Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-


Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe- 

Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok.

Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi İran’ı vurmaya başladılar. Dini lider Ali Hamaney’in öldürüldüğü doğrulandı. Öldürülenler arasında bazı üst düzey komutanlar var. Bir okulun küçük kız öğrencileri ve bir kadın voleybol takımının oyuncuları da var. İki gündür izlediğimiz, bize izlettirilen durumun analizi yapılabilir yapılmalıdır. Ancak gün o gün değil. Şimdi öfke ve kızgınlığı kusma zamanı. 

İran’ı çağırdılar masaya oturttular. Görüşmelerin ortasında İran’ı vurmaya başladılar. Bu yeni bir tarz değil. Emperyalizmin ahlakı yoktur diyerek geçelim. Yıllar önce açıkladılar. 2014’te Merkel ve François Hollande Rusya’yı Ukrayna ile oyaladılar. Bunu da itiraf ettiler. Masadan kalkacak Ukrayna’yı masaya razıymış gibi masada tuttular, sonra da Ukrayna Minsk Görüşmeleri’nden çekildi. Sonra ortaya çıktı, Rusya’yı oyalamışlar. Oyalayarak Ukrayna’ya saldırıyı geciktirmiş ve Ukrayna’yı askeri olarak tahkim etmişler. Ne diyeceğiz uluslararası ilişkilerin realizmi mi diyeceğiz? Yoksa bildiğiniz utamaz bir fırsatçılık mı?

İran vurulurken akıllarına daha geçen aylarda protestolar sırasında ölen İranlılar geldi. Trump ve avenesi "37 bin İranlı öldü, çok üzülüyoruz İranlılar için" diye açıklama yaptılar. Bu açıklamalar sırasında bir okul vuruldu ve 150 kadar çocuk emperyalist-Siyonist saldırının kurbanı oldu. Ne diyeceğiz? “Öngörülemeyen zayiat” mı diyeceğiz? Gazze’de son iki yıldır öldürülen çocuklar için ne diyeceğiz?  “Geleceğin teröristleriydi onlar, iyi oldu" mu diyeceğiz? 

Trump ve avenesi Epstein dosyalarından dökülüyorlar, çocuk istismarı ve tecavüzünden sorumlu görünüyorlar. Epstesin’in MOSSAD ajanlığı kesinleşmiş bir vaka gibidir. Netanyahu’nun Epstein dosyaları ile Batılı liderlere şantaj yaptığı iddia ediliyor. Böylece onları İran’ın yok edilmesine ikna etmiş. Çok mu asparagas ve komplo teorisi kıvamlı? 

Eskiden her şey için daha sistemik, daha eğilimsel açıklamalar arardık, malum bilimciyiz ya? Aslında eskisi için yanlış da değildi hani. Orada kurullar üzerinde duran, iyi kötü bazı kuralların geçerli olduğu katı haldeki bir kapitalist yapı vardı. Pervasızdı ama pervasızlığını bir noktaya kadar gemleyecek kural ve kurumlar vardı herhalde. En başta Sovyet Sosyalizminin baskısı vardı. Şimdi yok. Şimdi kapitalist dünya bir orman, orman ise kaotik ve anarşizan bir yapı. Eğer orman ise güçlünün borusunun ötmesi normal bir şey. 

Gazze’de öyle olmadı mı? Aylar boyunca öldürdüler. Güçten takatten düşmüş bir halkı aç bıraktılar, itip kalktılar, öldürdüler, yerinden evinden ettiler. Tüm dünyanın gözü önünde yaptılar. Bazıları göstermelik bir şekilde homurdansa da kimse bir şey yapmadı. Sonuçta o halkı birkaç kilometrelik bir koridora mahkum bıraktılar. Ama yetmedi, öldürmeye devam ettiler. Artık adı kondu değil mi: Soykırım. Ama kimse bir şey yapmadı. Kudretli ve güçlü olanlar nerdeyse kılıç ve fethi hakkı dediler. Gücü ve kudreti olmayanlar da sessizlikleri ile onayladılar kurban ayinini. Küçücük bir devlet tüm kapitalist dünyayı dize getirdi sanki; kitlesel halde öldürdü, öldürmeye de devam ediyor. 

Belli ki faşist İsrail için bu bir tür güvenlik doktrininin hayata geçirilmesinin adımlarıydı bunlar. Zaman içinde oluşturulmuş bir doktrin. Kökleri Weizmanlara, Golda Meirlere, Menahem Beginlere, Ariel Şaronlara kadar gidiyor. Doktrinin özü şudur: İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesin susturulması gerekir. Sırtlanın uluması için kuzuların sessiz kalması gerekir. Daha öce de yazmıştık, patolojik bir toplum, patolojik bir devlet. Toplama kamplarından kurtulan ve fakat soykırımın travmasını atlatamayan nesiller tarafından kurulan, sürekli kuşatılmışlık hissi altında yaşayanların kurduğu bir devlet. Küçük okul çocuklarına Filistinlilere, Lübnanlılara atılacak füzelerin üstüne resim çizdirecek ve füzeleri öptürecek kadar patolojik, hastalıklı bir devlet. Kendi benliğini, vücudunu ve varlığını katledenlere benzemeye başlayanların kurduğu katil ve soykırımcı bir devlet. 

Artık hukukmuş kuralmış hiç takmıyor. Netanyahu bombardıman başladıktan sonra İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi yıkmaya davet etti, "sizi özgürleştirmek için yapıyoruz" dedi. İroni, parodi, trajedi; ne diyelim? Dedik ya süslü kavramlara ihtiyaç yok, alçaklık deyip geçelim. Özgürlük için sokaklara dökülen Filistinlileri katleden yapının tepesinde oturuyor, başka bir halkı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Ne diyelim? Arsız bir katliamcılık diyelim mi?

İsrail savaş durumunda diye yıllardır seçim yapılmıyor. Kendisi ve faşist kabinesi yıllardır seçimsiz, sorgusuz sualsiz bir ülke yönetiyorlar. Kendisini amasız fakatsız destekleyen Batı'nın büyük kapitalist emperyalist ülkelerinin sözde demokrasiye bağlılık ilkelerinin yüzüne tükürüyor iktidarda kaldığı her dakika. Hakkında açılmış yolsuzluk davaları, anayasal düzeni ihlal iddiaları; tüm bunlar ortada kabak gibi duruyorlar. Ama ne hikmetse ona koşulsuz destek veren Avrupalı büyük “demokrat” süprüntüler bunları görmezden geliyorlar. Onlara göre Bibi Ortadoğu’nun yozlaşmış ve demokratik olmayan yapılanmalarına karşı savaşta. Bibi’nin kini kişisel bir kin bir taraftan. Ağabeyi, kurtarma göreviyle gönderilen komando timinin bir üyesi olarak, Entebbe havaalanı baskını sırasında Filistinliler tarafından öldürülmüştü. Kişisel kaybın travmasıyla yanıp tutuşan patolojik bir seri katildir Benjamin Netanyahu. 

Dedik ya, artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman aslında. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok. Ukrayna’yı yöneten Neonazi çete bu Avrupalı alıklar için aslında Batı'nın demokratik dünyasının sınırını koruyor, swastikalı, Nazi selamlı da olsa koruyorlar işte. Kapitalizmin gerici ve katliamcı Mihveri artık küresel bir cepheye dönüşmüş durumdadır. Hindistan’dan Arjantin’e, Güney Kore’den Japonya’ya, oradan Avrupalı çöplere, ve pek tabi ki Amerikan emperyalizmine geniş bir cephe var şimdi insanlığın karşısında. Bu cephenin ağırlık merkezinde Ortadoğu’nun üstüne çöreklenmiş, coğrafi ve demografik boyutlarından daha büyük ve yaygın bir gericilik ve barbarlık üretebilen İsrail oturuyor. Bu cephe Tahran’daki okulu vuran, Gazze’de katliam yapan, küçük çocukları öldüren çetedir. 

İran mı? Gerici bir Mollarşidir. 1979 İran İslam Devrimi aslında İslam Devrimi olarak başlamamıştı. Bir toplumsal devrim olarak başlamıştı. Gerici mollalar pek çok nedenden dolayı toplumsal devrimi çalma başarısını gösterdiler. Ama onlar da gökten zembille inmediler ya. 1941’de Nazi yandaşı olduğu için tahttan İngilizlerin ve Sovyetlerin indirdiği Rıza Şah’ın hırslı ve şimdi İran’ı vuranların ve onların şakşakçısı İranlı hainlerin sürekli hatırlattıkları Batıcılığıyla ünlü oğlu Muhammed Rıza tahta geçirildi. 1953’te emperyalist istihbarat merkezlerinin ortak çabasıyla halkçı ve petrolü millileştiren Musaddık devrildi. İran’da bir terör estirildi. Peki onu deviren cephenin, koalisyonun içinde kim vardı dersiniz? Mollalar. O vakitler Humeyni’nin ustaları halkçı ve reformcu Musaddık’ın gitmesi için çok çalıştılar. Rıza Pehlevi tahtı aldığında mollalara borcunu onları yoksul İranlıları uyuşturacak eğitimin tepesine oturtarak ödedi. Manevra alanlarını genişletti. O vakitler Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin bundan rahatsız olduğuna dair bir kanıt yok. Tam tersine Şah’ın en büyük destekçileri arasındaydı bu mollalar. Dolaysıyla Amerikan emperyalizminin bölgedeki süper güvenlik hattının (Türkiye – Suud’un Arabistanı – İsrail-İran) da parçasıydılar. 

Ne vakit ki Şah ve bakanlarının ekonomik ve sosyal politikaları mollaların toplumsal tabanını oluşturan “bazaar”ı, pazarı, yani kentli küçük üreticileri ve esnafı vurmaya başladı, işte o zaman bu mollalar muhalefete geçtiler. Şahın arsız ve müsrif yaşamı ve batıya abartılı bağlılığı da mollaların propagandasını güçlendiren bir unsur oldu. Böylece mollalar da uzunca bir süredir İran’ın komünistlerinin ve devrimcilerinin aşina olduğu SAVAK (Şahın gizli servisi) işkencehanelerini tatmaya başladılar. Tattıkça daha da radikalleştiler. Hatta Hizbullah (Allah’ın Partisi, Allah’ın Hizbi) SAVAK zindanlarında kuruldu en önce.1 Şah ve Amerikan emperyalizmi farkında olmadan tüm bölgeye yayılacak Şii radikalizmini yaratmış oldular böylece. 

Daha da ilginci, 1979’da sadece İslam Devrimi olmadı, Irak’ta Saddam Hüseyin ve ekibi darbeyle iktidara geldiler. Irak’ın tarihsel Şattü'l-Arab suyolu iştahını kabartarak İran’a saldırtan Amerikan emperyalizmi ile İsrail idi aslında. Bunun iki ülkede de etkileri oldu. İran’da molla gericiliği iktidarını konsolide etti ve devrim sürecindeki tüm ortaklarından (komünistler de dahil) vahşi bir şekilde kurtuldu. Aynı şey Saddam Hüseyin iktidarı için de geçerli oldu. İçerideki tüm muhalifleri bastırdı. Emperyalizmin ve Siyonizmin dolaylı katkısını bir yere not edin. İran-Irak Savaşı Mollarşi’nin tüm iktidar bloklarını yarattı. Böylece İran anti-Amerikan ve anti-emperyalist ama karanlık bir gericilik üreten yola girdi. 

Ama bu bir taraftan da sahte bir anti-Amerikanizm idi. Reagan iktidarının sonlarına doğru Kontra Skandalı patlak verdi. Carter’ın İran’a silah satışına yönelik koyduğu ambargoya görünüşte Reagan yönetimi de uyuyordu. Ama skandalın patlaması ve lağımın delinmesi gösterdi ki 1981 ile 1986 arasında Reagan yönetimindeki üst düzey görevliler İran’a gizlice silah satmışlardı. Gelen parayı da Nikaragua’da Sandinist iktidara karşı savaşan karşı-devrimci Kontralara vermişlerdi. Mollarşi bu anlamda her gerici hareket gibi pragmatik ve uyuşmaya yatkındı aslında.2 Ama Amerikan emperyalizminin yörüngesine bir türlü girmedi, giremedi. Girmek mi istemedi, yoksa almadılar mı? Tarihsel olarak çok anlamlı bir soru. 

Kısacası Hamaney’i öldürerek şenlik düzenleyenler aslında Hamaney’in iktidarını doğrudan ve dolaylı olarak yarattılar. Bu iktidar bölgedeki Şii radikalizminin kutsal merkezi haline geldi. Irak’taki, Lübnan’daki ve Yemen’deki Şii radikalizmi İran’ın uzantıları oluverdiler. Üstelik ılımlı ve perde arkasından İsrail ile uyuşmacı gerici Sünni rejimlere inat İsrail karşıtlığını 1980lerin sonu itibariyle devraldılar. İsrail’in “İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesi sustur” doktrininin radarına böylece İran ve Şii radikalizmi de girmiş oldu. Neticede İran bölgedeki lanetli ülkeler zincirine eklenmişti (zincirin diğer halkalarıyla arası hiç iyi olmasa da). Cezayir’den başlayan, Mısır’ı da içine alan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Suriye’yi ve Irak’ı da dışarıda bırakmayan bir cephe doğdu. İran bu zincirin kerhen üyesi oldu. Böylece Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi açısından düşürülecek kalelerden oluşan bir savunma hattı ortaya çıktı.

Önce Irak gitti, Cezayir’de iç savaş ve rejim değişikliği, Mısır’da Arap Kışı (Baharı değil Kışı), Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaş ile yok edilmesi Mollarşinin egemenliğindeki İran’ı yalnız bıraktı. Rusya ve Çin’in zayıf destekleri bile onu koruyamadı. İçerde ayakta kalmak için ceberrutlaşan Mollarşi şimdi Amerikan emperyalizminin lügatine göre bir “rogue state” (haydut devlet) idi. İran’ın nükleer kapasitesi gelişse de nükleer silah elde edebilecek düzeye gelemedi. Gerçi saldırıyı düzenleyen çete sürekli olarak “bugün değilse yarın” yalanlarını attılar. Ama bu yalanların siyasi değerini 2003 Irak işgali öncesi ortaya atılan kitle imha silahı yalanlarından beri biliyoruz. Ambargolar, tesislerin vurulması; İran son 20 yıldır bir tür zımni saldırı ve kuşatma altında zaten. Suriye’nin kaybı, Lübnan Hizbullahı’nın etkisizleştirilmesi; tüm bunlar İran’ı daha da yalnızlaştırdı. Şimdi son perdedeyiz. 

Açık konuşalım Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi İran’ı kitleleri, kadınları özgürleştirmek için vurmuyorlar. Vuruyorlar çünkü Ortadoğu’da olası her muhalefet ve isyan odağını çökertmek istiyorlar. Bu plan şimdiye kadar, ciddi bir direniş olmadan işletildi. Cezayir, Mısır, Libya, Filistin, Suriye, Irak yeniden yapılandırıldılar. Karşı çıkacak bir öbek kalmadı (Libya, Irak ve Suriye konusunda Türkiye’nin “stratejik derinliği” olan katkılarını küçümsemeyin). Sadece İran direniyordu. Verilen listedeki ülkelere bakın artık meşru bir devlete bile sahip değiller. 1990'ların başından itibaren bilinçli bir planı uyguladılar. Üstelik burada kişileri abartmayın. Trump’tan önceki başkanların bu emperyalist tasarıma katkılarına bakın. İsrail’de Netanyahu’dan öncekiler çok mu temiz, çok mu barışseverdiler? Ehud Barak barışçı mıydı? 

Şimdi saldırı sürüyor hâlâ. Hamaney öldü ama yeni bir liderlik var. Bombalar düştükçe sevinen jingoist bir İranlı diaspora var, sanki zafer kazanmışlarcasına yavru Pehlevi’yi tahta aday gösteriyorlar. Öte yanda Körfez’in gerici Arap emirlikleri İran’ın saldırılarına mazhar oldular. Sünni Arap rejimler arasında artık İsrail karşıtı olan yok nerdeyse, İran’a saldırı konusunda tek itirazları yok. Hatta artık Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmine hiçbir itirazının olmadığını bildiğimiz HTŞ rejimi İsrail saldırısına karşı en ufak bir protesto bile getirmedi. Bu ülkelerin üyesi olduğu, adında “Arap” ya da “İslam” olan uluslararası kurumlar ABD ve İsrail saldırısını es geçip İran’ın şeyhliklerde bulunan Amerikan üslerini vurmasını dert etmişler. Avrupalı liderler Avrupa’nın artık çöp olduğunu kanıtlarcasına Trump’ı inisiyatif aldığı için kutlama yarışındalar. Tüm bu ihanet ortamı içinde İran halkı bomba yemekte ve ölmektedir. 

İran’daki gerici Mollarşinin emperyalist müdahaleyi haklı çıkaramayacağını ve şu anda sürdürülmekte olan Amerikan –İsrail askeri operasyonunun insanlık düşmanı bir saldırı olduğunu yineleyerek bitirelim. Tüm bunların ışığında, insanlığın varoluşu ve selameti açısından Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in faşist Siyonizminin yenilmesi gerektiğini de ekleyelim. 

-----

1“Yıl 1973. Tahran zindanlarından birinde baştan aşağı kana bulanmış bir adam son nefesini verirken haykırıyor: ‘Tek bir parti vardır: HİZBULLAH!” Ayetullah Gaffari o gün Hizbullah’ın ilk ve tek üyesi olarak öldü. Ama on yıl geçmeden Hizbullah çatısı altında ki kayıtlı üye sayısı bir milyonu aştı”. Amir Taheri (1990) Hizbullah (çev. H. Bila), Sel Yayıncılık, kitabın arka kapağı. 

2Yine Taheri aktarıyor, Hizbullah’ın esir aldığı Batılıları kurtarmak için İran ile irtibata geçen İngiliz Terry Waite, esirlerin serbest bırakılması karşılığında Ayetullah rejimine ordu içinde örgütlü TUDEH elemanlarının ve ülkede görev yapan KGB ajanlarının listesini verdi. Liste Tahran’daki KGB istasyon şefi Valdimir Kuzişkin tarafından sağlanmıştı. Kuzişkin sonra İngiltere’ye kaçırıldı. Her şey Thatcher’ın oluruyla yapıldı. Bkz. Taheri, s. 10-11. 

/././

Savaşın ilk günleri -Engin Solakoğlu- 

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

Bu hafta Afganistan-Pakistan savaşını yazmak istiyordum ama kısmet olmadı. Yanı başımızdaki savaş yeniden hortladı.

İsrail ABD desteğiyle İran’a yine saldırdı. İsrail’in ilk saldırısının iki amacı var gibi görünüyordu. Birincisi kelle kopartmaktı. Daha açık bir deyişle, Haziran’da yaptıkları gibi İran yönetiminin önde gelen lider ve komutanlarını vurmak. Dini lider Hamaney ve Genelkurmay Başkanı’nın öldürüldüğü teyit edildiğine göre bu konuda bir “başarı”dan söz edilebilir. İlerleyen saatlerde ortaya çıktığı kadarıyla bu CIA ve İsrail’in ortak bir cinayeti. Hamaney’in ölümü olası etkileri konusuna ileride biraz daha ayrıntılı değineceğim. Yalnız en azından şu tespiti yapmak zorundayız. İran devleti liderlerini, yöneticilerini korumak konusunda zaaf gösteriyor. Ya da bu konuya yeterince önem vermiyor. ABD filmi ağzıyla söylersek: İran’da yolunda gitmeyen bir şeyler var.

İsrail’in ikinci hedefi ise, dünyanın en “demokratik” soykırımcı ordusunun açıkladığı gibi İran’ın hava savunma ve füze fırlatma sistemlerini imha etmekti. Buradaki isabet oranını tam olarak anlayabilmek için erken. Savaş ilerledikçe bunu daha net göreceğiz. Yine de şimdilik İran’ın füzelerini göndermeye devam ettiğini izliyoruz.

New York inşaat mafyasının önde gelen ismi Trump saldırıya tam destek verdi vermesine ama ben bu satırları yazmaya başladığım sırada ABD’nin bölgedeki güçlerinin saldırıya aktif olarak katıldıklarına dair somut bir bilgi gelmemişti. Burada sözünü ettiğim doğrudan bombardıman ve saldırı. Yoksa İsrail’e her türlü lojistik ve istihbarî desteği sağladığını zaten biliyoruz. Öte yandan Pazar günü öğleden sonra İran’ın doğrudan ABD savaş gemilerini hedef aldığını, ABD Donanmasının bir İran gemisini batırdığını öğrendik. Hürmüz Boğazının kapatıldığı, kimi tankerlerin vurulduğu da gelen haberler arasında. Yine de ABD’nin bütün hava ve deniz gücüyle saldırdığı izlenimi almadım.

İran ise Haziran ayındaki 12 gün savaşından farklı olarak hızlı tepki verdi ve işe İsrail’deki bir kaç hedefin yanında ABD’nin bölge ülkelerindeki üslerine etkili vuruşlar yapmakla başladı. İran’ın elindeki süpersonik veya hipersonik füzelerin İsrail ve ABD tarafından kolay kolay durdurulamadığını izleyerek öğrenmiştik geçen yıl. Söylendiği kadarıyla Tahran üslere yaptığı saldırılarda özellikle kendisini ve yapacağı füze saldırılarını izleyen ABD radarlarını hedef aldı. Akıllıca bir tercih. Bunu övgü olarak yazmıyorum. İran’ın hafife alınmayacak bir savaş stratejisine sahip olduğunun somut kanıtı bu. Bırakın bizdeki “anelizciler” soba borularından söz etmeye devam etsinler. Bu stratejik tercihin bir sebebi de Hamaney’in öldürülmesi olabilir elbette. Her koşulda İran’daki yönetim bunun son savaşı olabileceği ihtimalinin farkında. Savaşın 48 saatlik görünümü Tahran’ın ayağını frenden kaldırdığı yönünde.

İran’ın hedefi ABD içinde var olduğunu bildiğimiz “savaş tereddüdünü” kullanmak olabilir. Zira Trump denen insanlık yoksunu herifi savaştan vazgeçirebilecek tek unsur, siyasi ve ekonomik maliyet. Siyasi maliyet kesin bir ya da en azından kesinmiş gibi gösterilecek bir “başarı”yla ilintili. Aksi takdirde Kasım seçimlerinin yitirilmesi ve Kongre kontrolünün güme gitmesi mümkün. Keza elde edilecek sonucun ciddi bir ekonomik getiri sağlaması gerekiyor. Olmazsa bölgeye yığılan dev ordunun masrafının, dünya ekonomisinde yaşanacak ve ABD ekonomisini de etkileyebilecek bir sarsıntının gerekçelendirilmesi sıkıntı yaratır. Özetle, Trump’un çekirdek tabanının pek de sıcak bakmadığı bu savaşın parlak bir zaferle sonuçlanması gerek. Söz konusu İran olunca bunun peşin garantisi yok. Yine de Hamaney’in öldürülmüş olmasının Trump’ın hanesine artı yazılacağına kuşku yok. Cinayetin fotoğraflarının olduğu söylendiğinde göre, bunları Trump’ın seçim afişlerinde görebiliriz.

1979’da Şah’ın devrilmesinden beri emperyalizmin bir “İran sorunu” olduğunu biliyoruz. Bu sorunun İran’ın dinci, antidemokratik bir rejime sahip olmasıyla da en ufak bir ilişkisi olmadığını da. Mesele İran’ın ABD ve İsrail’in ayağına dolanması. Bu ikilinin Ortadoğu’da oluşturmak istedikleri siyonist sermayeye dost ortamın önündeki son engel olması.

Trump’ın ve “dostlarının” dayatmak istedikleri bir tür Müteahhit düzeni. Trump/Netanyahu soykırım ortaklığı bu sorunun çözülmesi için uygun zamanın geldiğini düşünmüş olabilirler. Gerçekten de İran yalnız ve karışık. Çin ve Rusya’nın verebileceği desteğin seviyesi belirsiz. İçeride ciddi ve büyük ölçüde haklı nedenlere dayanan bir huzursuzluk var. Mossad ve CIA’nın ülkeyi etnik yapı üzerinden parçalama ya da zayıflatma çabaları da hızlanmış durumda. Kürt siyasi hareketinin bölgesel ölçekte emperyalizmle hizalanma konusunda mesafe kaydettiği bir gerçek. Yalnız örgütler, partiler seviyesinde kastedilen o mesafenin halk nezdinde ne kadar karşılık bulacağı sorgulanmaya muhtaç.

Buna karşılık ülkenin derinliğini ve İran yurtseverliğini kimse küçümsememeli. Irak, Suriye, Libya karşılaştırmaları bu denklemde hiçbir anlam taşımıyor. Yine de bir kayıt daha düşmekte fayda var, bu saldırı ve kuşatma siyasetinin uzun sürmesi, İran mevcut uluslararası yalnızlığının devam etmesi durumunu değiştirebilir. Bu noktada Hamaney konusunu biraz daha açabiliriz.

İran’da dini lider hiç kuşkusuz en üst otorite. Bütün mekanizma ona bağlı. Cumhurbaşkanı da dahil, bütün yöneticiler onun memuru konumunda. Bununla birlikte, bu gerçeklik İran’ın bir tek adam rejimi olduğu anlamına gelmiyor. Ülkeyi yöneten bir kişi değil, onun temsil ettiği kurum. O yüzden de, "Hamaney öldü rejim bitti" denklemi geçersiz. Aksini iddia edenleri iki kümede toplayabiliriz. Birinci küme cahiller. Genellemek kolaylarına geliyor. İkinci küme ise İsrail ve yönlendirdiği geniş toplam. Bunları da ciddiye alacak değiliz. “Bitti bu iş” diyebilmek için son derece karmaşık bir yönetim yapısının bir kişinin ölmesiyle çökeceği propagandasına başvuruyorlar. Tek cümleyle özetlersek, Hamaney’in ölümü rejim için elbette ağır bir darbe ama öldürücü bir darbe değil.

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

ABD/İsrail sadece iki ülkeden oluşan bir şer ekseni değil. Bütün dünyada geniş bir ağa sahip. Saldırı sonrası gelen tepkilerde bunu açıkça gördük. Avrupa’nın büyükleri Macron, Starmer, Merz gibi liderler süratle alternatif bir gerçeklik yaratarak Trump ve Netanyahu’nun kuyruğuna tutundular. Mesele elbette salt Avrupa veya Batı da değil. ABD’nin vasal rejimleri de saldırıyı değil, İran’ın misillemesini kınayan tepkiler vermekte yarıştılar. İş devletlerle bitmiyor. Biraz karikatürleştirerek Epstein ağı adını verebileceğimiz sermaye düzeni dört koldan çalışıyor. Bunun basın ayağını, Türkiye’de sözde muhalif kanallarında da gördük. Egemen bir ülkeye yapılan alçakça bir saldırı yine “Molla rejimi” söylemi üzerinden tartıştırıldı.

Benim dikkatimi çeken bir başka örnek de, sermaye düzeninde kamuoyunu ölçmekten ziyade oluşturmak amacıyla kullanılan anketler. Metropoll Şirketi’nin bir anketinde Türkiye’de İran’daki rejimini değişmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60 gösterildi. Yanıtların bu yönde olması mümkün ama soru manipülatif. Ben de İran’da rejimin değişip sosyalist bir iktidar kurulmasını isterim ama bu emperyalist bir saldırıya destek verdiğim anlamına gelmez.

Tam da beklediğim gibi bu anketin sonucu, arpası İsrail tarafından sağlanan kimi Batılı liberaller tarafından Türkiye’deki halkın İran’a yapılan saldırıyı desteklediği ancak Akepe iktidarının daha ihtiyatlı bir çizgi benimsediği şeklinde yansıtıldı. Oysa aynı ankette İsrail ve ABD’yi tehdit olarak görenlerin oranın sırasıyla yüzde 88 ve 78 olarak çıkmıştı. O kısma pek değinen olmadı.

Bu saldırının elbette Türkiye’ye etkileri olacak. Bunun kapsamı, derinliği savaşın ne kadar sürecine bağlı.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı doğru ise petrol ve büyük ölçüde ona endeksli doğalgaz fiyatlarında fiyatlarında bir sıçrama olacağı neredeyse bir doğa kanunu kesinliğinde artık. Bunun ödemeler dengesi ve elbette bizim keselerimiz üzerindeki etkisini anlatamaya bile gerek yok. Daha da yoksullaştırılacağız.

İkinci mesele ise, saldırının uzaması ve bir iç karışıklığa yol açması halinde yaşanacak kitlesel göç. Doğu sınırlarımızda bir anda 3-5 milyon insanla karşılaşacağız. Sınırda alınan bir dizi tedbirin bu göçü durdurabilmesi olanaksız. Göçün ülkemiz üzerinde siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri Suriyeli göçmenler meselesini solda sıfır bırakacak kadar sarsıcı olur.

Peki bu savaş ne kadar sürecek? Bir yayında söylediğim gibi akıllı bir diplomat bu tür falcılık işlerini astrologlara bırakır. Nitekim de öyle yapılıyor Türkiye’de. Bence isabetlidir. Cuma sabahı ABD-İran görüşmelerinde kapsamlı ilerleme olduğu hikayesini dinlerken 48 saat sonra savaşın etkilerini tartıştığımız bir dünyada, bu tarz tahminler yapmak gerçekçi değil.

İran rejiminin ne kadar dayanabileceğini, bu süreçte Rusya ve Çin’den ne tür bir destek alabileceğini izlemek gerekir. Bu ülkelerin asıl hesabı İran yönetimiyle birlikte savaşmaktan ziyade saldırının ABD bakımından maliyetini artırmak olacaktır. 

Ben İran’ın hızla çökmesini dilemiyorum da, beklemiyorum da. Bu satırları yazarken İran bölge ülkelerindeki ABD üsleri ve İsrail’e füze atmaya devam ediyordu. Ne kadar devam ederse o kadar iyi. Ancak bunun haftalarca sürebileceğini sanmıyorum. Bir noktada müzakere masası yeniden kurulacaktır. İzleyip göreceğiz.

Bu arada emperyalist saldırganlığın norm haline getirildiği bir dünyayı kabullenmeyecek, İran’ın vurduğu her ABD ve İsrail hedefine sevinecek, insanlığı ve halkların eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe-  Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. K...