Alternatif bir 28 Şubat yazısı -Cangül Örnek-
Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.
28 Şubat olduğunda İslamcılar çok uzun süreden beri Türkiye’deki egemen bloğun bir unsuruydular. Türkiye’nin yönetici sınıfı, Milli Görüş İslamcılığının tek başına iktidar olmasından, ideolojik keskinliklerini kontrolsüzce sergilemesinden ve siyasal projelerini olduğu gibi hayata geçirmeye çalışmasından memnun değildi. Ancak siyasal İslamcılığı ne merkezde ne de yerelde egemen bloktan tamamen dışlamadığı gibi, pek çok noktada bu kesime ihtiyaç duyuyordu.
Neyi kastettiğimi açıklayabilmek için bu döneme bir yerellikten bakmayı öneriyorum.
Yer benim de çocukluk ve gençlik çağımın önemli bir bölümünün geçtiği Gebze. Bir sanayi havzası olan bu önemli ilçede 1990’ların ortasında yaşananlara bakarak Türkiye’nin yönünü, siyasal İslamcıların sıkıştırdığı çerçevenin dışına çıkarak görebiliriz.
Gebze’de Refah Partisi’nin yerel seçimleri kazandığı 1994 yılından itibaren artan siyasal tansiyonu basından takip edebiliyoruz. 1994 yılında göreve gelir gelmez Refah Partili belediye başkanının ilk icraatlarından biri 750’ye yakın belediye çalışanını işten çıkarmak oldu. Bu, bir ilçe belediyesi için çok büyük bir sayıydı. İşçiler, aileleriyle birlikte aylarca sokaklarda işleri ve ekmekleri için mücadele ettiler. İlçe, uzun süre bu eylemlerle çalkalandı. Ancak Refah Partili belediye geri adım atmadı. Hatta arkadaşlarına destek veren 200’ün üzerinde işçiyi de işten attı. Sonraki süreçte mahkemelerin verdiği işe iade kararlarını bile tüm resmi uyarılara rağmen uygulamadı.1
Gebze büyük çoğunluğu bu sanayi havzasına sonradan göç etmiş on binlerce işçinin yığıldığı, küçük bir merkezin etrafını saran büyük gecekondu mahallelerinden oluşan çok büyük bir ilçeydi; şu anki sosyal görünümü de, orta sınıfın daha belirgin hale gelmesi dışında, bundan çok farklı değil. Uzun yıllar bu gecekondu mahalleleri en temel hizmetlerin ulaşmadığı, yolları ve kanalizasyon altyapısı olmayan, büyük bir yoksulluk yaşanan yerler olarak kaldılar. İşçi sınıfı ne etnik ne de mezhepsel olarak homojendi. Yoksulluğu her etnik kökenden ve mezhepten insan birlikte yaşadı.
Gebze yıllar boyunca kültürel hayatın, özellikle gençlere yönelik sosyal ve kültürel altyapının neredeyse sıfır olduğu bir yer olarak kaldı. Az sayıdaki kültürel etkinlikten biri, belediye SHP yönetimindeyken düzenlenen kitap söyleşileriydi. Düzenli aralıklarla yapılan bu etkinliklere biz de liseli öğrenciler olarak katılıyor, söyleşilerde neyin konuşulduğunu pek iyi anlamasak da kitap satın alıyor ve sonra onları okumaya çalışıyorduk. Kitapçısı bulunmayan, kitap satın almak isteyenlerin bir kırtasiyeye sipariş verdiği şehir büyüklüğünde bir ilçede kitap söyleşilerinin öğrencilerin gözüne nasıl büyülü göründüğünü bir düşünün. Bunun dışında belediyeye ait salonlarda çok sık olmasa da tiyatro gösterileri düzenleniyor ve oyunlar mahallelerden bile izleyici toplayabiliyordu. Refah Partisi’nin belediyeyi kazanmasıyla birlikte bu etkinlikler bıçak gibi kesildi. Artık yeni etkinlikler Kudüs geceleri gibi ideolojik dozu yüksek siyasal faaliyetlerdi.
1990’lı yıllarda bu dev ilçenin kalabalık genç kitlesi için kitapla ve tiyatroyla tanışabilecekleri birkaç olanak da böylece yok edilmiş oldu.
İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni ilçedeki daha sonra Fethullahçı olduğunu öğrendiğimiz dershanenin öğrencilere yönelik okul içindeki faaliyetlerine izin verilmesiydi. Öğrenciler, hızla Fethullahçıların etkisinde olanlar ve olmayanlar olarak bölünmüş; okulda öğrenciler arasında ciddi bir gerilim başlamıştı. Tüm bunlar, idarenin desteğiyle ve dolayısıyla devletin gözü önünde gerçekleşti.
Bu dershanenin Terminatör gibi o dönemin popüler filmleriyle başlayan film gösterimleri doğru düzgün bir sinema da olmadığı için gençler için başta cezbediciydi. Sonradan bu gösterimlerin sohbetlerle sürdüğünü, bazı öğrenciler için yatılı ders çalışma kampları düzenlendiğini öğrenmiştik. Bu öğrenciler arasından askeri okul sınavını kazananlar, yurtdışındaki Fethullahçı okullarda öğretmenlik yaptığını duyduklarımız olduğu gibi, başka tarikat bağlantılarıyla mülki amir olan ve hızla yükselen insanlar da çıkmıştı.
Ne il ne de ilçe milli eğitim bu gelişmelere karşı harekete geçti. Muhtemelen böyle bir rahatsızlıkları da yoktu.
Bu esnada Gebze Belediyesi yeni icraatlarını sürdürüyordu; kısa süre sonra mahalle, sokak, park isimlerini değiştirmeye başladılar. Çeçen cihadının liderlerinden Cahar Dudayev’in adını büyük bir parka veren Belediye Meclisi, Abdi İpekçi Mahallesi'nin ismini Fatih olarak değiştirmiş; suikast sonucu öldürülen Türkiye’nin bu önemli gazetecisinin isminin silinmesini eleştirenlere ise “Halka sorduk, ideolojik bulup istemediler” diyerek pişkinlikle yanıt vermişti.
Belediye Meclisi, Alevileri de unutmamış; Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Ulaştepe Mahallesi'nin adını ise Yavuz Selim olarak değiştirmişti.2 Tabii ki, bu değişiklik mahalle halkına sorulmamıştı. 1993 Sivas Katliamı’nın dehşetinin henüz çok yakıcı olarak hissedildiği günlerdi. Sivas’ta insan yakanların avukatlığını üstlenen Şevket Kazan, Refahyol hükümetinin Adalet Bakanı’ydı.
Yaşananların biz gençlerin hayatını nasıl değiştirdiğini bugünden bakarken daha net anlıyorum. Keşke her 28 Şubat yıldönümünde gençliklerinde bunları yaşamak zorunda bırakılan gençlerin hikayeleri de anlatılsa.
Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise devletin okul idarecilerinin işbirliğiyle cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.
Aslında asker de uzun yıllar bunu istedi. Belki kent merkezlerine müdahale edemiyorlardı ancak çeperlerde ve taşrada ortak bir kamusal hayatın oluşmasını, herhangi bir kültürel canlanma yaşanmasını tehlike olarak kodladılar. Bu tür faaliyetlerin solcu ya da sola meyilli kuşaklar yaratacağı, Cumhuriyet’in erken döneminde edinilmiş tecrübelerin bir sonucuydu. Üstelik Gebze gibi bir sanayi havzasında kısa süre sonra işçi ordusuna katılacak gençlerin aydınlatılması değil, itaat etmeyi bilmesi gerekirdi.
Refah Partisi egemen sınıfın bile isteye yarattığı bu koşulları örgütlenmek için kullanıp da, kontrol edilemeyecek düzeyde büyüyünce ve düzenin dışına taşmaya başladığında problem yaratır oldu.
28 Şubat sürecine yeniden bakıldığında aslında görülmesi gereken budur. Bu ülkede 12 Eylül’den itibaren ordu ve devlet bürokrasisi, özellikle işçi havzalarının kontrolünü böyle sağladı. Milli Görüş hareketi, bu açıdan onlardan ayrı düşmüyordu. Bu misyonu üstlenmeye, hatta daha kuşatıcı ve sert biçimde bu kontrolü sağlamaya her açıdan hazırdı.
O hareketin içinden çıkan AKP’nin iktidar yıllarında bu gerçeği bütün çıplaklaklığıyla gördük. Eğitimde laiklikle kavgaları, MESEM’lerle çocuk işçiliği yasallaştırmaları, kültürel hayatın canlanmasına düşman olmaları hep bu misyonla ilgili oldu.
-----
1“‘Belediye Başkanı yasalara uymuyor’”, Cumhuriyet, 09.06.1995, s.
3.2“Refahlı başkan isimlerden korkuyor”, Cumhuriyet, 19.02.1995, s. 4.
/././
Grev hakkını da geri alır memleketi de -Alpaslan Savaş-
Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri. Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.
2024 yılının Aralık ayıydı ve grevin iki haftası geride kalmıştı. İlk birkaç gün işçilerin tamamı grev çadırına gidip geldikten sonra yirmişer kişilik üç vardiya nöbete dönmüşlerdi. Böylece her gün farklı işçiler grev nöbeti tutuyordu. Aşağı yukarı herkes bir tur dönmüştü.
Hitachi’de grev aslında grev beklediklerinden uzun sürmüştü. İki gün dayanamaz şirket diye düşünmüşlerdi çıkarken. Grevden önce kimsenin başını işten kaldıramıyor olması da bu kanıyı güçlendirmişti. Ama patronun da güvendiği şeyler vardı. Cumhurbaşkanı dememiş miydi, “grev tehdidi olan yere biz anında müdahale ediyoruz, buralarda greve müsaade etmiyoruz” diye. Nitekim Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla grev, sendikanın aynı şekilde uygulama kararı aldığı diğer üç şirketi de kapsayacak şekilde “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle onuncu gününde ertelenmişti.
Biri Japon, biri ABD’li, biri Fransız ve sonuncusu yabancı ortaklı dört büyük şirketin kasasını dolduran trafo üretiminin ülkenin milli güvenliğiyle yakından uzaktan ilgisi bulunmuyordu elbette fakat yasaya göre bir grev ancak bu gerekçeyle ertelenebiliyordu. Geçmişte çay bardağı üreten fabrikada bile grev milli güvenlik riskinden ertelenmişti, bunlar da haydi haydi aynı çuvala girerdi.
Söz konusu karar, adı erteleme olsa da aslında grevi bir daha başlamamak üzere durduruyordu. Çünkü yasaya göre ertelenen grevden sonra üretim derhal başlıyor, bu sırada sendikaya patronla anlaşma yapması için 60 gün süre tanınıyor, bu olmadığında Yüksek Hakem Kurulu’nun belirlediği koşullarda toplu sözleşme imzalanmış sayılıyordu. Yani patronun dediği oluyordu. Böylece zaten kullanılmasına türlü yasal zorluklar getirilmiş grev hakkı, işçiler o zorlukları aşmayı başardığında da uygulanabilir olmaktan çıkarılıyordu. Tam olarak Erdoğan’ın dediği gibiydi durum, buralarda greve müsaade etmiyorlardı.
Kış ayı, hava soğuk, grev çadırında küçük bir soba, dışarıda ise büyükçe bir varil var. İşçiler grevin sürdüğü Dudullu Organize Sanayi Bölgesi’ndeki başka fabrikalardan dayanışma için getirilen paletleri yakarak ısınmaya çalışıyorlar. Akşam nöbetini devralacak yirmi grevci çadırın oraya gelir gelmez ateşin yükseldiği varilin etrafında toplandılar. Greve çıkalı 19, grev yasaklanalı 9 gün olmuştu. Belki işbaşı yapmadıkları takdirde tazminatsız işten çıkarılacaklarına dair şirketten peş peşe gelen mesajlardan belki de dokuz gündür Valiliğin kapıya yığdığı polis otobüslerinden duydukları endişedendir bilinmez ama biraz sessizdiler. Arkadaşları tarafından sevilen fakat fabrikada öyle çok etliye sütlüye karışmayan Samet bozdu sessizliği. Sırtındaki kalın paltosu, kaşlarının üstüne kadar indirdiği beresi ve parmak uçları kesik eldiveniyle duman yayan varilin başında avuçlarını ovuştururken birdenbire “İbrahim” diye, karşısında kendisi gibi ısınmaya çalışan sendika temsilcisi arkadaşına seslendi.
“E hani sabah çıkar, akşama kalmaz imzalanır gireriz dediydin, oğlum yirmi gün oldu halimize bak, tenekenin başında ısınmaya çalışan evsizlere döndük…” deyip sağlam bir küfür patlattı ki varilin etrafındaki herkes kahkahalarla kendini çadırın içine attı.
İşten atılma tehditlerine, grevdeki fabrikayı yirmi dört saat kendilerinden koruyan onlarca polisin ve gerektiğinde kullanmaya hazır gözaltı otobüslerinin yarattığı korkuya rağmen kimse kimseyi satmamıştı. Yaşadıkları zorlukları en zayıf olduğunu düşündükleri arkadaşları bile dalga konusu haline getirmeyi başarmıştı. Varilin başından yükselen kahkahalar bu grevde yasakların değil, birliğin kazandığının kanıtıydı.
***
Geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Asil Çelik fabrikasında 2017 yılında aldığı grev kararının “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle ertelenmesini Anayasaya aykırı bularak sendikaya tazminat ödenmesine karar verdi. Daha başlamadan durdurulan grev nedeniyle işçiler 60 günlük erteleme süresi sonunda Yüksek Hakem Kurulu’ndan gelen sözleşmeye mahkûm oldular. Sendika işçilerin erteleme kararının sebep olduğu hak ihlalini Danıştay’a götürdü, oradan Yargıtay’a, hiçbirinden sonuç çıkmayınca da Anayasa Mahkemesi’ne.
AYM benzer bir kararı sendikanın 2015 yılında MESS grup sözleşmesi kapsamındaki grevlerinin ertelenmesine yönelik de vermişti. Grev ertelemesinden üç yıl sonra gelen karar, farklı sektörlerden kırka yakın fabrikada durdurulan grevleri kapsıyordu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne kadar Bakanlar Kurulu, sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından alınan grev durdurma kararlarını AYM tekil örneklerde de olsa Anayasa’ya aykırı buluyor. Ama AYM kararlarını ne patronlar ne iktidar umursuyor.
MESS grevlerinin durdurulmasına yönelik söz konusu AYM kararından sonra da Cumhurbaşkanı kararıyla pek çok grev durduruldu. 2019’da İzban, 2020’de Soda Sanayi, 2022’de Bekaert Çelik Kord fabrikaları, 2023’de Schneider Enerji, 2024’de MESS’e bağlı Hitachi Enerji, Grid Solution, Schneider Elektrik ve Arıtaş Endüstri ve geçen yıl Kamu çerçeve sözleşmesi sonrası Eti ve Bor maden işletmelerindeki grevler, bir kısmı başlamadan, bir kısmı başladıktan sonra durduruldu.
***
Tekrar olacak ama altını çizmekte yarar var, adına erteleme deseler de yapılan grevi durdurma, yani yasaklamadır. Yasağı keyfi ve kalıcı bir grev rejimi haline getirmesi nedeniyle de esasen bir 12 Eylül uygulamasıdır. Ama öncesi de var. Sermaye sınıfı bu yasağı işçiler grev hakkını elde ettiği günden buyana kullanmaktan geri durmadılar. Grev hakkının Anayasal güvenceye kavuştuğu 1961 Anayasası’nda bulunmayan erteleme düzenlemesini 1963’te kabul edilen yeni yasaya yerleştirmeyi ihmal etmediler örneğin. 1980’e kadar yayınlanan grev erteleme kararnamesi sayısı 250’nin üstündedir. 12 Eylül sonrası daha köklü çözüm buldular, olağanüstü hal uygulamasıyla grevleri üç yıl boyunca tümden yasakladılar. Cuntacıların 1983 yılında çıkardığı iki yeni yasayla yasak kalktı fakat grev işçiler için yasal yollardan kullanılması neredeyse imkânsız bir hak haline getirildi. Grev prosedürü iyiden iyiye zorlaştırıldı, grev kırıcılığı teşvik edildi, kapsamı daraltı. Buna karşın işçiler grev hakkını kullanmaktan vazgeçmedi. Netaş 12 Eylül sonrası ilk kitlesel ve başarılı grev oldu. Onu 89-90 bahar eylemleri ve grevleri izledi. Grev erteleme kararları ise hiç durmadı. 12 Eylül’den AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılına kadar Bakanlar Kurulu kararlarıyla grevi durdurulan işçi sayısı 400 binin üzerindedir
Uygulama AKP döneminde de kesintisiz sürdü. AKP iktidarında bugüne kadar Bakanlar Kurulu ya da Cumhurbaşkanı kararıyla durdurulan grevlerde 200 binin üstünde işçinin grev hakkı gasp edildi.
***
2026 yılında, Türkiye’de bugün bir grev hakkından bahsetmek mümkün değil. Patronlar ve hükümet, diğer pek çok meselede olduğu gibi bu konuda da kural, hak ve hukuk tanımıyor, işçi sınıfının üstüne büyük bir saldırganlıkla gidiyorlar.
Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri.
Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.
/././
Sözcük deyip geçmemeli -Mesut Odman-
Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”
Bir zamanların sözü üstüne söz söylemenin cesaret işi olduğu eleştirmen Nurullah Ataç’ın Arapça kökenli “kelime”nin yerine “tilcik” sözcüğünü önerdiği ve uzun süre kullandığı bilinir. Ama tutmamış bu öneri. Daha sonraları olmalı, kendisini anlatmak için has bir şair ve “edip” demenin uygun olacağı, edebiyatımıza “Garipçiler” ya da “Birinci Yeni” adıyla geçmiş üç şairden biri olan Melih Cevdet Anday’ın kullandığı “sözcük” genel kabul gördü. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği kitaba “sözcükler” adını vermesinin bu kabulü yaygınlaştırdığı da eklenebilir. “Sözcük” maddesinin TDK Türkçe Sözlük’ün ilkin 1969 yılı basımında yer alışını da bu yaygınlığın tescil edilişi saymakta sakınca olmasa gerektir.
Edebiyatın hemen her dalında ürünler vermiş bu şairimize yazının giriş bölümünde şöylece bir yer verip geçmiş olmamak için onun en çok bilinen şiirlerinden biri olan, 50’lerin başlarında yazdığı “Telgrafhane” başlıklı şiirini buraya alalım:
Uyuyamayacaksın
Memleketin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak,
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
***
Bir sözcüğün kendi yaşantılarımdaki yerine değinerek üç beş satır yazacağım.
Hangi sözcük olduğuna gelmeden önce, 50-55 yıl kadar eskiye, “12 Mart dönemi” olarak andığımız, kimilerimizin “12 Mart faşizmi” dediği, benimse o faşizm sözünü yeterince açık olmadığı düşüncesiyle kullanmadığım günlere dönerek başlayalım. O dönemin sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde kullanmayı neredeyse alışkanlık durumuna getirdikleri bir kalıp vardı. Hem kızar, hem de kızmaktan çok gırgıra alırdık aramızda. Aşağı yukarı şöyleydi: “Marksist, Leninist ve hatta Maoist bir örgütün elemanları yakalanmış olup…” Böyle başlar ve devam ederdi. Marksist ile Leninist sözcükleri arasında virgül mü vardı yoksa kısa çizgi (-) mi, ondan çok emin değilim. İkisi de olabilir, kimi zaman biri kimi zaman öbürü anlamında. Ama söz kalıbı tam da böyleydi.
Buradan şöyle bir anlam çıkarır ve o azgınlaşmış baskı günlerinde bir parça eğlenirdik: Marksist olmakla, Leninist olmakla ya da Marksist-Leninist olmakla yetinmemiş, üstelik bir de Maoist olmuş bu alçak anarşistler. O zamanlar “terörist” sözü yoktu daha; herkes anarşist idi. Ahali içinde bunu “anarşik” olarak söyleyenler de az değildi, çoğulu da “anarşikler” oluyordu elbette.
Her neyse… Komutanların bildirilerinden çıkardığımız anlamın doğru olmadığını kimse ileri süremez herhalde. Murat edilen o muydu, tartışılabilir. Ama hepimizin ana dili Türkçe olduğuna göre, o aradaki “ve hatta”nın başka bir anlama gelmesi mümkündü denebilir mi?
***
Mart ve Eylül aylarını 12’den vuran o dönemlerde, özellikle ikincisinde, dilde sadeleşme, belki daha yerinde söyleyişle, öz Türkçecilik akımını ya da yaklaşımını “te’dib ve terbiye” eğiliminin ne kadar yükseldiğini yaşayanlar da sonradan okuyup öğrenenler de hatırlayacaklardır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bir devlet dairesine dönüştürülmesi bu terbiye sürecinin fütursuzluğunun bir göstergesi sayılmıştır hep. O kurumun daha önceki çalışmalarına ilişkin eleştiriler kuşkusuz saklı kalmak üzere, yanlış sayılmaz.
Şimdi buraya kadar yazılanlardan daha farklı bir yöne doğru kıralım dümeni.
Sözünü ettiğim dönemlerin ikincisinde, güzelim Eylül ayı ile birlikte anılanda, o sıralar doğusu ile batısı ayrı olan Almanya’ların Batı olanında, bir tür kurumlar arası burstan yararlanarak iki hafta kadar bir süre dolaşmıştım. Dolaşmak sözcüğü tam uygun düşüyor; çünkü, o kadarlık sürede birçok farklı kente ve kuruluşa gitmiştim. Amacım hizmet içi eğitim çalışmaları yapan sendikalardan özel ve kamusal kuruluşlara kadar birtakım kurumların yaptıkları çalışmalar konusunda bilgi toplamak, o çalışmaları yürütenlerle görüşerek düşüncelerini almak ve bütün bunların nasıl örgütlendiğine ilişkin bir değerlendirmeye ulaşabilmekti.
Aslında bu tür görev gezilerinde, hele böyle kısa ise, alışılmış olan, o kısalığa uygun birkaç sayfalık bir rapor vermektir. Oysa ben oturup nerdeyse bir kitapçık boyutlarına ulaşan, 25-30 sayfalık bir metin yazmış, hatta o sırada çok meşgul olan bölüm sekreterimize ek iş çıkarmamak için, raporumu mumlu kâğıda kendim daktilo ederek sadece yönetim kuruluna değil, işlerine yarayabileceği düşüncesiyle, uzman düzeyindeki çalışanlara da dağıtılmak üzere hazırlamıştım. Sonunda, yönetim kuruluna giren rapor, nasıl görüşüldüyse artık, büyük olasılıkla doğru dürüst görüşülmemiş bir iki meraklı üyenin göz gezdirip öteki üyelere görüş aktarmasıyla, bana bir zılgıt olarak döndü. “Neden bu kadar uzunmuş”tan başlayıp içindeki “anlaşılmaz ve tuhaf sözler”e kadar bir yığın azarlama notuyla uyarıldım. Neyse ki, kurulun huzuruna çağırılmamış ve kendisi de kurul üyesi olan üst yönetici aracılığıyla bilgilendirilmiştim. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, raporumdaki bazı sözcüklerin kullanılmasından, üstelik fazla kullanılmasından rahatsız olduklarını öğrendim.
Bunların başında “örgüt” ve “örgütlenme, örgütlendirme” sözcükleri geliyordu. Gerçekten de burada bir tahrifat yoktu; o sözcükleri sık sık kullanmıştım. Ama bundan daha doğal bir durum olamazdı; çünkü, zaten değişik örgütlerde yapılan birtakım çalışmalardan, onların örgütlenmesinden söz etmek, onların nasıl gerçekleştirildiğini anlatmak için hazırlanmış bir rapordu yazdığım.
İşte böyle. Örgüt sözcüğünü söylemek ve yazmak, hele hele bunları önüne arkasına aşağılayıcı sözler eklemeden ve olumlayarak yapmak, dayanılmaz geliyordu. Örgütün ve örgütlenmenin bırakalım kendisini, adını dillendirmek bile korkutuyordu bürokrasiden, işçi ve işveren sendikalarından gelen o beyleri.
Gitgide, iş sözcükler arasında sakıncalı/sakıncasız ayrımına kadar vardırıldı. Eski ve yeni, Türkçe ve başka dillerden gelmiş sözcükler arasında bir işbölümü yapıldı. Genellikle, Türkçe olanlar aman aman, tehlikeli, uzak olsun; başka dillerden, Arapçadan, Farsçadan gelenlere eyvallah. Ortalama yaklaşım böyleydi. Bu bağlamda, örgüt deyince gizli, sakıncalı, tehlikeli olan; teşkilat deyince yararlı, gerekli, hayırlı olan akla gelecekti.
Ne diyordu Melih Cevdet üstadımız: Durmadan sesler alacak,/ Sesler vereceksin/ Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hali/ Düzelmeden dünyanın hali/ Gözüne uyku giremez ki…
Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”
/././
Yandaşlık!-Rıfat Okçabol-
Gazeteciliğin evrensel bir ilkesi vardır: O da haberlerin objektif bir biçimde gerçekleri saptırmadan yazılmasıdır. Ancak kendilerine "yandaş" denen gazeteciler, bu ilkeye hiç aldırmıyorlar.
Bilindiği gibi, en yalın tanımla gazeteci, haber toplayıp yazarak toplumu olaylardan haberdar eden kişidir. Ancak gazeteciliğin evrensel bir ilkesi vardır: O da haberlerin objektif bir biçimde gerçekleri saptırmadan yazılmasıdır.
Ancak kendilerine "yandaş" denen gazeteciler, bu ilkeye hiç aldırmıyorlar. Bir yandan iktidar aleyhinde yorumlanacak olayları haber yapmıyorlar. Öte yandan da gerçekleri saptırıp objektif olmayan ve bazen de muhalifleri suçlayıp iktidar lehine yorumlanacak haber yapıyorlar.
Bir yandaş gazetenin genel yayın yönetmeninin, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) hakkında yazdığı 5 Şubat tarihli makalesi, bu bağlamda dikkat çekiyor.
Bilindiği gibi Anayasa’nın 34. maddesine göre, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na göre de, “Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” (m. 3, f. 1). Dolayısıyla BÜ’de 5 yıldır devam eden silahsız ve saldırısız gösteriler, tam anlamıyla yasal gösteriler oluyor. Ancak bu makalede “Kimsenin umurunda değil ama Boğaziçi Üniversitesi'ndeki ‘kalkışma’ tam 5 yıldır devam ediyor!” denip gerçeklerin tam da tersi ima edilerek eylemciler asi yerine konuyor!
Bilindiği gibi Osmanlı’da 1583’te Saint-Benoit’nın açılmasıyla başlayan yabancı okul furyası, padişahların izniyle gerçekleşmiştir. Protestan okul sayısı II. Abdülhamit döneminde tavan yapmıştır. Bu yabancı okullar, Cumhuriyet kurulana kadar yüzyıllarca padişahların ses çıkarmaması ya da aymazlıkları (gafletleri) nedeniyle misyoner okulu olarak faaliyet göstermişlerdir. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise yabancı okulların misyonerlik faaliyetlerine son verilmiş ve Türkiye’nin laik ve bilimsel eğitim sistemine ayak uydurmayan yabancı okullar kapatılmıştır. Yine bilindiği gibi, Abdülmecit (padişahlığı: 1839-1861) 1854’te dış borç almaya başlamış, kendisinden sonra gelen biri kardeşi diğerleri oğulları olan son Osmanlı padişahları da dış borçlarla ülkeyi ayakta tutmaya çalışmışlardır. Dış borçla ilişkili olarak 1856’da İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası açılmıştır. II. Abdülhamit (1876-1909) zamanında da 1881’de, dış borçların ödenmesini düzenlemek için Osmanlı maliyesini yönetecek ve çoğunluğu yabancı uzmanlardan oluşan Düyun-ı Umumiye adında bir birim oluşturulmuştur.
5 Şubat tarihli makalede, Robert Kolej’in bir misyoner okulu olarak açıldığına değiniliyor. Ancak makalede, Ahmet Vefik Paşa’nın bu kolejin kurulması için arsasını satmasıyla ilgili olarak “Sultan Abdülaziz Han, kötü niyetli bu başlangıca engel olmak için satışa izin vermemişti ama yine de engelleyememişti!” denmesi gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü yurt içinde bir dediği iki edilmeyen padişahın kendi paşasına söz geçirememesi, Osmanlı tarihini biraz bilenler için mümkün görülmüyor. Padişahın satışı engelleyemediği değil, olsa olsa 1854’te almaya başladığı dış borçlara bağımlı olduğu için satışa ses çıkarmadığı olasılığı ağır basıyor.
Makalenin devamında “Sultan II. Abdülhamid Han, yıllar önce Sadrazam Mason Reşid Paşa'nın yoğun desteğiyle her tarafa yayılan ecnebî okulların tahribatını daha yakından görmüştü. En çok canını yakan ise, gözünün önündeki Robert Kolej idi!” denmesi de gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü Kânûn-ı Esâsî’yi rafa kaldırıp Osmanlı Meclisini dağıtan, Osmanlı'nın üniversitesi olan Darülfünun'u iki kez kapatan, 33 yıl boyunca astığı astık ve kestiği kestik olan ve hayranlarının en güçlü padişah olarak gördüğü II. Abdülhamit’in bu okulları istediği halde kapatmaması mümkün görülmüyor. Düyun-ı Umumiye’nin kuruluşuna izin veren padişahın yabancı okullara karşı çıktığını düşünmek de akla yatmıyor. Bir şeyler yapmak istemişse bile, yapmamasının tek nedeninin mali açıdan dışa bağımlılık olduğu belli oluyor.
Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi’nin özel yüksekokulları kapatması üzerine Robert Kolej’in yüksek kısmı 1971’de devlet üniversitesine dönüşüp diğer devlet üniversiteleri gibi yasal mevzuata ve akademik geleneklere bağlı olarak yönetilip hizmet vermeye başlamıştır. Bu gerçeğe karşın makalede, örneğin “Çoğu Türk ailesinin hayalini süsleyen bu ecnebî okulları, kuruldukları günkü hedeften kıl kadar sapmamış olup; hâlâ ‘içimizdeki Haçlı cepheleri’ olarak çalışmaktadır!” deniyor! BÜ’nün kurucu rektörü bile suçlanıyor! Bu tür ifadelerle, hem gerçekler saptırılmış hem de kişiler haksız yere suçlanmış oluyor. Bu durumda kayyım (2021) öncesinde BÜ’de rektörlük yapanlar, AKP tarafından YÖK üyeliğine getirilen BÜ rektörü, AKP’li Cumhurbaşkanlarının BÜ’ye atadığı rektörler ve de benim gibi BÜ’de akademisyenlik yapanlar da, "Haçlı cepheleri" olarak çalışmış oluyoruz! İyi mi?1
Bilindiği gibi “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen iktidar bir hafta sonra Türkiye dostu Libya lideri Kaddafi’nin Ağustos 2011’de NATO destekli güçler tarafından devrilmesine katkı vermişti. Yine bilindiği gibi Türkiye, ABD Başkanı Donald Trump’ın bir dediğini iki etmiyor. Ancak bu makalede, “AK Parti iktidarının ‘Tam Bağımsız Türkiye’ hamlelerinden” söz edilebiliyor! Hatta akılalmaz bir biçimde BÜ’lülerin bu bağımsızlık (!) hamlelerinden rahatsız olduğu yazılıyor!!!
Makalede, “Robert Kolej, ‘Boğaziçi Üniversitesi’ olarak yoluna devam etmekte ise de, genlerinden gelen ‘vesayetçi misyonu’nu, ‘Boğaziçi geleneği’ ambalajıyla sürdürmeye çalışıyorlar. İçerideki kalıntılar, eskisi gibi ‘bağımsız’ hareket etmek istiyor; ‘Cumhurbaşkanı bize rektör atayamaz’ diyorlar!” ifadesiyle de toplum kandırılıyor. Çünkü kayyım öncesi BÜ’de genelde hemen her şey yasal mevzuata ve akademik geleneklere uygun olarak yürütülürken, kayyım yönetimin hemen her kararı, yasal mevzuata aldırılmadığı için dava konusu oluyor. Bu gerçek, "içerideki kalıntıların" değil kayyım yönetimin bağımsız hareket ettiğini gösteriyor.
Ayrıca, üniversitelere 1982’den beri Cumhurbaşkanları rektör atıyor. BÜ akademisyenleri ve öğrencileri, “Cumhurbaşkanı bize rektör atayamaz” demiyorlar: “Türkiye’de özgür, özerk, demokratik ve katılımcı ilkelere dayalı bir üniversite” istiyorlar.
Normal koşullarda savunulacak değerlerin, çeşitli nedenlerle karşıtının savunulmaya kalkışılması kolay olmasa gerek.
-----
1Bu tür yandaş suçlamaları için yargıya başvurmak da genelde pek işe yaramıyor. Muhalif biri yazsa onu anında tutuklayan yargı, benzer şeyi yandaş kişi yazdığında “Demokratik hakkını kulanmış” diyerek dava bile açmıyor.
Sendikal mücadelede yeni arayışlar -Atilla Özsever-
Migros direnişi, fiili ve meşru eylemlerle hak almanın mümkün olduğunu gösterdi. Bürokratik sendikal model duvara tosladı. Tabandan gelişen, işçinin söz ve karar sahibi olduğu daha militan ve mücadeleci bir sendikal anlayışa ihtiyaç var. İşçinin siyasal bilinçlenmesi de önemli. Mücadeleci sendikal kadrolar bu durumu tartışıyor…
Migros direnişi başta olmak üzere ülkenin çok çeşitli yerlerinde birbirinden bağımsız mücadeleler veriliyor, kimi zaman bu mücadeleler Migros ve Smart Solar işyerlerinde olduğu gibi başarı ile sonuçlanıyor, kimi yerlerde ise istenilen başarı kazanılamıyor.
Özellikle 23 günlük Migros direnişi, fiili ve meşru eylemlerle hak almanın mümkün olduğunu göstermiştir. Sendikal bürokrasinin ağırlıkta olduğu mevcut sendikal model, artık duvara toslamıştır. İşbirlikçi, “yandaş”, “sarı sendikacılık”, işçi hareketi içinde belli bir ağırlık taşısa da sınıf mücadelesi ve işçinin çıkarları açısından sonuç alıcı bir konumda değildir.
2026 Migros direnişi ile işçilerin öz örgütlenmesine dayanan bir mücadele anlayışının klasik yasal süreçleri takip ederek mahkeme kapılarında uzun zaman uğraşma yerine 23 günde de hak alınabileceği ortaya konabilmiştir. Taşerondan güvenceli bir kadroya geçmek, ücret ve sosyal haklarda iyileştirme sağlamak, önemli kazanımlardı.
Kuşkusuz Migros depo işçilerinin bu mücadelesi, sadece kendi işyerleriyle sınırlı kalmayıp Şok Market, A 101, BİM gibi diğer depo işçilerinin hareketlenmesine neden olmuş, ayrıca bildiri ve açıklamalarıyla geniş bir toplum kesiminin desteğini almış, firma ürünlerinin de boykot edilmesiyle halkın önemli bir bölümünün dayanışmasına vesile olmuştur.
Keza, Migros’un bağlı olduğu şirketlerin patronu Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde yapılan eylem de önemli bir etki yaratmıştır. Yani işçinin mücadelesi, hem sokağa taşınmış, hem de halkın somut desteğini sağlamıştır.
Korkunun aşılması
Direnişe öncülük eden Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası’nın (DGD-SEN) avukatı Mürsel Ünder’in şu açıklaması da dikkat çekiciydi:
“İşçiler, eskiden ‘böyle bir eyleme katılırsam işten çıkartılar mı, gözaltına alırlar mı, bizim yaptığımız eylem yasal mı?” diye sorular sorarlardı. Şimdi artık ‘yaptığımız hareket yasalara uygun mu’ şeklindeki sorular azaldı. İşçiler, her şeyden önce anayasal haklarını kullanarak demokratik bir biçimde fiili ve meşru hak aramanın yollarını öğrenmeye başladılar”.
Ülkedeki birbirinden bağımsız eylemlere bakıldığında derin bir yoksulluk, geçim sıkıntısı, kötü çalışma koşulları karşısında işçi sınıfının yaygın bir şekilde ayağa kalkma iradesinin olduğu gözüküyor, bir direnme ihtiyacı göze çarpıyor.
Ve başarı kazanan eylemler üzerine sınıfın çeşitli yerellerdeki güçlü tavrı, özgüvenini pekiştiriyor, sendikal bürokrasiyi, sarı sendikacılığı, sermaye kesimi ve güvenlik kuvvetlerini aşan bir mücadeleyi sergileyebilmesine yol açıyor.
Ancak tüm gelişmeler, işçi sınıfının ülke çapında topyekün ağırlık kazanmasına, birleşik güçlü bir hareket yaratmasına neden olmadığı gibi siyasal anlamda da bir düzen değişikliğine yol açabilecek bir gücün varlığını ne yazık ki hissettiremiyor.
Mücadele yolları
İşte bu koşullarda ne yapılabilir, bu sorunlar nasıl aşılabilir soruları da, emek kesiminin öncü ve mücadeleci kadrolarında, sınıfın aydınlarında tartışmalara sebep olabiliyor. Geçtiğimiz hafta sonu (21 Şubat 2026 cumartesi günü) Çetin Uygur’a Saygı Sempozyumu bünyesinde bu konular tartışıldı.
DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Merkezi’nde düzenlenen sempozyumun üçüncü oturumunun konusu; “İşçi Sınıfı ve Çıkış Önerileri” başlığını taşıyordu. Gazeteci İzel Sezer’in moderatörlüğünde (kolaylaştırıcılığında) konuşmacılar; Dr. Ferda Koç, Prof. Dr. Serkan Öngel, deneyimli sendikacı Kamil Kartal ve Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’di.
Mesleği hekim olan Ferda Koç, uzun yıllar sendikal konularla uğraşmış bir uzman. Dr. Ferda Koç, özellikle 1989 Bahar Eylemleri üzerinde durarak bu eylemlerin 1980 darbesi sürecinde ücret kayıplarına karşı bir tepki niteliği taşıdığını söyledi. Koç, “İşçilerin bu eylemleri işyerlerinden, işyeri komitelerinden, sendika şubeleri platformlarının yönlendirmesiyle, yani aşağıdan yukarıya doğru bir eksende gelişmiştir” dedi.
Ferda Koç, tabandan gelen bu eylemlerin konfederasyon üst yönetimlerini de etkilediğini, sonuçta kamuda 600 bin işçi adına Özal iktidarına karşı yüzde 142’lik bir zam alındığını hatırlattı. Koç, 89 eylemlerine yol açan taban hareketinin iyi ücret dışında başka bir hedeflerinin olmadığı için zaman içinde sönümlendiğini belirtti.
Siyasal bilincin önemi
Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Merkezi'nde çalışmalar da yürüten Prof. Dr. Serkan Öngel de, tabandan gelen bir hareketlenmeyle sermaye sınıfı ile işbirliği yapan sarı sendikacılıkla mücadele edilmesi gerektiğini belirtti.
Serkan Öngel, işçilerin siyasal bilinç kazanmasının önemine değinerek emek kesiminin yoğun olduğu semtlerde de çalışma yürütülmesi gereğine işaret etti.
Türk-İş ve DİSK’e bağlı birçok sendikada görev yapan ve Soma faciası sonrasında madencilerin haklarını savunmada katkı sağlayan Kamil Kartal da, 1946 sendikacılığından 12 Eylül 1980 dönemine, 1991 Zonguldak Büyük yürüyüşünden günümüzdeki Migros direnişine değin işçi olaylarını tarihsel bir perspektifle ortaya koymaya çalıştı.
Kamil Kartal, politik mücadele oluşturulmadan emek hareketinin sonuç alamayacağına değinerek işçi hareketinin yönlendirilmesi açısından bir sınıf merkezine ihtiyaç bulunduğunu söyledi. Kartal, devrimcilerin, sosyalistlerin de böyle bir merkez etrafında sınıfa katkı sağlaması gerektiğine vurgu yaptı.
Güçlü sendikal model
Başta Gaziantep olmak üzere sahadaki mücadelesiyle dikkati çeken BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen de, günümüzde işçi hareketinin bir güç kaybı yaşadığını, sendikal bürokrasiyi dışlayan ve tamamen işçilerin kontrolünde olan bir sendikal anlayışa ihtiyaç bulunduğunu ifade etti.
Mehmet Türkmen, toplu sözleşme süreci başta olmak üzere hemen her konuda işçinin söz ve karar sahibi olduğu, sendika başkanının da işçinin hayat standardında yaşadığı güçlü sendikaların yaratılması için çaba harcanması gerektiğini ısrarla vurguladı.
Görüldüğü gibi daha mücadeleci, militan, tabanın söz ve karar sahibi olduğu bir sendikal modele ve ayni zamanda siyasal mücadeleyle de desteklenen bir işçi hareketine ihtiyaç duyulduğu ortaya konmaya çalışılıyor. Bakalım süreç ne gösterecek?..
Sempozyumda konuşmacılar (soldan sağa): Ferda Koç, Kamil Kartal, İzel Sezer (moderatör), Mehmet Türkmen ve Serkan Öngel.Son zamanlarda Türkiye’de yeniden laiklik konusu gündeme geldi. Bu konu birçoklarımız için çok hassas bir konu. Özellikle Cumhuriyet değerlerine bağlı çağdaş fikirli yurttaşlar için laiklik konusu Türkiye’de hep önemli olmuştur. Türkiye’de bu kişiler laiklik adına çok bedeller ödemiştir. Yakın tarihte bunun çokça örnekleri vardır.
Bu saldırılar sadece sünni-laik çevrelere yapılmamıştır aynı zamanda Alevilere de karşı düzenlenmiştir. Ve bu katliamların arkasında sadece İslamcı çevreler değil ülkücü çevreler de olmuştur.
Örnek 1978 Maraş Katliamı'nda yüzlerce alevi öldürülürken Alevilere ait binlerce işyeri ve evler yıkılıp yakılmıştır. Türkiye’de yaşayan laik çağdaş fikirli insanların hiçbir zaman unutmayacağı ve unutulmaması için de nesilden nesile aktardıkları olaylar 80’li yıllardan günümüze doğru daha da artmıştır.
İslam adına işlenen cinayetler arasından bazılarını hatırlayalım.
4 Eylül 1990 Turan Dursun’un İstanbul’da, 6 Ekim 1990 Bahriye Üçok’un ve 24 Ocak 1993 Uğur Mumcu’nun Ankara’da katledilmesi, 2 Temmuz 1993’de "şeriat isteriz" diye bağıran bir grubun Sivas’taki Madımak Oteli'ni kundaklaması sonucu içeride mahsur kalan 33 ozan ve 2 otel görevlisi yanarak can vermesi, 20 Kasım 2003’te HSBC binası, İngiliz konsolosluğu, Sinagog saldırıları sonucu 100'ün üstünde insanın ölmesi. 20 Temmuz 2015 Suruç saldırısında 34 gencimizin ölmesi, yine 10 Ekim 2015 Gar Katliamı sonrasında 100’lerce insanın katledilmesi...
Bütün bu öldürülen insanların ortak yanları laik, çağdaş fikirli, alevi, bazılarının solcu ve çoğunun Atatürkçü olmasıydı. Türkiye topraklarında halihazırda bu görüşte milyonlarca insan yaşadığına göre laiklik ve çağdaşlık yine bu milyonlarca insanın vazgeçemeyeceği çok hassas olduğu konular arasında birinci sırada yerini alıyor.
Peki laiklikten bahsedeceksek niye Necip Fazıl başlığı koyduk yazının başına?
Necip Fazıl garip bir adam, hayatı da birçok çalkantılarla geçmiş. Ayrıca İslamcılık ile Ülkücülüğü harmanlayan bir ideolojiye sahip olup geniş bir ülkücü ve İslamcı çevreyi etkilemiş olduğundan günümüz Türkiye’sine uygun düşeceği için ucundan bir dokunup inceleyelim dedik. Necip Fazıl laik mi? Evet soru bu.
Bu sorunun cevabını vermeden evvel laikliğin tanımını yapalım. Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Bu tanım çok dar bir tanımdır. Laiklik aynı zamanda çağdaşlıktır, çoğulculuktur. Hıristiyanlık laikliğe daha kolay uyum sağlarken İslam için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Belki de bu dinler arası farklılıklardan ileri geliyor olabilir. Mesela Hristiyanlıkta ruhani alan ile siyasal alan teorik olarak ayrıdır. Hazreti İsa’nın siyasal bir devlet kurma gibi bir girişimi olmamıştır. Onun içindir ki, her ne kadar Orta Çağda Kilise Avrupa’da siyasi bir hükümdarlık sürmüş olsa bile, 1789 sonrası modern ulus-devlet içine çabuk adapte olabilmiştir. Bunda muhtemelen daha önce söylediğimiz gibi Hıristiyanlığın özünde ruhani ile siyasal alanın farklı kabul görüyor olmasıdır. Ama İslam’da öyle değildir.
Hz Muhammed döneminde askeri lider olarak hem dini hem siyasi toplumunu (yani ümmeti) kurabilmek için savaşlar yapmıştır. Dolayısıyla İslam siyasi bir proje olup şeriat adında özel bir hukuk sistemine dayalı bir devlet düzeni önerir. Eski Ahitte buna benzer siyasi proje olmasına rağmen daha önce de söylediğimiz gibi Hz İsa yaşamında sadece ruhani bir önder olarak kalmıştır. Bu açıdan diyebiliriz ki Hıristiyanlık çağdaşlığa ve laikliğe daha kolay uyum sağlarken, İslam arkasında şeriat hukuku ve ümmet sistemi bulundurduğundan laikliğe ve çağdaşlığa uyumu bir türlü gerçekleşememektedir. Çünkü bizzat siyasal sistemi çağdaş, laik, özgür düşünceye karşı gelmek üzerine inşa edilmiştir. Bunu Türkiye’de birçok İslamcı ve ülkücü düşünüre ilham vermiş Nacip Fazıl’ın düşüncelerinde çokça görürüz.
Necip Fazıl 1904 ile 1983 yılları arasında yaşamış edebiyatçı ve Milliyetçi-İslam düşünce adamıdır. Başarısız bir öğretim hayatı olmuştur. Ailesi tarafından önce Gedikpaşa’daki Frereler Mektebi'nde sonra Amerikan Koleji'nde okutulmak istenmesine rağmen başarılı bir öğrenci olamayıp terk etmek zorunda kalmıştır. Sonrasında bir kere daha bu sefer üniversitede felsefe okumak için Paris’e üstelik devlet bursuyla gitmiş ve burada da başarılı olamayıp bursu kesilmek suretiyle yurda dönmüştür. Batı’ya ve kendi deyimiyle "batı ideolocyası"na karşı büyük bir kin ve nefret besleyecek olan Necip Fazıl, ne hikmetse hep batı kültürüyle haşır haşır neşir olmak istemiş ve bir türlü bunu başaramamıştır. Ayrıca İslam ideoloğu yazar, yaşamında kumarbazlığı ile de ünlü olmuştur.
Necip Fazıl’ın "Büyük Doğu sistemi"nin kurumsal işleyişi anlatacak olan "Başyücelik" ve "Başyüce Kurultayı", Osmanlı'nın despotik rejiminden iham almış şeriatçı toplum düzeni üzerine kurulu bir modele dayanmaktadır. Yazara göre Başyücelik ve Başyüce Kurultayı kurumlarının ana amacı batı demokrasilerine alternatif olarak düşünülmektedir. Ve yine batı demokrasilerinde olmayan merkezi otoritenin dayattığı toplumsal birliği sağlayacaktır. Başyüce, toplumun tümünü kendi şahsında buluşturup birleştirecek bir kudrete sahip olacak kendi başına savaş emri verebilecektir çünkü ordunun başıdır. Diğer bir değişle ülkenin egemenliğini tek başına temsil etmektedir. Ordu İslam’ın ordusudur. Bu bağlamda Başyüce, İslam adına da karar alıcıdır. Bu bakımdan sözlerinin tartışılmaması ve ona tam biat edilmesinin bir diğer nedeni de bu taşıdığı kutsal hüviyet olacaktır. İslam’ın insanlık için bir misyonu vardır. Sadece bir ülkeyi, bir milleti ilgilendiren bir konu değildir, İslam olmayan başka milletlere de sirayet etmesi gerekir. Şeriat usullerinin dünyanın başka bölgelerinde de uygulanabilmesi için Başyücenin komuta ettiği İslam ordusu görev başında olacaktır. İslam herkesi kurtarmak vazifesindedir. “Kimseyi kendi haline bırakamaz”, mutlaka kurtaracak ve kendi çizdiği siyasi projenin içine sokacaktır. O siyasi projeye Necip Fazıl “ebedi devlet” diyecektir ve tüm insanlığı kurtarmak adına Cihat yapılmalıdır.
Kısakürek’in sözleri laiklik ve çağdaşlık karşıtı siyasal İslam düşüncesiyle tam bir uyum içindedir. Şeriat düzenini savunur, ümmetçiliği benimser ve cihat çağrısı yapar. Yukarıda söz ettiğimiz laik, Atatürkçü aydınları katledenlerin düşünce dünyasından farklı değildir. Eleştiri kabul etmez. Eğer eleştiriyorsanız İslam’ı, ordusunu o zaman “İslam düşmanısınızdır”. Ve Necip Fazıl’ın bu büyük ideolojisi içinde iktisadı, adaleti, yönetimi, pozitif bilimleri, güzel sanatları, kadını, devleti, orduyu, siyaseti barındırır. Kısaca adına "Büyük Doğu" dediği bu büyük İslami ideoloji, hem insanların özel hayatını düzenleyecektir hem de toplumların yönetim biçimlerini yine İslami açıdan dizayn edecektir.
Peki Büyük Doğu adını verdiği bu toplum projesinde çağdaş düşünceye yer olacak mıdır?
Cevap hayırdır. Çünkü Başyücelik sisteminde üniversiteler de Başyüce’nin emrinde olacaktır. Bu manada Batı üniversitelerdeki özerklik İslam-Doğu toplumundaki külliyelerde yer alamayacaktır. Üniversitelerin tek bir kişi tarafından denetim altında tutulması Necip Fazıl’ın İslam karşıtı düşünce özgürlüğüne getirdiği yasakların bir devamını teşkil etmektedir. Necip Fazıl’a göre "öğrenciler mukaddes davanın neferleridir" çünkü her biri İslam-Doğu felsefesinin yılmaz savunucuları olacaktır. Yazarın hocalardan da beklediği de İslam Doğu felsefesine uygun düşünce üretiyor olmalarıdır. Tersi mümkün değildir: “Ruh kökümüzden olmayan Üniversite profesörü olamaz” diyecektir. İslami-Doğu ideolojisine ters gelecek her düşünce “küfür ve delâlet cephesi” olarak görülecektir. Bu küfür düşüncelerinin girmesini önlemek için "kilit metaforu" kullanır. Yani nasıl evlerimizde kilit bizi yabancıya karşı koruyorsa, onların evimize girmesini engelliyorsa, nasıl kutsal yerimiz olan haremimizi kimseye açmıyorsak aynı şekilde İslam Doğu düşüncesine de yabancılara karşı kilitleriz ki içeri girmesinler demektedir.
/././
Yapay zekâ çağında emperyalizm: Trump Grönland’dan ne istiyor?-Fatih Yaşlı-
Bugünün tekno-faşistleri, yani Silikon Vadisi’nin dev Amerikan teknoloji şirketleri, özellikle Trump yönetimiyle birlikte giderek Amerikan devletiyle bütünleşmekte ve ABD dış politikasını belirler hale gelmekte, günümüz ABD emperyalizminin ve yayılmacılığının rotasını çizmektedirler.
Peki, Necip Fazıl’a göre bu çirkin ve şeytan yabancılar kimlerdir? İslam-Doğu düşüncesi kimlere karşı kapısına kilit vuracaktır? Mesela Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisinin 22 Aralık 1950 tarihli 40’ncı sayısında yazarın "dedektif X" adlı takma adıyla yazdığı “Allahsız” başlıklı yazısında, Mustafa Kemal’e kin kusmaktadır. Atatürk ile o kadar büyük problemi vardır ki, adını bile anmaz ve ona hep “Birinci Cumhur Reisi” diyecektir.
Yazının konusu Atatürk’ün İslam düşmanlığıdır. Başyücelik emirlerinden bir diğeri olan tüm heykellerin yıkılmasında Atatürk büst ve heykellerin bundan nasibini alacağı aşikârdır. Yazar hıncını sadece heykellerden değil abidelerden de alacaktır. Tabii ki abide deyince de aklımıza Anıtkabir gelmektedir. Necip Fazıl’da büyük bir Cumhuriyet düşmanlığı vardır. Bu o kadar ileri seviyededir ki sadece Atatürk’e dil uzatmakla kalmaz aynı zamanda Cumhuriyet’teki yenilikleri de lağıma benzetir. Batı'nın yaşam biçimini, kokusunu, içkisini, davranışlarını iğrençlik, fuhuşla ve lağımla bir tutar. İslam harici her türlü unsurlara karşıdır. Onun için Anadolu’da yer alan İslam harici her türlü ırk, kavim ve milleti bu topraklardan ayrıca kovmak istemektedir.
İdeoloçya Örgüsü adlı kitabından alıntıladığımız bu konuları daha da uzatabiliriz. Ama yukarıdaki sorumuzu cevaplayacak kadar bir şeyler anlattım sanırım.
O zaman sorumuzun cevabını verebiliriz. Necip Fazıl laik midir? Hayır değildir.
Emperyalizm, kapitalizmin 19. yüzyılın sonlarından itibaren içerisine girdiği yeni aşamanın adıdır ve ayırt edici özelliği de tekellerin, yani büyük şirketlerin, holdinglerin ortaya çıkışıdır. Kapitalizm, 20. yüzyıla başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde sermayenin giderek çok daha az kişinin elinde toplandığı ve her bir sektörü devasa üç beş şirketin kontrol ettiği bir görünüm arz ederek girmiştir.
Bugün kapitalizm hala emperyalizm evresindedir ve kapitalist ekonomilerin kontrolü tekellerin elindedir. Ancak değişen bir şey vardır; artık en büyük şirketler, en dev holdingler, eskisinden farklı olarak “Big Tech” olarak da adlandırılan teknoloji şirketleridir. Bugün ABD’nin en büyük on şirketinin ilk yedisi bunlardan oluşmakta ve Nvidia, Apple, Alphabet (Google), Microsoft, Amazon, Meta Platforms (Facebook) ve Broadcom şeklinde sıralanmaktadır. İlk yüzde ise çok sayıda Big Tech şirketi bulunmaktadır.
Ancak bu şirketler sadece ABD’nin en büyük şirketleri olmakla kalmazlar, aynı zamanda hem ABD’deki hem de dünyadaki teknoloji tekelini de ellerinde tutarlar. ABD teknoloji tekellerinin büyüklüğü, dünyadaki geri kalan teknoloji şirketlerinin toplamının üzerindedir. Şu an için teknoloji tekelleriyle potansiyel olarak baş edebilecek tek güç vardır ve o da Çin’dir. Zaten bu yazıda bahsedeceğimiz tekno-emperyalizm de Çin’in bu potansiyeli ile ilgilidir; hedef Çin’i durdurmaktır.
***
Faşizm, üzerine yapılan bilimsel çalışmaların gösterdiği üzere emperyalizm çağının bir fenomenidir. Faşist akımlar hem tekeller düzeninin yarattığı toplumsallığın içerisinde ortaya çıkıp palazlanmış, hem de iktidara geldikleri ülkelerde emperyalist-yayılmacı bir karakter taşımışlardır.
Bugünün tekno-emperyalizm çağı aynı zamanda tekno-faşizmi de beraberinde getirmiştir. Teknolojideki gelişmelerle birlikte, toplumlar ve bireyler klasik faşizmin rüyasında göremeyeceği şekilde gözetim ve denetim altında tutulmaktadır. Kameralar, uydular, dronlar, dijital parmak izleri, IP numaraları, her türlü yazışma ve görüşmenin izlenmesi ve elbette ki en önemlisi en mahrem şeylerin bile artık hem şirketler hem devletler tarafından bilinir hale gelmesine sebep olan veri toplama metotları ile birlikte distopik bir tablo ortaya çıkmış durumdadır.
Ancak tekno-faşizm sadece içerideki bu gözetim mekanizmalarıyla sınırlı değildir; bugünün tekno-faşistleri, yani Silikon Vadisi’nin dev Amerikan teknoloji şirketleri, özellikle Trump yönetimiyle birlikte giderek Amerikan devletiyle bütünleşmekte ve ABD dış politikasını belirler hale gelmekte, günümüz ABD emperyalizminin ve yayılmacılığının rotasını çizmektedirler.
Bu bütünleşmenin sembolik görüntüsü Trump’ın ikinci dönem yemin törenine, ilkinden farklı olarak Big Tech patronlarının katılımıdır. Daha önceleri Trump’a destek vermeyen, hatta onu eleştiren Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Meta’nın CEO’su Mark Zuckerberg, Apple CEO’su Tim Cook ve Google CEO’su Sundar Pichai gibi isimler, yaşanan dönüşüme işaret edercesine bu sefer Beyaz Saray’da boy göstermişlerdir. Elon Musk ise en başından itibaren Trump’ın yanında yer almış, seçim kampanyasına milyonlarca dolar akıtmış ve kısa süreliğine de olsa Trump yönetiminin Devlet Verimliliği Departmanı’nın (DOGE) başında bulunmuştur.
Sözünü ettiğimiz bütünleşmeyi ve iç içe geçmiş ilişkileri anlamak için bakmamız gereken esas isim ise 11 Şubat’ta bu köşede yayınlanan “Epstein’ın adası ve tekno-faşist distopya: Palantir” adlı yazımızda bahsettiğimiz Palantir’in sahibi Peter Thiel’dır. Thiel, Silikon Vadisi’nin Trump’tan uzak durduğu yıllarda bile onun yanında yer almış, kampanyalarını fonlamıştır. Bugün ise Trump yönetiminin kilit isimleriyle doğrudan bağlantı içerisindedir ve Trump’ın teknoloji ve enerji politikaları üzerinde son derece etkilidir.
Thiel, ABD Başkan Yardımcısı ve belki de Trump’ın halefi JD Vance’in MAGA (Make America Great Again) fikriyatının oluşumundaki en etkili isimlerden biridir ve onun seçim kampanyasına 15 milyon dolar bağışlamıştır. Savunma Bakanı ve fanatik bir Hıristiyan ırkçısı olan Pete Hegseth, Thiel’in Palantir ve özellikle savunma sanayii alanındaki Anduril şirketleriyle ilişkilidir. Enerji Bakanı Chris Wright bakan olmadan önce, Thiel’ın da yatırım yaptığı Oklo adlı enerji şirketinde yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. Trump’ın seçim kampanyasını yöneten ve daha sonra Beyaz Saray Genel Sekreteri olarak atanan Susie Wiles, Thiel’ın birlikte kitap yazdığı ultra zengin Blake Masters’la birlikte çalışmıştır. Adalet Bakanı Pam Bondi Trump’ın 2016’daki seçim kampanyasında Thiel’le birlikte yer almıştır. Son olarak, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Michael Waltz’ın 2022’deki Florida seçim kampanyası Thiel tarafından desteklenmiştir.
***
Trump’ın gözüne kestirdiği Grönland, bugün Trump yönetiminin etrafında şekillenen ve Big Tech şirketlerinin de içerisinde yer aldığı yeni iktidar bloğunun öncelikli hedeflerinden biridir. Bu yeni iktidar bloğu, ABD emperyalizminin en öncelikli başlıklarından biri olan enerjinin kontrolü etrafında bir araya gelmiştir. Trump yönetimi iktidara gelirken fosil yakıta dayalı geleneksel sanayi fraksiyonunun desteğini almıştır ama kısa süre içerisinde Silikon Vadisi şirketleri de veri madenciliğinin ve yapay zekânın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına ulaşabilmek adına Trump’ı destekleyerek bu bloğun içerisinde yer almıştır.
Trump’ın ikinci dönemde attığı ilk adımların hemen hepsinin enerji ve yapay zekâ alanıyla ilgili olması bir tesadüf değildir. Trump 14 Şubat 2025’te çıkardığı başkanlık kararnamesiyle Ulusal Enerji Hâkimiyeti Konseyi’ni kurmuştur ve konseyin kuruluş gerekçesi kararnamede şöyle açıklanmıştır:
Enflasyonu düşürmek, ekonomimizi büyütmek, iyi ücretli işler yaratmak, imalatta Amerikan liderliğini yeniden tesis etmek, yapay zekâda dünyaya öncülük etmek ve ticari ve diplomatik kaldıraçlarımızı kullanarak dünyadaki savaşları sona erdirerek güç yoluyla barışı yeniden sağlamak için güvenilir ve uygun fiyatlı enerji üretiminin tüm biçimlerini genişletmeliyiz. Ham petrol, doğal gaz, kiralama kondensatları, doğal gaz sıvıları, rafine petrol ürünleri, uranyum, kömür, biyoyakıtlar, jeotermal ısı, akan suyun kinetik hareketi ve kritik mineraller de dâhil olmak üzere muhteşem ulusal varlıklarımızı kullanarak, en güzel yerlerimizi koruyacak, yabancı ithalata olan bağımlılığımızı azaltacak ve ekonomimizi büyüteceğiz; böylece açıklarımızı ve borcumuzu azaltacağız. Yönetimimin politikası, Amerika'yı enerji alanında baskın hale getirmek olacaktır.
Konsey’in kuruluşundan önce hazırlanan ve duyurulan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” adlı raporda ise Trump Amerika’sının yapay zekâ siyasetinin ana hatları belirlenmiştir. Rapora göre dünya ekonomilerinin çoğu yüzyıllar boyu benzer ölçülerde büyümüş ama sanayi devrimiyle birlikte “büyük ayrışma” olarak adlandırılan durum ortaya çıkmış ve Batı, dünyanın geri kalanına göre çok hızlı bir şekilde büyümeye başlamıştır. İşte ikinci büyük ayrışma, yapay zekâyla birlikte söz konusu olacaktır. Bugün ABD yapay zekâ teknolojisinde liderliğini sürdürmektedir ve Trump da bu liderliğin sürmesi için yapılması gereken her şeyi yapacaktır.
Trump bu başlıkta ayrıca “Pax Silica” adlı uluslararası bir pakt ilan etmiş ve bu yeni oluşum ABD hükümeti tarafından şöyle duyurulmuştur:
20. yüzyıl petrol ve çelikle ilerlediyse, 21. yüzyıl da bilgi işlem ve onu besleyen minerallerle ilerliyor. Bu tarihi bildiri, enerji ve kritik minerallerden yüksek teknoloji üretimine ve modellemeye kadar, yarının yapay zekâ ekosistemini birlikte inşa edecek ortakları güvence altına alan yeni bir ekonomik güvenlik uzlaşmasını müjdeliyor.
İngiltere, Avustralya, Japonya, İsrail, Kore, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur ve Yunanistan’ın üye olduğu bu bilişim ittifakına, geçtiğimiz günlerde Hindistan da katılmış durumdadır ve hedef açık bir şekilde Çin’in nadir mineraller alanındaki üstünlüğünü sonlandırmaktır.
Anlaşılacağı üzere enerji ve yapay zekâ, günümüz ABD emperyalizminin iki en önemli başlığı olarak karşımıza çıkmaktadır ve Big Tech firmalarıyla Amerikan devleti arasındaki bütünleşmenin kurucu motivasyonu da budur. Elon Musk katıldığı bir yayında mevcut elektrik şebekelerinin artan yapay zekâ talebini karşılayamaz hale geldiğini söylemiştir. Şimdi emperyalizmin hedefi bu talebi karşılayabilmektir.
***
Trump Maduro’yu enerji hâkimiyeti adına kaçırmıştır, İran’a yönelik saldırı hazırlığı bununla ilgilidir ve Çin’e karşı yürütülen mücadelenin temelinde de bu vardır. Petrol, sanayide kullanılan metaller, nadir mineraller, enerji nakil hatları, tedarik zincirleri, nükleer enerji, elektrik santralleri ve yapay zekâ… Hepsi ABD emperyalizminin enerji hâkimiyetinin iç içe geçmiş başlıklarıdır ve Grönland’ın ele geçirilmesi arayışı da bununla ilgilidir. Trump da Silikon Vadisi de Grönland’ı bunun için istemektedir.
Grönland demir, paladyum, vanadyum, çinko, altın, uranyum, bakır ve petrol gibi yeraltı zenginlikleriyle birlikte esas olarak nadir mineraller açısından bulunmaz bir yataktır. Bunun yanı sıra buzulların erimesiyle birlikte burası hem bir ticaret yoluna dönüşmekte hem de askeri ve jeopolitik açıdan giderek önem kazanmaktadır. Çin’in de Grönland’a ilgisi bilindiğinden burası günümüz emperyalizmi için mutlaka kontrol edilmesi/ele geçirilmesi gereken bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır.
Silikon Vadisi şirketleri de gözünü Grönland’a dikmiş durumdadır. Teknooligark olarak da adlandırılan teknoloji patronlarından Jeff Bezos, Sam Altman ve Bill Gates, nadir mineral madenciliği yapan Kobold Metals’e yatırım yapmışlardır. Peter Thiel ise kaçınılmaz olarak burada da karşımıza çıkmaktadır ve elbette ki o da Grönland’ı fethetmeyi düşünmektedir.
ABD’nin Danimarka Büyükelçisi Ken Howery, Thiel’in arkadaşıdır ve onunla birlikte Paypal’i kuran isimlerden biridir. Thiel, fantezi dünyası daha geniş olduğu için sadece madencilik faaliyetlerini ele geçirmek istememektedir; Thiel’in yatırım yaptığı Praxis adlı girişimin hedefi Grönland’da bilişim teknolojisi için bir “şehir-devleti” kurmaktır. Thiel ve kimi teknooligarklar, teknofaşizmin en uç örneği olarak ulus-devletlerden bağımsız, kendi yasalarına sahip, şirketler tarafından yönetilen teknokentler kurmayı hedeflemektedirler ve bunda hayli yol almışlardır.
Bugün dünyamız emperyalizmin ve faşizmin yeni bir türüyle, bilişim teknolojileri ve yapay zekânın damgasını vurduğu tekno-emperyalizm ve tekno-faşizm tehdidiyle karşı karşıyadır. Devletleşmiş şirketlerle, şirketleşmiş devletlerin yapay zekâ aracılığıyla bütünleştiği bu konjonktürde yeni bir egemenlik biçimi şekillenmekte, teknoloji fetişisti bu egemenlik biçimi insan türünü giderek gereksiz bir varlık olarak görmekte, insanla birlikte doğayı da büyük bir felakete sürüklemektedir. Bugün insanlığın önündeki en büyük tehlike budur ve dolayısıyla bu tehlikeyle nasıl mücadele edileceği de insanlığın en büyük meselesidir.
/././
Fransa’da bir Nazi kopilini öldürdüler -Engin Solakoğlu-
Evet, Fransa’da bir Nazi kopili öldürüldü ve “Hür Dünya” armadasının en havalı gemilerinden biri olan Fransa’nın sırları döküldü, Vichy’nin kirli yüzü yeniden ortaya çıktı. Ama çok önemli bir farkla. I. Vichy Yahudi düşmanlığıyla besleniyordu, II. Vichy Siyonizm’le kol kola verdi.
Bir süredir Fransa üzerine yazmıyordum ama yukarıda tek cümleyle özetlediğim gelişme yüzünden Fransa ve “Hür Dünya”da serpilen faşizm, o faşizmin dönüşümüne eğilmek gereği doğdu.
Fransa Büyük Devrim’in ve büyük devrimcilerin ülkesi olduğu kadar büyük ihanetlerin ve insanlığa karşı işlenmiş büyük suçların da yaşandığı bir yer.
Geçenlerde Kemal Okuyan II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından kurşuna dizilen Yunan komünistlerini anarken de değinmişti. Fransız patronlar ve onların iktidarı Vichy Nazilere yaltaklanırken direnişi başlatan Fransız komünist direnişçilerdi. Şimdi bile neredeyse bütün dillerde “Résistance” denildiğinde, elektrikli ızgaranın veya ısıtıcının akımla kızaran parçasından önce onlar akla geliyor. Direniş devrimcilere ait, ihanet ise Nazi kopillerine.
Nazi Almanyası’na boyun eğen Vichy yönetimi sadece kendi halkına ihanet etmekle kalmamıştı. Bu ihaneti kurumsallaştırmış ve Nazilerin insanlık suçlarına bile isteye ortak olarak taçlandırmıştı. Nazilerin Yahudi, Çingene, Komünist avına elinden geldiğince katkı yapmış ve bununla övünmüştü. Modern Fransız aşırı sağının 20. yüzyıldaki tarihsel kökü buradadır. İşgalciyle işbirlikçiliği, Yahudi ve halk düşmanlığı, patron seviciliği o yılların ürünü ve sonucudur.
Tarih sayfalarını çevirirken karşınıza çıkmış olabilir. “Vél d’hiv” terimi. Vélodrome d’Hiver operasyonunun kısaltılmış adıdır. 16-17 Temmuz 1942 tarihlerinde Vichy’nin polisi yaklaşık 13 bin Fransız Yahudisini derdest etti ve Nazi Almanyası’na teslim etti. Büyük çoğunluğu Auschwitz toplama kampına gönderildi. Pek azı sağ döndü. O zamana kadar Fransız Yahudileri, nispeten güvende olduklarını, Vichy’nin ve Nazilerin sadece mülteci Yahudilerin peşinde olduğunu düşünüyorlardı.
Bu insanlık suçu işlendiğinde Yahudileri Fransız patronları da, onların işbirlikçi düzeni de savunmadı. O işi, çoğunluğunu yurtsever komünistlerin oluşturduğu yaklaşık 200 bin direnişçi üstlendiler. Bedelini de ağır ödediler. Sokaklarda kurşuna dizildiler. Yarısına yakını toplama kamplarında veya Nazi işkencehanelerinde can verdi.
Fransa’da modern aşırı sağcılık ifadesini biraz açmakta yarar var. Fransız aşırı sağının tarihsel kökenlerine indiğimizde elbette Kilise’yi görüyoruz. Ruhban sınıfının kanlı entarisini başına geçiren Fransız devrimcilerinin ilk düşmanları doğal olarak Kilise ve onun kışkırttığı cahil, gerici kitlelerdi. Fransız aşırı sağı birçok ülkedeki benzerleri gibi önce dincilikle tezahür etti. Cumhuriyetin anti-klerikal başka bir deyişle dini kurumları ve hiyeraşiyi siyasetten dışlayan tavrı zaman içinde ister istemez Fransız aşırı sağını da etkiledi. Sağcılar Kilise’yi büyük ölçüde terk ettiler, Gobineau filan derken milliyetçiliğe ve ırkçılığa sarıldılar. Katolik Kilisesi’nin kurucu fikirlerinden olan Yahudi düşmanlığını da yanına kattılar. Zola ve Dreyfus isimlerini işte o güruhun pisliklerine karşı verilen mücadeleden biliyoruz.
Bu arka plan sayesinde Nazi Almanyası Fransa’yı teslim aldığında kullanıma hazır bir ideolojik malzeme buldu. Tarih bölümünü çok uzatmayalım. Bugün Fransa’nın birinci partisi konumundaki ve Marine Le Pen liderliğindeki Rassemblement National, Türkçe söylersek “Ulusal Toplanma”nın tarihsel etiketi Nazi işbirlikçiliğidir. “Kurtuluş”un lideri sayılan De Gaulle’e karşı darbe girişimi de aynı hareketin mahsulüdür.
Biraz da bu yüzden uzun zaman Fransa’da aşırı sağın zemin bulamayacağı zira halkın gözünde Alman işgaliyle özdeşleşmiş olduğu savunulmuştur. Başta Mitterrand olmak üzere, düzen içi sol liderler ve partiler tam bir aymazlıkla aşırı sağa, klasik sağın kitlesini aşındırmak için alan açtılar. O alan genişledi, genişledi ve sonunda aşırı denilen sağ, klasik sağın asıl mecrası haline geldi. Göçmen düşmanlığı, ırkçılık ne ayıp filan derken bunlar ana akım siyasetin belirleyici çizgilerine dönüştü.
Evet, Fransa’da bir Nazi kopili öldürüldü ve “Hür Dünya” armadasının en havalı gemilerinden biri olan Fransa’nın sırları döküldü, Vichy’nin kirli yüzü yeniden ortaya çıktı. Ama çok önemli bir farkla. I. Vichy Yahudi düşmanlığıyla besleniyordu, II. Vichy Siyonizm’le kol kola verdi. II. Dünya savaşında Yahudileri savunmak için can verenlerin geleneğini izleyenler aşırı solcu, Yahudi düşmanı ve terörist ilan edildiler.
Birkaç kez yazdım ama anımsatayım. Fransa’da CRIF adlı bir örgüt var. Kâğıt üzerinde ülkedeki Yahudi örgütlenmelerini bünyesinde topluyor. Oysa gerçek farklı. Fransız Yahudilerinin birçok ilerici örgütlenmesi bu yapıyı uzun zaman önce terk ettiler. Son 25 yıldır saldırgan Siyonist çizgiyi iyice benimseyen CRIF gerçek anlamda İsrail yanlısı, hatta uzantısı bir lobi kuruluşu olarak gücünü her geçen gün artırdı. CRIF yirmibeş yıl önce kapısından içeri sokmadığı Fransız aşırı sağının, şu an baş destekçilerinden biri konumunda. 84 yıl önce çoluk çocuk demeden Fransız Yahudilerini toplama kamplarına gönderenlerin torunları şimdi CRIF tarafından baş köşelerde ağırlanıyor. Fransız faşistleri ile CRIF Siyonistleri hep birlikte Filistin halkına ve onları savunmaya cüret eden solculara saldırıyorlar.
CRIF’in etkisi fiyat etiketlerinde Nazi işbirlikçisi ve faşist yazanlarla sınırlı değil. Klasik sağ partiler gibi, Macron yönetimi de CRIF’in yani İsrail’in gözüne girebilmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Bu hafta içinde düzenlenen CRIF’in geleneksel yemeğine tam 20 bakan katıldı. Gelmeyenler de herhalde masalarda yer kalmadığı için içeri girememiş olanlardı.
Macron ve kendisi gibi finans kapitalin yeteneksiz memurlarından oluşan vasat bakanlarından birinin yediği herzeyi de buraya eklemezsek Siyonizmin Fransa’daki etkisine dair resmi eksik bırakmış oluruz.
İsrail’in ve ABD’nin BM Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’ye ne zamandır kafayı taktıklarını biliyoruz. Albanese’yi görevden aldırabilmek için her türlü alçaklığa ve iftiraya başvuruyorlar.
Albanese’nin en büyük suçu Filistin halkına karşı işlenen insanlık suçlarını kayda geçirmek değil. Bunu birçok kişi ve kuruluş da yapıyor. Francesca Albanese’nin asıl büyük kabahati, bu soykırımın arkasındaki uluslararası sermaye desteğini belgelemek.
Albanese’nin geçen yılın ortasında açıkladığı rapor, İsrail’in arkasındaki sermaye gücünü ortaya koyuyor. Silah şirketlerinden teknoloji firmalarına, Meksikalısından, Güney Korelisine, Azerbaycanlısından, Çinlisine kadar listede yok yok! Merak eden internetten raporun ayrıntılarına ulaşabilir. Ben sadece bir görsel koyup kapatıyorum bu bahsi.
Komünist filan olmamasına rağmen vicdan sahibi ve gerçeğe sadık bir hukukçu kimliğiyle Filistin meselesinin ve Filistin halkının maruz kaldığı soykırımın tepeden tırnağa sınıfsal olduğunu belgeleriyle ortaya koyan Albanese, geçtiğimiz günlerde gayet koordine bir biçimde Alman, Fransız ve İngiliz hükümetleri tarafından hedef alındı ve istifası istendi. Gerekçe Albanese’nin soykırımı yaratan insanlık düşmanı bir sistemin varlığından yani soykırımı mümkün kılanın sermaye düzeni olduğundan bahsetmesiydi. İsrail ve onun aparatı haline gelmiş “Hür Dünya” ülkeleri bunu, İsrail’in insanlığın düşmanı olduğunun söylediği şeklinde servis ettiler. Hatta bu anlamın çıkartılabileceği ve İsrail tarafından hazırlanmış montajlı bir videoyu da bol bol paylaştılar.
Fransa’nın vasat altı Dışişleri Bakanı Barrot da, tıpkı İngiliz ve Alman mevkidaşları gibi bu montaj üzerinden Albanese’ye saldırdı. Videonun yalan olduğu ortaya çıkmasına, bunun Fransız Devlet Televizyonu tarafından açıklanmasına rağmen sözlerini geri de almadı. Bir anlamda, yakından tanıdığımız bir “dünya lideri”nin söylediği gibi “Ama montaj ama şu ama bu!” deyip geçti.
O kürsüde Albanese’ye ve sahip çıktığı Filistin halkının yaşama hakkına saldıran Fransa’nın veya herhangi bir egemen ülkenin Dışişleri Bakanı değildi. CRIF ve İsrail’in, Siyonizme yaslanmış uluslararası sermaye düzeninin seslendirdiği kartondan bir karakter dile gelmişti.
Peki alçakça bir yalan üzerinde tepinmekte ısrar eden Barrot veya CRIF’in kapısında kuyruğa giren diğer kişilik yoksunu siyasetçiler için mesele oy muydu? İlgisi bile yok.
Fransa’da Yahudi kökenli seçmen sayısının toplam seçmene oranı yüzde 1 bile değil. Kaldı ki, bunların tamamının Siyonist olduğunu iddia etmek ancak salaklıkla açıklanabilir. O halde Barrot’nun sergilediği entelektüel sefaletin, ya da Fransa’daki sermaye düzeninin hizmetkarlarının CRIF yemeğinde bir tabak kapmak için birbirlerini ezmelerinin sebebi ne? Basitçe söylersek, tek sebep Siyonizm ve sermayenin ortak bir hedefinin olması. Ben ne saçmalıyorum? Düpedüz aynı olmaları!
21. yüzyılın faşizmi ve Nazizmi bu kez Siyonizm hormonuyla büyütülüyor. Malum İsrail tarımda çok gelişkin. Sermayenin yüksek çıkarları için Avrupa faşizminin gübresini de o sağlıyor.
Biraz dağıttık. Ne diyorduk? Hah, Fransa’da bir Nazi kopili öldürüldü. Nazi kopili deyimi ne yazık ki tam olarak bana ait değil. Fransa’daki devrimcilerden biri bu tür canlılar için “nazillion” deyimini kullandı. Sözlüklerde yok ama küçük Nazi anlamında uydurmuş olmalı. Ben Nazi kopili diye çevirmeyi uygun gördüm. Pek de güzel oturdu. Dönelim esas konuya.
Fransa’nın Lyon kentinde Jeune Garde Antifasciste (Antifaşist Genç Muhafızlar-JGA) adlı bir solcu örgütün gençleriyle bir Neonazi grubu sokak ortasında birbirlerine girdiler. Durup dururken değil elbette. Filistin kökenli milletvekili Rima Hassan’ın üniversitede vereceği Filistin konulu bir konferansı engellemek niyetiyle yörede toplanan Nazi tosuncukları, karşılarında bunların Nazi işbirlikçisi dedelerinin canına okuyan bir geleneğin temsilcilerini, Genç Muhafızları buldular.
Sonuçta, Quentin Deranque adında aşırı sağcı bir Nazi kopili yediği dayak sonucu hastanede hayatını kaybetti. Deranque, “Action française” isimli aşırı sağcı ve “Fransa’yı Cumhuriyetten kurtarmayı savunan” bir örgütün eski üyesiydi. Büyümüş, serpilmiş, tekamül etmiş, zamanın ruhuna ayak uydurmuş, İsrail yanlısı bir Neonazi’ye dönüşmüştü.
Aşırı sağı iktidara getirebilmek için yıllardır elinden geleni yapan sermaye medyası ortalığı ayağa kaldırdı. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” siyasetinin Fransızca konuşan bütün aktörleri kınama yarışına girdiler. Solcuları rejime baş tehdit ilan ettiler. Oysa aşırı sağın hâkimiyetindeki polis verilerine göre bile Fransa’da aşırı sağcıların öldürdüğü insan sayısı, solcuların öldürdüklerinin çok çok üzerinde.
Sermaye basını, sağcı siyasetçiler, özetle CRIF’in ne kadar sadık hizmetkârı ve suç ortağı varsa, gerçekle hiçbir ilişkisi bulunmamasına karşın yıllar önce yasadışı ilan edilmiş küçük bir grup olan JGA’nın, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Partisi’nin gençlik yapılanması olduğunu da iddia ettiler. LFI’nin kapatılmasını istediler. Macron Efendi Fransız Danıştayı’nın aksi yöndeki kararına karşın LFI’yi aşırı solcu olarak niteledi. Bir anlamda, “Danıştay’ın kararını tanımıyorum, saygı da duymuyorum” demiş oldu. Tanıdık mı geldi? Yok canım, ne alakası var?
Daha suret-i haktan görünmeye çalışanlar “Efenim, aşırı sağ da kötü, aşırı sol da” minnoşluğuyla eşitleme yoluna başvurdular. Başka bir deyişle, Nazi canavarlığı ile onunla canı pahasına savaşanları eşitlemeye kalkıştılar. “Şiddet sağdan da gelse, soldan da gelse...” ezberlerini bol bol tekrarladılar. Bu kirli çenelerin sahipleri, Vichy döneminde yaşasalardı muhtemelen Fransız direnişçilerini de teröristlikle suçlayacaklar, “aman Nazileri ve Fransız işbirlikçilerini öldürmeyelim onlar da insan” filan diyeceklerdi.
Bitmedi. Fransa Ulusal Meclisi’nde bu Nazi kopili için 17 Şubat’ta saygı duruşu yapıldı. LFI ve Komünistler haricinde milletvekillerinin çoğunluğu Cumhuriyeti yıkmaya ant içmiş, Nazi işbirlikçiliği geleneğinin takipçisi, ırkçı bir kopil için hazır ola geçmekte sakınca görmediler. Zira CRIF’in, Siyonizmin ve sermayenin Fransa halkını köleleştirerek kasalarını doldurabilmek için Deranque gibi kopillere ihtiyacı vardı ve yeni Deranque’ların cesaretlendirilmesi gerekiyordu.
Mevzubahis kasa olunca, “medeniyet ve insan hakları” teferruattı.
Fransa’da bir Nazi kopili öldürüldü. Bize hâlâ ‘AB’nin demokratik standartları“ diye yutturulmaya çalışılan “Hür Dünya” sermaye düzeninin sırları daha da döküldü.
Çok da iyi oldu.
'Bağımsız medya' efsanesi ve çizilen sınırlar -Turgay Develi-
“Ülkemizin çıkarı” diyerek anlatılan hikâyelerin büyük kısmı gerçekte kimin çıkarına çalıştığı gizlenen hikâyelerdir. Bu anlatılar ne Türkiye’de yaşayan emekçilere refah getirir ne de emperyal hedeflerle kuşatılan bölge halklarına huzur getirir. Çünkü hedef barış değil; yeni pazarlıklar, yeni nüfuz alanları, yeni ganimet düzenekleridir.
Batı başkentlerini etkileyen, “bağımsız” sanılan en büyük ve prestijli yayın organları da dâhil olmak üzere ana akımın çok büyük kısmı ya hükümet fonlarıyla ayakta durur ya da düzenin gerçek sahibi olan sermayenin doğrudan denetimi altındadır. Bu yüzden bu mecralarda konuşan, yazan, analiz yapan gazeteci, yazar, politikacı ve akademisyenlerin hareket alanı genişmiş gibi görünse de sınırları baştan çizilidir: Sistemin, yani liberal kapitalist düzenin, mümkün olduğunca sarsılmadan yürümesine bekçilik etmek.
Bu bekçilik çoğu zaman kaba propaganda gibi işlemez; daha incelikli bir yöntemle ilerler. Düzenin ürettiği yıkım, eşitsizlik, yoksulluk ve savaş; “kötü yönetim”, “yanlış karar”, “lider hatası” gibi başlıklara sıkıştırılır. Sorun işleyişte değil de sanki sadece yönetici kadronun niteliğindeymiş gibi anlatılır. Böylece bilinç kayması yaratılır: Halk, düzenle değil düzenin içindeki “kötü oyuncularla” kavga etmeye ikna edilir.
Bu resme Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Münih’teki Güvenlik Konferansı ve Bilderberg gibi toplantıları da eklersek, dünya kamuoyunu yönlendiren fikri sermayenin büyük bir kısmını kapsama alanımıza almış oluruz. Keza bu toplantılar da fikir alışverişi yapılan platformlar değil; sermayenin dünyaya dair yol haritasını güncellediği, “Neredeyiz, ne yapacağız, nasıl yapacağız?” sorularına yanıt ürettiği merkezlerdir. Sonra o yanıtlar medya üzerinden “analiz” diye dolaşıma sokulur. Yani medya sadece anlatmaz; anlatının ham maddesi de çoğu zaman aynı mutfakta pişer.
Aslında ne oluyor?
Türkiye’de “aslında ne oluyor?” sorusuna yanıt arayanlar için en güncel veri seti de tam burada duruyor: Bu toplantılarda konuşulanlar, tartışılanlar ve ardından ana akım yayın organlarında “argüman” ve “analiz” diye cilalanıp servis edilen çerçeve.
Son iki toplantıda da öne çıkan başlık, aslında uzun zamandır konuşulan konuların iyice su yüzüne çıkması anlamını taşıyor: Kanada Başbakanı’nın Davos’ta, Almanya Başbakanı’nın Münih’te yaptığı çıkışlarla, ABD’nin liderliğindeki düzenin, Trump yönetiminin tercihleriyle daha da görünür hâle gelen biçimiyle sürdürülemez bir noktaya geldiği artık açıkça telaffuz edilir oldu. Tabii bu durum “gören gözler” için yeni değil. Düzenin tıkanma noktasına geldiği ve artık yama kaldırmaz olduğunu ben "bile" yıllardır dinleyen ya da okuyan herkese yazıp çiziyorum, kanıtı arşivlerdedir. Bir yanda düzenin merkezinde çatlak; diğer yanda o çatlağı kapatmak için yeni bir tahkimat arayışı, Batı'nın son yıllardaki tek gündem maddesi durumunda...
En kritik başlık NATO. Macron’un “beyin ölümü gerçekleşti” dediği NATO’nun rolüne dair içeriden gelen itiraf niteliğindeki değerlendirmeler de boşuna değil: 1997’den bu yana NATO’nun bir numaralı generalleriyle, o yıldan beri Brüksel’de görev yapan en üst düzey büyükelçilerin neredeyse tamamının imzasını taşıyan bir mektupta “NATO, ABD’nin tüm dünyada kurduğu küresel hegemonyanın doğal altyapısını oluşturuyor” tespiti yapılıyor; bu da meselenin “savunma örgütü” masalıyla özetlenemeyeceğini açık biçimde gösteriyor. Yaşanan tıkanıklığa bulunan reçete ise tabii ki şaşırtmıyor: Yine silahlanma, yeni cepheler, yeni vekâlet savaşları, yeni nüfuz alanları...
Ve bu yanıtın faturası çok tanıdık: Onlarca ülkede insanların gıdaya, suya, ilaca erişememesi; değerli maden ve petrol demek olan yeni hükümranlık alanları uğruna çıkarılacak çatışmalar; milyonların hayatının “jeopolitik fırsat” diye pazarlanması. Ana akımın büyük kısmı da bu pazarlamanın vitrinini kuruyor: Savaşın nedenini, aslında kimin çıkarına olduğunu, insani yıkımı değil; “piyasalar”, “güvenlik”, “stratejik kazanımlar” diye süslenmiş bir fırsatlar dilini öne çıkararak…
Silahlanmanın “savunma” için yapıldığı iddiası, en kolay yutturulan ve en sık kullanılan bahane. Yakın geçmişe bakınca tablo net: Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, Libya’nın çökertilmesi, Suriye’nin vekâlet iç savaşı sahasına çevrilmesi… Milyonlarca insanın ölümü, yerinden edilmesi ve ardından doğal kaynaklar üzerinde kurulan yeni denetim biçimleri… Bunların hiçbirini “insani kaygı”yla açıklayabilmek mümkün değil.
Küba’ya ambargo, İran’a kuşatma… Dün Afganistan’da ne denendiyse bugün başka coğrafyalarda benzeri denklemler kuruluyor. Bu döngüyü kırmak istiyorsak kimin haklı olduğu tartışmasının ötesine geçmeliyiz, zira hiçbir şey siyah-beyaz olmadığı için, herkesin haklılığını savunmak için makul nedenler de bulunabilir, ki bu da içinden çıkılamayan kısır tartışmalara yol açmak dışında bir işe yaramıyor. Asıl bakmamız gereken nokta, neden bu saldırganlığın sürekli üretildiği. Nedeni ıskaladığımız sürece, bize hep aynı reçete dayatılacak: Daha fazla silah, daha fazla “güvenlik”, daha fazla bütçe, daha fazla fedakârlık… Fedakârlığı yapacak olan da her zaman halktır.
Asker pazarlamacılığı
Tam da bu nedenle, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda çizdiği yaklaşımı gözden kaçırmamak gerekiyor:
“Gelecekteki ABD yönetimlerinin izleyeceği yol ne olursa olsun, Avrupa artık özellikle kendi savunma ve güvenliği söz konusu olduğunda Amerikan üstünlüğüne ve iyi niyetine güvenemez. Stratejik özerklik arayışı başlamıştır ve bu arayış, NATO’nun önde gelen askeri güçlerinden biriyle yeniden ilişki kurmayı da içermelidir.”
Bu yaklaşımın Avrupa'ya “stratejik özerklik” öğütleyen şık ambalajına kapılıp içeriğini gözden kaçırmayalım, zira pratikte bu ifade, Avrupa'nın güvenliği için Türk askerini pazarlamak anlamına gelmiyor mu? Türkiye'yi “en iyi ihraç ürünü asker” diye aşağılayan akla yapılan bu pazarlama girişimi, Türkiye'yi yeni sorunların ve çatışmaların tarafı yapmak dışında bir yola çıkması ise tabii ki mümkün değil. E peki çıkar nerede? E tabii ki, bu girişimlerinde başarılı olurlarsa, Türk askerinin koruma şemsiyesi karşılığı Avrupa pazarını parselleyecek olan şanlı sermayemizin bilançolarında...
İçeride Abdullah Gül'ün partisi AKP ve çevresinin “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” retoriğiyle toplumu yeniden mezhep/kimlik eksenlerine itmeye çalıştığı; bölgede de Sünni ittifakı aradığı bir denklemde bu yaklaşım, içerideki fay hatlarını daha tehlikeli hale getirir, ki dünyanın ateş çemberi olduğu bu dönemde böyle kumarların nasıl sonuçlanabileceğini merak edenlerin, Osmanlı'nın son dönem tarihini okumasını tavsiye ederim.
Konumuza dönersek, yazının başında bahsettiğim propaganda düzeninin en işlevsel araçlarından biri de, Batı’nın belirlediği çerçeveyi, “yerli” görünen yüzlerle parlatmaktır. Bu kapsamda kullanışlı olan kişiler ve 'fikir'leri uluslararası vitrinlerde parlatılır, sonra da önümüze politika yapıcı olarak konulur. Bu bakımdan Abdullah Gül yalnız değil; o sahnede daha birçok politikacı, gazeteci/yazar, akademisyen var.
Bu bağlamda Bilal Bilici ile Eric A. Baldwin’in Project Syndicate’teki ortak yazısı tipik bir örnek olarak görülebilir. Hapsedilen muhalif figürler olarak İmamoğlu ve Venezuela'lı Machado örneği üzerinden Türkiye - Erdoğan ve Venezuela - Maduro'yu aynı kefeye koyup “yarışmacı otokrat” kalıbına yerleştirmek, ilk bakışta demokrasi savunusu gibi sunuluyor. Ama metnin kör noktaları, niyetin nerede durduğunu gösteriyor: Venezuela'ya yapılan uluslararası hukuka aykırı operasyonu, egemen bir ülkenin Devlet Başkanı'nın düpedüz kaçırılmasını tamamen görmezden gelerek Türkiye'nin -NATO'nun doğu kanadı olduğu da şıkça vurgulanarak- Maduro Venezuela'sı gibi istikrarsızlığa terk edilmemesi çağrısı yapılması, demokrasinin, yalnızca Batı’nın çıkarına denk düştüğünde hatırlanan bir kelime olduğunu da yeniden yüzümüze vuruyor.
Buradan şu sonuç çıkıyor: Bu mecralarda Türkiye’den yazan bazı isimlere alan açılmasının nedeni, tartışmaya özgün katkı sunmaları değil; Batı başkentlerinde şekillenen politikaları “meşru” gösterecek bir dil üretmeleridir. Abdullah Gül’ün Avrupa’nın “güvenlik krizi” vurgusunu “savunmanın dış kaynaklara devredilmesi” eleştirisiyle birleştirip, satır aralarında “o dış kaynak biz olabiliriz” mesajına bağlaması da bu zincirin bir halkasıdır.
Bu dilin sonu nereye varır? Silahlanmanın hızlanmasına, bütçelerin savaşa göre dizayn edilmesine, halkın boğazından kesilerek “güvenlik” adı altında sermayeye yeni kaynak aktarılmasına, fidan gibi gençlerin tarafı olmadıkları kavgaların içine atılmasına… Yani yine aynı yere: Yoksulun cebinden ya da canından, zenginin kasasına.
'Ülkemizin çıkarı' hikâyeleri...
Bu yüzden “ülkemizin çıkarı” diyerek anlatılan hikâyelerin büyük kısmı gerçekte kimin çıkarına çalıştığı gizlenen hikâyelerdir. Bu anlatılar ne Türkiye’de yaşayan emekçilere refah getirir ne de emperyal hedeflerle kuşatılan bölge halklarına huzur getirir. Çünkü hedef barış değil; yeni pazarlıklar, yeni nüfuz alanları, yeni ganimet düzenekleridir.
İçerde “Türk, Kürt, Arap kardeşiz” gibi kulağa hoş gelen ama siyaseten riskli biçimde kimlik/mezhep eksenini büyüten söylemlerle, bölgede Suudi Arabistan–Katar–Pakistan çizgisinde Sünni eksenli ittifak arayışları yan yana konduğunda tablo daha da netleşiyor: Enkazdan ganimet toplama hedefli birlikler, bunu mümkün kılacak silahlanma ve yeni çatışmalar… Ambalajı ne olursa olsun bu çizginin insanlık için sonucu çoğu zaman yıkım olmuştur, yine yıkım olacaktır.
Üstelik bu çizginin anayasal zemine taşınması, yeni bir metinle “kalıcı” hâle getirilmesi konuşuluyorsa; bu, laik ve bağımsız Cumhuriyetin kolonlarının kesilmesi demektir. Ve burada sadece iktidarı işaret etmek yetmez: “İktidarın laciverdi” hâline gelen, bu tehlikeyi görmezden gelen ya da görüp de halka anlatmayan muhalefet anlayışı da sorunun parçasıdır. Bu yüzden gerçek bir seçenek alanı açmak şarttır; aksi ise dramatik bir geleceğe göz yummaktır.
Kör uçuşu
Bu kör uçuşu durdurmanın ölçütü, süslü sloganlar değil; en basit ama en sarsıcı sorudur: Kimin için iktidar?
Eğer halk için siyaset yapıyorsanız, ilk iş; emekliyi yoksullaştıran düzenlemelerin, yalnızca iktidarın marifeti olmadığını, bugünkü muhalefetin de el verdiği tercihlerin sonucu olduğunu anlatabilmektir. “Emekliyi şamar oğlanına çevirdiler” diye yakınmak yetmez; onu o hâle getiren mevzuatın nasıl ve kimlerin oylarıyla geçtiğini gösterebilmek ve kendini bu günahlardan net bir şekilde ayrıştırabilmek gerekir.
İkinci olarak hayat pahalılığının, özellikle gıda enflasyonunun neden kalıcılaştığını gerçek yerinden anlatmak gerekir: Tohumu tekellerin "malı" yapan, üretici birliklerini dağıtan, gübre gibi stratejik alanları piyasaya terk eden, tarımı ithalata bağımlı hâle getiren tercihler… Bunlar “kader” değil, siyasi karardır. Ve çoğu zaman Meclis’te el birliğiyle alınmış kararlardır. Örnek çoğaltılır; ama asıl mesele şudur: Halkın gözüne baka baka, düzenin “normal” diye dayattığı bu yağmayı teşhir edebilmek.
Bugün iktidar mücadelesindeki en kritik kavşak da burada duruyor: Halkın dikkatini partiler arası, biçimsel ve kısır tartışmalara kilitleyen “düzeyli atışma”dan koparabilmek, yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan çıktığı tartışmaları arasında fikri sorulan horozun dediği gibi: “Ben işimi yaparım” diyebilmek, hakikatin çıplak hâlini dile getirebilmek... Bu ülkede siyasetin işi; sermayeye alan açmak değil, halka nefes alacak alan açmaktır.
Ezenin de ezilenin de olmadığı bir düzeni hedeflemeden söylenen her büyük söz, eninde sonunda lafügüzaf olur.
Bakan Göktaş'ın çocuklarla ilahili videosuna tepki: 'Türkiye'de üç çocuktan biri okula aç gidiyor...'
Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara gönderdiği ramazan etkinlikleri genelgesi ve okul bahçelerinde çalınan ilahiler siyasetin gündemindeki yerini koruyor. Bakan Göktaş’ın çocuklarla ilahi söylediği görüntülerin ardından TKP Merkez Komite üyesi Bostancı’dan “okullarda açlık” ve “özel okul” vurgulu bir açıklama geldi.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın "ramazan etkinlikleri" genelgesi ve okullarda ilahiler çalınması bir süredir tepkilerin odağında. Bakanlık genelgesiyle laiklik ilkesi ihlal edilirken, başta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere iktidar cenahından ise destek açıklamaları geliyor. Erdoğan bu haftaki grup toplantısında okul bahçelerinde çocukların “Kabe’de Hacılar” isimli ilahiye eşlik ettiği görüntüler için “Türkiye’nin aynı ritmde buluşması” ifadesini kullanarak bunun “hasretini çektikleri bir iklim” olduğunu söyledi. Hatta "Bu fotoğraf gerçek Türkiye fotoğrafıdır” bile dedi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gibi isimlerin de benzer açıklamalarla destekledikleri ilahi ve beraberinde getirdiği laikliktartışmasında yeni bir gelişme yaşandı.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, "Kabe’de Hacılar" ilahisine çocuklarla birlikte eşlik ettiği anları sosyal medya hesabından paylaştı. TRT Haber’in aktardığı görüntülerde Göktaş, çocuklarla bir araya geldiği etkinlikte ilahi söylerken görülüyor.
Bakan Göktaş paylaşımında, "Tüm Türkiye’nin yüreğine işleyen o ilahiyi duyunca çocuklarımızla birlikte eşlik etmeden duramadık" ifadelerini kullandı.
‘Üç çocuktan biri okula aç gidiyor’
Söz konusu görüntülere Türkiye Komünist Partisi (TKP) Merkez Komite üyesi Salih Bostancı’dan tepki geldi. Bostancı yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: "Kabe'de Hacılar ne diyor bilmiyorum ama araştırmalar Türkiye'de üç çocuktan birinin okula aç gittiğini söylüyor. Ayrıca kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, bu tabloyu savunan Bakanın kendi çocuğu Charles de Gaulle Fransız Lisesi’nde eğitim görüyor."
Fransız okulunda okudukları Bakan Tekin’in restinden sonra ortaya çıkmıştı
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, İstanbul ve Ankara’da bulunan Fransa okullarına rest çekerek, okulların statüsünün değiştirilmesi gerektiğini söylemişti. Ankara'daki "Charles de Gaulle" ve İstanbul'daki "Pierre Loti" okullarının Fransız Büyükelçiliği’ne değil, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanması gerektiğine dikkat çeken Tekin, daha önce yaptığı açıklamada, “Müstemleke ülkelerine yakışan şekilde davranıyorlar. Ben müsteşarken yazmıştım yazıyı. Oyaladılar bizi. Hukuki prosedürü takip ederiz. Paşa gönülleri bilir" diyerek tepki göstermişti. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in rest çektiği Ankara’da bulunan Charles de Gaulle okullunda ise Aile Bakanı Mahinur Göktaş’ın çocuklarının okuduğu ortaya çıkmıştı.
***
soL




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder