soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-

Marka bilincine karşı sınıf bilinci -Cem Demirok- 

Gelin görün ki reklam panolarının kendilerine ait fikirleri olamaz; isyanları ya da ahlaki bir itiraz hakları bulunmaz. Onlar, apolitik olmak zorundadır. Ta ki sistem, kendi işine yarayan ve siyasi hamlelerini meşrulaştıran birer politik figür olarak onları yeniden değerlendirmeye karar verene kadar.

Geçtiğimiz günlerde Arjantinli futbolcu Lionel Messi’nin, ABD Başkanı Trump’ın davetlisi olarak kameralara verdiği görüntü uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek nitelikteydi. 

Önde, İran’a dönük saldırılarını meşrulaştıran ve tehditler savurmaya devam eden Donald Trump; arkasında ise sanki 165 kız çocuğunu üzerlerine füze atarak öldürmüş biri konuşmuyormuş gibi onu dinleyen, Lionel Messi ve takım arkadaşları…

Bu sessizliğin bir nezaket veya basit bir "siyasete karışmama" tercihi olmadığı malum. Fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şey, endüstriyel futbolun ve onu var eden liberalizmin tam kalbi oluyor.

Metalaşan spor ve apolitikliğin politikası

Kapitalizm, varlığını sürdürmenin etkili yollarından biri olarak markalar inşa eder. Sanatsal içerikleri, bilimsel disiplinleri, barınma ve sağlık gibi sosyal hakları, hatta tekil olarak kişilerin kendilerini dahi kâr/zarar ilişkisi içinde değerlendirir ve hepsini birer metaya dönüştürür. 

Dahası, böyle olmasının, bu disiplinleri ya da kişileri geliştirmenin de yegâne yolu olduğunu savunur. Kapitalistlerin her şeyi satılabilir hâle getirmek istemesinin nedeniyse, kâr etmedikleri takdirde varlığını sürdüremeyecek olmalarıdır. Sporun, popüler tabirle “endüstriyelleşmiş” olmasının nedeni de budur. Çünkü aynı kapitalistler, kitlelerin spora duyduğu organik tutkuyu da devasa bir pazar olarak algılar. Tribündeki taraftarı bir müşteriye, sahadaki oyuncuyu ise yürüyen bir reklam panosuna çevirmek ister.

Gelin görün ki reklam panolarının kendilerine ait fikirleri olamaz; isyanları ya da ahlaki bir itiraz hakları bulunmaz. Onlar, apolitik olmak zorundadır. Ta ki sistem, kendi işine yarayan ve siyasi hamlelerini meşrulaştıran birer politik figür olarak onları yeniden değerlendirmeye karar verene kadar.

Dolayısıyla Messi’yi kendi apolitikliğinin kurbanı olarak görmek gerçeği ıskalamak anlamına gelecektir. Onun Beyaz Saray’ın salonlarından birinde; Trump'ın saldırgan politikalarından ve öldürdüğü insanlardan gururla bahsettiği konuşmasını -konuşanın pedofili bir sapkın olduğunu bilmesine rağmen- duymuyormuşçasına sessizce dinlemesi ve gülümsemesi, sistemin ona giydirdiği apolitiklik gömleğinin bizzat kendi politikasının sonucudur.

Sistemin içindeki 'arıza'

Böylece Lionel Messi’nin, çağdaşı pek çok sporcu gibi bir meta hâline gelmiş olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda NBA yıldızı LeBron James’in, Filistin halkına uyguladığı katliama gözlerini kapatarak yaptığı "İsrail hakkında harika şeyler duyuyorum, umarım bir gün oraya gidebilirim" yönündeki o "tarafsızlık" kokan açıklamasını da bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

Fakat bu kişilerin yaşamlarını birer meta gibi sürdürmelerine bakarak, onları eşya benzeri bir metadan ibaret halde tanımlamak da büyük bir yanlışa sürüklenmemize yol açacaktır. Çünkü bu isimler aynı zamanda birer insandır ve insanı nesnelerden ayıran şey, sahip olduğu iradesidir. O nedenle tek başlarına endüstriyel sporun milyar dolarlık şirketlerine dönüşmüş bu figürleri, kişisel iradelerinden azade olarak değerlendirmek hem gerçeği açıklamaya yetmeyecek, hem de bu yaklaşım; Trump gibi haydutları istedikleri zaman istedikleri her şeyi yapabilen, sınırsız güçte birer "Tanrı" olarak tasavvur etmenin önünü açacaktır.

Halbuki hem hakikat bu şekilde değildir hem de spor tarihinde, iradesini ahlaki sorumluluğunu göz ardı etmeden kullanan pek çok isim de mevcuttur. Örneğin futbolun "Kral"ı Eric Cantona. 

Cantona; İngiltere Premier Ligi’nde, yani endüstriyel futbolun başkentindeki kariyeri boyunca pürüzsüz bir vitrin mankeni olmayı elinin tersiyle itmiştir. Onu sadece ırkçı bir holigana attığı o meşhur tekmeyle değil, 2010’da finans krizini yaratan bankalara karşı halkı paralarını çekmeye çağırmasıyla ve David Beckham gibi isimler milyon dolarlar karşılığında Katar’daki Dünya Kupası'nın marka elçisi olurken, turnuvayı, stadyum inşaatı sırasında ölen işçilerin sesi olmak adına boykot etmesiyle de hatırlıyoruz.

Yine en güçlü örneklerden biri olarak olimpiyatlarda üst üste beş kez altın madalya kazanan tarihteki tek sporcu Kübalı López Núñez’den de bahsedebiliriz. Núñez’in de kapitalizmin ona sunduğu milyon dolarlık "ülkeni terk et" tekliflerini defalarca reddettiği ve sahip olduğu iradeyi, kapitalizmin pazarlamaya bayıldığı o "sıfırdan zirveye" anlatısının bir masaldan ibaret olduğunu kanıtlamak adına kullandığı bir kariyeri oldu. 

Her konuşmasında başarılarını emperyalizmin ambargosu altındaki halkına, Küba Devrimi'ne ve Fidel Castro'ya adamaktan geri durmadı.

Toplumsal varlık ve bilinç

Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da meramımızı anlatabilmiş sayılırız. O hâlde Marx’a başvurarak konuyu toparlayalım:

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde "İnsanın bilincini belirleyen şey onun toplumsal varlığıdır" der.

Bu ifade aynı zamanda, insanın verili hâldeki bilincinin de toplumsal işleyişe katkıda bulunduğu, ona yön verdiği anlamına gelir. Bu durumda kişilerin yaygın apolitikliğinden çıkarılacak sonuç da şu olacaktır: Bireyler, toplumsal sorumluluklarından kaçındıkları takdirde burjuva devletleri için kullanışlı birer araca dönüşmekten kurtulamazlar. Yani sistemin ya bir tarafında olabilirsiniz, ya diğer tarafında.

Eğer ki bahsettiğimiz bu kişiler Lionel Messi ya da LeBron James kadar güçlenmişse de; suya sabuna dokunmadan yaşadıkları hayatların içinden çıkarılıp, pedofililerden oluşan faşist iktidarların birer vitrin süsüne dönüştürülmeleri an meselesi olur. Madalyonun diğer yüzündeyse, toplumsal ve sınıfsal kimliğin bilinciyle hareket edildiği takdirde, insanlığı özgürleştirme mücadelesi veren kitlelerin kahramanı hâline gelebilme garantisi yer alır.
Bir taraf karanlıktır, diğer taraf aydınlık.

López Núñez, Metin Kurt, Sócrates ve Cantona gibi efsanelerin anısına saygıyla…

/././

8 Mart'tan Clara Zetkin'e bakmak -Hatice Eroğlu Akdoğan- 

8 Mart’ı dünya genelinde ezilen ve eşitlik arayan bütün kadınlar açısından aynı bilinç ve inanç ekseninde birleştirme mücadelesinde öncülük sosyalist kadın önder Clara Zetkin’e aittir.

Emekçi kadınların önemli bir günü olarak 8 Mart, mücadele geleneğimiz içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. 8 Mart’ın anlam ve önemi dendiğinde ilk akla gelen isim olarak Clara Zetkin’in anısını bu nedenle yad etmek, 8 Mart’a yüklenen anlamın bilince çıkarılması açısından da bir o kadar önemlidir.

Genel olarak kadın hakları mücadelesi uluslararası platformda daha çok da işçi sınıfı mücadelesinin gelişmiş olduğu Avrupa’da 19. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, bu mücadelenin bir parçası olarak boy verdi. 8 Mart’ı dünya genelinde ezilen ve eşitlik arayan bütün kadınlar açısından aynı bilinç ve inanç ekseninde birleştirme mücadelesinde öncülük ise sosyalist kadın önder Clara Zetkin’e aittir.

Kadın hareketinde birliğe giden uzun yolun başlangıcı

Her şey II. Enternasyonal’in 1910 yılında yapılan kadın konferansında bir öneriyle başlayıp bitmedi elbet.  Clara Zetkin’in doğup yaşadığı yıllarda (Doğum T: 1857, Wiederau) kızların ilkokuldan sonra eğitim görmesi ve bir meslek sahibi olması hoş karşılanmaz, zararlı da bulunurdu. Yoksul köylü ve işçileri, toplumun diğer kesimlerinden (aristokratlar, burjuvalar, az da olsa düzenli geliri olan devlet memurları vs.) ayıran kalın bir duvar vardı. Clara Zetkin’in babası Gottfried Eissner, Wiederau köyünde öğretmendi. Kızının kişisel gelişimde etkili olan anne Josephine Vitale ise kendi babası aracılığıyla Fransız Devriminin eşitlik ve özgürlük değerlerini bilincine çıkarmış biriydi.

Clara iki kardeşiyle birlikte temel eğitimini köyde babasından aldı. Aile, çocuklarının meslek edinebileceği bir eğitim görmesi içinse Leipzig’e taşındı. Burada Alman Kadın Derneği’nin kurucularından olan Luise Otto Peters ve Auguste Schmidt’le tanışan anne Josephine, A.Schmidt’in yöneticilik yaptığı kız öğretmen okulunda Clara’nın eğitime devam etmesini sağladı. Yine A.Schmidt’in kadınlar için eşitlik anlayışı öğrencileri üzerinde çok etkili oluyor, Clara da bu hareketi gönülden destekliyordu.

Böyle bir çevrede büyümek ve eğitim görmek Clara’nın kadın sorunu konusundaki özel duyarlılığını etkileyip şekillendirdiği düşünülmektedir. Clara ise erkek kardeşi Arthur’un arkadaşının evlerine getirdiği sosyal demokrat bir gazete aracılığıyla ezilenlerin mücadelesinin sınıfsal boyutunu daha farklı bir pencereden görüp tartışır hale geldiğinde, okul yöneticisi A.Schmidt’le ters düşmeye başlamıştı. A.Schmidt,”Korkunç insanlar”, “Halk bozguncuları” dediği sosyalistlerden ayrı durması için Clara’yı ikna etmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı. Clara yine o süreçte Leipzig’de eğitim gören Rus öğrenci gruplarından biriyle temas halindeydi.  Kendini Rus işçi ve köylülerinin kurtuluş davasına adayan Ossip Zetkin de bu yıllarda Leipzig’de göçmen olarak bulunuyor ve Rus öğrenci gruplarını düşünceleriyle etkilemeye çalışıyordu. Ossip, Clara’yı burada fark edip onu İşçi Eğitim Derneği seminerlerine katılmaya teşvik etmişti.

Clara’nın okulu bitirip öğretmenlik liyakatin aldığı 1878 Almanya’sında sosyalistler üzerinde ağır baskı, takip ve soruşturmalar vardı. İşçilerin aileleriyle birlikte yaşadığı sefalet ise içler acısıydı. Sosyalistlerin örgütlenmesinin önüne geçilmesi için anti-sosyalist yasalar diye de bilinen yasaklar devreye girmişti. Yasaklarla birlikte Ossip Zetkin 1880 yılında Leipzig’den Paris’e sürüldü. Çok geçmeden Clara da Ossip’in yanına geçti ve orada evlendiler. Eğitim görmüş yabancı göçmenlerin gelir kaynağı ise genellikle çeviri ve yazılarından aldıkları telif ücretidir.  Clara ve Ossip’in biri 1883, diğeri 1885 yıllarında olmak üzere iki oğlu olur. Yetersiz beslenme, iki çocuğun doğumu derken Clara 1886 yılında vereme yakalanır ve kardeşinin ısrarı üzerine çocuklarıyla birlikte tedavi olmak için Almanya’ya döner. Ossip Paris’teyken o çocuklarıyla sanatoryumda kalır. Sanatoryumdan çıktıktan sonra bir süre Leipzig’de yaşamaya devam ederek, işçilerin illegal toplantılarında konuşmalar yapar. Paris’e dönüş yolculuğunda işçiler onu çiçeklerle, “Yaşasın Uluslararası Sosyal Demokrasi” sloganlarıyla uğurlar. 

Eşi Paris’e geldikten sonra Ossip omuriliğinden hastalanarak felç olur. Clara’nın maddi ve manevi yükü çok ağırlaşmıştır. Davasına eş değerde bir tutkuyla sevip bağlandığı, sosyalist aydınlanma uğraşında Leipzig’deki işçi toplantılarında, illegal ortamlarda mücadele yeteneğini yakından takip ettiği öğretmeni, çocuklarının babası Ossip acı çekmektedir. Eşine, çocuklarına bakmak, göçmenlik şartlarında evinin geçimini sağlamanın ağırlığı tüm şiddetiyle üstündedir.  Ossip iki yıl felçli yaşadıktan sonra 1889 yılı ocak ayında vefat eder. O an dünyanın Clara Zetkin’in başına yıkıldığı andır. Büyük bir şok geçirmiş ağlayamamış, çocuklarının feryatlarını duymamış, olanları sessizce izlemiş ve hastalanıp yatağa düşmüştür.

Fransız halkı Bastille’nin ele geçirilişinin 100.yılını -14 Temmuz 1889- kutlarken proletaryanın uluslararası temsilcileri de II. Enternasyonal’in kuruluşu için Paris’tedir. Clara bu kutlamalarda acısını belli ölçülerde yenmiş olarak gülümseyebiliyordu.  Kongrenin hazırlık aşamasında sıkı bir çalışma yürüttü. Berlinli kadın işçileri temsil yetkisi de onundu. Çevirmenlik de yaptığı ve yedi gün süren kongrenin altıncı gününde Berlinli kadın işçileri temsilen yaptığı konuşmada önemli noktalara değindi: 

“Kadın emeği konusunda gerici unsurların gerici görüşlere sahip olmaları, şaşılacak bir durum değildir. Ancak son derece şaşırtıcı olan, sosyalist cephede de kadın emeğine karşı çıkmak gibi yanıltıcı bir görüşe rastlanmasıdır… Sosyalistler şunu bilmelidir ki, mevcut ekonomik gelişmelerde kadının çalışması bir zorunluluktur… Sosyalistlerin her şeyden önce bilmeleri gereken şu ki, sosyal kölelik veya özgürlük, ekonomik bağımlılığa veya bağımsızlığa bağlıdır. (…) Bir işçi nasıl ki bir kapitalist tarafından boyunduruk altına alınıyorsa, kadına da aynısını kocası yapmaktadır. Kadın ekonomik özgürlüğünü almadığı sürece de boyunduruktan kurtulamayacaktır. Ekonomik bağımsızlığı için kaçınılmaz olan koşul da çalışmasıdır. Eğer kadınların özgür insanlar olması, toplumun diğerleriyle aynı haklara sahip birer birey haline getirilmesi isteniyorsa, ne kadın emeğini ortadan kaldırmaya, ne de kısıtlamaya gerek vardır. Ancak belirli durumlarda, bazı özel istisnai durumlarda… (…) Erkeklerin yardımı olmaksızın, hatta çoğu zaman erkeklerin itirazlarına rağmen, kadınlar, sosyalizm bayrağı altına girmiştir, hatta şunu da itiraf etmek gerekir ki, bazı durumlarda kendi iradelerinin dışında, salt ekonomik koşulların açıklıkla kavranmasıyla o yöne doğru istemsizce sürüklenmişlerdir. Fakat artık bu bayrağın altındalar ve orada kalacaklar da! Bu bayrağın altında eşit haklara sahip insanlar olarak kabul edilmek için savaşacaklar!”  

II. Enternasyonalin kuruluş etkinliğinde, dünya işçi sınıfı temsilcilerinin bulunduğu bir yerde kadınların ezilmişliğine ilişkin böylesi bir konuşmanın tarihi değeri çok önemlidir.  

Clara 1890’da anti-sosyalist yasanın yürürlükten kaldırılmasından sonra Stuttgart’a dönmüş olarak emekçi kadın hareketini işçi sınıfının sosyalist mücadele bayrağı altında toplama sorumluluğunu derinden hissediyordu. Partisinde (Alman Sosyal Demokrat Parti) eline böyle bir fırsat geçmemişti ama yayıncı olan Dietz, Die Arbeiterin (İşçi Kadın) gazetesinde kendisine bu yolda bir sorumluluk tanınmıştı. Kadınların daha çoğunun harekete katılmasında ve uluslararası birliğe doğru sistematik şekilde adım atabilmesinde İşçi Kadın gazetesinin Clara Zetkin için önemi büyük olmuştur.

Yasakların kalkmasıyla sosyalist hareketin serpilerek büyümesi, kadın çalışmalarını da olumlu yönde etkiledi. Alman Sosyal Demokrat Parti, kadın hareketi paralelinde 1891 yılında oluşturduğu programa kadınların politik, ekonomik, hukuksal açıdan tam eşitliği talebini de koymuştu. Sosyalistlerin o günkü bakış açısına göre bu önemli bir adımdı. Parti, kadın hareketinin gelişimini etkilemek yönlendirmek için nihayet Gleichheit (Eşitlik) adlı bir kadın dergisi çıkarma kararı aldı. Birinci elden sorumluluk Clara Zetkin’in olacaktı. İşçi Kadın gazetesinden sonra kadın hareketine doğru bir bilinç ve yön vermede Clara için Eşitlik’in varlığı çok önemliydi. 1891 yılı sonunda derginin ilk sayısı çıktı. Derginin yayın politikası, kadınların sendikal hareket ve SDP’nin seçim propagandası çalışmalarında etkisini hemen gösterdi. 

Kadınların yolu açılıyor, her yerde eşitlik talebi çoğalıyor

1893 yılında II Enternasyonalin Zürih’te yapılacak olan ikinci toplantısı için sosyalist kadınlar delege olarak C.Zetkin’i görevlendirdi. Aynı süreçte Düsseldrof’ta sosyal demokrat yedi kadın yasak bir dernek (Düsseldrof Kadın Ajitasyon Komisyonu) kurmakla mahkemeye çıkarılmıştı. Kadınlar ilginç bir savunma yaparak, başkanı olmayan bu oluşumun yasak bir dernek sayılmayacağını belirtiler. Yargıca göre "olmayan dernek" feshedilmezdi ama yine de kadınlar cezalandırılmalı, birlik yasaklanmalıydı. Kadınlar yılmayıp kararı temyiz ettiler. Aynı süreçte sosyal demokrat kadınların temel haklar konusunda başlattığı tartışma ve mücadele ülke gündemini etkiledi SDP Reichstag’da ilk kez kadınlar için seçim hakkı istedi. Clara Zetkin kadınları talebe sahip çıkmaya çağırdı. Devlet ise bu mücadeleye Kadın Ajitasyon Komisyonu ve Berlin’de kadınlar için kurulmuş eğitim derneğini yasaklayarak karşı çıktı. Bunun üzerine kadınların demokratik haklarına ilişkin çalışmaları hız kesmeden illegal olarak da yürütüldü. Polis takibine karşı kadınlar mücadele içinde önemli deneyim kazandılar.  Önde gelen kadınlara karşı yıldırma davaları hükümsüz kaldı.  Clara’nın önderliğinde yürütülen çalışmalarla kadınlara dayatılan gericilik süreç içinde ters tepti.  Ancak Sosyal Demokrat Partinin ilk kadın konferansı 1900 yılında gerçekleştirilebilmiştir. 1908 yılında ise kadınların aleyhine olan dernek tüzükleri feshedilebilmiş, kadınlar partilere üye olma, toplantılara katılmaya hak kazanmıştı.  

Hem işçi kadınların talepleri, hem kadınların genel hakları konusunda Gleichheit yol göstericiydi. Örneğin işçi kadınların o süreçteki öncelikli talepleri gazetede şöyle geçiyordu: "İş süresinin kısaltılması, anneler ve çocuklar için koruma kanunlarının çıkartılması, fabrikalara kadın denetimcilerin yerleştirilmesi; üretimi evinde yapan kadın işçilerin koşullarının iyileştirilmesi; uşaklık düzeninin kaldırılması; çocuk sömürüsünün bertaraf edilmesi."

Tüm bunların yanında 1908’de abone sayısı 84 bin olan Eşitlik tek yanlı bakış açısına sahip bir dergi değildi. Siyasal süreç ve kadınla ilgili makaleler dışında, gençler ve çocukların eğitim ve gelişimini yakından ilgilendiren kültürden sanata her konuda bilgilendirici, tanıtıcı, eğlendirici yazılar da içeriyordu. Clara dergi dışında emekçi kadınların toplantılarına da katılıp bilgi ve tecrübesiyle onlara daha yakın oluyordu. Bu mücadelede Emma İhrer, Ottilie Baader, Margarete Wengels, Agnes Wabnitz, Auguste Eichhorn de Clara’nın yakın yoldaşlarıydı.  

Ayrı ayrı yerden bir yere

C. Zetkin, SDP’nin kadın yayın organı işleriyle ne kadar meşgul olursa olsun onu asıl ilgilendiren konu emekçi kadınların birliğiydi. Eline geçen her fırsatı, bu zemin için kullanmak, bu yöne kaydırmak arayışı ve inancıyla değerlendiriyordu. 1896 yılında Londra’da yapılan uluslararası işçi ve sendika kongresinde bunun çabasını göstermiş ama sonuca ulaşamamıştı. Bu yöndeki önemli bir olanağı ise 1907,18 Ağustos’ta Stuttgart’ta yapılan uluslararası konferansta yakaladı. Clara ve yoldaşları kongreden bir gün önce İtalya, Rusya, Hollanda, Belçika, Fransa,  İngiltere ve Hindistan da dahil olmak üzere 15 ülkenin kadın delegeleriyle ortak bir toplantı yaptı. Bu önemli toplantı tarihe I. Uluslararası Kadın Konferansı olarak geçti. Toplantıya katılan delegeler, kadın çalışmaları ve sorunları hakkında bilgi verdikten sonra, üzerinde hem fikir oldukları ayrı bir nokta vardı ki o da kadınların uluslararası birliği ve hareketi için gerekli şartların mevcudiyetiydi. Ve bir adım daha atıldı. Toplantı sonrasında Clara’nın sekreterliğinde enternasyonalin bir parçası olarak uluslararası bir kadın bürosu kuruldu. Ayrıca Gleichheit de aynı zamanda kadınların uluslararası yayın organı olacaktı.  Bu çalışmalarla yolun nereye varacağını bilen bir Clara; yanı başında ise II.Enternasyonal’in 1893 yılı kongresinde tanıştığı Rosa Luxemburg ve öncü diğer kadın yoldaşları vardı. 

I. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı, etkisini kadınların gelmiş olduğu ülkelerde kendini göstermişti. Konferanstan sonra ülkesine çekilen kadınlar işçi sınıfının davası ve kadınların hak mücadelesine ait sorumluluklarına dört elle sarıldılar. 1908 yılında kadınlar üye oldukları partilerin propaganda ve ajitasyon çalışmaları yanında kadınlara seçme hakkı tanınması mücadelesinde çok daha etkili olmaya başlamışlardı. 

1910 yılına gelindiğinde Avrupa’da ve özelde ise Almanya’da yoğun kitle eylemleri vardı. Alman emperyalistlerinin “ulusal çıkar” temelinde başlattığı savaş kışkırtıcılığı partide reformist eğilimleri ortaya çıkarmıştı. Rosa ve Clara partiyi içten kemiren bu sapmalara karşı da mücadele etti. Gerek Rosa ve gerekse Clara’nın sesini kesmek, kadınlar üzerindeki etkisini zayıflatmaya çalışıyor ve kadın konferansının Clara önderliğinde yapılmasını istemiyorlardı.   

Aynı yıl, yani 1910 yılı ağustosunda Kopenhag’da II. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı yapılacaktı. Her türlü zorluğa rağmen Clara konferansa Eşitlik dergisinin ikinci redaktörü Kate Duncker ile gitti.  Amaçları kadınların savaşa karşı tavır almaları ve halklar arasında barışçıl bir ortamın sağlanmasını savunmalarını istemekti.

Konferansa 17 ayrı ülkeden gelen kadınlar, uzun uğraşlarının sonucu olarak bir arada olmayı başarmanın, önlerine yeni ufuklar koymuş olmanın gurur ve mutluluğu içindeydiler. Kendilerine uluslararası boyutta önderlik eden C.Zetkin’le bir arada olmak onları ayrıca kendine güvenli kılıyordu.  Şimdi sıra kadın için bir başka acil önem taşıyan sorunların çözümü doğrultusunda harekete geçme zamanıydı. Kongrede kadınların emperyalistlerin savaş çığırtkanlığı yapmalarına karşı durulması, Çarlığa karşı Finlandiya’nın bağımsızlık mücadelesinin desteklenmesi kararı alındı. Kadın işçilerin ve çocukların güvenli sağlıklı yaşamı, kadının oy kullanma hakkını her yerde elde etmesi önemli gündemin sorunlardandı.  

II.Enternasyonal’in Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansını kadınlar açısından tarihi kılan yan ise dünya genelinde ortak bir mücadele ve dayanışma günü tayin etme kararıdır. Clara Zetkin konferansa gelirken bunun tam zamanı olduğu düşüncesindeydi. Amerikalı sosyalist kadınlar 1910 Şubat’ında kendi ülkelerinde bir eylem günü yapmışlardı. Bu bilinci dünya geneline oturtmak gerekti.  Bu çerçevede Kate Duncker ve Clara, eşitlik ve barış için uluslararası kadınlar günü önerisini sundular ve kabul edildi. O haliyle öneri kadınların kendi ülkelerinde anlamı olan bir tarihi gösteri günü haline getirmeleri şeklindeydi. ABD’li kadın emekçilerde 8 Mart 1857’de fabrikada yanan kadınların anısı için 8 Mart’ı eylem günü yapma inancı vardı.

Öneri kongrede kabul edilse de, kararın tarihi değerinin o anda anlaşılması zordu. İlk sosyalist kadınlar günü 1911 yılı Şubat ve Mart ayında 5 ülkede gerçekleşmeye başladı.  Almanya ve Avusturya’da 19 Mart’ında (1848 devrim şehitleri anısına işçi gösterilerinin yapıldığı gündü) yoğun gösteriler yaptılar. Eylemler Danimarka, ABD, İsviçre, Avustralya ve daha birçok ülkede gerçekleşti. Clara, Eşitlik dergisindeki bir yazısında kadınlar günü etkinliğine o yıl bir milyon dolayında kadının katıldığı haberini verdi. 

1.Dünya savaşı yılları emekçi sınıflar için yaşamanın dahi normal seyretmediği yıkım yıllarıydı. Clara, hemfikir olduğu yoldaşlarıyla partideki savaş yanlılarına karşı mücadele yürütürken kadınları da savaşa karşı örgütlemeye çalıştı.  23 Şubat 1917’de Rusya’da kadınlar savaşın getirdiği yıkıma karşı üzerinde sadece “Ekmek İstiyoruz” yazılı dövizlerle St.Petersburg’da ayağa kalktılar.  Jülyen takvime göre 23 Şubat miladi takvimde 8 Mart’a denk geliyordu. Gösteriler birkaç gün içinde tüm ezilenleri içine alarak gittikçe daha da yoğunlaştı ve Çarlığın devrilmesiyle sonuçlandı. 

C. Zetkin’in doğduğu yıl New York’ta 8 Mart 1857’de diri diri yanan işçilerin anısı da kadınların belleğindeki yerini koruyordu. 1921’de Moskova’da Clara Zetkin’in de katıldığı Komünist Enternasyonal Konferansında, kadın örgütlenmesi de ele alındı. 8 Mart’ın emekçi kadınlar için ortak eylem günü olması gerektiği bu kongrede belirginlik kazandı.   

Clara Zetkin’in kadının kurtuluşu yolundaki mücadelesi 1921’de Batı Avrupa kadın bürosu temsilcisi olması ve Komünist Enternasyonal için kadın dergisi çıkarma görevi ile yoluna kaldığı yerden devam etti. 

/././

Sahte bayrak operasyonlarından sonra bu kez diplomatik yalanla provokasyon: İsrail medyasında ‘BAE savaşa girdi’ iddiası 

İran bazı ülkelerdeki sivil hedeflere saldırıların İsrail’in sahte bayrak operasyonu olduğunu açıklamıştı. Bu kez de İsrail resmi yayın organı, BAE’nin İran’a karşı savaşa girdiğini iddia etti. BAE’den “egemen devletiz. Bu tür yayınlar provokasyon” açıklaması geldi.

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşı genişletme arayışı sürerken, sahte bayrak operasyonlarının ardından şimdi de İsrail resmi basınında Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İran’a karşı savaşa girdiği iddiasıyla haberler yayımlandı.

Birleşik Arap Emirlikleri iddiaları yalanladı. Abu Dabi’ye yakın bir kaynak “‘Üst düzey bir İsrail yetkilisi’ olarak tanımlanan kişinin bizim adımıza konuşması veya başka bir egemen devletin eylemleri hakkında söylentiler yayması uygunsuzdur” dedi.

İsrail ile BAE arasında diplomatik krize yol açacak haber, İsrail medyasında yer alan BAE’nin İran'daki su arıtma tesisini vurduğuna dair iddialara ilişkindi.

BAE Federal Ulusal Konseyi Savunma İşleri Komitesi Başkanı Ali en-Nuaymi, X’ten yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Nuaymi, "Bu haber yalandır. Biz bir şey yaptığımızda, bunu ilan edecek cesarete sahibiz" ifadelerini kullandı.

İsrail’in yerel televizyon kanalı "Kanal 15", ismi açıklanmayan kaynaklara dayandırdığı haberinde, BAE'nin İran'daki bir su arıtma tesisine saldırı düzenlediğini öne sürmüştü.

İsrail resmi yayın kuruluşu KAN da bunu destekleyerek, "İsrail'de bugün, BAE'nin ilk kez İran hedeflerine saldırı düzenlediği teyit edildi" iddiasını paylaşmıştı.

Kanal 15'e konuşan ve BAE'ye yakın olduğu belirtilen bir kaynak ise Abu Dabi yönetiminin İsrail'in bu tür dezenformasyon içeren bilgilendirmelerini anlamakta güçlük çektiğini belirterek şunları kaydetti:

"BAE egemen bir devlettir ve kararlarını bağımsızca alır. Bu tür yayınlar, bölgesel çabalara yardımcı olmadığı gibi, provokasyona ve gerilimin tırmanmasına neden olarak zarar verebilir. ‘Üst düzey bir İsrail yetkilisi’ olarak tanımlanan kişinin bizim adımıza konuşması veya başka bir egemen devletin eylemleri hakkında söylentiler yayması uygunsuzdur.”

***

NATO yetmedi, 'Fransız şemsiyesi' geldi: Macron'un nükleer çıkışına Avrupa'dan aklı karışık destek -Gamze Özdemir- 

Birçok Avrupa ülkesi aynı anda hem NATO’nun ABD merkezli nükleer paylaşım sisteminin parçası olmayı sürdürüyor hem de Fransa’nın “Avrupa içi caydırıcılık” girişimine destek veriyor. Bu durum kıta güvenliğinde iki farklı nükleer şemsiyenin aynı anda tartışıldığı yeni bir tabloya işaret ediyor.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron Pazartesi günü, Fransa'nın nükleer savaş başlığı cephaneliğini genişleteceğini ve aslında emperyalist saldırganlığı tırmandıracak "nükleer caydırıcılık" programını güçlendireceğini açıklamıştı

Reuters'ın aktardığına göre Almanya bu "nükleer caydırıcılık" programında önemli bir rol üstlenecek. 

İşbirliği yapacağı ifade edilen dokuz Avrupa ülkesi, Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Fransa ve Birleşik Krallık'ın yanı sıra Almanya, Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka'dan oluşuyor.

Tam kapsamlı silahlanma hızlanıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkesinin nükleer cephaneliğini büyüteceğini açıklaması ve Avrupa ülkelerini Fransız "nükleer caydırıcılığı" etrafında “stratejik diyalog”a davet etmesi, Avrupa’da yeni bir güvenlik tartışmasını tetikledi. Paris yönetimi bir yandan nükleer programını genişletmeye hazırlanırken, bir dizi Avrupa ülkesi de bu programın çeşitli boyutlarında Fransa ile işbirliği yapmaya açık olduklarını duyurdu.

Reuters’ın aktardığına göre Fransa’nın girişimine dahil olabileceği belirtilen ülkeler arasında Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Fransa ve Birleşik Krallık’ın yanı sıra Almanya, Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka bulunuyor.

Avrupa’daki tartışma yalnızca Fransız nükleer cephaneliğinin genişlemesiyle sınırlı değil. Birçok Avrupa ülkesi aynı anda hem NATO’nun ABD merkezli nükleer paylaşım sisteminin parçası olmayı sürdürüyor hem de Fransa’nın “Avrupa içi caydırıcılık” girişimine destek veriyor. Bu durum kıta güvenliğinde iki farklı nükleer şemsiyenin aynı anda tartışıldığı yeni bir tabloya işaret ediyor.

Macron’un ‘Avrupa caydırıcılığı’ hamlesi

Fransa’nın nükleer programı (Force de frappe), NATO’nun nükleer planlama yapısından bağımsız olarak tamamen ulusal komuta altında yürütülüyor. Fransa’nın yaklaşık 290 civarında nükleer savaş başlığı bulunduğu tahmin ediliyor. "Caydırıcılığın" ana omurgasını denizaltılardan fırlatılan balistik füzeler (SNLE) oluştururken, ikinci bileşen ise Rafale savaş uçakları tarafından taşınabilen hava konuşlu nükleer başlıklardan meydana geliyor. Paris yönetimi nükleer doktrinini “hayati ulusal çıkarların korunması” çerçevesinde tanımlıyor. Nükleer silahların kullanım kararının yalnızca cumhurbaşkanına ait olduğu özellikle vurgulanıyor. Macron’un son açıklamaları ise, Fransa’nın bu kapasiteyi modernize ederek Avrupa güvenliği bağlamında daha görünür hale getirmeyi hedeflediğini gösteriyor.

Ancak Avrupa ülkeleri bu girişime katılsa da Fransız nükleer silahlarının kullanılıp kullanılmayacağına karar verecek olan yine yalnızca Paris olacak.

Almanya: Fransa ile askeri tatbikat gündemde

Almanya da Fransa’nın "nükleer caydırıcılık" girişimine destek veren ülkeler arasında yer alıyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, X üzerinden yaptığı açıklamada yıl sonuna kadar somut adımlar atılmasının planlandığını belirtti.

Merz, bu adımlar arasında Almanya’nın Fransa’nın nükleer tatbikatlarına konvansiyonel unsurlarla katılmasının da bulunduğunu ifade etti.

Berlin yönetimi böylece Avrupa güvenliği konusunda hem NATO ile bağlarını korumaya hem de Fransa ile stratejik işbirliğini derinleştirmeye çalışıyor.

ABD bombaları dururken Fransa'ya kapı aralanıyor

Fransa ile nükleer diyaloga açık olduklarını açıklayan ülkeler arasında NATO’nun nükleer paylaşım düzenlemesinin parçası olan devletler de bulunuyor.

Hollanda ve Belçika gibi ülkeler hâlihazırda ABD’ye ait nükleer silahların konuşlandırıldığı Avrupa ülkeleri arasında yer alıyor. Açık kaynak tahminlerine göre Hollanda’daki Volkel Hava Üssü ve Belçika’daki Kleine Brogel Hava Üssü’nde ABD’ye ait B61 tipi nükleer bombalar bulunuyor.

Bu silahlar ABD kontrolünde tutuluyor ancak savaş durumunda ev sahibi ülkelerin hava kuvvetleri tarafından kullanılabilecek şekilde planlanmış durumda.

Lahey yönetimi Fransa ile kurulacak işbirliğinin bu NATO düzenlemesinin yerine geçmeyeceğini özellikle vurguladı. Hollanda hükümeti, söz konusu işbirliğinin esas olarak siyasi istişare, bilgi paylaşımı ve olası tatbikat katılımı düzeyinde olabileceğini belirtti.

Benzer şekilde Belçika hükümetinden de Fransa’nın girişimine doğrudan karşı çıkan bir açıklama gelmedi.

Kuzey ülkelerinde ayrışma: Şahinler ve temkinliler

Fransa’nın Avrupa içinde yeni bir "nükleer caydırıcılık" hattı kurma girişimi Kuzey Avrupa’da da farklı tepkilerle karşılandı. Bölgedeki ülkeler Fransa ile diyaloga tamamen kapıyı kapatmamakla birlikte, nükleer işbirliğinin kapsamı konusunda farklı tutumlar benimsiyor. Danimarka hükümeti, 2 Mart 2026 tarihinde düzenlediği basın toplantısında Fransa ile stratejik nükleer iş birliğine girmeyi kabul ettiğini açıkladı. Kopenhag yönetimi bu işbirliğinin, Danimarka’da nükleer silahların konuşlandırılması anlamına gelmediğini özellikle vurguladı. Ayrıca programın yalnızca Danimarka topraklarını kapsayacağı, Faroe Adaları ile Grönland’ın bu planın dışında tutulacağı belirtildi.

Başbakan Mette Frederiksen yaptığı açıklamada NATO içinde ABD, Birleşik Krallık ve Fransa olmak üzere üç "nükleer caydırıcılığa" sahip ülke bulunduğunu hatırlatarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa ülkeleriyle bu alanda daha yakın işbirliği kurmak istediğini söyledi. Frederiksen ayrıca Avrupa’nın "caydırıcılık" kapasitesinin güçlendirilmesinin gerekli olduğunu savundu.

Danimarka Savunma Bakanı Troels Lund Poulsen ise devlet kanalı TV2’ye verdiği demeçte Danimarkalı kurmay subayların Fransız nükleer programındaki tatbikatlara katılabileceğini ve Fransa’da yürütülecek ortak eğitim faaliyetlerinin parçası olabileceklerini açıkladı.

Alınan karar Danimarka iç siyasetinde de tartışmalara yol açtı. Danimarka Demokratları Partisi’nden Inger Støjberg NATO’nun birkaç yıl önce tanınan NATO ile aynı olmadığını savunarak kararın gerekli olduğunu söyledi. Yeşil Sol Parti lideri Pia Olsen Dyhr ise ABD’nin Avrupa’dan giderek uzaklaştığını savunarak Fransız nükleer koruması altına girmenin mantıklı olabileceğini dile getirdi.

İsveç de Fransa ile yürütülecek görüşmelere katılmaya açık olduğunu duyurdu. İsveç Başbakanı Ulf Kristersson sosyal medya platformu X üzerinden yayımladığı video mesajda İsveç’in Danimarka gibi yakın müttefiklerle birlikte bu görüşmelere katılmaya hazır olduğunu söyledi. Kristersson daha sonra İsveç televizyonu SVT’ye verdiği demeçte Fransa ile yürütülen nükleer diyaloğun henüz erken bir aşamada olduğunu ve bunun İsveç açısından ne anlama geleceğinin henüz net olmadığını ifade etti. İsveç hükümeti kendi nükleer silahlarına sahip olmayı veya ülke topraklarında nükleer silah konuşlandırılmasını planlamadığını da özellikle vurguladı.

Norveç ise Fransa’nın girişimine karşı daha temkinli bir tutum benimsedi. Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide Fransız hükümetinin Norveç ile temas kurduğunu doğruladı ancak konunun ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Eide Fransa’nın girişiminin reddedilmediğini ancak Norveç hükümetinin bu konuyu Fransa ile yürütülen diyalog çerçevesinde değerlendirmek için zaman istediğini ifade etti. Norveç yönetimi ayrıca Avrupa ülkeleri arasında yapılacak olası bir nükleer işbirliğinin NATO’nun rolünün yerini almaması gerektiğini vurguluyor.

Bölgedeki en farklı yaklaşım ise Finlandiya’dan geldi. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Amerikan "nükleer caydırıcılığının" süreceğinden “yüzde 100 emin” olduğunu söyledi. Macron’un konuşmasından önce SVT’ye verdiği uzun röportajda Stubb, ABD’nin Avrupa’dan çekileceğine dair herhangi bir siyasi veya askeri işaret görmediğini ifade etti. Bu nedenle Finlandiya Fransa ile yürütülen nükleer diyalog sürecine katılan ülkeler arasında yer almıyor.

Avrupa’da nükleer denklem değişiyor

Macron’un girişimi Avrupa’da uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı: Avrupa güvenliği ABD’nin nükleer şemsiyesine mi dayanmalı yoksa Avrupa ülkeleri kendi "caydırıcılık" kapasitesini mi güçlendirmeli?

Ortaya çıkan tablo ise iki yaklaşımın aynı anda yürütüldüğünü gösteriyor. Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü NATO’nun ABD merkezli nükleer mimarisinin parçası olmaya devam ederken aynı zamanda Fransa’nın Avrupa içinde yeni bir "nükleer caydırıcılık" hattı kurma girişimine de destek veriyor.

Ancak bu yeni denklemde nükleer silahların kullanım kararının yalnızca Fransa Cumhurbaşkanı’nın elinde kalacak olması, Avrupa’nın güvenlik mimarisine ilişkin siyasi tartışmaları da beraberinde getiriyor.

/././

Allahlık mülakat sorularına hayalet yalanlama* 

Milli Eğitim Akademisi'nde görev almak için başvuran doktoralı öğretmenlerin tanıklığıyla yaptığımız habere göre "Yusuf Tekin’in en sevdiğin özelliği nedir?" diye de sorulmuştu. soL Haber haberi yaptı. Bekleneceği üzere hemen ardından yalanlaması geldi. Ancak yalanlamayı yapan MEB Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin X hesabıydı. Bakanlık basın müşavirliği santralinin dahi haberinin olmadığı bu merkezin izini sürdük.

Milli Eğitim Akademisi Başkanlığı, 1 Ocak 2025'de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Öğretmeni Yetiştirme Genel Müdürlüğü kapatılarak kuruldu. 

Ülkemizde 90 üniversitede 92 Eğitim Fakültesi var. İlgili bölümlerde 200 binin üzerinde öğretmen adayı öğrenci eğitim görüyor. Bu fakültelerde eğitim aynı zamanda bir akademik araştırma ve çalışma alanı.

Ama bakanlık, "pratikleri zayıf" dedi.  Bakan Yusuf Tekin'e bakarsanız amaç, eğitimbilim alanında uzmanlaşmış akademik lisans diplomasına sahip kişileri, MEB bünyesindeki okullarda uygulama yoğun bir eğitimden geçirerek mesleğe en hazır şekilde başlatmaktı.
Akademik eğitimleri tamamdı da, öğretmenlik yapabilmeleri için "akademiden" geçmeleri gerekiyordu.

Bakan Tekin'e bakarsanız, diploma, bilgi başkaydı, mesleki yeterlilik başka. Tarikatlardan topladıkları parti kadrolarını din dersi öğretmeni olarak okullara yağdıran bakanlığın bakanı söylüyordu bunu.

Ağaç yaşken eğilir, kuruyken bükülür

Akademi kurulduğunda bulunduğu üniversiteden çıkıp bu kuruma geçen hocalara, Profesör Necati Cemaloğlu, bu soruyu sormuştu: "Üniversitede neyi öğretemediniz; akademide üniversitede öğretemediğiniz neyi öğreteceksiniz?"

Aslında dert belli: 4 yıl eğitim fakültesinde okuyup, KPSS ile hak kazanıp, stajını yapıp üstüne bir de mülakattan geçen öğretmen adayları bir-buçuk yıl da "mesleği öğrenecekleri" akademi eğitiminden geçecekti. Ağaç yaşken eğilir, kuruyken bükülür: Akademi AKP'nin istediği öğretmenleri sadece seçmek değil aynı zamanda şekillendirmek için kurulmuştu.

Özenle rica edip, sevinçle yalanlıyorlar!

İşte bu akademi geçen hafta doktoralı öğretmenleri sigaya çekti. Akademide görev almak için başvuranlarla yapılan mülakatlar kadar yapılamayanlar da gündem oldu. Başvurusu olumlu yanıtlanıp, mülakata çağırılmış bazı eğitimciler kapıda geri çevrildi. Bunlardan birine söylenen buydu: Komisyon doktora programını beğenmemişti!

Mülakatlarsa ayrı bir skandaldı. Birden çok komisyon tarafından yapılan mülakatlara katılan öğretmenlerin tanıklığıyla yapılan habere göre bazılarına şu sorular sorulmuştu:

* En sevdiğin üç Milli Eğitim Bakanı’nı sayar mısın?
* Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in en sevdiğin özelliği nedir?
* Yeni atanmış öğretmenler Akademi’ye geldiğinde bu sistemi eleştirenlere karşı nasıl savunma yapacaksın?
* İslamofobi ve İslam karşıtlığı kavramlarından hangisi daha doğru? Hangisini tercih edersin?
* Yeni öğretmenlere okullardaki son ramazan etkinliklerini nasıl uygulamalarını öğretirsin?

soL Haber haberi yaptı. Bekleneceği üzere hemen ardından yalanlaması geldi.

Yalnız yalanlamanın şöyle bir ilginç tarafı vardı: Yalanlayan Milli Eğitim Bakanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin X hesabıydı.

Sözkonusu "X hesabının" yaptığı denilebilirse AÇIKLAMA, Akademi Başkanlığı'nın hesabından RT edildi. Bakanlık sessiz kaldı. Yusuf Tekin sessiz kaldı. Sessiz kaldı derken, yani bir RT dahi yapmadılar. İşin ilginci Akademinin kendi adına yapılan herhangi bir açıklama/yalanlama da olmadı.

Milli Eğitim Akademisi Başkanlığı'nın yaptığı mülakatlarda abuk subuk soruların sorulmadığını, "Herhangi bir belgeye dayandırılmayan, açıkça sınav sürecini bulandırma maksadı güderek kamuoyunu yanlış yönlendiren bu ve benzeri haberlere itibar edilmemesini özenle rica ederek" duyuran Xhesabı bakanlığın "dezenformasyonla mücadele merkezi". Belli ki çok eğitimli bir kadroyla çalışıyor: Özenle rica ediyorlar! Özenle rica edip, sevinçle yalanlıyorlar. Sözlü mülakatta sorulan sorular için “belge” istemeleri de cabası.

MEB DMM'nin "kurulduğu" 18 Ekim 2025'te bakanlığın basın müşaviri Yılmaz Güney tarafından duyurulmuş.

Öte yandan, bu konuda yapılmış resmi bir duyuru ya da açıklama yok. Muhtelif web sitelerinde var ama ne bakanlığın sitesinde ne de herhangi bir devlet ajansında müşavirin bu duyurusu yok.

Bakanlığın teşkilat şemasında da yok!

Dezenformasyonla mücadelede hayalet hesap dönemi

Basın müşavirliğini arayarak merkeze ulaşmaya çalıştık ama müşavirlikte böyle bir merkezin bilgisi yoktu. Bakanlık santralini aramamızı önerdiler.

Daha sonra doğrudan müşavir beye ulaştık. Müşavir Yılmaz Güney, böyle bir birimlerinin "tabii ki" olduğunu, hatta kendisinin bu konuyu açıkladığını söyledi.

Akademi mülakatlarıyla ilgili haber konusundaki yalanlamanın bu birimin onaylanmamış X hesabından yapıldığını, bakanlığın ya da akademinin herhangi bir başka açıklaması olmadığını hatırlattığımızda, birimin yaptığı açıklamanın yeterli olduğunu zaten farklı haber kaynaklarında da bilgiye yer verildiğini söyledi.

Basın müşavirinin sekreterinin sadece iletişim bilgilerinden değil varlığından da haberdar olmadığı bir merkezin yalanlaması yeterliydi!

Bu arada sayın müşavir, kendisinin bizzat duyurduğu Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin tüm açıklamalarını imzasız görsellerle yayınladığı X hesabının mavi tik onayına sahip olmamasını "zaman bulamamışız" diyerek açıkladı.

Bu hayalet merkezin yalanlama açıklamasını -nasıl desek?- "doğrulayan" bir X mesajı da Sözcü Gazetesi'nin eğitim editörü Sultan Uçar'dan geldi. "Eğriye eğri, doğruya doğru" başlığıyla yayımladığı bu mesajda, Bakanlık Basın Müşaviri Yılmaz Güney'in, kesinlikle mülakat yapılmadığını belirterek, bu haberi yapan internet sitesi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını bildirdiğini yazıyordu.

Sultan Uçar'a göre "sorulduğu iddia edilen soruların sorulmadığı" böylece netleşmişti. Koskoca basın müşaviri yalan söyleyecek değildi ya!

Eğriye eğri!

Altun'un alengirli işleri

Bu arada, aslında bildiğimiz dezenformasyonla mücadele merkezinin durumu da bir alem.

Merkez, İletişim Başkanlığı bünyesinde "müstakil bir birim" olarak 5 Ağustos 2022'de kuruldu. Bir dönemin simge ismi Fahrettin Altun tarafından da duyuruldu.

Merkezin önemli etkinliklerinden birisi, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın BİMER aracılığıyla sorduğu "Nedir, kimdir bu merkez, neye dayanarak kuruldu" sorusuna yanıt vermesi oldu.

Makam oluruya kurulmuşlardı, yani kanun ya da yönetmelikle değil enformasyon ağası Fahrettin Paşa'nın iç kararıyla. "Merkez; koordinatör, uzman, uzman yardımcısı, sözleşmeli personel ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarından görevlendirilen personelle çalışmakta olup müstakil bütçesi bulunmamaktaydı."

Müstakil bütçesi bulunmayan bu merkez bir dönem devletin gözü kulağı değilse de ağzı, işaret parmağı oldu.

Merkez dört bir yanda devlet kurumlarına "dezenformasyonla nasıl mücadele edeceklerini" öğretiyor. Protokoller imzalıyor.

Belli ki, milli eğitim bakanlığının hayalet merkezi de böyle bir devlet içi işbirliğinin sonucu olarak kurulmuş. Kurulmuş da, ne bir kararname var, ne bir yönetmelik, ne bir protokol.

Dezenformasyonla mücadele böyle oluyor demek. Eğitimci olunca sopayla, kılıçla olmuyor tabii, mücadele edeceksen dezenformasyonla edeceksin.

Biz yine enformasyonla mücadeleye devam.

Elimizdeki en güçlü silah o!

*Bu haber ilk olarak 6 Mart 2026 tarihli soL TV Haber Bülteni'nde yayınlanmıştır.

***

İnsanların Türküleri/Tuzsuz olur Arabistan fıstığı -Özkan Öztaş- 

Resim: Nuri İyem

Göç, sürgün ve yokluk... Anadolu'dan Balkanlar'a, Yemen'den Almanya'ya uzanan göç türküleri, yerinden edilenlerin ve ardında kalanların sessiz çığlığıdır. Yusuf Şaylan ve Nevzat Karakış, bu hafta İnsanların Türküleri'nde hüznün izini sürüyor.

Türkülerin belki de heybesinin en ağır olduğu ürünlerden biri göç türküleri. 

Göçü anlatan türküler, göçenlerin anlattığı türküler ya da göç eden türküler. Her birinin imgeleri, kaynakları ya da seslendikleri yerler birbirinden farklı olsa da derinlikleri ve taşıdıkları öyküler hemen hemen aynı şeye işaret ediyor.

Kimi zaman ekmek parası için düşülen yollar kimi zaman değişen sınırlar göç türkülerini beslemiş. Bazen çalmış mızıka yollamışız sevdiğimizi Yemen eline, bazen de İstanbul'u mesken tutan bir sevgilinin ardından biriken ekmek parasını saymış geçen günler.

Uzayıp giden günler her zaman işareti olmuş gurbetlik, muhacirlik türkülerinin.

Zorunlu göç kavramı hep bir tuhaf olagelmiştir. Öyle ya, bazen yokluk, bazen kuraklık, bazen savaşlar, bazen hastalıklar sebep olmuş göçe. Yoksa kim niye terk eylesin yurdunu? Keyfe keder göç mü olur? Öylesine seyahat diyorlar. 

Ama bir de heybesini sırtına alıp yola revan olmak var. Hal böyle olunca aşan biliyor karlı dağın ardını. Mektup oluyor göç. Bazen bir dağ. Bazen sılada bırakılan bir sevgili, bazen gurbete yollanan "ağa".

Bir fırtına tutuyor, değişiyor sınırlar. Geride kalıyor koca bir Rumeli. Çiçekleriyle, öyküleriyle, baharda taşan kışın donan sularıyla. Şimdi her biri öyküdür türkülerde.

Yusuf Şaylan ile bu hafta soL'da İnsanların Türküleri yazı dizisinde bir konuğumuz var. Türk halk müziğinde hem araştırmaları hem de üretimleriyle ismine aşina olduğumuz Nevzat Karakış. 1960 yılında Van Denizi'nin kıyısında Adilcevaz'da dünyaya gelen Nevzat Karakış, Ruhi Su Dostlar Korosu'ndan ve bireysel çalışmalarla devam eden üretimlerinde albümlere imza atan Nevzat Karakış bu hafta soL'da İnsanların Türküleri'ne konuk oluyor.

1960 yılında Van Denizi'nin kıyısında yer alan Adilcevaz'da dünyaya gelen Nevzat Karakış, Türk halk müziği alanında hem araştırmaları hem de üretimleriyle tanınan bir sanatçıdır. Müzikal yolculuğunda önemli bir yere sahip olan Ruhi Su Dostlar Korosu'nda yer alan ve bu ekolün izlerini taşıyan Karakış, kariyerine bireysel çalışmalarla devam etti. Sanatçının müzik serüveni boyunca Ağzımda Bulut Tadı, Bizâr, Çiçeği Hiç Solmayana ve Havalar Kırık ve Uzun gibi değerli albümleri dinleyicilerle buluştu. Karakış, halkın türkülerini; göç, sevda ve sürgün öykülerini kendi sesiyle ve araştırmalarıyla geleceğe taşımayı sürdürüyor.

Sesim sesine gider, döner tersine tersine gider

Göç türkülerini sürgün, göç, sevda ve emek bağlamında genellemek mümkün.

Yusuf Şaylan giriyor önce söze. "Gurbet türküleri de deniyor bunlara. Konu en nihayetinde bir mekandan ayrılmanın konusu olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda ilginç çalışmalardan birine imza atmış olanlardan birisi de Dr. Murat Karabulut. Onun Gurbet Türkülerinin Kültürel Bağ ve Kimlik İnşasındaki Rolü başlıklı makalesi epey veri sunuyor. Ve bence en kritik şeylerden biri şu. Gurbet türküleri, içinde göç geçen türküler bir yandan da kimlik inşasının da konusu olagelmiş."

Nevzat Karakış alıyor sözü Yusuf Şaylan'ın bıraktığı yerden. "Bir de türkülerin göçü var. Yani türkü Şavşat türküsü belli ama derlendiği yere bakıyorsunuz Muş. İşte o çok bilinen Çift Jandarma türküsü. Onun söylendiği örneklerinden bazılarında çift jandarma geliyor lo geçer. Oradaki lo Muş ağzına uygun zaten daha çok. Ya da bir başka örnek Urfa'ya Paşa Geldi türküsü. Onun da derlendiği yer de Van'dır... Van türküsü. Yani hal böyle olunca anlıyoruz, türküler de göç ediyor. Bazısı uyum sağlıyor. Anlamıyorsunuz. Bazıları ben buralara başka yerden geldim diyor. Hasılı, bazı türküler göçleri anlattığı gibi bazıları da göç ediyor kendi taşıdığı zenginliklerle. Tabii bunlara ek olarak bir de kayıtlara nasıl geçirildiği konusu var. Her birinin birbirinden farklı okuyuş biçimleri ya da aynı türkünün farklı diyarlarda farklı sözlerle zenginleştiği örnekler var. Bu yol Pasin'e gider, döner tersine gider. Burda bir garip ölmüş, kuşlar yasına gider. Veyahut sesim sesine gider, döner tersine tersine gider, burda bir yiğit ölmüş, kuşlar yasına gider. Her biri de dinleyenler için muazzam bir ayrıntı zenginliği sunuyor."

Yusuf Şaylan'ın gözleri uzaklara dalıyor. "Sahi. İnsanın sesi dağlarda öyledir. Çocukken çobanlık yaptığım yıllardan hatırlıyorum. İnsanın sesinin kendisine yankısı ne muazzam bir şeydir. Çok heybetli ve görkemli hissettirir." diye ekliyor.

https://youtu.be/zrGtE0wnycI

Ucu telli mektup

Gurbet ya da göç türkülerinin düğümlendiği yerlerden birisi asker türküleri. Anadolu coğrafyası savaşlarla sınanmış ve savaşlarla yoğrulmuş on yıllar boyunca. Rus Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, seferberlik türküleri, Yemen elleri derken Kore Savaşı'na değin bir anlatı olagelmiş.

Nevzat Karakış alıyor bu sefer sözü. "Ağam kelimesine çok rastlarız asker türkülerinde, asker ağam ifadesi çok sık tekrar eder. Buradaki ağa ifadesi kadının erkeğe seslenişidir yani akla geldiği haliyle ağa değil."

Birçok örneği var. Karlı dağlar karanlığını aştı mı diye sorar bazısında. Bir diyarından ellerin mektubu gelmiş okunur da bir garibinki yoktur. Kimisinde fermanlara kızar türkü, Sarıkamış'ta askeri kırdıran Enver Paşa diye, kimisinde Yemen'e gideni gelir mi sandın diye sorar.

Suna geline seslenir. Asker oldum giydim yelek diye. Verin benim martinimi, koy çantama tütünümü, işte giydim potinimi.

Yemen elleri, gelmeyen mektuplar, bitmeyen savaşlar, değişen sınırlar, geride bırakılanlar ya da geriye dönemeyenler.

Kore Savaşı'ndaki örnekleri de vardır. Kürtçe söylenen türkülerden birinde "Oğlum Hıdır, bana kulak ver, aman gitme. Seni kandırır, alır gider bu kahpe hükümet. Kahrolası Kore, Çin Maçin'de yedi düvel savaşıyor. Giden geri gelmiyor." der.

Giden gelmez. Bazen de öldü sanılanlar çok uzun bir zaman sonra döner de yarini bulamaz. Asker türkülerinde her daim bir göç konusu yer alır. Kışlanın kapısına yakılan türkülerin tek çaresi savaşın bitmesidir.

Öyle. 

"Asker ağam dönse yaralar iyi olur."

Yusuf Şaylan

Gidin bulutlar gidin yarime selam edin

Göç türkülerinin derlendiği bir geniş alan da Balkan türküleri, Rumeli ezgileridir. Çıkayım gideyim Urum Eline'den Drama Köprüsü'ne onlarca türkünün hafızalara kazındığı bir alandır. Selanik türküsü ya da Manastır veyahut Sümeyra Çakır'ın da sesinden dinlediğimiz Varna türküleri.

Balkan türküleri aynı zamanda hem bir geçmiş özlemi hem de o kimliğin yeniden üretimini sağlar. Yusuf Şaylan bu bağlamı birazcık açmak istiyor.   "Murat Karabulut makalesinde gurbet türküleri, bu ayrılık sürecinde bireyin yaşadığı travmayı, özlemi ve tutunma çabasını kolektif bir dille ifade eder, diyor. İşte burada ifade ettiği kavramlardan birisi kimlik çıpası. Göç eden birey, gittiği yeni sosyal çevrede bir azınlık veya öteki konumuna düşer. Bu aşamada türküler, bireyin geldiği kültüre ait değerleri hatırlatan ve onu köklerine bağlayan bir kimlik çıpası işlevi görür."  Düşün. Rumeli'nden gelenler de Türk sonuçta yani başka bir yere gitmiyorlar. Ama Anadolu'da bir başka söz daha vardır. Taş yerinde ağırdır diye. Biraz da öyle işte. Ne olursa olsun insan kök saldığında bazen yerini yabancılayan bir çiçek gibi soluyor, bazen daha farklı renklere aşılanıyor, bazen de eskisine göre daha gür bir çiçek açıyor."

Saksı benzetmesine gülümseyerek karşılık veriyor Nevzat Karakış.

"Aklıma Ruhi Su'nun bir anısı geliyor. Aşık Veysel ile Ruhi Su arasındaki karşılaştırmalar olduğunda, Aşık Veysel kökleri toprakta olan, Ruhi Su da saksıda yetişen sanatçı olarak yorumlanmış. Ruhi Su buna bir zaman içerlemiş. Ama sonra fark etmiş ki hakikat bu. Onlar kentlerde saksıda olmalarına rağmen bunu aşmayı başarmışlar." diyor.

Şaylan muzipçe gülümsüyor, Ahmed Arif'in şiiri ile tamamlıyor sohbetin bu kısmını.

"Bakmayın saksıda boy verdiğine. Kökleri Altındağ'da İncesu'dadır."

Babamın bir atı olsa annemin yelkeni

Türkülerden bazıları ise sevda türküleri oluyor. Gurbete giden bir gelin ya da gurbetten seslenen bir türkü yine göç konularının işlendiği türküler oluyor.

Bu türkülerde yeni yerdeki yabancılık hali güçlü kavramlarla temsil edilir. Aynı zamanda geçmişle kurulmak istenen bağ da öyle. Aşrı aşrı memlekete ev kurmasalar diye ifade edilir çoğu zaman.

Türkülerde bunlara aşırı köy deniyor. Aşırı köy memlekete en uzak noktayı temsil ediyor. Gidenler de bir umut bekliyor. Babamın atı, annemin yelkeni olsa. Çıksa da gelse.

Yine bu çaresizliğe eklenenlerden biri de doğal afetler. Erzincan depremi bunların en büyüklerinden biri. İsmet Paşa'ya da sitem edilir kahpe feleğe de. Felek nedir ki zaten, yoksulun aşamadığı engelin en genel tanımı.

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı

Nevzat Karakış bir iç çekiyor söz buraya gelince.

Gurbete giden Rumlar, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Avşarlar, Türkmenler, Aleviler ve daha bir nicesi. Her birinin türküleri de bir o kadar acıklı ve dertli. "Bu türkülerde esas problemlerden bir tanesi kayıtlara olduğu gibi geçirilmemiş olmasıdır. Hala başka kayıtları olduğu için bugün daha iyi biliyoruz ilk söyleniş biçimlerini. Ama çok büyük oranda değiştirilmiş ve işlendiği hali farklılaşmıştır. Tüm bunları bir tür sansür başlığında da bir araya getirebiliriz aslında."

Karakış'ın işaret ettiği bu türküler, Türkiye'de çeşitli nedenlerle ya bazen bir inanç grubunun ya da etnik topluluğun yerinden edildiği için söylediği türküler. Yukarıda söyleşimizin başında zorunlu olmayan göç mü olur diye başlamıştık yazımıza. Bu türkülere zorunlu göç de deniyor ama sanırım en iyi ifadesi sürgün.

Devam ediyor Karakış. "Bir tür tekleştirme çabası var bu örneklerde.  Mesela Gaziantep Yolları olarak bilinen türkü, bahçalarda mor meni, verem ettin sen beni, ya sen İslam ol Ahçik, ya ben olam Ermeni. Burada sevdalanan çok net dini değiştirmeyi dahi göze alır. Ama bu ifadeler TRT'de böyle söylenmez örneğin."

Gülümsüyor Yusuf Şaylan. "İşin içine gönül girince gurbet türkülerinde ya da sevda türkülerinde gelene gidene bir sürü örnek geliyor akla. Mesela benim de aklıma Pir Sultan'dan benzer bir örnek geldi. Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş türküsünde diyor ya, hangi dinde isen ona tapayım, yarın mahşer günü bile kopayım... Ne güçlü bir ifade değil mi?"

Karakış bu türkülerin Ermenilerin, Rumların ya da göçmenlerin, muhacirlerin yoğun olduğu yerlerde söylendiğine dikkat çekiyor. Kar mı yağmış şu Harput'un başına, küçük yaşta bir yar sevdim Ermeni, Ermeni'ye nasıl gönül vermeli.

Uzayıp gidiyor liste, her birinde de başka türlü örnekler kayda geçiriliyor.

Karakış ekliyor örneklerine benzerlerini: "Türkülerde bir yandan da Müslüman erkeklerin Hıristiyan kadınlara aşık olmasından bahsediliyor. Yine mesela bir Harput-Elazığ türküsü olan Ahçik'te kayda geçirilen hali vardım kiliseye baktım haçına, gönlümü bağladım sırma saçına... Halbuki orijinal kayıtlarında baktım haçına değil, taptım haçına diyorlar. Trabzon türkülerinde de var. Trabzon'dan çıktım başım selamet türküsünün 1930 kayıtlı bir taş plak örneğinde metropolit Trabzon sana emanet diyor. Giden Rum erkek bu sefer geride kalanlara söylüyor bu türküyü. Kimi örneklerinde arkadaşlar kaptana ya da Sultan Aziz'i babam sana emanet diye söylenişleri var. Ama orijinal halleri başka." 

Tabii haliyle çok etkili türküler. Söyleyenlerin içini cız ettirmiş. Hal böyle olunca da söyleyenler kendilerine göre söyleyip yeniden derlemişler. Bazen "Açılın kapılar Şaha gidelim" demiş türküler. Bazen de "Oğul gidelim Van'a doğru, İran'a doğru" demiş Alevi türkülerinde. 

Kürtçede de benzerleri var. Malan Barkır türküsü evleri göç ettirilenlerin öyküsüdür. Ya da Gunde Hember klamında karşıdaki köyde bulamayan sevdiğine seslenir uzaktan.

Ama iki tanesi hem gurbeti hem çaresizliği anlatır. Bir tanesi yine Qumrike ezgisidir. Türkçesi kumrudan gelir. Kırmızı fesli bir efendinin Kürt kızına yaktığı türküdür. Gurbetten gelmiştir. Bir de Zazaca söylenen Trabzon ağıdı. Dersim sürgünlerinin adreslerinden birisi de Trabzon'dur. Trabzon'a göç eden Dersimliler buraya bir Trabzon sürgünü için ağıt yakarlar.

Ama bizim sohbetimize konu olan Sarkis Çerkezyan'ın muhacirlik türküsü ile kayda aldığı ezgidir. Ermenilerin seslendirdiği güçlü türküler hafızanın inşa edildiği yerlerden.

Theodor Adorno'ya göre müzik, toplumsal bir çimento görevi görüyor. Murat Karabulut'un aktardığı haliyle de gurbet ortamında dinlenen veya söylenen bir türkü, aynı kaderi paylaşan bireyler arasında görünmez bir bağ kurar. Bu durum, kolektif bellek kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde; türkülerin geçmişe dair imgeleri canlı tutarak, toplumsal grubun dağılmasını önlediği görülür.

Ermeni türküleri tam da böyle.

Komünist bir Ermeni olan Sarkis Çerkezyan'ın kayda aldığı bu ezgi Osmanlı'nın ümmetçi ve İslamcı politikalarının iki halkı nasıl birbirine düşürdüğünü anlatıyor. Derzor, yani bugünkü haliyle söylenen Deyrezor çöllerindeki sürgün edilen Ermenilerin hikayesidir.

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı, taştan imiş Ermeninin yastığı, böyle imiş Osmanlı'nın dostluğu, dini bir uğruna giden Ermeni.

Öyle ya... Türküler kimlik çıpası.

https://youtu.be/QmMYZcaO2mU

Yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım

Gurbet türküleri uzayıp gidiyor. Ama belki listemizin sonuna en önemlisini ekleyerek bu haftayı tamamlamak gerekecek.

Gurbetin bir diğer adı yokluk.

Örnek olsun, yine kelime kökeni olarak gurbetten gelen garip kelimesi gurbette olanı da tanımlar. Zira kimsesi olmayan kişi her zaman yakınlarını ölüm sebebiyle yitiren değil bazen de göç nedeniyle ulaşamayandır. Kürtçede de xerib olarak tarif edilen bu kelime sizi kim olduğunuzdan bağımsız gittiğiniz bir gurbet elinde garip olarak tanımlar.

Türkülerde bu içerikler çok açık ifade edilir.

Yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım diye. Uzayıp gider türkü, ne mektup ne haber aldım, yurdumdan yuvamdan oldum, her şeyime hasret kaldım, gurbeti ben mi yarattım diye.

Ruhi Su'nun da aktardığı türküler benzer şekildedir.

"Almanya gemileri, bir ileri bir geri, kör olsun Alamanya, ağlattın gelinleri."

Üstelik işçi olarak gidenlerin geride kalanlar tarafından yakılan türkülerinde görülür anlaşılır ki gittiğine de değmemiştir bu emek göçü kalana da.

"Az çok para yollarsın, bu para neye yarar, beş çocuklu ailen, hepisi seni arar."

Ama çaresizlik bunun adı. İnsana uzak yolu mesken eder. Yine de tek bir çare vardı. Türküler çareyi de gösterir. Hasan Hüseyin'in şiirini Tahsin İncirci besteler.

El kapıları yiğidin kul köle olduğu yerdir. 

"Ay doğar bedir bedir, yel eser ılgıt ılgıt, sırıtır sıram sıram el kapıları. Ay doğar hilal hilal, gün doğar devrim devrim, yıkılır sıram sıram el kapıları, el kapıları da kölelik kapıları, kurtulur yiğit! Kurtulur yiğit!"

https://youtu.be/hkekEncO3do

/././

Emperyalizmle savaşın cepheleri -Engin Solakoğlu- 

“Bize ne İran’dan?” diye konuşanların, “ne o ne bu” kolaycılığına saklananların, “Küba’yla niye dayanışalım?’ sorusunu hiçbir utanma duygusu taşımadan yöneltebilenlerin insanlık üzerindeki öldürücü etkisi B-52 bombardıman uçaklarınınkinden az değil.

Geçen hafta savaşın ilk günlerini anlamaya ve anlatmaya çalışmıştım. Savaş haftasını doldurdu. O yazının ilk paragrafında yer alan ABD ve İsrail’in olası hedeflerine dair öngörülerde şimdilik bir değişiklik görünmüyor. Tel Aviv-Washington suç örgütü, İran’ı bir şekilde imha etmek ve Suriye gibi köleleştirmek peşinde.

Bu bir hafta boyunca yaşananlara baktığımızda emperyalist bombardımanın hedefinin İran’ın salt savunma olanaklarını değil, bütün altyapısını da imha etmek olduğunu görmekte zorlanmıyoruz. Böylelikle yönetimi zayıflatıp bir kaos yaratma peşindeler. O tür bir kaosun bütün bölgeye ve muhtemelen dünyaya vereceği zararı da pek umursamadıkları açık.

Her iki devlet görünümlü cinayet mekanizmasının başındaki yöneticiler, bir zafer veya zafer görüntüsü elde etmeden savaşı bitirmek istemiyorlar. Netanyahu’nun siyasi kariyerine ikinci bir soykırımı sığdırmak, üstelik de uluslararası sermayenin kontrolündeki dünya düzeni sayesinde bunlardan yargılanmamak gibi bir hedefi var. Washington’daki portakal renkli insan müsveddesinin aklındaki tam olarak çözebilmek için ise muhtemelen psikiyatri ilmine hâkim olmak gerekiyor.

Birkaç gün önce, yanılmıyorsam Fehim Taştekin aktarmıştı. Bir ABD gazetesi, Trump’ın 2016-2020 arasındaki ilk dönemi de dahil, başkanlığı süresinde günde ortalama 21 kez yalan söylediğini saptamış. Burjuva siyasetinde yalanın başat bir işlevi olduğunu iyi biliyoruz ama Trump’ın bu alandaki sicili tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Sadece buraya bakarak bile, karşımızda patolojik bir yalancı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yüzden Trump’ın yeni bir eşiğe taşıdığı emperyalist saldırganlığı salt iç siyasi ya da stratejik hedeflerle izah etmeye çalışmanın eksik kaldığını düşünüyorum. Başka bir deyişle ABD sermayesinin Çin’i kuşatma hedefi veya Kasım ayındaki ara seçimlere askeri bir zaferle girme niyeti tek başına yetmiyor. Trump, öldürmekten, yıkmaktan, aşağılamaktan, hakaret etmekten zevk alan bir kişilik. Kendisinin de söylediği gibi, dikkate almak zorunda hissettiği bir kural ya da ahlaki eşiğe sahip değil.

Bu tabloya bakınca dünya açısından İran’daki rejimin mi, yoksa Kavuklu ABD ve Pişekâr İsrail’in mi daha büyük tehdit teşkil ettiğini sorgulamak dahi anlamsız. İkinci grubun zarar verme kapasitesi neredeyse sınırsız. O yüzden de bir şekilde durdurulmaları, mümkünse tepelenmeleri bir zorunluluk.

Biraz da savaşın gidişine göz atalım. Gelişmeleri takip etmek ve sağlıklı bir fikir edinmek çok güç. ABD-İsrail çetesinin elindeki güçlü propaganda aygıtı bunu engelliyor. İlginçtir. ABD merkezli CNN International gerici ve antidemokratik denilen İran yönetiminin onayıyla ülkeden bilgi aktarabiliyor. Tahran veya diğer kentlerdeki yıkımı gösteriyor. Bölgenin tek demokrasisi denilen İsrail’de ise durum farklı. Siyonist rejim ağır bir sansür uyguluyor. Hafta içinde yanlış anımsamıyorsam bir Meksika kanalında muhabir İsrail’in çekim yapmayı kısıtladığını söylemesi üzerine sonradan kanal yönetimi tarafından sözlerini geri almaya zorlandı.

İran’ın ne kadar dayanabileceği sürekli sorgulanıyor. Üç hafta mı, dokuz hafta mı, üç veya dokuz ay mı? Bu da olağan çünkü İran sadece İsrail ve ABD’ye karşı savaşmıyor. Karşısında dünya sermayesinin en iyimser tahminle üçte ikisi var. Batı Avrupa’nın üçlü çetesi İngiltere, Fransa ve Almanya’nın “savunma” gerekçesiyle savaşa müdahil olmak için can attıkları, hatta dolaylı olarak bu savaşa çoktan girdikleri açık. Bu yüzden savaşın İran ordularının Tel Aviv’e veya Washington’a girmesiyle sonuçlanması olanaksız.

İran için en büyük zafer ayakta kalabilmek olacak. O arada, bölgede emperyalizmin kalesi olan İsrail ve uzantılarını oluşturan bölge rejimlerine verdiği her türlü zarar da insanlığa artı yazacak.

İran son derece ağır bir bombardıman altında, olabildiğince akılcı bir savaş taktiği uyguluyor. Bu derece üstün bir ateş gücüne karşı sadece savunma yapmanın hem olanaksız hem de yararsız olduğu bilinciyle saldırarak savaşıyor. Körfez bölgesinde ABD tesislerine verdiği zarar şimdiden hatırı sayılır bir eşiğe ulaşmış durumda. Soba borusu, teneke diye tanımlanan füzelerinin, ABD’nin her biri bir milyar doları aşan değerdeki dört radarını hurdaya çevirdiği doğrulandı.

İran’ın bölgeye yönelik saldırısının bir hedefi de, ABD’nin kanatları altına girmenin koruma sağlayacağı yanılgısının altını çizmesi. Görünen o ki Washington savunma yeteneklerini İsrail’de yoğunlaştırmış ve körfezinin şeyhini,  emirini, kralını şemsiyesiz bırakmış. Bu olgu, kendi halkları nezdinde meşruiyetleri pamuk ipliğine bağlı olan buna karşılık ABD’ye milyar dolarlar ödeyerek koruma satın aldıklarını düşünen bu rejimler için kaygı verici bir gelişme. Şu an için paralarıyla rezil olmuş gibi görünüyorlar. Beter olsunlar!

Çoğunlukla uluslararası sermaye tarafından yayılan haberlerde, İran’ın attığı füze ve dron sayısının sürekli azaldığına vurgu yapılıp Tahran’ın nefesinin tükenmek üzere olduğu söyleniyor. Askeri konulara hâkim olanların söylediğine bakılırsa bunun iki temel sebebi olabilirmiş. Birincisi stokların azalması, ikincisi ABD ve İsrail’in ilk günden beri hedef aldıkları fırlatıcıların azalması.

İkinci varsayımın doğru olma olasılığı yüksek görünse de benim tahminim İran’ın elindeki kaynakları idareli kullandığı yönünde. Tahran savaşın uzamasının karşı tarafta belirli bir usanç yaratacağı hesabını yapıyor. Bunda da haklı. ABD içinde savaşa destek önceki örneklere göre çok düşük. Bu arada bölgede süren savaş uluslararası ekonomiyi vurmaya başladı bile. Hürmüz Boğazı meselesi karışık. Son haber resmen açık ama kimilerine kapalı olduğu yönünde. Sermaye düzeninin ilginç yönlerinden biri de Hürmüz trafiğine Lloyd etkisinin İran etkisinden fazla olması. İran üç tankere füze attığında sigorta şirketleri yükselttikleri primlerle üç bin tankeri hareket edemez hale getiriyorlar.

Enerji piyasasındaki gelişmeler salt ekonomiyi etkilemiyor elbette. Gerileyen emperyalist hegemonyanın saçma sapan yaptırım politikalarını da sarsıyor. İran’ı boğayım derken, 18 ay önce baş düşman konumundaki Rusya’nın akaryakıt ihracatının önü açılıyor. Daha iki ay önce Rusya’dan petrol almasın diye üzerinde tepinilen Hindistan’a şimdi yeşil ışık yakılıyor. Gerileyen hegemonyadan söz etmemizin bir dilek ya da propaganda amaçlı olmadığının en somut kanıtı yaşanan bu gelişmeler. Delik kova su tutmuyor.

İran bunları görerek direniyor. Direnmek zorunda. Rusya ve Çin doğrudan destek vermiyorlar ama kimi haberler dolaylı bir desteğin emarelerini taşıyorlar. Moskova ve Pekin’in savaşın uzaması ve ABD ve uyduları için daha yıpratıcı olmasından rahatsızlık duymaları olanaksız.

Konu ayrıntılı ve derin. Köşe yazısının boyutlarını ve okuyanların sabırlarını zorlamamak için meselenin Türkiye ve NATO boyutuna girmiyorum. NATO ve aparatlarının Türkiye halkını savaşa sokmak için yaptığı ilk denemeler başarılı olmadı ama denemeye devam edeceklerinden kuşku duyamayız.

Bu savaşa karşı durmak önemli elbette ama mücadelenin kapsamını ve hedefini doğru belirlemek de en az o kadar yaşamsal. 

Emperyalizm yeni bir olgu değil. Kabaca üç yüz yıldır insanlıkla boğazlaşıyor. O üç asır boyunca geriletildiği de oluyor, kanlı pençesiyle soykırımlara imza attığı da.

Bir süredir kuduran, gerçek niteliğini, vahşetini gizlemeyen, ahlaki üstünlük kisvesini ve iddiasını terk etmiş bir emperyalist modelle karşı karşıyayız. Son iki ay içinde Venezuela’nın meşru devlet başkanı kaçırıldı, Küba’ya yönelik 66 yıllık abluka siyaseti görülmemiş bir boyuta ulaştı, Siyonist devletin Filistin’de uyguladığı soykırımın meşrulaştırılması ve kurumsallaştırılması için bir sözde barış kurulu oluşturuldu. İsrail’in Lübnan’a yönelik kronik saldırganlığı, ABD ve Suudi Arabistan’ın bordrosuna kayıtlı Lübnanlı siyasetçilerin de desteğiyle katliam ve etnik temizlik eşiğini aştı.

ABD ve İsrail’in aylardır devam eden tehditleri İran halkına yönelik topyekûn bir imha savaşına evrildi. Bu dehşet ikilisi şimdi savaşı genişletip çevredeki halkları da bu kanlı boğazlaşmaya dahil etme gayretinde. Belli ki tek başlarına sonuç alamayacaklarının farkındalar. Bu gayretlerinde yalnız da değiller. Uluslararası sermayenin, Epstein çetesinin medya uzantıları, NATO’su, AB’si dört koldan saldırıyorlar.

Şunu akıldan çıkartmayalım: Bütün bu savaşlar, bu saldırganlık tek tek insanları değil insanlığı hedef alıyor. Hedef alınan salt hayatlar değil. İnsanlığa dair her türlü erdem ve güzellik hedefte. Dayanışma, kardeşlik duyguları, hayatı savunma güdüsü bu saldırganlığın pençesinde.

İşte böyle bir savaşın sekizinci, dokuzuncu günündeyiz.

İran halkı direniyor ama bu yeterli değil. Direnişe bütün halkların da, insanlığını kaybetmemiş olanların da katılması gerekiyor. Patlama, füze, uçan ve düşen uçak görüntüleri yanıltmasın. Emperyalist savaş salt Ortadoğu’da devam etmiyor. Washington’dan Berlin’e, Quito’dan Havana’ya, Hatay’dan Doğu Beyazıt’a kadar insanlık ile emperyalizm arasındaki savaş sürüyor. İkinci olası yanılgı da savaşın insanlığa karşı ABD ve İsrail’in orduları tarafından yürütüldüğü. Her gün yeniden görüyoruz ki, emperyalist cephenin silahları çok çeşitli ve değişik görünümlerde ortaya çıkıyor.

“Bize ne İran’dan?” diye konuşanların, “ne o ne bu” kolaycılığına saklananların, “Küba’yla niye dayanışalım?’ sorusunu hiçbir utanma duygusu taşımadan yöneltebilenlerin insanlık üzerindeki öldürücü etkisi B-52 bombardıman uçaklarınınkinden az değil.

Kimileri akut beyin yoksunluğundan, kimileri kumbaralı bir megafon olmalarından dolayı böyle konuşabiliyorlar.

Gerekçesi ne olursa olsun, insanlığın er geç yenilecek emperyalist haydutluğa karşı mücadelesi bu tür bir vicdansızlığa karşı da verilmek zorunda. Akılla, bilinçle, vicdanla ve örgütle.

/././

Lağım(I)-Serdal Bahçe- 

Halk sokaklara dökülecek rejimi yıkacak sandılar. Sokaklara dökemedikleri halkı öldürüyorlar şimdi. Saldıran tarafta yiğidin ve yiğitliğin olmadığı bir savaş bu. Cesurca çarpışmak yerine yüzleşmekten korktukları bir halkı uzaktan, kendilerini sağlama aldıktan sonra katlediyorlar. 

İran’a emperyalist saldırının başlamasının üzerinden bir haftadan fazla bir süre geçti. İsrail ve ABD İran’ı sürekli bombalarken İran da savaşı Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde yaymaya gayret ediyor. İran’da ölü sayısı artıyor. Çünkü rivayet doğru ise Amerikan emperyalizmi ile İsrail faşizmi sivil kaybını en çoklaştıran halı bombardımanı yapıyor. En son İran tarafında ölü sayısı 1600’ü geçmişti. Önce sadece liderleri, Ayetullahları öldürdüklerini söylediler, ama şimdi sivil halkı öldürdüklerini onlar bile reddetmiyorlar. İran Hürmüz Boğazı’nı kapattı ve küresel kapitalizm açısından bir tür ekonomik şok yaratmış oldu. Bunlar dışarıya yansıyan yüzü savaşın. 

Bir de sizden, benden, herkesten içeri bir yüzü var savaşın. Amerikalı bir yetkili öldürülen kız öğrenciler için “zaten büyüselerdi de burkaya girecek ve özgür olmayacaklardı” yorumu yaptı. Amerikan Savunma Bakanı (kendisine Savaş Bakanı dedirtiyor bu arada) Pete Hegseth “İranlılar daha ne kadar yaşayacaklarını merak etsinler” imalı bir mesaj verdi. Devrik şahın oğlu sürekli İran’a döneceğini ve Amerika ile el ele verip ülkeyi hak ettiği yere taşıyacaklarından bahsediyor. Diasporadaki Şah taraftarı İranlılar kudurmuş gibi ölülerin üzerinde dans ediyorlar. 87 yaşında ve rivayet doğru ise zaten kanser olan, kaçmayı reddeden bir dini lideri öldürdükleri için bayram ediyorlar. 

Hindistan gösteri için çağırmış İran’a ait savaş gemisini, o da silahsız gitmiş. Üstelik silahsız olduğu açıkça bildirilmiş. Dönüşte Sri Lanka açıklarında batırıldı ABD tarafından. 100’den fazla İranlı gemici öldü. Hem de anlatılanlar doğru ise patlamada ölmediler, boğularak öldüler. Kimse kurtarmak için gelmedi, boğularak öldüler. Onları çağıran ırkçı Modi ve rejimi bir başsağlığı mesajı bile yayınlamadı.

Her gün bombalıyorlar, ve ölü sayısı artıyor. Yüreklere, merhamete, empatiye değiyor mu? Emin değilim. Kalpsiz, ruhsuz, empatisiz barbar bir dünya yarattılar. Gazze’de görmedik mi? Aylar boyunca öldürüldüler, hala öldürülüyorlar. Bütüncül bir yok etme bu. Şimdi İran’ın tepesinde aynı yok etme mekanizması. Halk sokaklara dökülecek rejimi yıkacak sandılar. Sokaklara dökemedikleri halkı öldürüyorlar şimdi. Saldıran tarafta yiğidin ve yiğitliğin olmadığı bir savaş bu. Cesurca çarpışmak yerine yüzleşmekten korktukları bir halkı uzaktan, kendilerini sağlama aldıktan sonra katlediyorlar.

İranlılar ölürken Küba’yı gündeme aldılar değil mi? Kolayca düşer dediler, Kübalı bir Delcy Rodriguez çıkacak dediler. Bir yanda İran diğer yanda Küba. Ne istiyorlar? Emperyalizm en başta nedir biliyor musunuz? Diz çöktürmektir. Emperyalizm diz çökmeyeni sevmez. Diz çöktürmek işi bir nebze kapitalizm öncesi büyük imparatorlukların törensel ritüellerinden biriydi. Roma esir aldığı kralları ve generalleri zincirlenmiş bir şekilde Roma’da yürütürdü. Timur’un aynı şeyi yendiği ama henüz öldürmediği rakiplerine yaptığı biliniyor. Rivayet doğru ise yendiği Yıldırım Bayezid’i kafese kapatmıştı, teşhir amacından öte bir şeydi. Trump ve çetesi de Maduro’yu New York’ta gezdirdiler. Şimdi Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bombaların ve füzelerin hedefe ulaştıktan sonraki patlamalarını bile isteye dünya ile paylaşıyorlar. Ölümün kendisi sıradanlaştı, görülmez oldu. Her bombanın ve her füzenin insan öldürdüğünü bilmekteler, hatta bunu inkar da etmiyorlar. Sarsıcı olanın ölüm değil, öldüren olduğuna dair sapıkça bir algıyı kabul ettirdiler şimdi dünyaya. Tahran’ın bombalanmasını bir tür gösteriye dönüştürdüler. İnsanlar ölsün, ölsün ki “Amerika’yı yeniden büyük kılabilelim”.

Her gün insanlığın kazanımlarının yüzüne tükürmekteler. Pete Hegseth denilen haydut bakanlık yapıyor. Dövmeleri varmış, bu dövmelerden biri Haçlı haçı (Haçı Seferlerine gidenlerin kullandıkları haç) imiş. Bakan sıfatlı bu katil her konuşmasında bunu bir tür Haçlı Seferi gibi gördüğünü açıklıyor. Sonra Marco Rubio var, ağzını her açtığında her türden yalan ve dolan, dışkıyla karışık demagoji fışkırıyor. Vance var, bunların arasında en az konuşan ama galiba en yönlendiricisi bir yerde. Bunlar Trump’ın haydut çetesi. Şimdi bu rezilliği yaratan malum çeteden bahsetmek gerekiyor. 

Bundan sonra Monthly Review okulundan John Bellamy Foster’ın “The Trump Doctrine and the New MAGA Imperialism” (Trump Doktrini ve Yeni MAGA Emperyalizmi) başlıklı makalesinden çok yararlanacağız.1 MAGA, “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap”) ifadesinin kısaltması, Trump’ın birinci başkanlık döneminde açıkça ortaya çıkan, Trumpçı, tutucu, ırkçı, emperyalizm yardakçısı bir hareket. Sıradan insanlardan sözde entelektüellere kadar geniş bir yelpazeyi barındırıyor. 2021 Ocak’ında Kongre’yi basan bu güruh işte. Foster bu hareketin sınıfsal tahlilini de yapmış. Öncelikle burjuvazinin en yeni katmanlarından oluşuyor. Hareketin içindeki milyarder sayısı oldukça yüksek. Özellikle bilişim, finans, e-ticaret gibi görece yeni sektörlerden beslenen zenginleri içeriyor. Bir de kendini sürekli kaybeden gibi hisseden beyaz işçi sınıfının bir bölümü var bu koalisyonun içinde. 

Görünüşte bu MAGA sanki izolasyonist olacaktı, yani Amerikan emperyalizminin elini ve kolunu kısaltacak ve hatta gaflete düşmüş kimi solcuların iddia ettiği gibi anti-emperyalist olacaktı. Olmadı. Tam tersine bugün Amerikan emperyalizminin tarihindeki en kanlı ve en saldırgan sayfalardan biri açılmış durumda. Peki bu MAGA nasıl bir dünya görüşüne sahip? Foster’dan detaylı aktarımlara başvuralım. 

Öncelikle “Trump Doktrini” ne anlama geliyor? Önceki haftalardan birinde bahsetmiştik. Bu kavramı icat eden MAGA'cı Michael Anton. Anton 2017 ile 2018 arasında, yani Trump’ın ilk başkanlık döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi. İkinci başkanlığı döneminde Trump onu daha etkili bir göreve getirdi. Daha da ilginci onu İran ile görüşmeci tayin etti. Trump Doktrini kavramını ilk defa 2017’de bu adam icat etti. Anton 2010 yılında “Iran and the Costs of Containment” (İran ve Kuşatmanın Maliyetleri) başlıklı bir makale yazdı. Bu makalede doğrudan saldırı yerine yaptırımlar ve kuşatma ile İran’ı yıpratma planının maliyetlerinden bahseden Anton saldırının en iyi yol olduğunu daha o tarihte ilan etmiş oldu.2 Kısacası İran’ın vurulması yeni bir plan değildi. Bu zerzevatın İran ile görüşmelere memur tayin edilmesi kuşkusuz İran’ı oyalama taktiği olarak da algılanmalıdır.

Foster, Anton’un Trump Doktrini görüşünü aktarıyor. Anton’a göre Trump Doktrini’nin dört yapısal temeli var: Ulusal popülizm, liberal enternasyonalizme karşıtlık, diğer ülkelerde bu iki ilkeyle uyumlu milliyetçiliklere izin verilmesi ve Amerikan toplumundaki ve imparatorluğundaki etnik çoğulculuğa karşı çıkma. Trumpist cinnetin ırkçı ve evanjelist damarları güçlü. “Yabancıların, Latinoların, Afro-Amerikalıların soyduğu beyaz Amerikalı”, Trump’ın faşizminin altyapısı bu. Ancak Anton kendince bir uluslararası hukuk normu da koyuyor. Ona göre hukuk daha güçlü olanın çıkarının gözetilmesidir. Bu nedenle Amerikan emperyalizmi kendi kurdurduğu kurumların bile yüzüne tükürüyor, çünkü bu kurumlar görünüşte olsa da zayıfı koruyorlar MAGA’nın çapsız kuramcılarına göre.

Bu çete çoktandır Çin karşıtı bir küresel politikanın “kuramsal” ve siyasal altyapısını kuruyor. Foster haklı olarak bu politikaya anti-Kissinger bir hat diyor. Malum Amerikan emperyalizminin 1960'lar ve 1970'lerdeki en parlak çocuğuydu Henry Kissinger. En büyük hayali de Amerikan emperyalizmi ile Maoist Çin arasında kurulacak anti-Sovyetik ittifaktı. Nitekim maharetli Kissinger’ın çabaları ve Maoist anti-Sovyetizminin katkılarıyla 1972’de, Pekin’de Mao ve Nixon kadeh kaldırmışlardı Moskova’ya karşı.3 Kissinger’ın bu politikası şimdi MAGA'cılar tarafından tersine çevrilmektedir. Üstelik Çin karşıtlığının daha önceki başkanlar tarafından atılmış bir temeli de var. Çin mi? Henüz bir ses çıkarmadı. Emperyalizm kağıttan kaplan olmayabilir ama görünen o ki Çin kapitalizmi kağıttan kaplandır.

Devam edelim. Bu çete uzunca bir süredir Çin’i en büyük düşman olarak görüyor. Ve tüm savunma ve saldırı hattını bu bakış açısına göre kuruyor. Bu bakış açısını sürükleyen ve ayakta tutan bazı Trumpçı düşünce kuruluşları var.

Örneğin American Compass. Web sitesine girince anlıyorsunuz, bir tür gözü dönmüşler cemiyeti olduğunu. Bir el kitabı yayınlamışlar, adı “Rebuilding American Capitalism” (Amerikan Kaptalizmini Yeniden İnşa Etmek).4 Bu el kitabının Küreselleşme bölümünün alt başlıkları: Dış ticaret açığını yok et, Çin’e Amerikan yatırımlarını engelle, Çin’in Serbest Ticaret Ortağı ve Dünya Ticaret Örgütü üyeliği statüsünü reddet… Böyle gidiyor, gerçek bir deli saçması. Diğer taraftan Trump Doktrininin ekonomik bakış açısını gözler önüne seriyor.  Bunun yanında bir Manhattan Institute For Policy Research var, o da çok etkili bir düşünce kuruluşu.

American Compass’ın en büyük destekçilerinden biri bir finansal şirket, Hudson Bay Capital Management. Bu şirket Trump’ın şirketler grubu ile doğrudan bağlantılı. Ayrıca American Compass’ın diğer bir büyük destekçisi de Thomas D. Klingenstein fonu diye adlandırılan bir fondur. Thomas Klingenstein ise bilinen azılı bir siyonisttir. Aynı kişi aynı zamanda siyonistliğiyle bilinen Claremont Enstitüsü’nün de başkanı. Aslında buradaki finans ve ödeme ilişkilerinin çoğu noktasında Yahudi kökenli sermaye var.

MAGA'cıların en azından cümle kurabilecek olanlarının kuramcı yapılmış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bazı konularda gizli kalmış olanı açığa vurmaktan çekinmiyorlar. Örneğin bunlardan biri, Russell Vought, Filistinlilerin asimile bile edilmeyeceklerini, bütünüyle batının standartlarının dışında olduklarını söylemiş. Böylece Nazilerin Yahudilere karşı siyasetlerine benzer bir siyasi hatta ulaşmış oldular. Naziler de toprağın asimile edilebileceğini ama Alman olmayanların ve Yahudilerin asimile edilemeyeceklerini iddia etmişlerdi. 
Şimdi aynı bakış açısıyla İran’ı bombalıyorlar. MAGA'cıların içinden bile itirazlar yükselmeye başladı. Ancak ABD’deki İsrail etkisini yenemiyorlar bir türlü. Trump ve çetesi giderek bölünüyor. Bir bölümü İsrail siyonizmine bütünüyle teslim olmuş durumda ve İsrail ile birlikte Tahran’da ölenleri kutluyorlar. Diğerleri ise İran’ı küçük ve maliyetine değmeyecek bir kazanç gibi görüyor (yani İranlılar için değil maliyetler için karşı çıkıyorlar). Bu bölüm asıl düşmana yönelmek gerekirken neden İran gibi önemsiz bir ülkenin hedef gösterildiğini anlamıyor.

Bu ikinci cenah içinde ilginç öneriler gelmektedir. Mesela American Compass çatısı altında gibi görünen Eldridge Colby (ki Foster eski CIA başkanı William Colby’nin oğlu olduğunu ekliyor) Çin’deki ulaştırma ve üretim altyapısına sınırlı bir saldırıyı salık veriyor. Eğer bunun üstüne Çin savaşı tırmandırırsa ABD’nin sınırlı bir nükleer karşılık vermesinin de olasılık dahilinde olduğunu ekliyor. Trump’ın çetesi dünyayı bir tür yıkıma götürüyor gibi görünüyor.

Devamı haftaya…

1 John Bellamy Foster: The Trump Doctrine and the New MAGA Imperialism — The Jus Semper Global Alliance, July 2025. [https://jussemper.org/Resources/Democracy%20Best%20Practices/Resources/JBFoster-TrumpDoctrineMagaImperialism.pdf]

2 Michale Anton (2010) “Iran and the Costs of Containment” National Review [https://www.nationalreview.com/2010/05/iran-and-costs-containment-michael-anton/]

3 Maoist Çin o dönemde Sovyetlere karşı mücadele eden mücahitleri ve Taliban’ın atababalarını anti-emperyalist ilan etmişti.

4 https://americancompass.org/wp-content/uploads/2023/06/AC-Rebuilding-American-Capitalism_Digital.pdf

/././

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe- 

Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok.

Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi İran’ı vurmaya başladılar. Dini lider Ali Hamaney’in öldürüldüğü doğrulandı. Öldürülenler arasında bazı üst düzey komutanlar var. Bir okulun küçük kız öğrencileri ve bir kadın voleybol takımının oyuncuları da var. İki gündür izlediğimiz, bize izlettirilen durumun analizi yapılabilir yapılmalıdır. Ancak gün o gün değil. Şimdi öfke ve kızgınlığı kusma zamanı. 

İran’ı çağırdılar masaya oturttular. Görüşmelerin ortasında İran’ı vurmaya başladılar. Bu yeni bir tarz değil. Emperyalizmin ahlakı yoktur diyerek geçelim. Yıllar önce açıkladılar. 2014’te Merkel ve François Hollande Rusya’yı Ukrayna ile oyaladılar. Bunu da itiraf ettiler. Masadan kalkacak Ukrayna’yı masaya razıymış gibi masada tuttular, sonra da Ukrayna Minsk Görüşmeleri’nden çekildi. Sonra ortaya çıktı, Rusya’yı oyalamışlar. Oyalayarak Ukrayna’ya saldırıyı geciktirmiş ve Ukrayna’yı askeri olarak tahkim etmişler. Ne diyeceğiz uluslararası ilişkilerin realizmi mi diyeceğiz? Yoksa bildiğiniz utamaz bir fırsatçılık mı?

İran vurulurken akıllarına daha geçen aylarda protestolar sırasında ölen İranlılar geldi. Trump ve avenesi "37 bin İranlı öldü, çok üzülüyoruz İranlılar için" diye açıklama yaptılar. Bu açıklamalar sırasında bir okul vuruldu ve 150 kadar çocuk emperyalist-Siyonist saldırının kurbanı oldu. Ne diyeceğiz? “Öngörülemeyen zayiat” mı diyeceğiz? Gazze’de son iki yıldır öldürülen çocuklar için ne diyeceğiz?  “Geleceğin teröristleriydi onlar, iyi oldu" mu diyeceğiz? 

Trump ve avenesi Epstein dosyalarından dökülüyorlar, çocuk istismarı ve tecavüzünden sorumlu görünüyorlar. Epstesin’in MOSSAD ajanlığı kesinleşmiş bir vaka gibidir. Netanyahu’nun Epstein dosyaları ile Batılı liderlere şantaj yaptığı iddia ediliyor. Böylece onları İran’ın yok edilmesine ikna etmiş. Çok mu asparagas ve komplo teorisi kıvamlı? 

Eskiden her şey için daha sistemik, daha eğilimsel açıklamalar arardık, malum bilimciyiz ya? Aslında eskisi için yanlış da değildi hani. Orada kurullar üzerinde duran, iyi kötü bazı kuralların geçerli olduğu katı haldeki bir kapitalist yapı vardı. Pervasızdı ama pervasızlığını bir noktaya kadar gemleyecek kural ve kurumlar vardı herhalde. En başta Sovyet Sosyalizminin baskısı vardı. Şimdi yok. Şimdi kapitalist dünya bir orman, orman ise kaotik ve anarşizan bir yapı. Eğer orman ise güçlünün borusunun ötmesi normal bir şey. 

Gazze’de öyle olmadı mı? Aylar boyunca öldürdüler. Güçten takatten düşmüş bir halkı aç bıraktılar, itip kalktılar, öldürdüler, yerinden evinden ettiler. Tüm dünyanın gözü önünde yaptılar. Bazıları göstermelik bir şekilde homurdansa da kimse bir şey yapmadı. Sonuçta o halkı birkaç kilometrelik bir koridora mahkum bıraktılar. Ama yetmedi, öldürmeye devam ettiler. Artık adı kondu değil mi: Soykırım. Ama kimse bir şey yapmadı. Kudretli ve güçlü olanlar nerdeyse kılıç ve fethi hakkı dediler. Gücü ve kudreti olmayanlar da sessizlikleri ile onayladılar kurban ayinini. Küçücük bir devlet tüm kapitalist dünyayı dize getirdi sanki; kitlesel halde öldürdü, öldürmeye de devam ediyor. 

Belli ki faşist İsrail için bu bir tür güvenlik doktrininin hayata geçirilmesinin adımlarıydı bunlar. Zaman içinde oluşturulmuş bir doktrin. Kökleri Weizmanlara, Golda Meirlere, Menahem Beginlere, Ariel Şaronlara kadar gidiyor. Doktrinin özü şudur: İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesin susturulması gerekir. Sırtlanın uluması için kuzuların sessiz kalması gerekir. Daha öce de yazmıştık, patolojik bir toplum, patolojik bir devlet. Toplama kamplarından kurtulan ve fakat soykırımın travmasını atlatamayan nesiller tarafından kurulan, sürekli kuşatılmışlık hissi altında yaşayanların kurduğu bir devlet. Küçük okul çocuklarına Filistinlilere, Lübnanlılara atılacak füzelerin üstüne resim çizdirecek ve füzeleri öptürecek kadar patolojik, hastalıklı bir devlet. Kendi benliğini, vücudunu ve varlığını katledenlere benzemeye başlayanların kurduğu katil ve soykırımcı bir devlet. 

Artık hukukmuş kuralmış hiç takmıyor. Netanyahu bombardıman başladıktan sonra İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi yıkmaya davet etti, "sizi özgürleştirmek için yapıyoruz" dedi. İroni, parodi, trajedi; ne diyelim? Dedik ya süslü kavramlara ihtiyaç yok, alçaklık deyip geçelim. Özgürlük için sokaklara dökülen Filistinlileri katleden yapının tepesinde oturuyor, başka bir halkı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Ne diyelim? Arsız bir katliamcılık diyelim mi?

İsrail savaş durumunda diye yıllardır seçim yapılmıyor. Kendisi ve faşist kabinesi yıllardır seçimsiz, sorgusuz sualsiz bir ülke yönetiyorlar. Kendisini amasız fakatsız destekleyen Batı'nın büyük kapitalist emperyalist ülkelerinin sözde demokrasiye bağlılık ilkelerinin yüzüne tükürüyor iktidarda kaldığı her dakika. Hakkında açılmış yolsuzluk davaları, anayasal düzeni ihlal iddiaları; tüm bunlar ortada kabak gibi duruyorlar. Ama ne hikmetse ona koşulsuz destek veren Avrupalı büyük “demokrat” süprüntüler bunları görmezden geliyorlar. Onlara göre Bibi Ortadoğu’nun yozlaşmış ve demokratik olmayan yapılanmalarına karşı savaşta. Bibi’nin kini kişisel bir kin bir taraftan. Ağabeyi, kurtarma göreviyle gönderilen komando timinin bir üyesi olarak, Entebbe havaalanı baskını sırasında Filistinliler tarafından öldürülmüştü. Kişisel kaybın travmasıyla yanıp tutuşan patolojik bir seri katildir Benjamin Netanyahu. 

Dedik ya, artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman aslında. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok. Ukrayna’yı yöneten Neonazi çete bu Avrupalı alıklar için aslında Batı'nın demokratik dünyasının sınırını koruyor, swastikalı, Nazi selamlı da olsa koruyorlar işte. Kapitalizmin gerici ve katliamcı Mihveri artık küresel bir cepheye dönüşmüş durumdadır. Hindistan’dan Arjantin’e, Güney Kore’den Japonya’ya, oradan Avrupalı çöplere, ve pek tabi ki Amerikan emperyalizmine geniş bir cephe var şimdi insanlığın karşısında. Bu cephenin ağırlık merkezinde Ortadoğu’nun üstüne çöreklenmiş, coğrafi ve demografik boyutlarından daha büyük ve yaygın bir gericilik ve barbarlık üretebilen İsrail oturuyor. Bu cephe Tahran’daki okulu vuran, Gazze’de katliam yapan, küçük çocukları öldüren çetedir. 

İran mı? Gerici bir Mollarşidir. 1979 İran İslam Devrimi aslında İslam Devrimi olarak başlamamıştı. Bir toplumsal devrim olarak başlamıştı. Gerici mollalar pek çok nedenden dolayı toplumsal devrimi çalma başarısını gösterdiler. Ama onlar da gökten zembille inmediler ya. 1941’de Nazi yandaşı olduğu için tahttan İngilizlerin ve Sovyetlerin indirdiği Rıza Şah’ın hırslı ve şimdi İran’ı vuranların ve onların şakşakçısı İranlı hainlerin sürekli hatırlattıkları Batıcılığıyla ünlü oğlu Muhammed Rıza tahta geçirildi. 1953’te emperyalist istihbarat merkezlerinin ortak çabasıyla halkçı ve petrolü millileştiren Musaddık devrildi. İran’da bir terör estirildi. Peki onu deviren cephenin, koalisyonun içinde kim vardı dersiniz? Mollalar. O vakitler Humeyni’nin ustaları halkçı ve reformcu Musaddık’ın gitmesi için çok çalıştılar. Rıza Pehlevi tahtı aldığında mollalara borcunu onları yoksul İranlıları uyuşturacak eğitimin tepesine oturtarak ödedi. Manevra alanlarını genişletti. O vakitler Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin bundan rahatsız olduğuna dair bir kanıt yok. Tam tersine Şah’ın en büyük destekçileri arasındaydı bu mollalar. Dolaysıyla Amerikan emperyalizminin bölgedeki süper güvenlik hattının (Türkiye – Suud’un Arabistanı – İsrail-İran) da parçasıydılar. 

Ne vakit ki Şah ve bakanlarının ekonomik ve sosyal politikaları mollaların toplumsal tabanını oluşturan “bazaar”ı, pazarı, yani kentli küçük üreticileri ve esnafı vurmaya başladı, işte o zaman bu mollalar muhalefete geçtiler. Şahın arsız ve müsrif yaşamı ve batıya abartılı bağlılığı da mollaların propagandasını güçlendiren bir unsur oldu. Böylece mollalar da uzunca bir süredir İran’ın komünistlerinin ve devrimcilerinin aşina olduğu SAVAK (Şahın gizli servisi) işkencehanelerini tatmaya başladılar. Tattıkça daha da radikalleştiler. Hatta Hizbullah (Allah’ın Partisi, Allah’ın Hizbi) SAVAK zindanlarında kuruldu en önce.1 Şah ve Amerikan emperyalizmi farkında olmadan tüm bölgeye yayılacak Şii radikalizmini yaratmış oldular böylece. 

Daha da ilginci, 1979’da sadece İslam Devrimi olmadı, Irak’ta Saddam Hüseyin ve ekibi darbeyle iktidara geldiler. Irak’ın tarihsel Şattü'l-Arab suyolu iştahını kabartarak İran’a saldırtan Amerikan emperyalizmi ile İsrail idi aslında. Bunun iki ülkede de etkileri oldu. İran’da molla gericiliği iktidarını konsolide etti ve devrim sürecindeki tüm ortaklarından (komünistler de dahil) vahşi bir şekilde kurtuldu. Aynı şey Saddam Hüseyin iktidarı için de geçerli oldu. İçerideki tüm muhalifleri bastırdı. Emperyalizmin ve Siyonizmin dolaylı katkısını bir yere not edin. İran-Irak Savaşı Mollarşi’nin tüm iktidar bloklarını yarattı. Böylece İran anti-Amerikan ve anti-emperyalist ama karanlık bir gericilik üreten yola girdi. 

Ama bu bir taraftan da sahte bir anti-Amerikanizm idi. Reagan iktidarının sonlarına doğru Kontra Skandalı patlak verdi. Carter’ın İran’a silah satışına yönelik koyduğu ambargoya görünüşte Reagan yönetimi de uyuyordu. Ama skandalın patlaması ve lağımın delinmesi gösterdi ki 1981 ile 1986 arasında Reagan yönetimindeki üst düzey görevliler İran’a gizlice silah satmışlardı. Gelen parayı da Nikaragua’da Sandinist iktidara karşı savaşan karşı-devrimci Kontralara vermişlerdi. Mollarşi bu anlamda her gerici hareket gibi pragmatik ve uyuşmaya yatkındı aslında.2 Ama Amerikan emperyalizminin yörüngesine bir türlü girmedi, giremedi. Girmek mi istemedi, yoksa almadılar mı? Tarihsel olarak çok anlamlı bir soru. 

Kısacası Hamaney’i öldürerek şenlik düzenleyenler aslında Hamaney’in iktidarını doğrudan ve dolaylı olarak yarattılar. Bu iktidar bölgedeki Şii radikalizminin kutsal merkezi haline geldi. Irak’taki, Lübnan’daki ve Yemen’deki Şii radikalizmi İran’ın uzantıları oluverdiler. Üstelik ılımlı ve perde arkasından İsrail ile uyuşmacı gerici Sünni rejimlere inat İsrail karşıtlığını 1980lerin sonu itibariyle devraldılar. İsrail’in “İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesi sustur” doktrininin radarına böylece İran ve Şii radikalizmi de girmiş oldu. Neticede İran bölgedeki lanetli ülkeler zincirine eklenmişti (zincirin diğer halkalarıyla arası hiç iyi olmasa da). Cezayir’den başlayan, Mısır’ı da içine alan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Suriye’yi ve Irak’ı da dışarıda bırakmayan bir cephe doğdu. İran bu zincirin kerhen üyesi oldu. Böylece Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi açısından düşürülecek kalelerden oluşan bir savunma hattı ortaya çıktı.

Önce Irak gitti, Cezayir’de iç savaş ve rejim değişikliği, Mısır’da Arap Kışı (Baharı değil Kışı), Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaş ile yok edilmesi Mollarşinin egemenliğindeki İran’ı yalnız bıraktı. Rusya ve Çin’in zayıf destekleri bile onu koruyamadı. İçerde ayakta kalmak için ceberrutlaşan Mollarşi şimdi Amerikan emperyalizminin lügatine göre bir “rogue state” (haydut devlet) idi. İran’ın nükleer kapasitesi gelişse de nükleer silah elde edebilecek düzeye gelemedi. Gerçi saldırıyı düzenleyen çete sürekli olarak “bugün değilse yarın” yalanlarını attılar. Ama bu yalanların siyasi değerini 2003 Irak işgali öncesi ortaya atılan kitle imha silahı yalanlarından beri biliyoruz. Ambargolar, tesislerin vurulması; İran son 20 yıldır bir tür zımni saldırı ve kuşatma altında zaten. Suriye’nin kaybı, Lübnan Hizbullahı’nın etkisizleştirilmesi; tüm bunlar İran’ı daha da yalnızlaştırdı. Şimdi son perdedeyiz. 

Açık konuşalım Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi İran’ı kitleleri, kadınları özgürleştirmek için vurmuyorlar. Vuruyorlar çünkü Ortadoğu’da olası her muhalefet ve isyan odağını çökertmek istiyorlar. Bu plan şimdiye kadar, ciddi bir direniş olmadan işletildi. Cezayir, Mısır, Libya, Filistin, Suriye, Irak yeniden yapılandırıldılar. Karşı çıkacak bir öbek kalmadı (Libya, Irak ve Suriye konusunda Türkiye’nin “stratejik derinliği” olan katkılarını küçümsemeyin). Sadece İran direniyordu. Verilen listedeki ülkelere bakın artık meşru bir devlete bile sahip değiller. 1990'ların başından itibaren bilinçli bir planı uyguladılar. Üstelik burada kişileri abartmayın. Trump’tan önceki başkanların bu emperyalist tasarıma katkılarına bakın. İsrail’de Netanyahu’dan öncekiler çok mu temiz, çok mu barışseverdiler? Ehud Barak barışçı mıydı? 

Şimdi saldırı sürüyor hâlâ. Hamaney öldü ama yeni bir liderlik var. Bombalar düştükçe sevinen jingoist bir İranlı diaspora var, sanki zafer kazanmışlarcasına yavru Pehlevi’yi tahta aday gösteriyorlar. Öte yanda Körfez’in gerici Arap emirlikleri İran’ın saldırılarına mazhar oldular. Sünni Arap rejimler arasında artık İsrail karşıtı olan yok nerdeyse, İran’a saldırı konusunda tek itirazları yok. Hatta artık Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmine hiçbir itirazının olmadığını bildiğimiz HTŞ rejimi İsrail saldırısına karşı en ufak bir protesto bile getirmedi. Bu ülkelerin üyesi olduğu, adında “Arap” ya da “İslam” olan uluslararası kurumlar ABD ve İsrail saldırısını es geçip İran’ın şeyhliklerde bulunan Amerikan üslerini vurmasını dert etmişler. Avrupalı liderler Avrupa’nın artık çöp olduğunu kanıtlarcasına Trump’ı inisiyatif aldığı için kutlama yarışındalar. Tüm bu ihanet ortamı içinde İran halkı bomba yemekte ve ölmektedir. 

İran’daki gerici Mollarşinin emperyalist müdahaleyi haklı çıkaramayacağını ve şu anda sürdürülmekte olan Amerikan –İsrail askeri operasyonunun insanlık düşmanı bir saldırı olduğunu yineleyerek bitirelim. Tüm bunların ışığında, insanlığın varoluşu ve selameti açısından Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in faşist Siyonizminin yenilmesi gerektiğini de ekleyelim.

----- 

1 “Yıl 1973. Tahran zindanlarından birinde baştan aşağı kana bulanmış bir adam son nefesini verirken haykırıyor: ‘Tek bir parti vardır: HİZBULLAH!” Ayetullah Gaffari o gün Hizbullah’ın ilk ve tek üyesi olarak öldü. Ama on yıl geçmeden Hizbullah çatısı altında ki kayıtlı üye sayısı bir milyonu aştı”. Amir Taheri (1990) Hizbullah (çev. H. Bila), Sel Yayıncılık, kitabın arka kapağı. 

2 Yine Taheri aktarıyor, Hizbullah’ın esir aldığı Batılıları kurtarmak için İran ile irtibata geçen İngiliz Terry Waite, esirlerin serbest bırakılması karşılığında Ayetullah rejimine ordu içinde örgütlü TUDEH elemanlarının ve ülkede görev yapan KGB ajanlarının listesini verdi. Liste Tahran’daki KGB istasyon şefi Valdimir Kuzişkin tarafından sağlanmıştı. Kuzişkin sonra İngiltere’ye kaçırıldı. Her şey Thatcher’ın oluruyla yapıldı. Bkz. Taheri, s. 10-11. 

/././

‘Savaşa ve ticari sağlığa hayır!’-Atilla Özsever- 

Sağlık çalışanları, İstanbul Tabip Odası öncülüğünde dün Haydarpaşa’dan Kadıköy’e bir yürüyüş gerçekleştirdi. Hekimlerin eyleminde, ücretsiz eğitim ve sağlık hakkı savunuldu, savaşa harcanan paranın tüm sağlık giderlerini karşılayacağı belirtildi. İran halkı ile dayanışma içinde olduğu ifade edildi. 14 Mart’ta Ankara’daki “Büyük Hekim Yürüyüşü”ne çağrı yapıldı.

Hekimler ve diğer sağlık çalışanları, dün (7 Mart 2026) Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası’nın çağrısı üzerine 14 Mart Tıp Bayramı Haftası kapsamında, Haydarpaşa’dan Kadıköy İskele Meydanı’na kadar bir yürüyüş gerçekleştirdi. Hekimler, yürüyüş sırasında sağlık sistemindeki sorunlara dikkat çekerek çeşitli mesajlar verdiler.

Yürüyüşe katılan hekimler, “Hekimlik değerlerini savunmak için birlikte güçlüyüz” ve “Eziyet yönetmeliği istemiyoruz” şeklindeki pankartlar taşıdı. Yürüyüş sırasında şu sloganlar atıldı:

“Herkese eşit, ücretsiz sağlık”, "Sağlıkta ticaret ölüm demektir”, “Bakan istifa”, “Sağlıkta şiddet sona ersin”, “Hasta hekim el ele, birlikte mücadeleye”, “Birleşe birleşe kazanacağız”.

Yürüyüşe ağırlıklı olarak İstanbul Tabip Odası ile Birlik ve Dayanışma Sendikası üyesi hekim ve sağlık çalışanları katıldı.

'Savaşın olduğu yerde sağlık olmaz'  

Yürüyüş sonrasında Kadıköy İskele Meydanı’nda bir basın açıklaması yapıldı. İstanbul Tabip Odası Başkanı Dr. Osman Küçükosmanoğlu, 14 Mart’ın tıp tarihindeki önemini hatırlatarak 1919’da tıp öğrencilerinin işgale karşı direniş gösterdiğini vurguladı.

Oda Başkanı Dr. Küçükosmanoğlu, bugün Gazze, Suriye ve İran’da savaş ve benzeri tehditlerin devam ettiğini belirterek insanların yaşamını yitirdiğini, sağlık kurumlarının tahrip edildiğini söyledi.

Osman Küçükosmanoğlu, savaşa harcanan bütçenin tüm sağlık giderlerini karşılayacağını ifade ederek İran halkı ile dayanışma içinde olduklarını bildirdi. Hekimler de, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi” sloganını attılar.

1Tabip Odası Başkanı Küçükosmanoğlu savaşa ve ticari sağlığa karşı çıktı.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi İkinci Başkanı Dr. Pınar Saip de, savaşın olduğu yerde sağlık olmayacağını belirterek sağlık hizmetinin bir hak olduğunu ancak ticarileşen sistemin bu hakkı engellediğini kaydetti. Saip, 14 Mart’ta tüm Türkiye’den gelen hekimlerle birlikte Ankara’da “Büyük Hekim Yürüyüşü”nü gerçekleştireceklerini bildirdi.

Hastaya 5 dakika muayene

Daha sonra İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ertuğrul Oruç, basın açıklamasını okudu. Dr. Ertuğrul Oruç, sağlık sistemindeki çöküşün temel nedeninin uzun yıllardır uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı olduğunu dile getirdi.

Sağlık kurumlarının işletme mantığı ile yönetildiğini belirten Dr. Oruç, sağlık çalışanlarının iş yükünün arttığını ve güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Oruç, hastalara da 5 dakikalık bir süre gibi çok kısa zaman ayrıldığını söyledi. Ertuğrul Oruç, hekim ve sağlık çalışanlarının taleplerini de şöyle sıraladı:

“Bizler, nitelikli tıp eğitiminin sağlandığı, özlük haklarının iyileştirildiği, emeklilik döneminde insanca yaşam koşullarının güvence altına alındığı ve şiddetin olmadığı bir sağlık ortamı istiyoruz. Hekimlerin hastalarına yeterli zamanı ayırabildiği ve sağlık hizmetinin piyasa baskısından kurtarıldığı bir sistem talep ediyoruz.”

1Hekimler, dün Haydarpaşa’dan Kadıköy’e yürüdü.

Metin Kutal’a saygıyla

İş hukuku alanının değerli bilim insanı Prof. Dr. Metin Kutal’ı (97) kaybettik. Önceki gün (6 Mart 2026) vefat eden Metin Kutal, iş hukuku ve sosyal politika alanındaki bilimsel çalışmalarının yanı sıra sendikal eğitimlere de katkı veren bir sosyal adalet emekçisiydi.

Nitekim Metin hocanın anılarının toplandığı kitabının adı da, “Sosyal Adalet Yolunda Bir Ömür” başlığını taşıyordu. 1929 yılında Elazığ’da doğan Metin Kutal, İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi.  

1962 yılında toplanan Çalışma Meclisi’nde 1961 Anayasası’nın öngördüğü sendikal yasaların hazırlık çalışmalarına katkı yaptı. Daha sonra profesör olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde ve emekli olduktan sonra da çeşitli vakıf üniversitelerinde öğretim üyeliği görevini sürdürdü.

4857 sayılı İş Kanunu’nun hazırlanmasında katkıda bulundu, 1988’den 2006 yılına kadar da ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) her yıl Cenevre’de toplanan genel konferansında Türkiye Cumhuriyeti adına hükümet kanadının danışmanı olarak görev yaptı.

Bireysel İş Hukuku, Toplu İş Hukuku, Endüstri ilişkileri, Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politika alanında çok sayıda yayımlanmış makalesi ve basılmış kitapları bulunan Metin hoca, akademik camiada disiplinli ve prensipli çalışmanın abidesi olarak tanınırdı.

Profesör Metin Kutal’la 1980’li yılların ikinci yarısında gazeteci olarak tanışma imkanı bulmuş ve çeşitli toplantılarda birlikte olmuştuk. Metin hocam, “Türkiye’de Basın Çalışanlarının Sorunları ve Sendikanın Rolü” başlıklı doktora tezi çalışmama da katkıda bulunmuş değerli bir akademisyendi.

Metin Kutal’ın cenazesi, bugün (8 Mart 2026) Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Kanlıca mezarlığına defnedilecektir. Hocamızı sevgi ve saygıyla anıyorum…

1Duayen iş hukukçusu Prof. Dr. Metin Kutal
/././
Kübalı Kadınlardan Armağan -Ayşe Şule Süzük- 
Bu barbarlık çağı bitecek. Onlar gidecek, siz kalacaksınız, sizin hikâyeniz başka diğer anlatılar gibi insanlığa armağan olacak, geleceği kuracak.

Bugün 8 Mart; biz emekçi kadınların dayanışma, mücadele, tarihi hatırlama, bugünü anlama ve yarını kurmaya yönelik bir iradeyi ortaya koyma günü. Kimi tarihî anlar ya da yıldönümleri hatırlattıkları kadar hatırlananla bugüne yanıt olacak bir anlatıyı kurma işlevi görür. Yarını zihnimizde canlandırmak ve yola koyulmak için tutamak noktalarına gereksinim duyarız, tarihten devralabilecek hikâyeler bugünün ihtiyaçlarıyla bütünleşerek kendimizi kurmaya yardım eder. Kendimizi; seçtiğimiz, ayıkladığımız, tortusunu atıp özünü sakladığımız anlatılarla inşa ederiz. Kadın mücadelesi de böylesi hafıza mekânlarının zihinlerimizde ve eylemlerimizde var edilebilmesi üzerinden yol alabilir ancak…

Rosa Luxemburg’un “Vardık, varız, var olacağız” sözü işte, geçmiş ve bugünü kucaklayan anlatıların yarını var etmesine yönelik hem bir çağrıyı hem bir istenci barındırır. Bugün yazık ki ülkemizde kadına yönelik toplumsal bellekte yerini giderek sağlamlaştıran, egemen anlatının ördüğü, kadının değersizleştirilmesi ile kol kola giden kadına yönelik cinayetlerdir. Korkunç bir şeyden söz ediyoruz. Baş etmesi çok zor ve çok ağır bir olgu bu. Kadınların yaşam hakkının cinayetler eliyle ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz. Nedenleri, nasılları, suçluları, sorumluları tüm bunlar başka bir tartışmanın, dahası soL okurlarının tanıdığı bildiği siyasal ve toplumsal çözümlemelerin konusu. Bugünün fotoğrafı ise yazık ki benim gibi pek çok insanı, başta da kadınları, karmaşık duygular içinde bırakan Fatmanur Öğretmen’in cinayeti ve Fatma Nur Hanım’ın kızı için ve kızıyla verdiği mücadelenin ana-kızın kayıplarıyla bir bıçak gibi yüreklerimizi parçalaması. Burada duralım. Tüm bunlar büyük, büyük çok büyük travma kadın mücadelesi için aynı zamanda bizler için bu ülkede eşitlik ve laiklik olmadan şiddet sarmalının bin bir türlüsünden kurtulmanın mümkün olmayacağına dair tarihsel bir ders.

Yukarıda sözünü ederek yazıma başladığım, tarihi hatırlama ve bugüne devrolabilecek bir mücadele pratiğini çekip çıkarma işini, bu 8 Mart’ta Kübalı kadınlar üzerinden anlatmak istiyorum. Üçüncü kez izlediğimde bile beni inanılmaz etkileyen, gözlerimin dolduğu bu son derece dokunaklı ve ilham dolu belgeselin bende bıraktığı izlenimi sizle paylaşmak istiyorum. Elbette ABD emperyalizminin korkunç ablukası altında varoluş mücadelesi veren sosyalist Küba’nın yaşadığı onurlu duruşun duygusal yükü, öfkesi, kederi ve umudu ile yazıyorum bunları.

Ne mutlu ki Küba tarihi, kadın mücadelesi için görkemli bir deneyim sunuyor. Kadın mücadelesinde Kübalı kadınların “devrim içinde devrim” diye adlandırdıkları bu muhteşem anlatıyı tüm kadınların kulağına fısıldamak gerekli. Karacaoğlan’ın “Sual eylen bizden evvel gelene/ Kim var imiş, biz burada yoğ iken” dizelerinde olduğu gibi tarihimiz görkemli. Tarihimiz yarını kuracak nice hikâyelere sahip…

“Devrimde Kübalı Kadınlar” belgeseli, 2018’de Küba’da yapılmış. José Martí Küba Dostluk Derneği izlememize aracılık etmiş. Belgesel, Küba Devrimi sonrası kadınların yeni bir toplum kurma yolunda oynadığı rolü, bugünün Kübalı kadınlarının gözünden anlatıyor. Bu anlamıyla tarihsel kişilikler, bugün benim gözümde hepsi birer kahraman olan farklı mesleklerden ve yaş gruplarından kadınların sözüyle yekpâre bir kadın mücadelesi tarihinde buluşuyor. Vilma Espín, Celia Sánchez, Haydée Santamaría… kimi siyah beyaz, kimi renkli görüntüleri ve mücadeleleri ile bugünün Kübalı kadınlarına ilham oluyor. Sonra da karanfil elden ele…

https://youtu.be/qcH2WfbVo6s

Kübalı kadınların tanıklıklarını dinlerken kullandıkları dil beni çok etkiledi. Vasatlık ile de baş etmek zorunda kaldığımız günümüzde, kız kardeşlerimin dillerini bu muazzam kullanışı, anlatımlarındaki bu canlılık, sözcük seçimindeki özen, bu denli duru, yalın anlatım kesinlikle başka bir zihniyet dünyasının içinde olduğumu, aslında sosyalizmin nasıl bir şey olduğunu çarpıcı ve aydınlatıcı bir şekilde kafama dank ettirdi. Hani insan bildiğini sandığı kimi durum ve olgular karşısında bir şeyin dokunuşuyla birden bir aydınlanma yaşar da her şeyi başka bir netlikte görmeye başlar ya, işte kız kardeşlerimin sözleri bana bunu yaşattı. Göçmüşler ve onları anlatan Kübalı kadınlar zamana, hayata, hikâyelerimize dair derin düşüncelere sürükledi beni.

Örneğin Haydée Santamaría’nın (1922–1980) neşe ve kederin iç içe geçmesiyle ilgili devrimin zafer ânına ilişkin söyledikleri şu anki kişisel ve toplumsal sıkışmışlığımızı da kapsıyor, elbette çok başka bir bağlamda ama söylemek istediğim, biraz da, en zor durumlarda dahi yola devam edebilme yeteneğine sahip olmak devrimin bize öğrettiği diye tarif ettikleri Kübalı kadınların. Geçişler, çağrışımlar… Yine Vilma Espín’i (1930-2007) hatırlamakla ilgili “Tarihimizi etten ve kemikten, şarkı söyleyip dans eden insanların yazdığını öğretmeliyiz çocuklara” diyor biri. Etten kemikten, dans eden, şarkı söyleyen, kederlenen kadınlar 1960’da devrim olur olmaz Espin’in öncülüğünde Küba Kadınlar Federasyonu’nu kuruyorlar ve kadın devrimini eş zamanlı olarak Küba devrimine bağlıyorlar. Vilma Espín diyor ki “Erkeklerin yapamayacağı üç şey; gebelik, doğurma ve emzirme. Bunun dışındaki her şeyi erkekler de kadınlar da aynı şekilde yapabilir” Kadınlar gebelikleri boyunca tam 27 kez kontrol ediliyor. “Bütün ülkede hangi kadınların gebe olduğunu adları ve soyadlarıyla biliriz” diyorlar. Yine ekliyorlar. “Fidel, 1966 yılında kadınların devrim içinde bir başka devrim yaptıklarını idrak etmişti. Kadınların yaşamın her alanında oynadıkları öncü role değinmeksizin Küba tarihinden ve Küba Devrimi’nden söz edilemez” Ve ardından “Ataerkil kapitalizm kültürel ve sembolik alanda büyük savaş yürütmekte, devrimciler ve sol bu tabloda savunmacı değil, saldırgan ve aktif bir karşı tutum geliştirmeli” diye ekliyorlar.

Son olarak Rosa Luxemburg’un “Sosyalizm çatal-bıçak meselesi değildir. Sosyalizm derin bir kültürel devrimdir” sözünü de hatırlatarak bir gerçeğe işaret ediyorlar: “Burada kimse boyun eğmez” diyorlar. Biliyorum, tüm kalbimle biliyorum üstelik. Bu barbarlık çağı bitecek. Onlar gidecek, siz kalacaksınız, sizin hikâyeniz başka diğer anlatılar gibi insanlığa armağan olacak, geleceği kuracak. 8 Mart armağanınızı alıp kadınların sandığının en nadide yerine koyuyorum ve belgeseli izlemeyenlerin bir an önce izlemesini öneriyor, yazımı güzel günlere olan inancımla “Özgürlük ve eşitlik kadınlarla gelecek!” diyerek bitirmek istiyorum.

/././

AKP'nin pedalı -Berkay Kemal Önoğlu- 

Şimdi bu ters istikametteki bisikletin vitesi atmış, pedal tutukluk yapıyor gibi görünüyor. Vakti geldiğinde o bisikleti alırız, devrimin rotasına yeniden koyarız.

Devrim ve devrimciler için sık kullanılan bir metafordur bisiklete binmek. Pedalı çevirdiğin sürece ayakta kalırsın, durduğun an düşersin. Aslında bu benzetme sadece devrimler için değil karşı-devrimler için de birebir geçerlidir. Bir devrimci dönemi silmeye, devrimi tasfiyeye giriştiysen, yerine yenisini kurmak, kurumlaştırmak ve bunu topluma kanıksatmak zorundasın. Aksi halde tasfiyesine kalktığın değerler her seferinde ayağına dolanır. O yüzden karşı-devrimler de pedal çevirmek zorundadır. Toplumun direnç noktalarına yüklenir, geri adım atmamaya çalışır, meşruiyet üretmeye çabalar ama nafile. Siyasal sistemin meşruiyeti devrimlerden kaynaklanır, toplumsal ilişkiler devrimci dönemlere referansla belirlenir.

Türkiye’de bu kırılma noktası elbette Cumhuriyet devrimi. Sadece bir rejim değişikliği değil bu. Toplumun temel yapısını değiştiren bir dönüşüm. Halifeliğin kaldırılması, laik hukuk sisteminin kurulması, kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanması, eğitimde birlik yasası… Bunların hepsi yüzyıl içinde Türkiye’de gündelik hayatı şekillendirdi, nesiller yarattı, insanlar yurttaş oldular, toplum devrimden faydalandı ve kendini 21. yüzyıla böyle taşıdı.

Erdoğan ve AKP iktidarının hikâyesi ise karşı devrimci bir dönemin zirveye ulaştığı karanlık bir hikaye. Cumhuriyet devrimiyle açılan tarihsel sayfayla yüz yıllık bir hesaplaşmanın en çetin sayılabilecek bu döneminde devlet kurumlarında, eğitimde, bürokraside, kamusal sembollerde büyük bir dönüşüm yaşandı. Cumhuriyetçiliğin iktidar merkezlerinden tasfiyesi, laikliğin kamusal alandan silinmesi, yeni bir ideolojik dilin yerleşmesi… Bunların hepsi uzun bir süredir adım adım ilerliyor. Kamusal alanın cumhuriyet değerlerinden tamamen arındırılmasına dönük ciddi bir çaba sergiliyorlar.

Fakat gelip gelip her seferinde illaki bir duvara  çarpıyorlar. Toplum dediğin öyle bir düğmeye basınca değişmiyor maalesef… Türkiye’de cumhuriyetçilik hâlâ güçlü bir toplumsallığı ifade ediyor. Laiklik fikri hâlâ milyonlarca insan için vazgeçilmez. Türkiye toplumunun bir anti-emperyalist hassasiyeti var. O yüzden bu iktidarın meşruiyet arayışı da hiç bitmiyor. Durmadan yeni ittifaklar kuruyor, eski ittifakları dağıtıyor, yeniden kuruyor. İçeride başka, dışarıda başka dayanaklar arıyor.

Yirmi yılı aşan iktidarı boyunca bunu defalarca gördük. Bir dönem liberallerle kurulan ortaklık, sonra ve beraberinde cemaatle ittifak, ardından milliyetçi blok… Dış politikada da aynı şey. ABD ile ilişkiler hiçbir zaman koparılmıyor ama dönemsel olarak geliştirilen göreli pazarlıkçı tutuma içeride mutlaka anti-emperyalist söylem eşlik ediyor. Bölgesel rekabet adına yeni hamleler yapılıyor ama her seferinde sonuçta İsrail’in ve ABD’nin hareket alanı genişliyor. Ortadoğu’daki güç dengeleri sürekli değişirken Türkiye bu değişimin yönünü belirleyen değil, sonuçlarına uyum sağlamaya çalışan bir aktör konumunda kalıyor.

Buna rağmen içeride hâlâ “anti-emperyalist” bir iktidar masalı anlatmaya çalışanlar var. Lafta anti-emperyalist olup AKP iktidarına taşeronluk yapan, onun ihtiyaç duyduğu meşruiyeti bu açıdan fellik fellik arayanlar… Oysa anti-emperyalizm sözle değil tutarlılıkla ölçülür. Bir gün Washington’la kavgalı olduğunu iddia edip ertesi gün aynı kapıda destek arayan bir çizgiye anti-emperyalizm demenin bir mantığı bulunmuyor. Doğrusu, anti-emperyalist, laik, halkçı, cumhuriyetçi bir duruşun AKP karşısında tavizsiz olması gerektiğinin sürekli akılda tutulması.

Başa dönersek… Erdoğan da aslında o bisiklete binmiş durumda. Ama takdir edersiniz ki ters istikamette sürüyor. Durursa düşeceğini biliyor, o yüzden sürekli pedal çevirmek zorunda. Yeni ittifaklar bulmak, yeni krizler yaratmak, yeni denge oyunları kurmak zorunda. Çünkü mesele sadece bir koltuk meselesi de değil; aile bağlarıyla, sermaye ilişkileriyle, bürokratik kadrolarla örülmüş geniş bir çıkar koalisyonunun ayakta kalması, Türkiye kapitalizminin doyumsuz iştahına sürekli yeni gıdalar bulunması meselesi. Böyle yapılar için geri adım atmak elbette kolay değil. Türkiye de dünyadaki trendi izliyor ve insan faktörü devreye girmediği müddetçe, düzenin tepesindekiler eliyle son sürat uçurumdan aşağı sürüklenmeye devam ediyor…

“Dostum Trump” bugün için vazgeçilmez bir figür. Çıldırsa da vazgeçilmez. Gazze’de binlerce kadın ve çocuk dünyanın gözü önünde öldürülse de, yanı başımızda 165 kız çocuğu okullarında katledilse de, Suriye başta olmak üzere bütün Ortadoğu İsrail’e peşkeş çekilse de vazgeçilmez… Peki Erdoğan vazgeçilmez mi? Eh emperyalist sistem için Trump ve Netanyahu'dan bile bir yerde kurtulmak ne kadar gerekliyse, yeri geldiğinde AKP'yi de "deliğe süpürmek" o kadar gerekli görülmeyecek mi? Üstelik içeride ekonomiyi ayakta tutmak için dış kaynak arayan bir yönetimden söz ediyoruz. Bugün Trump’la kurulan ilişki yarın ortadan kalktığında o ekonomik dengeyi neyle sürdüreceklerini kendilerine soruyorlar mı? Yukarısı bıyık, aşağısı sakal anlayacağınız...

Türkiye'yi bütün bu denklemde kirli bir savaşın içine, adice provokasyonlarla sokmalarına ve ülkenin geleceğinin kumar masasına yatırılmasına izin vermeyelim. AKP’nin yaşadığı sıkışmışlığı aşmak için önünde sonunda Türkiye’nin iç dinamiklerine dönük operasyonlar yürütebileceğini ve düzen içi “cici muhalefet”ten faydalanarak yeni manevralar deneyeceğini akıldan çıkarmayalım.

Dünya da, bölgemiz de, ülkemiz de büyük çalkantılara gebe. Bir çöküşe tanıklık ediyorsak, mutlaka bir kopuşu akla koymak gerekir. Kendimize güvenmek gerekir. Çünkü dünyanın dört bir yanında emperyalizme, işbirlikçilerine, adaletsizliğe karşı biriken bir enerji var.

Şimdi bu ters istikametteki bisikletin vitesi atmış, pedal tutukluk yapıyor gibi görünüyor.

Vakti geldiğinde o bisikleti alırız, devrimin rotasına yeniden koyarız. Vitesi takar, pedalı ileri doğru çeviririz. O zaman yol da açılır elbette. Türkiye’nin insanı da var, kaynağı da var, birikimi de var...

/././

Bir devrimci kadın portresi: Tina Modotti -Fide Lale Durak 

Modotti, objektifinden baktığı dünyayı yalnızca görmekle yetinmemiş; onu değiştirmeye de çalışmıştır.

Günümüzde en fazla kadınlar ve kız çocukları eziliyor, en fazla onların yaşam hakkı gasp ediliyor. Geçtiğimiz hafta aynı isimli iki kadının cinayeti boğazımızı düğümledi, nefes alamadık. Cinayetlerin sebebi ise sadece cinsiyetleri değil, özünde kapitalizmdi. 

Kadın olarak yaşamanın zor olduğu bir ülkede bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. 8 Mart da, kapitalizmin önerdiği gibi bir cinsiyeti kutlayarak değil, sistemin yarattığı katmerli sömürüye karşı mücadeleyi büyüterek anlamına kavuşabilir. Neyse ki, bu farkındalıkla yaşamış, üretmiş ve kavga etmiş kadınlar tarihimizde az değil. 

Tina Modotti bu kadınlardan biri; hem sanatıyla hem de politik mücadelesiyle iz bırakan bir fotoğrafçı. Fotoğraflarına çoğumuz aşinayız, ancak ismini yakın arkadaşı Frida Kahlo kadar sık duymuyoruz. Oysa Modotti’nin yaşamı, yaşadığı coğrafyalar kadar dönüşen bir politik bilinç hikâyesi barındırıyor. 1896’da İtalya’da doğan Modotti, 1913’te ailesiyle birlikte ABD’ye göç ediyor. Ardından 1922’de, henüz 26 yaşındayken Meksika’ya taşınıyor ve onun için asıl belirleyici olan politikleşme süreci de burada başlıyor.

1Tina Modotti ve Frida Kahlo

Meksika’da 1920’ler, sanat ve siyasetin iç içe geçtiği bir dönem. Modotti, bu yıllarda fotoğraf sanatçısı Edward Weston ile açtıkları stüdyoda birlikte hareket eder. Bir yandan işlerini büyütürken, diğer yandan sanatlarını olgunlaştırmaya çalışırlar. Bu süreçte Diego Rivera, Frida Kahlo, Lupe Martin ve Jean Charlot’un da dâhil olduğu sanat ve politika çevrelerinin parçası hâline gelirler. Ancak bu ortak üretim süreci, her iki sanatçıyı farklı yönlere taşır. Weston Meksika’nın manzaralarına ve soyut fotoğrafa yönelirken, Modotti giderek daha fazla Meksika halkının portrelerine odaklanır.

Bu yönelim rastlantısal değildir. Modotti’nin bu dönemde gözlemlediği toplumsal eşitsizlikler, işçilerin yaşam koşulları ve halkın gündelik yaşamı, onda güçlü bir politik bilinç yaratır. 1925’te Uluslararası Kızıl Yardım’a, 1927’de Meksika Komünist Partisi’ne katılır.

Artık Modotti için fotoğraf, sadece estetik bir araç değil, politik bir ifade biçimine dönüşmüştür. Portrelerine toplumsal mücadeleler ve emeğin izleri dâhil olmaya başlar; böylece fotoğraflarında romantik dönemden devrimci döneme geçilir.

Sessiz eller, büyük hikâyeler, devrimci kadınlar

1Tina Modotti, 1927, İşçinin Elleri
1Tina Modotti, 1927, Yıkayan Eller
1Tina Modotti, 1929, Kukla Oynatıcısının Elleri

Modotti’nin dönüşen bilinci fotoğraflarına da yansır. Özellikle de el fotoğraflarına: Kirli, nasırlı eller; bir iş aletine sıkıca tutunmuş eller, iş üstünde, kasları sonuna kadar zorlanan eller, kasılmış ve birbirine dolanmış eller ya da sessizce ifadesini arayan eller…

Modotti, bu ellerle insan portreleri anlatır: Sessiz ama güçlü, emeğin görünür hâle getirildiği, yaşamın direncinin vurgulandığı portreler.

1Tina Modotti, 1926, İşçi Geçidi

Modotti’nin bakışı yalnızca tekil bedenlere değil, kolektif olana da yönelir. Kalabalık portrelerinde insanlar, yığın yığın, akarcasına yürüyen; insan şeklinden çok soyut bir kavramın şekline bürünürler.

Şapka takmış köylüler ve işçiler, ritmik bir yürüyüşle tek bir güç hâline gelir. Kameranın önünde artık tek tek insanlar değil, toplumsal bir hareket durmaktadır. Yine de bu fotoğraflarda ulaşılan tek bir portre vardır: İşçi sınıfının portresi.

Modotti bazen bir el fotoğrafından işçi sınıfına, bazen de sonsuz gibi görünen kalabalıkların içinden gözümüzün önüne gelen bir insan yüzüne ulaşmayı başarır. Bu fotoğrafların çekildiği dönem ise Büyük Buhran’a ve hemen sonrasına denk gelir; Modotti böylece işçi sınıfının bir tarihsel kesitini belgelemektedir.

Bu kolektif anlatının içinde kadınlar da merkezi bir yer tutar.

1Tina Modotti, 1928, Bayraklı Kadın
1Tina Modotti, 1929, Tehuantepec’li Kadın

Kadınlar, Modotti’nin fotoğraflarında yalnızca bir figür değil; açıkça politik özneler olarak var olurlar. Bir karede genç bir kadın devrim bayrağını taşırken, başka bir karede günlük hayatın işlerinde, başının üzerinde yüküyle karşımıza çıkar. Ancak her iki durumda da bakışları cesur, duruşları kararlıdır.

Bu politik duruş, Modotti’nin hayatını da belirlemektedir. 1930’da ülkede yükselen komünizm ve göçmen karşıtlığı nedeniyle Meksika’dan sürgün edilir. Önce Berlin’e, ardından İsviçre’ye gider. İtalya’da yükselen anti-faşist direnişe katılmak istese de çevresinin tavsiyesiyle 1931’de SSCB’ye geçer. Burada fotoğrafçılıktan çok devrimci görevlerle ilgilenir; İşçilerin Uluslararası Yardım Örgütleri adına çeşitli sorumluluklar üstlenir. 1936’da İspanya İç Savaşı patlak verdiğinde Moskova’dan İspanya’ya geçerek 1939’a kadar burada kalır. Yenilginin ardından sahte kimlikle yeniden Meksika’ya dönmek zorunda kalır.

Modotti, 1942’de, 45 yaşındayken, taksiyle evine dönerken kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybeder. Diego Rivera, bu ani ölümün şüpheli olduğunu öne sürerek ölümünün araştırılmasını talep eder. Otopsi raporu doğal ölüm olduğunu söylese de Modotti’nin beklenmedik ölümü üzerindeki şüphe hep kalır. 

Neruda mezar kitabesini yazar, Leopoldo Méndez rölyef portresini yapar. Böylece Modotti, mücadele ettiği toprakların kalbine gömülür.

Modotti’nin fotoğrafları; kadınları, işçileri ve emekçi halkı betimleyişiyle klasik portre anlayışını aşar çünkü onun fotoğraflarının her karesine yansıyan toplumsal izler sınıf mücadelesini büyütür. Çünkü Modotti, objektifinden baktığı dünyayı yalnızca görmekle yetinmemiş; onu değiştirmeye de çalışmıştır.

Değiştirme iradesiyle mücadele eden emekçi kadınların günü kutlu olsun.

/././

soL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-

Özgür Özel, İBB davasındaki gerginliği anlattı: Hâkim salonu germeye, Ekrem Başkan'ı itibarsızlaştırmaya çalıştı  CHP Genel Başkanı  Özg...