Trump usulü savaş!-Mehmet Tezkan-
Önce Venezüella Devlet Başkanı’na operasyon düzenlendi. Sarayı basılarak Maduro kaçırıldı. İran dini lideri, tek ve mutlak otorite olan Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü…
ABD/İsrail ortak saldırısının ne boyuta ulaşacağı, bombardımanların ne kadar süreceği kimleri hedef alacağını kestirmek güç. İlk saldırıyla Hamaney ile üst düzey 48 komutan/dini önder/siyasetçi öldürülmesinin bir anlamı vardı; yönetimi felç etmek, ülkeyi yönetilemez hale getirmek, yönetim değişikliğine zemin hazırlamak…
Dikkatinizi çekerim rejim değişikliği demiyorum… Yönetim değişikliği diyorum. Tıpkı Venezüella’da olduğu gibi. Kendinle iyi geçiren daha doğrusu sözünü dinleyen yönetimin İran’ın başına geçmesi kontrolü ele almasını sağlamak…
ABD’nin hedefe bu…
Şu gerçek, Hamaney’in yerine onun kadar sert onun kadar keskin bir Ayetullah getirilirse savaş uzun sürecek demektir. Hamaney’in yerine atanan Ayetullah Ali Rıza Arafi’nin sertlik yanlısı olduğu söyleniyor, ama kalıcı mı olacağı, nasıl politika izleyeceği şimdilik soru işareti.
Venezüella’da olanlar İran’da da yaşanırsa herkes savaş bitti, Ortadoğu’da yangın yayılmadan söndü diye derin bir nefes alacak ama bu yeni dünya düzeninin kalıcı olacağının dönüm noktası sayılacak…
ABD’nin beğenmediği yönetimi değiştirme gücü ve yetkisine sahip olduğunun ilanı olacak. Dünya özellikle Avrupa bu saldırıya sessiz kalırsa Trump usulü savaşı zımnen onaylanması anlamına gelecek…
Trump usulü savaş diyorum bu savaşın en önemli kuralı, kuraların ABD başkanı tarafından konulması. Kuralsızlığın kural olması. Bazı kurumların işlevsiz hale getirilmesi…
Trump usullü savaşın yöntemi de şu: ülkeyi işgal etmeye kalkma, rejimi değiştirmekle uğraşma, demokrasi, insan hakları talep etme, ABD’yle iyi geçinecek kişilerle anlaşarak onların ülkenin başına geçmesini sağla…
Trump usulü savaş yöntemiyle; Birleşmiş Milletleri devre dışı kaldı. BM’nin işlevsiz olduğu, yaptırım gücü olmadığı ortaya çıktı. ABD Kongresi de devre dışı kaldı. ABD’nin gireceği savaşa Kongre karar verir hükmü var ama Trump bu Anayasal gerekliliği de hiçe saydı. İsrail’in saldırmasının, İsrail’in saldırının merkezi olmasının, ABD’nin destek rol, koruyucu rol üstlenmesinin nedeni bu…
Bu sebeple önleyici tedbir olarak İran’ı vurduklarını ilan ettiler. Amaç, ABD Kongresi’ni de BM’yi de bay-pass etmekti…
Ettiler de…
Trump ABD’ye ikinci kez başkan olduktan sonra önce vergi dilimleriyle oynayarak, ekonomik ambargolar koyarak, ekonomik tehditlerle dünyada terör estirdi. Sonra askeri gücünü, savaş makinalarını devreye soktu.
Uluslararası kuruluşların sesi çıkmıyor. Batı’dan (İspanya hariç) güçlü tepki gösteren ülke çıkmadı. Bu Batı için güce boyun eğmek, savunduğun değerleri çöpe atmak anlamına gelmiyor mu?
Kabul etmesek de şunu görelim; gücü olanın istediğini yapacağı bir siyasi düzene evrildik… Gücü olan diğer ülkelerde bu yönteme başvuracaktır. ABD yolu açtı.
Putin Hamaney’in öldürülmesine ‘cinayet’ dedi ama kendi yaptıklarının meşru(!) hale geleceği için elini ovuşturuyordur. İlhak ettiği topraklar konusunda artık kim ses çıkarabilir ki!...
Keza Çin öyle… Tayvan’ı kendi topraklarının parçası olarak görüyor, ABD’nin desteğiyle ‘Trump usulü savaşla’ Tayvan’ı dize getirip yönetimi değiştirerek kendine bağlı hale getirebilir!..
Gelelim İran’a… Hamaney 1979 devriminden beri yönetimin güçlü ismi. Devrim Muhafızlarını kuran kişi. İran- Irak savaşında uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı yaptı. İran’ın askeri ve bürokratik yapısını dizayn etti. Kendine bağlı paralel orduya (Devrim Muhafızları) sadece silah gücü sınırsız yetki vermedi, ticaret hakkı vererek rejime tam itaatlerini sağladı…
Rejimin sarsılmaz bekçileri yaptı…
Ülkeyi Hamaney kadar güçlü bir Ayetullah’ın başa geçip ipleri elinde tutması beklenmiyor. Mutlaka iktidar çekişmesi yaşanacak. Savaş nasıl biterse bitsin İran’da çalkantılı bir dönem yaşanacak. Ne kadar süreceğini kestirmek zor…
Trump’ın amacı da buydu zaten!
/././
Bekleniyordu, oldu...İran’a saldırı: Öncekinin tekrarı -Mustafa K.Erdemol-
Hani geçen yıl, 12 gün süren İran-İsrail savaşında “İran’ın nükleer kapasitesi etkisiz hale getirilmişti?” Bu sözleri hala hafızamızda olan ABD Başkanı Donald Trump İran’a yönelik dün sabahki saldırının ardından daha önce “etkisiz hale getirilen” nükleer tesislerin hedef alındığını açıklayınca, pek bir garip olmadı mı bu? Peki, Ocak ayında Venezuela’ya çullanma gerekçesi olarak bu ülkeden ABD’ye uyuşturucu sokulduğunu söyleyen Trump’ın daha sonra “istediğimiz sadece petroldü” demesine ne buyrulur?
Trump böyle biri işte. İlk söylediklerine, daha sonra söyleyecekleri beklenerek kulak verilmeli aslında. Yıllardır, ABD’nin sahte gerekçelerle başlattığı Irak saldırısının “aptallık” olduğunu söyleyen birinden, “sahte” gerekçelerle İran’ı vuran birine dönüşmesi pek bir hızlı oldu.
Kendime adıma söylüyorum, bugüne kadar gördüğüm “en başarılı” yalancıdır da. ABD’nin yurtdışındaki müdahalelerini sona erdireceğini vaat ederek iki seçim kampanyası yürütmesi, sonunda seçimi kazanması “yalancılığının” başarısıdır.
Dünyanın gözü önünde süren bir yalancılık maratonu var Trump’ın. Daha on gün önce sadece Ortadoğu’daki değil tüm dünyadaki çatışmaları/savaşları çözmeyi amaçlayan, başkanlığını yaptığı, Barış Kurulu’nu toplamıştı. Yalanlarının, çoğu otoriter ya da diktatör kimi devlet adamlarını Trump’a çeken bir tarafı var demek ki.
Sekiz savaşı bitirdiğini söyleyerek Nobel Barış Ödülü’nü kendi ağzıyla isteyen, (verilmediği için de hayli öfkelenen) Trump’ın İran saldırısının inandırıcı bir gerekçesinin olmadığını söylemeye gerek yok. İstediği kadar “Amacımız, İran rejiminin oluşturduğu acil tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını korumaktır” desin, İddia ettiği gibi İran ABD halkı için acil bir tehdit değildi. Bu yüzden BM Şartı’nı ihlal etmiştir her şeyden önce. İkincisi, İran nükleer bir tehdit de değildir çünkü ne BM, ne ABD istihbaratı hatta ne de İsrail’de kimi yetkililer İran’ın nükleer silaha sahip olduğunu gösteren bir kanıtın olduğunu söylemekte.
Neden saldırdı peki İran’a? Belki de ülkesinde hem de ara seçimler öncesinde popülaritesinin giderek düşmesi “dışarıda” bir şeyler yapmasına yol açmıştır. Belki de aslında kendisine hep sıcak bakagelmiş olan Yüksek Mahkeme’nin, bu kez bir dış politika manipüle aracı olarak gümrük vergilerini kullanma yetkisini kısıtlaması da etkilemiş olabilir ruh halini. Ha bir de tabii, henüz kanıtlanamasa da Epstein denen sapıkla muhabbetinin zaten pek de saygın olmayan itibarını zedelemiş oluşu da var. Bu tür iç sıkıntılarda “dışarıda” kimi yaramazlıklar yapmak bilinen bir lider tutumudur.
Başka ne olabilir? Hazır vurmaya niyetlenmişken ilişkileri İran’la iyi olan Çin’e de bir göndermede bulunmuş olabilir. Büyük Ticaret savaşına tutulduğu Çin’in İran’la iyi ilişkilerinin Asya’da güçlü bir Amerikan karşıtı blok doğurmasından memnun olmadığı ortada. Zayıflatılmış bir İran, Çin için de zayıf bit müttefike dönüştüğünde bundan memnuniyet duyar ABD. İsrail’le ilişkileri çok iyi olsa da dünya petrol piyasasını İran’la beraber belirleyen Rusya’ya da bir gözdağı saklıdır bu saldırıda kuşkusuz. Çok taraflı denklemler söz konusu her zamanki gibi.
BM Şartı’nı ihlal etmekle kalmadı, ülkesinin kurumlarını da yok saydı bu saldırıyla Trump. ABD’nin savaşa girip girmeyeceğine karar verme anayasal yetkisine sahip olan Kongre’yi de bypass ederek saldırdı İran’a. Yani ülkesinin anayasasını ihlal etmekten de suçlu.
Geçen Haziran’daki 12 gün savaşı da görüşmeler sürerken başlatılmıştı bilindiği gibi. O nedenle yine şu son savaşın da müzakereler sürerken başlatılmış olması şaşırtıcı değil kimse için.
Saldırının nelere yol açtığını, İran’ın, ABD üssü bulunan ülkelere füzeler fırlattığını okuduk, ayrıntılarını sonraki günlerde öğreneceğiz. O nedenle saldırının ABD ile İsrail’in ortak saldırısı olduğunu hatırlatıp devam edelim.
İsrail, yine kullanımdan kalkmış kavramları kendine uyarlayarak saldırılar yapıyor dilediği yere. İran’a yapılan son saldırıyı da -önceki gibi- Önleyici Savaş olarak adlandırıyor. Böyle bir savaş türü artık yok, öncelikle bunu belirtelim. İran-İsrail Savaşı (Yazılama Yayınları) adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım; izin verin bazı alıntılar yapayım:
"Önleyici Savaş", üzerinde tam olarak anlaşılamayan bir strateji. Örneğin ABD, savunma hakkını hem Meşru Savunma hem de Önleyici Meşru Savunma olarak ikiye ayırıyor. İkisi arasındaki fark bir saldırının yakın olup olmadığıdır. Meşru savunma, silahlı kuvvetlerin sınıra yığınak yapması gibi, gerçekleşmek üzere olan bir saldırıya karşılık verilmesiyken, Önleyici Meşru Savunma ise, gerçek bir tehdit ortaya çıkmadan önce yapılan saldırıydı.
George W. Bush döneminde ABD’nin, 11 Eylül saldırılarının ardından “Bush Doktrini” olarak kabul ettiği doktrin Önleyici Meşru Savunma üzerine temellendirilmişti. ABD 2003 yılında Irak’a yaptığı bu önleyici savunma nitelikli askeri müdahaleyi haklı göstermek için Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu, bunun da kendisi için tehlike yarattığını ileri sürmüştü. Ancak Irak’ta sözü edilen silahların olmadığının ortaya çıkması ABD’yi yalancı durumuna düşürdüğü gibi Önleyici Savaş’ı da tartışmalı hale getirmişti.
Önleyici Savaş stratejisinin ne olduğuna ilişkin olarak Avrupa Konseyi Siyasal İlişkiler Komitesi’nin 8 Haziran 2007’de açıkladığı “Önleyici Savaş Kavramı ve Uluslararası İlişkiler Açısından Sonuçları” konulu raporu hayli önemli vurgular içeriyor.
Konsey’deki Sosyalist Grup’tan İspanya Temsilcisi Raportör Lluis Maria de Puig’in raporun girişinde yer verilen açıklayıcı notu dikkat çekicidir: "Önleyici Savaş" tarihin kendisi kadar eski bir kav ramdır. Bununla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle uluslararası sistemin istikrarını ciddi şekilde bozma tehdidi taşıyan bir kavramdır.
"Avrupa Konseyi üye ve gözlemci devletler, uluslararası hukuka aykırı olduğu, uluslararası barış ve güvenliğin korunması açısından önemli riskler içerdiği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konulardaki uygunluğunu, güvenilirliğini, meşruiyetini zayıflattığı için Önleyici Savaş’a tek taraflı olarak başvurulmasını reddetmelidir."(syf.56)
Durum son derece açık. Uluslararası hukuk, başka bir egemen ulusa karşı Önleyici Savaş’ın hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Yani İsrail bir kez daha uluslararası hukuk kuralını ihlal etmiş oldu.
Tamam, durum bu ama kimin umurunda? İran’a kızılsın elbette ancak İsrail de haklı ya da pek matah kabul edilmesin. İran din devletiyse İsrail de öyle. Saldırılarına taktığı isimler bile dini içeriklidir İsrail’in. Son operasyona ad olarak verilen “Kükreyen Aslan” ifadesi örneğin Tevrat’ta geçer: “Aslan kükredi, kim korkmaz? Rab tanrı konuştu, kim peygamberlik etmez?” (Amos 3:8)
Bakın, antipatiyi, sempatiyi bir kenara bırakalım. İran, nefret edilesi rejimine rağmen, mağdur taraftır. Daha önce, yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına kısıtlamalar getirilmesini görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı. Tek itirazı bu konunun füzelerle ilişkilendirilmesineydi. Buna rağmen üzerine çullandı emperyalist/siyonist ittifak.
Gerçekten mesele İran’ı sahip olduğu nükleer kapasiteden arındırmaksa diplomatik yol bunu çözebilirdi.
Yoldan sapmışlarla olmuyor tabii.
/././
İran gerçekten son mu?-Ayşenur Arslan-
Çok şey anlatan deyimlerdir: Kendi kazdığı kuyuya düştü.. Kendi bindiği dalı kesti.. Kurşunu kendi ayağına sıktı..
İki gündür savaş haberlerini izlerken bunlar geldi aklıma.
Nedeni şu: Erdoğan’ın vaktiyle “eş başkanı” olmakla övündüğü Büyük Ortadoğu Projesi’nde bugüne göre göre, bile bile yürüdük. Ayrıntısına girmeye gerek yok. Hep birlikte yaşadık. Ama şunu mutlaka belirtmek gerek: En büyük kazanç Suriye’nin düşmesi olacaktı. Suriye bizim de katkımızla düşürüldü. Arap ülkeleriyle zaten çoktan anlaşılmıştı. Libya, Tunus derken Akdeniz de kontrol altına alınmış sayılırdı.
Sırada İran’ın olduğunu, savaşa hazırlıksız yakalanan medyamız dışında, herkes biliyordu.
Trump-Netanyahu ikilisinin İran’ı önce bombalarla sonra da ekonomik olarak vurarak rejimi değiştirmeyi.. Ardından, Şah döneminde olduğu gibi petrole el koymayı planladığını da bilmeyen herhalde yoktu.
Plan tutar mı? Ya da ne kadar süre alır?
Şimdiden söylemek zor.
Ama şu ana kadar gördüklerimizden.. Yanı sıra zaten bildiklerimizden hareketle “gün sonu bilanço kontrolü” yapabiliriz:
“• Daha duyduğum anda “casus işi” demiştim. Nitekim Hamaney’in ölümünde Mossad ajanlarının payı neredeyse kesin. Mossad tarihindeki en büyük öyküde, 1965 yılında Suriye’de idam edilen Eli Cohen vardır. 2000’li yıllardan sonra ise Mossad ajanlarına dair haberler ve idam duyuruları İran’dan gelmeye başladı. Dünyanın en gözü kara istihbarat servisi öyle anlaşılıyor ki İran’a yönelik saldırının öncesinde epey çalışmış!”
“• Savaşın bence en tartışılacak yanlarından biri, saldırıyı İsrail’in başlatmış olması. Sanki Trump fikrini değiştirmeden bombaları yollayalım demişler.. “
“• Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip olmamızla övünen Erdoğan’a kötü haber: Bundan sonra kara orduları savaşa pek az dahil olacak. Savaş uçakları, füzeler, yapay zeka destekli koordinat tespiti vs öne çıkacak.”
“• Ordu demişken, Sözcü TV’de -medyanın en hazırlıklı gazetecisi- Özlem Gürses’in konuğu olan Naim Babüroğlu son derece kritik bir meseleye dikkat çekti: Humeyni İran’a döndüğünde ‘Şah’ın Ordusu bana darbe yapar endişesiyle paralel bir ordu yapılanmasına gitti.. Hazineyi boşaltan ama Ordu’nun yerini dolduramayan Devrim Muhafızları’nı kurdu..’ Babüroğlu, bunu anlatırken teğmeninden generaline, pilotundan denizaltı komutanına TSK’nın başına getirilenleri hatırladım. Ordu’nun DNA’sı ile oynanmasının tehlikelerini düşündüm.”
“• Savaş nasıl sona ererse ersin, büyük harflerle not edilecek isimler ve açıklamalar var. En başta da Suriye’yi ellerine teslim ettiğimiz El Şara geliyor. Şara, İran’ı “saldırılarından dolayı kınayan” bir mesaj yayınladı: Suriye Arap Cumhuriyeti, bu acımasız saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına yönelik her türlü tehdidi kesin olarak reddettiğini vurgulamakta ve egemenlikleri ile toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmaktadır.”
***
Ne güzel değil mi! Suriye kendisine koskoca bir ülke hediye eden Trump-Netanyahu ikilisine minnettarlığını böyle ifade ediyor.
Suriye tamam!!
İran da muhtemelen yakında sepete atılır!!
Büyük Ortadoğu Projesi de böylece tamamlanır.. Öyle mi?
Yani.. Başlıkta da sorduğum gibi, “İRAN GERÇEKTEN SON MU?”
Okudunuz mu bilmiyorum, savaşın hemen öncesinde, Netanyahu’nun nedense medyamızın görmezden geldiği açıklamasını yazmıştım: “Gözlerimin önünde gördüğüm vizyonda, Orta Doğu'nun çevresinde veya içinde, esasen bir tür ittifaklar altıgeni olan eksiksiz bir sistem oluşturacağız. Bu, Hindistan'ı içeriyor, Arap ülkelerini içeriyor, Afrika ülkelerini de içeriyor, ayrıca Akdeniz'deki ülkeleri, Yunanistan ve Kıbrıs ve şu an listelemeyeceğim Asya'daki ülkeleri de içeriyor. Buradaki amaç hem karşı karşıya olunan zorluklar ve hedefler konusunda aynı görüşü paylaşan ülkelerden oluşan bir eksen oluşturmak hem de çok sert şekilde vurduğumuz radikal Şii eksenine ve ortaya çıkan radikal Sünni eksenine karşı durmaktır.”
Şii radikal eksenine nasıl karşı durduklarını ve duracaklarını son iki günde gördük
Ya “radikal Sünni eksen?”
Trump ve Netanyahu Türkiye’yi o eksende, hatta başında görüyor olabilirler mi?
Yanı başımızda, burnumuzun dibinde füzeler bombalar patlayıp dururken Saray’ın acayip sessizliği.. En azından 300-500 kişiyle protesto eylemi yapsalar şaşırmayacağımız radikal grupların buharlaşıvermesi..
Galiba onlar da bir şeylerin farkında.
ABD’nin hoşuna gitmek için vaktiyle kazdıkları kuyuya düşmenin endişesi içinde.
Bilmiyorum bu konuda bahse girmek isteyen var mıdır?
İran sonuncu mu değil mi? sorusuyla bahis açılabilir.
Hayır ne ironi yapıyorum ne de toplumu kışkırtmaya çalışıyorum.
İnsanoğlunun daha ne kadar alçalabileceğine bir örnek vermek istiyorum.
Anladığım kadarıyla küresel ölçekte ulaşılabilen bir bahis sitesinde şöyle bir bahis açılmış: Hamaney 31 Mart’a kadar istifa edecek mi? Ölecek mi? Ya da ülkeden gidecek mi? Humeyni gibi sürgüne gönderilir mi? Vs
Bahislerde daha ilk günden yüzde 73 oranında “Hamaney gidecek” seçeneğine para yatırılmış.
Hem de 24 milyon dolar tutarında bir para!!
Daha neler göreceğiz kim bilir!
“SON DAKİKALARIN BİRİNDE..” Olağandır. Böyle günlerde ekranlardan SON DAKİKA başlıkları eksik olmaz. Onlardan biri gündem el yakarken Trump’tan geldi: “İran görüşmek istedi. Kabul ettim.”
Netanyahu’nun, Trump vazgeçiverir endişesiyle saldırıyı başlatıp ABD’yi peşine taktığını söyledim ya.. Bakalım bu sefer aynı oyunu oynayabilecek mi?
Katolik dünyası için Papa neyse, Şiiler için Hamaney o düzeyde etkilidir ya..
Hem onun.. Hem İran’ın askeri açıdan en önemli isimlerinin ölümü üzerine nerelerde anlaşma sağlanır kim bilir!
Ama umarım, İran’ın kadınları, gençleri için özgürlük alanı açacak bir anlaşma olur. Ve İran, Radikal dinciliğin bölgemizdeki son örneği olur!
/././
‘Hollandalı Özgür’ün Suriyeli çocuk tetikçileri -İsmail Saymaz-
Kendisini “Hollandalı Özgür” diye tanıtıyor.
Adı, Özgür Tokaç.
32 yaşında.
Giresun nüfusuna kayıtlı.
İstanbul Gazi Mahallesinde 2019’da 17 yaşındaki Anıl Polat ve Ulaş Bal adlı iki çocuğun öldürülmesine ilişkin silahlı çatışmada şüpheliler arasındaydı. Yasadışı şekilde yurt dışına kaçtı.
O gün bugündür Hollanda’da olduğu tahmin ediliyor.
İddiaya göre Gaziosmanpaşa ve Eyüpsultan’daki yakın arkadaş çevresinden ve Suriyeli çocuklardan oluşturduğu çetesiyle silahlı saldırılar düzenliyor.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Tokaç liderliğindeki çetenin Esenyurt ve Zeytinburnu’nda beş eyleme karıştığını tespit etti. Bu saldırılardan dördü E.F. ve yakınlarına yönelik.
Borç tartışmasında dört saldırı
İddiaya göre…
E.F. adlı kişi dijital para işine gireceğini söyledi. Kız kardeşinin eşi A.S.’den borç istedi. A.S., akrabası A.İ.’den alıp verdi. Zamanla borç 280 bin dolara çıktı.
E.F., borcuna karşılık 70 bin dolarlık bir ev verdi.
Borcun geri kalanını ödemedi.
A.İ., alacaklarını tahsil etmesi için işi Tokaç’a ihale etti.
Tokaç’ın talimatı üzerine E.F.’ye 19 Haziran 2025 günü silahlı saldırı düzenlendi. E.F., iki bacağından vuruldu.
25 Haziran’da E.F.’yi yabancı numaradan arayan bir kişi, “Ben Hollandalı Özgür. Borcunu ne zaman ödeyeceksin?” diye sordu.
E.F., “Arabayı satıp ödeyeceğim” şeklinde karşılık verdi.
Tokaç, “Parayı bana göndereceksin” dedi ve kapattı.
İki gün sonra tekrar arayan Tokaç, küfrederek, “Sizden kimseyi bırakmayacağım, hepinizin kafasına basacağım, seni kimse kurtaramaz. Abine de söyle dükkanı açmaya devam etsin” diye tehdit etti.
O gün E.F.’nın kuzeni M.E.F.’nin Esenyurt’taki oto yıkamacısı kurşunlandı.
İşçi A.K., sırtından vuruldu.
Saldırganların çalıntı bir motosikletle geldiği, araçtan inmeden ateş ettikleri saptandı.
Ateş edenin İ.H. adlı Suriyeli çocuk tetikçiydi.
‘Yakında geliyorum’ dedi ve geldi
Tokaç, 4 Ağustos 2025’te E.F.’nın kardeşi A.F.’ye WhatsApp’tan “Yakında size geliyorum, güvendiğiniz dağlara kar yağdırdık oğlum” diye mesaj yolladı. Kuzeni M.E.F.’nin çocuğuyla gezerken çekilen videosunu yolladı ve şunları yazdı:
“E.’ye söyle, çoluğuyla çocuğuyla çıkmasın. A.’ya söyle, bütün akrabalarını öldüreceğim, beni bekleyin oğlum.”
Dediği gibi de yaptı.
Üçüncü saldırı 8 Temmuz 2025’te gerçekleşti.
E.A. ve kardeşi A.F.’ye ait emlakçıya motosikletli saldırganlar tarafından 10 el ateş edildi. A.F., içeride kahvaltı yaparken kurşun yağmuruna tutuldu. Ölen-yaralanan olmadı.
Çalıntı motosikleti kullananın M.Ç., ateş edenin A.G. olduğu belirlendi.
Saldırganlar kasklıydı.
A.F., ifadesinde şöyle dedi:
“İş yerine gelirken çevremi daha önce meydana gelen yaralama ve kurşunlamalardan dolayı defaatle kontrol ettim ancak şüpheli duruma rastlamadım. Dükkandayken silah sesini duydum, hemen yere yattım.”
Saldırganlar bir saat sonra M.E.F.’nin oto yıkamacısına da ateş etti. Saldırıda işçi M.A.H. üç kurşunla yaralandı.
Para için
O gün Zeytinburnu’da Dostlar Çay Evi de kurşunladı.
Motosikleti kullanan O.B. ile ateş eden A.A.M., Suriyeliydi. O.B., ifadesinde, bu saldırıya para için katıldığını ileri sürerek, şunları söyledi:
“6 Temmuz’da A.A.M.’yi arayarak paraya ihtiyacım olduğunu söyledim. Ertesi gün buluştuk. A., ‘Dükkanın duvarına ya da camına iki kurşun atacağız, ikimiz de 65 bin TL alacağız. Sadece motosiklet kullanacaksın’ dedi. 8 Temmuz’da otoparkta İ.Ç. ile buluştuk. İ.Ç., görüntülü aradığı kişiye ‘İşi bunlar yapacak abi’ dedi. Ardından A.’ya çanta verdi. Çantada çelik yelek, eldiven, kask, gri ve siyah silah vardı. İ.Ç.’nin yanındaki ise bize motosiklet verdi.”
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı yedisi tutuklu, biri yakalamalı, toplam 17 şüpheli hakkında suç işlemek için örgüt kurma ve bu örgüte üye olma, öldürmeye teşebbüs, nitelikli yaralama, yağma, silahla tehdit ve mala zarar savıyla iddianame düzenledi. Bu yargılama Bakırköy 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
***
Jandarmanın polisten destek alması gerekmez mi?
Bağcılar’da uyuşturucu satışına yönelik ihbar alan Eyüpsultan Jandarma Komutanlığı ekipleri 27 Şubat akşamı Bahçelievler’de planlı operasyon başlattı.
Uyuşturucu satıcılarıyla gizli soruşturmacı aracılığıyla bağlantı kuruldu. Uyuşturucu alışverişi sırasında suçüstü yapmak isteyen Jandarma Suç Araştırma Timi hareketlenince şüpheliler ateş etti.
İki jandarma yaralandı.
Üç şüpheli ise araçla kaçtı.
Jandarma polisten yardım istedi.
Bağcılar Emniyet Müdürlüğü, ateş ederek durdurdukları araçta iki şüpheliyi yakaladı. Üçüncüsü ise izini kaybettirdi.
Şehir merkezindeki bu operasyonu polisin yürütmesi gerekmez mi?
Haydi, jandarma ihbar aldı ve operasyonu yaptı diyelim.
En azından polise önceden haber verilmeli ve Özel Harekat’tan takviye istenmeliydi.
/././
halkTV

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder