Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -Cumhuriyet-


Yeryüzünde bir ‘cennet’: Afganistan -Ergin Yıldızoğlu 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TTB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin  “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.

Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet”  olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.

HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ? 

Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.

Ceza, suça göre değil; kişinin dinsel ve toplumsal konumuna göre belirleniyor. Böylece normun kaynağı soyut ve genel hukuk değil, kutsallık atfedilen bir otoritenin iradesi oluyor. Bu yapı, modern hukuk devletinin “yurttaş” kavramını tasfiye edip onun yerine “itaat eden kul”u ikame ediyor.

Kadının sesi bile “avret” ilan ediliyor; kamusal varlığı erkek vesayetine bağlanıyor; “eğitici şiddet” meşrulaştırılıyor. Dahası, karısına şiddet uygulayan bir erkeğe sembolik denebilecek cezalar öngörülürken hayvanları kavga ettirenlere ağır yaptırımlar getirilmesi, o hukukun değerler hiyerarşisini açık ediyor: Kadın, eşit hak öznesi değil; denetim altındaki bir maldır.

Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıkların kurumsallaştırılmasıdır.

Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.

VE TÜRKİYE 

Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.

Laiklik, bu bağlamda yalnızca “din ile devlet işlerinin ayrılması” değildir. Laiklik, devletin herhangi bir kutsal yorum adına yurttaşı kategorize etmesini engelleyen anayasal güvencedir. Devletin dini olduğu anda, yurttaşın dini -veya dinsizliği- siyasal sadakat ölçütüne dönüşür.

Aslında, laiklik, belli bir dine inançlıların da güvencesidir. Çünkü çoğulculuğun olmadığı yerde tek bir yorum devletle özdeşleşir, diğer tüm yorumlar sapma sayılır. Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:

Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.

Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor.

Savaş üzerine kimi notlar ve spekülasyonlar -Ergin Yıldızoğlu- 

İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”

Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”

GARİP BİR DURUM

“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.

Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trump yönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.

Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.

DRAMATİS PERSONAE

Donald Trump: ABD devlet başkanı ve başkomutan! Kimi doktorlar Demans belirtileri sergilediğini iddia ediyorlar. Trump, halen faşist bir kadronun devleti ele geçirme aracı olarak ABD devlet başkanı; bu konumunu servetini artırmak için hiç gizlemeye gerek görmeden kullanıyor. Halen toplumsal onaylanma oranı yerlerde sürünüyor. Epstein pedofili skandalında adı geçiyor, her gün yeni bir dosya ortaya dökülüyor. Epstein’in İsrail’in istihbarat mimarisinin bir parçası olduğuna ilişkin güçlü söylentiler var. Öyleyse İsrail istihbaratının elinde Trump ile ilgili resim ve film, belge olabilir. Öyleyse, iktidardan düşmemek için her şeyi kabullenmeye hazır biri olarak Trump’ın, şantaja da açık olduğu düşünülebilir.

Benjamin Netanyahu: Muhafazakâr Siyonist Likud partisinden İsrail başbakanı, yıllardır yolsuzluk suçlamasıyla yargılanıyor. Hapse düşmemesi için iktidarda kalması gerekiyor. Kalabilmek için BengvirSmotrich gibi tüm Ortadoğu’nun aslında İsrail toprağı olduğuna inanan faşist siyasetçilerle koalisyon içine girdi. Gazze’de gerçekleşen soykırımdan sorumlu. İktidardan düşerse hem İsrail’de hem de savaş suçlusu olarak uluslararası mahkemelerde yargılanabilir. İktidarda kalmak için her şeyi yapabilir. Trump’ı zorlama olanaklarına sahip, İran’a ilk saldırıyı başlattı, İsrail halkının başına ne gelir adeta umrunda değil.

Ayetullah Ali Hamaney: İran’ın dini lideri, 36 yıldır, egemen ideolojinin, “dinci hakikat rejiminin” bekçisi, ülkenin en güçlü siyasetçisi. Son 20 yıldır, rejimin baskı ve terörünün simgesi, gittikçe koyulaşan baskının ideolojik mimarı, demokratik muhalefetin, özgürlük talebiyle yaşamlarını tehlikeye atarak sokaklara dökülen gençlerin, kadınların nefret nesnesiydi. Son isyandan sonra elinde binlerce, belki de on binlerce insanın kanı var! Molla rejimini korumak, ne pahasına olursa olsun nükleer silahlara sahip olmak için İran halkını feda etmeye hazırdı. Son İsrail, ABD saldırılarında 28 Şubat günü öldü.

Tarihin kopuş dönemlerinde, bazen tarihi aktörler yapar. Bazen de trajik rolleri soytarılar oynar. Bu “soytarılara” bu olanağı nasıl bir sistem veriyor, onları kendi şahsi, küçük krizlerini büyük savaşlarla yönetebilir hale getiriyor?

/././

ABD’nin ‘altın çağı’ mı?-Mehmet Ali Güller 

ABD Başkanı Donald Trump, Kongre’deki rekor süreli konuşmasını kendi propagandasına dönüştürdü. Trump, ikinci başkanlık dönemini “ABD’nin altın çağı” olarak niteledi.

Türkiye’de de kimi kesimler Trump’ın saldırgan politikalarına bakarak ABD’nin yükselişte olduğunu savunuyorlar.

Peki gerçekten de ABD yükselişte mi? ABD altın çağını mı yaşıyor?

STRATEJİK GERİLEMEDE TAKTİK ATAKLAR 

Etkisine bakılırsa ABD’nin “propaganda düzeyinde” bir altın çağ yaşadığı söylenebilir ama gerçekte

Trump’ın Grönland’ı istemesi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapması, Panama Kanalı için baskı kurması, Venezuela devlet başkanını kaçırması, Küba’ya abluka uygulaması, İran’ı vurmakla tehdit etmesi ve birçok ülkeye ambargo uygulaması kuşkusuz bir güç gösterisidir ama bu ABD’nin yükselişte olduğu ve altın çağını yaşadığı anlamına gelmemektedir.

Bu saldırılar, stratejik gerilemede taktik ataklardan ibarettir.

ABD ÜRETİM VE TİCARETTE GERİLEDİ 

Gerçeği olgularda ve verilerde aramalıyız. O verilerin en temel olanlarında ise tablo şöyledir:

ABD’nin dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 17’ye gerilerken Çin’in payı yüzde 29’a yükseldi.

ABD’nin tarım üretimindeki payı yüzde 18’e gerilerken Çin’in payı yüzde 25 civarında.

Hizmet üretiminde ise ABD’nin payı yüzde 20 civarındayken Çin’in payı yüzde 13’tür.

Çin yüzde 14’le dünya ticaretinde de liderdir ve ABD’nin payı yüzde 12’ye düşmüş durumda. Çin, 120’den fazla ülkenin birincil ticaret ortağı durumunda.

Kısacası üretim ve ticaret ABD’nin Çin’e geçildiği alanlar.

ABD’NİN HÂLÂ AVANTAJLI OLDUĞU ALANLAR

Enerjide ise durum farklı. ABD’nin dünya petrol üretimindeki payı yüzde 20 civarında, Çin’in payı ise yaklaşık yüzde 5. ABD’nin doğalgaz üretimindeki payı yüzde 24, Çin’in payı ise yüzde 6.

Görüldüğü üzere petrol ve doğalgaz, ABD’nin açık ara avantajlı olduğu alan ama Çin yenilenebilir enerji ile hızla yükseliyor. Çin’in yenilenebilir enerjide payı yüzde 32, ABD’nin ise yüzde 14.

ABD’nin avantajını hâlâ koruduğu alanlardan biri de yükseköğretim. Dünyanın en iyi 100 üniversitesinden 28’i ABD’nin, 6’sı ise Çin’in.

Ve ABD askeri alanda hâlâ açık ara üstün durumda. ABD’nin savunma harcaması yaklaşık 1 trilyon dolar, Çin ise savunmaya 250 milyar dolar ayırıyor. Yani ABD’nin savunma harcaması Çin’in tam dört katı.

BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞİM SORUNU

Bu verilerin dışında başka ölçütler de tabloyu netleştirmemizi sağlar. Bunlardan siyasal bakımından en kritiği savaş-barış diyalektiğidir.

Büyük üstünlük belirtilerinden biri, savaşı çıkaranın avantajlıyken barış masasını da kurabilmesidir. ABD’nin bu alanda gerileme içinde olduğu ortada. Hatta ABD’li birçok analist, sonuçları ve kazanımları bakımından ABD’nin aslında Irak ve Afganistan’da savaşı kaybettiğini belirtmektedir.

Önemli ölçütlerden biri de stratejide devamlılıktır. Eskiden çoğu siyasi analist şöyle düşünürdü: ABD’de Cumhuriyetçi ya da Demokrat fark etmez, devletin stratejisi ve temel politikaları devam eder, başkanların rengi değil tonu değiştirir.

Bu ölçüt artık değişmiş durumda. Politikaların başkandan başkana değişiminde keskinlikler var, tondan renge geçmeler var. En tipik örnek Ukrayna’dır. Demokrat Biden Ukrayna’da Rusya’ya karşı “uzun savaş” stratejisi belirlemişken Cumhuriyetçi Trump bundan tamamen vazgeçti ve Ukrayna’nın taviz vererek Rusya’yla uzlaşmasını savunuyor.

ÇOK KUTUPLULUĞUN İLK YARARLARI

Amerikancılar nasıl propaganda ederse etsin, hatta kimi liberal solcular “ABD’nin gerilediği iddiası çok abartılı, çok kutupluluğun ne faydası oldu” diye yorumlasalar da gerçek şudur: ABD hegemonyası zayıflamakta, ABD’nin küresel gücü gerilemekte, çok kutuplu dünya inşa olmaktadır. Elbette süper devletlerin gerilemesi bugünden yarına sonuçlanmaz, o nedenle ABD’nin gerilemesi “uzun çöküş” içindedir.

Ve bu değişimin bu aşamadaki yararları şunlardır: Örneğin ABD’nin IMF ve Dünya Bankası gibi küresel yapılardaki etkisi zayıflamakta, bu da sömürü ilişkilerini yavaş yavaş değiştirmektedir. Örneğin ABD’nin uluslararası hukuk yapılarındaki etkisi zayıflamakta, bu da ABD’nin müttefiklerinin ceza almasına dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin BM’deki karar tasarılarındaki sayısal üstünlüğü artık yoktur. Ve en önemlisi, ABD karşısında bir güç merkezi oluşması, ülkelere “çok taraflılık” şansı vermekte, bu da manevra alanlarının genişlemesini sağlamaktadır.

Bu yararlar çok kutupluluk inşa oldukça artacaktır.

Şantaj mı, denge arayışı mı?-Mehmet Ali Güller- 

Önce şu listeye bir bakalım: Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, Kanada Başbakanı Mark Carney, İrlanda Başbakanı Micheál Martin, İngiltere Başbakanı  Keir Starmer, Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo ve Almanya Başbakanı Frederic Mertz...

ABD’nin müttefiki olan bu ülkelerin liderleri, son bir ayda Pekin’i ziyaret ederek Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’le görüştüler. Bu listeye Aralık 2025’te öncülük eden ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’du.

Bu ülkelerin bazıları Çin’le “stratejik ortaklık” imzaladı, bazıları ise “kapsamlı stratejik ortaklığı” derinleştirme kararı aldı. Peki neden? ABD’nin müttefikleri neden bir ay içinde Çin’e yanaştı? Bu yakınlaşma müttefiklerinin “baskı yapan ABD’ye” şantajı anlamına mı geliyor yoksa bu ülkeler ABD’ye karşı Çin’i bir dengeleyici olarak mı görüyorlar?

ZİYARETLER DAVOS-MÜNİH ZEMİNİNDE

Bu ziyaretler Davos-Münih Güvenlik Konferansı zemininde gerçekleşti. Biri ekonomi, diğeri güvenlik merkezli bu iki organizasyonda çoğu Atlantik lideri “düzenin yıkılmakta olduğunu” tespit etti ve sorumlusu olarak da ABD’yi işaret etti. En çarpıcılarını anımsayalım...

Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney“Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Ama artık o güzel hikâye bitti” dedi. Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteledi.

“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor” saptaması yaptı ve Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtti: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

CARİ MESAJ-OLASI ÇIKTI

Görüleceği üzere ABD’nin müttefiklerinin Çin’le yakınlaşması birincisi ABD’nin baskısı altında, ikincisi de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde gerçekleşti. Bu durumda baştaki sorunun her iki yanıtı da geçerlidir.

1) ABD’nin müttefikleri, baskı yapan hatta tehdit eden ABD’ye karşı siyasi şantaj yapmak üzere Çin’e yaklaşıyorlar. Washington’a “Elindeki sopayı bırakmazsan Çin’e yanaşırız” mesajı veriyorlar.

2) ABD’nin müttefikleri, tehdidi Çin’le dengelemeyi planlıyorlar.

Bunlardan birincisi taktik, ikincisi ise stratejik düzeydedir. Birincisi cari mesajdır, ikincisi ise olası süreç çıktısıdır. Birincisi önceliklidir, ikincisi ise şartlara bağlıdır.

Çünkü Çin’i ziyaret eden ülkelerin her birinin ne derece tehdit altında olduğu ve buna bağlı olarak hangi ana hedefi belirlediği değişmektedir. Örneğin ABD Başkanı Trump’ın 51. eyalet muamelesi yaptığı Kanada bu ülkeler içinde tehdidi en yakında hisseden ülkedir. Örneğin Çin’de çok miktarda şirketi bulunan Almanya’nın Çin politikası diğerlerine göre daha derindir. Örneğin ABD’nin önünü açtığı Japon militarizminden Çin kadar olmasa da rahatsız olan Güney Kore’nin endişeleri diğerlerinden farklıdır.

PEKİN’İ ÖLÇMEYE ÇALIŞIYORLAR 

Kısacası Çin’i ziyaret eden bu ülkelerin her birinin tek tek özel nedenleri var ama bu özel nedenler, elbette bu ülkelerin ABD müttefikliğini bırakmak istediği anlamına gelmiyor. Tersine Çin’e yanaşma kartıyla ABD müttefikliğini kurtarmayı amaçlamaları önceliklidir.

Tabii Atlantik düzenin çözülmeye ve çok kutuplu bir dünyanın oluşmaya başladığı şartlarda, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın stratejik bazı hesaplar yapmaması elbette mümkün değil. Davos-Münih düzleminde ortaya çıkan “düzenin yıkılmakta olduğu” saptamasının kaçınılmaz sonucu, yıkılanın yerine ne konacağı ve kimler tarafından konacağı meselesidir.

İngiltere, Fransa ve Almanya liderlerinin Çin mesaisinin bir yönü de budur. Londra, Paris ve Berlin, hem yıkılmakta olan düzenin hasarını Çin’le birlikte ne derece azaltabileceklerini hesaplamaya çalışıyorlar ama hem de “yeni düzen doğumu sancıları” öncesinde Pekin’in tutumunu, katkısını, payını ölçmeye çalışıyorlar.

Kısa savaş, uzun etki -Mehmet Ali Güller- 

ABD, müzakere etmekte olduğu İran’a neden saldırdı? Temel nedeni şu: ABD İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor. İran bu düzenin önündeki en önemli engel.

Peki ABD İran engelini aşabilecek mi? İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurabilecek mi? Pek çok ABD’li analistin de işaret ettiği gibi bu pek olası görünmüyor. Bir kere ABD “savaşın ahlakı” çıtasının bile altına düşerek, bir düzen kurabilme yetkinliğini kaybetmiş durumda...

AMERİKAN GÜVENİLMEZLİĞİ

Bu savaşın ilk sonucu, sosyalistlerin ve antiemperyalistlerin çok iyi bildiği bir özelliğin, “Amerikan güvenilmezliğinin”, bu kez geniş siyasal kesimlerce ve kendi müttefikleri nezdinde de artık açığa çıkmış olmasıdır.

ABD güvenilmezdir çünkü müzakere masasından saldırmıştır. Oysa müzakerenin üçüncü turundan çıkan sonuç, Amerikalı ve İranlı heyetlerin pazartesiden itibaren Viyana’da teknik görüşmelere başlayacağı şeklindeydi. Ama Washington, iki gün öncesinde, cumartesi düğmeye bastı. 

Trump yönetimi bu kararıyla hem ülkesinin güvenilmezliğini ortaya koydu hem de diplomasiyi geçersiz kılmış oldu. Dünya ülkelerinin önemli bir çoğunluğu açısından ABD artık sözünün geçerliliği olmayan bir ülkedir. Bunun ABD’ye nasıl ağır bir maliyeti olacağı, ileride daha iyi anlaşılacaktır.

AMERİKAN TERÖRİZMİ

ABD, bir süredir, müttefiki İsrail ile birlikte bölgemizde suikastlar düzenlemektedir. Dahası ABD, işi bir ülkenin devlet başkanını kaçırmaya kadar vardırmıştır. 

Bu Amerikan terörizmidir ve ABD’nin “liderlik kapasitesinin” de iflası demektir. Uluslararası hukuku hiçe sayarak cinayet işleyen bir devletin saygınlığı yoktur; Washington yönetimi bunun orta ve uzun vadede sonuçlarını ikili ilişkilerde fazlasıyla yaşayacaktır.

ABD ÜSLERİNİN VURULMASININ ANLAMI

Bölgedeki ABD üslerinden yapılan ABD saldırısına İran’ın verdiği yanıt, çok etkili oldu. ABD’nin küresel medya organizasyonunun üzerini örtemediği gerçek şudur: İran ABD’nin bölgedeki gözü sayılan Katar’daki 1.1.milyar dolarlık radarını vurdu; Bahreyn’deki 5. Filo üssünü vurdu; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’deki üsleri vurdu. 

Ve Tahran bu ülkelere “size değil, ABD üssüne füze atıyoruz, o üsler sizin değil, ABD’nin toprağı çünkü” dedi.

ABD’nin koruma kalkanının işe yaramaması ve sonucunda ABD üslerinin vurulması, topraklarında üs bulunduran ABD müttefikleri açısından zorlayıcı durumlar ortaya çıkaracaktır.

TRUMP HUKUK DIŞI DURUMDA

Kongre onayının olmaması, Trump’ı yeni bir azil baskısı ile daha şimdiden karşı karşıya getirmiş durumda. Önce İsrail’in saldırıp ABD’nin daha sonra “İsrail’i koruma operasyonu” üzerinden savaş açması, yani Trump yönetiminin Kongre ile yasaların arkasından dolanması, Trump yönetimini dışarıda olduğu gibi içeride de hukuk dışılığa düşürdü. 

Trump yönetimi, içeride ICE faşizmiyle, Kongre baypasıyla, dışarıda emperyalist-Siyonist ittifakın uluslararası suçlarıyla hukuk dışı durumdadır.

KISA ‘12 GÜN SAVAŞI’

Kimi ABD’li analistlere göre Amerikan halkının yüzde 75’i bu saldırıya karşı. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’den Hollywood yıldızı Jane Fonda’ya kadar birçok isim daha ilk saatlerden itibaren Amerikan saldırganlığını kınadılar.

Diğer yandan kimi ABD’li askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi, savaşın uzaması ABD için felaket olacaktır. Çünkü İran, Irak ya da Afganistan değildir. İran’ın gücü ve özellikle direnme kabiliyeti, ABD’ye bir “kara savaşında” ağır mağlubiyet getirecektir.

Dolayısıyla ABD’nin Irak ya da Afganistan’da olduğu gibi uzun bir savaş sürdürebilmesi olası görünmüyor. Karadan savaşı göze alamayan ABD’nin İran’da rejmi yıkma şansı yok. ABD’nin saldırganlığı, büyük olasılıkla, tıpkı 12 Gün Savaşı’nda olduğu gibi, hava-füze savaşı ile sınırlı kalacaktır. Hatta İran’ın yanıtının etkisine bakılırsa bu “kısa 12 Gün Savaşı” olacaktır. 

Savaş kısa olacak ama Amerika’nın gerilemesinde uzun bir etkisi olacak.

/././

Cumhuriyet


 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe-  Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. K...