T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-

Özgür Özel, İBB davasındaki gerginliği anlattı: Hâkim salonu germeye, Ekrem Başkan'ı itibarsızlaştırmaya çalıştı 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Silivri’de başlayan İBB davasında yaşanan gerginliğe ilişkin olarak, "Burası öyle kusura bakmasın ama Sahra Altı bir ülke değil. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten emanet bir cumhuriyet var. Canını okumalarına rağmen Anayasa’ya göre bir hukuk devleti burası. Savunma diye bir hak var. Masumiyet diye bir karine var. Her fırsatta ‘Ekrem İmamoğlu suç örgütü’ diyen ve 15 buçuk milyon vatandaşın oy verdiği, 25 buçuk milyon vatandaşın imza verdiği kişiyle senli benli, birinci tekil şahısla konuşmaya çalışan adam hakikaten kendini kaybetmiş. Bu kadar saygısız, bu kadar üstten, daha doğrusu bu kadar ne dediğini bilmeyen... Salondan uğultu yükselince ‘siz’ deyip salon sakinleşince ‘sen’ diyen... Demişler ki ona sen Ekrem Başkan’a, cumhurbaşkanı adayına, bu ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanına ‘sen’ de ki itibarsızlaşsın. Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi” dedi.

İBB davası | Gerginlik üzerine mahkeme heyeti izleyicilerin çıkmasını istedi, duruşma başlamadan ara verildi; İmamoğlu'ndan "Kaçarak yargılayamazsınız" çıkışı

İBB'ye yönelik yolsuzluk iddiasıyla açılan ve arasında CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 402 sanıklı davanın ilk duruşması, İstanbul 40’ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri’deki Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesindeki 1 No’lu salonda görülmeye başlandı. Davayı duruşma salonunda takip eden CHP Genel Başkanı Özgür Özel, mahkeme heyetinin salondan ayrılmasının ardından duruşma salonunda gazetecilere açıklama yaptı. Özel, şunları söyledi:

“Bugün sabahleyin aslında aileler, milletvekilleri ve avukatlar olarak salonda yerimizi aldık. Dünden itibaren de bir provokasyon kokusu olduğunu seziyorduk. Geçmişte bazı grupların, örgütlerin, yapıların devlete karşı provokatif girişimleri olurdu, şimdi devleti yönetenlerin millete karşı provokatif girişimleri var. Bugün duruşma başladı. Bu kadar önemli bir duruşma. Normalde tamamen tutuksuz yargılamanın olması gereken bir noktada, bir yıldır içeride tuttukları insanlar ve avukat söz istiyor, avukata söz vermiyor. 700 yılla yargıladığı Sayın Ekrem İmamoğlu söz istiyor, ona söz vermiyor. 2 bin 430 yıl ceza istiyor, Ekrem İmamoğlu söz istiyor ve Ekrem İmamoğlu’na ‘sanık Ekrem’ diye sesleniyor. Buna salon tepki verince bu sefer dönüp ‘Ekrem Bey siz’ demeye başlıyor. İlk başta onlarca kez senli benli ve güya itibarsızlaştırmaya yönelik birtakım davranışlar. Sonra bir avukat güç bela sesini duyurdu ve dedi ki ‘Şu an verdiğiniz liste var Aykut Erdoğdu ile başlayan, Ekrem İmamoğlu ve Fatih Keleş diye biten. Haftalardır kaleminize bu sıralamayı soruyoruz. ‘Savunmaya hazırlanacağız, ne diyorsunuz?’ Buna cevap verin.’ ‘Hazır değildi’ diyorlar. ‘Dün bunu Yeni Şafak gazetesi yayınladı. Avukatlara verilmeyeni yandaş bir gazeteye nasıl sızdırıyorsunuz’ dedi. Buradan sonra kimyası bozuldu hâkimin, ‘Salonu boşaltın’ dedi. Yani öyle bir şey ki emirle, talimatla iktidarın gazetesine, iktidarın hâkimlerinin haber sızdırdığı bir şeyde suçüstü yakalandı. Salonun psikolojik olarak kontrolünü kaybetti ve demek ki aslında baştan beri olan bir şey, ‘Salonu boşaltın’ dedi. Biz de milletvekilleri ve aileler olarak salonu boşaltmıyoruz tabii ki.

“Salonu germeye çalışan bir hâkim var, sükunetini korumaya çalışan aileler var”

Çıkmayacağız tabii çünkü ağzından çıkan son söz ‘Salonu boşaltın’ olduğu için biz buradan çıkarsak bir daha içeriye almazlar aileleri de bu doğru bir şey olmaz. Ama bunun dışında yani usulüne göre gelse, bir ara verse zaten herkes çıkacak. Yani dışarıda basın mensupları bekliyor, aileler bekliyorlar burada. Olacak işler değil bunlar. Ama böyle bir suçluluğun telaşı, aldığı talimatları uygulama, aklınca Ekrem Başkan'a senli benli konuşarak bir itibarsızlaştırma... Tabii buna ne avukatlar izin verir ne aileler izin verir. Salonu germeye çalışan bir hâkim var. Sükunetini korumaya çalışan aileler var burada. Zaten düşünsenize avukatlar ve aileler girdikten sonra, herkese yer olduktan sonra milletvekilleri girdi, dışarıda milletvekili arkadaşlarımız var, 81 ilden gelen herkesi bir başka yerde tutuyoruz, misafir ediyoruz ve istiyoruz ki burası işlesin ama hâkim istiyor ki burada kaos çıksın, kriz çıksın, kavga çıksın. Üzüldüğüm nokta ne? Dünya kadar yurt dışından basın mensubu var ve Türkiye'de 15 buçuk milyon kişinin cumhurbaşkanı adayı göstermiş bir ismi tutup içeri koymaları, 35 yıllık diplomayı iptal edip Türkiye'de serbest bir seçimden korktuklarını dünyaya ilan etmeleri yetmezmiş gibi; bir yargılamayı bile yapamadıklarını, yargılamayı bizzat hâkimin provoke ettiğini bütün salon görüyor.

“Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi”

Herkes şaşkın. Bu salon niye boşalsın? Bir senedir insanlar birbirini bekliyorlar, bugünü bekliyorlar. Bu salon niye boşalsın? Bugün milletvekilleri, aileler olmadan yargılayan, yarın ‘Avukatsız yargılayacağım’ der, öbür gün ‘Ben yargılamyı yaptım, kararım budur’ der. Burası öyle kusura bakmasın ama Sahra Altı bir ülke falan değil. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten emanet bir cumhuriyet var. Canını okumalarına rağmen Anayasa’ya göre bir hukuk devleti burası. Savunma diye bir hak var. Masumiyet diye bir karine var. Orada her fırsatta ‘Ekrem İmamoğlu suç örgütü’ diyen ve 15 buçuk milyon vatandaşın oy verdiği, 25 buçuk milyon vatandaşın imza verdiği kişiyle senli benli, birinci tekil şahısla konuşmaya çalışan adam hakikaten kendini kaybetmiş, yani olacak bir iş değil. Bu kadar saygısız, bu kadar üstten, daha doğrusu bu kadar ne dediğini bilmeyen... Salondan uğultu yükselince ‘siz’ deyip salon sakinleşince ‘sen’ diyen... Demişler ki ona sen Ekrem Başkan’a, cumhurbaşkanı adayına, bu ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanına ‘sen’ de ki itibarsızlaşsın. Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi.

“Sanıklara ilk günden beri suçlu muamelesi yapan anlayış, kendi siparişiyle oluşturduğu heyetle yargılama yapacak”

Doğal hâkim ilkesi diye bir şey var, değil mi? Burada 50’ye yakın ağır ceza mahkemesi var. Bir yıldır şunu duymuyor musunuz, ‘Ya 1’e ya 40’a düşecek.’ Sonra Beşiktaş davası, Aziz İhsan Aktaş davası 1’e düştü. Herkes dedi ki ‘Bu 40’a düşecek.’ Bu dendiği gibi 40’a düştü. 40’ta bir ihtimal bir yıldır bilindiği şekilde oldu. 40’ın hâkimi, şu anki hâkim geçmişten beri Adalet Bakanıyla çok yakın ilişkiler içinde olan bir hâkim. Ama iki tane üyeden emin olamadılar. Buraya yeni iki üye, bir hâkim koydular. Akın Bey'in razı olduğu, buraları ona emanet etmek istediği, davayı düşündüğü 40’ın hâkimine dışarıdan yeni yolladıkları iki tane yardımcı getirdiler. Nerede doğal hâkim ilkesi? Adrese teslim bir heyet olmuşlar kendilerine göre. Minareden at beni, in aşağı tut beni. Burada akıllarınca yargılama yapacaklar. Bu yüzden zaten sanık lehine delil toplamayıp sanıklara ilk günden beri suçlu muamelesi yapan, ceza almdan belediye başkanının resmini yasaklayan anlayış şimdi kendi siparişiyle oluşturduğu heyetle yargılama yapacak. Her şeye rağmen geldik, bütün sakinliğimizle buraya oturduk. Beyefendinin yapmaya çalıştığı işe bak. İlk laftan hakaretle başlıyor, itibarsızlaştıracak bir ses tonuyla konuşuyor. Ekrem İmamoğlu’nun ve arkadaşlarımızın beyefendiliği ve milletten gördükleri hürmetin zekatı, bu hâkime yeter. Bu hâkimin hukuk adına yediği kadarını bizim bu salondaki arkadaşlarımız yakasına dökmüşler. Daha ne konuşuyor, kimmiş o?”

https://www.dailymotion.com/video/xa1k9n2

***

Kodlama ve veri setlerindeki gizli ön yargılar: Yapay zekâ, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretebiliyor -Füsun Sarp Nebil- 

"Yapay zekâ toplumsal verilerle eğitilen bir sistem. Dolayısıyla toplumdaki cinsiyet kalıpları veri setlerine yansıyorsa, bu kalıplar algoritmalar aracılığıyla yeniden üretilebiliyor. Araştırmamızda incelediğimiz üç farklı yapay zekâ uygulamasında da benzer kalıpların ortaya çıktığını gördük. Kadın figürleri genellikle duygusal, bakım veren veya ev içi rollerle ilişkilendirilirken; erkek figürleri daha çok güç, liderlik ve kariyer gibi kavramlarla birlikte temsil edildi. Örneğin Siri gibi sistemler çoğu zaman kadın sesiyle tasarlanıyor ve daha uyumlu, sakin veya itaatkâr bir karakterle sunuluyor"

8 Mart Kadınlar Günü yine yaşandı bitti. Eşitsizlik her alanda maalesef sürüyor ama şimdilerde buna "yapay zekâ" da eklendi. ABD ve İsrail'in, İran'a saldırılarını yaşadığımız bugünlerde, ABD'de yapay zekâ alanında duyduklarımız bizi savaş açısından endişelendiriyor.

Bugünlerde Pentagon'un Anthropic'i "Tedarik Zinciri Riski" diye tanımlayarak, askeri yükleniciler tarafından kullanımını yasaklaması olayını gördük. Anlaşmazlığın nedeni olarak, Anthropic’in yapay zekâ sistemlerine yerleştirilmiş etik güvenceler olduğu ve bunların otonom silahlar veya kitlesel iç gözetim için kullanılmasına izin vermeyi reddettiği belirtildi. Arkasından OpenAI donanım şefi Caitlin Kalinowski'nin, gözetim ve otonom silahlar konusundaki endişeleri nedeniyle istifa ettiği ortaya çıktı. Bunlar işin içindeki insanların yarattığı olaylar.

Zaten bu endişeler yeni bile değil, Önce Sam Altman'ın 2023'de İşten atılması (ve sonra geri dönmesi) ve sonra 2024'de Yapay zekâ şirketleri çalışanları ABD Kongresinden "ihbarcı koruması" diye bir hak istemeleri. Hep dikkatimizden kaçmaması gereken hususlar. Yani işin içindeki üst ya da alt düzey insanlar da bir şeylerden rahatsız.

Kodlama ve veri setlerindeki gizli ön yargılar

Ama bırakın savaşı, günlük toplumsal hayatımız içinde de sorun var. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle bir panel düzenledi. Değerli panelistler davet etmişlerdi. Bu panelistlerin neler söylediklerine ayrı ayrı yer vermeyi planlıyorum. İlk olarak İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Burcu Şahin ile konuştuk.

Zeynep Burcu Şahin'in sunumu ve bizim bugünkü söyleşimizin temeli, 2025'deki "Yapay zekâ Uygulamalarında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Yeniden Üretimi: Kodlama ve Veri Setlerindeki Gizli Önyargılar"başlıklı araştırma. Trump'ın ayrımcılığı önlemeye yönelik eyalet yapay zekâ kanunlarını geçersiz kılan kararnamesi de aklımızda tutarak, şimdi sorularımıza geçelim.

-İlk sorumuz, yapay zekâ mevcut stereotipleri, kalıp yargıları ve önyargıları benimseyerek algoritmalarına yansıtıyor mu? Yapay zekâ algoritmaları ve veri setleri toplumdaki önyargıları yeniden nasıl üretebiliyor?

Yapay zekâ bir bilinç değildir. Bir tarihsel hafızadır. Ve o hafıza, yüzyıllardır erkek merkezli üretilmiş bir bilgi rejiminin içinden beslenir. Algoritma dediğimiz şey, toplumsal bilinçdışının matematiksel versiyonudur. Eğer algoritmalar, tarihsel olarak oluşmuş toplumsal verilerle eğitiliyorsa, bu verilerdeki cinsiyetçi kalıplar da sistemin çıktılarında tekrar ortaya çıkabilir. Araştırmamızda da gördüğümüz gibi, yapay zekâ uygulamaları kadınları çoğunlukla “nazik, duygusal, sevecen” gibi sıfatlarla; erkekleri ise “güçlü, lider, başarılı” gibi özelliklerle ilişkilendirebiliyor. Bu durum aslında yapay zekânın yeni bir önyargı üretmesinden ziyade, toplumda zaten var olan kalıpları veri setleri aracılığıyla yeniden üretmesi anlamına geliyor.

-Birleşmiş Milletler toplumsal cinsiyet eşitliğini temel bir insan hakkı olarak tanımlıyor. Türkiye’de ya da dünyada bu hedefe ulaşma konusunda sizce en büyük engeller nelerdir? Kadınların kadınlara bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başarılı kadınlar neden sevilmiyor?

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin önündeki en büyük engellerden biri, çok uzun yıllardır devam eden ataerkil toplumsal yapı ve buna bağlı olarak oluşmuş kültürel kalıplardır. Bu kalıplar sadece erkekler tarafından değil, toplumun tamamı tarafından üretilip içselleştiriliyor. Bu nedenle kadınların da kadınlara yönelik önyargılar geliştirdiğini görebiliyoruz. Nitekim bazı araştırmalar, kadınların başarılı olduklarında erkeklere kıyasla daha az sevildiğini ve daha fazla eleştirildiğini gösteriyor. Diğer yandan birçok kadın çalışanın da kadın yönetici yerine erkek yöneticiyle çalışmayı tercih ettiğine yönelik bulgular da mevcut. Bu durum aslında bireysel bir tutumdan çok, toplumun başarı ve güç kavramlarını uzun süre erkeklik ile ilişkilendirmesinin bir sonucu olarak görülebilir. İş alanı halen erkek egemen bir alan. Ve kadınlardan bu alana uyum sağlaması için erkeksi kabul edilen özellikleri benimsemesi beklenebiliyor. Ne yazık ki bir noktada kadınların bu sınırlı kotada birbirlerini dışlayabildiklerini de öne sürmek de mümkün.

-Toplumsal cinsiyetçilik nedir? Yapay zekâ ve toplumsal cinsiyet ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapay zekâ sistemlerinin toplumsal cinsiyet algısını şekillendirme veya yeniden üretme gücü var mı? Eğer varsa bu nasıl gerçekleşiyor? Araştırmanızda feminist teknoloji kuramını kullanıyorsunuz. Bu yaklaşım yapay zekâyı analiz etmek için neden önemli?

Toplumsal cinsiyetçilik, kadın ve erkeklere toplum tarafından belirli roller, beklentiler ve özellikler yüklenmesi ve bu rollerin eşitsiz güç ilişkileri yaratmasıdır. Yapay zekâ ile ilişki kurduğumuzda ise şunu görüyoruz: Yapay zekâ toplumsal verilerle eğitilen bir sistem. Dolayısıyla toplumdaki cinsiyet kalıpları veri setlerine yansıyorsa, bu kalıplar algoritmalar aracılığıyla yeniden üretilebiliyor. Feminist teknoloji kuramı bu noktada önemli çünkü teknolojiye nötr bir araç olarak bakmıyor. Aksine teknolojinin de toplumsal güç ilişkileri ve kültürel yapılar tarafından şekillendiğini savunuyor. Bu yaklaşım sayesinde yapay zekâ sistemlerinin hangi değerleri ve hangi önyargıları taşıyabileceğini daha eleştirel bir şekilde analiz edebiliyoruz.

-ChatGPT, DALL-E ve Perplexity gibi çeşitli yapay zekâ uygulamalarının toplumsal cinsiyet rolleri için benzer kalıplara başvurduğunu görüyor muyuz?

Araştırmamızda incelediğimiz üç farklı yapay zekâ uygulamasında da benzer kalıpların ortaya çıktığını gördük. Kadın figürleri genellikle duygusal, bakım veren veya ev içi rollerle ilişkilendirilirken; erkek figürleri daha çok güç, liderlik ve kariyer gibi kavramlarla birlikte temsil edildi. Görsel üretim araçlarında da kadınların ev ortamında ya da çocuk bakımında gösterildiği, erkeklerin ise daha çok iş hayatı veya liderlik pozisyonlarında resmedildiği dikkat çekti. Bu durum farklı yapay zekâ sistemlerinin benzer veri setleri ve kültürel kalıplarla eğitildiğini gösteriyor. İlginç olan yapay zekâ uygulamalarının dilde eşitlik ancak temsilde ataerki göstermesi.

- “2019 yılı itibariyle “dijital teknolojiyi temel amaçları için nasıl işlevselleştireceğini bilen kadınların ve kız çocuklarının sayısı, erkeklere oranla yüzde 25 daha az; bilgisayar programlamayı bilen kadınların ve kız çocuklarının sayısı erkeklere oranla 4 kat daha az; bir teknoloji patenti almaları ihtimali ise erkeklere oranla 13 kat daha azdır” (UNESCO, 2022). Bir diğer deyişle, kadınlar dijital teknolojinin hem üretim hem de kullanım aşamasında dışlanmaktadır.” Diyorsunuz. Bunun sizce nedeni nedir?

Bunun arkasında birkaç temel faktör bulunuyor. Birincisi teknoloji nötr değildir; iktidar ilişkileriyle şekillenir. Yani teknoloji kimin tarafından üretiliyorsa, hangi değerler sistemi içinde tasarlanıyorsa hangi veriyle eğitiliyorsa onun ideolojisini taşır. Ve teknoloji ve mühendislik alanları uzun süre erkek egemen alanlar olarak görülmüştür. Bu durum hem eğitim süreçlerinde hem de kariyer tercihlerinde kadınların bu alanlara yönelmesini zorlaştırabiliyor. İkinci olarak teknoloji sektöründe rol model eksikliği de önemli bir faktör. Kadınların teknoloji üretiminde daha az görünür olması, genç kadınların bu alanlara yönelmesini de sınırlayabiliyor. Dolayısıyla burada yalnızca bireysel tercihler değil, tarihsel ve yapısal eşitsizlikler de önemli bir rol oynuyor.

-Araştırmanızda kadınların “nazik, duygusal, sevecen”, erkeklerin ise “güç, başarı ve statü” ile ilişkilendirildiği ortaya çıkıyor. Bu sonuç bize yapay zekânın toplumsal stereotipleri nasıl yansıttığını gösteriyor mu? Siri örneğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bulgular, yapay zekânın toplumsal stereotipleri yansıtma eğilimini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kadınların daha çok bakım ve duygusallıkla, erkeklerin ise güç ve başarıyla ilişkilendirilmesi aslında toplumda çok uzun süredir var olan bir kalıp. Benzer bir örneği dijital asistanlarda da görüyoruz. Örneğin Siri gibi sistemler çoğu zaman kadın sesiyle tasarlanıyor ve daha uyumlu, sakin veya itaatkâr bir karakterle sunuluyor. Bu da teknolojinin belirli toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretebildiğini gösteriyor. Siri örneğinin bir dijital asistanın bir kadının cinsiyetçi bir hakaret karşısındaki olası tepkisini modellemesi açısından önemli ve üzücü bir örnek olduğunu düşünüyorum.

-Yapay zekâ sistemleri bu tür cinsiyetçi kalıpları azaltmak için nasıl geliştirilebilir?

Bunun için birkaç önemli adım gerekiyor. Öncelikle yapay zekâ sistemlerinin eğitildiği veri setlerinin daha dengeli ve kapsayıcı olması gerekli. Eğer veri setleri yalnızca belirli kültürel kalıpları içeriyorsa, algoritmalar da bu kalıpları tekrar üretir. İkinci olarak teknoloji geliştirme süreçlerinde daha fazla kadın araştırmacı ve mühendis yer almalıdır. Farklı bakış açıları teknoloji tasarımına dahil edildiğinde önyargıların azaltılması daha mümkün hale gelir. Ayrıca algoritmaların etik açıdan düzenli olarak test edilmesi ve önyargı analizi yapılması da oldukça önemlidir.

-Sizce, gelecekte yapay zekâ teknolojilerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirme potansiyeli var mı?

Evet, doğru şekilde tasarlandığında yapay zekâ teknolojileri toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen önemli araçlar haline gelebilir. Teknoloji kader değil; politik bir tercihtir. Eğer veri setleri daha kapsayıcı hazırlanır, algoritmalar önyargı açısından düzenli olarak denetlenir ve teknoloji geliştirme süreçlerinde çeşitlilik sağlanırsa, yapay zekâ mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmek yerine onları görünür kılan ve dönüştüren bir araç olabilir. Bu noktada sorun teknolojinin kendisi değil, hangi değerlerle ve hangi toplumsal bakış açısıyla geliştirildiğidir.

/././

Yargının istatistikleri -Fikret İldiz- 

Ne demektir, neye yarar?

Anayasa Mahkemesi, 27 Şubat 2026 tarihinde bireysel başvurulara ilişkin olarak 23 Eylül 2012 – 31 Aralık 2025 tarihlerini içeren 13 yıllık istatistikleri yayımladı.

Yapılan 714,774 adet bireysel başvuru sayısı 2022’de yüzde 67, buna karşılık 2025 yılı sonunda bireysel başvuru sayısı yüzde 111 artış göstermiş.

Hak ihlallerinde vazgeçmeyen bir hukuk sistemine teslim olmuş yargının halleri, perişan!

Anayasa Mahkemesi 623,088 bireysel başvuruyu sonuçlandırmış. Halen 91,686 başvuru sıra bekliyor. Bir anlamda Anayasa Mahkemesi yapılan başvuruların yüzde 87’sini karşılamış durumda.

Yargıya güvenin olmadığı, hak aramanın nafile olduğu bir hukukla yaşamak….

İstisnalara bakılırsa "OHAL kapsamında yapılan başvurular hariç" diyor Anayasa Mahkemesi. OHAL Komisyonu kurulması üzerine “başvuru yollarının tüketilmemiş olduğu” gerekçesiyle kabul edilemezlikle sonuçlandırılan 72,134 dosya hariç, 2017 yılı başvuruları karşılama oranı yüzde 90… Mahkeme OHAL’e dokunmuyor. Karar vermiyor ve vermek istemiyor. O zaman yasama eliyle “komisyon” kuruluyor. Konu yürütmeye ait oluyor ve binlerce çıkmaz yoldan birisi daha kanununa kavuşarak kanunilik ilkesini yok sayıyor.

Binlerce dosya idari mekanizmaya teslim edilerek yeni yolun çıkmazları yaşanıyor.

Yargı denetimini ortadan kaldırabilmek için böyle bir yoldan geçmeyi “kanuni” sayan ve OHAL başvurularının sonuçsuz kalması için idari yargıya emanet edilen ve sesi kesilen yargının sesi yok!

İnsanları yaşarken yaşamından koparan “işlemlerin” hesabını soran yargı yok!

Hatta ve hatta; “devlete sadakat” ve “bağlılık” için gerekçe yazanların hukuku çoğaltılıyor ve adaleti yok! 

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması yöntemiyle yargıya erişimin engellendiği bir sistem kurmak ve yargısal denetim yolların yargı kararlarıyla tıkamaktır olup bitenler….   

AİHM'e 2025'te toplam 53 bin 464 şikayette bulunulmuş. Başvuruların 18 bin 464'ü Türkiye kaynaklı hak ihlali iddialarıdır.

Türkiye,  AİHM’e yapılan başvurularda yüzde 34,5 gibi bir oranla birinci sıraya yerleşmiş durumda.

Bu rakamlar AİHM ile ilgili istatistiklerden sadece birisi…

Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tartışmaktan kararları uygulamaya bile zamanı olmayan yargının içinde bulunduğu hallerin istatistiklerde bile yeri kalmadı.

Uygulanmayan kararlarda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları birinci sırada…

Okunup geçilen, haber bile olmayan bu istatistikler ne anlatıyor?

İstatistik, verilerin değerlendirilmesidir. Soyutlama yapılmasını sağlar. Ekonomik modellerin oluşturulmasında istatistiklere başvurulur. Geçmiş ve güncel, özel ve kamu sektörünün sorunlarının çözümünde istatistik analizleri ve yöntemleri kullanılır.

Toplumsal bilimlerde ve ekonomide, sistematik değişimleri tesadüfi değişimlerden ayırt etmede istatistikler çok işe yarar.

Toplumsal ilişkileri matematikle ifade etme eğilimi olarak istatistik; toplumsal yapıyı anlatır, açıklar ve yön verebilir.

Toplumsal yapı ve örgütlenmelerin tarihi ve kültürel boyutlarının ancak matematik diline çevrilebilecekleri düzenlemeler olarak anlaşılabilir olmasını sağlayan istatistikleri okumak, geçmiş tarih ve kültürün adı gibidir. (Ekonomi Sözlüğü / Islık Yayınları/2021/S.402-40)

Yargı istatistiklerinin ülkemizde adı yoktur.

Geçmiş tarihten yararlanarak hak arama yollarını ve insan haklarını koruyan demokratik, laik, sosyal bir hukuk ve hukuk devleti oluşturmak yerine; geçmişten ve kültürden uzaklaşmış bir topluma uygun görülen nedir?

Türk Yargı Etiği Bildirgesi'ne göre, hâkimler ve savcılar; insan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar.

Yargıçlar, yargıya olan güveni tartışmalı hale getirebilecek veya zedeleyebilecek tutum ve davranışlardan her zaman ve her yerde titizlikle kaçınırlar.

İfade özgürlüklerini, yargıya duyulan güveni sarsmayacak ve siyasi tarafgirliğe düşmeyecek biçimde kullanırlar.

Acaba etik ilkelerinin uygulanmasıyla ilgili istatistikler var mı? Varsa nerede?

Yoksa, yok mu?

Yargının insan haklarını koruyan ilkelerinin toplumsal ve kültürel yaşamımıza yansıması ister istatistiklerde ister toplumsal ve kültürel ilişkilerimizde olsun, cesaretle ve adaletle yer almalıdır.

Ekonomi perişan halde.

Yargı, ekonominin sırasını ve yerini kapmak, fakirlikte birinci olmak için uğraşıyor. 

Ekonomi, istatistikleri zorluyor. Yargının istatistikleri ise yaşamı…

Sefaleti ve fakirliği yaratanların istatistiklerinden kurtulmak gerekir. 

/././

Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyine savaş uçağı konuşlandırması ne anlama geliyor? 

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a saldırmasıyla başlayan savaş kısa sürede Ortadoğu'da Körfez ülkeleri başta olmak üzere geniş bir bölgeye yayıldı.


İran'ın misilleme kapsamında saldırdığı yerlerden biri de, iki İngiliz üssünün bulunduğu Kıbrıs adası oldu.

1 Mart'tan itibaren hedef alınan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne önce Yunanistan, daha sonra da Fransa, İtalya ve İngiltere, hava ve deniz kuvvetleri aracılığıyla destek verdi.

Türkiye'de, Kıbrıs'ta son dönemde artan askeri hareketliliği çok yakından izliyor.

9 Mart'ta Milli Savunma Bakanlığı'ndan açıklamada, "6 F-16 savaş uçağı ve hava savunma sistemleri bugünden itibaren KKTC'ye konuşlandırılmıştır" denildi.

Açıklamada adaya savaş uçağı gönderilmesi kararının "son gelişmeler kapsamında KKTC'nin güvenliği sağlanması" amacıyla alındığı vurgusu yapıldı.

Milli Savunma Bakanlığı'nın açıklamasında, deniz kuvvetleri açısından yeni bir konuşlanma bilgisi verilmedi.

Ancak Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de, rutin görevler kapsamında savaş gemisi bulundurduğu biliniyor.

Türkiye'den dengeleme adımı

Savaş sırasında İran'dan ateşlenen füzeler ve Lübnan'dan havalanan silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Doğu Akdeniz'i hedef almaları, Türkiye'nin bu adımı atmasının en önemli nedenleri arasında sayılıyor.

Ankara, bu adımla, Kıbrıs'ı hedef alan saldırıların kendisine ait savaş uçağı ve savunma sistemleri olmayan Kıbrıs'ın kuzeyindeki Türk yönetiminin ve toplumunun güvenliğini sağlama yönünde bir önlem aldığını gösteriyor.

1983'te kurulan "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)", sadece Türkiye tarafından tanınıyor.

Ada, uluslararası zeminde Kıbrıs Cumhuriyeti aracılığıyla temsil ediliyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran 1960 anlaşmaları, Türkiye ve Yunanistan ile İngiltere'yi adanın üç garantör ülkesi olarak tanımlıyor.

Türkiye, 1974'te "Barış Harekatı" olarak adlandırdığı askeri harekâtı garantör ülkeye tanınan görev ve sorumluluk kapsamında yaptığı açıklamıştı.

Türkiye'nin o tarihten bu yana adada asker bulundurması Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan'ın tepkisine neden oluyor.

Bu iki ülkenin yanı sıra uluslararası toplum da Türkiye'nin askeri müdahalesini "işgal" olarak tanımlıyor.

Türkiye'nin aldığı son kararın bir başka önemli yanı ise özellikle Yunanistan'ın Kıbrıs Cumhuriyeti'ne destek amaçlı adaya savaş uçağı gönderme kararına yanıt vermek ve adanın korunmasında Türkiye'nin de söz sahibi olduğunu kayda geçirmek.

Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin son dönemde silahlanmaya daha fazla yatırım yapması ve bölgesel ittifaklar aracılığıyla adayı daha askeri bir bölgeye dönüştürmeye çalışmasından kaygı duyuyor.

Coğrafi yakınlık nedeniyle adaya kalıcı savaş uçağı konuşlandırmaya gerek görmeyen Türkiye'nin şimdi bu adımı atması, Kıbrıs'ta değişen askeri dengeleri dengelemek açısından da önemli bir gelişme olarak görülüyor.

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis

Ankara, Yunanistan Savunma Bakanı Dendias'a tepkili

Ankara, Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias'ın 3 Mart'ta Kıbrıs Cumhuriyeti'ne yaptığı ziyaret sırasında Türkiye ve Türk askerinin adadaki varlığına ilişkin açıklamalarına da tepkili.

Türkiye'ye karşı sert söylemiyle bilinen Dendias, ziyareti sırasında Yunanistan'ın Kıbrıs'a savaş uçağı göndermesinin Türk askerinin adadan çekilmesi için uygun bir fırsat yarattığını söylemişti.

Dendias, savaş uçaklarının ve savaş gemilerinin tüm adayı korumak için kalıcı olarak gönderildiklerini de belirtmişti.

Milli Savunma Bakanlığı kaynakları, Dendias'ın açıklamaları sonrası, Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin her zaman öncelik olduğunu, garantörlüğün verdiği hakları kullanmaktan çekinmeyeceklerini kaydetmişlerdi.

Türkiye'nin yanı sıra Kıbrıs'ın kuzeyindeki Türk yönetimi de Dendias'a tepki göstermişti.

Atina, Ege Adaları'na Patriot konuşlandırmayı gündemine aldı

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli de Ege adalarının silahsızlandırılmış statüsüne ilişkin Yunanistan'dan son dönemde yapılan değerlendirmelere yanıt olarak yazılı bir açıklama yaptı.

Öncü Keçeli, "Türkiye'yi revizyonizmle suçlayan bu çevrelerin uluslararası hukuk hilafına atacakları her adım yok hükmündedir. Daha da ibret verici olan husus ise bu zihniyetin geçmişte Kıbrıs Adasının ortak sahibi olan Kıbrıslı Türkleri toplu halde yok etmek isterken bugün onları da koruyacaklarını iddia etmeleridir" dedi ve ekledi:

"Bilinmesini isteriz ki, Kıbrıslı Türkler ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Anavatan ve Garantör Türkiye'nin de desteğiyle kendi güvenliğini sağlamaya muktedir olup başka hiç kimseye muhtaç değildir."

Keçeli'nin açıklamasına neden olan gelişmeler, Yunanistan'ın İran'ın bölgeye saldırıları sonrası hem kendi topraklarını korumak hem de Bulgaristan'a hava savunma desteği sağlamak amacıyla, bazı Ege Adaları'na Patriot hava savunma sistemleri başta olmak üzere önemli askeri konuşlanma kararı alması.

Yunan basınına göre Atina, Doğu Ege'deki Kerpe ve kuzey Ege'deki Limni adalarına Patriot yerleştirmeyi öngörüyor.

Kararın geçen hafta Atina'da yapılan ulusal güvenlik toplantılarında ele alındığı ve özellikle Limni'ye konuşlanması öngörülen sistemlerin, Bulgaristan'ın korunmasına katkı olarak değerlendirilmesi tezinin ön plana çıktığı belirtiliyor.

Türkiye, 1923 Lozan Barış Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması çerçevesinde Doğu Ege Adaları'nın askersizleştirilmiş statüde yer aldığını ve bu bölgelere askeri konuşlandırma yapmanın uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurguluyor.

***

Mesele tahakkümdü, başka bir şey değil!-Umur Talu- 

Mesele hep “Mollalar” değildi. Ya sol, sosyalistler, komünistler; ya petrolü veya kanalı millileştiren, bağımsızlığa düşkün iktidarlar, başkanlar, başbakanlar; sık sık da İsrail’di!

Kadınların katledildiği, çocukların taciz ve tecavüze uğradığı, kimi liselinin ellerinde bıçaklarla çocuk ve öğretmen öldürdüğü, devletin “söyleyecek bir şey bulamadığı, muhalif olmak ile cezaevi arasında otoyolun bulunduğu bir ülke”de elalemi eleştirmenin de “dayanılmaz bir ağırlığı” var belki de…

Ne var ki, “elalem” darbe örgütleyen, sevmediği devletleri boğmaya çalışan, tarihte (ve tarihimizde de) nice kanlı, zalim, faşizan darbeyi örgütleyen, destekleyen, kışkırtan ve “sivilleri öldüren rejim”e karşı sivilleri soykırıma tabi tutan İsrail’le birlikte “çoluk çocuk katleden” bir “müttefik” ise… Ve bizim devletimiz bir İspanya hükümeti kadar olamıyorsa…

İspanya, değil mi? Halkımız, Trump önünde diz çökmeyen, sessiz kalmayan, tehditlerine pabuç bırakmayan İspanya Başbakanı Sanchez ile halkına nasıl sarıldı, değil mi? Öyle parti ayrımıyla da değil. Kendi iktidarının Trump önünde sessiz, biatçı kalması yüzünden belki de; bu dünyada bir umut bulmanın heyecanıyla.

ABD “demokrasi, medeniyet, insan hakları” filan temsil ediyor, değil mi? Faşizan Trump’la bu daha da net! Tam öyle! Biraz dünyayı ve tarihi dolaşalım mı?

İran’da Musaddık vardı…

Mollalardan ve Şah’ın ikinci kez getirilişinden önce İran’ın demokratik yolla seçilmiş bir başbakanı, Muhammed Musaddık vardı. Mesele toprak reformları, petrolün millileştirilmesi olunca, eh bir de kendisi komünist partinin  desteğini de alınca, babası da bir darbeyle gelmiş Şah, CIA darbesiyle getirildi. Musaddık önce hapisteydi, sonra ev hapsinde öldü; halk ayaklanmasın diye cenazede, evine gömüldü. İranlılar için “28 Mordad Darbesi”ydi; darbeyi düzenleyen CIA için “Ajax Project” ve ortağı İngiliz MI6 için de “Operation Boot.” 2013’te CIA bile bunu kabul etti. Görüldüğü gibi mesele “dikta rejimi, dinci tahakküm” filan değildi!

Irak’ta Kasım vardı

Saddam’dan da önce, o vardı. Abdülkerim Kasım 1958 Devrimi’yle Irak’ın, cumhuriyetin ilk başbakanı olmuştu. Başta komünistlerin ve Kürtlerin de desteğine sahipti. Millileştirmelere koyulmuştu. Barzani’yi Irak’a o geri çağırmıştı. Sonra araları bozuldu, o ayrı. CIA, 1963’te Baas partisini kullanarak Kasım’ı devirip ölüme göndertti. Ardından da komünist avı başlatıldı. Saddam da daha sonra bir darbeyle iktidar oldu. İran’a karşı Batı silahları ve kimyasallarıyla donatıldı. Görüldüğü gibi mesele”diktatörler” değildi!

Filistin’de FKÖ vardı

Hamas’tan önce, “laik, içinde Hırıstiyan yöneticiler de bulunan” Filistin Kurtuluş Örgütü yani. Birleşmiş Milletler o zamandan Filistin’in meşru temsilcisi olarak tanımıştı örgütü ve Arafat’ı. İsrail ve Batı tahammül edemedi. Artık Hamas da nasıl silahlandırıldıysa! Görüldüğü gibi mesele “Müslümanlık” değildi!

Mısır’da Nasır vardı

Sisi’den, Mübarek’ten filan önce o vardı. 1952 Devrimi ile gelmişti general. Tamam “pek demokrat” değildi ama Suriye ile Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurdu, başta Süveyş Kanalı, kamulaştırmalara gitti. İsrail’e, yenilgilerle dolu olsa da savaş açtı. İsrail, Fransa, İngiltere Süveyş için harekatta bulundu; onları defetti. Müslüman Kardeşler ona suikast için teşvik edildi. Araplara ilham da veren anti emperyalizmi Batı’ya fazla gelmişti. Görüldüğü gibi mesele “Mursi’nin İhvan’ı” değildi!

Suriye’de demokrasi vardı

Cumhuriyet, öyle ya da böyle bir demokratik rejimdi de. Güçlü bir komünist hareket de vardı. Darbeyle o da son buldu. Görüldüğü gibi mesele “demokrasinin tesisi” değildi.

Şili’de Allende vardı

Pinochet’den önce, Şili’de, dünyanın seçimle iş başına gelmiş “ilk Marksist başkanı” bulunuyordu. Programının adı “Şili’nin sosyalizme giden yolu”ydu ve Avrupa komünistleri ile sosyalistlerine de “seçim zaferi” için ilham kaynağı olmuştu. 11 Eylül 1973’te ABD’nin CIA’sı ve Şili’nin generali Pinochet’nin darbesiyle, başkanlık sarayında direnirken öldü. Görüldüğü gibi mesele “demokrasi, seçim” filan değildi.

Endonezya’da Sukarno vardı

ABD ve CIA’sı, başkanın devrilmesine karar verdi. Çünkü ülkede ciddi bir komünist hareket de mevcuttu. ABD_CIA bombardımanları, ablukaları ile ülke karıştırıldı. 1957’de General Suharto bir darbeyle yönetimi ele geçirdi. Birçoğu Müslüman da olan komünistler silahlarla, palalarla katledildi. Halktan katillerin de katılımıyla. Görüldüğü gibi mesele “rejimin halkı katletmesi” değildi!

Arjantin’de Peron vardı

Tamam, neredeyse “popülizm”in mucidiydi, demokrasi görünümlü bir diktası vardı ama popülizmin “halkçı” yanlarıyla da. ABD bütün Latin Amerika için, CIA organizasyonlu “Condor Planı”nı yürürlüğe koydu. Askeri cunta darbeleri başladı. Arjantin’nde binlerce kişi işkenceyle yahut evlerinde katledildi, gözaltına alınanlar uçaklardan okyanusa atıldı. Bu plan Uruguay, Brezilya, Şili, Paraguay, Bolivya gibi ülkeleri de pençesine aldı. Daha sonra Nikaragua’da gizlice “Humeyni İran’ı”na satılan silahlardan gelen parayla ABD, daha sonra devrimle gelen Sandinista iktidarını devirmek için “kontralar”ı finanse etti. Şimdi de Arjantin’in başında, Trumpçı “seçilmiş bir faşizan” çalışanları 12 saatlik köleliğe mahkum eden kanunu dayattı. Türkiye bu “faşizanlar”la aynı karede, Trump’ın “Gazze Barış Kurulu” şirketine yazıldı. İspanya onu da reddederken! Halkımızın “ole” çekmesi boşuna değil! Görüldüğü gibi mesele hiçbir zaman “demokrasi, insan hakları” değildi!

Türkiye’de sol vardı

Uzatmayayım bu konuyu. 12 Mart ve bilhassa 12 Eylül darbesi bilhassa, Türkiye’de solun yükselişine karşı, kontrgerilla, Gladio ve 1980 öncesi buradaki “milliyetçi” hempalarının kışkırttığı bir kan gölü, “kısmi iç savaş”la, amborgoyla sarsılan bir ülkede CIA’nin “Latin Amerika’nın kesik damarları”nı burada da teşvik etmesiydi. 12 Eylül IMF darbesiydi aynı zamanda ve bu ülkenin miyop burjuvazisi ile halkının büyük çoğunluğu çok sevindi! Görüldüğü gibi mesele epeyce de “sol korkusu”ydu!

Orada burada çok şey vardı

Gladio’suyla İtalya, “Domuzlar Körfezi” başarısız çıkarması ve ablukalarıyla Küba, El Kaide ve Taliban’a CIA-Pakistan desteğiyle Afganistan, Filipinler, Lübnan, Meksika, Panama, Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Guatemala, şimdi Venezuela ve daha bir çok yer. Görüldüğü gibi mesele hep “Mollalar” değildi. Ya sol, sosyalistler, komünistler; ya petrolü veya kanalı millileştiren, bağımsızlığa düşkün iktidarlar, başkanlar, başbakanlar; sık sık da İsrail’di! 

/././

T-24



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel-  Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel. Bir dosyada tanık, ...