŞafakYaşar Güler’in SDG’yi hedef alan sözlerini “Bakan Güler’den SDG’ye net mesaj: Kimseye sormaz gerekeni yaparız” başlığıyla dün birinci sayfadan önce çıkardı.

Güler’in sözleri Fidan’ınkinden daha mı hafif? Neden Çandar-Ensarioğlu ikilisi Güler’i değil de Fidan’ı hedef alıyor? Eski genelkurmay başkanı da olan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in etkisinin Fidan’ınkinden daha mı zayıf olduğunu düşünüyorlar? Güler’in sözlerinin ağırlığının Fidan’ınkinden daha hafif olduğunu mu değerlendiriyorlar?

AKP İÇİNDE KLİKLER ÇARPIŞMASI MI?

Anadolu halkı “Osmanlı’da oyun çok” derdi. Yavuz-Kürt İdris ittifakının modern versiyonunun sahnelendiği şu süreçte, benzer değerlendirmeyi yapabiliriz. Zira iktidarın açılım politikası ile iktidar içindeki güç merkezlerinin birbiriyle mücadelesi iç içe yürüyor gibi. Ankara kulislerinde “Erdoğan sonrası” için güç çarpışması yaşandığı konuşuluyor.

Örneğin Fidan’ın medya ve sosyal medya üzerinden parlatma ve öne çıkma çalışması yaptığı iddia ediliyor. Bu nedenle Fidan’a “TikTokçu” diyenler bile var.

Diğer yandan Bilal Erdoğan’ın son bir iki aydır öne çıkmasına ve yaptığı açıklamaların alt mesajlarına önemle dikkat çekiliyor.

En ilginci de şu: Merkezinde Habertürk’ün olduğu medya-sanat dünyasına yapılan operasyonların bayraktarlığını Sabah gazetesi yürütüyor. Muhafazakâr mahalleye sıçrayan, dolayısıyla iktidara da bir ölçüde zarar veren bu operasyonlarda Sabah neden bayraktarlık yapıyor? Yoksa bu operasyonların aynı zamanda AKP içindeki “hedef” bir güç merkezini zayıflatacağı mı hesaplanıyor? Sabah grubu Habertürk grubunu hedef alarak aslında damat Berat Albayrak’a alan açmaya mı çalışıyor?

Ankara kulislerine yansıyan bu değerlendirmeler, oyun içinde oyun olduğuna işaret ediyor. Mesele bazı muhalif kesimlerin iddia ettiği gibi “İBB kumpas davasını kamuoyunun gündeminden düşürmek için medya-sanat dünyasına uyuşturucu operasyonu yapıyorlar” basitliğinde ele alınmamalıdır. Tersine muhalefet bu operasyonlar ile klikler çarpışması arasında bir bağ olup olmadığının üzerinde önemle durmalıdır.

***

İki entegrasyon, iki idari yapı 

Suriye’den gelen bilgiler, Şam ile SDG’nin entegrasyonda bir orta yol bulmaya yakın olduklarına işaret ediyor.

ABD’nin Suriye’nin geçici cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG Komutanı  Mazlum Abdi’ye imzalattığı 10 Mart mutabakatına göre, SDG’nin 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna entegrasyonu gerekiyor.

Peki nasıl?

İKİ MODEL 

Türkiye ve Şam yönetimi, SDG’nin kendini dağıtarak her SDG’linin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesini savunuyor.

ABD, İsrail ve SDG yönetimi ise SDG’nin birincisi tek tek değil blok halinde, ikincisi kendi komutası altında ve üçüncüsü kendi bölgesinde Suriye ordusuna entegre olmasını savunuyor.

Bu pratikte iki farklı entegrasyon, iki farklı model, hatta Suriye açısından iki ayrı idari model demek.

SGD’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre olmasının pratik sonucu “üniter Suriye” demektir. SDG’lilerin blok halinde kendi bölgesinde Suriye ordusunun bir parçası olması ise SDG bölgesinin özerkliği ve Suriye’nin ademi merkeziyetçiliği demektir.

UZLAŞI İÇİN ARA FORMÜL 

Şam’ın ve HTŞ’nin SDG’yi “zorla” kendi istediği modele göre entegre etme şansı yok. Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi, ABD’nin yaptırımlarının kalkmasına ve Washington’un desteğine bağlı. Diğer yandan İsrail de Şam’ı askeri basınç altında tutuyor.

HTŞ’nin SDG’yi “zorla” tek tek entegre edebilmesi ya da dağıtabilmesinin tek yolu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu güçlerinin doğrudan SDG’ye müdahalesinden geçiyor.

Ancak bu durum AKP hükümeti açısından Washington’la açtığı yeni beyaz sayfanın tekrar kapanmasından içerideki açılım sürecinin tıkanmasına kadar birçok riski barındırıyor.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu nedenle bir ara formülü uygulatmaya çalıştığı anlaşılıyor: SDG’nin tamamı değil ama üç tümeni korunsun, kendi bölgesinde bloklar halinde Suriye ordusunun parçası olsun. Bu ara formülün gereği olan idari yapıyı zaten “federasyon değil ama ona en yakın sistem” diye tanımlamıştı.

ŞAM’IN İKİ TALEBİ 

Şam’dan gelen bilgiler, bu formülün genel bir uzlaşının zeminini oluşturduğu şeklinde ama -belki de Ankara’nın etkisiyle- Şara yönetimi bazı ek taleplerde  bulunuyor.

Örneğin Reuters’in iddiasına göre Şam yönetimi “50 bin SDG’linin üç tümen halinde yeniden yapılandırılmasına” prensipte açık ancak iki talebi var: 1) SDG bazı komuta pozisyonlarından vazgeçmeli. 2) Kontrol ettiği bölgeler, Suriye ordusunun diğer birliklerine de açılmalı.

Şam’ın bu talepleri SDG tarafından kabul görür mü? Reuters’e konuşan bir SDG’li yetkili, “Bir anlaşmaya hiç bu kadar yakın olmamıştık” diyor.

YANLIŞ SURİYE POLİTİKASININ MALİYETLERİ 

Belki de uzlaşıya yaklaşılması nedeniyle olsa gerek, DEM Parti milletvekili Cengiz Çandar, TBMM’de yaptığı konuşmada, Erdoğan’dan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a SDG konusundaki sözleri nedeniyle “ayar vermesini” istedi!

Anlaşılan o ki Öcalan’ın TBMM heyetine yaptığı ama sadece 4 sayfalık özeti açıklanan 16 sayfalık görüşleri, devlet içinde farklı yorumlanıyor. Fidan’ın kimi sözlerinin işte o farka işaret ettiği düşünülüyor.

DEM de, Bahçeli’nin “Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılmasını demokrasinin gereği sayan” tutumundan anlaşıldığı kadarıyla MHP de Suriye’deki bu uzlaşıya yakınlığın, içerideki açılım sürecinin önünü açacağını düşünüyor. O nedenle Öcalan’ın 16 sayfalık açıklaması bir süre daha kamuoyundan gizlenecek büyük olasılıkla. Çünkü Öcalan SDG’nin Suriye’de silah bırakmasını kabul etmiyor.

Burada bir sürpriz yok, Öcalan süreç başlarken nerede duruyorsa bugün de orada duruyor. 2014’teki açılımda “Ağırlık merkezi Kuzey Irak değil, Kuzey Suriye” demişti, 2025’te de “Türkiye’de devlet, federasyon, özerklik istemiyorum ama Suriye’de istiyorum” diyor özetle.

Yani Öcalan değil, AKP ve MHP durduğu yeri sürekli değiştiriyor. Bunun Türkiye’ye ağır maliyetlerini daha yaşamaya başlamadık bile.

***

Güney Amerika için iki zıt program 

ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinden sonra Çin de Güney Amerika için bir strateji belgesi yayımladı. İki strateji belgesi, bölge için birbirine zıt iki program ortaya koyuyor.

Geçen hafta ilkini incelemiştik: ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, birincil önemli bölge olarak Batı yarımküreyi belirlemiş durumda. Washington, kuzeyden güneye Grönland, Kanada, Panama diye inerek Güney Amerika dahil kıtayı kendisi adına bir nevi “münhasır bölge” ilan ediyor ve burada yeni-Monroe doktrini uygulayacağını belirtiyor.

ABD Atlantik ve Pasifik okyanusları arasındaki bu bölgede, “Yarımküre dışındaki rakiplerin, yarımkürede kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini” engellemeyi önüne temel hedef koymuş durumda. Kim bu yarımküre dışı kuvvet? Çin.

Özetle ABD Çin’le hem Asya’da hem Güney Amerika’da ve hem de Ortadoğu ile Afrika’da bir büyük mücadele stratejisi belirlemiş durumda.

ÇİN’DEN ABD’YE YANIT

Çin, ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji belgesinin yayımlamasının hemen ardından Güney Amerika ve Karayipler bölgesiyle ilişkilerini tanımlayan kapsamlı bir strateji belgesi yayımladı. Belge, Çin’in 2016 yılında yayımladığı strateji belgesinin güncellenmiş hali. Pekin yönetimi bölgeye beş başlıkta derin işbirliği öneriyor.

Belge öncelikle bölgeyi Küresel Güney’in ayrılmaz bir parçası olarak tanımlıyor. Çok kutuplu dünya düzeni inşasına işaret ederek “tek taraflı zorbalığa ve hegemonya kullanımına” karşı çıkıyor.

Burada bir parantez açalım: Yeni Ulusal Güvenlik Stratej belgesinde, ABD’nin Güney Amerika’daki hedeflerine ulaşmak için iki araca başvuracağı yazıyor: Birincisi, “Bölgenin, ABD’yle uyumlu hükümetlerini, siyasi partilerini ve hareketlerini ödüllendireceğini ve teşvik edeceğini”, ikincisi de bunun kaldıracı olarak, Batı yarımküredeki askeri varlığını artıracağını belirtiyor.

İşte Çin’in strateji belgesinde işaret ettiği zorbalık ve hegemonya budur.

ÇİN’İN STRATEJİ BELGESİ 

Peki Çin’in strateji belgesinde neler var?

- Çin öncelikle siyasi güvenin önemine işaret ediyor. Egemenlik ve toprak bütünlüğünün desteklenmesini savunuyor. Hükümetler arası diyalog merkezlerinin güçlendirilmesini öneriyor.

- Çin ticaretin ötesine geçen yapısal öneriler sunuyor. Kuşak ve Yol kapsamında altyapı projelerinin hızlandırılmasını ve tedarik zincirlerinin güvence altına alınmasını amaçlıyor.

ABD Doları’na bağımlılığı azaltacak finansal adımları büyütmeyi öneriyor. İkili ticaretlerde ulusal paralarla ticareti savunuyor ve bunun gereği olan ödeme sistemlerinin entegrasyonunu öneriyor.

- Çin askeri alanda Güney Amerika ülkeleriyle savunma işbirliği ilişkilerini geliştirmek istiyor ve Küresel Güvenlik Sistemi çerçevesinde birlikte hareket etme niyetini ortaya koyuyor.

- Çin Güney Amerika ülkeleriyle yüksek teknoloji ve uzay çalışmaları alanlarında ortaklıkları derinleştirmek istiyor.

- Çin ayrıca “Uygarlık Programı” başlığı altında bölge ülkeleriyle kültürel diplomasiyi geliştirmeyi ve insani bağları güçlendirmeyi hedefliyor.

ABD SAVAŞ, ÇİN KAZANÇ VAAT EDİYOR

Görüleceği üzere Güney Amerika konusunda birbirine zıt iki program var.

ABD, Güney Amerika ülkelerini sömürmek için yeni-Monroe doktrini uygulayacağını, kendisiyle uyumlu hükümetleri işbaşına getirmeye çalışacağını ve bölgeyi askerileştireceğini söylüyor özetle. Ki Trump Beyaz Saray’a oturduğu günden bu yana Grönland’ı ve Panama’yı açıkça istediğini ortaya koydu, bazı Güney Amerika ülkelerindeki seçimlere doğrudan müdahil oldu ve Venezüella’ya da saldırı arayışında.

Çin ise tersine Güney Amerika ülkeleriyle daha önce başlattığı ve bu ülkelerin memnun kaldığı kazan-kazan ilişkilerini geliştirmeyi vaat ediyor.

İşte ABD’nin yeni-Monroe doktrininin zayıf karnı tam da budur: Güney Amerika ülkelerinin Çin’le işbirliğinden kazancı ve mennuniyeti...

Mehmet Ali Güller

Cumhuriyet


‘En kötü hırsız, çocukların oyun zamanını çalandır’ -Kavel Alpaslan /EVRENSEL-

Rusya’nın başkenti Moskova’nın merkezi Kızıl Meydan aynı zamanda bir mezarlıktır. Merkezinde ünlü Lenin Mozolesi bulunur. Fakat meydanda yatan tek kişi Lenin değildir. Mozolenin hemen arkasında Kremlin’ın kızıl tuğlaları yükselir. İşte bu duvarın içerisinde Sovyetler Birliği’nin önde gelen ‘kahramanları’ yatar. Devrimciler, bilim insanları, siyasiler ve sanatçılardan oluşan bu mezarlığın her bir taşı büyük sembolik anlam taşır.

Duvarın önünde yürürken gözünüze Latin alfabesiyle yazılmış farklı bir isim takılacak: ABD’li İşçi Önderi William Haywood. Kendisi Ekim Devrimi’nin yarattığı enternasyonalist rüzgar sebebiyle yolu Sovyetlerden geçmiş birçok isimden biridir. Fakat maden ocaklarında çalışan küçük bir çocuk olarak başlayan hayatı nasıl Moskova’nın baş köşesinde bitmiştir? Uzun boyu ve dev cüssesi nedeniyle işçilerin ‘Koca Bill’ lakabıyla tanıdığı bu tek gözlü adam nasıl ABD oligarşisinin korkulu rüyası olmuştur?

Gelin madenlerden kavgalara, grevlerden idam yargılmalarına, cezaevlerinden sürgünlere... ilk nefesten son nefese kadar işçi sınıfına adanmış bu muazzam hayata göz atalım.

Yerin altında bir doğum

Biyografilerde bir insanın hikayesinden söz edilirken önce ‘doğum yılı’ ve ‘doğum yeri’ verilir. Haliyle bu kısımda şehir ya da bölgeler dile getirilir. Oysa bu, bir hayatı anlamlandırmak için yeterli bir bilgi sayılmaz, zira şehirler içerisinde birden fazla ‘şehir’ vardır. Emekçilerin çocukları, zengin azınlıkla aynı şehirde doğabilir ama aynı ‘yerde’ doğmaz.

Haywood, hayatı boyunca bu sınıfsal çelişkiyi üzerinde taşıyacak bir biçimde hayata gözlerini açar. Biyografi diliyle söyleyecek olursak: Güney Afrikalı bir anne ve Kentucky’li madenci bir babanın oğlu olarak 1869 yılında Utah’ın Salt Lake kentinde dünyaya gelir. Fakat belirleyici olan yeri görmek için doğum anına biraz daha yaklaşmalıyız. Çünkü Haywood’un ‘doğum yeri’ babasının çalıştığı madenin mutfağıdır! 

Küçük Bill’in ailesi yoksuldur. Bill daha bebekken babası ölünce hane halkı için işler daha da kötüleşir. Fakat daha sokakta oynama hakkını kaybetmediği günlerden bir gün, sapanını bıçakla yontarken kaza eseri sağ gözünü kaybeder. Yerine camdan bir göz takılır. Bu sebeple fotoğraf çekilirken ya da konuşurken yüzünün sol tarafını dönme alışkanlığı edinir.

Ailenin mecburi ihtiyaçları sebebiyle henüz 9 yaşındayken çalışmaya çiftliklere ve madenlere gönderilir. Boş zaman denilen şeyin imtiyazlı sınıfların sahip olduğu bir lüks olduğunu Nevada’da yerin metrelerce altında öğrenir. Tüm gençlik yıllarını bir madenden ötekine geçirirken bulunduğu yerlerdeki işçi önderleriyle tanışır ve kendisini Batı Madenci Federasyonunda (WFM) örgütlü işçi mücadelesinin içerisinde bulur.

‘Dağınık olduğumuz sürece kurban edilebilirdik’

Çalıştığı bölgede madenciler mücadele esnasında sık sık şirketin paralı silahlı güçleriyle karşı karşıya gelir. Kanlı mücadelelerde Haywood henüz genç bir delikanlıyken gözünün önünde siyah bir işçinin linç edilişine tanıklık eder.

Hayatı kavga ve zorlu çalışma koşullarıyla sürüp giderken başarılı bir örgütçü olarak öne çıkar. Grevler kadar madenlerde çocuk işçiliği yasaklamak için yürüttüğü kampanyalarla isminden söz ettirir. Sendika yöneticiliği ve Madenci dergisi editörlüğü yapar. Amerikan Sosyalist Partisine (SPA) dahil olur. Sendikada militan işçi mücadelesinin sesi Haywood, WFM politikalarını fazla geleneksel bularak 1905 yılında Dünya Sanayi İşçileri Sendikasının (IWW) kurucuları arasında yer alır.

Haywood IWW’nin kuruluş konferansında ‘Üretim araçlarını kamulaştırıp ve kapitalist efendiler olmaksızın yeniden dağıtılmasını amaçladıklarını’ duyurur. Ona göre işçi sınıfı için tek yol ‘Kapitalizmin kölelik zincirlerinden kurtulmakta’ saklıdır.

Haywood’un yazdığı “Kendi kendime bulabildiğim tek çözüm örgütlenmek ve gücümüzü arttırmaktı. Dağınık ve kopuk olduğumuz sürece kurban edilebilirdik” ifadeleri örgütüne de yansıtır. IWW, ilgilerini çoğunlukla vasıflı beyaz işçilere yönelten sendikalar gibi işçi sınıfı içerisinde cinsiyette, kimlikte ve iş niteliğinde ‘seçici’ davranmaz. Dönemin ABD’sinde devasa bir emekçi kitle sayılabilecek göçmen, siyah, kadın ve vasıfsız işçileri tek ve büyük bir çatı altında toplamaya yönelir. Siyasi olarak sosyalistler kadar anarşist işçileri de kapsar. 

Maden sahibi eski valiye suikast suçlaması

Sıradan sendikaların aksine işçi konseylerine dayanan bir yönetim modeli de sunan IWW’nin etki alanı, genel grev eylemleriyle genişler. Aynı dönemde Haywood da dahil olmak üzere işçi önderlerine karşı sermayenin saldırıları da şiddetlenir... Bunun en net örneği Haywood’un adını tüm ABD’ye duyuran davayla görülüyor.

Eski Idaho Valisi ve maden sahibi Frank Steunenberg, 1905’te bombalı bir suikast sonucu öldürülür. Bu davanın ucu, işçi hareketinin karizmatik liderlerinden Haywood’a dokunur. Suikast düzenlemekle suçlanır, idam cezasıyla yargılanır. Davanın siyasi olduğunu düşünen seslerin de tepkisiyle 1907’de beraat eder.

Suikast davasından sonra Haywood kaldığı yerden mücadele hayatına devam eder. Hatta Galler ve İrlanda’daki grevlere katılmak üzere 1910 yılında Avrupa’ya seyahat eder. Bu kıtada tanıştığı Rosa Luxemburg ve Vladimir Lenin gibi isimler, düşünce hayatında derin izler bırakır.

‘Ekmek ve Güller’ grevinde

Peterson İpek Fabrikası Grevi, işçi önderleri ve William Haywood


Döndüğünde yine bir işçi direnişi örgütler. Tarihe ‘Ekmek ve Güller grevi’ olarak geçen Lawrence Tekstil Fabrikasında 1912 yılında kadın işçilerin öncülüğünde başlayan grevin arkasındaki önemli isimlerden biri de Haywood’dur.


Kırk farklı halktan işçilerin çalıştığı Lawrence, o dönem dünyanın en büyük tekstil fabrikasıdır. ABD’de, 1 Ocak 1912’de çıkan yeni iş yasasıyla kadın ve çocuk işçilerin haftalık çalışma saati 56’dan 54’e düşürülür. Ancak ne var ki, işçiler iki hafta sonra, haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi karşılığında, ücretlerinde de düşüş olduğunu fark ederler. İşçiler arasında büyük bir öfke dalgası yayılır. Derken grev bütün Lawrance fabrikalarına yayılır. İşçiler hızla komiteler kurarlar. On dört halkın işçilerinden oluşan 56 kişilik bir ana komite grevin bütün sorumluluğunu üstlenir. Talepleri, 54 saatlik haftalık çalışma saati, yüzde 15 ücret artışı, fazla mesai karşılığında çift ödeme, eşit işe eşit ücrettir. Grevci kadın işçilerin seçtikleri slogan ise, ‘Bread & Rose’; yani ‘Ekmek ve Gül’ dür. Ekmek, kadınların ekonomik taleplerinin, gül ise daha iyi bir yaşamın ifadesidir. Grev, önemli kazanımlarla sonuçlanırken kadın işçilerinin örgütlenme, mücadele ve direnişi tarihinde önemli izler bırakır.


Haywood daha sonra Paterson İpek Grevi gibi ses getiren mücadelelerin içerisinde yer alacaktır. Doğrudan mücadele yöntemleri sayesinde Birinci Paylaşım Savaşı’ndan hemen önce IWW’nin üye sayısı 100 bine ulaşır. 


Savaşa karşı durmanın bedeli

En kötü hırsız, çocukların zamanını çalandır afişi, William Haywood


ABD’nin savaşa katılma kararı almasıyla birlikte Haywood ve IWW cüretkar bir karar alır. Sosyal demokratların hevesle savaş hükümetlerine katıldığı bir dönemde IWW ‘Tek düşmanın kapitalist sınıflar olduğunu’ vurgular.


Emperyalist savaşların sıcaklığı en yüksek seviyelere ulaştığında alevlerin karşısında durabilmek hiçbir çağda kolay değildir. Hele hele bu ‘coşkunun’ en yüksek seviyelerde hissedildiği savaşın ilk anlarında! Rusya’da Bolşevikler, Almanya’da Spartakistler, ABD’de de Haywood gibiler tarihin doğru safında yer almanın bedelini türlü saldırılarla karşı karşıya kalarak öderler. Haywood, beraberindeki 165 işçiyle birlikte 1917’de ‘casusluk’ suçlamasıyla tutuklanır, 20 yıl hapis cezası alır. Ekim Devrimi’nin müjdesini hapishane hücresindeyken alacaktır.


Takibindeki süreçte yeni kurulan ABD Komünist Partisine dahil olur. Hemen ardından 1921’de yüklü bir kefaletle serbest bırakılır. Temyiz başvurusunu beklerken Sovyetler Birliği’ne kaçar. Mücadele hayatına Sovyetler Birliği’nde farklı biçimlerde devam eder. Bolşeviklerin emek danışmanı olarak görev alır. İşçi iktidarının deneyimlendiği Kuzbass Özerk Sanayi Kolonisi’nin inşasına yardımcı olur.


‘Yüzü savaş alanı gibi yaralı’

Kremlin Duvarı'nda William Haywood


Dünyaya gelirken kendisini saran mücadele, doğduğu yerden binlerce kilometre uzakta gözlerini kapattığı ana kadar kendisine eşlik eder. Seçmediği yerde, bir maden ocağında doğar; seçtiği yerde, kavgayla geçen hayatın ardından Sovyetler Birliği’nde 1928 yılında hayatını kaybeder.


Bugün onunla aynı duvarda yatan ABD’li Sosyalist Gazeteci John Reed, Haywood’un yüzünden bahsederken ‘savaş alanı gibi yaralı’ ifadelerini kullanıyor. Hayatı tüm izleriyle yüzüne yansıyan Koca Bill, kendi gibi emekçilerin hayatlarına çok daha kalıcı izler bırakır. Bu mücadele belki en anlamlı şekilde bir afişte yer alan bir sözle özetlenebilir.


IWW’nin 20. yüzyılın başında çocuk işçiliğe karşı örgütlü mücadele çalışması sırasında yapılan tasarımın merkezine Haywood’un güzel bir sözü yerleştirilir: “En kötü hırsız, çocukların oyun zamanını çalandır.”


Haywood bütün yaşamını, kendisinden çalınan oyun zamanını geri alma mücadelesi vererek geçirir. Zamanı geri alamaz, ancak kendisi gibi makineleştirilen çocuklar adına kavga eder. Bugün çocuk emeği sömürüsü hâlâ kapitalizmin doğal bir parçası. Bu yüzden Haywood’un sözleri bir afişte, bir makalede ya da bir stickerda kendisini göstermeye devam ediyor. Koca Bill’in mirası da mücadelesi de bu yüzden yaşıyor.

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler:

1- https://time.com/archive/6776850/radicals-death-of-haywood/

2- https://spartacus-educational.com/USAhaywood.htm

3- https://www.historyisaweapon.com/defcon1/haywoodgeneralstrike.html

4- https://apwu.org/news/big-bill-haywood-wobbly-giant/

halkTV -25 Aralık 2025-


Kaza ya da değil ama soru şu: Haddad’ın ölümü kimin işine yarar?-Mustafa K. Erdemol- 

Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed el Haddad’ın “teknik arıza” nedeniyle düştüğü söylenen uçakta yaşamını yitirmesi kimi sorularla beraber düşünüldüğünde son derece karmaşık görünüyor. Kazada Haddad ile birlikte Libya Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümgeneral Al-Fitouri Ghreibel, Askeri İmalat Kurumu Başkanı Tuğgeneral Mahmoud Al-Qatioui, danışman Mohamed Al-Asawi Diab ile medya ofisi fotoğrafçısı Mohamed Omar Ahmed Mahjoub da varmış.

Libya için ciddi bir kayıp tabii ki. Özellikle ülkede rakip tarafların neredeyse tümü için birleştirici bir figür olan Haddad’ın kaybı. Ülkenin güçlü figürlerinden Halife Haftar karşıtı olmasına rağmen tüm tarafların benimsediği bir kişilik olmayı başarması hayli önemli. Haddad, hem Trablus hem de Bingazi hükümetleri arasında uzlaşmayı sağlayan bir role de sahipti.

Ülkenin durumu malum; BM tarafından tanınan Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti ile Bingazi merkezli Ulusal İstikrar Hükümeti arasında bölünmüş durumda. Yıllar süren müzakerelere rağmen, taraflar ülkeyi birleştirmeyi başaramadı.

Yani, Haddad’ın şimdilik “kaza” olasılığının ağır bastığı trajedide ölümü ikiye bölünmüş ülkesi için çok hassas bir döneme rastladı. Hem kendi öneminden hem de ülkesinin “hassasiyeti” açısından bu “kaza” artık kazanın da ötesinde değerlendirmelere, komplo teorilerine açık durumda.

Tamamen rastlantı da olabilir ama “kaza”nın Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Halife Haftar ile görüşmesinin ardından gerçekleşmesi de komplo teorilerinin merkezinde. Bu görüşmenin ardından Pakistan ile Libya, 4 milyar doları aşkın tutarda bir askeri teçhizat anlaşması imzaladılar. Pakistan, anlaşmayla, BM’nin uzun yıllardır Libya’ya uyguladığı silah ambargosunu ihlal etmiş oldu. Munir ülkesinin Libya ile askeri teknoloji paylaşmaya hazır olduğunu da vurgulamıştı.

Kimilerine göre Haddad'ın bu anlaşmanın imzalanmasından sonra ölmesi  "tesadüf" değil. Öyle midir gerçekten, bilemem ama Haftar’ın önemli bir rakibi olan “yüksek profilli” bir askeri figürün bu anlaşmanın ardından “kaza”da ölmesi Haftar’I üzmemiştir herhalde. Onu olduğu kadar belki de BM’nin silah ambargosundan, çatışan taraflara silah satıp milyon dolarlar kazanarak çıkar sağlayan kesimleri de memnun etmiştir. Tarafların yeniden birbirine düşmesi bu tacirlerin işine gelir elbette.

Libya’nın, ülkeyi yöneten hangi “hükümet” olursa olsun, silahlanmasını tehlikeli bulan merkezler de bu kesimlerin arasında sayılabilir. Libya’nın “açık köle pazarı” olması bu merkezlerin işine geliyor belli ki. Akdeniz için birleşmiş/istikrarlı bir Libya en azından göçmen sorunun çözümü için gerekli de olsa, “hakimiyet savaşı” veren güçler için parçalı bir Libya daha çok tercih edilir durumda. ABD, Rusya ile Çin’in eline bırakılacak “birleşmiş" bir Libya”yı kabul edecek gibi görünmüyor. Ülkede, karışıklık olması şimdilik işine geliyor ABD ile dostlarının.

Rusya ile Çin’in bölgedeki avantajlı konumundan, ABD’nin de batının da rahatsız olduğu sır değil. Libya bugünkü “parçalı haliyle” uluslararası aktörler için bir rekabet konusudur. Ülkenin içinde bulunduğu istikrarsızlığın nasıl sonuçlanacağı ya da neye evrileceği bu uluslararası aktörlerin çıkarları neyi gerektiriyorsa o yönde olacak.

Kesin olan şu; Haddad’ın ölümü Libya'daki iç askeri dengeleri kesinlikle değiştirecek.

Ölümü “kaza” da olsa “kasıtlı” da olsa.

/././

Fenerbahçe’nin 3 Temmuz travması tetikleniyor -İsmail Saymaz- 

Beklenen rapor dün sabah çıktı.

Adli Tıp, Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran’ın test sonucunu açıkladı.

Saran’ın saçında kokain tespit edildi.

Kanında, idrarında ve tırnağında bulgu elde edilmedi.

Saran, rapor açıklandıktan sonra yaptığı açıklamada, hayatı boyunca kokain kullanmadığını savunarak, “Bırakın kullanmayı, yakından görmüşlüğüm dahi yoktur” dedi. Rapora itiraz edeceğini ifade ederek, Adli Tıp’ın yeniden test yapmasını istedi. Özel bir kuruluşa başvurarak, test yaptırdı.

Saran’ın bu hamlesi yaşanacakları önlemeye yetmedi.

Hatta aksi yönde sonuç verdi bile diyebiliriz.

Saran, Şükrü Saracoğlu stadındaki kulüp binasındaki başkanlık makamında akşam gözaltına alındı.

Geceyi İl Jandarma Komutanlığı’nda geçirdi.

Bu muamele Ela Rumeysa Cebeci’ye yapılmadı.

Cebeci, Adli Tıp raporundan sonra gözaltına alınmadı, örneğin.

Kibarca savcılığa davet edildi.

Cezaevine götürülürken görüntüsü sızmadı hiçbir yere.

Olması gereken buydu.

Kaçmadı, davet edilebilirdi

Saran, Cebeci’nin telefonundan çıkan mesajlaşmalardan dolayı suçlandığı halde ona çok sert davranıldı.

Halbuki Saran, hakkında yakalama kararı çıktığında İtalya’daydı. İlk uçakla gece Türkiye’ye döndü ve sabah adliyede ifade verdi.

Dönmese kim geri getirebilirdi Saran’ı?

Kaçma şüphesi de kanıtları yok etme imkan ve ihtimali de yok.

Kaldı ki Adli Tıp raporuna itiraz ediyor.

Yeniden örnek alınmasını istiyor.

Uluslararası yeterlilikteki kuruluşlarda test yaptırarak sonuçları açıklayacağını kaydediyor.

Cebeci gibi, ifadeye davet edilebilirdi.

Saran’ı Şükrü Saraçoğlu Stadı’ndaki kulüp binasının başkanlık makamında gözaltına almak, milyonlarca Fenerbahçelinin 3 Temmuz travmasını tetikliyor.

Fenerbahçe Başkanı’nı Boğaz’a bakan yalısında uyuşturucu ve seks partisi düzenleyen Kasım Garipoğlu ile bir tutmak, ona torbacı muamelesi yapmak “Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütünü” ayağa kaldırmaya yeter de artar.

Kod adı neden Kanarya?

Aynı soruşturmada gizli tanığa ‘Kanarya’ kod adını verme fikri kimin aklına geldi, gerçekten merak ediyorum.

Saran’ın adı ilkin ‘Kanarya’nın ifadesinde dile getirildi.

Kanarya, şöyle diyor: “Ayrıca Ela bana O.B., Saadettin Saran, S.B. ve birçok kişiyle ilişki yaşadığını söyledi.”

İfadesinde Saran’dan söz ettiği için midir bilinmez, gizli tanığa ‘Kanarya’ kod adını vermişler.

Fenerbahçeliler başka türlü provoke edilemezdi.

Saran, tutuklanır

Saran, büyük bir ihtimalle tutuklanır.

Bu ağır yaptırım Fenerbahçelilerin Saran’ın etrafında kenetlenmesinden başka bir sonuç vermez.

Ne Saran istifa eder…

Ne de camia, başkanından vazgeçer.

Ali Koç bile ilk günden Saran’a desteğini açıkladı.

Yalnızca Aziz Yıldırım ve çevresi suskun.

Onlar Saran’a yönelik suçlamanın 3 Temmuzdan ayrı tutulması gerektiğini savunuyor.

Ancak Yıldırım da dahil hemen her Fenerbahçeli, “Bu kulübün başkanını kongre üyeleri belirler” diye düşünüyor.

Gereğini yapmalı

Saran’a gelirsek…

İçeride ya da dışarıda, Adli Tıp raporunu çürütmek zorundadır. Çünkü kokain kullanmak dünyanın her ülkesinde suçtur ve mazur görülemez.

Fenerbahçe klübü ve camiası yalnızca futbol branşından, erkek ve yetişkin sporculardan ve taraftarlardan oluşmuyor. Bu kulüpte binlerce kadın ve çocuk sporcu ve taraftar var.

Başkan, camianın rol modeli ve temsilcisidir.

Fenerbahçe, kokain kullandığı bilimsel olarak ispat edilmiş bir başkanın ağırlığını taşıyamaz.

Saran, ya bu iddiaları çürütüp aklanmalı…

Ya da gereğini yapmalı.

Adli Tıp: Saran, iki ay içerisinde kokain içmiş

Adli Tıp Kurumu yetkililerini arayarak, Saran’ın test sonucuna ve itirazlarına dair sorular sorup yanıtlar aldım.

Kimya İhtisas Dairesi'nde Saran’dan iki santimetre uzunluğunda saç örneği alınmış.

Yanlış anlaşılmasın.

Saçın iki santimetrelik kısmı kesilmemiş.

Saçın boyu zaten bu kadarmış.

Ve yapılan incemele sonucu kokain tespit ediliyor.

Yetkililer şöyle diyor:

“İki ay içerisinde kokain içtiği kanısındayız. Saçta her bir santimetrelik kısmı bir ay kabul ediyoruz. Saç genelde ayda bir santimetre uzuyor. Kökten sonraki bir santimetresi aralık ayında, uçtaki bir santimetresi kasımda kokain kullanıldığını gösteriyor.”

Neden kanda, idrarda ve tırnakta değil de saçta?

Kokainin saça ‘afinite’ bir madde olduğu vurgulanıyor.

Afinite, ‘bağlanma enerjisi’ anlamına geliyor.

Bu yüzden saçta çıkma ihtimali yüksek.

Neden kanda ve idrarda çıkmadı?

Kanda bir günlük, idrarda bir haftalık sonuç elde ediliyor.

Saran’ın tırnakları kesildiği için ufacık bir örnek alınabilmiş ve sonuç vermeye yetmemiş.

Bu rapor iki uzman, bir şube müdürü ve Kimya İhtisas Dairesi başkanının onayından geçmiş. Daire 2009’dan beri Türk Akreditasyon Kurumu tarafından akredite edilen bir laboratuvara sahip. Avrupa Adli Bilimler Derneği’nin üyesi ve uluslararası kuruluşlarca denetleniyor.

Yetkililer şu bilgileri veriyor:

“Saçın Saran’a ait olduğu bilinmeden tahlil yapılıyor. Numunede şifre kullanılıyor. Raporu yazanla tahlil yapan farklı. Saran’ın tahlili olduğu bilinerek rapor verilmiyor.”

Raporun yanlış çıkma ihtimali var mı?

Yetkililer “Yanılgı payı bize göre yok, sıfıra yakın” diye yanıt veriyor.

Bugüne kadar hatalı rapor verildiğini hatırlayan yok.

İtiraz halinde süreç nasıl işleyecek?

Saran, özel raporunu avukatları aracılığıyla savcılığa sunacak. Savcılığın “Çelişki var” demesi halinde dosya uyuşturucu incelemesi yapan 5. İhtisas Kurulu’na gidecek.

Son kararı bu kurul veriyor.

***

Ela Rumeysa Cebeci, bonzai de kullanmış

Sunucu Ela Rumeysa Cebeci, önceki gün savcılığa başvurarak, ek ifade verdi.

Cebeci, ifadesinde şöyle dedi: “Ben uyuşturucuyu geçmiş zamanda kullandım, asla kokain ve kimyasal kullanmadım. Esrarın suç olduğunu bilmiyordum. Yurt dışında serbest olduğu için hataya düştüm. Ben uyuşturucu satıcısı değil, kullanıcısıyım.”

Cebeci de Adli Tıp raporuna itiraz ederek, yeniden saçından ve kanından örnek alınmasını istedi.

Hatırlayacaksınız…

Cebeci’nin saçlarında ‘esrar ile sentetik uyuşturucu, kokain ve metabolitleri’ bulunmuştu.

Adli Tıp’a ‘sentetik uyuşturucu’ ile hangi maddenin kastedildiğini sordum.

“Bonzai” dediler.

‘Sentetik esrar’ diye bilinen bonzai, ilk içişte ölümcül olabilen bir uyuşturucu. Çok kolay ve ucuza temin edilebilen bonzai, düşük gelirli mahallelerdeki ailelerin korkulu rüyası.

***

Cihanna, Ezgi Fındık’ı Arap şeyhlerine pazarlıyor mu?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, dün uyuşturucu operasyonu kapsamında 22 kişi hakkında gözaltı kararı verdi.

20 şüpheli yakalandı.

Bir kişi cezaevinde çıktı.

Dubai’de olduğu tahmin edilen YouTube fenomeni Ezgi Fındık hakkında uyuşturucu ve fuhuştan yakalama kararı çıkarıldı.

Fındık’ın adı önceki gün tutuklanan, ‘Cihanna’ lakaplı Cihan Şensözlü’nün ifadesinde geçiyor. Hürriyet yazarı Şensözlü, ifadede E.F. diye kodlanan Fındık’ı ve ünlü kadınları Türkiye’den Dubai’ye götürerek, Arap şeyhlerine pazarlamakla suçlanıyor.

Şensözlü, ifadesinde “Sosyal medya fenomeni E.F. ile Dubai’de bulunmadım. Kesinlikle birlikte gitmişliğim yoktur” diyor.

Şensözlü, yurt dışına kadın ünlülerle gitmediğini ileri sürüyor. Kadınların erkeklerle birlikte olmasına aracılık etmekle suçlanan Şensözlü, bu iddiaya şöyle yanıt veriyor:

“Ünlü camiasında kimsenin para, hediye, değerli eşya ve mücevher alarak, erkekle tanışmasına aracılık etmedim. Sosyal medyadan gelen mesajlarda kadınlarla tanıştırmamı isteyen iş adamı olmamıştır. Olmuşsa bile şaka ve geyik amaçlıdır.”

Soruşturma dosyasında çarpıcı bir fotoğraf var.

Etkin pişmanlıkla tahliye edilen sosyete torbacısı Sercan Yaşar, 20 Kasım’da Instagram’da bir fotoğraf paylaştı.

Bu fotoğrafta, Yaşar’ın yanında Ezgi Fındık ve Cihan Şensözlü de var.

Bu üçlü şimdi aynı dosyada şüpheli.

Yaşar, ifade verip tahliye edildi.

Şensözlü, tutuklu…

Fındık ise her yerde aranıyor.

***

AK Partili milletvekillerine ekran izni

AK Parti, medya stratejisini değiştiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, talimatını vermiş.

Bundan böyle AK Parti’yi televizyon ekranlarda kendi milletvekilleri ve yöneticileri savunacak.

Bütçe görüşmeleri bittikten sonra ekranda iktidar yanlısı gazetecileri değil, AK Partili siyasetçileri göreceğiz.

/././

Ömer Çelik 'Dersi'-Ayşenur Arslan- 

Eski bakan.. Bugün AKP sözcüsü.. Yani Erdoğan’ın çevresindeki güçlü isimlerden biri.

Ben Ömer Çelik’i tanıdığımda henüz siyasette değildi. Ankara’nın ciddi atmosferinde dikkatleri anında üzerine çeken bir köşe yazarıydı. Motosikletle dolaşır, deri ceket giyer, entelektüel kapasitesi yüksek cümleler kurardı.

Elbette dış görünüşü siyaset sonrası çok değişti. Bunca yıl Erdoğan’ın yanı başında durabildiyse, görüşleri de muhtemelen zamana uydu! Duyduğumuz kadarıyla Emine Erdoğan sayesinde aile içinde de itibarını korudu.

Ancak.. Şu son bir hafta ne o itibardan eser var ne de koltuğuna uyan bir duruş..

Adı Mehmet Akif Ersoy dosyasında geçmeye başladığında yazmamak için epey dikkat ettim. Öyle ya, “AKP’NİN PRENSİ” denilen bir isimden söz ediyorduk. İktidar partisinde “Erdoğan’ın zihni ve sesi” diyebileceğimiz konumundan söz ediyorduk.

Velev ki malum partilere katılmıştı. Bunun üstü kapatılmaz mıydı!

Ama o da ne!

Birkaç gün içinde adı sosyal medyadan sokaklara, Türkiye gündemine taşınmıştı.

Sonrası daha da şaşırtıcıydı:

* Ömer Çelik paylaşımlara tek bir tepki göstermedi. Öfkelenip kükremedi.
* “Temizim ama partimi düşünerek sözcülük görevinden affımı istiyorum” demedi.
* Sadece Suriye konusunda ve SDG hakkındaki sert açıklamaları ile duyduk sesini.
* Saray ise derin bir sessizliğe gömüldü. Ne bir kınama ne de bir sahip çıkma duymadık.

Ömer Çelik, belli ki Araf’taydı artık.

Peki başına bunlar neden gelmişti? Onu da diğer onca isim gibi gözaltı, cezaevi bekliyor olabilir miydi? Neden AKP’yi de zora sokacak bir durumda bırakılmıştı?

***

Lütfen bir yere not edin: Bundan sonra sorularınızın tek bir yanıtı, bilmecelerin tek bir anahtarı var: Bilal Erdoğan.

Her ne yapılıyorsa, bilin ki Bilal Bey, yani ERDOĞAN SONRASI için yapılıyor.

Hakan Fidan’ın gelecek projeksiyonunda yerinin olmadığı, cumhurbaşkanlığı koltuğunun Bilal Bey için rezerve edildiği Umman’da gözümüze sokulmamış mıydı! İki isim, eşitmiş gibi kanepede yan yana oturtulmamış mıydı!

Ya parti teşkilatının nabzı? O konuda da son söz söylenmiş olmalı.

Elbette kanıtlayamam ama iddiayla söyleyebilirim.. Hani “AKP içinde Bilal’in adaylığına itiraz var” deniyordu ya!

Belki Ömer Çelik itirazcıların arasındaydı.

Belki de itiraz edenlere ders olsun diye, en üst seviyeden bir örnek olarak seçilmişti.

Her ne ise, son birkaç ay içinde zaman zaman dışarı sızan Bilal Bey tartışmasına nokta konmuş belli ki.

Erdoğan kararını vermiş. Buna karşı çıkanların başına gelecekleri de “BAKINIZ ÖRNEK 1” diye Ömer Çelik vasıtasıyla dosta düşmana duyurmuş.

***

AKP eski milletvekili ve siyaset kulislerinin tozunu yutmuş bir isim.. Emin Şirin Lale Özan Arslan’ın konuğu olduğu programda Ankara fısıltılarını anlatır ve yorumlarken şunu söyledi:

“Kesin diyebileceğim belki de tek şey, partinin başına Bilal Erdoğan’ın getirileceği..”

Emin Şirin’in değerlendirmelerine döneceğim ama önce birkaç notu kayda geçmeliyim:

* Önceki gün doktora giderken bindiğim takside CnnTürk Radyo açıktı. Sunulan haber biter bitmez spiker “Bilal Erdoğan’ın açıklamaları” diye anons etti ve ne sıfat ya da vesileyle olduğunu anlamadığımız açıklamaları için Bilal Bey’le baş başa kaldık. Yalnız, şunu çok net anladık: Saray medyasına Bilal Bey konusunda açık bir talimat gitmişti. Bundan sonra her kanalda her fırsatta dinleyecektik!

* Aynı gün, Bilal Erdoğan’ı bir de TÜGVA’sında gördük. Hem de kimlerle! Fenerbahçe dışındaki büyük kulüplerin büyük başkanlarıyla. Konu, 1 Ocak günü düzenlenecek Gazze mitingiydi gerçi.. Ancak her açıdan bir gövde gösterisine dönüşmüştü.

***

Artık aile içi sohbetlerde bile konuştuğumuz Bilal Bey’in babasından sonra aday olma ihtimali için hep ne dendi? “AKP teşkilatı ikna edilse bile seçmeni oy vermez.”

Bana öyle geliyor ki, Erdoğan da bunun farkında. O nedenle, seçime daha zaman varken bir alıştırma, zihinlere kazıma süreci yaşanacak. Özellikle yoksul ve binbir çeşit AKP yardımıyla ayakta kalabilen seçmen için Bilal Bey, kendi bekasının da teminatı olacak.

Saray medyasının bekasından söz etmiyorum bile. Onlar her zaman hazır nasılsa!!

Gelelim, kulislere göre Bilal Bey’in adaylık sürecinin nasıl şekilleneceğine..

Emin Şirin‘in de aktardığı kadarıyla, Saray’da pek çok ihtimalin, senaryonun masaya yatırıldığı anlaşılıyor. Ancak ağırlık, Bilal Bey’in önce partinin başına getirilmesi, Cumhurbaşkanlığı serüvenine daha sonra bakılmasından yana.

Deniyor ki yol haritası şöyle çizilmiş olabilir:

* “Önce AKP genel başkanlığı ve orada pişmesi.”
* Daha sonra belki Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atanması..
* “Erdoğan’ın seçime karar verdiğinde istifa etmesi ve yerine geçici olarak Bilal Bey’in vekâlet etmesi..”

***

Mehmet Akif Ersoy vakası patladığında, belki de ilk yazanlardan biriydim;

“Herkesin ne yaptığını bilen Saray rejimi böyle iddialarla operasyona kalkışmaz. Bunun siyasi bir operasyon olduğu ve Bilal Bey için saha temizliği yapıldığı ortada!”

(15 gün sonra aynı tespite varanlar göklere çıkarılıyor ya! Kadın ve mütevazı olmanın yan etkileri deyip geçeyim.. )

Bundan sonrası da hep Bilal Bey için olacaktır.

Ama şunun altını çizmeden geçmeyelim:

“Sadece Bilal Bey Türkiye’yi yönetmek üzere hazırlanmıyor.
Türkiye de Bilal Bey ve Erdoğan’ın hayalindeki rejim için hazırlanıyor.”

Rejim demişken.. Bugün itibariyle Saray’ın en muteber kalemlerinden Abdülkadir Selvi, geçmişi anlatırken şöyle bir görüş armağan etti memlekete:

“Ak Parti iktidar olmuştu ama Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Çankaya Köşkü’nde rejimin bekçisi gibi hareket ediyor, Ak Parti’nin elini kolunu bağlıyordu. Ak Parti iktidar olmuştu ama muktedir olamamıştı"

Olacak şey mi gerçekten! Bir cumhurbaşkanı REJİMİN BEKÇİSİ gibi hareket edebilir mi?
Cumhurbaşkanı dediğin, var olan rejimi - mesela Cumhuriyet’i- ortadan kaldırmaya çalışır. Değil mi!!!

Nitekim, sevgili Müyesser Yıldız’ın aktardığı skandal, meselenin boyutunu gösteriyor:

“General D.A., emrinde çalışan Binbaşı E.Ş.’nin TSK’nin iç yazışma sistemi üzerinden yaptığı bazı paylaşımlarda kendisini kastettiğini öne sürerek, E.Ş. hakkında hem disiplin soruşturması açtırdı hem “amir ve üstü tehdit ve hakaret” suçlamasıyla suç duyurusunda bulundu ve 2 ay süreyle uzaklaştırma kararı aldırdı.
Disiplin soruşturması sonucunda binbaşı TSK’dan ihraç edildi. Ama general için mesele orada bitmedi. Binbaşı E.Ş.’nin CİMER’e son şikâyetinin ardından General D.A. hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla bir soruşturma başlatıldı.”

***

Takkeli amirallerden üstünü şikayet eden ve Erdoğan’a hakaret iddiasıyla soruşturma açtıran subaya.. “Yeni rejim işaretleri” açısından kritik sularda yüzüyoruz.

O sularda tanıdık yüzlere rastlarsanız şaşırmayın. Mesela ABD’deki Epstein dosyasından çıkan ünlü isimlere.

Magazin istiyorsanız aramadığınız kadar! Eski başkanlar, müziğin, sinemanın dev isimleri..

Tam çekirdek çitleyerek sabaha kadar konuşabileceğiniz bir dosya.

Peki o dosyada Türkiye’den küçük yaşta kız çocuklarının götürüldüğü iddiası..

Görmeyiz, duymayız, söylemeyiz.

Ömer Çelik’in sürgün edildiği Araf Silivri’den soğukmuş zira, öyle diyorlar.

/././

halkTV

 

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan-  Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katıl...