Alternatif bir 28 Şubat yazısı -Cangül Örnek-
Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.
28 Şubat olduğunda İslamcılar çok uzun süreden beri Türkiye’deki egemen bloğun bir unsuruydular. Türkiye’nin yönetici sınıfı, Milli Görüş İslamcılığının tek başına iktidar olmasından, ideolojik keskinliklerini kontrolsüzce sergilemesinden ve siyasal projelerini olduğu gibi hayata geçirmeye çalışmasından memnun değildi. Ancak siyasal İslamcılığı ne merkezde ne de yerelde egemen bloktan tamamen dışlamadığı gibi, pek çok noktada bu kesime ihtiyaç duyuyordu.
Neyi kastettiğimi açıklayabilmek için bu döneme bir yerellikten bakmayı öneriyorum.
Yer benim de çocukluk ve gençlik çağımın önemli bir bölümünün geçtiği Gebze. Bir sanayi havzası olan bu önemli ilçede 1990’ların ortasında yaşananlara bakarak Türkiye’nin yönünü, siyasal İslamcıların sıkıştırdığı çerçevenin dışına çıkarak görebiliriz.
Gebze’de Refah Partisi’nin yerel seçimleri kazandığı 1994 yılından itibaren artan siyasal tansiyonu basından takip edebiliyoruz. 1994 yılında göreve gelir gelmez Refah Partili belediye başkanının ilk icraatlarından biri 750’ye yakın belediye çalışanını işten çıkarmak oldu. Bu, bir ilçe belediyesi için çok büyük bir sayıydı. İşçiler, aileleriyle birlikte aylarca sokaklarda işleri ve ekmekleri için mücadele ettiler. İlçe, uzun süre bu eylemlerle çalkalandı. Ancak Refah Partili belediye geri adım atmadı. Hatta arkadaşlarına destek veren 200’ün üzerinde işçiyi de işten attı. Sonraki süreçte mahkemelerin verdiği işe iade kararlarını bile tüm resmi uyarılara rağmen uygulamadı.1
Gebze büyük çoğunluğu bu sanayi havzasına sonradan göç etmiş on binlerce işçinin yığıldığı, küçük bir merkezin etrafını saran büyük gecekondu mahallelerinden oluşan çok büyük bir ilçeydi; şu anki sosyal görünümü de, orta sınıfın daha belirgin hale gelmesi dışında, bundan çok farklı değil. Uzun yıllar bu gecekondu mahalleleri en temel hizmetlerin ulaşmadığı, yolları ve kanalizasyon altyapısı olmayan, büyük bir yoksulluk yaşanan yerler olarak kaldılar. İşçi sınıfı ne etnik ne de mezhepsel olarak homojendi. Yoksulluğu her etnik kökenden ve mezhepten insan birlikte yaşadı.
Gebze yıllar boyunca kültürel hayatın, özellikle gençlere yönelik sosyal ve kültürel altyapının neredeyse sıfır olduğu bir yer olarak kaldı. Az sayıdaki kültürel etkinlikten biri, belediye SHP yönetimindeyken düzenlenen kitap söyleşileriydi. Düzenli aralıklarla yapılan bu etkinliklere biz de liseli öğrenciler olarak katılıyor, söyleşilerde neyin konuşulduğunu pek iyi anlamasak da kitap satın alıyor ve sonra onları okumaya çalışıyorduk. Kitapçısı bulunmayan, kitap satın almak isteyenlerin bir kırtasiyeye sipariş verdiği şehir büyüklüğünde bir ilçede kitap söyleşilerinin öğrencilerin gözüne nasıl büyülü göründüğünü bir düşünün. Bunun dışında belediyeye ait salonlarda çok sık olmasa da tiyatro gösterileri düzenleniyor ve oyunlar mahallelerden bile izleyici toplayabiliyordu. Refah Partisi’nin belediyeyi kazanmasıyla birlikte bu etkinlikler bıçak gibi kesildi. Artık yeni etkinlikler Kudüs geceleri gibi ideolojik dozu yüksek siyasal faaliyetlerdi.
1990’lı yıllarda bu dev ilçenin kalabalık genç kitlesi için kitapla ve tiyatroyla tanışabilecekleri birkaç olanak da böylece yok edilmiş oldu.
İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni ilçedeki daha sonra Fethullahçı olduğunu öğrendiğimiz dershanenin öğrencilere yönelik okul içindeki faaliyetlerine izin verilmesiydi. Öğrenciler, hızla Fethullahçıların etkisinde olanlar ve olmayanlar olarak bölünmüş; okulda öğrenciler arasında ciddi bir gerilim başlamıştı. Tüm bunlar, idarenin desteğiyle ve dolayısıyla devletin gözü önünde gerçekleşti.
Bu dershanenin Terminatör gibi o dönemin popüler filmleriyle başlayan film gösterimleri doğru düzgün bir sinema da olmadığı için gençler için başta cezbediciydi. Sonradan bu gösterimlerin sohbetlerle sürdüğünü, bazı öğrenciler için yatılı ders çalışma kampları düzenlendiğini öğrenmiştik. Bu öğrenciler arasından askeri okul sınavını kazananlar, yurtdışındaki Fethullahçı okullarda öğretmenlik yaptığını duyduklarımız olduğu gibi, başka tarikat bağlantılarıyla mülki amir olan ve hızla yükselen insanlar da çıkmıştı.
Ne il ne de ilçe milli eğitim bu gelişmelere karşı harekete geçti. Muhtemelen böyle bir rahatsızlıkları da yoktu.
Bu esnada Gebze Belediyesi yeni icraatlarını sürdürüyordu; kısa süre sonra mahalle, sokak, park isimlerini değiştirmeye başladılar. Çeçen cihadının liderlerinden Cahar Dudayev’in adını büyük bir parka veren Belediye Meclisi, Abdi İpekçi Mahallesi'nin ismini Fatih olarak değiştirmiş; suikast sonucu öldürülen Türkiye’nin bu önemli gazetecisinin isminin silinmesini eleştirenlere ise “Halka sorduk, ideolojik bulup istemediler” diyerek pişkinlikle yanıt vermişti.
Belediye Meclisi, Alevileri de unutmamış; Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Ulaştepe Mahallesi'nin adını ise Yavuz Selim olarak değiştirmişti.2 Tabii ki, bu değişiklik mahalle halkına sorulmamıştı. 1993 Sivas Katliamı’nın dehşetinin henüz çok yakıcı olarak hissedildiği günlerdi. Sivas’ta insan yakanların avukatlığını üstlenen Şevket Kazan, Refahyol hükümetinin Adalet Bakanı’ydı.
Yaşananların biz gençlerin hayatını nasıl değiştirdiğini bugünden bakarken daha net anlıyorum. Keşke her 28 Şubat yıldönümünde gençliklerinde bunları yaşamak zorunda bırakılan gençlerin hikayeleri de anlatılsa.
Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise devletin okul idarecilerinin işbirliğiyle cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.
Aslında asker de uzun yıllar bunu istedi. Belki kent merkezlerine müdahale edemiyorlardı ancak çeperlerde ve taşrada ortak bir kamusal hayatın oluşmasını, herhangi bir kültürel canlanma yaşanmasını tehlike olarak kodladılar. Bu tür faaliyetlerin solcu ya da sola meyilli kuşaklar yaratacağı, Cumhuriyet’in erken döneminde edinilmiş tecrübelerin bir sonucuydu. Üstelik Gebze gibi bir sanayi havzasında kısa süre sonra işçi ordusuna katılacak gençlerin aydınlatılması değil, itaat etmeyi bilmesi gerekirdi.
Refah Partisi egemen sınıfın bile isteye yarattığı bu koşulları örgütlenmek için kullanıp da, kontrol edilemeyecek düzeyde büyüyünce ve düzenin dışına taşmaya başladığında problem yaratır oldu.
28 Şubat sürecine yeniden bakıldığında aslında görülmesi gereken budur. Bu ülkede 12 Eylül’den itibaren ordu ve devlet bürokrasisi, özellikle işçi havzalarının kontrolünü böyle sağladı. Milli Görüş hareketi, bu açıdan onlardan ayrı düşmüyordu. Bu misyonu üstlenmeye, hatta daha kuşatıcı ve sert biçimde bu kontrolü sağlamaya her açıdan hazırdı.
O hareketin içinden çıkan AKP’nin iktidar yıllarında bu gerçeği bütün çıplaklaklığıyla gördük. Eğitimde laiklikle kavgaları, MESEM’lerle çocuk işçiliği yasallaştırmaları, kültürel hayatın canlanmasına düşman olmaları hep bu misyonla ilgili oldu.
-----
1“‘Belediye Başkanı yasalara uymuyor’”, Cumhuriyet, 09.06.1995, s.
3.2“Refahlı başkan isimlerden korkuyor”, Cumhuriyet, 19.02.1995, s. 4.
/././
Grev hakkını da geri alır memleketi de -Alpaslan Savaş-
Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri. Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.
2024 yılının Aralık ayıydı ve grevin iki haftası geride kalmıştı. İlk birkaç gün işçilerin tamamı grev çadırına gidip geldikten sonra yirmişer kişilik üç vardiya nöbete dönmüşlerdi. Böylece her gün farklı işçiler grev nöbeti tutuyordu. Aşağı yukarı herkes bir tur dönmüştü.
Hitachi’de grev aslında grev beklediklerinden uzun sürmüştü. İki gün dayanamaz şirket diye düşünmüşlerdi çıkarken. Grevden önce kimsenin başını işten kaldıramıyor olması da bu kanıyı güçlendirmişti. Ama patronun da güvendiği şeyler vardı. Cumhurbaşkanı dememiş miydi, “grev tehdidi olan yere biz anında müdahale ediyoruz, buralarda greve müsaade etmiyoruz” diye. Nitekim Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla grev, sendikanın aynı şekilde uygulama kararı aldığı diğer üç şirketi de kapsayacak şekilde “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle onuncu gününde ertelenmişti.
Biri Japon, biri ABD’li, biri Fransız ve sonuncusu yabancı ortaklı dört büyük şirketin kasasını dolduran trafo üretiminin ülkenin milli güvenliğiyle yakından uzaktan ilgisi bulunmuyordu elbette fakat yasaya göre bir grev ancak bu gerekçeyle ertelenebiliyordu. Geçmişte çay bardağı üreten fabrikada bile grev milli güvenlik riskinden ertelenmişti, bunlar da haydi haydi aynı çuvala girerdi.
Söz konusu karar, adı erteleme olsa da aslında grevi bir daha başlamamak üzere durduruyordu. Çünkü yasaya göre ertelenen grevden sonra üretim derhal başlıyor, bu sırada sendikaya patronla anlaşma yapması için 60 gün süre tanınıyor, bu olmadığında Yüksek Hakem Kurulu’nun belirlediği koşullarda toplu sözleşme imzalanmış sayılıyordu. Yani patronun dediği oluyordu. Böylece zaten kullanılmasına türlü yasal zorluklar getirilmiş grev hakkı, işçiler o zorlukları aşmayı başardığında da uygulanabilir olmaktan çıkarılıyordu. Tam olarak Erdoğan’ın dediği gibiydi durum, buralarda greve müsaade etmiyorlardı.
Kış ayı, hava soğuk, grev çadırında küçük bir soba, dışarıda ise büyükçe bir varil var. İşçiler grevin sürdüğü Dudullu Organize Sanayi Bölgesi’ndeki başka fabrikalardan dayanışma için getirilen paletleri yakarak ısınmaya çalışıyorlar. Akşam nöbetini devralacak yirmi grevci çadırın oraya gelir gelmez ateşin yükseldiği varilin etrafında toplandılar. Greve çıkalı 19, grev yasaklanalı 9 gün olmuştu. Belki işbaşı yapmadıkları takdirde tazminatsız işten çıkarılacaklarına dair şirketten peş peşe gelen mesajlardan belki de dokuz gündür Valiliğin kapıya yığdığı polis otobüslerinden duydukları endişedendir bilinmez ama biraz sessizdiler. Arkadaşları tarafından sevilen fakat fabrikada öyle çok etliye sütlüye karışmayan Samet bozdu sessizliği. Sırtındaki kalın paltosu, kaşlarının üstüne kadar indirdiği beresi ve parmak uçları kesik eldiveniyle duman yayan varilin başında avuçlarını ovuştururken birdenbire “İbrahim” diye, karşısında kendisi gibi ısınmaya çalışan sendika temsilcisi arkadaşına seslendi.
“E hani sabah çıkar, akşama kalmaz imzalanır gireriz dediydin, oğlum yirmi gün oldu halimize bak, tenekenin başında ısınmaya çalışan evsizlere döndük…” deyip sağlam bir küfür patlattı ki varilin etrafındaki herkes kahkahalarla kendini çadırın içine attı.
İşten atılma tehditlerine, grevdeki fabrikayı yirmi dört saat kendilerinden koruyan onlarca polisin ve gerektiğinde kullanmaya hazır gözaltı otobüslerinin yarattığı korkuya rağmen kimse kimseyi satmamıştı. Yaşadıkları zorlukları en zayıf olduğunu düşündükleri arkadaşları bile dalga konusu haline getirmeyi başarmıştı. Varilin başından yükselen kahkahalar bu grevde yasakların değil, birliğin kazandığının kanıtıydı.
***
Geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Asil Çelik fabrikasında 2017 yılında aldığı grev kararının “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle ertelenmesini Anayasaya aykırı bularak sendikaya tazminat ödenmesine karar verdi. Daha başlamadan durdurulan grev nedeniyle işçiler 60 günlük erteleme süresi sonunda Yüksek Hakem Kurulu’ndan gelen sözleşmeye mahkûm oldular. Sendika işçilerin erteleme kararının sebep olduğu hak ihlalini Danıştay’a götürdü, oradan Yargıtay’a, hiçbirinden sonuç çıkmayınca da Anayasa Mahkemesi’ne.
AYM benzer bir kararı sendikanın 2015 yılında MESS grup sözleşmesi kapsamındaki grevlerinin ertelenmesine yönelik de vermişti. Grev ertelemesinden üç yıl sonra gelen karar, farklı sektörlerden kırka yakın fabrikada durdurulan grevleri kapsıyordu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne kadar Bakanlar Kurulu, sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından alınan grev durdurma kararlarını AYM tekil örneklerde de olsa Anayasa’ya aykırı buluyor. Ama AYM kararlarını ne patronlar ne iktidar umursuyor.
MESS grevlerinin durdurulmasına yönelik söz konusu AYM kararından sonra da Cumhurbaşkanı kararıyla pek çok grev durduruldu. 2019’da İzban, 2020’de Soda Sanayi, 2022’de Bekaert Çelik Kord fabrikaları, 2023’de Schneider Enerji, 2024’de MESS’e bağlı Hitachi Enerji, Grid Solution, Schneider Elektrik ve Arıtaş Endüstri ve geçen yıl Kamu çerçeve sözleşmesi sonrası Eti ve Bor maden işletmelerindeki grevler, bir kısmı başlamadan, bir kısmı başladıktan sonra durduruldu.
***
Tekrar olacak ama altını çizmekte yarar var, adına erteleme deseler de yapılan grevi durdurma, yani yasaklamadır. Yasağı keyfi ve kalıcı bir grev rejimi haline getirmesi nedeniyle de esasen bir 12 Eylül uygulamasıdır. Ama öncesi de var. Sermaye sınıfı bu yasağı işçiler grev hakkını elde ettiği günden buyana kullanmaktan geri durmadılar. Grev hakkının Anayasal güvenceye kavuştuğu 1961 Anayasası’nda bulunmayan erteleme düzenlemesini 1963’te kabul edilen yeni yasaya yerleştirmeyi ihmal etmediler örneğin. 1980’e kadar yayınlanan grev erteleme kararnamesi sayısı 250’nin üstündedir. 12 Eylül sonrası daha köklü çözüm buldular, olağanüstü hal uygulamasıyla grevleri üç yıl boyunca tümden yasakladılar. Cuntacıların 1983 yılında çıkardığı iki yeni yasayla yasak kalktı fakat grev işçiler için yasal yollardan kullanılması neredeyse imkânsız bir hak haline getirildi. Grev prosedürü iyiden iyiye zorlaştırıldı, grev kırıcılığı teşvik edildi, kapsamı daraltı. Buna karşın işçiler grev hakkını kullanmaktan vazgeçmedi. Netaş 12 Eylül sonrası ilk kitlesel ve başarılı grev oldu. Onu 89-90 bahar eylemleri ve grevleri izledi. Grev erteleme kararları ise hiç durmadı. 12 Eylül’den AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılına kadar Bakanlar Kurulu kararlarıyla grevi durdurulan işçi sayısı 400 binin üzerindedir
Uygulama AKP döneminde de kesintisiz sürdü. AKP iktidarında bugüne kadar Bakanlar Kurulu ya da Cumhurbaşkanı kararıyla durdurulan grevlerde 200 binin üstünde işçinin grev hakkı gasp edildi.
***
2026 yılında, Türkiye’de bugün bir grev hakkından bahsetmek mümkün değil. Patronlar ve hükümet, diğer pek çok meselede olduğu gibi bu konuda da kural, hak ve hukuk tanımıyor, işçi sınıfının üstüne büyük bir saldırganlıkla gidiyorlar.
Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri.
Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.
/././
Sözcük deyip geçmemeli -Mesut Odman-
Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”
Bir zamanların sözü üstüne söz söylemenin cesaret işi olduğu eleştirmen Nurullah Ataç’ın Arapça kökenli “kelime”nin yerine “tilcik” sözcüğünü önerdiği ve uzun süre kullandığı bilinir. Ama tutmamış bu öneri. Daha sonraları olmalı, kendisini anlatmak için has bir şair ve “edip” demenin uygun olacağı, edebiyatımıza “Garipçiler” ya da “Birinci Yeni” adıyla geçmiş üç şairden biri olan Melih Cevdet Anday’ın kullandığı “sözcük” genel kabul gördü. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği kitaba “sözcükler” adını vermesinin bu kabulü yaygınlaştırdığı da eklenebilir. “Sözcük” maddesinin TDK Türkçe Sözlük’ün ilkin 1969 yılı basımında yer alışını da bu yaygınlığın tescil edilişi saymakta sakınca olmasa gerektir.
Edebiyatın hemen her dalında ürünler vermiş bu şairimize yazının giriş bölümünde şöylece bir yer verip geçmiş olmamak için onun en çok bilinen şiirlerinden biri olan, 50’lerin başlarında yazdığı “Telgrafhane” başlıklı şiirini buraya alalım:
Uyuyamayacaksın
Memleketin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak,
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
***
Bir sözcüğün kendi yaşantılarımdaki yerine değinerek üç beş satır yazacağım.
Hangi sözcük olduğuna gelmeden önce, 50-55 yıl kadar eskiye, “12 Mart dönemi” olarak andığımız, kimilerimizin “12 Mart faşizmi” dediği, benimse o faşizm sözünü yeterince açık olmadığı düşüncesiyle kullanmadığım günlere dönerek başlayalım. O dönemin sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde kullanmayı neredeyse alışkanlık durumuna getirdikleri bir kalıp vardı. Hem kızar, hem de kızmaktan çok gırgıra alırdık aramızda. Aşağı yukarı şöyleydi: “Marksist, Leninist ve hatta Maoist bir örgütün elemanları yakalanmış olup…” Böyle başlar ve devam ederdi. Marksist ile Leninist sözcükleri arasında virgül mü vardı yoksa kısa çizgi (-) mi, ondan çok emin değilim. İkisi de olabilir, kimi zaman biri kimi zaman öbürü anlamında. Ama söz kalıbı tam da böyleydi.
Buradan şöyle bir anlam çıkarır ve o azgınlaşmış baskı günlerinde bir parça eğlenirdik: Marksist olmakla, Leninist olmakla ya da Marksist-Leninist olmakla yetinmemiş, üstelik bir de Maoist olmuş bu alçak anarşistler. O zamanlar “terörist” sözü yoktu daha; herkes anarşist idi. Ahali içinde bunu “anarşik” olarak söyleyenler de az değildi, çoğulu da “anarşikler” oluyordu elbette.
Her neyse… Komutanların bildirilerinden çıkardığımız anlamın doğru olmadığını kimse ileri süremez herhalde. Murat edilen o muydu, tartışılabilir. Ama hepimizin ana dili Türkçe olduğuna göre, o aradaki “ve hatta”nın başka bir anlama gelmesi mümkündü denebilir mi?
***
Mart ve Eylül aylarını 12’den vuran o dönemlerde, özellikle ikincisinde, dilde sadeleşme, belki daha yerinde söyleyişle, öz Türkçecilik akımını ya da yaklaşımını “te’dib ve terbiye” eğiliminin ne kadar yükseldiğini yaşayanlar da sonradan okuyup öğrenenler de hatırlayacaklardır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bir devlet dairesine dönüştürülmesi bu terbiye sürecinin fütursuzluğunun bir göstergesi sayılmıştır hep. O kurumun daha önceki çalışmalarına ilişkin eleştiriler kuşkusuz saklı kalmak üzere, yanlış sayılmaz.
Şimdi buraya kadar yazılanlardan daha farklı bir yöne doğru kıralım dümeni.
Sözünü ettiğim dönemlerin ikincisinde, güzelim Eylül ayı ile birlikte anılanda, o sıralar doğusu ile batısı ayrı olan Almanya’ların Batı olanında, bir tür kurumlar arası burstan yararlanarak iki hafta kadar bir süre dolaşmıştım. Dolaşmak sözcüğü tam uygun düşüyor; çünkü, o kadarlık sürede birçok farklı kente ve kuruluşa gitmiştim. Amacım hizmet içi eğitim çalışmaları yapan sendikalardan özel ve kamusal kuruluşlara kadar birtakım kurumların yaptıkları çalışmalar konusunda bilgi toplamak, o çalışmaları yürütenlerle görüşerek düşüncelerini almak ve bütün bunların nasıl örgütlendiğine ilişkin bir değerlendirmeye ulaşabilmekti.
Aslında bu tür görev gezilerinde, hele böyle kısa ise, alışılmış olan, o kısalığa uygun birkaç sayfalık bir rapor vermektir. Oysa ben oturup nerdeyse bir kitapçık boyutlarına ulaşan, 25-30 sayfalık bir metin yazmış, hatta o sırada çok meşgul olan bölüm sekreterimize ek iş çıkarmamak için, raporumu mumlu kâğıda kendim daktilo ederek sadece yönetim kuruluna değil, işlerine yarayabileceği düşüncesiyle, uzman düzeyindeki çalışanlara da dağıtılmak üzere hazırlamıştım. Sonunda, yönetim kuruluna giren rapor, nasıl görüşüldüyse artık, büyük olasılıkla doğru dürüst görüşülmemiş bir iki meraklı üyenin göz gezdirip öteki üyelere görüş aktarmasıyla, bana bir zılgıt olarak döndü. “Neden bu kadar uzunmuş”tan başlayıp içindeki “anlaşılmaz ve tuhaf sözler”e kadar bir yığın azarlama notuyla uyarıldım. Neyse ki, kurulun huzuruna çağırılmamış ve kendisi de kurul üyesi olan üst yönetici aracılığıyla bilgilendirilmiştim. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, raporumdaki bazı sözcüklerin kullanılmasından, üstelik fazla kullanılmasından rahatsız olduklarını öğrendim.
Bunların başında “örgüt” ve “örgütlenme, örgütlendirme” sözcükleri geliyordu. Gerçekten de burada bir tahrifat yoktu; o sözcükleri sık sık kullanmıştım. Ama bundan daha doğal bir durum olamazdı; çünkü, zaten değişik örgütlerde yapılan birtakım çalışmalardan, onların örgütlenmesinden söz etmek, onların nasıl gerçekleştirildiğini anlatmak için hazırlanmış bir rapordu yazdığım.
İşte böyle. Örgüt sözcüğünü söylemek ve yazmak, hele hele bunları önüne arkasına aşağılayıcı sözler eklemeden ve olumlayarak yapmak, dayanılmaz geliyordu. Örgütün ve örgütlenmenin bırakalım kendisini, adını dillendirmek bile korkutuyordu bürokrasiden, işçi ve işveren sendikalarından gelen o beyleri.
Gitgide, iş sözcükler arasında sakıncalı/sakıncasız ayrımına kadar vardırıldı. Eski ve yeni, Türkçe ve başka dillerden gelmiş sözcükler arasında bir işbölümü yapıldı. Genellikle, Türkçe olanlar aman aman, tehlikeli, uzak olsun; başka dillerden, Arapçadan, Farsçadan gelenlere eyvallah. Ortalama yaklaşım böyleydi. Bu bağlamda, örgüt deyince gizli, sakıncalı, tehlikeli olan; teşkilat deyince yararlı, gerekli, hayırlı olan akla gelecekti.
Ne diyordu Melih Cevdet üstadımız: Durmadan sesler alacak,/ Sesler vereceksin/ Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hali/ Düzelmeden dünyanın hali/ Gözüne uyku giremez ki…
Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”
/././






