“Türkiye’deki yetkililer” değil, “tek yetkili”!-Mehmet Y.Yılmaz-
AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak. Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor. Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Amor, T.C. vatandaşlarına vize serbestisi için Türkiye’nin üzerine düşenleri yapmadığını söyledi.
AB ülkelerine kısa süreli seyahat için Schengen vizesinin tamamen kaldırılması konusunun aslında tamamen Türk yetkililerin elinde olduğunu söyleyen Sanchez Amor, “görünüşe göre üst düzey yetkililer bu konuya pek ilgi göstermiyorlar. Türkiye’de yetkililer sorunu yeşil pasaportla ve hizmet pasaportuyla çözmeyi tercih ediyor” dedi.
Yeşil pasaport alabilecek olanların sayısını arttırarak bu işi çözmeye çalışmak ne kadar işe yarayacak, bilmiyorum.
Bu işin sonunda yeşil pasaport sahiplerine de vize zorunluluğu getirilmesine kadar varması kimseyi şaşırtmamalı.
Amor kibarlık yapıp “Türk yetkililer” demiş ama aslına bakarsanız bir tek kişiden, bir “tek yetkili”den söz ediyor.
“Türk yetkililerin” Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan işaret almadan tuvalete bile gidemediklerini bizim gibi o da biliyordur kuşkusuz.
Erdoğan’ın bu konuda iki görüşü var: Biri resmî görüşü, diğeri gayrı resmî görüşü!
“Resmî görüşü” belli: Anlaşmaya uymak için gerekli kriterleri yerine getireceğiz.
Gayrı resmî görüşü de belli: Boş verin, işimize bakalım, kriterler de nereden çıktı?
Nitekim 2022 yılının ocak ayının 14. günü AB Büyükelçileri ile düzenlenen toplantıdaki konuşmasında şunu söylemişti: “18 Mart Mutabakatı göç alanında iş birliği yanında, Türkiye – AB ilişkilerinde 5 alanda daha somut ilerleme sağlamayı hedefliyor. Özellikle vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konularında ilerleme kaydetmeliyiz. Biz bu çerçevede 72 kriterden kalan 6’sının karşılanması hususunda önemli mesafe kat ettik.”
Sözünü ettiği 18 Mart mutabakatı, 2016 yılında imzalanmıştı. Ahmet Davutoğlu, başbakandı.
Sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu, AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda “en geç ekim ayında Avrupa’ya vizesiz seyahat mümkün olacak” dediğinde salon alkıştan yıkılmış, ertesi gün yandaş medyada manşetler bu sevindirici haberi haykırmıştı.
Tarih 26 Ocak 2016 idi.
Aynı yılın 8 Mart günü, Davutoğlu tarihi daha da öne çekmiş, “Avrupa ile vize muafiyeti haziran ayında başlayacak” demişti.
İki ay sonra, 3 Mayıs günü Financial Times gazetesinde çıkan bir haber, Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa ile vize muafiyeti anlaşmasının, kendisini koltuğundan edebilecek sonuçlar doğurabileceğini yazıyordu.
Ve Davutoğlu’nun başbakanlığı da o ay içinde bitmişti.
“Yerine getirilemeyen” altı kriterden biri Türkiye’nin “terör suçları” ile ilgili tanımının netleştirilmesi.
AB bunu istiyor çünkü Türkiye’de tipini beğenmediğiniz birisini kolayca terörist, iltisaklı, aynı ağızla konuşuyor diye hapse atabiliyorsunuz.
Böyle suçlanan birisinin de vizesiz olarak gideceği AB, kapıya dayanıp, iltica hakkı istemesinden çekiniyor.
Ancak, AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak.
Mesela Osman Kavala’ya, Çiğdem Mater’e, Tayfun Kahraman’a, Can Atalay’a eziyet edemeyecekler.
Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı hapishanede tutmak mümkün olmayacak.
Bu durumda olan herkesin ismini yazmaya kalksam, bu köşe İstanbul telefon rehberine döner.
Onun için bu konu çözülürse, Erdoğan’ın sevmediği tipleri hapiste tutmak için başka gerekçeler uydurmak gerekecek ki bu da o kadar kolay değil.
Bir diğer konu, kişisel verilerin korunması meselesi. AB bu konuyu takip edecek kurulun “bağımsız” olmasını istiyor.
Erdoğan’ın talimatıyla yayınlanan yönetmeliğe göre kurulun dört üyesini bizzat Cumhurbaşkanı, 5 üyeyi de Cumhurbaşkanı’nın partisinin çoğunlukta olduğu TBMM seçecek.
Bu kurulun bağımsızlığından söz edilebilir mi?
Milletvekilleri için hazırlanması gereken “etik yasası” ile, “yolsuzluklar ile mücadele konusundaki düzenlemeler” konusu ise konuşulmuyor bile.
Davutoğlu bu konuyu gündeme getirdiğinde fırçayı yemiş, bir daha da bu konuyu ağzına almamıştı.
Davutoğlu’na “böyle yaparsanız çalışacak belediye başkanı bulamazsınız” diyen de Erdoğan’dan başkası değildi.
Erdoğan kamuoyunun önüne her çıktığında bu konuda çok kararlı görünüyordu.
Mesela 2019 yılının mayıs ayında adına “Reform Eylem Grubu” dediği bir gruba talimatı şöyle vermişti:
“Tüm başlıkları hazır hale getirin!”
Bu tarihten 5 yıl sonra 2024 yılının ağustos ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle konuşmuştu: “İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor!”
Bugün 12 Mart 2026. Hâlâ aynı noktadayız.
Sebebi de “ilgili kurumların tembelliği” değil.
Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor.
Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.
/././
12 Mart 1971’den bugüne… Güvenli devlet ve tekinsiz ülke -Mine Söğüt-
Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.
Bir devlet hem güvenli hem de tekinsiz olabilir mi?
Eğer güvenli olmanın bedeli özgürlüklerden vazgeçmekse, olabilir.
Hele güvenin ve tekinsizliğin ne olduğunu bağımsız zihinler değil de devlet otoriteleri tanımlıyorsa ve bu tanım geniş halk kitleleri tarafından hiç üzerine düşünülmeden kabul görüyorsa daha da kolay olabilir.
Bu ülke güvenli devlet fikriyle 12 Mart sayesinde tanıştı ve çoğulcu demokrasiye, özgürlüklere olanak tanıyan bir anayasadan fikren uzaklaşmaya, farklı görüşlerden olan siyasetçilerin ülke sorunlarına ortak çözümler bulma olasılığından kuşku duymaya ilk o zaman başladı.
Sokaklardaki anarşi öylesine bir boyuta gelmişti ki devletin yürütmede güçlü bir otoritesi olması gerektiğine ikna olma yoluna ilk o zaman girdi.
Meclisteki anlaşmazlıklar o kadar ayyuka çıkmıştı ki eşitlikçi bir koalisyon yerine merkezi bir liderliğin daha güvenli olacağı hissine ilk o zaman kapılmaya başladı.
Dünyadaki iki süper güç arasında çekiştirilen ülkede sokaklarda sağ sol çatışmaları yüzünden her gün gençlerin öldüğü bir kaos ortamında yaşanan politik çözümsüzlükler, parlamenter sisteme güveni azaltmaya ve “güçlü lider” isteğini beslemeye ilk o zaman başladı.
O güne kadar dünyanın en özgürlükçü anayasasına sahip olmakla övünen ülke, artık “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” diye sormaya ilk o zaman başladı.
Ve bu soruya en yanlış cevabı verdi.
Güvenlik uğruna, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden usul usul vazgeçti.
Bugün o soruya verilen o yanlış cevabın sonuçlarını en ağır şekilde yaşıyor.
12 Mart itibariyle “güçlü devlet” fikrine ikna olan, 12 Eylül’den sonra artık o özgürlükçü 61 Anayasası’na dönüp bakmayan, asker tarafından dayatılmış 81’ Anayasası’nı değiştirme vadiyle iktidara gelip ülkeyi külliyen anayasasız bırakacağı baştan belli bir otoritenin tehditlerini öngöremeyecek hale gelen bir çoğunluğun tercihiyle “güvenli devlet”le birlikte “tekinsiz” sisteme tam anlamıyla kavuştu.
Güvenli devlet tekinsizdir çünkü;
Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.
Güvenli devlet modelinde tüm toplumsal ve siyasal sorunlar bir tartışma ve uzlaşma alanı değil “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanabilir.
Devlet sistemi korumak için olağanüstü yetkilere, geniş bir gözetim hakkına ve güçlü bir yürütmeye sahip olmayı kendinde hak görür.
Güvenli devlette polis ve istihbarat yetkileri geniştir.
Sık sık olağanüstü hukuk araçları kullanılır.
Rahatça sıkıyönetim ve olağanüstü hâl ilan edilir.
Geniş terör yasaları çıkartılır.
Karar alma yetkisi yürütme organında toplanır.
Polis, istihbarat ve asker, siyaset üzerinde daha çok etkili olur.
Toplum devlet tarafından daha yoğun biçimde izlenir. Terörle mücadele adı altında özgürlükleri tartışma alanı daraltılır hatta yok edilir.
12 Mart 1971’de yani bundan tam 55 yıl önce güvenli devlet fikriyle tanışan ve güvenlik uğruna bağımsızlığından, özgürlüklerinden, adalet taleplerinden usul usul vazgeçmeye alışan bu toplum, bugün halkına hiç güven vermeyen bir devletle baş edebilecek gücü hâlâ “güçlü liderde” aramaya devam ediyor. Ve bu arayış güvenli devlet yapısının elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor
Belki de;
Güvenli devletlere değil özgürlükçü sistemlere, güçlü liderlere değil iyi kalpli yöneticilere ve güce ya da güvene değil adalete kıymet veren insanlara ihtiyacı olan şu dünyada korkunun egemenliğinden çıkmanın tek yolu cesur olmak değildir; sadece korkmamak yeterlidir.
/././
MAGA ne istiyor?-Ercan Uygur-
Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.
Trump ikinci kez başkan olduktan bu yana ABD askeri güçleri Somali, Nijerya, Yemen ve Venezuela’da operasyonlar yaptı. ABD, Venezuela ve Kolombiya çevresindeki balıkçı teknelerini hâlâ bombalıyor ve bu ülkeler abluka altında.
ABD İran’ı İsrail ile birlikte Haziran 2025’te 12 gün boyunca bombaladı. 2026 Şubat ayının son günü ABD İran’a yine İsrail ile birlikte bir kez daha hava saldırıları başlattı. ABD İran'a uzun süredir zaten yaptırım ve ambargo uyguluyordu.
Bu operasyonlar ve saldırılar için ABD kongresinin onay vermesi gerekiyordu. Ancak böyle bir onay alınmadı. Üstelik, sıranın Küba, Grönland, Meksika, Kolombiya ve hatta Panama’ya geleceği konuşuluyor.
Halbuki Trump hem 2016, hem 2024 başkanlık seçimi kampanyalarında bırakalım yeni savaşları, var olan savaşları durdurma sözü verdi. Öyle ki, yakın yalaka çevresi ve de kendisi, “Nobel Barış Ödülü Trump’a verilmeli” kampanyası yaptılar.
Peki, Trump/ABD neden bir gerekçe ile bir yerlere saldırıyor? Kimine göre bu saldırılar Trump’ın inişli çıkışlı bozuk kişiliği ile ilgili. Kimine göre saldırıları teşvik edenler bazı danışmanlar, Trump hükümetinin bazı üyeleri ve İsrail.
Örneğin Venezuela harekatı konusunda etki eden kişi aşırı sağcı Dışışleri Bakanı Rubio. Rubio’nun asıl derdi ailesinin terkettiği Küba ile. Castro önderliğinde gerçekleşen Küba devrimi ile çok zengin ailesi ABD’ye göçüyor. Bu nedenle Küba’ya da bir saldırı söz konusudur.
Kimilerine göre, iki İran saldırısında da İsrail’in ve de Trump’ın yakınındaki Yahudilerin önemli etkisi var. Birisi damadı Kushner. Diğeri Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi ve güçlü emlakçı Witkoff. Kushner ve Witkoff İsrail ile de temas halinde İran’la yapılan görüşmelerde ve verilen kararlarda ön sırada yer alıyorlar.
Kararlarda kişilerin, ülkelerin etkileri olabilir, vardır. Ancak asıl önemli etkiyi yapan iki unsur var. Bu ikisi elbette birbiriyle yakından ilişkili.
1) Trump’ı iktidara taşıyan siyasi tabanı, MAGA.
2) ABD ekonomisinin durumu, sanayisinin dünyadaki rekabet gücü.
MAGA nedir, ne ister?
Trump, 2016’da ve 2024’te Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı oldu, bu partinin belli bir oy oranı var. Trump bunu dikkate almak zorunda. Ancak Trump’ın asıl siyasi gücü lideri olduğu MAGA’dan geliyor.
MAGA, İngilizcesi ile “Make America Great Again” ifadesinin kısaltması. Türkçesi ile “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yap.” Bu ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Trump’ın popüler hale getirdiği bir slogan.
Trump bu sloganı 2024 seçimlerinde daha da çok vurguladı. MAGA son 12 yılda bir siyasi herekete de dönüştü. Cumhuriyetçi Parti içinde ama özellikle Trump taraftarları arasında önemli bir güce erişti. Lideri de elbette Trump. Şimdiki hükümetteki bakanların hemen tümü MAGA’cı.
Slogan olarak MAGA aslında daha eskilere gidiyor. Sloganı ilk olarak 1980 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Reagan küçük bir farkla “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yapalım” şeklinde kullanıyor. Trump, 2012’de sloganı kendi adına tescil ettiriyor.
MAGA’nın açılımından da anlaşıldığı gibi, bu sloganı kullananlar, ABD’nin eski muhteşem günlerini yitirdiğini düşünüyorlar. 1920’lerden başlayarak özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin tüm dünyaya hükmettiği günleri geri istiyorlar.
MAGA’cılara göre ABD’nin dünyaya hükmettiği dönem; yabancı etkisi, çoklu bozuk kültür ve kurumlar nedeniyle yitirildi. ABD’ye gelen göçmenler, sığınmacılar, özellikle Müslümanlar ABD’nin güzelim beyaz Hristiyan kültürünü ve düzenini bozdular.
MAGA’cılar küreselleşme ile ABD’nin ekonomik yapısının bozulduğunu düşünüyorlar. Özellikle Çin gibi Asya ülkeleri, düşük ücretlerle üretim yapıp ABD’yi mallarıyla istila ettiler. ABD’li işçileri işsiz bıraktılar.
Demek ki MAGA’cılar, ABD’nin artık rekabetçi ve dışa açık bir düzende dünyaya ekonomik olarak hükmedemediğini vurguluyor. Haklılar mı? Evet. Aşağıda sanayi üretimlerini karşılaştırarak bu konuyu açıklıyorum. Öyleyse çözüm ne?
İktidarlar, hükümetler “Öncelikle America” (America First) demeli. Bu bağlamda ABD küresel işbirliğini (örneğin çevre ve iklim konularında) ve uluslararası kurumları dikkate almamalı.
Göçmenler, sığınmacılar engellenmeli, geri gönderilmeli. Trump, 2017’de başlayan ilk döneminde Müslüman göçmen ve sığınmacılara kapıyı bir ara tümüyle kapatmak istedi. İlk döneminde de, 2025’te başlayan ikinci döneminde de çok sayıda göçmen ve sığınmacıyı sınır dışı etti, hâlâ da ediyor.
MAGA’cılar ABD sanayisi için korumacı önlemler alınmasını isterler. Burada ilk akla gelen gümrük tarifelerinin yükseltilmesidir. Trump her iki döneminde de tarifeleri yükseltti, tarifeleri politika oyuncağı yaptı.
Şimdi gelelim MAGA’cıların bazı özelliklerine ve dış müdahalelere ilişkin tercihlerine.
1) YouGov (15 Mayıs 2025) tarafından yapılan anketlere göre, Cumhuriyetçilerin yüzde 50 - 60 oranında bölümü kendisini MAGA’cı olarak tanımlıyor. Aynı anketlere göre bunlar genellikle beyaz, hristiyan, muhafazakar kişilerdir. Oransal olarak erkekler kadınlara göre daha fazladır.
2) Önemli bir MAGA’cı olan Sadler (2 Mart 2026) makalesinde şöyle diyor: “Trump’ın, İran’a ağır bir ders verdikten sonra, Grönland’ı da alması (işgal etmesi) gerekir. Bunu korkak ve tereddütlü Avrupalılara rağmen yapmalıdır. Biz, omurgası olan tek süper gücüz.”
3) ABD’nin diğer ülkelere müdahalesi konusunda Politico (28 Ocak 2026) bir anket yaptı ve Trump’a oy verenlere şu soruyu sordu: “Sizce ABD hangi ülkelere askeri müdahale yapmalıdır?” Ankete katılanlara 10 ülke adı verildi, isterlerse başka ülkeler de ekleyebilirlerdi.
Trump’a oy verenler içinde kendisini MAGA’cı olarak tanımlayanlar da vardı elbette.
Sonuçlar şöyle: Soruya yanıt verenlerin yüzde 65’i en az bir ülkeye askeri müdahale istiyordu. Birden çok ülkeye müdahale isteyenler çoğunlukta idi. Müdahale istenen ülkelere verilen oyların dağılımında İran önde geliyordu:

Anket sonuçlarına göre, MAGA’cılarda askeri müdahale isteği daha yüksek idi. Örneğin, İran’a müdaheleyi Trump seçmenlerinin yüzde 50’si isterken, MAGA’cıların yüzde 61’i istiyordu. MAGA’cı müdahale isteği diğer ülkelerde de daha yüksekti.
Şöyle bir sonuç çıkıyor: Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.
MAGA’cıların bir bölümünün de bu sürece karşı çıktığını vurgulamak gerekir.
Sanayinin gücü; ABD, AB ve Çin’de sanayi üretimi
Şekil 1’de AB, ABD ve Çin’de sanayi üretimi miktarının son 15 yıllık seyri yer alıyor. Sanayi üretimi, bir ülkenin üretim gücünü ve iç ve dış piyasalarda rekabet ederek hakim olma becerisini gösterir.

Şekil 1’deki veriler, zaten mevsimlik etkilerden arındırılmış olan aylık verilerden 6 aylık ortalamalar ile ifade edilmiştir. Burada amaç trendden arızi sapmaları elemektir.
Şekilde ilk göze çarpan, Çin’in sanayi üretimini son 15 yılda üç kattan fazla arttırmasıdır. ABD’nin sanayi üretimi 2011’e göre yüzde 8,5 artmıştır. Ancak ABD sanayi üretimi, 2015’teki zirvesine daha sonra hiç ulaşamamıştır.
AB ise son 15 yılda sanayi üretimini yüzde 3 arttırabilmiş görünüyor. Haliyle iç ve dış piyasalara hakimiyeti görece oldukça azalmıştır. ABD’nin Avrupa’ya “zayıfladı” gözüyle bakmasının önemli nedeni budur.
Sanayi üretimini yalnızca miktara göre değil, teknolojik ilerlemesine göre de değerlendirmek gerekir. Birçok göstergeye göre Çin, AB ve ABD’ye göre teknolojik ilerleme konusunda da çok öndedir.
Bir kez daha şu sonuca varıyoruz; Çin, hem ABD, hem AB’ye göre sanayi gücünü çok geliştirmiş, haliyle küresel gücünü de çok yükseltmiştir. ABD bu güce bir süredir erişemediğini gördüğü için Çin’i askeri müdahaleleriyle geriletmeye çalışıyor.
Bunu, doğrudan Çin’e müdahale edemediği için, başka yollar ve ülkeler yoluyla yapmaya çalışıyor. Venezuela ve İran’a askeri müdahaleleri Çin’in petrol ve enerji kaynaklarını kısmaya çalışması olarak da görülmelidir.
ABD askeri müdahaleleri Çin de dahil tüm ülkelere bir gözdağı olarak görülmelidir. Ancak uzun vadede ekonomik güç, gözdağı ile sağlanmıyor. Tüm dünyaya yaşattığı enerji ve su sorunları ve demokrasiden uzak tavırları ABD’nin itibarını da götürüyor.
-----
Kaynaklar
Politico (28 Ocak 2026) “Trump voters support military intervention in more countries”https://www.politico.com/news/2026/01/28/trump-is-threatening-strike-iran-his-supporters-wouldnt-mind-00752821
/././
Yaş doğrulama, herkesin gizliliğini tehlikeye atar -Füsun Sarp Nebil-
Kişisel verilerin korunması ile ilgili gruplar, çocuk güvenliği amacı derken, yaş doğrulamasının kullanıcıları devlet kimlikleri, biyometrik taramalar veya yüz görüntüleri gibi hassas kişisel bilgileri göndermeye zorlayabileceğini hatırlatıyor. Uzmanlar, bu tür verilerin saklanmasının veya işlenmesinin, kötüye kullanıma veya siber saldırılara karşı savunmasız büyük kimlik bilgisi veritabanları oluşturabileceği konusunda uyarıyor.
Bugünlerde TBMM’de 15 yaş için sosyal medyanın yasaklanmasına yönelik “yaş doğrulama” sistemi konuşuluyor. Ama sistem yararından çok zarar getirecek. Başlıktaki ifade Epic Games’in kurucusu Tim Sweeney’e ait. Tim Sweeney 2 hafta kadar önce yaş doğrulama konusunda bir açıklama yaptı. Bu açıklama en kritik 2 noktaya değiniyor:
"Çocukları çevrimiçi ortamda korumak, herkesin gizliliğini tehlikeye atan bir gözetim altyapısı kurmayı gerektirmemeli. Hükümetler uygulamaları hassas verileri toplamaya zorladığında, ekosistem kaçınılmaz olarak üçüncü taraf doğrulama sağlayıcılarıyla doluyor. Bazıları sorumlu, ancak çoğu değil ve veri sızıntıları işte burada gerçekleşiyor. Aileler işte burada risk altında kalıyor."
Sadece bizde değil, tüm dünyada birdenbire yetişkinlere yönelik oyunlar ve web siteleri için yaş doğrulama kuralları konuşulmaya başlandı. Kimisi vatandaşlık kimlik bilgileri, kimisi yüz doğrulama, kimisi ise platformun sorumluluğu ile yapmayı tartışıyor. Elbette yeni bir konu değil, internetin başından bu yana tartışılıyor. Ancak şimdilerde bu kadar öne çıkmasının nedeni olarak, sosyal medyanın yarattığı ortamın yok edilme isteği olduğunu belirtenler de var.
Sosyal medyadaki ifade özgürlüğü rahatsızlık mı yaratıyor?
“Sosyal medya” hayatımıza, aşağı yukarı 2005-2007’ler sonrasında girdi. Bunları, antik Yunan kentlerinin merkezinde halkın politik, dini, ticari her türlü konudaki gelişmeleri öğrendiği, fikirlerini açıkça beyan edebildiği “AGORA” meydanlarına benzetebiliriz. Yani demokrasinin bileşenlerinden birisi gibi gözüküyorlar. Halkın sesini duyuruyorlar.
Ancak halkın düşüncelerini bu derece aktarması hoşa gider mi? Noam Chomsky, Medya Gerçeği kitabında, 1985’lerde UNESCO altında yapılan ama kısa süre sonra sona erdirilen “Medyanın demokratikleştirilmesi” çalışmasına işaret eder. Neden sona erdirilmiş biliyor musunuz? Vatandaşın sesinin duyulması kurulu düzende sıkıntı yaratacağı öne sürülmüş.
Medyanın giderek tekelleşmesi sonucunda, bugün dünyada olup biteni öğrendiğimiz yer sosyal medya oluyor. Gerçi platformlar da “para kazanma” dertleri yüzünden hükümetlerle iyi geçinmeyi tercih ediyorlar (örneğin İmamoğlu’nun Twitter hesabının kapanması) ama bu bile yeterli bulunmuyor anlaşılan.
İşte engellenmesi gereken şey, sosyal medyanın sesinin kısılması ise, engellemenin en kolay yolu da sosyal medyaya kimliklerle girilmesi. Böylece ifade özgürlüğünün sonu gelir. Ama beraberinde 2 kritik sorun yaratarak.
Daha güçlü çocuk güvenliği söylemi aslında gözetim getiriyor
Düzenleyiciler, çocukların zararlı çevrimiçi içeriğe maruz kalması ve sosyal medya ve oyun platformlarının ruh sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili artan halk endişelerini gidermek için gerekli olduğunu söylüyor.
Bu halkta da geniş karşılık görüyor. Çocuklarının ya da gençlerin internette yanlış yerlere gitmemesini isteyenler bu durumu destekliyor. Öyle ki, karşılığında kaybedilecek şeyler olduğunu yani Kitlesel Gözetim + Kişisel veriler riski bulunduğunu anlatmak çok zor.
Ama şöyle anlatalım; internet, fiziksel yaşamdan farklı bir yer değil. Hayatınızda ne tehlike varsa, internette de o tehlikeler var. Sadece daha kolay ulaşım sağlaması farklı. Ama dolandırıcılıktan bahsedeceksek, apartman kapısına tencere pazarlamaya gelen adam da dolandırıyor, büyük paralara imza attırıyor, internette kendini romantik aşık ya da yatırım uzmanı diye sunan da. İkisinde de önemli olan, tanımadığınız kişilere ve onların ileri süreceği parasal durumlara karşı dikkatli olma zorunluluğu.
Diğer yandan interneti hiç kullanmayalım dersek, bunu da ulaşım ile karşılaştıralım. Aslında otomobiller de tehlikeli. Yani kaza oluyor ve ölüyorsunuz. Ama neden? Kurallara dikkat etmemişsinizdir, yol bozuktur, arabanın sağlığı kötüdür, belki sarhoşsunuzdur vs. vs. İnternet’te böyle, kurallara uyulduğunda tehlike azalır, yok olur. Ama uymazsanız, başınıza iş gelir.
Kişisel veriler riske atılıyor
Kişisel verilerin korunması ile ilgili gruplar, çocuk güvenliği amacı derken, yaş doğrulamasının kullanıcıları devlet kimlikleri, biyometrik taramalar veya yüz görüntüleri gibi hassas kişisel bilgileri göndermeye zorlayabileceğini hatırlatıyor. Uzmanlar, bu tür verilerin saklanmasının veya işlenmesinin, kötüye kullanıma veya siber saldırılara karşı savunmasız büyük kimlik bilgisi veritabanları oluşturabileceği konusunda uyarıyor.
Araştırmacılar, "Yaş kontrolleri genellikle kimlik yüklemeyi veya selfie göndermeyi gerektiriyor" diyerek, bu verilerin ne kadar süreyle saklandığı ve kimlerin erişebileceği konusunda sorular ortaya koyuyor. Gizlilik savunucuları ayrıca, yalnızca yaş doğrulama amacıyla tasarlanmış sistemlerin sonunda daha geniş kapsamlı gözetim veya kimlik takibi için kullanılabileceği "işlev genişlemesi"nden de endişe duyuyorlar.
Teknoloji yeterli mi?
Gizlilik sorunlarının ötesinde, bazı analistler teknolojinin kendisinin hala bazı kısıtları olduğunu da hatırlatıyorlar. Yaş doğrulama araçları, yüz analizi yazılımları, kimlik belgeleri veya davranışsal izleme gibi yöntemlere dayanıyor, ancak bu sistemler kullanıcıları -özellikle yasal yaş sınırlarına yakın olanları- yanlış sınıflandırma yapabiliyor.
Oyun platformlarında, yaş kontrolü getirme girişimleri de, doğruluk ve doğrulanmış hesapların yeniden satışı da dahil olmak üzere tartışmalara yol açtı.
Bir diğer zorluk ise uygulama. Kurallar genellikle ulusal yargı yetkilerine bağlı olduğundan, kullanıcılar genellikle VPN hizmetleri veya alternatif platformlar kullanarak kısıtlamaları aşabiliyor; bu durum, yeni yaş doğrulama yasalarının yürürlüğe girdiği ülkelerde zaten görüldü.
Bazı web siteleri, karmaşık doğrulama sistemleri uygulamak yerine erişimi tamamen engelleyerek yanıt verdi. Bu tartışma, politika yapıcılar için giderek büyüyen bir ikilemi gösteriyor. Yetişkinler için yeni bir dijital gözetim katmanı oluşturmadan çocukları çevrimiçi ortamda nasıl koruyabiliriz? Daha çok ülke benzer yasaları değerlendirirken, bu konu çevrimiçi güvenlik, gizlilik hakları ve internetin gelecekteki yönetimi hakkındaki tartışmaların merkezinde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Peki ne yapılmalı?
Mart 2026'da yürürlüğe giren Avustralya'nın yeni çevrimiçi güvenlik kuralları, platformların ve uygulama mağazalarının, açık içerik, R dereceli oyunlar veya şiddet veya kendine zarar verme içeren materyaller barındıran hizmetler için daha sağlam yaş kontrolleri uygulamalarını gerektiriyor. Uyum sağlamayan şirketler, ihlal başına 49,5 milyon Avustralya dolarına kadar para cezasıyla karşı karşıya kalabilir.
Yani yapılması gereken bir konu bu; platformların sorumluluk alması lazım. ABD’de sürmekte olan bir pilot dava, Google, Facebook gibi platformların gençlere yönelik (bağımlılık yaratma riski olan) tasarım planlarını değerlendiriyor. Davanın sonucunda sosyal medya platformlarında bir değişim olması kaçınılmaz gözüküyor.
Bunun yanında asıl görev Aile Bakanlığı ve dolayısıyla devlete düşüyor. Kamu spotları ve eğitim programları ile internet okur yazarlığını daha doğrusu ebeveynlerin güçlenmesini desteklemeleri lazım. Bu sadece çocuklar değil, ebeveynlerin kendileri için de önemli ve aslında devlet bu konuda çok geç kalmış durumda. 25-30 sene önce bu eğitimlerin verilmesi, kamu spotlarının yayınlanması gerekirdi.
Ayrıca “ebeveyn kontrolü” türünden uygulamaların devreye alınması lazım. Apple halihazırda bu tür bir model kullanıyor. Ebeveynler çocuklarının erişimini, kendi cihazlarında yönetebiliyor. Kimlik belgesi yüklemesine gerek kalmıyor.
Özetle, korku odaklı ve çözdüklerinden daha fazla risk yaratan zorunluluklarla değil, çocuklarımızın istenmeyen içeriklerle karşılaşmasını, akıl ve zekayla, eğitimle, farkındalıkları arttırarak önlemek gerekli.
/././
Dünyada petrol bunalımı: Ama, İsrail’de neden yok?-Yalçın Doğan-
İran’ın kendisine ve dünya ekonomisine nefes aldırmak için ilk iki adımı atması gerek: İlki Hürmüz Boğazı’nı açmak ve ikincisi Körfez ülkelerinin rafinerilerini bombalamaktan vazgeçmek. Sonra da Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın (Tiflis) BTC Hattı anlaşmalarını ele alması gerek.
Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ayrıca petrol üreten ülkelerde rafinerileri vuran İran...
Çin, Japonya dahil, Batı ülkelerinde son elli yılın en büyük enerji krizine yol açıyor, dünya ekonomisine büyük zarar veriyor.
Ama, en büyük düşmanı İsrail’e zarar veremiyor!..
Öldürülen dini lider Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney yeni dini lider seçiliyor ancak, henüz etkisi yok, yaralanmış, savaş günlük tepkilerle yürütülüyor.
Yönetimde dizginler elden kaçtığında, karar verme yetkisi valilere geçiyor, bir de kimlere?..
Devrim Muhafızlarına!..
Siyasi ve ekonomik vizyondan yoksun, rejimi baskıyla sürdürmeye çalışan fanatik askerlere!..
Şu anda sözü en çok geçen onlar. Hesapsız, kitapsız savaşı yönetmek peşindeler.
İran muhalefeti
Bir süre önce rejim aleyhinde sokaklara dökülen insanları savaş durduruyor. Zaten parçalanmış olan muhalefet, toplumsal gücünü kaybediyor, şimdi doğru bir tercihle kenara çekiliyor.
Savaşla birlikte, plansızlığına rağmen, rejimin değişmesi uzak ihtimal.
Savaş, iki insanlık suçlusunun Trump ile Netanyahu’nun beklentilerinin aksine, İran’ı bütünleştiriyor.
Yüzde 99’u ithal
Savaşırken, İran’ın ihmal ettiği temel sorulardan biri şu:
İsrail petrolü nereden sağlıyor?..
Bütün dünya “petrol” diye, dizlerini döverken, fiyatlar almış başını giderken, İsrail’in petrolü nereden, nasıl sağladığı arka planda kalıyor.
İsrail’de petrol yok. Sadece yüzde 1’ini kendisi üretiyor, kalan yüzde 99’u ithal. Nereden ithal ediyor?..
Yedi ülke
İsrail’in petrolü nereden sağladığına ilişkin bir rapor yayınlanıyor. Sivil toplum örgütü “Oil Change International” tarafından yayınlanan raporda yedi ülkenin adı geçiyor:
Azerbaycan, Kazakistan, Gabon, Brezilya, Nijerya, Kongo, İtalya.
İş sadece ülkelerle sınırlı kalmıyor.
İsrail’e petrol sağlayan Amerika güdümlü uluslararası petrol şirketlerinin rolü çok fazla. İsrail’in ihtiyacının yüzde 66’sını o şirketler sağlıyor.
Pratikte nasıl sağladıkları ise, polisiye filmi gibi.
BTC hattı
BTC yani, Bakü - Tiflis - Ceyhan Boru hattı.
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den başlayan, Tiflis (Gürcistan) üzerinden bizde Adana yakınındaki Yumurtalık limanına uzanan petrol hattı.
Azerbaycan’dan gelen petrol Yumurtalık’a ulaşıyor. Burada adını Azerbaycan’ın eski Devlet Başkanı Haydar Aliev’den alan bir petrol terminali var.
Kritik nokta burası:
Parasını veren herkes o terminalde petrol satın alıp, tankeri dolduruyor. Tanker petrolü istediği yere götürebiliyor. Kime sattığına ilişkin kimseye hesap vermek zorunda değil.
Tankerler, yani özel firmalar zaman zaman uyarılıyor. Onlar da, rotalarını gizlemek amacıyla, izleme sinyallerini kapatıyorlar. Çoğunlukla İsrail’e gidiyorlar. Bu ticareti Amerikan kaynaklı uluslararası petrol şirketleri yürütüyor.
İsrail kullandığı petrolün yüzde 30’unu bu yolla karşılıyor.
Anlaşmalar ve anlaşmalar
Yumurtalık Türkiye’de ama, Türkiye’nin bu ticareti önleme imkanı yok.
BTC Hattı ile Yumurtalık’a ulaşan Azeri petrolünü de, Azerbaycan’ın kesme imkanı yok.
Öncülüğünü yine uluslararası petrol şirketlerinin yaptıkları anlaşmalar bu imkanları hayli kısıtlıyor.
Ama, İsrail buradan da petrol sağlıyor.
Bunu durdurmak gerekmez mi?..
Peki, nasıl?..
O dış politikanın, uluslararası hukukun, dünyadaki petrol ticaretinin ince ayrıntılarıyla ilgili olsa gerek.
Dünyada pek çok ülke, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve petrol ülkelerinin rafinerilerini bombalaması nedeniyle, ağır ekonomik bunalıma düşerken...
İsrail durumu idare ediyor!..
Çözümün ilk iki adımı
Savaşın yönetimini Devrim Muhafızları’na bırakmadan, ilk iki adımı İran’ın atması gerek:
1-Hürmüz Boğazı’nı açmak,
2-Körfez ülkelerinin rafinerilerini bombalamaktan vazgeçmek.
Kendisine ve dünya ekonomisine nefes aldırmak için.
Kendisine, çünkü Hürmüz’ü kapatmak İran’ın da aleyhine. İran yılda 14 milyon ton gıda ürününü Hürmüz geçişlerinden sağlıyor. Sonra da Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın (Tiflis) BTC Hattı anlaşmalarını ele alması gerek.
/././
Türk resminin kayıp ressamı: Mihri Rasim mi? Mihri Müşfik mi? Kim Mihri?-Elif Soyseven-
Mihri'nin öğrencileri Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve niceleri, Türk Sanat Tarihi’nin yapı taşları oldular. Sanat tarihçisi Linda Nochlin "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?" diye sormuştu, aslında sorun kadınların yokluğu değil sorun, tarihin onları ya tamamen unutması ya da sadece "hüzünlü birer kurban" olarak kurgulaması. Bugün Gülhane Parkı’nda yürürken, asırlık ağaçların gölgesinde Mihri Hanım ve öğrencilerinin fırça tıkırtılarını duymak mümkün. Çünkü o gün orada yapılan şey sadece resim değil, bir özgürlük provasıydı.
1918 yılının İstanbul’unda, Galata rıhtımına demirleyen İngiliz zırhlıları, İstiklal Caddesi’nde devriye gezen yabancı üniformalı askerler var. Şehrin üzerine çöken o devasa "Ne olacak?" sorusu herkesin zihninde asılıdır. İşgal bir imparatorluğun çöküşünü simgelemektedir. Tam bu puslu atmosferin ortasında, bugün İstanbul Üniversitesi olarak bildiğimiz Zeynep Hanım Konağı’nın kapısı gıcırdayarak açılır. Bir grup genç kadın, ellerinde ahşap şövalelerle dışarı çıkar. Gencecik öğrencilerin önünde, bakışlarında tavizsiz bir ifade taşıyan bir kadın vardır: Mihri!
Bugün onu “Mihri Müşfik Hanım" diye ansak da onun kimliği tarih yazımının elinden her seferinde kaçmaya başaran bir cıva gibidir. 1900’lü yılların toplumsal hayatında kadının görünür olması bile büyük bir meseleyken, bir kadın ressamın var olması başlı başına bir başkaldırıdır. Öyle ki adı bile bir bilmeceye dönüşmüştür. Kayıtlara bakarsanız, kimi yerde babasının adıyla -ki en doğrusu bu- Mihri Rasim, kimi yerde ilk evliliğiyle Mihri Müşfik, bazı yerlerde ikinci eşiyle Mihri Rasim Virzi, Avrupa’da ise egzotik bir figür olarak Mihri de Pacha ismine rastlarsınız. Birçok eserine imza atmamış, arkasında düzenli bir arşiv ya da günlük notlar bırakmamıştır. Sanki hayatının izlerini bilerek dağınık bırakmış, varlığını tarihin tozlu raflarına hapsetmek isteyen sisteme inat, izini sürmeyi bizlere bitmek bilmeyen bir bulmaca olarak devretmeyi seçmiştir. Ancak o günlerde yaptığı şey, tarihe silinmez bir iz bırakacaktır.
Gülhane’de bir özgürlük provası
1914’te, kadınlar için açılan ilk güzel sanatlar akademisi olan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürü olduğunda, bu muğlak isim tarihin en somut devrimlerinden birine imza atacaktır. Kadınların üniversiteye gitmesinin bile "fazla" bulunduğu, kamusal alanın erkek egemen bir sessizlikle kuşatıldığı bir dönemdir. Böyle bir iklimde Mihri, öğrencilerini sınıfların loş koridorlarına ve harem-selamlık duvarlarının ardına hapsetmeyi reddeder. Onları alır ve resim yapmaları için açık havaya, Gülhane Parkı’na götürür.
Şehrin sokaklarında işgal askerleri dolaşırken, muhafazakâr bakışlar ve yıkılan bir imparatorluğun enkazı arasında bir grup genç kadın parkın ortasında şövale kurarlar... Bu, kadının sokağa çıkmasının bile fısıltıyla karşılandığı bir coğrafyada, kamusal alanı tuvalle fethetmektir. O fırça darbeleri o güne kadar kadına çizilen sınırları delip geçer. Mihri’nin öğrencileri orada sadece ışık ve gölgeyi değil, "var olmayı" öğrenirler.
Ancak o yıllarda kız sanat öğrencileri için canlı çıplak modelle çalışmak imkânsızdır. Mihri çözümü bulur. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden antik heykel parçaları, mermer torsoları getirtir. Genç kadınlar, bu taşlaşmış bedenlerden insan anatomisini keşfederler. Fakat Mihri burada da durmaz, sanatın en büyük tabusu olan "canlı model" meselesine el atar. Okulun yaşlı hademesi Zaho Ağa’yı kürsüye oturtur. Genç Müslüman kadınların, karşılarında duran bir erkeği dikkatle inceleyip kâğıda aktarması, toplumsal cinsiyet rollerinin ters yüz edilmesidir. Mihri onu da yapar.
Zeynep Hanım Konağı
Saraydan Manhattan’a: Bir kimlik inşası
Mihri, Tanzimat Dönemi’nin getirdiği yenilik rüzgârları içinde büyür. Babası Rasim Paşa, II. Abdülhamid’in doktorlarındandır. Küçük yaşta edebiyat, müzik ve yabancı dil dersleri alır. Yaptığı resimleri gören II. Abdülhamid, onun saray ressamı Fausto Zonaro’dan ders almasını teşvik eder. Ancak Mihri, sarayın altın kafesine sığmayacak kadar özgürlüğüne düşkündür. İlk büyük isyanını, genç yaşta tanıştığı bir İtalyan’ın peşinden Roma’ya kaçarak yapar.
Roma’dan Paris’e geçer Montparnasse’da hem ev hem de atölye olarak kullandığı bir mekânda portre yaparak hayatta kalmaya çalışır. Sorbonne’da okuyan Müşfik Selami Bey ile evlenir ve bugün en çok bilinen soyadını alır, Mihri Müşfik. Birkaç yıl sonra ayrılırlar ama bu süreçte yolu Paris’teki Osmanlı Maarif Nazırı Ahmet Zühdü Paşa ile kesişir. Paşa, Mihri’nin yeteneğinden etkilenir ve Mihri’nin "Kadınlar için de bir sanat akademisi kurulmalı" mesajı, 1 Kasım 1914’te İnas Sanayi-i Nefise’nin kurulmasıyla meyvesini verir. İşte ondan sonra kendisini kızların sanat eğitimine adar. Kız öğrencilerin önündeki her zorluğu yok etmeye çalışır.
Tevfik Fikret'in maskı
En yakın arkadaşlarından biri Tevfik Fikret’tir. O’nun Aşiyan’daki evinin üst katında Mihri resim yaparken alt katta Fikret şiir yazmaktadır. Tevfik Fikret öldüğünde yanı başındadır, hatta yüzünün maskesini alır. Bugün o mask Aşiyan’da sergilenmektedir.
NY Times 16 Nisan 1932
New York’a kaçış ve bir şehir efsanesinin sonu
1927’de New York’a yerleşen Mihri, Salvatore Virzi ile evlenir ve Manhattan’da yaşayan kozmopolit bir portre ressamına dönüşür. Artık Amerikan basınında "Mihri Rasim Virzi" adıyla anılmaktadır.
Yıllarca sanat tarihi kitapları, onun hikâyesini hüzünlü bir sonla sefalet içinde ölüp Hart Island’daki kimsesizler mezarlığına gömüldüğü efsanesiyle bitirdi. Ancak Murat Bardakçı’nın, Şehzade Osman Ertuğrul’un tanıklığına dayandırdığı belgeler bu trajik imajı yerle bir etti. Mihri Hanım, Manhattan’ın kalbinde, 52. Cadde’deki evlerinde Muhteşem Gatsby’i aratmayacak modern bir hayat sürdü. 1954’te vefat ettiğinde, cenazesi Virzi ailesinin özel kabristanına defnedildi.
Halaskârgazi Mustafa Kemal Atatürk'ün portresi
Mihri’nin fırçası kıtaları aştı. Mustafa Kemal’i tuvale aktaran ilk kadın ressam olmasının yanı sıra, bir Müslüman kadın olarak Papa XV. Benedict’in portresini yapmış olması başlı başına sıra dışı bir başarıdır. Amerika’nın eski başkanlarından Theodore Roosevelt ve mucit Thomas Edison da onun fırçasının değdiği isimler arasındadır.
"Kim Mihri": Arşivlerden taşan hayat
Mihri hakkında bildiklerimiz aslında şaşırtıcı derecede az. Hayatına dair anlatıların bir kısmı belgeye değil, neredeyse şehir efsanelerine dayanıyor. Birkaç zaman önce Pera Müzesi’nde Yönetmen Berna Gençalp’in “Kim Mihri” belgeselini izledim. Bu belgesel yalnızca bir sanatçı portresi değil, aynı zamanda kayıp bir hayatın izini süren önemli bir araştırma.
Belgesel, Mihri’nin hikâyesini anlatmakla kalmıyor filmin gösterimleri sırasında yeni izlerin de ortaya çıkmasına vesile oluyor.
Gençalp’in anlattığına göre, belgeselin İzmir gösteriminde bir bey yanına gelmiş ve yıllardır yemek odalarında asılı duran bir tablodan söz etmiş: “Biz yıllardır o tablonun önünde yemek yiyoruz,” demiş. İncelendiğinde bu eserin gerçekten Mihri’ye ait olduğu anlaşılmış. Tablo bugün İş Bankası Resim Heykel Müzesi koleksiyonunda Mustafa Kemal Atatürk’ün portresi ile Osman Hamdi Bey’in eserinin ortasında duruyor.
Ressam Mihri'nin otoportresi, İş Bankası koleksiyonu
O gün Pera Müzesi’ndeki gösterimde başka bir iz daha ortaya çıktı. Mihri’nin öğrencilerinden birinin torunu söz alarak büyükannesi Nevzat Hanım’a ait okul belgelerini, Mihri’nin imzaladığı bir günlüğü ve öğrencilerini insan bedenini öğrenmeleri için kadavra derslerine götürdüğünü gösteren fotoğrafların olduğunu bizimle paylaştı.
Bir bakıma Mihri’nin hayatı, yalnızca arşivlerden değil, böyle tesadüflerden, aile albümlerinden ve yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklardan yeniden kuruluyor.
Miras ve Gölgeler
Mihri'nin öğrencileri Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve niceleri, Türk Sanat Tarihi’nin yapı taşları oldular. Sanat tarihçisi Linda Nochlin "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?" diye sormuştu, aslında sorun kadınların yokluğu değil sorun, tarihin onları ya tamamen unutması ya da sadece "hüzünlü birer kurban" olarak kurgulaması.
Bugün Gülhane Parkı’nda yürürken, asırlık ağaçların gölgesinde Mihri Hanım ve öğrencilerinin fırça tıkırtılarını duymak mümkün. Çünkü o gün orada yapılan şey sadece resim değil, bir özgürlük provasıydı.
/././
Merkez Bankası faiz kararını açıkladı

Merkez Bankası piyasaların merakla beklediği faiz kararını açıkladı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu, politika faizini yüzde 37'de sabit tuttu.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), mart ayı faiz kararını açıkladı. Buna göre banka, politika faizine (bir hafta vadeli repo ihale faizi) dokunmayarak, faizi yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. Ekonomistlerin beklentisi de, bankanın politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tutması yönündeydi.
Öte yandan, ekonomistlerin yıl sonu politika faizi beklentilerinin medyanı, yüzde 30 oldu.
Ocak ayında yapılan yılın ilk PPK toplantısında, politika faizi 100 baz puan indirilerek yüzde 37'ye çekilmişti.
TCMB'nin bir sonraki toplantısı 22 Nisan tarihinde gerçekleştirilecek.
"Enflasyonun ana eğilimi şubat ayında yataya yakın seyretti"
Kurulun karar metninde şu ifadelere yer verildi:
"Para Politikası Kurulu (Kurul), politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranının yüzde 37’de sabit tutulmasına karar vermiştir. Kurul ayrıca, Merkez Bankası gecelik vadede borç verme faiz oranını yüzde 40’ta, gecelik vadede borçlanma faiz oranını ise yüzde 35,5’te sabit tutmuştur.
Enflasyonun ana eğilimi şubat ayında yataya yakın seyretmiştir. Jeopolitik gelişmeler neticesinde belirsizlikler artarken, küresel risk iştahında bozulma ve enerji fiyatlarında yükseliş gözlenmiştir. Söz konusu unsurların enflasyon görünümü üzerinde oluşturabileceği riskleri sınırlamak amacıyla sıkı para politikasını destekleyici kararlar ve eşgüdüm dahilinde mali tedbirler alınmıştır. Jeopolitik gelişmelerin maliyet kanalı ve iktisadi faaliyet üzerinden enflasyon görünümüne etkileri yakından takip edilmektedir.
Fiyat istikrarı sağlanana kadar sürdürülecek sıkı para politikası duruşu talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyon sürecini güçlendirecektir. Kurul politika faizine ilişkin atılacak adımları; enflasyon gerçekleşmelerini, ana eğilimini ve beklentilerini göz önünde bulundurarak ara hedeflerle uyumlu biçimde dezenflasyonun gerektirdiği sıkılığı sağlayacak şekilde belirleyecektir. Para politikası kararları enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla alınmaktadır. Son dönem gelişmelerin de etkisiyle, enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması durumunda para politikası duruşu sıkılaştırılacaktır.
Kredi ve mevduat piyasalarında öngörülenin dışında gelişmeler olması halinde parasal aktarım mekanizması ilave makroihtiyati adımlarla desteklenecektir. Likidite koşulları yakından izlenmeye ve likidite yönetimi araçları etkili şekilde kullanılmaya devam edilecektir.
Kurul, politika kararlarını enflasyonu orta vadede yüzde 5 hedefine ulaştıracak parasal ve finansal koşulları sağlayacak şekilde belirleyecektir. Kurul, kararlarını öngörülebilir, veri odaklı ve şeffaf bir çerçevede alacaktır. Para Politikası Kurulu Toplantı Özeti beş iş günü içinde yayımlanacaktır."
***
UNESCO koordinat paylaştı, fayda etmedi: ABD-İsrail bombardımanı, İran'ın tarihî Gülistan Sarayı ve Çehel Sütun Sarayı'nı tahrip etti!

İran'da savaş 13'üncü gününe girerken tarihî miras alanlarının ABD ve İsrail bombardımanlarında zarar görmesi ülkede tepkiyle karşılanıyor.
Şu ana kadar doğrulanan en ciddi hasar, Tahran’daki 14. yüzyıla tarihlenen Gülistan Sarayı ile İsfahan’daki 17. yüzyıldan kalma Çehel Sütun Sarayı’nda meydana geldi. Tarihî İran kenti İsfahan’ın valisi, ülke genelindeki miras alanlarının bombardımanlarda zarar görmesi üzerine ABD ve İsrail’i “bir medeniyete savaş ilan etmekle” suçladı.
İki tarihî yapının da doğrudan bir saldırıyla hedef alınmadığı biliniyor ancak yakınlardaki patlamaların yarattığı şok dalgaları ve büyük olasılıkla bazı füze parçalarının camları parçalamasıyla kiremitler ve taş işçilikleri yerinden sökülmüş durumda.
Olay yerinden gelen görüntüler, Gülistan Sarayı’nın ünlü Aynalı Salonu’nun parçalandığını ve zemine karmaşık ayna işçiliğine ait kırık parçalarının saçıldığını gösteriyor.
Unesco, tarihî yapıların koordinatlarını iletti
Saray, Birleşmiş Milletler’in kültür kuruluşu Unesco’nun koruması altındaki bir dünya mirası alanı. Unesco, 2 Mart’ta hasar görmesinin ardından yayımladığı açıklamada, “dünya mirası listesindeki alanların coğrafi koordinatlarını ilgili tüm taraflara ilettiğini” belirterek endişesini dile getirdi.
Tarihî Gülistan Sarayı
İran'ın üç tarihî dönemde başkenti olan İsfahan'ın merkezinde, geçtiğimiz günlerde büyük patlamalar meydana geldi. Bu şehrin mimarîsinin büyük bir kısmı, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar uzanan Safevi hanedanlığı dönemine ait.
Bombardımanlar esnasında en ağır darbeyi Çehel Sütun Sarayı aldı. Ancak Ali Kapu Sarayı’nda ve geniş Nakş-ı Cihan Meydanı çevresindeki birkaç camide de kırılan pencereler ve kapılar ile yerinden sökülen çini kaplamalar bildirildi.
"İsfahan sıradan bir şehir değil, çatısı olmayan bir müze”
İsfahan Valisi Mehdi Jamalinejad, tarihî alanların koordinatlarının savaşan taraflar arasında paylaşılmasının ve önemli binaların çatılarına savaşta kültürel varlıkların korunmasına ilişkin 1954 Lahey Sözleşmesi kapsamında tarihî hazineleri gösteren mavi kalkan işaretlerinin yerleştirilmesinin ardından bile hasarın meydana geldiğini söyledi.
Jamalinejad, sosyal medyada paylaşılan bir konuşmasında, “İsfahan sıradan bir şehir değil, çatısı olmayan bir müze,” dedi ve “Önceki dönemlerin hiçbirinde ne Afgan savaşlarında, ne Moğol fetihlerinde, hatta ‘kutsal savunma’ sırasında bile böyle bir şey yapılmadı.” diye ekledi.
“Bu bir medeniyete savaş ilanıdır,” diyen Jamalinejad, “Kültürü olmayan bir düşman, kültürün sembollerine aldırış etmez. Tarihi olmayan bir ülke, tarihin işaretlerine saygı duymaz. Kimliği olmayan bir ülke, kimliğe değer vermez.” diye konuştu.
***
T-24




.webp)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder