6.45 Yayınevi’nin kurucusu Kaan Çaydamlı, bir dönemin efsanesi haline gelen, 60 şubeye ulaşan ve sonunda ekonomik krizlerle noktalanan Kelepir Kitabevleri’nin hikâyesini anlatıyor...
6.45 Yayınevi1990’lı yıllarda dünyayı değiştirme hevesi taşıyan bir üniversite öğrencisi için kitabevleri özel anlam taşıyordu. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için gereken yakıt, benzer hevesleri olan insanların yazdığı kitaplarda bulunuyordu.
Ve o yılların Türkiye’sinde kitap almak bugünden bakıldığında bambaşka bir deneyimdi. Fiyatların görece yüksek olması, özellikle çeviri edebiyatın ve kuramsal metinlerin sınırlı oluşu, okur–kitap ilişkisinde belirleyici rol oynuyordu. Bir kısım için kitap almak çoğu zaman ideolojik bir karar ve özellikle gençler için büyük ölçüde erişim meselesiydi.
Kelepir Kitabevleri bu boşlukta ucuz kitap satmak gibi son derece pratik bir fikirle yola çıktı, kısa sürede bunun çok ötesine geçti. Ankara’dan İstanbul’a, Diyarbakır’dan İzmir’e uzanan bu ağ, kitap dolaşımını, okuma alışkanlıklarını, entelektüel merakı ve kültürel arzuyu da görünür kıldı.
6.45 Yayınevi’nin kurucusu Kaan Çaydamlı, o dönemi ve Kelepir’i “hem başarı hem felaket” olarak tanımlıyor. Çaydamlı’nın hikayesi, mühendislik maaşıyla Roland Barthes çevirtecek kadar gözü kara bir idealizmle başlıyor ve yüzlerce koli kitabın bir günde tükendiği Kelepir’ler ile hızlanıyor. Yaşanan ekonomik krizlerle birlikte, kurucularından olduğu oluşum acımasız kapitalist dünyanın duvarlarına çarparak son buluyor.
Kelepir hiçbir zaman yalnızca bir kitabevi zinciri olmadı. Yayıncılığın romantik hayalleriyle piyasanın sert gerçekleri arasındaki gerilimin çarpıştığı nadir deneylerden biriydi.
Yıllardır insanlara nasıl sıkı bir “kaybeden” olunabileceğini anlatan Kaan Çaydamlı sorularımızı yanıtladı.
"Ulaşılması zor, saygı atfedilen büyük bir işti"
-Kelepir Kitabevleri, bizler yani o dönem öğrenci olanlar için bir devrim niteliğindeydi. O güzel kitaplara ulaşmak, okumak büyülü bir şeydi. Şimdi en başa dönelim. Kelepir fikri nasıl ortaya çıktı. Sen işin neresindeydin, kimler vardı? Senin perspektifinden dinleyelim.
Kelepir fikri benden çıktı aslında. O da şöyle çıktı. O dönem mühendislik yapıyordum. İnşaat mühendisiyim, bir de makine mühendisi arkadaşım vardı. Kadıköy'de kültürel meselelerle de ilgileniyorduk. Özellikle müzik ve edebiyat gibi konular ilgimizi çekiyordu. Ayrıca ben fotoğraf ile çok yakından ilgileniyordum. Sergiler açtım, ödüller aldım. Böylece bir macera başladı. Fakat fotoğraf üzerine okuyacak hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bir konuyla ilgilendiğinde o konuda derinleşmek istersin ama biz o kaynağa ulaşamıyorduk. Yine o dönem önemli metinler Fransızcaydı. Mühendislik maaşımla Roland Barthes’ın Camera Lucida’sını çevirttim. Bunu okudum, sonra da fanzin gibi fotokopiyle çoğaltıp eşe dosta dağıtmaya başladım.
-6.45 Yayınevi’nin tarzı ve ruhu böyle ortaya çıktı diyebilir miyiz?
Evet. 6.45 Kitaplığı’ndaki fanzin ruhu biraz oradan gelir. Sonunda bizim fotoğraflarımızdan kartpostal yapmak isteyen bir yayınevi geldi. Orada ilk defa bir matbaa ve yayınevinin işleyişini gördük. O zamana kadar kafamızda yayınevi devasa bir şeydi. Ulaşılması zor, saygı atfedilen büyük bir işti. Matbaayı, yayınevini ve Cağaloğlu ortamını görünce “Madem çeviriyoruz, basalım” dedik. 6.45 Yayınevi böyle kuruldu. Önce John Lennon, Enis Batur, sonra Camera Lucida bastık.
-Yıl kaçtı bu esnada?
Sene 1989-90 idi. Sonra ev bir kitap deposuna dönüştü. Oradan da yayınevine dönüşmeye başladı. Bu esnada “Kitaplar depoda duracağına, daha uygun fiyatla satacak dükkanlar bulsak” diye düşündüm. Hil, Afa, Cem, Kaynak gibi isimler bizim yayın çizgimize yakın yayınevleriyle iletişim içindeydik.
“Kelepir hem başarımız hem felaketimiz oldu”
-Nasıl oldu bir araya geliş?
Fikir böyle çıktı. Ben söyledim. Herkesin deposunda kitaplar vardı. “Bir kitabevi açalım ve depolarda kalan kitapları satalım” dedim. Bu fikir elbette vahiyle gelmedi. Yurt dışı örnekleri de vardı. Ülkemizde Sabri Kabalcı bu tür bir iş yapıyordu ama o, yayın hayatı bitmiş yayınevlerinin deposunu uygun fiyata alıp satıyordu. Bizim geliştirdiğimiz sistem hem başarımız hem felaketimiz oldu. Amacımız, yayın hayatına devam eden yayınevlerinin stok yükünü hafifletmek ve atıl kapasiteyi tekrar dolaşıma sokacak bir mekanizma kurmaktı. Bunun için başladık. İstiklal Caddesi’nde bir dükkân bulduk. Pek inanmadılar önce, özellikle rahmetli Atıl Ant. Önce kendi kitaplarımızı koyarak dükkânı açtık. Acayip bir ilgi gördü. Sonra Kadıköy’de bir dükkân açtık.
-Tarih 90’ların başı mı peki?
Evet o tarihler. İstiklal’de açılan dükkân Kelepir’in ilk satış noktasıydı. Küçük bir yerdi. Beyoğlu'nda Küçükparmakkapı Sokak’ta Adam Yayınları vardı, onun karşısındaydı. Sonra şöyle bir durumla karşılaştık. Bazı kitaplardan çok kalmadı çünkü hemen tükeniyorlardı. Talep geliyor ama yerine koyamıyorduk.

-Başka nerelerde açıldı?
Diyarbakır, hemen arkasından Muğla Ortaca şube istedi. Aklımızda öyle bir plan yoktu, franchise nedir bilmiyorduk. Bir sistem kurduk, oralara Kelepir olarak şube açtık. Teminini yapmaya başladık. Sonra Ankara'yı açtık. Ankara şubesiyle birlikte iş tam anlamıyla patlama yaptı. Sonra 60 şubeye kadar çıktı. Anadolu’daki küçük kitapçıların hepsi Kelepir’e dönüşmek istedi.
-Bunlar aslında önceden açılmış ve farklı isimlerde kitabevi olarak çalışan yerlerdi değil mi?
Evet. Bunlar sıfırdan kurulmuş dükkanlar değildi. Kitap satmakta zorlanan küçük kitapçılar bu dönüşüm talebiyle geldi. Bu bizde başka bir sorun yarattı. Bu kadar şubeyi depolardaki atıl kitaplarla beslemek mümkün değildi. Dolayısıyla yayınevleriyle birtakım anlaşmalar yapmaya başladık. Önce kendi kitaplarımızdan başlayarak, daha yüksek tirajlı ve daha ucuza mal edilecek şekilde hem depo almaya devam ettik hem kitap üretmeye başladık.
-Nasıldı bu üretim işi?
Depoda kalmış ama fiyatını düşünce hızla sattığını gördüğümüz kitaplar için daha uygun fiyata ve tek seferde tamamını alacak şekilde anlaşmalar yaptık. Kâr payı vererek üretime geçtik. İş çok büyüdü. Tabii büyüyünce finansman problemi çıktı. Bir başka atılım daha yaptık. Ben müzikle çok yakındım. O yıllarda Raks firması zor durumdaydı. Deposunda çok fazla kaset vardı. Banka kredisi ile Raks’ın kaset deposunu aldık. CD’nin yeni çıktığı yıllardı.
-Yönetim şeması nasıldı ve başka kimler vardı? Kısacası işleyiş hakkında bilgi verir misin?
Yanlış hatırlamıyorsam 7 yayınevi ortak kurmuştuk. Herkesin yüzde 15 gibi hissesi vardı. Bunu kurarken mantığımız ticaret yapmak değildi. Depolarımızı hareketlendirip kitap üretmeye devam etmekti. Yayınevleri buna ana ilke olarak bakmamıştı ama sonra böyle bir duruma dönüştü. En büyüğümüz Atıl Ant’tı, o yönetimin başındaydı. Cem Yayınları’ndan Mehmet Ali Bey vardı. Herkes bir tarafından sorumlu olmuştu. Benim yayınevindeki ortağım depo kısmıyla ilgileniyordu. Profesyonel bir yönetim şeması yoktu. Ben mühendisim. Ticaretten de çok anlamadığımız için battık.
-Fiyatlar kitabın piyasa değerinden yüzde kaç düşülerek satılıyordu?
Yüzde 70’lere kadar iniyordu.
“Tolkien’i tanıttı”
-Ne tür kitaplar çoğunlukla vardı? Neler çok satıyordu?
Tür ayrımı yoktu. Ağırlıkla bahsettiğim yayınevlerinin çizgisine yakın kitaplar satılıyordu. Ölü Ozanlar Derneği en çok satan kitaptı. O dönem kimse Tolkien'in kim olduğunu bilmediği için kitaplar başta satmadı ancak bir yıl sonra değeri anlaşıldığında patladı. Popüler felsefe kitapları vardı. Afa'nın mavi kapaklı küçük broşür felsefe serisi inanılmaz satıyordu. Normalde hiç satmamıştı, Kelepir’de sattı. Sonra Margaret Atwood’un o dönem satmayan kitapları burada sattı. Buradan sonra sırf Kelepir’e kitap üreten yayınevleri oluşmaya başladı. Bazı kitapları sırf Kelepir’e ürettik. Bir denge bozumu oldu.
-Nasıl bir denge bozumu?
Buradaki kitap arz ve talebi yayınevlerini sıkıntıya soktu. Çünkü pahalı kitapların Kelepir’e düşmesini beklemek gibi bir şey ortaya çıktı. Uzun süre çok satan Bozkurt’u basmıştık, gündem olmuştu ve sadece Kelepir’de vardı. Biraz düşünülmeden, bugünkü hükümetin makro ihtiyati tedbirleri gibi sorunla karşılaşınca sorunu çözmek yerine semptomu çözmek gibi ilerledik. Böyle devasa bir durum oluştu.
-En son kaç şubeniz vardı? Kaç sene sürdü?
En yüksek zamanda 60 şubeye çıktı. Sanırım 4-5 sene sürdü.

"Bu işin sonu 5 Nisan 1994’teki Tansu Çiller krizi ile geldi"
-Nasıl bitti hikâye?
Bu işin sonu 5 Nisan 1994’teki Tansu Çiller krizi ile geldi. Biraz Raks’ı o yüzde n anlattım. Raks'a teminat mektubu vermiştik. 5 Nisan gelince birden bütün ülke durmuştu. Dükkânlara giren insan bile yoktu. Acayip bir şeydi o. Raks döviz kriziyle batınca banka nakit olarak teminatı istedi. Biz bunu nakit veremedik. Eski üretim gücümüz, neşemiz kalmadı. Tüketim düştü. Bazı şubeler krizden kapandı. Yeni mal temin edemeyince terse döndü. En sonunda borçlarımız karşılığında tüm depoyu ve sistemi Cağaloğlu’ndan bir şirkete devrettik. Borçları kafa kafaya kapattık, ayrıca birkaç yıl da kişisel borç ödedik. Sonu böyle geldi.
-İyi satış olduğu dönemde gerçekten iyi kazandınız mı?
Finansman gücümüz olmadığı için ve çok hızlı büyüdüğü için çok iyi kazanılıyordu büyük ihtimalle. Fakat gelen her şey yatırıma dönüyordu. Raks’tan kaset almak, yeni dükkanlar açmak, yeni kitaplar üretmek hatta bir ara matbaa alma noktasına gelmiştik. Üretimi de kendimiz yapalım, maliyeti düşürelim diye. Kritik olan şey düşük maliyetli üretmekti. Bunun için o üretim araçlarına sahip olmak gerekiyordu. Kriz birkaç yıl gecikse matbaa alma noktasına gelirdik.
-Nasıl bölüşüyordunuz? Bir sistematik yoktu galiba.
Kimse kişisel olarak para kazanmadı bu işten. Kazandığımız tek şey kendi ürettiğimiz kitapları satmaktı. Oranın kazandığı para da büyümeye yöneliyordu. Çünkü büyüme hızına yetişemiyorduk. Bugünkü ticari bilgim olsa bu çok gerçekçi kurgulanırdı. Mühendislik yapıp kitap basıyordum. Heyecan duyduğumuz şeyin peşindeydik. Talep o kadar büyüktü ki talep ve arzı karşılamak için sürekli yatırım gerekiyordu. Amatör ruhla yapılmış, sadece yayınevleri yeni kitap basabilsin diye kurgulanmış ama devasa bir şeye dönüşmüş. Start-up gibi ama finansman bulamadığı için duvara tosladı. Tansu Çiller sağ olsun. Bizim kuşağın hayatı krizlerde bakmakla geçti. Tam bir şeyler yapmaya başladığımızda sabah kalkıp her şeyin sıfırlandığını üç defa gördüm.
-Kelepir’i kurduğunuz oluşumun içinde olmayan büyük yayınevleri ne dedi?
Hiç olumsuz bir şeyle karşılaşmadık. Onlardan da kitap alıp sattık. Onlar da depolarındaki uygun fiyatlı kitapları verdiler çünkü çıkış mekanizması yayınevini destekleyen bir şeydi. Depo dönme oranı diye bir şey var. Depo dönmeli ki iş devam etsin.

“Ankara’ya inanamadık!”
-En çok hangi şehirlerde satış yaptınız?
Ankara, İstanbul, İzmir. Alsancak’ta Sevinç Pastanesi’nin orada büyük bir dükkandı. İnanılmazdı tüketim hızı. Ankara’yı sen de biliyorsun, biz inanamadık! Yüzlerce koli kitap gitti, raflara dizildi. Açıldı, ertesi gün yağmalanmış gibiydi. Raflarda kitap yoktu.
-Kelepir’ler için kültürel bir devrim yarattı diyebilir miyiz? En azından bir dönem kuşağın üniversite öğrencileri için?
Karmaşık bunun yanıtı. Ama şüphesiz ki olmuştur. Kitap almak kolay bir şey değildi, hala değil. Okunabilir oldu kitaplar. Devasa miktarlarda kitap satıldı. Bunların yüzde 1 okunsa muhakkak bir şeyler değişmiştir.
-Satılan on binlerce kitabın yüzde 1’i okunduysa bile, bu ülkede bir şeyler değişmiş midir? Kendimden biliyorum aldığım kitaplarla özellikle anarşist felsefe alanında eşsiz bilgiler öğrenmiştim.
Olmaması mümkün değil. Okumak öğrenilmesi gereken entelektüel bir iştir. En azından kitap okumayı öğrenmiştir. Kitap okumak, okuma yazmak bilmek ile aynı şey değildir. Entelektüel bir çaba gerektirir.
-Hâla Anadolu'da Kelepir adıyla devam eden kitabevleri var.
Evet, o günlerden kalan dükkanlar var. Hala bu mekanizma bizden sonra çalışıyor. Eskişehir’de pek çok kitabevi bunu yapıyor. Depoda kalanları ucuza alıyor ya da ucuza ürettiriyor. Yaz dönemi bazı çerçiler yayınevlerini dolaşıp topluyor. Yazlık yerlerde kitap fuarlarında stantlar açıyorlar.
-En çok kitap satılan dönem diyebilir miyiz?
İstatistik yok elimde. Ama biz devasa oranda kitap satıyorduk. Depodan her gün bir kamyon kitap dağılıyordu. On binlerce kitap gidiyordu.
-Tüm bu teknik bilgileri bir yana bırakarak Kelepirler neydi? Kişisel tarihinde neye denk geliyordu?
Benim ziyan olan gençliğime karşılık geliyor.
-Ağır bir bedel miydi? Öyle mi anlamalıyız ve o bedeli ödemeye değdi mi?
Aslında biraz öyleydi. Cağaloğlu’nun bağırsaklarını, karanlık taraflarını, her şeyini görmüş olduk. Ticaret denen şeyi gördük. Profil olarak kitap satan insanların ya da yayıncılık yapan insanların yarattığı hayal kırıklığını gördük. İlk başta dedim ya; yayınevi dediğin şey hayalimde kapısından girerken titremek gereken bir şeydi. Bir baktık ki hiç öyle değil bu ülkede. Bunlarla yüzleştik. Ben mühendisliğe devam ettim. Sonra radyo tarafında devam ettim. Kelepir hayatımın tek tarafı değildi ama finansal olarak bedel ödediğim tarafı oldu. 6.45 sekteye uğramadı. Bunlar eğitimin bir parçasıydı; çok şey öğrendik.
Aslı Atasoy/T24
YARIN: 1990’ların entelektüel harcını karan Kelepir Kitabevleri’nin en yakın tanıklarından olan Enis Batur anlatıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder