halkTV "Köşebaşı" -6 Ocak 2026-


MHP’nin Anayasa teklifi: Zamanlama manidar!-Mehmet Tezkan- 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız cumartesi günü partisinin hazırladığı 100 sayfalık anayasa taslağının ana hatlarını açıkladı… Üzerine Trump’ın Venezüella’ya düzenlediği operasyonla Madura’yı kaçırması gelince karambole gitti…

Konuşulmadı, tartışılmadı…

Arada kaynadı…

MHP’nin 100 sayfalık anayasa önerisi yeni değil. Bahçeli taslağımız hazır diye aylar önce ilan etmişti. Taslak yeni değilse Feti Bey neden yeni yılın ilk günlerinde anayasa gündemi ile ortaya çıktı?

Zamanlama manidar…

2026 yılına anayasa tartışmasıyla başlanmasını istediği muhakkak… Cumhur İttifakı’nın 2026 yılının yeni anayasa yılı ilan etme niyetinde olduğu kulislere sızan bilgiler arasında…

Bu aynı zamanda Suriye’de çıkmaza giren SDG/Şam anlaşmazlığının (Mazlum Abdi ile Ahmet Şara) Terörsüz Türkiye sürecini dondurma tehlikesine karşı alınmış bir önlem de olabilir…

Her neyse öyle veya böyle MHP’nin ne istediğini ana hatlarıyla öğrendik…

Öncelikle bu sistemin/rejimin kalmasını ama kurumlaşmasını istiyorlar… Önce taleplerine göz atalım sonra kalem oynatırız.

“Başkanlık Sistemi yeni anayasa bütünlüğü içinde “kurumsal yapıya” kavuşturulmuş, Başkan ile birlikte iki Başkan Yardımcısının seçilmesi öngörülmüş, Başkanlık kabinesi anayasal statüye dahil edilmiş, Başkanlık Hükümet Programı’nın Meclis’e sunulması yöntemi getirilmiştir.”

Feti Yıldız’ın açıklamasından anlıyoruz ki 'Cumhurbaşkanı' ifadesi anayasadan çıkartılacak yerine ‘Başkan’ ibaresi konulacak. Yani fiilen var olan başkanlık sisteminin adı anayasaya yazılacak. Başkanlık modeli kurumsallaşacak…

Başkanla birlikte iki yardımcısının seçilmesi önerisi; MHP lideri Bahçeli’nin  ‘cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun biri Kürt olsun biri Alevi olsun’ çıkışını hatırlattı. Hatırlayın Bahçeli’nin bu önerisi çok tartışılmış ‘Lübnan gibi oluruz’ görüşü kabul görünce tartışmanın üstü örtülmüştü…

Şimdi denilecek ki MHP’nin önerisinde böyle bir kayıt yok. Yok ama seçime girecek iki yardımcı şartı Türkiye’nin yapısını oy potansiyelini göz önüne aldığımızda fiilen Türk Sünni cumhurbaşkanı Kürt ve Alevi yardımcıları formülüne döner…

Bakanlık kabinesinin anayasal statüye dahil edilmesi, hükümet programının meclise sunulması gibi değişiklikler şu anda tıkanan sistemi çözmez…

Rejimin getirdiği sorunları bertaraf etmez…

Sorun ne?

Sorun: cumhurbaşkanının aynı zamanda parti genel başkanı olması… Aynı zamanda tek kişilik hükümet olan cumhurbaşkanının meclis çoğunluğunun da başında olması… Bu yasamayı etkisiz hale getiriyor. Yasamayı devre dışı bırakıyor. Yasamanın yürütmeyi denetlemesini engelliyor.

Hakimler Savcılar Kurulu’nun oluşumu da bu iki kurumun (Cumhurbaşkanı ve Meclis) tercihleri doğrultusunda olunca yargı ister istemez etki altında kalıyor…

Kuvvetler ayrılığı fiilen kuvvetler birliğine dönüşüyor…

Ayrıca cumhurbaşkanı partili olunca mecburen polemik yapıyor, öteki partileri eleştiriyor veya suçluyor. Partisinin menfaatlerini ön planda tutuyor…

Cumhurbaşkanı partili olduğu için ‘mülki idare’ bu yapıya göre hizalanıyor. Bu da ülkeyi fiilen parti devletine dönüştürüyor.

Bana göre üzerinde düşünülmesi, çalışılması, tartışılması, çözüm aranması gereken en büyük mesele bu…

/././

Avrupa Trump’ın zorbalığını hazmedecek mi?-Mehmet Tezkan- 

Trump’ın gece yarısı operasyonu ile Venezüella Cumhurbaşkanı Maduro’yu kaçırması hakkında çok şey söylendi…

Asrın eşkıyalığı dendi…

Korsanlık denildi…

Zorbalık olduğu söylendi…

Darbe diyen çok oldu.

Orman kanununun ilanı diyen çıktı…

Haydut diye Trump’a seslenen bile oldu…

Kaos düzeninin başladığı iddia edildi…

Hepsi doğru da asıl mesele bundan sonra dünyanın seyrinin nasıl olacağı. Yeni dünya düzeni artık böyle; gücü yeten yetene denilecek kadar basit değil. Çünkü zaten düzen böyle. Yakın tarihe bakın yeter…

Trump’ın basın toplantısını izlediniz mi bilmiyorum…ABD Başkanı ve ekibi yaptığını hak olarak görüyor. Asıl derdinin Venezüella petrolünü ele geçirmek olduğunu çekinmeden, gizlemeden açık açık söyledi…

O petroller bizim dedi…

Nedenmiş?

Petrol çıkarma yatırımlarını yıllar yıllar önce ABD şirketleri yapmış da ondanmış!.. Venezüella petroüne el koymayan kendinden önceki bütün başkanları suçladı. Sadece petrol değil yer altı zenginliklerini de kendileri işletecekmiş…

Yani sadece bir ülkenin başkanına operasyon çekerek ‘uyuşturucu’ şemsiyesiyle bertaraf etmekle kalmadı, o ülkeyi ele geçireceğini kendisinin yöneteceğini dünyaya ilan etti…

Askeri gücünü anlatarak sıkıysa karşı çıkın mesajı verdi…

Hukuk tanımam ben ne dersem o olur/olacak demeye getirdi… Yetmedi; Meksika ve Kolombiya’yı da tehdit etti. Belli ki Venezüella’yı hallederse sıra önce Kolombiya’ya sonra Meksika’ya gelecek… Veya tam tersi önce Meksika sonra Kolombiya…

Oraları kendine bağlamaya, arka bahçesi yapmaya niyetli. Askeri gücü yeter mi?

Irak, Afganistan, Suriye ortada. Başka söze gerek var mı?

Soru şu; Trump’ın bu tavrı deniz aşırı ülkelere de sıçrar mı? Mesela Ortadoğu’ya!..

Şimdilik ihtimal dahilinde değil… Çünkü; geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde önceliğin batı yarım küre olduğuna dikkat çekilmişti. Yani Amerika kıtasına…

Herkesi şoke eden müdahale Trump’ın dünya için büyük tehlike olduğunu gösterdi. Gelelim meselenin can alıcı yerine,

Venezüella halkı ne yapacak? Sokaklara dökülecek mi? Kolombiyalılar, Meksikalılar onlar nasıl tepki verecek?

Peki ya demokrat Avrupa?

Hükümetleriyle, halklarıyla Avrupa Trump’ın zorbalığını hazmedecek mi?

/././

‘Cihat başladı’ dediler ve ateş ettiler -İsmail Saymaz- 

“Cihat başladı!”

B., kurşun seslerinden saniyeler önce eşi Zafer Umutlu’nun ve beş erkeğin bulunduğu salondan bu sözleri duydu.

“Biz esarete düşmek istemiyoruz” dedi teröristlerden bir başkası.

B.’nin o gün evde gördüğü tüfeklerle polis memurlarına pencerelerden ateş ettiler.

Çatışma saat 02.10’da başladı, 09.40’da bitti.

Üç polis şehit oldu.

Dördü kardeş, altı IŞİD’çi ölü ele geçirildi.

Beş kadın ve altı çocuk sağ çıkarıldı.

B. ve dört kadın tutuklandı.

Emniyet ve yargı kaynaklarına göre kadınların verdiği ifadeler, “O gece evde ne oldu?” sorusunu yanıtlıyor.

İki katlı ev

Çatışmanın çıktığı ev, İsmetpaşa Mahallesi Seher Sokak’ta yer alıyor.

Ev iki katlı.

Üst katta Zafer Umutlu ve 22 yaşındaki eşi B. oturuyordu.

11 aylık çocukları var.

Dokuz aydır bu evde kiracıydılar.

Alt katta Mehmet Cami Sordabak, eşi F. ve beş çocukları oturuyordu.

İki ay önce bu eve taşınmışlardı.

‘Evimize baskın olabilir’

Saldırının iki gün öncesine dönelim.

27 Aralık Cumartesi.

İki katlı evde rutinin dışında ziyaret trafiği var.

Lütfi Sordabak ve eşi N., Umutlu’nun evine geliyor.

Altta Lütfi’nin ağabeyi oturduğu halde üst kata çıkmış olmaları dikkat çekici.

N., “Neden gitmek istiyorsun?” diye soruyor.

Eşi “Bizim evimize baskın olabilir” diyor.

28 Aralık’ta ise Haşem Sordabak ve eşi Ç., Umutlu’ya geliyor.

Sonra da Sordabakların kız kardeşi N., misafir oluyor.

En son…

Alt katta oturan Mehmet Cami Sordabak ve eşi F., Umutlu’nun evine geliyor. F., çatışma çıktıktan sonra evine inerek, çocuklarını yanına alıp üst kata çıkıyor.

İkinci katta manzara şöyle:

Yatak odasında beş kadın oturmaktaydı.

Salonda ev sahibi Zafer Umutlu ve arkadaşı İbrahim Dayan ile Mehmet Cami, Haşem, Lütfi ve Musa Sordabak kardeşler vardı.

Evde 4-5 tüfek

B., 28 Aralık’ta evde temizlik yaparken 4-5 tüfek görmüş.

Eşi Zafer, “Bunlar imha edilecek, kullanılmayacak ve atılacak” demiş.

Genç kadın, İbrahim Dayan’la ilk kez o gün karşılaşmış.

“O da silah kuşandığında gördüm” diyor.

B.’ye göre silahlar erkeklerin bulunduğu odadaydı.

B., şunları söylüyor:

“Olay günü Sordabaklardan iki aile geldi. Polisler birinin evini tespit etmeye çalışıyormuş. Onlar da bize geldiler. Alt katta kardeşleri olmasına rağmen neden bizim eve geldiler, bilmiyorum.”

Kadınları banyoya kapattılar

29 Aralık, gece 2.

Hareketlenme oluyor.

B., tanık olduklarını şöyle anlatıyor:

“Kadınlarla benim yatak odamdaydık. Erkekler salondaydı. Daha sonra hareketlenme oldu. Biz teslim olma amacındayken, İbrahim Dayan silahı kuşanmaya başladı. Önüne geçtim. Eşlerimizi çatışmaya o ikna etti. Eşim pencereye silahla gitti. Ben önüne geçtim. Beni ittirdi.”

Erkekler kadınları banyoya götürerek, içeri kapattılar.

“Cihat başladı!” diye bağırdılar.

“Biz esarete düşmek istemiyoruz” diyerek, art arda ateş ettiler.

Erkeklerin talimatı üzerine kadınlar cemaatten arkadaşlarını arayarak, “Çatışma çıktı. Müslümanları öldürüyorlar!” dediler.

Kimileri silahları yanlarına alarak, motosikletlerle eve yaklaşmaya çalıştı. Ancak içeriye giren olmadı.

B., İlim ve Takva dergisinin WhatsApp grubunda saldırı öncesi “Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz” şeklinde paylaşım yapıldığını söylüyor.

Elde barut kalıntısı

F., Mehmet Cami’nin eşi.

1994 doğumlu.

Eşi, “İçeride ses çıkarmayın!” diye bağırmış.

Ardından silahlar patlamış.

F., “İlk kimin ateş ettiğini bilmiyorum” diye konuşuyor.

Kaynı Lütfi Sordabak, “Cihad başladı, yardım isteyin” deyince cemaatten iki kadını aramış.

Elinde barut artığı tespit edilmiş.

“Eşimin saçını okşadığım için oradan bulaşmış olabilir” diyor, silah kullandığı iddiasını reddediyor.

Silahlardan haberinin olmadığını savunuyor.

“Biz bu cihadın beklemiyorduk” diye konuşuyor.

Piknik tüpü ve düdüklü tencere düzenekli bomba

N., Lütfi Sordabak’ın eşi.

2004 doğumlu.

Evdeki piknik tüpleri ve düdüklü tencereyi görmüş.

“Bunlar mutfak tarafındaki odadaydı. Bunları erkeklerin olduğu tarafta bıraktık. Erkeklerin bununla ne yapacaklarını bilmiyorum. Eşime ne için kullanacaklarını soramadım. Polisi beklemiyorduk. Evdeki hazırlıklara dair bilgim yoktu” diyor.

Savcılık piknik tüplerde ve düdüklü tencerede bomba düzeneği tespit etmiş.

‘Bizi dinlemediler’

Ç., Haşem Sordabak’ın eşi.

2005 doğumlu.

Gece gelen polislerle Zafer Umutlu’nun konuştuğunu söylüyor. Eşlerinin, kendilerini banyoya kapattığını ifade ediyor.

“Silah sesleri gelmeye başladı. İlk Lütfi geldi, sonra Haşem ve Mehmet Cami. Yaralılardı. Silahları nereden bulduklarını bilmiyorum. Kendilerini ikna etmeye çalıştık ama bizi dinlemediler” diyor.

Kardeşlerinin yukarıda olduğunu bilmiyormuş

N., Sordabakların kız kardeşi.

1995 doğumlu.

Bekar.

Ne eve silah götürdüğü iddiasını kabul ediyor…

Ne de ateş ettiği suçlamasını.

Ağabeyi Mehmet Cami’nin evine ziyarete gittiğini savunarak, şöyle diyor:

“Kendimi olayın içerisinde buldum. Mehmet Cami’nin evindeydim. Diğerleri ise üst kattaydı. Neden üst kattaydılar, bilmem. Ateş edildikten sonra yukarıya çıktım. Olayın nasıl başladığını görmedim. Diğer kardeşlerimin yukarıda olduğunu bilmiyorum.”

N., çatışma sürerken, “Durmadan ateş ediyorlar, Müslümanları katlediyorlar” demiş ve bu sözleri kaydetmiş.

“Cihat çağrısı beklemiyorduk” diyor.

Eşleri gibi ‘İlim ve Takva Dergisi’ temsilciliğinin müdavimleri arasında bulunan beş kadın silahlı terör örgütü üyeliğinden tutuklandı.

‘Teslim olmayacağız, karşılık vereceğiz’

O gece evin bir ziyaretçisi daha vardı:

M.B.

1997 doğumlu.

Diyarbakır nüfusuna kayıtlı.

İlim ve Takva Dergisi’nin hocası M.B., Sordabak kardeşleri ve Zafer Umutlu’yu mescitlerden tanıdığını kaydediyor.

Musa Sordabak’ın 26 Aralık’ta “Zafer’in son zamanlarda davranış ve söylemlerinde bir gerginlik var. Endişeleniyorum. Zafer ile görüşelim” dediğini kaydediyor.

28 Aralık’ta Sordabak ile iki arkadaşını da alarak, Umutlu’nun evine gittiklerini söylüyor. Sordabak’ın yolda “Zafer, bana emanet verdiği silahı geri almak istiyor” dediğini ifade ediyor.

Kapıda iki arkadaşını gönderip Sordabak eve girdiklerini belirten M.B., şöyle diyor:

“Zafer kapıyı açtı. Beni gördüğüne çok şaşırdı. Evine geleceğimizi bilmiyordu. Bizi bir iki dakika bekletti. Sonra içeriye davet etti. Bu süre zarfında kadınlar yönünden müsaitlik olmadığı kanaatine vardık. İçeri girdik. Haşem ve Mehmet Cami’nin evde olduğunu gördük. Evin odasında beş kişi olduk. Ben, Musa, Haşem, Zafer ve Mehmet Cami. Bu şahıslara neden toplandıklarını, bir dertleri olup olmadığını sordum. İlk olarak Mehmet Cami cevap verdi. ‘Yalan söyleyecek halim yok. Dün 3.30’da Zafer’le görüştüm. ‘Bize yine yılbaşında bir operasyon yapabilirler. Ben, Zafer, Lütfi ve İbrahim direnmeye karar verdik. Teslim olmayacağız, gerekirse karşılık vereceğiz’ diye cevap verdi. Mehmet Cami’nin söylemine Zafer ve Haşem katıldıklarını söylediler. Bir buçuk iki saat boyunca bu düşüncelerinin yanlış olduğunu, böyle birşey yaparlarsa hem kendilerine hem ailelerine hem mahalleye hem cemaate zarar vereceğini anlattım. Bu düşünceden vazgeçmeleri için hem dini örnekler verdim hem mantıklı açıklamalar yaptım. Zafer itiraz etti. Bu sırada eve İbrahim ve Lütfi geldi. Zafer bana ‘Ben yine esaret altına girmeyeceğim, bu bana çok zor gelir, kendimi koruyacağım ve direneceğim’ dedi. İbrahim ve Lütfi, Zafer’in direnme düşüncesine destek oldu. Lütfi de Zafer’i destekleyerek bana karşı çıktı. İkna etmek için çok çabaladım, çok anlattım. Konuşma sonunda herhangi birşey yapmayacaklarına ve ben gittikten sonra evden dağılacaklarına dair söz verdiler. Evde olduğunu anladığım ancak evin herhangi bir yerinde görmediğim silahı evden çıkaracaklarını söylediler. Ne tür bir silah olduğunu bana açıklamaladılar.”

M.B., ifadesinde, Musa Sordabak’la evden çıktığını kaydediyor. Sordabak’ı evine bırakıp kendi evine gittiğini söylüyor. Sordabak’ın evinin önünde beyaz motosikleti gördüğünü beliriyor.

Musa Sordabak’ın bu motosikletle Umutlu’nun evine döndüğü anlaşılıyor.

Savcılık motosiklette silah bulunduğunu düşünüyor.

Yalova’da birçok şüphelinin avukatlığını üstlenen Onur Güler, ölü ele geçirilen teröristlerin şiddet geçmişleri olan sosyopat nitelikteki tekfirci-cihatçı figürler olduğunu ileri sürüyor. Yalova’dan sonra 150 kişinin gözaltına alındığını vurgulayan Güler, önümüzdeki süreçte tekfirci-selefi gruplara artçı operasyonlar yapılabileceğini düşünüyor.

/././

Altı canın bedeli 2 yıl 11 ay 25 gün -İsmail Saymaz- 

Özgür Yıldız, Antakya Yeşilevler Caddesi’ndeki evi kiralarken, ev sahibi Selim Arslan’a “Burası deprem bölgesi. Eviniz sağlam mı?” diye sordu.

“Sağlam olmasa ben oturur muyum” diye karşılık verdi Arslan.

Bu söz üzerine Yıldız Ailesi, 2021 yılında birinci kattaki daireye girdiler. Yerleştikten sonra binanın 1997’deki depremde hasar aldığını öğrendiler.

Arslan, bu sefer “Hasar aldı. Ancak şu an çevredeki binalardan daha sağlam” dedi.

6 Şubatta Arslan’ın oturduğu daire, birinci katın üzerine çöktü.

Yıldız’ın iki oğlu hayatını kaybetti, eşi ise sakat kaldı. Yan dairede oturan dört kişilik aile can verdi.

Arslan, geçen ay biten yargılamada, taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olmaktan 2 yıl 11 ay 25 gün hapis cezasına çarptırıldı.

1ae11455-011c-4c75-9df5-530e83f0f843.jpeg
Baba Özgür, anne Vahide, çocuklar Atlas (büyük olan) ve Emir (küçük)

İki katta üç aile

Yeşilevler Caddesi’ndeki bu apartman zemin üzerine iki kattan oluşuyordu. Zeminde dükkan, birinci ve ikinci katta evler vardı.

Birinci kattaki ilk evde, o tarihte ekmek fabrikası işleten Özgür Yıldız’ın ailesi oturuyordu.

Yıldız’ın eşi Vahide öğretmendi.

Oğulları Atlas 14, Emir 11 yaşındaydı.

Yandaki dairede ise işçi Kenan Oktar ve eşi Belgin oturuyordu. Oğulları Enver 4, Mahmut ise 2 yaşındaydı.

İkinci kattaki tek dairede ev sahibi Selim Arslan, eşi ve çocukları ikamet ediyordu.

6 Şubat’ta Arslanlar yara almadan kurtulurken Oktarların hepsi ve Yıldızlardan iki çocuk enkaz altında can verdi.

Kaçakmış

Depremden sonra binanın yapı ruhsatının olmadığı tespit edildi. Olmadığı gibi, bina hakkında belediyeye yazılı başvuruda dahi bulunulmamıştı. Bina kaçaktı.

Tapu kayıtlarında arsaydı.

Herhangi bir yapı kayıt belgesi yoktu.

84c06259-27ce-41b3-b1b3-ec2c941db3fd.jpeg
Yıkılan ev

Projesi bile yok

Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünce hazırlanan bilirkişi raporuna göre bina yapım yılı 1993’tü.

Projesiz olarak inşa edilmişti.

Proje müellifi ve teknik uygulama sorumlusu yoktu.

Mimari, statik, elektrik ve tesisat projesi ile statik hesap raporu ve zemin etüt raporu hakeza!

Raporda, “Binanın mevcut taşıyıcı sistem elemanlarında donatı

detaylandırmaları yönünden yetersiz olduğu, projesiz ve mühendislik hizmeti almadan inşa edilmesinin yıkılmasında büyük etken olduğu” saptandı.

‘Belediye bağış aldı, yer gösterdi’

Binanın sahibi Selim Arslan ve kardeşi Remzi ile müteahhitleri Süleyman Köse’ye Hatay 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Selim Arslan, ifadesinde, 32 yıl Suudi Arabistan’da yaşadığını, Türkiye’ye arada bir gelip gittiğini anlattı. 1993’te bina yaptırmak için Küçükdalyan Belde Belediyesi’ne başvurduğunu kaydeden Arslan, şöyle dedi:

“Başkan Vahip Sahil ile görüştüm. Bağış istediler. Makbuz alıp almadığımı hatırlamıyorum. Bağışı ödedikten sonra binanın yerini gösterdiler, buraya yapabileceğimi söylediler. Zemin artı iki kat izin almıştım. Belediye temel için kepçe göndermişti. Temel bu şekilde kazıldı. Almış olduğum izne ilişkin yazılı belge olup olmadığını bilmiyorum, elimde yoktur.”

Arslan, projeyi Kazım Köse’ye çizdirdiğini söyledi. Müteahhitlik işini Köse’nin amcasının oğlu Süleyman Köse’ye verdiğini kaydetti.

Suudi Arabistan’a döndüğü için inşaatı kardeşi Remzi’nin takip ettiğini anlattı. “En iyi malzemelerle yapılmasını istedim. Malzemenin kalitesiz olduğunu düşünmüyorum” dedi Arslan.

Arslan, 1995’te bina bittikten sonra belediyeye gittiğini, tapuyu verince emlak vergisi aldıklarını ileri sürdü. “Başka bir belgeye ihtiyaç olup olmadığını düşünmedim” dedi.

“Ben binanın kaçak olduğunu bilmiyordum. Ruhsatlı olduğunu tahmin ediyordum. Depremden sonra binanın ruhsatının olmadığını öğrendim” dedi.

Herkes yalanladı

Remzi Arslan ise ağabeyi yurt dışında olduğu için inşaatı takip ettiğini söyledi. Köse ile aralarında ‘kaba inşaat işçilik sözleşmesi’ yaptıklarını kaydetti. Köse’nin ekibiyle çalıştığını ve her şeyden sorumlu olduğunu belirtti. “Ben binanın yapımını denetlemedim, arada bir uğrayıp bir şeye ihtiyaç olup olmadığını soruyordum” dedi.

Süleyman Köse, müteahhitlik iddiasını reddetti.

“Ben kalıp işi yaparım, onu da en fazla 1-2 kat yaparım, 3 katlı yaptığımı hatırlamıyorum. Kalıpçılık dışında iş bilmem. Bu binanın yapımını hiç hatırlamıyorum” dedi.

Tanık olarak dinlenen mimar Kazım Köse, “Binanın müteahhitliğini ben yapmadım” diye konuştu.

O dönemin Küçükdalyan Belde Belediye Başkanı Vahap Sahil da Arslan’ı yalanladı.

“Selim'e bina yapması için yer göstermedim. Ruhsatı olmadan bina yapılması için yer gösterme yapılmaz” dedi.

İyi hal indirimi

Hatay 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava 19 Aralık’ta bitti.

Selim Arslan, suçlu bulundu.

Gerekçeli kararda, bu binanın ruhsatsız olduğu; projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik esaslarına yeterince uyulmadığı; zemin, statik ve statik hesap raporu olmadığı için donatı detaylandırması yetersizliğinden yapının çöktüğü belirtildi. Arslan’a taksirle ölüme ve yaralanmaya yol açmaktan 3 yıl 7 ay hapis verildi. Bu ceza ‘sanığın fiilden sonraki davranışları ve cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri’ göz önünde bulundurularak, 2 yıl 11 ay 25 güne indirildi.

Aynı araziye kaçak ev dikti

İddiaya göre…

Arslan, 28 Şubat 2023’te yurt dışına kaçmak üzereyken, Özgür Yıldız’ın çabalarıyla havalimanında yakalanıp tutuklanmıştı. Arslan, 19 Ocak 2024’te tahliye edildi.

Salıverildikten sonra iskan ruhsatı olmayan arazisinde tek katlı bir ev yaptı. Şikayet ve ihbarlara rağmen ev yıkılmıyor.

Halen bu evde oturuyor.

Ve bir daha cezaevine girmeyecek.

Baba Özgür, Atlas (sağda) ve Emir (solda)

‘Beraat etse bu kadar zoruma gitmezdi’

6 Şubat günü işleri nedeniyle Adana’da bulunan Özgür Yıldız, depremden sağ kurtuldu ancak iki oğlunu enkazda bıraktı.

Eşi Vahide ise sakat kaldı ve öğretmenlikten ayrıldı.

Şu an, yaşamak denirse, Mersin’de yaşıyorlar.

Yıldız, karara isyan ediyor.

“Bir kediye tekme vursam bana beş yıl ceza verirler. Bir kedi kadar değeri yok insanın. Ben hiç değilse 10-15 yıl ceza verirler diye düşünmüştüm. Bir nebze içim soğurdu. Beraat etse bu kadar zoruma gitmezdi” diyor.

/././

Erdoğan'ın seçimi!-Ayşenur Arslan- 

Nedir bu sessizlik? Erdoğan, dostu Trump’ın, dostu Maduro’ya yaptıklarını neden kınamıyor? Neden dünyada “İLK KEZ” yaşanan böyle üst düzey bir kaçırma vakası cumhurbaşkanının radarına girmiyor. Ya da giremiyor?

Önce kameraların aktardıklarına bakalım. Maduro ve eşi New York’a vardığında çok tuhaf bir tabloya tanık olduk. Maduro zafer işareti yapıyordu. Hatta kollarında narkotikçilerle yürürken “iyi yıllar” dileğinde bulunuyordu. Anlaşılacağı üzere, son derece rahat görünüyordu.

Dahası, ABD Delta Force ekiplerinin yakalayıp kaçırma hikayesinde de inandırıcı olmayan ayrıntılar vardı. Gerçekten de.. Bizlerin bile buralardan ABD’nin operasyona hazırlandığını anladığımız bir sırada “tam güvenli odaya girecekken kapıyı kapatmaya fırsat bulamadı ve yakalandı” hikayesine inanmamızı mı bekliyorlar?

Böyle durumlarda komplo teorileri devreye girer. Doğaldır!

Maduro’nun bir anlaşma yaparak teslim olduğu yolundaki teorinin öne çıkması da doğaldır!

Anlaşma şu çerçevede olabilir mesela:

* “Maduro hayatını ve servetinin biri kısmını garantiye alacak.”

* “Trump ise hem dünyaya ‘dünya benden sorulur’ mesajı verecek. Hem de Venezuela’nın petrolünü işleterek pastadan en büyük dilimi kapacak.”

KAZAN KAZAN durumu yani.

***

Doğrusu buraya kadarı, komplo falan anlamam, aklıma yattı.

Yatmayan kısmı ise memlekette yaşananlar. ABD emperyalizmi ve en vahşi temsilcisi Trump’a yumruk sallamak iyi hoş da, Venezuela hapishanelerini dolduran gazetecilere, insan hakları aktivistlerine ne demeli?

Katille maktul arasındaki çizgi silinmişse ne yapmalıyız?

Erdoğan’ın sessizliğini “iki dost arasında kalmakla” mı açıklamalıyız.

Hadi şuraya bir fotoğraf koyayım da önce onu anlattıklarını, sonra da aklımıza takılanları konuşalım.

mailservice.jpg

Fotoğrafta, gayet rahat teşhis edebileceğiniz üzere Erdoğan, Maduro.. Bir de Ahlatçı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ahlatçı var.

Yer, Caracas. Yani Venezuela’nın başkenti. Erdoğan resmi ziyarete Ahlatçı’yı da dahil etmişti.

O sırada hem Türkiye’den kimi ekonomi yazarları hem de BBC bu samimi fotoğraf için, “Venezuela’nın altınları Çorum’da işlenecek” yorumu yapmıştı.

Ahlatcı Holding yönetimi bu haberler üzerine yaptığı açıklamalarda, “sürecin sadece niyet aşamasında kaldığını ve ABD yaptırımları nedeniyle fiili bir işlem yapılmadığını” beyan etmişti. Şirket yetkilileri küresel sistemden dışlanma riskini göze alamadıklarını özellikle belirtmişti.

Ne var ki açıklama, Ahlatçı Holding’in bilançosundaki dikkat çeken artış nedeniyle pek ciddiye alınmamıştı.

Size 2019 yılında BBC’nin Reuters’e dayanarak hazırladığı haberden bir bölümü aktarayım, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:

“Onlarca kişiyle görüşerek hazırlanan Reuters dosyasında, Venezuela'da ekonomideki çöküşle 300 bin civarında kişinin ülkenin derme çatma altın madenlerinde çalışmaya başladığı, çıkarılan işlenmemiş altınların ülke dışına gönderilmesi yoluyla uluslararası yaptırımların aşıldığı belirtiliyor.

Resmi kayıtlara göre Venezuela bu yolla 2018 yılı içinde Türkiye'ye 900 milyon dolar değerinde işlenmemiş altın gönderdi. Venezuela ile Türkiye arasındaki ticaret sadece 2018'de 8 kat artmış durumda.

2016 yılının Aralık ayında Venezuela, Caracas ile İstanbul arasında Türk Hava Yolları'nın aktarmasız sefer yapacağını açıkladı. Reuters, iki ülke arasındaki yolcu trafiğinin düşüklüğü düşünüldüğünde bunun sürpriz bir karar olarak yorumlandığını belirtiyor. Ticari veriler incelendiğinde bu uçakların yolcu dışında şeyler de taşıdığı görüldü. Reuters ajansına göre, 2018 yılının 1 Ocak tarihinde, yani Devlet Başkanı Maduro'nun Türkiye ziyaretinden sadece bir kaç hafta sonra Venezuela Merkez Bankası Türkiye'ye hava yoluyla 36 milyon dolarlık altın gönderdi.”

(Günün esprisi olarak, bizzat Binali Yıldırım’ın ifadesiyle, becerikli oğlunun da pandemi döneminde yardım olarak maske ve test kiti götürdüğünü not düşüp devam edelim.)

Biz benzeri bir durumu, yine ABD yaptırımları nedeniyle İran dosyasından.. Reha Zarrab’dan hatırlamıyor muyuz?

Zarrab ititrafçı olunca, canımızın nasıl sıkıldığını.. Saray’da yüzlerin nasıl gülmez olduğunu bilmiyor muyuz?

Şimdi “MAKTUL” rolündeki Maduro itirafçı olur da Erdoğan’ın canı daha da sıkılırsa!!!

Evlerden ırak!

***

Türkiye’nin, hem ABD ile ilişkilerde hem de bölgedeki rolünde çok kritik günler yaşanıyor.

Hiç kuşkunuz olmasın, Saray arka planını çok sonra öğreneceğimiz bazı temaslarla durumu garanti altına alacaktır.

Buna, İsrail ile sessiz anlaşmayı bile ekleyebilirsiniz.

Zaten baksanıza Erdoğan’ı yeni yılda sadece “ithalattan hiç bahsetmeden ihracatta rekor” masalıyla duyduk.

Başta da vurguladığım üzere küresel eşkiyalık konusunda yorum yapmadı. Belki de yapamadı.

Saray’dan sadece baş danışman Cemil Ertem Trump’ı “HAYDUT” diye itham eden bir paylaşımda bulundu. Ama kısa süre sonra etekleri tutuşmuş gibi siliverdi.

Ben bu yazıyı yazarken tek ve son mesaj, bir başka baş danışman Mehmet Uçum’dan geldi.

Ne var ki onun mesajında da ABD ve Trump isimleri buharlaşmıştı!!

Her platformda “memleket sevdalısı” olarak takdim edilen Ahmet Ahlatçı’dan ise bir “do” sesi bile gelmedi..


“NOT: Başlıktaki “seçim”, Meryl Streep’e Oscar kazandıran, Alan Pakula’nın muhteşem filmi “SOPHİE’NİN SEÇİMİ”nden ilhamla.. Erdoğan’ın iki kankası arasındaki zor durumuna uyuyor diye konmuştur! Herhangi bir seçim şansı olduğunu düşündüğüm için değil.”

/././

halkTV

6.45 Yayınevi’nin kurucusu Kaan Çaydamlı ile yayıncılık devrimi üzerine: Kelepir hem başarımız hem felaketimiz oldu (II) -Aslı Atasoy/T24-

 6.45 Yayınevi’nin kurucusu Kaan Çaydamlı, bir dönemin efsanesi haline gelen, 60 şubeye ulaşan ve sonunda ekonomik krizlerle noktalanan Kelepir Kitabevleri’nin hikâyesini anlatıyor...

aslı atasoy 6 ocak6.45 Yayınevi

1990’lı yıllarda dünyayı değiştirme hevesi taşıyan bir üniversite öğrencisi için kitabevleri özel anlam taşıyordu. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için gereken yakıt, benzer hevesleri olan insanların yazdığı kitaplarda bulunuyordu. 

Ve o yılların Türkiye’sinde kitap almak bugünden bakıldığında bambaşka bir deneyimdi. Fiyatların görece yüksek olması, özellikle çeviri edebiyatın ve kuramsal metinlerin sınırlı oluşu, okur–kitap ilişkisinde belirleyici rol oynuyordu. Bir kısım için kitap almak çoğu zaman ideolojik bir karar ve özellikle gençler için büyük ölçüde erişim meselesiydi.

Kelepir Kitabevleri bu boşlukta ucuz kitap satmak gibi son derece pratik bir fikirle yola çıktı, kısa sürede bunun çok ötesine geçti. Ankara’dan İstanbul’a, Diyarbakır’dan İzmir’e uzanan bu ağ, kitap dolaşımını, okuma alışkanlıklarını, entelektüel merakı ve kültürel arzuyu da görünür kıldı.

6.45 Yayınevi’nin kurucusu Kaan Çaydamlı, o dönemi ve Kelepir’i “hem başarı hem felaket” olarak tanımlıyor. Çaydamlı’nın hikayesi, mühendislik maaşıyla Roland Barthes çevirtecek kadar gözü kara bir idealizmle başlıyor ve yüzlerce koli kitabın bir günde tükendiği Kelepir’ler ile hızlanıyor. Yaşanan ekonomik krizlerle birlikte, kurucularından olduğu oluşum acımasız kapitalist dünyanın duvarlarına çarparak son buluyor. 

Kelepir hiçbir zaman yalnızca bir kitabevi zinciri olmadı. Yayıncılığın romantik hayalleriyle piyasanın sert gerçekleri arasındaki gerilimin çarpıştığı nadir deneylerden biriydi. 

Yıllardır insanlara nasıl sıkı bir “kaybeden” olunabileceğini anlatan Kaan Çaydamlı sorularımızı yanıtladı.

"Ulaşılması zor, saygı atfedilen büyük bir işti"

-Kelepir Kitabevleri, bizler yani o dönem öğrenci olanlar için bir devrim niteliğindeydi. O güzel kitaplara ulaşmak, okumak büyülü bir şeydi. Şimdi en başa dönelim. Kelepir fikri nasıl ortaya çıktı. Sen işin neresindeydin, kimler vardı? Senin perspektifinden dinleyelim.

Kelepir fikri benden çıktı aslında. O da şöyle çıktı. O dönem mühendislik yapıyordum. İnşaat mühendisiyim, bir de makine mühendisi arkadaşım vardı. Kadıköy'de kültürel meselelerle de ilgileniyorduk. Özellikle müzik ve edebiyat gibi konular ilgimizi çekiyordu. Ayrıca ben fotoğraf ile çok yakından ilgileniyordum. Sergiler açtım, ödüller aldım. Böylece bir macera başladı. Fakat fotoğraf üzerine okuyacak hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bir konuyla ilgilendiğinde o konuda derinleşmek istersin ama biz o kaynağa ulaşamıyorduk. Yine o dönem önemli metinler Fransızcaydı. Mühendislik maaşımla Roland Barthes’ın Camera Lucida’sını çevirttim. Bunu okudum, sonra da fanzin gibi fotokopiyle çoğaltıp eşe dosta dağıtmaya başladım. 

-6.45 Yayınevi’nin tarzı ve ruhu böyle ortaya çıktı diyebilir miyiz?

Evet. 6.45 Kitaplığı’ndaki fanzin ruhu biraz oradan gelir. Sonunda bizim fotoğraflarımızdan kartpostal yapmak isteyen bir yayınevi geldi. Orada ilk defa bir matbaa ve yayınevinin işleyişini gördük. O zamana kadar kafamızda yayınevi devasa bir şeydi. Ulaşılması zor, saygı atfedilen büyük bir işti. Matbaayı, yayınevini ve Cağaloğlu ortamını görünce “Madem çeviriyoruz, basalım” dedik. 6.45 Yayınevi böyle kuruldu. Önce John Lennon, Enis Batur, sonra Camera Lucida bastık. 

-Yıl kaçtı bu esnada?

Sene 1989-90 idi. Sonra ev bir kitap deposuna dönüştü. Oradan da yayınevine dönüşmeye başladı. Bu esnada “Kitaplar depoda duracağına, daha uygun fiyatla satacak dükkanlar bulsak” diye düşündüm. Hil, Afa, Cem, Kaynak gibi isimler bizim yayın çizgimize yakın yayınevleriyle iletişim içindeydik.

“Kelepir hem başarımız hem felaketimiz oldu”

-Nasıl oldu bir araya geliş?

Fikir böyle çıktı. Ben söyledim. Herkesin deposunda kitaplar vardı. “Bir kitabevi açalım ve depolarda kalan kitapları satalım” dedim. Bu fikir elbette vahiyle gelmedi. Yurt dışı örnekleri de vardı. Ülkemizde Sabri Kabalcı bu tür bir iş yapıyordu ama o, yayın hayatı bitmiş yayınevlerinin deposunu uygun fiyata alıp satıyordu. Bizim geliştirdiğimiz sistem hem başarımız hem felaketimiz oldu. Amacımız, yayın hayatına devam eden yayınevlerinin stok yükünü hafifletmek ve atıl kapasiteyi tekrar dolaşıma sokacak bir mekanizma kurmaktı. Bunun için başladık. İstiklal Caddesi’nde bir dükkân bulduk. Pek inanmadılar önce, özellikle rahmetli Atıl Ant. Önce kendi kitaplarımızı koyarak dükkânı açtık. Acayip bir ilgi gördü. Sonra Kadıköy’de bir dükkân açtık.

-Tarih 90’ların başı mı peki?

Evet o tarihler. İstiklal’de açılan dükkân Kelepir’in ilk satış noktasıydı. Küçük bir yerdi. Beyoğlu'nda Küçükparmakkapı Sokak’ta Adam Yayınları vardı, onun karşısındaydı. Sonra şöyle bir durumla karşılaştık. Bazı kitaplardan çok kalmadı çünkü hemen tükeniyorlardı. Talep geliyor ama yerine koyamıyorduk. 

-Başka nerelerde açıldı?

Diyarbakır, hemen arkasından Muğla Ortaca şube istedi. Aklımızda öyle bir plan yoktu, franchise nedir bilmiyorduk. Bir sistem kurduk, oralara Kelepir olarak şube açtık. Teminini yapmaya başladık. Sonra Ankara'yı açtık. Ankara şubesiyle birlikte iş tam anlamıyla patlama yaptı. Sonra 60 şubeye kadar çıktı. Anadolu’daki küçük kitapçıların hepsi Kelepir’e dönüşmek istedi. 

-Bunlar aslında önceden açılmış ve farklı isimlerde kitabevi olarak çalışan yerlerdi değil mi?

Evet. Bunlar sıfırdan kurulmuş dükkanlar değildi. Kitap satmakta zorlanan küçük kitapçılar bu dönüşüm talebiyle geldi. Bu bizde başka bir sorun yarattı. Bu kadar şubeyi depolardaki atıl kitaplarla beslemek mümkün değildi. Dolayısıyla yayınevleriyle birtakım anlaşmalar yapmaya başladık. Önce kendi kitaplarımızdan başlayarak, daha yüksek tirajlı ve daha ucuza mal edilecek şekilde hem depo almaya devam ettik hem kitap üretmeye başladık. 

-Nasıldı bu üretim işi?

Depoda kalmış ama fiyatını düşünce hızla sattığını gördüğümüz kitaplar için daha uygun fiyata ve tek seferde tamamını alacak şekilde anlaşmalar yaptık. Kâr payı vererek üretime geçtik. İş çok büyüdü. Tabii büyüyünce finansman problemi çıktı. Bir başka atılım daha yaptık. Ben müzikle çok yakındım. O yıllarda Raks firması zor durumdaydı. Deposunda çok fazla kaset vardı. Banka kredisi ile Raks’ın kaset deposunu aldık. CD’nin yeni çıktığı yıllardı.

-Yönetim şeması nasıldı ve başka kimler vardı? Kısacası işleyiş hakkında bilgi verir misin?

Yanlış hatırlamıyorsam 7 yayınevi ortak kurmuştuk. Herkesin yüzde 15 gibi hissesi vardı. Bunu kurarken mantığımız ticaret yapmak değildi. Depolarımızı hareketlendirip kitap üretmeye devam etmekti. Yayınevleri buna ana ilke olarak bakmamıştı ama sonra böyle bir duruma dönüştü. En büyüğümüz Atıl Ant’tı, o yönetimin başındaydı. Cem Yayınları’ndan Mehmet Ali Bey vardı. Herkes bir tarafından sorumlu olmuştu. Benim yayınevindeki ortağım depo kısmıyla ilgileniyordu. Profesyonel bir yönetim şeması yoktu. Ben mühendisim. Ticaretten de çok anlamadığımız için battık.

-Fiyatlar kitabın piyasa değerinden yüzde kaç düşülerek satılıyordu?

Yüzde 70’lere kadar iniyordu. 

“Tolkien’i tanıttı”

-Ne tür kitaplar çoğunlukla vardı? Neler çok satıyordu?

Tür ayrımı yoktu. Ağırlıkla bahsettiğim yayınevlerinin çizgisine yakın kitaplar satılıyordu. Ölü Ozanlar Derneği en çok satan kitaptı. O dönem kimse Tolkien'in kim olduğunu bilmediği için kitaplar başta satmadı ancak bir yıl sonra değeri anlaşıldığında patladı. Popüler felsefe kitapları vardı. Afa'nın mavi kapaklı küçük broşür felsefe serisi inanılmaz satıyordu. Normalde hiç satmamıştı, Kelepir’de sattı. Sonra Margaret Atwood’un o dönem satmayan kitapları burada sattı. Buradan sonra sırf Kelepir’e kitap üreten yayınevleri oluşmaya başladı. Bazı kitapları sırf Kelepir’e ürettik. Bir denge bozumu oldu.

-Nasıl bir denge bozumu?

Buradaki kitap arz ve talebi yayınevlerini sıkıntıya soktu. Çünkü pahalı kitapların Kelepir’e düşmesini beklemek gibi bir şey ortaya çıktı. Uzun süre çok satan Bozkurt’u basmıştık, gündem olmuştu ve sadece Kelepir’de vardı. Biraz düşünülmeden, bugünkü hükümetin makro ihtiyati tedbirleri gibi sorunla karşılaşınca sorunu çözmek yerine semptomu çözmek gibi ilerledik. Böyle devasa bir durum oluştu.

-En son kaç şubeniz vardı? Kaç sene sürdü?

En yüksek zamanda 60 şubeye çıktı. Sanırım 4-5 sene sürdü.

"Bu işin sonu 5 Nisan 1994’teki Tansu Çiller krizi ile geldi"

-Nasıl bitti hikâye?

Bu işin sonu 5 Nisan 1994’teki Tansu Çiller krizi ile geldi. Biraz Raks’ı o yüzde n anlattım. Raks'a teminat mektubu vermiştik. 5 Nisan gelince birden bütün ülke durmuştu. Dükkânlara giren insan bile yoktu. Acayip bir şeydi o. Raks döviz kriziyle batınca banka nakit olarak teminatı istedi. Biz bunu nakit veremedik. Eski üretim gücümüz, neşemiz kalmadı. Tüketim düştü. Bazı şubeler krizden kapandı. Yeni mal temin edemeyince terse döndü. En sonunda borçlarımız karşılığında tüm depoyu ve sistemi Cağaloğlu’ndan bir şirkete devrettik. Borçları kafa kafaya kapattık, ayrıca birkaç yıl da kişisel borç ödedik. Sonu böyle geldi.

-İyi satış olduğu dönemde gerçekten iyi kazandınız mı?

Finansman gücümüz olmadığı için ve çok hızlı büyüdüğü için çok iyi kazanılıyordu büyük ihtimalle. Fakat gelen her şey yatırıma dönüyordu. Raks’tan kaset almak, yeni dükkanlar açmak, yeni kitaplar üretmek hatta bir ara matbaa alma noktasına gelmiştik. Üretimi de kendimiz yapalım, maliyeti düşürelim diye. Kritik olan şey düşük maliyetli üretmekti. Bunun için o üretim araçlarına sahip olmak gerekiyordu. Kriz birkaç yıl gecikse matbaa alma noktasına gelirdik.

-Nasıl bölüşüyordunuz? Bir sistematik yoktu galiba.

Kimse kişisel olarak para kazanmadı bu işten. Kazandığımız tek şey kendi ürettiğimiz kitapları satmaktı. Oranın kazandığı para da büyümeye yöneliyordu. Çünkü büyüme hızına yetişemiyorduk. Bugünkü ticari bilgim olsa bu çok gerçekçi kurgulanırdı. Mühendislik yapıp kitap basıyordum. Heyecan duyduğumuz şeyin peşindeydik. Talep o kadar büyüktü ki talep ve arzı karşılamak için sürekli yatırım gerekiyordu. Amatör ruhla yapılmış, sadece yayınevleri yeni kitap basabilsin diye kurgulanmış ama devasa bir şeye dönüşmüş. Start-up gibi ama finansman bulamadığı için duvara tosladı. Tansu Çiller sağ olsun. Bizim kuşağın hayatı krizlerde bakmakla geçti. Tam bir şeyler yapmaya başladığımızda sabah kalkıp her şeyin sıfırlandığını üç defa gördüm.

-Kelepir’i kurduğunuz oluşumun içinde olmayan büyük yayınevleri ne dedi?

Hiç olumsuz bir şeyle karşılaşmadık. Onlardan da kitap alıp sattık. Onlar da depolarındaki uygun fiyatlı kitapları verdiler çünkü çıkış mekanizması yayınevini destekleyen bir şeydi. Depo dönme oranı diye bir şey var. Depo dönmeli ki iş devam etsin.

“Ankara’ya inanamadık!”

-En çok hangi şehirlerde satış yaptınız?

Ankara, İstanbul, İzmir. Alsancak’ta Sevinç Pastanesi’nin orada büyük bir dükkandı. İnanılmazdı tüketim hızı. Ankara’yı sen de biliyorsun, biz inanamadık! Yüzlerce koli kitap gitti, raflara dizildi. Açıldı, ertesi gün yağmalanmış gibiydi. Raflarda kitap yoktu.

-Kelepir’ler için kültürel bir devrim yarattı diyebilir miyiz? En azından bir dönem kuşağın üniversite öğrencileri için? 

Karmaşık bunun yanıtı. Ama şüphesiz ki olmuştur. Kitap almak kolay bir şey değildi, hala değil. Okunabilir oldu kitaplar. Devasa miktarlarda kitap satıldı. Bunların yüzde 1 okunsa muhakkak bir şeyler değişmiştir. 

-Satılan on binlerce kitabın yüzde 1’i okunduysa bile, bu ülkede bir şeyler değişmiş midir? Kendimden biliyorum aldığım kitaplarla özellikle anarşist felsefe alanında eşsiz bilgiler öğrenmiştim.

Olmaması mümkün değil. Okumak öğrenilmesi gereken entelektüel bir iştir. En azından kitap okumayı öğrenmiştir. Kitap okumak, okuma yazmak bilmek ile aynı şey değildir. Entelektüel bir çaba gerektirir.

-Hâla Anadolu'da Kelepir adıyla devam eden kitabevleri var.

Evet, o günlerden kalan dükkanlar var. Hala bu mekanizma bizden sonra çalışıyor. Eskişehir’de pek çok kitabevi bunu yapıyor. Depoda kalanları ucuza alıyor ya da ucuza ürettiriyor. Yaz dönemi bazı çerçiler yayınevlerini dolaşıp topluyor. Yazlık yerlerde kitap fuarlarında stantlar açıyorlar. 

-En çok kitap satılan dönem diyebilir miyiz?

İstatistik yok elimde. Ama biz devasa oranda kitap satıyorduk. Depodan her gün bir kamyon kitap dağılıyordu. On binlerce kitap gidiyordu.

-Tüm bu teknik bilgileri bir yana bırakarak Kelepirler neydi? Kişisel tarihinde neye denk geliyordu?

Benim ziyan olan gençliğime karşılık geliyor.

-Ağır bir bedel miydi? Öyle mi anlamalıyız ve o bedeli ödemeye değdi mi?

Aslında biraz öyleydi. Cağaloğlu’nun bağırsaklarını, karanlık taraflarını, her şeyini görmüş olduk. Ticaret denen şeyi gördük. Profil olarak kitap satan insanların ya da yayıncılık yapan insanların yarattığı hayal kırıklığını gördük. İlk başta dedim ya; yayınevi dediğin şey hayalimde kapısından girerken titremek gereken bir şeydi. Bir baktık ki hiç öyle değil bu ülkede. Bunlarla yüzleştik. Ben mühendisliğe devam ettim. Sonra radyo tarafında devam ettim. Kelepir hayatımın tek tarafı değildi ama finansal olarak bedel ödediğim tarafı oldu. 6.45 sekteye uğramadı. Bunlar eğitimin bir parçasıydı; çok şey öğrendik.

Aslı Atasoy/T24

YARIN: 1990’ların entelektüel harcını karan Kelepir Kitabevleri’nin en yakın tanıklarından olan Enis Batur anlatıyor...

Düşen Kübalılara ağıt -Yiğit Günay / soL-



Kavgalar, hesapla başlamaz. Doğruyla, haklılıkla, inançla başlar. Kolektif aklımız, haklı kavgamızı ileri taşımanın yolunu arar, bir kenardan olan biteni izleyip en tumturaklı sözleri söylemenin değil. Barbarlık varsa, zorbalık varsa, ezilene el uzatılır. Hep birlikte ayağa kaldırılır. Düşenlerin kanı da yerde kalmaz.

Pek bilinmez, benimse öğrendiğimden beri aklımdan çıkmaz.

Grenada’da düşen Kübalıların öyküsü.

ABD'nin Karakas'taki saldırısında Kübalıların bulunduğu bina. Henüz tüm ayrıntılar bilinmiyor. Ancak görüntüler ve ilk tanıklıklar bir katliama işaret ediyor.

Grenada, Karayipler’de ufacık bir ada. 100 bin kişilik bir ülke. 1979’da Maurice Bishop’un liderliğinde ada halkı yönetime el koydu, devrim oldu.

Kaynak yoktu, zaten el kadar adadalardı. Turizme bağımlılardı. Bir uluslararası havalimanı yapmak istediler, adaya ziyaretçi gelip gitsin diye. Kübalılar, “yaparız” dediler.

1983’te ABD ordusu, bu ufacık adaya saldırdı. 7 bin kişilik kuvvetle. Grenada’nın toplam 1500 askeri vardı.

784 de Kübalı vardı adada. 40 askeri danışman ve güvenlik, az sayıda diplomat ve aileleri. Geri kalanı, Kübalı inşaat işçileri. Havalimanı şantiyesinde çalışanlar.

Bishop, Amerikan saldırısı karşısında emir verdi, Kübalılar da talep etmişti, kalaşnikoflar dağıtıldı Kübalı inşaat işçilerine. Bir de kişi başı üçer şarjör. Ötesi yoktu zaten ellerinde.

Grenada Devrimi'nin lideri Maurice Bishop

Üç gün direndiler işgalcilere. 25 Kübalı öldü, yalnızca ikisi askerdi. 59’u yaralandı. 638’i esir alındı.

Amerikalılar, Vietnam’da yaşadıkları aşağılanmanın hıncını, 100 bin kişilik bir adayı koca bir orduyla işgal ederek çıkarıyordu.

Kübalılar… Onlar olan biteni bir kenardan izlemeyi düşünmüyordu. Güç dengesi, stratejik akıl, jeopolitik hesap… Kafaları basmıyordu bunlara.

Bal gibi anlıyorlardı elbette tümünü. Ama devrimcilerdi. Bir barbarlık karşısında kardeşlerine el uzatıyorlardı. Anaları babaları kendi ülkelerini özgürleştirmek için silaha davranmıştı. Dostları arkadaşları Angola’da, Kongo’da, Golan’da dövüşüyordu başka halklar, başka ezilenler için. Kardeşleri için.

Kapitalizmin onlara reva gördüğü boktan hayata şükredip bir kenardan bu adaletsiz gerçekliği izlemeye ve ahkâm kesmeye basmıyordu kafaları. Barbarlık varsa, zorbalık varsa, ezilene el uzatılacaktı. El, keleşe uzatılacaktı. Tetik çekilecekti. Gerekiyorsa, kendileri de düşecekti.

Vatan için. Halk için. İnsanlık için.

Kendi insanlıkları için.

* * *

3 Ocak sabahı Karakas’ta yaşanan katliamda, en az 32 Kübalı öldü.

İhanetin boyutlarını zamanla öğreneceğiz.

Venezuela’daki iktidarı ve lideri Maduro’yu korumak için hayatlarını ortaya koyan 32 Kübalı, saldırıdan kurtulanların tanıklıklarına bakılırsa, Amerikan askerleri tarafından infaz edildi.

3 Ocak sabahı 32 yoldaşımız can verdi.

Şimdi “kafası basanlar” güç dengelerinden, stratejik akıldan, jeopolitik hesaplardan dem vuruyor. Hepsi, bir şekilde, ABD’ye yaltaklanmaya çıkıyor.

Bizim kafamız basmıyor onlara.

Bal gibi anlıyoruz elbette tümünü. Hepsinden daha iyi anlıyoruz.

Kübalılar da biliyordu. Hepimizden daha iyi.

Ama Küba için, devrim için, insanlık için Venezuela’nın düşmemesi, ABD’nin Latin Amerika’da hiçbir iktidarı düşürememesi gerekiyordu.

Kendileri düştüler. Bir kez daha.

Fidel 1960 yılında BM toplantısı için New York’a giden uçakta Amerikalı gazeteciler kendisine “sürekli çelik yelekle geziyormuşsunuz” diye sorduğunda çıplak bağrını açıp “Ben ahlaki yelekle geziyorum, hepsinden daha iyi koruyor” diye boşuna demiyordu. Belagat yapmıyordu.

Bütün o güç dengesi, stratejik akıl, jeopolitik hesapların ötesinde bir gerçeği yürekten biliyor ve söylüyordu: Devrimcilerin esas silahı akılları, ahlakları, insanlıklarıydı.

Bugün stratejik akla tapınan büyük resimci çok bilmişlerin bir şey bildikleri yok. Amerikan mandacılığını Kurtuluş Savaşı’na yeğ sayacak, “Anadolu köylüsüyle yola çıkılmaz” diye atıp tutacak, Filistin’deki direnişi “İsrail’in ezeceği belliydi, oturup ölümü bekleselerdi” diye aşağılayacak akıl bizden uzak olsun.

Kavgalar, hesapla başlamaz. Doğruyla, haklılıkla, inançla başlar.

Kolektif aklımız, haklı kavgamızı ileri taşımanın yolunu arar, bir kenardan olan biteni izleyip en tumturaklı sözleri söylemenin değil.

Barbarlık varsa, zorbalık varsa, ezilene el uzatılır. Hep birlikte ayağa kaldırılır.

Düşenlerin kanı da yerde kalmaz.

Yiğit Günay / soL

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İç cephe -Koray R.Yılmaz-  Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama! Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yö...