soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-

Marka bilincine karşı sınıf bilinci -Cem Demirok- 

Gelin görün ki reklam panolarının kendilerine ait fikirleri olamaz; isyanları ya da ahlaki bir itiraz hakları bulunmaz. Onlar, apolitik olmak zorundadır. Ta ki sistem, kendi işine yarayan ve siyasi hamlelerini meşrulaştıran birer politik figür olarak onları yeniden değerlendirmeye karar verene kadar.

Geçtiğimiz günlerde Arjantinli futbolcu Lionel Messi’nin, ABD Başkanı Trump’ın davetlisi olarak kameralara verdiği görüntü uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek nitelikteydi. 

Önde, İran’a dönük saldırılarını meşrulaştıran ve tehditler savurmaya devam eden Donald Trump; arkasında ise sanki 165 kız çocuğunu üzerlerine füze atarak öldürmüş biri konuşmuyormuş gibi onu dinleyen, Lionel Messi ve takım arkadaşları…

Bu sessizliğin bir nezaket veya basit bir "siyasete karışmama" tercihi olmadığı malum. Fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şey, endüstriyel futbolun ve onu var eden liberalizmin tam kalbi oluyor.

Metalaşan spor ve apolitikliğin politikası

Kapitalizm, varlığını sürdürmenin etkili yollarından biri olarak markalar inşa eder. Sanatsal içerikleri, bilimsel disiplinleri, barınma ve sağlık gibi sosyal hakları, hatta tekil olarak kişilerin kendilerini dahi kâr/zarar ilişkisi içinde değerlendirir ve hepsini birer metaya dönüştürür. 

Dahası, böyle olmasının, bu disiplinleri ya da kişileri geliştirmenin de yegâne yolu olduğunu savunur. Kapitalistlerin her şeyi satılabilir hâle getirmek istemesinin nedeniyse, kâr etmedikleri takdirde varlığını sürdüremeyecek olmalarıdır. Sporun, popüler tabirle “endüstriyelleşmiş” olmasının nedeni de budur. Çünkü aynı kapitalistler, kitlelerin spora duyduğu organik tutkuyu da devasa bir pazar olarak algılar. Tribündeki taraftarı bir müşteriye, sahadaki oyuncuyu ise yürüyen bir reklam panosuna çevirmek ister.

Gelin görün ki reklam panolarının kendilerine ait fikirleri olamaz; isyanları ya da ahlaki bir itiraz hakları bulunmaz. Onlar, apolitik olmak zorundadır. Ta ki sistem, kendi işine yarayan ve siyasi hamlelerini meşrulaştıran birer politik figür olarak onları yeniden değerlendirmeye karar verene kadar.

Dolayısıyla Messi’yi kendi apolitikliğinin kurbanı olarak görmek gerçeği ıskalamak anlamına gelecektir. Onun Beyaz Saray’ın salonlarından birinde; Trump'ın saldırgan politikalarından ve öldürdüğü insanlardan gururla bahsettiği konuşmasını -konuşanın pedofili bir sapkın olduğunu bilmesine rağmen- duymuyormuşçasına sessizce dinlemesi ve gülümsemesi, sistemin ona giydirdiği apolitiklik gömleğinin bizzat kendi politikasının sonucudur.

Sistemin içindeki 'arıza'

Böylece Lionel Messi’nin, çağdaşı pek çok sporcu gibi bir meta hâline gelmiş olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda NBA yıldızı LeBron James’in, Filistin halkına uyguladığı katliama gözlerini kapatarak yaptığı "İsrail hakkında harika şeyler duyuyorum, umarım bir gün oraya gidebilirim" yönündeki o "tarafsızlık" kokan açıklamasını da bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

Fakat bu kişilerin yaşamlarını birer meta gibi sürdürmelerine bakarak, onları eşya benzeri bir metadan ibaret halde tanımlamak da büyük bir yanlışa sürüklenmemize yol açacaktır. Çünkü bu isimler aynı zamanda birer insandır ve insanı nesnelerden ayıran şey, sahip olduğu iradesidir. O nedenle tek başlarına endüstriyel sporun milyar dolarlık şirketlerine dönüşmüş bu figürleri, kişisel iradelerinden azade olarak değerlendirmek hem gerçeği açıklamaya yetmeyecek, hem de bu yaklaşım; Trump gibi haydutları istedikleri zaman istedikleri her şeyi yapabilen, sınırsız güçte birer "Tanrı" olarak tasavvur etmenin önünü açacaktır.

Halbuki hem hakikat bu şekilde değildir hem de spor tarihinde, iradesini ahlaki sorumluluğunu göz ardı etmeden kullanan pek çok isim de mevcuttur. Örneğin futbolun "Kral"ı Eric Cantona. 

Cantona; İngiltere Premier Ligi’nde, yani endüstriyel futbolun başkentindeki kariyeri boyunca pürüzsüz bir vitrin mankeni olmayı elinin tersiyle itmiştir. Onu sadece ırkçı bir holigana attığı o meşhur tekmeyle değil, 2010’da finans krizini yaratan bankalara karşı halkı paralarını çekmeye çağırmasıyla ve David Beckham gibi isimler milyon dolarlar karşılığında Katar’daki Dünya Kupası'nın marka elçisi olurken, turnuvayı, stadyum inşaatı sırasında ölen işçilerin sesi olmak adına boykot etmesiyle de hatırlıyoruz.

Yine en güçlü örneklerden biri olarak olimpiyatlarda üst üste beş kez altın madalya kazanan tarihteki tek sporcu Kübalı López Núñez’den de bahsedebiliriz. Núñez’in de kapitalizmin ona sunduğu milyon dolarlık "ülkeni terk et" tekliflerini defalarca reddettiği ve sahip olduğu iradeyi, kapitalizmin pazarlamaya bayıldığı o "sıfırdan zirveye" anlatısının bir masaldan ibaret olduğunu kanıtlamak adına kullandığı bir kariyeri oldu. 

Her konuşmasında başarılarını emperyalizmin ambargosu altındaki halkına, Küba Devrimi'ne ve Fidel Castro'ya adamaktan geri durmadı.

Toplumsal varlık ve bilinç

Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da meramımızı anlatabilmiş sayılırız. O hâlde Marx’a başvurarak konuyu toparlayalım:

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde "İnsanın bilincini belirleyen şey onun toplumsal varlığıdır" der.

Bu ifade aynı zamanda, insanın verili hâldeki bilincinin de toplumsal işleyişe katkıda bulunduğu, ona yön verdiği anlamına gelir. Bu durumda kişilerin yaygın apolitikliğinden çıkarılacak sonuç da şu olacaktır: Bireyler, toplumsal sorumluluklarından kaçındıkları takdirde burjuva devletleri için kullanışlı birer araca dönüşmekten kurtulamazlar. Yani sistemin ya bir tarafında olabilirsiniz, ya diğer tarafında.

Eğer ki bahsettiğimiz bu kişiler Lionel Messi ya da LeBron James kadar güçlenmişse de; suya sabuna dokunmadan yaşadıkları hayatların içinden çıkarılıp, pedofililerden oluşan faşist iktidarların birer vitrin süsüne dönüştürülmeleri an meselesi olur. Madalyonun diğer yüzündeyse, toplumsal ve sınıfsal kimliğin bilinciyle hareket edildiği takdirde, insanlığı özgürleştirme mücadelesi veren kitlelerin kahramanı hâline gelebilme garantisi yer alır.
Bir taraf karanlıktır, diğer taraf aydınlık.

López Núñez, Metin Kurt, Sócrates ve Cantona gibi efsanelerin anısına saygıyla…

/././

8 Mart'tan Clara Zetkin'e bakmak -Hatice Eroğlu Akdoğan- 

8 Mart’ı dünya genelinde ezilen ve eşitlik arayan bütün kadınlar açısından aynı bilinç ve inanç ekseninde birleştirme mücadelesinde öncülük sosyalist kadın önder Clara Zetkin’e aittir.

Emekçi kadınların önemli bir günü olarak 8 Mart, mücadele geleneğimiz içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. 8 Mart’ın anlam ve önemi dendiğinde ilk akla gelen isim olarak Clara Zetkin’in anısını bu nedenle yad etmek, 8 Mart’a yüklenen anlamın bilince çıkarılması açısından da bir o kadar önemlidir.

Genel olarak kadın hakları mücadelesi uluslararası platformda daha çok da işçi sınıfı mücadelesinin gelişmiş olduğu Avrupa’da 19. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, bu mücadelenin bir parçası olarak boy verdi. 8 Mart’ı dünya genelinde ezilen ve eşitlik arayan bütün kadınlar açısından aynı bilinç ve inanç ekseninde birleştirme mücadelesinde öncülük ise sosyalist kadın önder Clara Zetkin’e aittir.

Kadın hareketinde birliğe giden uzun yolun başlangıcı

Her şey II. Enternasyonal’in 1910 yılında yapılan kadın konferansında bir öneriyle başlayıp bitmedi elbet.  Clara Zetkin’in doğup yaşadığı yıllarda (Doğum T: 1857, Wiederau) kızların ilkokuldan sonra eğitim görmesi ve bir meslek sahibi olması hoş karşılanmaz, zararlı da bulunurdu. Yoksul köylü ve işçileri, toplumun diğer kesimlerinden (aristokratlar, burjuvalar, az da olsa düzenli geliri olan devlet memurları vs.) ayıran kalın bir duvar vardı. Clara Zetkin’in babası Gottfried Eissner, Wiederau köyünde öğretmendi. Kızının kişisel gelişimde etkili olan anne Josephine Vitale ise kendi babası aracılığıyla Fransız Devriminin eşitlik ve özgürlük değerlerini bilincine çıkarmış biriydi.

Clara iki kardeşiyle birlikte temel eğitimini köyde babasından aldı. Aile, çocuklarının meslek edinebileceği bir eğitim görmesi içinse Leipzig’e taşındı. Burada Alman Kadın Derneği’nin kurucularından olan Luise Otto Peters ve Auguste Schmidt’le tanışan anne Josephine, A.Schmidt’in yöneticilik yaptığı kız öğretmen okulunda Clara’nın eğitime devam etmesini sağladı. Yine A.Schmidt’in kadınlar için eşitlik anlayışı öğrencileri üzerinde çok etkili oluyor, Clara da bu hareketi gönülden destekliyordu.

Böyle bir çevrede büyümek ve eğitim görmek Clara’nın kadın sorunu konusundaki özel duyarlılığını etkileyip şekillendirdiği düşünülmektedir. Clara ise erkek kardeşi Arthur’un arkadaşının evlerine getirdiği sosyal demokrat bir gazete aracılığıyla ezilenlerin mücadelesinin sınıfsal boyutunu daha farklı bir pencereden görüp tartışır hale geldiğinde, okul yöneticisi A.Schmidt’le ters düşmeye başlamıştı. A.Schmidt,”Korkunç insanlar”, “Halk bozguncuları” dediği sosyalistlerden ayrı durması için Clara’yı ikna etmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı. Clara yine o süreçte Leipzig’de eğitim gören Rus öğrenci gruplarından biriyle temas halindeydi.  Kendini Rus işçi ve köylülerinin kurtuluş davasına adayan Ossip Zetkin de bu yıllarda Leipzig’de göçmen olarak bulunuyor ve Rus öğrenci gruplarını düşünceleriyle etkilemeye çalışıyordu. Ossip, Clara’yı burada fark edip onu İşçi Eğitim Derneği seminerlerine katılmaya teşvik etmişti.

Clara’nın okulu bitirip öğretmenlik liyakatin aldığı 1878 Almanya’sında sosyalistler üzerinde ağır baskı, takip ve soruşturmalar vardı. İşçilerin aileleriyle birlikte yaşadığı sefalet ise içler acısıydı. Sosyalistlerin örgütlenmesinin önüne geçilmesi için anti-sosyalist yasalar diye de bilinen yasaklar devreye girmişti. Yasaklarla birlikte Ossip Zetkin 1880 yılında Leipzig’den Paris’e sürüldü. Çok geçmeden Clara da Ossip’in yanına geçti ve orada evlendiler. Eğitim görmüş yabancı göçmenlerin gelir kaynağı ise genellikle çeviri ve yazılarından aldıkları telif ücretidir.  Clara ve Ossip’in biri 1883, diğeri 1885 yıllarında olmak üzere iki oğlu olur. Yetersiz beslenme, iki çocuğun doğumu derken Clara 1886 yılında vereme yakalanır ve kardeşinin ısrarı üzerine çocuklarıyla birlikte tedavi olmak için Almanya’ya döner. Ossip Paris’teyken o çocuklarıyla sanatoryumda kalır. Sanatoryumdan çıktıktan sonra bir süre Leipzig’de yaşamaya devam ederek, işçilerin illegal toplantılarında konuşmalar yapar. Paris’e dönüş yolculuğunda işçiler onu çiçeklerle, “Yaşasın Uluslararası Sosyal Demokrasi” sloganlarıyla uğurlar. 

Eşi Paris’e geldikten sonra Ossip omuriliğinden hastalanarak felç olur. Clara’nın maddi ve manevi yükü çok ağırlaşmıştır. Davasına eş değerde bir tutkuyla sevip bağlandığı, sosyalist aydınlanma uğraşında Leipzig’deki işçi toplantılarında, illegal ortamlarda mücadele yeteneğini yakından takip ettiği öğretmeni, çocuklarının babası Ossip acı çekmektedir. Eşine, çocuklarına bakmak, göçmenlik şartlarında evinin geçimini sağlamanın ağırlığı tüm şiddetiyle üstündedir.  Ossip iki yıl felçli yaşadıktan sonra 1889 yılı ocak ayında vefat eder. O an dünyanın Clara Zetkin’in başına yıkıldığı andır. Büyük bir şok geçirmiş ağlayamamış, çocuklarının feryatlarını duymamış, olanları sessizce izlemiş ve hastalanıp yatağa düşmüştür.

Fransız halkı Bastille’nin ele geçirilişinin 100.yılını -14 Temmuz 1889- kutlarken proletaryanın uluslararası temsilcileri de II. Enternasyonal’in kuruluşu için Paris’tedir. Clara bu kutlamalarda acısını belli ölçülerde yenmiş olarak gülümseyebiliyordu.  Kongrenin hazırlık aşamasında sıkı bir çalışma yürüttü. Berlinli kadın işçileri temsil yetkisi de onundu. Çevirmenlik de yaptığı ve yedi gün süren kongrenin altıncı gününde Berlinli kadın işçileri temsilen yaptığı konuşmada önemli noktalara değindi: 

“Kadın emeği konusunda gerici unsurların gerici görüşlere sahip olmaları, şaşılacak bir durum değildir. Ancak son derece şaşırtıcı olan, sosyalist cephede de kadın emeğine karşı çıkmak gibi yanıltıcı bir görüşe rastlanmasıdır… Sosyalistler şunu bilmelidir ki, mevcut ekonomik gelişmelerde kadının çalışması bir zorunluluktur… Sosyalistlerin her şeyden önce bilmeleri gereken şu ki, sosyal kölelik veya özgürlük, ekonomik bağımlılığa veya bağımsızlığa bağlıdır. (…) Bir işçi nasıl ki bir kapitalist tarafından boyunduruk altına alınıyorsa, kadına da aynısını kocası yapmaktadır. Kadın ekonomik özgürlüğünü almadığı sürece de boyunduruktan kurtulamayacaktır. Ekonomik bağımsızlığı için kaçınılmaz olan koşul da çalışmasıdır. Eğer kadınların özgür insanlar olması, toplumun diğerleriyle aynı haklara sahip birer birey haline getirilmesi isteniyorsa, ne kadın emeğini ortadan kaldırmaya, ne de kısıtlamaya gerek vardır. Ancak belirli durumlarda, bazı özel istisnai durumlarda… (…) Erkeklerin yardımı olmaksızın, hatta çoğu zaman erkeklerin itirazlarına rağmen, kadınlar, sosyalizm bayrağı altına girmiştir, hatta şunu da itiraf etmek gerekir ki, bazı durumlarda kendi iradelerinin dışında, salt ekonomik koşulların açıklıkla kavranmasıyla o yöne doğru istemsizce sürüklenmişlerdir. Fakat artık bu bayrağın altındalar ve orada kalacaklar da! Bu bayrağın altında eşit haklara sahip insanlar olarak kabul edilmek için savaşacaklar!”  

II. Enternasyonalin kuruluş etkinliğinde, dünya işçi sınıfı temsilcilerinin bulunduğu bir yerde kadınların ezilmişliğine ilişkin böylesi bir konuşmanın tarihi değeri çok önemlidir.  

Clara 1890’da anti-sosyalist yasanın yürürlükten kaldırılmasından sonra Stuttgart’a dönmüş olarak emekçi kadın hareketini işçi sınıfının sosyalist mücadele bayrağı altında toplama sorumluluğunu derinden hissediyordu. Partisinde (Alman Sosyal Demokrat Parti) eline böyle bir fırsat geçmemişti ama yayıncı olan Dietz, Die Arbeiterin (İşçi Kadın) gazetesinde kendisine bu yolda bir sorumluluk tanınmıştı. Kadınların daha çoğunun harekete katılmasında ve uluslararası birliğe doğru sistematik şekilde adım atabilmesinde İşçi Kadın gazetesinin Clara Zetkin için önemi büyük olmuştur.

Yasakların kalkmasıyla sosyalist hareketin serpilerek büyümesi, kadın çalışmalarını da olumlu yönde etkiledi. Alman Sosyal Demokrat Parti, kadın hareketi paralelinde 1891 yılında oluşturduğu programa kadınların politik, ekonomik, hukuksal açıdan tam eşitliği talebini de koymuştu. Sosyalistlerin o günkü bakış açısına göre bu önemli bir adımdı. Parti, kadın hareketinin gelişimini etkilemek yönlendirmek için nihayet Gleichheit (Eşitlik) adlı bir kadın dergisi çıkarma kararı aldı. Birinci elden sorumluluk Clara Zetkin’in olacaktı. İşçi Kadın gazetesinden sonra kadın hareketine doğru bir bilinç ve yön vermede Clara için Eşitlik’in varlığı çok önemliydi. 1891 yılı sonunda derginin ilk sayısı çıktı. Derginin yayın politikası, kadınların sendikal hareket ve SDP’nin seçim propagandası çalışmalarında etkisini hemen gösterdi. 

Kadınların yolu açılıyor, her yerde eşitlik talebi çoğalıyor

1893 yılında II Enternasyonalin Zürih’te yapılacak olan ikinci toplantısı için sosyalist kadınlar delege olarak C.Zetkin’i görevlendirdi. Aynı süreçte Düsseldrof’ta sosyal demokrat yedi kadın yasak bir dernek (Düsseldrof Kadın Ajitasyon Komisyonu) kurmakla mahkemeye çıkarılmıştı. Kadınlar ilginç bir savunma yaparak, başkanı olmayan bu oluşumun yasak bir dernek sayılmayacağını belirtiler. Yargıca göre "olmayan dernek" feshedilmezdi ama yine de kadınlar cezalandırılmalı, birlik yasaklanmalıydı. Kadınlar yılmayıp kararı temyiz ettiler. Aynı süreçte sosyal demokrat kadınların temel haklar konusunda başlattığı tartışma ve mücadele ülke gündemini etkiledi SDP Reichstag’da ilk kez kadınlar için seçim hakkı istedi. Clara Zetkin kadınları talebe sahip çıkmaya çağırdı. Devlet ise bu mücadeleye Kadın Ajitasyon Komisyonu ve Berlin’de kadınlar için kurulmuş eğitim derneğini yasaklayarak karşı çıktı. Bunun üzerine kadınların demokratik haklarına ilişkin çalışmaları hız kesmeden illegal olarak da yürütüldü. Polis takibine karşı kadınlar mücadele içinde önemli deneyim kazandılar.  Önde gelen kadınlara karşı yıldırma davaları hükümsüz kaldı.  Clara’nın önderliğinde yürütülen çalışmalarla kadınlara dayatılan gericilik süreç içinde ters tepti.  Ancak Sosyal Demokrat Partinin ilk kadın konferansı 1900 yılında gerçekleştirilebilmiştir. 1908 yılında ise kadınların aleyhine olan dernek tüzükleri feshedilebilmiş, kadınlar partilere üye olma, toplantılara katılmaya hak kazanmıştı.  

Hem işçi kadınların talepleri, hem kadınların genel hakları konusunda Gleichheit yol göstericiydi. Örneğin işçi kadınların o süreçteki öncelikli talepleri gazetede şöyle geçiyordu: "İş süresinin kısaltılması, anneler ve çocuklar için koruma kanunlarının çıkartılması, fabrikalara kadın denetimcilerin yerleştirilmesi; üretimi evinde yapan kadın işçilerin koşullarının iyileştirilmesi; uşaklık düzeninin kaldırılması; çocuk sömürüsünün bertaraf edilmesi."

Tüm bunların yanında 1908’de abone sayısı 84 bin olan Eşitlik tek yanlı bakış açısına sahip bir dergi değildi. Siyasal süreç ve kadınla ilgili makaleler dışında, gençler ve çocukların eğitim ve gelişimini yakından ilgilendiren kültürden sanata her konuda bilgilendirici, tanıtıcı, eğlendirici yazılar da içeriyordu. Clara dergi dışında emekçi kadınların toplantılarına da katılıp bilgi ve tecrübesiyle onlara daha yakın oluyordu. Bu mücadelede Emma İhrer, Ottilie Baader, Margarete Wengels, Agnes Wabnitz, Auguste Eichhorn de Clara’nın yakın yoldaşlarıydı.  

Ayrı ayrı yerden bir yere

C. Zetkin, SDP’nin kadın yayın organı işleriyle ne kadar meşgul olursa olsun onu asıl ilgilendiren konu emekçi kadınların birliğiydi. Eline geçen her fırsatı, bu zemin için kullanmak, bu yöne kaydırmak arayışı ve inancıyla değerlendiriyordu. 1896 yılında Londra’da yapılan uluslararası işçi ve sendika kongresinde bunun çabasını göstermiş ama sonuca ulaşamamıştı. Bu yöndeki önemli bir olanağı ise 1907,18 Ağustos’ta Stuttgart’ta yapılan uluslararası konferansta yakaladı. Clara ve yoldaşları kongreden bir gün önce İtalya, Rusya, Hollanda, Belçika, Fransa,  İngiltere ve Hindistan da dahil olmak üzere 15 ülkenin kadın delegeleriyle ortak bir toplantı yaptı. Bu önemli toplantı tarihe I. Uluslararası Kadın Konferansı olarak geçti. Toplantıya katılan delegeler, kadın çalışmaları ve sorunları hakkında bilgi verdikten sonra, üzerinde hem fikir oldukları ayrı bir nokta vardı ki o da kadınların uluslararası birliği ve hareketi için gerekli şartların mevcudiyetiydi. Ve bir adım daha atıldı. Toplantı sonrasında Clara’nın sekreterliğinde enternasyonalin bir parçası olarak uluslararası bir kadın bürosu kuruldu. Ayrıca Gleichheit de aynı zamanda kadınların uluslararası yayın organı olacaktı.  Bu çalışmalarla yolun nereye varacağını bilen bir Clara; yanı başında ise II.Enternasyonal’in 1893 yılı kongresinde tanıştığı Rosa Luxemburg ve öncü diğer kadın yoldaşları vardı. 

I. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı, etkisini kadınların gelmiş olduğu ülkelerde kendini göstermişti. Konferanstan sonra ülkesine çekilen kadınlar işçi sınıfının davası ve kadınların hak mücadelesine ait sorumluluklarına dört elle sarıldılar. 1908 yılında kadınlar üye oldukları partilerin propaganda ve ajitasyon çalışmaları yanında kadınlara seçme hakkı tanınması mücadelesinde çok daha etkili olmaya başlamışlardı. 

1910 yılına gelindiğinde Avrupa’da ve özelde ise Almanya’da yoğun kitle eylemleri vardı. Alman emperyalistlerinin “ulusal çıkar” temelinde başlattığı savaş kışkırtıcılığı partide reformist eğilimleri ortaya çıkarmıştı. Rosa ve Clara partiyi içten kemiren bu sapmalara karşı da mücadele etti. Gerek Rosa ve gerekse Clara’nın sesini kesmek, kadınlar üzerindeki etkisini zayıflatmaya çalışıyor ve kadın konferansının Clara önderliğinde yapılmasını istemiyorlardı.   

Aynı yıl, yani 1910 yılı ağustosunda Kopenhag’da II. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı yapılacaktı. Her türlü zorluğa rağmen Clara konferansa Eşitlik dergisinin ikinci redaktörü Kate Duncker ile gitti.  Amaçları kadınların savaşa karşı tavır almaları ve halklar arasında barışçıl bir ortamın sağlanmasını savunmalarını istemekti.

Konferansa 17 ayrı ülkeden gelen kadınlar, uzun uğraşlarının sonucu olarak bir arada olmayı başarmanın, önlerine yeni ufuklar koymuş olmanın gurur ve mutluluğu içindeydiler. Kendilerine uluslararası boyutta önderlik eden C.Zetkin’le bir arada olmak onları ayrıca kendine güvenli kılıyordu.  Şimdi sıra kadın için bir başka acil önem taşıyan sorunların çözümü doğrultusunda harekete geçme zamanıydı. Kongrede kadınların emperyalistlerin savaş çığırtkanlığı yapmalarına karşı durulması, Çarlığa karşı Finlandiya’nın bağımsızlık mücadelesinin desteklenmesi kararı alındı. Kadın işçilerin ve çocukların güvenli sağlıklı yaşamı, kadının oy kullanma hakkını her yerde elde etmesi önemli gündemin sorunlardandı.  

II.Enternasyonal’in Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansını kadınlar açısından tarihi kılan yan ise dünya genelinde ortak bir mücadele ve dayanışma günü tayin etme kararıdır. Clara Zetkin konferansa gelirken bunun tam zamanı olduğu düşüncesindeydi. Amerikalı sosyalist kadınlar 1910 Şubat’ında kendi ülkelerinde bir eylem günü yapmışlardı. Bu bilinci dünya geneline oturtmak gerekti.  Bu çerçevede Kate Duncker ve Clara, eşitlik ve barış için uluslararası kadınlar günü önerisini sundular ve kabul edildi. O haliyle öneri kadınların kendi ülkelerinde anlamı olan bir tarihi gösteri günü haline getirmeleri şeklindeydi. ABD’li kadın emekçilerde 8 Mart 1857’de fabrikada yanan kadınların anısı için 8 Mart’ı eylem günü yapma inancı vardı.

Öneri kongrede kabul edilse de, kararın tarihi değerinin o anda anlaşılması zordu. İlk sosyalist kadınlar günü 1911 yılı Şubat ve Mart ayında 5 ülkede gerçekleşmeye başladı.  Almanya ve Avusturya’da 19 Mart’ında (1848 devrim şehitleri anısına işçi gösterilerinin yapıldığı gündü) yoğun gösteriler yaptılar. Eylemler Danimarka, ABD, İsviçre, Avustralya ve daha birçok ülkede gerçekleşti. Clara, Eşitlik dergisindeki bir yazısında kadınlar günü etkinliğine o yıl bir milyon dolayında kadının katıldığı haberini verdi. 

1.Dünya savaşı yılları emekçi sınıflar için yaşamanın dahi normal seyretmediği yıkım yıllarıydı. Clara, hemfikir olduğu yoldaşlarıyla partideki savaş yanlılarına karşı mücadele yürütürken kadınları da savaşa karşı örgütlemeye çalıştı.  23 Şubat 1917’de Rusya’da kadınlar savaşın getirdiği yıkıma karşı üzerinde sadece “Ekmek İstiyoruz” yazılı dövizlerle St.Petersburg’da ayağa kalktılar.  Jülyen takvime göre 23 Şubat miladi takvimde 8 Mart’a denk geliyordu. Gösteriler birkaç gün içinde tüm ezilenleri içine alarak gittikçe daha da yoğunlaştı ve Çarlığın devrilmesiyle sonuçlandı. 

C. Zetkin’in doğduğu yıl New York’ta 8 Mart 1857’de diri diri yanan işçilerin anısı da kadınların belleğindeki yerini koruyordu. 1921’de Moskova’da Clara Zetkin’in de katıldığı Komünist Enternasyonal Konferansında, kadın örgütlenmesi de ele alındı. 8 Mart’ın emekçi kadınlar için ortak eylem günü olması gerektiği bu kongrede belirginlik kazandı.   

Clara Zetkin’in kadının kurtuluşu yolundaki mücadelesi 1921’de Batı Avrupa kadın bürosu temsilcisi olması ve Komünist Enternasyonal için kadın dergisi çıkarma görevi ile yoluna kaldığı yerden devam etti. 

/././

halkTV "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-


İsrail’e ABD bombaları: Yüklenici Repkon USA -Serra Karaçam- 

ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı savaşın ilk tam haftası sona ererken Beyaz Saray’da büyük savunma sanayi şirketlerinin CEO’larıyla bir araya geldi.

Toplantının ardından Trump “Üretim ve üretim takvimlerini görüştük” dedi.

Şirketlerin, “ulaşmak istedikleri ‘gelişmiş sınıf’ silahlarının üretimini mümkün olan en kısa sürede dört katına çıkarmayı kabul ettiğini” belirtti.

Ardından ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail’e 12 bin adet BLU-110 tipi 450 kiloluk bomba gövdesini de içeren 151,8 milyon dolarlık “acil” silah satışını onayladı.

Satış Silah İhracatı Kontrol Yasası’nın 36(b) maddesi uyarınca Kongre inceleme gerekliliklerinden feragat edilerek gerçekleştiriliyor.

ABD Dışişleri açıklamasında “Ana yüklenici, Texas’ın Garland kentinde bulunan Repkon USA olacak. BLU-110 A/B ihtiyacının bir kısmı mevcut stoklardan karşılanacak” denildi.

Repkon USA, REPKON adlı Türk savunma şirketinin ABD’deki iştiraki.

Türk şirketi REPKON, dünya çapında top mermisi ve bombalar için mühimmat fabrikaları kurmakla tanınan uzman bir savunma mühendislik şirketi.

ABD Dışişleri açıklamasında Repkon USA, BLU-110 bomba gövdelerinin üretimi veya tedariki için ana yüklenici olarak listeleniyor.

2024’de ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Türkiye savunma sektöründen taşeron firmalarla işbirliğiyle ABD’de kurulan ve 2025’in sonuna kadar üretime başlaması planlanan mühimmat tesislerinde, 155 milimetrelik mühimmat için metal parçalar üretileceğini açıklamıştı.

Projenin inşaat, kurulum ve üretim sürecini üstlenen General Dynamics Mühimmat ve Taktik Sistemler firmasının Türk savunma sektöründen taşeron şirketlerle anlaşmalı olduğu kaydedilmişti.

ABD’de üretilen 155 milimetrelik mühimmatın yüzde 30’unun Texas’taki fabrikalardan sağlanacağı tahmin ediliyor. Bunlar 40-50 kiloluk bomba gövdeleri.

Şimdi İsrail’e satışı onaylanan bombalar daha ağır.

Çoğu da ABD stoğundan gelecek.

İsrail'e gidecek 12 bin bombanın aracısı Türk şirket açıklama yaptı.

https://halktv.com.tr/gundem/israile-gidecek-12-bin-bombanin-aracisi-turk-sirket-aciklama-yapti-1013637h

/././

Siyasi dava… Sansür yasası!-Mehmet Tezkan- 

Türk siyasetinin yarınını belirleyecek dava başlıyor. Çok ama çok önemli dava. Çünkü sonucu Türkiye’nin rejimini de belirleyecek.

İktidar kanadına göre yüzyılın yolsuzluk davası… CHP’ye göre iftira davası, Ekrem İmamoğlu’nun önünü kesme davası…

Hangi gözlükle bakarsanız bakın, sonuç aynıdır:

Bu dava siyasi dava…

105’i tutuklu 402 sanık var. İmamoğlu örgütün kurucusu ve lideri. 142 ayrı suçtan yargılanacak… Hakkında medeni kanuna muhalefetten tutun, çevreyi kasten kirletmek, kişisel verileri kaydetmek, icbar suretiyle irtikap, ihaleye fesat karıştırmak, dolandırıcılık, kamu malına zarar, suçtan elde edilen gelirin kullanılması kadar bir dizi suçlama var…

İddianamede siyasi bölümde var. İmamoğlu’nun asıl ve ilk amacının zenginleşme olduğu ama siyasi hedefinin CHP’yi ele geçirerek partide tek söz sahibi kişi olmayı hedeflediği belirtiliyor…

Partide tek söz sahibi olmak suç mu?

Suçsa tüm partileri bu gözle mercek altına alırsak önümüze uzun bir ‘partisinde tek söz sahibi olan liderler’ listesi çıkar…

İmamoğlu davası siyasi bir davadır. Geçen hafta karara bağlanan TÜSİAD davası da siyasi davaydı.

Eski TÜSİAD başkanı Turan ile TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras ‘a TÜSİAD genel kurulunda yaptıkları konuşmayla halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçundan 1 yıl 3 ay 18 gün hapis cezası verildi.

Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma aslında bir nevi sansür yasası. Ağzından iki kelime çıkan herkes bu kapsama sokularak yargılanabilir…

Çorum’da bir esnaf  öğle saati oldu çoğu esnaf siftah yapmadı. Öğle oldu dönere daha bıçak değmemiş, ama Sayın Şimşek cumartesi günleri bile vergi memuru gönderiyor. Ya siftah var mı ki ben fiş keseceğim. Fiş kesmedi diye ceza kesiyorsun.’ Şeklindeki sözlerini video çekerek yayınladığı için 4,5 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanacak…

Suçu?

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak… TCK 217/A….

Burada yanıltıcı bilgi çoğu esnafın öğle saatine kadar siftah yapmadığı mı, dönere bıçak atılmadığı mı

çeyrek ekmeğe kes diyen bile olmadığı mı, vergi memurlarının cumartesi denetim yaptığı mı, ceza kestikleri mi?

Hangisi?

Hepsi mi?

Bir başka örnek. Futbol yorumcusu Erman Toroğlu TV programında ‘Galatasaray Kulübü Başkanı TFF Başkanı’nı ziyaret etmiş şampiyonluk için destek istediğini’ söylemiş…

Bu bilgi doğru değilse karşılığı tekziptir. Tekzip müessesesi bunun için vardır. Kanal bu bilginin doğru olmadığına dair tekzip metnini yayınlar olur biter…

Böyle olmadı. Toroğlu’na ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçundan soruşturma açıldı. Adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Meşhur TCK’nin 217/A maddesine sokuldu…

Nedir bu yasa maddesi?

Gelin şu maddeyi birlikte okuyalım…

Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığıyla ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

Bu yasa maddesi TBMM’de kabul edilince iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruldu. Mahkeme reddetti ama reddederken dedi ki…

Özetle; yanıltıcı bilgi…

Korku ve panik yaratmak saikiyle yapılmamışsa, özel kasıt yoksa suç teşkil etmez.

Ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığıyla ilgili değilse. Bu üç unsurdan birine girmiyorsa fiil suç olmaz.

Kamu barışını bozmaya yönelik olduğu delil ve olgularla tespit edilecek. Yargı makamı tarafından gerekçelendirilecektir. Aksi takdirde suç ouşmaz.

Kamu barışı ne?

Toplumu oluşturan bireylerin sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet gibi farklılıklarının barış ve güven içinde korunduğu ve birlikte yaşama duygusunun sağlandığı düzen…

Sorum şu, TÜSİAD Başkanları, Çorumlu esnaf ve futbol yorumcusu söyledikleriyle…

Korku ve panik mi yarattılar…

Ülkenin iç ve dış güvenliğin tehlikeye mi soktular…

Kamu barışını mı bozdular…

Bunu bilerek kasten mı yaptılar…

Benim yanıtım hayır sizin ki…

Üç vakaya karşıda toplumda ne bir tepki oldu, ne panik havası esti ne de kamu barışı sarsıldı.

Dilerim Yargı bu maddeyi daha titiz yorumlarlar, daha hassas yaklaşır. Doğru olmayan, yanlış içerikli her sözü bu kapsama sokmaz…

Gerçekten panik yarattı mı, halkı sokağa döktü mü, millet birbirine düşürerek kamu barışını bozdu mu diye hassasiyetle bakar.

Dilerim TCK’nin 217/A maddesi sansür yasası gibi başımızın üzerinde sallanıp durmaz…

/././

600 TL’ye el bombası atılır!-İsmail Saymaz- 

İstanbul Kağıthane; Gündoğmuşlar, Demirler ve Anucurlar adlı üç suç örgütünün kanlı savaşına sahne oluyor.

İçlerinde en bilineni Gündoğmuşlar…

Liderleri Uğurcan Gündoğmuş, 31 yaşında.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iki hafta önce hazırladığı iddianameye göre Gündoğmuş, 2014 yılından 2020’ye kadar çok sayıda silahlı saldırıya karıştı. Zamanla gücü ve ünü Kağıthane’nin dışına taştı.

Gündoğmuş, 2020 yılında Mücahit Kanat’ı öldürünce yasadışı şekilde yurt dışına gitti.

Barış Boyun grubuyla ittifak kurdu.

Birlikte Anucurlar’dan Cumali Aslan’ı öldürdüler.

Sonradan Barış Boyun’dan ayrılan Daltonlar ile hareket ettiler.

İki grubun en ses getiren saldırısı, 6 Ekim 2025’te avukat Serdar Öktem suikastiydi.

İntihar savaşçısı gibi

İddianameye göre…

Gündoğmuşlar silah ve uyuşturucu ticareti ile cinayet, yaralama ve yağmadan finansal kaynak sağlıyor. 15-20’li yaşlardaki gençler intihar savaşçısı gibi kullanıyorlar. Tetikçiler ayrım gözetmeden silahlı eylemler gerçekleştiriyor. Eylemlerde araç, motosiklet ve uzun namlulu silahlar ve el bombaları kullanılıyor.

Kağıthane’de uyuşturucu ticaretini tekelleştirmek istemeleri ve rant paylaşımı nedeniyle Erdoğan Demir liderliğindeki Demirler ve Anucurlarla çatıştılar.

20’yi aşkın eylemleri var.

İddianamede yalnızca 16’sına yer veriliyor.

Gündoğmuşlar-Demirler hesaplaşması

Çatışmada iki taraf da can aldı.

2024’te Gündoğmuşlar’dan 20 yaşındaki Serhat Tekin Kantele, Belgrad Ormanı’nda başından vurulmuş halde bulundu.

Rıdvan Özyer ile Erkan Aslan, cinayete kurban giden diğer isimler.

Gündoğmuşlar iki eylemle karşılık verdi.

Önce Enes Aslan’ı öldürüldü.

Ardından 6 Şubat 2024’te Caser Kara’ya ateş açıldı.

50 yaşındaki Kara, ölümden döndü.

İki gün sonra Demirlere ait şarküteriye ses bombası atıldı.

Lüks sitedeki çocuk hücresi

Aynı yıl 17 Nisan’da Çağlayan Mahallesi’ndeki bir otoparka el bombası atıldı.

Bombayı E.K. adlı çocuğun attığı tespit edildi.

E.K.’nin saldırıdan sonra Bağcılar’da lüks siteye girdiği belirlendi.

Bu hücre evinde E.K.’den ayrı Ö.Y., Ö.F.K. ve M.B. adlı örgüt üyesi üç çocuk daha kalıyordu.

E.K., ifadesinde, Ö.Y. ve M.A. ile okuldan, Ö.F.K. ile mahalleden arkadaş olduklarını ifade etti. “Bir haftadır evde kalmaktaydık. Evi ‘Dayı’ temin etti. “Kalacak yerim olmadığından kabul ettim. İki ay dışarıda kaldığım ve iç çamaşırlarımı değiştirmediğim için 600 TL karşılığında bomba atmamı istediler. Eylemi ‘Dayı’ yaptırdı” dedi.

E.K.’nin ‘Dayı’ diye söz ettiği kişi ‘Daltonlar’ın yöneticilerinden Sinan Memi’ydi.

Memi, ifadesinde, Gündoğmuş’la arası iyi olduğu için Erdoğan Demir’in kendisini hasım ilan edip halasını öldürmekle tehdit etmesi üzerine el bombalı saldırıyı planladığını söyledi.

E.K.’nin kendisine Instagram’dan ulaştığını ifade eden Memi, şöyle dedi:

“Kendisi sempatizandır. ‘Bir isteğin olursa’ diye mesaj atıyordu. Otoparka el bombası atıp atamayacağını sordum. Atabileceğini söyledi. Gazi Mahallesi’nden birileriyle irtibata geçtim. Uzun sakallı, devrimci bıyıklı bir şahıstı. E.K.’yi el bombasını alması için ona yönlendirdim. Parasını elden teslim ettirdim. Olay esnasında E.K. ile görüntülü konuşuyordum. Ona cesaret verdim. El bombasının pimini çekerek attı. E.K.’ye para vermedim.”

Ancak E.K.’nin ev arkadaşları ‘Dayı’ diye seslendikleri kişinin B.P. olduğunu belirttiler.

Ö.F.K., ifadesinde, bir ay önce Balıkesir’den geldiğini, kalacak yeri olmadığı için ‘Dayı’nın yönlendirmesiyle Bağcılar’daki evi tuttuğunu ileri sürdü. El bombalı saldırıdan önce ‘Dayı’nın E.K.’ye “Çağlayan’da bir yere bomba atılacak” dediğini anlattı. (Muhtemelen E.K., o gece hem B.P., hem de Sinan Memi ile görüştü.)

Bu arada Ö.F.K., E.K. ile Esenler’de kıraathane kurşunladıklarını, silahı ‘Dayı’dan aldıklarını itiraf etti.

M.A. ve Ö.Y. ise 10 Nisan 2024’te Gaziosmanpaşa’da bir inşaat şirketinin ofisine silahlı saldırıda bulundu.

Sahte pasaportla araç kiraladılar

Bir diğer saldırı 28 Mart 2024 gecesi Ümraniye’de gerçekleştirildi.

Enes Demir ve Y.Y.’nin aracı tarandı.

Demir hayatını kaybederken, Y.Y. yaralı kurtuldu.

Saldırıdan iki üç gün önce de Demir’in aracına ateş edildiğini anlatan Y.Y., şöyle dedi:

“Enes abi ile 2-3 gün önceki olayı konuştuğumuzda Kuzucu ve Gündoğmuş’un kendisine husumet beslediğini söylemişti.”

Demir, ölmeden önce saldırıyı Kuzucu'nun azmettirdiğini ileri sürdü.

Saldırganların sahte pasaportla araç kiraladığı belirlendi. Daha sonra aracı kundakladıkları anlaşıldı.

Ü.E.’ye de 24 Mayıs 2025 gecesi kalaşnikof silahlarla ateş edildi.

Ü.E., ifadesinde iki gün önce kızını anaokuluna bıraktığı sırada aracının altına GPS cihazı yerleştirildiğini ifade etti. Bir veli haber verince cihazı bulup attığını, korkup yanına silah aldığını ve o gece saldırının gerçekleştiğini anlattı.

Türkü bara el bombası

‘Son Kadeh’ adlı türkü bar da hedef oldu.

Suriyeli A.Y., 27 Mayıs 2025’te barın içine el bombası attı.

İçeride 10 çalışan ve 30 müşteri vardı.

Dördü kadın, yedi kişi yaralandı.

A.Y., ifadesinde, barın önündeki kişileri silahla korkuttuğunu, el bombasını atacakken vazgeçtiğini, olay yerinden ayrıldıklarını, eylem talimatını veren Ş.E. tarafından tehdit edilince geri dönüp bombayı attığını anlattı.

Bar sahibi Barış Yamaç ise şunları anlatı:

“Bir müşteri ‘Abi kapının önünde maskeli birileri var, haberin olsun' dedi. Hızlı şekilde sokağa çıktım ama kimseyi göremedim, döndüm. 10-15 saniye sonra kapının açıldığını duydum. Arkamı dönüp bakamadan işletmemin ortasında patlama gerçekleşti. Yere yığıldım. Müşteri ve çalışanlar yere savruldu.”

Saldırıdaki tek çocuk, bombayı atan değildi.

Motosikleti kullanan, silahı getiren ve saklanacak evleri bulan da çocuktu.

Yanlış kişiyi öldürdüler

Gündoğmuşlar ile Anucurlar arasındaki savaş da oldukça kanlı geçti.

Anucurlar 2022’de 19 yaşındaki Mehmet Emin Kalkan’ı, ertesi yıl 20 yaşındaki Fırat Öncü’yü öldürdü.

Gündoğmuşlar da 14 Mart 2024’te Sarıyer’de G.Ç. ve E.Y.’nin aracına çalıntı ve sahte plakalı araçtan ateş açtı.

Yaranan E.Y., Anucurlar Davası’nda yargılandığı için Gündoğmuşlar’ın saldırılarına uğradığını ileri sürdü. Teşhis ettiği Y.A.’nin daha önce de saldırdığını söyledi.

Gündoğmuşlar 29 Mart 2025’te bir teşebbüste daha bulundu.

Gel gör ki araçta E.Y. değil, 17 yaşındaki arkadaşı Aber Karademir vardı.

Karademir, 11 kurşunla öldü.

Babası Ersin Karademir, şunları söyledi:

“E.Y.’nin illegal işlerle uğraştığını duyduğum için hem oğlumu hem E.Y.’yi arkadaşlık etmemeleri için uyarmıştım. Bir gün E.Y. ile tartıştık. Sık sık evimizin önüne oğlumun öldürüldüğü araçla geliyor ve onu alıp gidiyordu. Oldukça rahatsızdım. Ancak engel olamadım. Oğlum E.Y.’ye ait araçta olduğu için öldürüldü.”

İddianamede dört kişiye örgüt kuruculuğu, 55 kişiye üyelik ve 19 kişiye de yardım suçlaması yöneltiliyor.

/././

Akaryakıt zamları doğrudan pompaya! Eşel mobil sistemi geçici çözüm oldu 

ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş yüzünden petrol fiyatları sert yükseldi. Brent petrolün 115 doları aşması akaryakıt piyasasında tedirginliği de beraberinde getirdi. Mevcut fiyatlar korunursa benzin ve motorine 10 liranın üzerinde zam beklenirken, zamların ‘eşel mobil’ sisteminin sınırını aşma ihtimali de güçlendi. Bu zamların olması halinde doğrudan pompaya da yansıması bekleniyor.

ABD-İsrail ve İran arasında devam eden savaşın 10. gününe girilmesiyle  enerji  piyasalarında sert hareketler yaşandı. Haftaya hızlı başlayan Brent petrol, yüzde 25’e yakın artışla 115 dolar seviyesini de gördü.

Küresel petrol fiyatlarındaki sıçrama, doğrudan akaryakıt maliyetlerini etkiledi. Türkiye’de akaryakıt fiyatları döviz kuru ve uluslararası petrol fiyatlarına bağlı olarak belirlenirken, yükseliş pompaya yeni zamların yolda olduğu şeklinde okunuyor.

DEV ZAM BEKLENTİSİ VAR

Sözcü'deki habere göre, petroldeki bu fiyatlar korunursa motorin ve benzin grubuna salı ya da çarşamba gecesi 10 liranın üzerinde zam yapılmasının gündemde.

qweqweq.jpg

EŞEL MOBİL SİSTEMİ SINIRDA

Akaryakıt fiyatlarındaki artışın pompaya doğrudan yansımaması için uygulanan eşel mobil sistemi de kritik bir eşiğe dayandı.

Sisteme göre akaryakıt fiyatları yükseldiğinde artışın bir kısmı Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) düşülerek karşılanıyor ve zamların tamamı pompa fiyatına yansıtılmıyor. Böylece akaryakıt fiyatlarındaki artışın enflasyona etkisinin sınırlandırılması amaçlanıyor.

Ancak mevcut hesaplamalara göre akaryakıtta yalnızca 5,24 TL’lik zam marjı kaldı. Bu sınırın aşılması halinde sistem fiilen devre dışı kalacak.

Zamlar doğrudan pompaya

Motorine 5,24 TL’lik zam gelmesi durumunda bu artış pompaya yaklaşık 1,31 TL olarak yansıyacak ve akaryakıtta ÖTV tamamen sıfırlanmış olacak.

Bu noktadan sonra ise gelecek zamların tamamı doğrudan pompa fiyatına yansıyacak.

***

halkTV

Öne Çıkan Yayın

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel-  Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel. Bir dosyada tanık, ...